AVÂRİFÜ’L MEÂRİF

  Avârifü’l-Meârif, âlim-i rabbânî, fakih, muhaddis, sûfi bir zât olan Şihâbuddin Sühreverdî (k.s) tarafından yazılmıştır. Eser, hakiki sûfilerin, mukarrabûn makâmında olan velilerin, Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin hakiki vârisi olan ehlullahın, Kitab ve Sünnet üzere kurulmuş, itikad, ibâdet, edeb, hâl ve yollarını anlatmaktadır.
Diğer bir ifâdeyle: bu eser, “Tarikat-ı Muhammediyye” olan, “Sırât-ı Müstakîm” diye tanıtılan Kur’an ve sünnet ahlâkını işlemektedir.
Eser, her meşrebde terbiye gören Hakk tâlibleri, mânevi sülük sâhibleri ve ilim ehli için faydalı olacak bir şekilde yazılmıştır.
Kendisi muhaddis olan müellif Sühreverdî (k.s), bütün hükümlerini âyet ve hadisle delillendirmiş, velilerin yolunun sadece Kitab ve Sünnet ölçüleri içinde olduğunu derin anlayış ve yüksek ilmiyle ortaya koymuştur. Öyle ki; eser, sanki bir hadis kitabı hüviyetini arzetmektedir.
Eserde işlenen sema’, çilehâneye girme, hırka giyme gibi müellifin devrinde yapılmakta olan amellerin dışındaki diğer konular ve edebler, günümüz için de bilhassa mânevî bir terbiyeye girmiş Hakk tâlibleri için uygun ve gereklidir. 
Kısaca özelliklerini arzettiğimiz bu eser, müellifin ifâdesine göre; âlim olsun, câhil olsun, mürid olsun, mürşid olsun, her Tarikat-ı Kur’âniyye ve Tarik-i Muhammediyye sâliklerine faydalı olacak bir kitabdır.

Bu Kitabı ister sayfanın altındaki konu başlıklarına tıklayarak tamamını sitemizden Akıllı telefonlara uyumlu olarak  okuyabilir. isterseniz hemen alttaki linklerden ÜCRETSİZ olarak indirebilirsiniz…

Cep telefonundan okumak için indiriyorsanız Google play Kitaplarda tam ekran okuyabilmeniz için EPUB formatında indirip Google play kitaplarda açıp okumanızı tavsiye ederiz…

Şihâbüddîn Sühreverdî

SAYFAYI TAVSİYE ET

BU KİTABI ÜCRETSİZ İNDİR

         

KİTABI OKU  (Başlıklara Tıklayın )

AVÂRİFÜ'L MEÂRİF
GERÇEK TASAVVUF
Şihâbüddîn Sühreverdî


TERCÜME: Dilaver SELVİ


-Müellifin Adı ve Nesebi

Müellif Sühreverdî’nin asıl adı; “Ömer”, babasının adı “Muhammed” dir. Künyesi “Ebu Abdullah” olup, “Ebu Hafs”, “Ebu Nasr”, “Ebu Kâsım” diye de anılır.

İsmi daha çok “Ebu Hafs Ömer b. Muhammed es-Sühreverdî” diye zik­redilmektedir. İslâmî ilimlere yaptığı hizmet ve irşâd sebebiyle “Şihâbûddin”, “Şeyhül-İslam” ve “Şeyhüş-Şuyûh” (şeyhlerin şeyhi) ünvanları ile meşhur olmuştur.

Kaynaklarda, soyu Hz. Ebu Bekr (ra)’e dayandığı için, “el-Bekrî”, “et- Teymî”, “el-Kuraşî” nisbetleriyle anılır.

Mezheb olarak Şâfii’dir.

-Doğumu ve Memleketi

Şihâbûddin Sühreverdî (ks), hicri 539, (m.1144) yılında İran’ın Cibâl eyâletinin Zencan yakınlarında “Sühreverd” beldesinde doğdu.

-Yetişmesi ve Hocaları

İmam Sühreverdî (ks), seçkin bir aileye mensubdur. Baba, dede ve am­caları âlim, fâzıl, sûfi kimselerdi. Babası Muhammed ile amcası ve aynı za­manda mürşidi olan Eb’un-Necib Ziyâuddin Abdûlkâhir es-Sühreverdî (563/1166) ve büyük dedesi “Ammûye” lakabıyla ma’ruf, Abdullah b. Sa’d, meşhur kimselerdi.

Babası Ebu Cafer Muhammed, Sühreverd kadısı iken, bir iftira sonucu idam edildiğinde, Sühreverdî henüz altı aylık bir çocuktu. Onun bakımını, eğitimini ve irşâdını üstlenen amcası ve mürşidi Ebu’n-Necib es-Sühreverdî’ dir.

Ebu’n-Necib (ks), Abdülkâdir Geylânî (ks) ile (vefat: 561/1165) çağdaş ve arkadaştı. Sık sık görüşürlerdi. Sühreverdî, amcası vâsıtasıyla Abdülkadir Geylanî ile görüşmüş, ders ve sohbet halkasına katılmış ve Hazret’in ilti­fatına mazhar olmuştu. Hatta, Abdülkâdir (ks), kendisine birkaç defa:

“Ey Ömer! Sen, Irak meşhurlarının sonuncususun.” diye hitab ve iltifat etmişti.

Sühreverdî, ilme başladığı ilk sıralar, sarf, nahiv, mantık, meânî, fıkıh ve hadis ilimlerine yöneldi. 16 yaşlarında bu ilimlerde çok ileri seviyede bulunu­yordu. Kelam ilmine biraz fazla meyledince, amcası Ebu’n-Necib (ks), ken­disine:

“Ey gözümün nûru yeğenim! Zâhiri bilgilerle edindiğin bilgiler yetişir. Şim­di, mârifet-i ilâhiyye ve tasavvuf ilmini öğrenerek, bâtınî temizlik yapma zama­nı geldi.” diye uyarıda bulundu. O, bu nasihatten fazla etkilenmedi. Sonra, amcası ile Abdülkâdir Geylâni’nin yanına gittiler. Amcası Ebu’n-Necib:

“Ey Hazret! Benim bu yeğenim, kelâm ilmine çok meraklıdır. Kendisine: “Ona bu kadar düşme!” diyorsam da bir türlü vazgeçilmiyorum. Şuna bir duâ etseniz!” diye durumunu arz etti.”

Abdülkâdir Geylâni (ks), mübârek elini uzatıp, Şihâbuddin’in göğsüne koydu ve: “Ey oğlum, kelâm ilminden hangi kitabları okudun?” diye sordu: Şihabuddin Sühreverdî sustu ve cevap vermedi. Çünkü onun mübarek elinin göğsüne değmesiyle, kelâm ilminden okuduğu her şeyi o anda unutuvermişti. Sonra Abdülkâdir Geylânî (ks) tebessüm ederek: “Biz, senin nûru ile et­rafı aydınlatacak kalbini (Allah’ın izniyle) temizledik ve mârifet-i Hakk ile süs­ledik.” buyurdu. Ondan sonra Sühreverdî (ks), bütün himmet ve gayretini mârifet-i ilâhiyeyi tahsile yöneltti.

Amcası ve mürşidi Ebu’n-Necib Abdülkâhir es-Sühreverdî (563/1166) yılında vefat ettiği zaman Sühreverdî, 24 yaşındaydı. Amcasından zâhiri ve bâtınî ilimlerin yanında, hadis dinleyip, icâzet de almıştır.

Mürşîdi’nin vefatından sonra, bir müddet Basra’da Ebu Muhammed b. Abdullah el-Basrî’nin (v: 572/1176) sohbetine katılmıştır. Diğer hocaları arasında şu zevâtın isimleri zikredilmektedir.

1 -Ebul-Futûh et-Tâî (v: 555/1160)

2 -Ebu’l-Muzaffer Hıbetullah eş-Şiblî (v: 563/1167)
3 -Ma’mer b. el-Fâhir (v: 564/1168)
4 -Ebu’l-Feth İbnu’l-Battî (v: 564/1168)
5 -Ebu’l-Kasım b. Fadlan (v: 565/1169)
6 -Ebu Zür’a el-Makdisî (v: 566/1170).

-Talebeleri

Tabakât kitabları şu şahısların, İmam Sühreverdî’den hadis dinleyerek rivâyette bulunduklarını kaydetmektedir:

  • İbnü’d-Dübeysî (v: 637/1239)
  • İbnu’n-Neccâr el-Bağdâdî (v: 643/1245)
  • Ed-Ziyâ el-Makdisî (v: 643/1245)
  • Zekiyyuddin el-Birzâli el-İşbilî (v: 632/1253)
  • Ebu’l-Ganaîm b. Allan (v: 630/1233)
  • Zâhiruddin Mahmud ez-Zencânî (v: 674/1275)

Bunların yanında, İzzet-Fârisî, Ebu’l-Abbas el-Ebelkûhî, el-Kûsî, Şeyh Sa’d-i Şirâzî, Kadı Ebu’l-Fadl et Hilâtî, Sa’d b. Muzaffer el-Mutahhar ve daha birçok zevâtın İmam Sühreverdî ile buluştukları, halkasına katıldıkla­rı, hadis ve edeb aldıkları zikredilmiştir.

İmam Sühreverdî, Şeyhu’l-Ekber Muhyiddin İbnu Arâbî (v: 638/1340) ile çağdaştır ve kendisiyle buluşmuştur. Nefahatu’l-Üns kitabında, İmam Yâfii’nin târihinden naklen bildirildiğine göre; Muhyiddin İbnu Arabî ile Şihâbuddin Sühreverdî, bir defasında karşılaşmışlar, fakat aralarında hiç konuş­ma olmadan, birbirlerine bakışarak ayrılmışlardır. Daha sonra, Muhyiddin-i Arabî’ye:

“Şeyh Şihâbuddin’i nasıl buldun?” diye sorulunca:

“Baştan ayağa kadar sünnet edebiyle dopdolu.” diye cevap vermiş, İmam Sühreverdî’ye de:

“Muhyiddin-i Ârabî’yi nasıl bulduğu” sorulunca:

“O, bir hakikatler deryâsıdır.” karşılığını vermiştir.

Şeyh Muhyiddin-i Arabî, şeyhlik hırkasını (halifeliğini), Seyyid Abdülkâdir Geylânî (ks)’den almıştır. Sühreverdî de aynı zatın (az da olsa) talebe­liğini yaptığı için; aralarında mânevi bir bağ ve yakınlık mevcuttur.

-İmam Sühreverdî’nin İrşâdı ve Fazileti:

“Vefayâtu’l-A’yân” kitabının sâhibi İbnu Hallikân, onu tanıtırken, şunları kaydeder:

“Ebu Hafs Sühreverdî, fâkihdi. Şâfiî mezhebine mensubtu. İbâdet ve riyâzatta çok çalışan, verâ sahibi, sâlih bir şeyh idi. Mücâhede ve halvet konu­larında sûfîlerden pek çoğu kendisine müracaatla meselelerini hallederlerdi. Ömrünün sonralarına doğru, yaşadığı asırda bir benzeri yoktu. Pek çok şeyh gördü. Fıkıh ve hilaf ilminde söz sahibi oldu. Bağdat’ta şeyhlerin şeyhi idi. Vaaz meclisi vardı. Vaazında pek çok insan toplanırdı. Mübârek, bereketli ne­fes sahibi idi. Sözlerinin halâvetinden insanlar vecde gelir, pek çoğu kendin­den geçerdi. Elinde ve önünde büyük bir kitle tevbe etmiştir.”

Zehebî, İmam Sühreverdî, hakkında, talebesi muhaddis İbnu’n-Neccâr’dan şunları nakleder:

“Şihâbeddin Sühreverdî ilm-i hakikatta zamanının şeyhi idi. Müridlerinin terbiyesinde söz onda biterdi. İdâre ondaydı. Halkı Allah’a dâvet etti; seyr u sülûke çağırdı. Amcasına intisab edip, riyâzat ve mücâhede yolunu tuttu. Fı­kıh, hilaf, Arap dili ve edebiyatını okudu. Hadis dinledi. Daha sonra tasavvuf yolunu tuttu. Önce, zikir, halvet ve ibâdete sarıldı. Sonra insanlara va’z etme­ye başladı. Amcası Şeyh Ebu’n-Necib’in medresesinde va’z meclisi kurdu. Çok faydalı sohbetler ederdi. Meclisine, va’zına pek çok insan katılırdı. Avam ve havass kendisini hüsnü kabulle karşılar, rağbet ederdi. İsmi her tarafa ya­yıldı. Söz ve nefeslerinin bereketiyle pek çok günahkar tevbe edip Allah’a döndü. Birçokları, onun sayesinde vâsıl ilellah oldu. Müridleri, talebeleri yıl­dızlar gibi, her tarafa yayıldı. Birkaç defa elçi olarak Şam’a, Sultan Harzemşah’a gönderildi. Onun gördüğü hürmet ve rağbeti hiç kimse görmedi. Nâsıriyye, Me’mûniyye ve Bistâmiyye tekkelerinin idâre ve şeyhliği kendisine verildi. Daha sonra gözleri görmez, ayakları tutmaz oldu. Bütün bunlara rağ­men virdlerini hiç aksatmadı, zikre devam etti. Mahfeli içinde cemaatin yanı­na çıkıp sohbetlerini sürdürdü. Tam bir mürüvvet ve büyük bir tasarruf sahibi idi. Mala hiç kıymet vermezdi. Kendisine pek çok hediye ve ikram geldiği hal­de, yanında hiçbir şey biriktirmemişti. Vefat ettiğinde geride bir kefen bile bı­rakmamıştı. Huyu ve yaratılışı güzeldi. Kâmil, güzel haller sahibi ve çok mütevazi idi.”

İbnu’s-Subkî, “Tabakâtü’l-Vustâ” adlı eserinde, İmam Sühreverdî’nin talebesi İbnu Bâtış’tan şu nakli yapar:

“Mürşidimiz Sühreverdî hazretleri, hakikatler menbaı, zamanının imamı, asrının bir tanesi idi. Halkı Allah Teâlâ’nın rızasına ve yoluna çağırdı. Sözle­ri kalblere te’sir eder, hüsnü kabul görürdü. Zamanındaki tarikat ehli ona mektup yazarak hallerini sorarlardı. Birisi kendisine mektup yazarak:

“Efendim! Eğer ameli ter kedersem, rahatlık ve gevşekliğe dalıyorum. Amele sarılınca da bende ucub (kendini beğenme) oluşuyor, bu durumda ne yapayım, hangisi daha evlâdır?” diye sordu. Hazret cevaben:

“Amele devam et ve ucubtan dolayı Allah’dan affını iste.” diye yazdı.

İmam-ı Rabbânî (ks); “Mebde ve Meâd” risâlesinin birinci bölümünde şunları zikretmiştir:

“Kübreviyye tarikatının büyüklerinin makâmlarını geçirdikten sonra, Şihâbuddin Sühreverdî’nin reisi bulunduğu Sühreverdî tarikatının büyükleri­nin (kaddesallahû esrârahum) makamlarından geçirildim. Bu makâmın, sün­nete ittiba nurları ile parladığını ve en yüce halleri müşâhade nurları ile süs­lendiğini gördüm. İbâdetlerde kolaylık o makamın gereği idi. Bu makamın sa­hiplerinin kavuştuklarına herkes kavuşamaz.”

Molla Câmi, “Nefehâtu-I-Üns” adlı eserinde şunları nakleder:

“İkbâliyye Risâlesinde şöyle anlatılmıştır: Şeyh Rüknüddin Alâuddevle demiştir ki:

“Şeyh Sa’düddin Hamavî’ye:

“Şeyh Muhyiddin’i nasıl buldun?” diye sordular:

“Ucu bucağı olmayan bir mârifet denizi” dedi.

“Şeyh Şihâbûddin Sühreverdî’yi nasıl buldun?” diye sordular:

“Onun alnında Rasûlullah’ın (sav) nûru parlamaktadır.” cevabını verdi.

“Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ” kitabında Yusuf Nebhânî şunları kaydeder:

“Hazret, âlim, fâdıl, lebib, edib olup fesâhat ve belâgat sahibi idi. Kendisi­ne ledûnnî ilim verilmişti. İlâhî sırlardan bahsederdi. Kerâmet ve hârikalar sâhibi idi. Kitap ve sünnetten ayrılmazdı. Şeriatın ahkâmında müctehid idi. Ha­kikat makâmında söz sahibi idi. Hazreti Şeyhin ashabından Necmûddin Naklisî şöyle anlatmıştır:

Şeyhin (ks) yanında Bağdat’ta halvete girdim. Kırkıncı gün mânevi vâkıada (keşif hâlinde) Şihâbuddin Ömer’i (ks) gördüm. Yüksekçe bir dağın te­pesinde idi. Yanında birçok mücevherât, elinde de bir sa’ ölçek vardı. Ölçeği doldurup insanlara cevher dağıtıyordu. İnsanlar da cevher almak için ona doğru koşuyorlardı. Yanındaki cevherler azaldıkça, sanki bir kaynak­tan akıp geliyormuş gibi, çoğalıp doluyordu. Kırk günün sonunda halvetten çıktım. Gördüklerimi anlatmak için Şihâbuddin Sühreverdî’nin yanına gittim. Kendisini görünce, ben daha söze başlamadan:

“Ey oğlum! Gördüğün doğrudur. O ve benzeri şeyler, Şeyh Abdülkâdir Geylânî (ks)’nin duâ ve bereketiyle bana, kelam ilminin yerine nasib olan İlâ­hî ihsanlardır.” dedi.

Hazret’in tasavvuf ve hârikalar konusunda eli açık, yetkisi genişti.

İmam Sühreverdî’nin, Abdülkâdir Geylânî (ks) ile buluşmalarında, Şah- ı Geylâni’nin:

“Ey Ömer! Sen, Irak meşhurlarının sonuncususun!” diye iltifatı meş­hurdur.

-Vefâtı

İmam Sühreverdî, bir asra yaklaşan ömrünün (93 yıl) son zamanlarında gözlerini kaybetti ve kötürüm oldu. Buna rağmen, zikir ve evrâdını terk etmediği gibi, vaazlarına da müridlerinin yadımıyla mahmil içinde çıkmaya devam ediyordu. Son günlerinde ise iyice zayıflayıp, dışarı çıkacak takati kalmadı. 632 Muharrem ayında (miladî 1234), Bağdat’ta vefat eti. Cenâzesi, ertesi gün büyük bir kalabalık tarafından kaldırıldı ve “Verdiyye” semtinde bulunan tekkesindeki türbeye defnedildi. (Rahmetullâhi aleyh).

Hazret, devlet ricâlinden ve halktan gelen onca hediye ve ikramları elinde tutmayıp fakirlere dağıttığı için, vefatında, evinde kendisini kefenlemek için bir parça bez dahi bırakmamıştı. Belli ki o, Resûlullah (sav) Efendimizin:

“Yâ Ömer! İstemezmisin dünya onların, âhiret de bizim olsun!” ha­disiyle amel etmişti.

Cenap-ı Hakk bizleri, dünya ve ahirette dostlarının meclis ve cemaatın­dan ayırmasın. Âmin.

-Tarikat ve Halifeleri

Şihâbuddin Sühreverdî (ks), kendi nisbetiyle anılan “Sühreverdiyye” tarikatının piridir. Bu tarikat, Hazret’in hayatında, Irak, Suriye ve İran’da vefâtından sonra da Türkistan, Hindistan ve Anadolu’da yayıldı.

Tarikatın meşhur kolları şunlardır: Bedriyye, Zeyniyye, Bahâiyye, Kemâliyye, Ahmediyye, Necibiyye...

İmam Sühreverdî’nin tarikat silsilesi, yukarıya doğru şöyle devam etmek­tedir:

Ömer b. Muhammed Şihâbuddin Sühreverdî,

Ebu’n-Necib es-Sühreverdî,

Ahmed Gazzâlî,

Ebû Ali Nessâc,

Ebû Ali Kürkânî,

Ebû Osman Mağribî,

Ebû Ali Kâtib,

Ebu Ali Rûdbâri,

Seyyidü’t-tâife Cüneyd el-Bağdâdî (Kaddesallâhu esrârahüm)

-Meşhur Halifeleri

  • Ebû Cafer Muhammed b. Ömer es-Sühreverdî (655/1257). Sühreverdî’nin oğludur. Hazretin vefâtından sonra, tarikatını sistemleştirerek de­vam ettirmiş ve yaymıştır.
  • Bahâuddin Zekeriyya el-Multânî (661/1262).
  • Necibuddin Ali b. Buzguş eş-Şirâzî (678/1279).
  • Kemâluddin Isfahânî (635/1237).
  • İzzüddin b. Abdüsselam (660/1262). Meşhur fakih.
  • Sad-î Şirâzî (691/1292). Bostan ve Gülistan’ın müellifi meşhur şair- edib.

-Eserleri

  • Avârifû’l-Meârif. Tercümesini sunduğumuz bu eserdir. Özellikleri ve üzerindeki çalışmalar hakkında aşağıda bilgi verilecektir.
  • Nuğbetü’l-Beyân fi Tefsiri’l-Kur’an. (Tasavvufî bir tefsirdir.)
  • İrşâdu’l-Müridin ve Mecdüt-Tâlibin.
  • Er-Râhiku’l-Mahtûm. Esrâr-ı İlâhiyeye dâirdir.
  • İ’lâmü’l-Hûdâ ve Akidetü Erbâbi’t-Tukâ. Tasavvuf ve kelâm ilmine dâ­irdir.
  • Risâletu’s-Seyr ve’t-Tayr. Tecelli, mânevi seyr ve sulûk konularını işlemektedir.
  • Vasâya. Oğluna ve müridlerine yaptığı vasiyyetleri muhtevidir.
  • Cezbu’l-Kulûb ilâ Muvâsalati’l-Mahbûb. Tasavvufa dâirdir.
  • Risâle fi’s-Sulûk.
  • Fütüvvetnâme.
  • el-Es’île ve’l-Ecvibe.
  • Makâmatu’l-Ârifîn.
  • Risâle fi’l-Fakr.

Bunlardan başka eserleri de mevcut olup Brockelman bir kısmını zikret­miştir. (Bkz: GAL, I, 569-571; Supll, I, 778-790, II, 310.)

-Avârifü’l-Meârifin Özellikleri

Avârifü’l-Meârif, âlim-i rabbânî, fakih, muhaddis, sûfi bir zât olan Şihâbuddin Sühreverdî (ks) tarafından yazılmıştır. Eser, hakiki sûfilerin, mukarrabûn makâmında olan velilerin, Resûlullah (sav) Efendimizin hakiki vârisi olan ehlullahın, Kitab ve Sünnet üzere kurulmuş, itikad, ibâdet, edeb, hâl ve yollarını anlatmaktadır.

Diğer bir ifâdeyle: bu eser, “Tarikat-ı Muhammediyye” olan, “Sırât-ı Müstakîm” diye tanıtılan Kur’an ve sünnet ahlâkını işlemektedir.

Eser, sünnet üzere kurulmuş sünnî tasavvuf kaynaklarından birisidir. Zaman itibâriyle bu konuda yazılmış muteber, mevsuk eserlerden sonra kaleme alınmıştır. Kendisinden önce, Kitab ve sünnete dayalı, veli ve sûfilerin akâid, ahlâk, edeb, hâl, makâm ve ilimlerini işleyen, sünnî tasavvufu temsil eden en önemli eser ve müellifleri şunlardır:

  1. Serrâc, (vf: 378/988). Lüm’a.
  2. Kelâbâzi, (vf: 380/990). Et-Taarruf.
  3. Ebû Tâlib Mekkî, (vf: 386/996) Kûtû’l-Kulûb.
  4. Sülemî, (vf: 412/1021) Tabakâtu’s-Sûfiyye.
  5. Kuşeyrî, (vf: 465/1072) er-Risâle.
  6. Hucvirî, (vf: 470/1077) Keşfu’l-Mahcub.
  7. İmam Gazzâli, (vf: 505/1111) İhyâu Ulumi’d-Din.

Evet, bu saydıklarımız; sahalarında en muteber eserlerdir. Sührever­dî’nin vefat tarihinin hicri 632, milâdî 1234 olduğunu hatırlarsak, bu eser ve müellifleriyle aralarında birkaç asır zaman farkı vardır. Yâni Avârife bu eser­ler kaynak teşkil etmektedir. Hepsinden sonra olması hasebiyle müellif, on­lardan istifâde etmiş, onların en öz ve doyurucu mânalarını seçmiştir. Kendi hikmet ve ilim menbaından kaynayan hakikatleri de katınca eser, daha manalı ve daha doyurucu olmuştur. Müellif, yukarıda saydığımız zevâtın, bir kıs­mının ismini verip kendisinden nakil yaparak, bir kısmının da eserindeki ibâre ve ifadeleri aktararak kendilerinden istifâde ettiğini açıkça ortaya koymak­tadır. Her birisine de duâ edip, kendilerinden sitâyişle bahsederek, haklarını korumaya ve ödemeye çalışmıştır.

Eser, her meşrebde terbiye gören Hakk tâlibleri, mânevi sülük sâhibleri ve ilim ehli için faydalı olacak bir şekilde yazılmıştır.

Kendisi muhaddis olan müellif Sühreverdî (ks), bütün hükümlerini âyet ve hadisle delillendirmiş, velilerin yolunun sadece Kitab ve Sünnet ölçüleri içinde olduğunu derin anlayış ve yüksek ilmiyle ortaya koymuştur. Öyle ki; eser, sanki bir hadis kitabı hüviyetini arz etmektedir. Hadislerin bir kısmının senedlerini zikretmiş, çoğunu ilk râvisiyle nakletmiştir. Yaklaşık dört yüz ellinin üzerinde hadisi delil olarak kullanmıştır. Bütün hadisler, birkaç tanesi hariç, elimizdeki kaynaklardan tesbit edilerek dipnotta arz edilmiştir.

Eserin müellifi, Şâfiî mezhebindendir. Fakat eser fıkıhtan daha ziyâde ilim, edeb, hikmet, ahlâk ve mânevi hâlleri işlediğinden, her mezheb ehli ra­hatça okuyabilir.

Hem müellifde, asla bir mezheb taassubu da görülmemektedir. Öyleki; herhangi bir konuda değişik görüşleri arz ettikten sonra, kendi hükmünü orta­ya koyarak vardığı netice çok doyurucu ve tatmin edicidir. Bazen tercih ettiği ve: “En ihtiyatlısı budur.” dediği hükümler, kendi mezhebinden farklı bile ol­maktadır. Okuyucuların yanılmaması için, mezhebler arasındaki önemli fark­ları, dip notta açıklamış bulunuyoruz.

Eser, mevzu’ hadis ve uydurma hikâyelerden mümkün olduğu kadar temiz tutulmaya çalışılmıştır. Müellif başkasının sözünde geçen birkaç hadisten başka, şüphe uyandıracak, insanın kabulde zorlanacağı hadis ve haber nakletmemiştir.

Eserin ibâre ve ifâdeleri genelde zor olmamakla beraber, bazen cümlele­rin uzun tutuluşu, hem de eserin yüksek hâl ve makâmları işleyişi, bazı cüm­leleri iki defa okumayı gerektirecektir. Yine bazı mânalar ve hâller, yalnız ke­lime ile anlaşılmayacağından, onları kabul ederek sahihlerine teslim etmek ve o yüce hâllere bizim de ulaşmamızı Cenab-ı Hakk’dan istirhâm etmek, en güzeli olacaktır.

Eserin en önemli özelliklerinden birisi de müellifin muhaliflerine ve hitab ettiklerine karşı kırıcı, tenkitçi, sert ve edebe uymayan birdi! kullanmayışıdır. Her görüş ve hükmünü, tatlı bir dille, delilli olarak, iknâ ederek, azimet ve ih­tiyatı tercih edip ruhsat ve musâmahayı da arz ederek, ama mutlaka hakkı sa­vunarak ifâde etmiştir.

Eserde işlenen sema’, çilehâneye girme, hırka giyme gibi müellifin devrinde yapılmakta olan amellerin dışındaki diğer konular ve edebler, günümüz için de bilhassa mânevî bir terbiyeye girmiş Hakk tâlibleri için uygun ve ge­reklidir. Yalnız bundan, ancak ulaşılınca bilinecek mânevi halleri ayrı tutma­mız münasip olacaktır. Çünkü onlarda yalnızca bilginin yahut bir mürşid-i hakiki olmadan tek başına kişinin kendi çabasının kâfî gelmeyeceği, bu yolu bi­len büyüklerin ittifak ettikleri bir husustur.

Kısaca özelliklerini arz ettiğimiz bu eser, müellifin ifadesine göre; âlim ol­sun, cahil olsun, mürid olsun, mürşid olsun, her Tarikat-! Kur’âniyye ve Tarik-i Muhammediyye sâliklerine faydalı olacak bir kitabdır.

i-Eserin Muhtevâsı

Müellif eserini, altmış üç bölümde incelemiş ve işlemiştir. Bu bölümleri mukaddimede zikretmiştir. Biz onları, içindekiler kısmında arz edeceğiz. Bölüm­ler okunduğu zaman, eserin muhtevâsı anlaşılacaktır. Burada özellikle ve özetle arz etmek istediğimiz husus şudur:

Kitabın sâhîbi, bu eserini yazma sebebini anlatırken, şöyle demiştir:

“Bu kitabımla, velilerin, sûfilerin yolunun Kitab ve sünnet olduğunu, onların her işlerinde bir delile dayandıklarını, gece ve gündüz bütün ha­yatlarıyla Allah’ın dinini ayakta tuttuklarını arz etmek ve göstermek iste­dim.”

“Bil ki; bu kitabımızda sûfîlere nisbet ettiğimiz her şerefli hâl, ancak mukarrebûn, (Allah’ın huzurunda mânevi yakınlığa ulaşmış) olan kimselerin hâ­lidir. Halbuki Kur’an-ı Kerim’de veliler, “Sûfi” ismiyle zikredilmemektedir. Açık­layacağımız üzere; Kur’an-ı Hakim’de sûfi ismi terkedilmiş ve onların hâline ad olan “mukarrabûn” ismi kullanılmıştır.

Bilinsin ki; biz, “sûfiler” dediğimiz zaman mukarrabûn (kurbiyyet ehli) olan kimseleri kastediyoruz.

Tabakât ve diğer kitaplarda isimleri geçen sûfî büyükleri, mukarrabûn makamındaki zatların yolunda bulunuyorlardı ve onların ilimleri de mukarrebûn hallerine ait ilimlerdi.

İşte bu hayır ehli zatların makâm ve hallerine göz dikip ulaşmak isteyen kimse onların yüksek hallerini elde edemediği müddetçe o, mutasavvıftır.

Bu ikisinden başka, sâdece görünüşte onların süsleri ile süslenip de on­lara nisbet edilen kimse ise; ancak, müteşebbih (zâhirde onlara benzeyen) dir.”

Evet, bu eserde “sûfî” denilince; takvâda en ileri seviyeye ulaşarak, mukarrebûn makâmına yerleşmiş, Muhammedî ahlâkla süslenmiş, Kur’an ve hadis ilimleriyle yoğrulmuş, dinin gerçek bekçileri anlaşılmalıdır. İmam Gazzâli’ nin (ks) de “el-Munkızu mined-Dalâl” eserinde anlattığı sûfiler, işte bu kimselerdir. Hazret, kitabında şunları arz ediyor:

“Sûfilerin Allah Teâlâ’nın yoluna girmiş kimseler olduğunu, onların hayat tarzlarının en güzel hayat tarzı, yollarının en doğru yol olduğunu, ahlâklarının ahlâkın en güzeli bulunduğunu yakinen anladım. Akıllı insanlar, hakimler, şeriatın sırlarına vakıf âlimler, onların hayat tarzlarından ve ahlâkından bir şey değiştirmek ve yerine daha iyisini koymak üzere bir araya gelseler, buna bir imkân bulamazlardı. Onların dış ve içlerindeki bütün düşünce ve hareketler, nübüvvet kandilinin ışığından alınmıştır. Yeryüzünde nübüvvet nûrundan başka kendisiyle aydınlanacak bir ışık da yoktur.”

Görüldüğü gibi; İmam Gazzâlî’nin (ks) anladığı ve anlattığı sûfî ile, İmam Sühreverdî’nin (ks) arz edip tanıttığı sûfî aynı kimsedir. Onlar, sûfî deyince; vârisu’l-enbiyâ olan, dinin direği, ümmetin nûru, Kur’an ve Muhammedî ahlâkın temsilcisi, gerçek âlim-i rabbâniyi kastediyorlar. Bu vasıflara sâhip olan zâtlar, Kur’an-ı Hakim’de anlatılan üç sınıftan “es-sâbikûn” ve “mukarrabûn” sınıfına girmektedirler. Allah Teâlâ, Kur’an-ı Mûbîn’de, “Vâkıa” sûresinde, insanları üç sınıf ve vasıfta zikretmiştir. Onlar da:

  • Sâbikûn: Hayırlarda en önde olan mukarrebûn makâmındakiler.
  • Ashab-ı yemin: Kitabı sağ elinden verilecek olan hayır sahibi müminler.
  • Ashab-ı şîmâl: Kitabı sol taraftan yahut arkasından verilecek olan imansız, dâlâlete düşmüş kâfirler.

En öne geçenler, bu duruma, Allah Teâlâ’nın tevfiki ile takvâları sebebiy­le geçmişlerdir. Çünkü İlâhî ölçü şudur:

“Sizin Allah katında en şerefli ve en kıymetli olanınız; takvada en ile­ri bulunanınızdır.” (Hucurât, 13.)

Demek ki; sûfî deyince, bu vasıfta olan sâlihler anlaşılmalıdır. Yoksa, bu vasıfta olmayan ve kendisine sûfî süsü verenler, İmam Gazzâlî’nin (ks) sûfiler diye nazara verip tanıttığı kimseler değildir ve onlarda, düzeltilmesi lâzım gelen binlerce hâl bulunabilir.

İmam Sühreverdî’nin (ks) ölçü ve ifâdesiyle, velilerin yoluna giren bu kimse, bu tercih ve niyetinde samimi, amelde ciddi fakat hâl olarak nâkıs ve zayıf ise; ona, sûfi değil “mutasavvıf” denir, işi tamamen sözde ve süste olana ise; “müteşebbih” ismi verilir.

Eser bu anlayış içinde okunursa; hakkıyla anlaşılmış, sûfiler gerçek veçhesiyle tanınmış ve nasib olduğu kadar istifâde edilmiş olacaktır. Biiznillahi Teâlâ.

j-Avârif’in baskıları ve üzerinde yapılan çalışmalar.

Burada, Diyânet Vakfı İslam Ansiklopedisi nin “Avârifü’l-Meârif” mad­desini biraz kısaltılarak naklediyoruz:

“İhyâu Ulûmi’d-din’ in kenarında (Kâhire 1289) ve ekinde (Beyrut 1983) birkaç defa basılan “Avârifü’l-Meârif”, müstakil olarak da yayımlanmıştır. (Beyrut 1966,1973). Eserin ilk yarısı, Abdülhalim Mahmûd ve Mahmûd eş- Şerif tarafından tahkikti olarak neşredilmiştir (Kahire 1971).

Avârifü’l-Meârif, Ali b. Ahmed el-Mehâimî tarafından, “Avârifü’l-letâif”, Ali b. Burhâneddin el-Halebî tarafından “el-Latif an -Avârifi’l-Meârif” adıyla şerh edilmiştir. “Ez-Zevârif” adlı eserin ise şârihi belli değildir.

Gisûdırâz eseri Arapça şerh etmiş ve bu şerh Farsça’ya çevrilmiştir. Seyyid Şerif el-Cürcânî ve İmam Rabbânî tarafından ayrı ayrı üzerine ta’likat yazılan Avârif’i, Muhibbûddin Ahmed b. Abdullah kısaltmıştır.

Avârifü’l-Meârif, birkaç defa Farsça’ya tercüme edilmiştir. Ahmed Nezir, Bahâeddin Zekeriyyâ Mültânî’nin müridlerinden Kâsım Dâvûd tarafından yapılan tercümenin Avârif’in en eski tercümesi olduğunu, bu tercümenin müellifin vefatından on sene sonra (takriben 1244’de) yapıldığını söyler. 665’te (1267) İsmâil b. Abdülmü’min Ebû Mansûr Mâşede’nin yaptığı tercüme neşredilmiştir, (nşr: Kâsım Ensârî, Tahran (1985).

İzzeddin Muhammed b. Ali Kâşânî’nin, “Misbâhu’l-hidâye ve miftâhu’l-kifâye” adlı tercümesi ise, iki defa basılmıştır (nşr: Celâl Hümâî, Hayda- râbâd 1291; Tahran 1325 hş). Zâhîrüddin Abdurrahman b. Ali Buzgûş da Avârif’i Farsça’ya tercüme etmiştir. Sadreddin Cüneyd b. Fazlullah-ı Şîrâ- zî’nin tercümesi, “Zeylü’l-meârif fî tercemeti’l-’Avârif” adını taşır.

Abdullah b. Sa’deddin el-Medenî ile Zeynüddin el-Hâfî, Avârif’e hâşiye yazmışlardır. Kâsım b. Kutluboğa, Avârif’teki hadisleri tahrîc etmiştir. Eser, İran ve Hindistan’daki Sühreverdiyye Tarikatı mensupları tarafından defalarca şerh ve tercüme edilmişse de bunların hiçbiri tam tercüme değildir.

Zeyniyye tarikatı şeyhlerinden Bigalı Hacı Ahmed b. Seydî’nin Türkçe tercümesi 1458’de tamamlanmıştır. Avârifü’l-Meârif’i aynen ve üslûbunu koruyarak tercüme ettiğini, metinde geçen âyetleri, Tefsir-i Kebir, Keşşâf, Teysîr, Hakâ’iku’t-tefsir, Te’vilât-ı Necmiyye, el-Me’âlim ve’l-Uyûn gibi tefsir­lere dayanarak açıkladığını söyleyen mütercim, hadisleri izah ederken de Meşârik ve Mesâbih ile Buhâri ve Müslim şerhlerine başvurduğunu ifâde eder. Metinde geçen şiirler Farsça’ya ve Türkçe’ ye tercüme edilmiş, eserin Farsça tercümesinden de faydalanılarak metin genişletilmiştir. Bu tercüme­nin Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi’ndeki (Genel, nr. 1443) nüshası, 918’de (1512) istinsah edilmiş olup büyük boy 515 varak tut­maktadır.

Avârifü’l-Meârif’in Arapça metninin okunmasına Sühreverdiyye’nin Anadolu’daki bir kolu olan Zeynîler ayrı bir önem vermişlerdir. Bu husus, Zeynüddin el-Hâfî’nin, Merzifonlu Şeyh Abdürrahîm-i Rûmi’ye verdiği icâzetnâmede de ifâde edilmektedir.

Kaynaklarda ayrıca; Ârifî adlı bir kişi ile Kâni’-Rûmî diye anılan Ahmed b. Abdullah Bursevî’nin (ö: 1643) “Şerefü’l-mülûk” adlı Türkçe bir tercüme­si olduğu kaydedilmektedir.

Eser son olarak, Yahya Pakiş ve Dilâver Selvi tarafından “Mârifet İhsan­ları” adıyla (Ümran, İst. 1988) yine Ümran Yayınları arasında “Gerçek Tasav­vuf” adıyla ikinci baskısı ile basılmıştır. (İst. 1995) Eser ayrıca; H. Kâmil Yıl­maz ve İrfan Gündüz tarafından “Tasavvufun Esasları” adıyla tercüme edil­miş ve basılmıştır. (Erkâm, İstanbul 1989).

  1. Wilberforce Clarke, Avârifü’l-Meârif’i Farsça’sını esas alarak, İngilizce’ ye tercüme etmiş (London 1891; New York 1970), eser R. Gramlich ta­rafından Almanca’ya da çevrilmiştir (VViesbaden 1978).

Sühreverdî’nin Hayatı, Eserleri ve Tarikatı ile İlgili Verilen Bilgiler İçin bkz:

Abdullatif Uyan, İslâm Meşhurları Ansiklopedisi, III, 1880. İst, 1983.

  1. Kâmil Yılmaz, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, 263, İst. 1994.

İbnu Hallikân, Vefeyâtu’l-A’yân, III, 446-448, Beyrut-Lübnân; trs.

İbnu Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, İslam Ansiklopedisi, XI, 88, Milli Eği­tim Bakanlığı İst, 1979.

İslam Âlimleri Ansiklopedisi, IX, 296-300, Türkiye Gazetesi Yay.İbnül- Mulakkın, Tabakâtül-Evliyâ, 263-265, Beyrut-Lübnan, 1986.

İbnuTİmâd, Şezerâtü’z-Zeheb, VII, 268-270, Beyrut, 1991.

İslam Ansiklopedisi, XI, 88, Millî Eğitim Bakanlığı İst, 1979.

İslam Âlimleri Ansiklopedisi, IX, 296-300, Türkiye Gazetesi Yay.

Kâtib Çelebi, Keşfu’z-Zunûn, II, 1177; Beyrut-Lübnan, 1990.

Mâhir İz, Tasavvuf, 194, İst. 1990

Molla Câmi, Nefehâtu’l-Üns, 886, İst. 1981.

Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, 2981, İst. 1985.

Sübkî, Tabakâtu’ş-Şâfiiyye, VIII, 338-341, Dâru İhyâi’l-Kutubi’l Arabiyye, 1992.

Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, IV, 109-110 (Avârif mad).

Yusuf Nebhânî, Câmiu Kerâmâti’l-Evliyâ, II, 413, Beyrut-Lübnân, 1992.

Zehebî, Siyeru A’lâmi’n- Nübelâ, XXII, 373-378, Beyrut, 1990; el-İber, III, 213, Beyrut-Lübnân.

Hamd olsun, şânı yüce, saltanatı kuvvetli, ihsânı zâhir, varlığının hüccet ve delili apaçık, celal sıfatıyla perdeli, kemâliyle tek, ezel ve ebedde azame­tine bürünmüş olan Allah’a.

Hiçbir düşünce ve hayal, O’nu (zâtı itibariyle) tasavvur edemez. O, hiçbir tarif ve misalle anlatılamaz. O, sonu olmayan bir izzet, ebedî bir saltanat, kavranması mümkün olmayan bir güç, ifâdesi zor ve tehlikeli bir kahr ve aza­met sahibidir.

Bütün kâinât, lisân-ı hâliyle, O’nun eşsiz bir sanatkâr olduğunu haykırıyor. Varlığın bütün zerrelerinden O’nun tek bir yaratıcı olduğu gerçeği ortaya çıkı­yor. O’nun yaratıcılık gücünü kavramak, insan aklını acze düşürmüş, güzel söz ustalarını bu konuda söz söylemede güçsüz bırakmıştır. Yüce zâtının nûr ve ziyâsının şiddeti, zâtını anlama imkanını ortadan kaldırmış, izzet ve celâ­li, zâtıyla ilgili her türlü fehm ve hayal yollarını kapatmış, yücelik ve azameti gözleri kamaştırmış, heybeti ceberût fezâsına bakmaya imkân bırakmamış­tır. Bu yüzden; O’nu görmeye çalışan göz yorgun ve bitkin, O’nu kavramaya çalışan akıl hasta düşüp, zât-ı kibriyâsının künhüne ermeye yol bulamamış­tır.

Dil ile ta’rifi mümkün olmasa da kalbe zâtını tanıtan Allah Teâlâ’yı teşbih ederim. Akıllar O’nun mâhiyet ve keyfiyyetini anlayamaz. Cenab-ı Hakk, kul­larından kalb temizliğine ermiş olanlara zâtını tanıma imkânı (mârifetini) bahşetti. Onları, kulları arasından seçip, özel ihsanlarına ulaştırdı. İç âlemlerini ünsiyet nurlarıyla doldurdu. Böylece onların kalbleri nurla aydınlanıp, İlâhî ihsanları almaya hazır hâle geldi. Kudsî ve ulvî nurların inmesine kâbiliyet (ve kuvvet) kazandı. Zikirle ünsiyet edip hoş bir hâle geldi. Onların içlerine ve dış­larına takvâ bekçileri dikildi. Beşeriyet karanlığını aydınlatan yakîn kandili yakıldı. Bu nûr ve anlayışla dünyanın fânî lezzet ve zevklerini terk ettiler. Hevâlarına set çektiler. Süflî arzularını yok ettiler. Korku ve ümitle yol aldılar. Kalbleri, yüksek himmetleriyle melekût âlemine yöneldi. Gözleri İlâhî nûrlara dikildi. Mele-i a’lâ ile bağ kurup oralarda can yoldaşları ve nûrânî dostlar edin­di.

Onlar (ehlullah), cesedleriyle yerdeyken, kalbleriyle göktedirler. Ruhları arşta, cisimleri ferşde (yerde) dir. Nefisleri hizmet menzillerinde koşmakta, ruhları ise kurbiyyet fezâsında uçmaktadır. Kulluktaki usûl ve edebleri meş­hurdur. Şöhretleri bütün âleme yayılmıştır.

Onların gerçek hâlini bilmeyen kimse: “Bunlar kendilerini kaybetmişler.” der. Halbuki onlar, zinde ve kendilerindedir. Fakat, hallerinin incelik ve yük­sekliğinden; ehli olmayan kimse (onların hallerini) idrâk edemez. Makâmları yüce olduğundan, câhiller ona ulaşamaz. Onlar, cesetleri ile meydanda, fakat kalbleriyle gece ile gündüzün hüküm sürdüğü dünyadan uzaktadırlar. Ruhla­rıyla arşın etrafında yüce âlemleri seyre dalmışlar, kalbleriyle sır hazinelerinden nice lütuflara mazhâr olmuşlardır. Onlar gece kaim, gündüz sâmi olarak, Hakkın hizmeti ve ibâdetin lezzetiyle mânevî hazza ulaşırlar. Haramlara kar­şı namazı siper etmişler, geçici lezzetleri terk edip, Allah’ın kelâmının tilâvet tadıyla huzura ermişlerdir. Yüzlerinde aradıklarını bulmanın sevinci parla­makta, iç âlemlerinde ise mârifet nûru fışkırmaktadır.

Her asırda, ümmet içinde, halkı Hakk’a dâvet eden, bu sıfatlara sâhip ger­çek âlimler bulunur. Onlara, Allah ve Resulüne en güzel şekilde mutâbaatlarından dolayı, kendilerine dâvet rütbesi ihsân edilmiş ve muttakilerin imamı (önderi) yapılmışlardır. Halk içinde onların güzel hâl ve eserleri yayılmakta, nurları bütün âfâkı sarmaktadır. Onlara uyan hidâyete ulaşır, onları inkâr eden ise, yolunu sapıtır ve azgınlaşır.

Yüce rahmetiyle, kulları içinde seçtiği bu güzîde cemaatı, ümmete bir rah­met ve hidâyet vesilesi yapan Allah’a hamd olsun. Nebîsi ve Rasûlü Muham­med (as) Efendimize, O’nun ehl-i beyt ve ashâbına salat ve selam olsun.

Sûfî tâifesinin hallerinin yüceliği, Kitap ve sünnet esasları üzerine kurul­muş yollarının sağlamlığı tarafımca bilinmekteydi. Kerim olan Allah’ın bir lütfu ve ihsânı olarak bu büyük velilerin yoluna intisâbım ve muhabbetim, beni onların güzel hallerini açıklayıp ortaya koymaya şevketti. Bu eserimle ben, sûfîlerin dayandığı temellerin ve yaptıkları amellerin, gerçeğin tâ kendisi ol­duğunu, onların bütün hallerinde gerçek ve açık ilme uygun hareket ettikleri­ni ortaya koydum. Çünkü bu zamanda, görünüşte onlara benzeyip de halleri bambaşka olan, sûfilerin kisvesine bürünüp de aslında amelleri bozuk bulu­nan pek çok insan çoğaldı. Gerçek sûfilerin geçmişteki güzel hallerini bilme­yen kimselerin kalbinde, (bu kötü örnekler yüzünden) sûfi tâifesi hakkında se­vimsiz düşünceler oluştu. Bu kimseler, kendi zanlarınca, sûfilerin sâhip oldu­ğu şeylerin yalnızca şekilden, onlara has olan hallerin de sâdece isimden ibaret olduğunu düşündüler. Böylece onlar hakkında sû-i zanda bulunmaktan ve (daha ileri giderek) haksız yere onları kötülemekten kendilerini kurtaramadı­lar.

Benim bu husustaki düşüncem; büyüklerin yoluna intisâb ederek, onların güzel hallerini ortaya koymak ve böylece, bu güzîde cemaatin çoğalmasına vesile olmaktır. Nitekim bir haberde:

“Kim bir kavmin cemadatını çoğaltırsa, o kimse onlardandır.” [1] buyrulmuştur. Kerim olan Allah’tan, bu konudaki niyetimi sağlamlaştırıp, nefsin hi­lelerinden korumasını temenni ederim. Bu çalışmamda, Cenab-ı Hakk’ın gönlüme ilhâm ve ilkâ ettiği her şey, İlâhî lütuf eseri olan ihsanlardır. Şüphe­siz, ihsanların en güzeli de ehlullaha ihsan edilen mârifet ilmidir.

Kitabımız altmış küsür (63) bölümden oluşmuştur.[2]

Allah’ın yardımıyla kaleme aldığım bu bölümler, sûfilerin bazı ilimlerini, hallerini, makamlarını, edeblerini, ahlaklarını, acâib vecdlerini, tevhîd ve mâ­rifet hakkındaki düşüncelerinin hakikatini, işâret ve ıstılahlarındaki incelikleri ihtivâ etmektedir.

Gerçekten onların ilimleri vicdâna (bizzat müşâhedeye) dayanmakta, irfân ve mârifete bağlı bulunmaktadır. Onların ilmi, sağlam bir iman ve sâhih bir halle gerçekleşen mânevi bir zevktir. Söz ile anlatılmaları mümkün değildir. Çünkü o ilimler; Rabbânî ikramlardır, Hakk’tan gelen ihsanlardır. Bunu elde etmek için; iç âlemin sâfi, niyetin hâlis, amelin sâhih olması gerekmektedir. İşâretlerle ifâde edilmeleri zordur. İbâreye sığmazlar. Âlî ruhlar bu ilimleri, bir­birine ülfet ve ünsiyetle aktarmışlar, onun inceliklerini bizzat lütuf denizinden almışlardır. Ancak bugün onların ince ilimlerinin çoğu yok olup gitmiştir. Aynı şekilde onlara âid güzel edeb, hâl ve eserler de kaybolma noktasına gelmiş­tir:

Cüneyd el-Bağdâdî (ks): “Bizim bu (tasavvuf) ilmimiz şu kadar seneden beridir sergisini toplamış (ortadan kalkmıştır). Bugün biz ancak o ilimlerin etrafında konuşmakla uğraşıyoruz.” demiştir.

Hz. Cüneyd’in bu sözü, selef âlimlerine ve tâbiûn sâlihlerine yakın bir zamanda söylenmiştir. Çağımızın o çağa uzaklığı ve bugün tamamen âhirete yönelmiş âlimlerle, dînî ilimlerin inceliğini bilen âriflerin azlığı düşünülecek olursa, bizim hâlimize ne demelidir.[3]

Bu azıcık gayretimin Cenâb-ı Hakk katında en güzel şekilde kabul edil­mesi ümidiyle...

Hamd olsun âlemlerin Rabbi Allah’a.

[1]-   Hindî, Kenzu’l-Ummâl, IX, 10; Aclûnî, Keşfu'l-Hafa, II, 370. (Hadis No: 2588)

[2] Müellif burada 63 bölümün isimlerini vermektedir. Ancak biz, içindekiler kısmında bunları verdiğimiz için, bu­raya almadık. (Müt.)

[3]-  Bu söz de, milâdî 1234 yılında vefat eden müellif tarafından söylenmiştir. 2000’li yıllarda yaşayan bizlerin hâline ne diyelim. (Müt.)

Mürşidimiz, Şeyhu’l-İslâm Ebu’n-Necîb Abdulkâhir es-Sühreverdî, hicrî 560, milâdî 1165 senesinin Şevval ayında, bize, imlâ yoluyla (bizzat yazdıra­rak) şunu rivâyet etti:

Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu haber verdi:

“Benim ve Allahu Teâlâ’nın beni kendisi için gönderdiği İslâm’ın misali; şu adamın durumuna benzer, Adam kavmine gelerek: “Ey kavmim! Ben, gözlerimle, size saldırmak üzere yola çıkan bir ordu gördüm. Size korkunç tehlikeyi haber veriyorum; başınızın çaresine bakın, kendinizi kurtarın!” diye seslendi.

Onlardan bir kısmı adama inandı ve gece hemen yola çıkarak ellerin­deki zaman içinde yol aldılar ve kurtuldular. Diğer bazıları da adamı ya­lanlayıp hiç yerlerinden kımıldamadan kaldılar. Sabahleyin düşman or­dusu bunlara saldırdı ve köklerini kazıyıp hepsini helak etti. İşte, bana itaat edip getirdiklerime uyan kimsenin misali; birinci kurtulanlar gibi­dir. Bana isyan edip hak olarak getirdiğim şeyleri yalanlayanın durumu da ikinci helak olanlar gibidir.” [1]

Rasûlullah (a.s) diğer bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

“Allahu Teâlâ’nın benimle gönderdiği hidâyet ve ilmin misâli; yeryü­züne yağan bol bir yağmura benzer. Yeryüzündeki toprağın bir kısmı, suyu içine çekerek birçok ot ve yeşillikler bitirir. Bazı topraklar vardır ki, suyu içine çekmeden göl gibi suyu tutar ve toplar. Allahu Teâlâ ondan insanları faydalandırır; kendileri içerler, hayvanlarını sularlar ve onu zi­raatta kullanırlar. Bazı topraklar da vardır ki, kaygandır; ne suyu içine çekip yeşillik bitirir, ne de onu tutarak istifâdeye hazır hâle getirir. İşte, Allah’ın dininde derin anlayış ve ilim sâhibi olan, Allahu Teâlâ’nın benimle gönderdiği ilimle menfeatlenen, ilmi bilen ve öğreten kimsenin misâli, temiz, verimli toprak gibidir.”[2]

Bu birinci gibi alim ve amil olmayıp sâdece bildiğini aktaran kimse­nin misâli de suyu tutup istifâdeye hazır bulunduran toprak gibidir.

Allahu Teâlâ’nın benimle gönderdiği hidâyeti kabul etmeyen kimse ise; yağan bolca yağmurdan hiçbir menfaati olmayan kaygan toprak gi­bidir.”

Şeyhim Şeyhu’l-İslâm Abdulkâdir es-Sühreverdî dedi ki:

“Allahu Teâlâ, Rasûlü ile gönderdiği şeyleri kabul etmeye en sâf kalbleri, en temiz nefisleri hazırladı. Kalblerdeki sâfiyet, nefislerdeki farklı özellik ve üstünlükler; ilimdeki fayda ve menfaatin farklı oluşuyla ortaya çıktı. Herkes kendi kalp ve kâbiliyetine göre o ilimden istifâde etti.”

Bazı kalbler, bol ot ve yeşillik bitiren temiz toprağa benzer. İlmiyle istifâde edip doğru yolda giden ve onu insanlara öğreten kimse böyledir. İlmi ona fay­da vermiş ve onu her hâliyle Rasûlullah’ın (a.s) sünnetine uymaya sevk etmiştir.

Bazı kalbler de suyu tutup toplayan kablara benzer. Meşâyıh-ı kirâm ve zühd ehli (gönlünü dünyadan çekip Allah’a bağlanan) âlimlerin nefisleri temiz­lenmiş ve kalbleri sâfileşmiştir. Onlar bu halleriyle, insanlara pek çok fayda­lar sunmaya hazır rahmet ve nûr kaynağı durumundadırlar.

Mesruk (rah.) şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin ashâbıyla arkadaşlık ettim; her birini, suların toplandığı menbâlar gibi ilimle dopdolu yüklü buldum. Çünkü, onların kalbi, kendilerindeki temiz anlayış ve ince kav­rayış sebebiyle, ilimler için bir kap durumuna gelmişti.”

Bize, Şeyh Radıyyûddin Ahmed b. İsmail el-Kazvînî, Abdullah b. Hasan’ın şöyle dediğini haber verdi:

“Anlayışlı kulaklar duyup anlasın diye.” (Hâkka (69), 12.) âyeti nâzil olunca, Rasûlullah (sav), Hz. Ali’ye (kv):

“Yâ Ali! Yüce Allah’tan, senin kulaklarını, o duyup anlayan kulaklar­dan yapmasını istedim.’’ buyurdu. (Taberî, Câmiu’l-Beyân, Cüz:29, 55; ibnu Kesîr, Tefsir, VIII, 238; Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, VIII, 267).

Hz. Ali demiştir ki: “Bundan sonra duyduğum hiçbir şeyi unutmadım. Hem Rasûlullah (s.a.v) böyle duâ ettikten sonra unutacak da değildim.”

Ebu Bekir el-Vâsitî demiştir ki: “Âyette övülen kulaklar; bizzat Allahu Teâlâ’dan, O’nun sırlarını duyup alan kulaklardır.”

Yine, Vâsîtî demiştir ki: “O kulaklar, aldığı ilimleri, azametini müşâhede ettikleri Allahu Teâlâ’dan başka hiçbir şey bulunmayan iç âlemlerinden, yani ilmin mâdeninden alırlar.”

İnsan tabiatının dengesizliği ve kararsızlığı, mârifet-i ilâhiyyeden câhil ve yoksun olmasından ileri gelmektedir. Sûfilerin kalbleri büyük bir anlayış gücü­ne sahiptir. Çünkü onlar, işlerini takvâ esasları üzerine kurdular ve gönülleri­ni dünyaya kaptırmadılar. Elde ettikleri takvâ sebebiyle nefisleri temizlendi. Ulaştıkları zühd sâyesinde kalbleri sâfileşti. Zühd hâlini elde ederek dünyanın gereksiz meşguliyetlerinden kurtuldukları zaman; bâtınlarında mânevî gözle­ri açıldı, kalp kulakları İlâhî sırları işitti.

Tefsir âlimleri; hadis imamları ve İslâm fakihleri, Kitap ve sünnetten bir­çok ilim elde ettiler. Onlardan hükümler çıkarttılar. Yeni hâdiseleri Kur’an ve hadîsin nassları ışığında değerlendirilip hükme bağladılar. Böylece, Allahu Teâlâ, âlimler vâsıtasıyla dinini himâye etti.

Tefsir âlimleri tefsir şekillerini, te’vil ilmini, dildeki değişik kullanış ve anla­yışları, sarf ve nahvin inceliklerini, kıssaların asıllarını ve kıraat şekillerindeki ihtilafları iyice anlayıp öğrendiler: Bu konularda kitaplar yazdılar. Kur’an ilim­leri bu şekilde bütün ümmet arasında yayıldı.

Hadis imamları; hadislerin sahih olanı ile hasen olanını birbirinden ayırdı­lar. Râvileri ve hadis ricâlini tanıma konusunda son derece titiz davranarak, herbirinin hadisteki yerini tesbite çalıştılar. Cerh ve ta’dil ilmini ortaya koydu­lar. Bu sâyede sahih ile sakat, doğru ile yanlış meydana çıktı. Ayrıca, sünnetin muhafazası için hadisler, değişik rivâyetleri ve râvîleriyle birlikte ezberlen­di.

Fakihler ise; asıl kaynaklardan hükümler çıkarmak, meseleleri sınıflarına göre tasnîf ve hükmünü tesbit etmek, hükümlerdeki ortak illeti bulmak, hak­kında açık hüküm bulunmayan yeni feri’ meseleleri, ortak illetleri sebebiyle asıl hükümlere göre halletmek ve aslî kaynaktaki yerini belirlemek için kolları sı­vayıp var güçleriyle çalıştılar.

Ahkam ve fıkıh ilminden fıkıh usûlü ve hilaf ilmi doğdu. Hilaf ilminden cedel ilmi ortaya çıktı. Fıkıh usûlü, bir yönüyle kelâma bakıyordu; bu sebeple kelâm ilmine ihtiyaç duydu. Ferâiz (miras taksimi) ilmi de fıkhın içinde bulu­nuyordu. Bunun için fakihe hesap, cebir, denklem ve benzeri ilimleri öğren­mesi gerekti. İşte böylece İslâm şeriatı yayıldı ve kuvvetlendi. Bâtıl akîde ve hallerden tertemiz olan din, kendi esasları üzerine kuruldu ve hayatın her ala­nına yayıldı. Hz. Rasûlullah’ın (a.s) nübüvveti ve sünneti hayata iyice kökle­rini saldı. Ülemânın kalp toprakları, ilim ve hidâyet sularını içine çekip dışarı­ya birçok güzellikler ve yeşillikler saçtı.

Bu duruma işâreten, Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Allah gökten bir su indirdi de her vadi (ve dere) kendi miktarlarınca akıp, su ile doldu.” (Ra'd (13), 17.)

İbnu Abbas (r.a) demiştir ki: “Âyette anlatılan sudan Murad; ilimdir, vadiler ile kasdedilen de kalblerdir.”

Ebu Bekir el-Vâsîtî (rah.) demiştir ki: “Allahu Teâlâ sâfi bir inci yarattı. Ona azametle nazar edince, inci hayasından eridi gitti ve su halinde aktı.”

Vâsîtî, daha sonra: “Allah gökten bir su indirdi de dereler (vâdiler) kendi miktarlarınca aktı.’’ âyetini okuyarak; “İşte kalblerin sâfiliği bu suyun o kalblere ulaşmasından hâsıl olmuştur.” demiştir.

İbnu Atâ (k.s) demiştir ki: “Allah gökten su indirdi.” âyetiyle Allah, kul­larına bir misal vermiştir. Şöyle ki: Bir yerde sel olduğu zaman, selin aktığı dere ve vâdilerde hiçbir pislik kalmaz, sel suları bütün necâsetleri silip süpü­rür. Aynen bunun gibi; Allahu Teâlâ’nın kullarına taksim ettiği nûr, o kimsenin nefsinde aktığı zaman; onda gaflet ve zulmet bırakmaz, temizler gider.”

“Allah gökten su indirdi.” ifâdesiyle, kullara taksim edilen nûra, “Vadiler kendi miktarlarınca aktı” sözüyle de ezelde kalbler için taksim olunan nûr­lara işâret edilmiştir.

“Üstte oluşan köpüğe gelince, sel onu alır götürür.” âyetiyle işâret edil­diği gibi; kalbler de üzerindeki nefsânî kir ve zulmetlerin gitmesiyle tertemiz olur, nurlanır. Âyetin devamında ifâde edildiği şekilde: İnsanlara fayda ve­ren şeyler ise yerde, yerinde kalır.” Yani artık bâtıl olan herşey kalbden çe­kip gitmiş, onun yerine hak kalbde kalmıştır.

Bazıları: “Allah gökten bir su indirdi.” (Ra’d (13), 17.) âyeti hakkında: “Bu âyet, Allahu Teâlâ’nın kullarına lütfettiği bütün kerâmet çeşitlerini içine alır.” demişlerdir.

Her kalp bu İlâhî ikramlardan kendi payını almıştır: Tefsir, hadis ve fıkıh âlimleri kalblerinde akan bu nûrânî sudan güçleri yettiğince istifâde etmiş; takvâ sâhibi, zühd ehli gerçek âlim kalbleri de bu rahmet suyundan kendi mik­tar ve nasiblerince faydalanmıştır. Yükselme ve makam arzusu, itibar elde et­me kaygısı, mal biriktirme endişesi gibi dünya muhabbetiyle dolu ve kirli kalb­ler de kendi durumuna göre içinde bu suyu akıtmıştır. Bu haldeki kalbler, ilim adına birtakım şeyler elde edebilirler, fakat, ilmin hakikatına ve mânevî lez­zetine ulaşamazlar.

Kim dünyaya gönlünü kaptırmazsa, onun kalp yolları açılır, genişler ve içinden ilim pınarları akar. Bu sular bir araya toplanır ve kalbde, insanların is­tifade edeceği menbalar oluşur.

Haşan el-Basrî’ye: “Fukahâ böyle dedi.” denince: “Sen hiç gerçek fakih gördün mü? Gerçek fakih; dünyaya değer vermeyen ve ona gönlünü kaptır­mayan kimsedir.” demiştir.

Sûfiler çalışıp öğrenmeyle elde edilen zâhiri ilimlerden kendilerine lâzım olanı öğrenip, onunla amel ettiler. Bu amel onlara mânevî verâset ilmini ka­zandırdı. Onlar, zâhirî âlimlerle aynı ilme sâhip olmanın yanında, mânevî ve­râset (Mârifetullah) ilmi gibi onlardan ayrı bir ilme sahiptirler ve bu ilimle on­lardan ayrılmışlardır.

Verâset ilmi; dinî gerçek mâna ve muhtevâsıyla anlamaktır. Allahu Teâlâ, şöyle buyurmuştur:

“Müminlerin hepsi savaşa çıkmasınlar. Her bir tâifeden bir grup in­san, dini iyice öğrenmeleri ve savaştaki mü’minler geri dönünce onları uyarmaları için, geride kalsınlar, savaşa katılmasınlar.” (Tövbe (9), 22.)

Görülüyor ki; insanları uyandırma (inzâr), dini hakkıyla bilmekle mümkün olmaktadır.

İnzâr; uyandırılan kimsenin kalbinin ilim suyuyla diriltilmesidir. İlimle ölü kalbleri diriltmek, dini hakkıyla bilen gerçek âlimlerin sahip olduğu bir derece­dir. Şu halde, gerçek fakihlik, derecelerin en mükemmeli ve en yücesidir.

Gerçek fakih âlim; dünyaya gönlünü kaptırmayan ve ilmiyle kalbleri inzâr (ve ihyâ) mertebesine ulaşan muttaki kimsedir.

İlimlerin ilk kaynak ve dağılma noktası, Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizdir. İlim ve hidâyet, Allahu Teâlâ’dan, ilk olarak O’na geldi. O, zâhiren ve bâtınen bu ilimlerle doldu ve doydu. Bu ilimlerin zâhirî tarafından din ortaya çık­tı.

Lügat manasıyla din; bağlanma ve boyun eğmedir. Dînî ıstılahta ise; insa­nın Rabbi için nefsini alçaltıp, hizmetine râm etmesidir.

Bu mânaya işâret olarak, Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Allah, Nuh’a vahyettiği şeyleri sizin için de din olarak koydu. Ey Mu­hammed! Sana vahyettiğimiz, İbrahim, Mûsâ ve İsâ’ya tavsiye ettiğimiz şey şudur: Dini güzelce yaşayıp ayakta tutun ve onda sakın ayrılığa düşmeyin. (Şûra (42), 13.)

Dînî amellerdeki gevşeme sebebiyle âzâlar üzerine bir za’fiyet çöker ve bu hal onlardan ilmin getirdiği güzel edebi giderir. Çünkü, nefisteki huzur ve neşe taattan ileri geldiği gibi; Hakk’a itaat içinde olmasından dolayı âzâlarda hâsıl olan zâhirdeki güzellik te; kalbin ilimle dolmasından meydana ge­lir. Kalbin ilimle dolması, denizin dışardan akan nehirlerle dolup taşmasına benzer.

Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin kalp-i şerifi, hidâyet ve ilimle kaynayan bir denizdir. İlim ve hidâyet kalp denizinden nefsine ulaştı; nefs-i saâdetlerinde ilmin güzelliği ve nimetleri ortaya çıktı; nefsin sıfatları ve huyu değişti. Sonra ilim kanalları âzâlara ulaştı. Mubârek âzâları da ilmin bereketiyle güzelleşti­ler. Allah Rasûlü (s.a.v) bu şekilde tam bir güzellik ve mükemmelliğe ulaşın­ca, Cenâb-ı Hakk kendisini beşeriyete bir rehber ve rahmet olarak gönderdi.

Allah Rasûlü (s.a.v), ilim kaynayan kalbiyle ümmetine yöneldi. Nûr saçan yüzünü anlayış kanallarına çevirdi. Yöneldiği her bir kalp ve anlayış kanalın­dan o kimsenin payı ve nasibi kadar ilim aktı. İşte ümmetin âlimlerinin idrak ve zihnine ulaşan bu pay; dini hakkıyla anlamak ve yaşamak şeklinde tarif et­tiğimiz fıkıhtır.

Abdullah b. Ömer (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmişti:

“Allahu Teâlâ’ya, dini hakkıyla anlamak ve yaşamaktan daha faziletli bir şeyle ibâdet edilmedi. Gerçek fakih olan bir âlim, şeytana karşı, (ilim ve şuuruna ulaşmadan ibâdet eden) bin âbidden daha şiddetlidir. Her şeyin bir direği vardır. Bu dinin direği (onu ayakta tutan da) fıkıh dini as­lî güzelliği ile anlayıp yaşamaktır.” [3]

Şeyhimiz Şeyhu’l-İslam Ebun-Necîb, bize, Hz. Muâviye (r.a) yoluyla ge­len şu hadisi nakletti:

‘‘Allahu Teâlâ, kime hayır vermek isterse, onu dinde fakih bir kimse yapar. Ben, bana geleni taksim ediciyim, asıl verense Allah’dır.[4] Bu nakilden sonra mürşidim (k.s) dedi ki: “İlim kalbe ulaşınca, kalbin mânevî gözü açılır; böylece hak ile bâtılı görür ve doğru ile yanlış ona belli olur.”

Rasûlullah (s.a.v), bir a’râbîye: "Kim zerre kadar hayır işlerse onu gö­rür, kim de zerre kadar şer işlerse (kıyâmette) onu karşısında bulur.” meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuyunca, a’râbî: “Bu kadarı bana yeter!” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v):

“Adam fakih (tam anlayış sahibi) oldu.” Buyurdular.[5] Abdullah b. Abbas (r.a) demiştir ki: “İbâdetin en faziletlisi, dini hakkıyla anlamak ve yaşamaktır. Allahu Teâlâ, derin anlayışı kalbin bir sıfatı kılarak şöyle buyurmuştur: “Onların kalbleri vardır, ama onunla gerçeği anlamaz­lar. (A’râf (7), 179.)

Sûfiler güzel anlayış sahibi oldukları için gerçeği bildiler, bildikleriyle amel ettiler. Amel edince hakkı yakinen tanıdılar. Yakinen tanıyınca da tam hidâ­yete ulaştılar. Kim, Allah’ın dinini güzel anlarsa, onun teslimiyet ve yaşantısı da o nisbette güzel olur; İlâhî dâvete hemen icâbet eder ve yakin nûrundan nasibi daha fazla olur.

İlim, Allah tarafından toplu halde kalblere inzal ve ikram edilmiştir. Mârifet; bu ilimleri birbirinden ayırmak, hidâyet de kalben onlara sâhip olmaktır.

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz yukarıda zikrettiğimiz “Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet ve ilmin misâli..." hadisiyle, nübüvvet için yaratılmış kalbinin bu ilmi bulduğunu ve hidâyete ulaşıp insanlara hidâyetin yolunu aç­tığını haber vermiştir.

Rasûlullah’ın (s.a.v) hidâyet ve mârifetten oluşan bütün ilmi, beşeriyetin babası Âdem (a.s)’den kendisine, vücûdu pakîlerinde yuğrulmuş olarak inti­kal etmiştir. Şöyle ki:

Allahu Teâlâ, Hz. Âdem’e (a.s) bütün eşyanın isimlerini (vazife ve hikmet­lerini) öğretmişti. İsimler eşyâların tanınması için birer alâmet durumundadır. Allah, Onu ilimle şereflendirmiş ve bunu ifâde için şöyle buyurmuştur: “O Al­lah insana bilmediği şeyleri öğretti.” (Alâk (96), 5.)

Hz. Adem’e ilim ve hikmet yüklenince; anlayış, zekâ, mârifet, şefkat, lutuf, muhabbet, buğz, ferahlık, gam, rızâ, gadap ve akıl sâhibi oldu. Bu sıfatların herbirinin yerli yerince kullanılması gerekiyordu. Bunun için kalbine, onu Allahu Teâlâ’ya sevk edecek ve O’na götürecek bir basiret ve ilim kondu. İşte Allah Rasûlü (s.a.v), ümmetine, kendisine intikal eden bu ilim ve lutf-i Rabbânî olarak hibe edilen hidâyet nuruyla gönde­rilmiştir.

Allahu Teâlâ yerleri ve gökleri yaratıp onlara: İsteyerek yahut istemeye­rek gelin emrime teslim olun.” buyurduğunda, onlar: “Sana isteyerek tes­lim oluyoruz.” (Fussilet , 11.) demişlerdir.

Allahu Teâlâ’nın hitabına yeryüzünden ilk cevap veren yer, Kâbe’nin bu­lunduğu mekân, gökyüzünden de onun hizasındaki yer olmuştur.

İbnu Abbas (r.a) demiştir ki: “Rasûlullah’ın (s.a.v) asıl mayası olan top­rak, yeryüzünün merkezi olan Mekke toprağındandır.”

Âlimlerden bazıları, bu hususta: “Bu söz, yeryüzünden gelen cevabın, Muhammed (a.s) Efendimizin zerresi tarafından verildiğine işâret etmekte­dir.” demişlerdir.

Yeryüzü Kâbe’nin bulunduğu yerden başlayarak yayıldığı için, Rasûlul­lah (s.a.v) Efendimiz yaratılışın aslı olmuş ve kâinat da ona tâbî olarak halk edilip yayılmıştır. Bu duruma, Rasûlullah’ın (s.a.v):

“Âdem daha toprak ve su arasında iken (henüz yaratılmamışken), ben nebi idim.” diğer bir rivâyette; Rûhu ile cesedi arasındaki iken.[6] sö­zü de işâret etmektedir.

Bunun için, Rasûlullah (a.s) Efendimize, yaratılışın temeli mânasında “Ümmî” denilmiştir. Nitekim Mekke’ye de şehirlerin anası mânasına “Ümmü’l-Kurâ” ismi verilmiştir. Şu hâlde Rasûlullah’ın zerreleri bütün mahlukâtın temeli (ilk yaratılan maddesi) dir.

Her şahsın toprağı, onun defnedileceği yerdendir. Bu durumda Rasûlullah’ın (s.a.v) defnedileceği yerin Mekke olması gerekirdi, çünkü; asıl toprağı oradandır. Fakat denilmiştir ki: “Nuh (a.s) zamanındaki tufanda su kaynayıp dalgalanınca, köpüğünü dört bir yana saçtı. İşte o zaman Rasûlullah’ın (s.a.v) asıl cevheri Medine’deki türbesinin hizasına düştü. Bunun için Rasûlullah (a.s), hem “Mekkî” hem “Medenî” oldu. Hasretini çektiği yer Mekke ise de türbesi Medine’dedir.

Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) yukarıda bahsettiğimiz zerrelerine Allahu Teâlâ’nın şu âyetinde de bir işâret vardır:

“Ey Rasûl-i Kibriya! Hatırla o vakti ki; Rabbin, Âdem oğullarından, sulblerden zürriyetlerini alıp vücûda çıkardığında onları kendilerine şâhid tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? dedi. Onlarda: Evet, sen bizim Rabbimizsin.” dediler. (A’raf , 172.)

Nitekim bir hadis-i şerifte: “Allahu Teâlâ, Âdem’in belini meshetti (sı­vazladı) ve zürriyyetini, küçük zerrecikler hâlinde ortaya çıkardı.”[7] buyrulmuştur.

Allahu Teâlâ, Hz. Âdem’in (a.s) tüylerinin deliklerinden zerrelerin çıkma­sını istedi, onlar da vucüddan terin çıkması gibi dışarı çıktılar.

Bazı rivâyetiere göre, Hz. Âdem’in belinin sıvazlanmasını melekler yap­mıştır; fakat hadiste olay, işin asıl müsebbibi olan Allah’a izâfe edilmiştir.

“Allah onu meshetti.” sözünün mânası için; “Bütün yeryüzünü dolaştırdı ve her tarafını tanıttı.” denmiştir.

Bu mânevi ahitleşme, Mekke ile Tâif arasında, Arafat’ın yan tarafında “Nûman” vâdisinde olmuştur.[8] Allahu Teâlâ, bütün rûh ve zürriyetlere hita­ben: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğunda, onlar da: “Evet, sen bizim Rabbimizsin.” cevabını verince, Allah bu ahdi beyaz bir kâğıda yazdı, melekleri buna şâhit tuttu ve onu Haceru’l-Esved’e yutturdu.[9]

Allahu Teâlâ’nın sorusuna yeryüzünden ilk cevap veren Rasûlullah’ın (s.a.v) zerresiydi. İlim ve hidâyet bu zerrede karışıp yoğrulmuş durumdaydı. Nihâyet Efendimiz (a.s), bu zerre ile intikal eden mârifetle beraber kendisine özel olarak ihsan edilen ilim ve hidâyetle peygamber gönderildi.

Denilmiştir ki: “Allahu Teâlâ, Cebrail ve Mikâil’i yeryüzünden bir avuç toprak almaları için gönderdiğinde yeryüzü toprak vermeye razı olmadı. Bunun üzerine Allah, Azrâil’i gönderdi. Azrâil (a.s) yeryüzünden bir avuç toprak al­dı. Bu sırada İblîs (şeytan) iki ayağı ile yere basmıştı. Yerin bir kısmı iki aya­ğının arasında, bir kısmı da tam ayaklarının bastığı yerdeydi. Nefis, İblîs’in ayağının bastığı yerden yaratıldı; bunun için şer yuvası oldu. Yerin bir kısmı­na da İblîs’in ayağı hiç değmedi. İşte nebilerin ve velîlerin mayası bu toprak­tandır.

Rasûlullah’ın (s.a.v) Efendimizin yaratıldığı toprak, Azrâil’in elinde bulun­duğundan, şeytanın ayakları ona hiç dokunmamış ve o, Allah’ın nazargâhı ol­muştur. Bu sebeple ona cehâlet ve zulmet bulaşmadı. Aksine, Allah’ın Rasûlü (s.a.v) cehâletten tamamen uzaklaştırılarak, ilimden büyük bir pay sahibi oldu.

Allahu Teâlâ, Hz. Rasûlullah’ı bu ilim ve hidâyetle gönderdi. İlim ve hidâ­yet O’nun kalbinden diğer gönüllere, nefs-i şerifinden diğer nefislere intikâl et­ti. Yaratılış toprağı temiz olanlar, Efendimizle kolayca manevi irtibata geçebil­diler ve onda olanları rahatça aldılar. Kimin toprağının (fıtratının) temizliğin­den dolayı Allah Rasûlü ile mânevî irtibat ve beraberliği fazla olursa onun, Efendimizin getirdiklerini kabul etme hususundaki nasibi ve hazzı da o dere­ce çok olur.

Nitekim sûfilerin kalbleri bu temiz fıtrat ile daha yakın münâsebet ve bera­berlik içinde olduklarından; onun ilminden en büyük nasibi onlar almışlar ve bâtınları (mârifet ve maneviyata âid) ilimle dolmuştur. İşte onlar (öğrendikleri mârifet ilmini) bu şekilde öğrendiler. Sonra, bildikleriyle amel ettiler ve insan­lara öğrettiler. Böylece onlar hem suyu içilen hem de ziraat yapmak için kul­lanılan bir rahmet gölü gibi oldular. Takvâ nûru ile doldular. Çalışma yoluyla elde edilen ilimle mânevî verâset ilmini bir araya getirerek sağlam bir takvâ ile ilimlerin bereketine ulaştılar. Nefisleri zulmetlerden temizlenince, takvâ ci­lâsı ile gönül aynaları parladı; eşyanın şekilleri bütün şekil ve mâhiyeti ile ora­da görüldü. Böylece, dünya bütün çirkinlikleriyle ortaya çıkınca, ondan kaçtı­lar. Âhiret bütün güzellikleriyle görününce, ona tâlib oldular. Dünyadan gönül­lerini çektiklerinden, iç âlemlerinde ilim pınarları aktı. Çalışarak elde edilen (zâhir) ilme, (takvâ ve zühdleri sâyesinde mânen) vâris olunan ilimler de ka­tılarak, ilmin bütün kısımlarına sâhip oldular.

Bil ki; bu kitapta, sûfilerin şerefli hâli olarak zikrettiğimiz her şey, mukarrabûn (İlâhî huzurda mânevî yakınlığa kavuşmuş) olan kimselerin hâlinden ibârettir.

Gerçek sûfi; mukarrabûn sıfat ve makamındaki kimsedir. Kur’an-ı Kerim’de “sûfî” ismi yoktur; ancak bunun yerine “mukarrebûn” kelimesi kullanıl­mıştır. Bu hususu ilerki bölümlerde açıklayacağız inşallah.

Bugün İslâm âleminde, “sûfî” kelimesinin “mukarrebûn” (kurbiyyet ehli ve­liler) için kullanıldığı bilinmemekte, bu isim daha çok, şekil olarak onlara ben­zeyenlere ad olarak kullanılmaktadır. Nitekim, Mağrib, Türkistan, Mâverâunnehr gibi İslâm beldelerinden nice kurbiyyet ehli insan vardır ki; sûfî ola­rak isimlendirilmezler. Çünkü onlar, zâhiren sûfîler gibi giyinmezler.

Lafızlar üzerinde münâkaşa yapmaya gerek yoktur. Binâenaleyh; bi­zim, bu kitapta, “sûfîler" dediğimiz zaman bununla? mukarrabûn maka­mına çıkmış velileri kastettiğimiz bilinmelidir.

Gerek tabakat kitaplarında gerekse diğer eserlerde isimleri geçen bütün sûfî meşâyıhı, mukarrabûn sıfatındaki zatların yolunda bulunuyorlardı ve sâhip oldukları ilimler de kurbiyyet ehlinin hallerine âid ilimlerdi.

Ebrâr (hayır ehli) bir kimse, şevk ile, “mukarrabûn” makâmına ulaşmayı arzuladığı ve onlara gıpta ile nazar ettiği halde, hâl olarak onların sıfat ve ah­lâkına sâhip değilse, ona: “mutasavvıf” denir. Ancak, kendisinde yukarıdaki hâl tahakkuk eden kimse “sûfî” olur.

Bu ikisinden başka, zâhiren onlara benzeyip de hâl olarak onlar gibi ol­mayana: “müteşebbib” (kendini sûfîlere benzeten) denir.

Cenab-ı Hakk’ın buyurduğu gibi: “Her bilenin üstünde daha iyi bilen bir kimse vardır."  (Yusuf (12), 76.)

[1]- Buhâri, Rikak, 26; i’tisam, 2.

[2] - Buhâri, ilim, 20.

[3]- (Beyhakî, Şuabu’l-imân, İl, 266 (No: 1711,1712); Mûnâvi, Feyzu’l-Kadir, V, Hadis No: 7940.)

[4] - (Buhârî, İlim, 10; Müslim, Zekât, 98-100; Tirmizi, ilim, 4.)

[5]- . (Son kısmı hariç, bkz: İbnu Kesir, Tefsir, IV, 482.)

 

[6]- (Tirmizî, Menâkıb, 1; Ahmed, Müsned, V, 379; Hâkim, Müstedrek, II, 609.)

[7]- (Bkz: Tirmizî, Tefsiru Sûre, 8; Ahmed, Müsned, I, 44; Hâkim, Müstedrek, II, 544; İbnu Kesir, Tefsir, II, 261- 264; Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, İli, 598-607.) 

[8]- (İbnu Ebı Hâtim, Tefsiru’l-Kurâni’l-Azim, V, 17130 Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, III, 599)   

[9] - (Hakim, Müstedrek, I, 458; Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, III, 605)

Şeyhimiz Şeyhülislam Ebu’n-Necîb es-Sühreverdî, bize, Zeyd b. Sâbit yoluyla gelen bir hadis-i şerifte, Rasûlullah (a.s) Efendimizin şöyle buyurdu­ğunu nakletti:

“Bizden bir hadis işitip, onu ezberleyerek başkalarına tebliğ eden kimsenin Allah yüzünü ağartsın. Nice, fıkha âid malzeme taşıyan kimse vardır ki, onu kendinden daha anlayışlı kimselere nakleder. Yine, nice fık­ha temel olacak malzeme taşıyan kimse vardır ki; kendisi ondan istifa­de edebilecek anlayış sahibi değildir.”[1]  Bütün hayırların temeli; hakkı dinleyip güzel anlamaktır. Allahu Teâlâ şöy­le buyurmuştur:

“Eğer Allah onlarda bir iyilik görseydi, elbette onlara duyurur, (hakkı kalp ve kulaklarına sokardı.)”  (Enfal (8), 23.)

Bu âyetin tefsiri sadedinde, bazıları demiştir ki: “İşitmenin güzel ve hayır­lı oluşunun alâmeti; kulun işittiği şeyleri bütün evsâfı ile işitip hakikatini anla­masıdır.”

Bazıları da: “Eğer Allah onların dinlemeye lâyık olduğunu görseydi; kalp kulaklarını, hakkı dinleyip anlaması için açardı.” demiştir.

Vesveselerin kendisine hâkim olduğu, nefsânî arzuların içini kapladığı kimse, iyi duyma özelliğine sâhip olamaz.

Sûfîler ve kurbiyyet ehli olanlar, Allah’ın kelâmının kullarına bir çağrısı ve özel bir hitabı olduğunu bildiklerinden, Allahu Teâlâ’nın her bir âyetinin ilim denizlerinden bir deniz olduğunu fark ettiler. Bu âyetlerin zâhir, bâtın, açık ve gizli işâretleriyle bütün herşeyi içine aldığını gördüler. İlmin, dâvet ettiği şeyler yönüyle Cennet kapılarından bir kapı olduğunu anladılar.

Rasûlullah’ın (s.a.v) sözlerinin de kendi nefsinden kaynaklanan konuş­malar olmayıp, Allahu Teâlâ’nın ona vahyi olduğunu, bu sebeple onun da can kulağı ile dinlenip gereğine göre amel edilmesi gerektiğini gördüler. Bu du­rumda, sûfîlerin yanında en önemli mesele; bu gerçekleri güzelce dinleyip iyi­ce anlamak olmuştur. Onlar, hakkı can kulağı ile duyup anlamanın melekût (gayb ve sır) âlemlerinin kapısını açtığını, bu durumun da ilâhi haşyet ve mâ’nevî iştiyaka sebep olup nûrânî bereketler yağdırdığını müşâhede ettiler. Bütün vesveselerin, devamlı kötülüğü emreden nefisle şeytanın tezgahlamasıyla ortaya çıktığını fark ettiler. Hevâ ve hevese âid geçici lezzetler ve ölüm­le yok olacak dünyevî menfaatler, ateşin hararet ve kıvılcımını çoğaltan tah­ta parçaları gibidir. Bütün haramlar nefsin ateşini, kalbin sıkıntısını çoğaltmaktadır. İşte bu sebeple sûfîler, dünyayı reddedip, kalplerini ondan korudu­lar. Nefsin ateşini tutuşturan şeyler kesilip harareti soğuyup sönmeye yüz tu­tunca, zulmet ortadan kalkıp sûfîlerin iç âlemleri ve kalbleri mâ’nevî ilmin kay­naklarını müşâhede eder duruma geldi. Sûfiler, kalp ve anlayışlarını nurlandırarak, bu ilimleri alıp akıtacakları mahal ve menfezleri hazırladılar. Basiret­leri açılınca, hakkı güzelce işittiler. Bu hâle işâret olarak, Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz bunda, diri bir kalbi olan yahut şâhid olarak kulak veren kimse için bir ibret ve öğüt vardır. (Kâf (50), 37.)

Şiblî (rah.) demiştir ki: “Kur’an’dan ancak, kalbi devamlı Allahu Teâlâ ile beraber olan ve ondan bir göz yumup açma müddetince gafil olmayan kimse hakkıyla öğüt olabilir.”

Yahya b. Muaz er-Râzî ise şöyle demiştir: “Kalb iki türlüdür. Biri, dünya meşgaleleri ile dolu olan kalbdir. Bu öyle bir kalbdir ki; önüne bir tâat ve ha­yır işi geldiğinde, dünya ile dolu olduğu için ne yapacağını bilemez. Diğeri de âhiret derdi ile dolu ve meşgul olan kalbdir; onun da önüne dünya ile ilgili bir iş geldiğinde nasıl davranacağını pek bilmez. Hiç bitmeyen âhiret derdinin sahibine getireceği bereket ile, seni tâat ve ibâdetten alıkoyan şu dünya meşgalelerinin uğursuzluğu arasındaki farkı iyi gör.”

Âlimlerden birisi de: “Allah’ın kelâmından ancak, dünyevî dert ve hastalık­lardan kurtulmuş bir kalp ibret alır.” demiştir.

Hüseyin b. Mansûr el-Hallac (k.s) ise: “Kur’an (ve kâinattan) ancak, için­de âlemlerin Rabbinin müşâhadesinden başka bir düşünce olmayan kalp ib­ret alabilir.” demiş ve şu mânadaki şiiri okumuştur:

Artık, ağıtını yakarım sana o kalblerin;

Dökülürdü üzerine binlercesi hikmetin.

İbnu Atâ (rah) demiştir ki: “İbret ve öğüt alan kalp; Cenâb-ı Hakk’ın aza­metine tâ’zim ile nazar etmiş, heybet-i İlâhî karşısında hayasından erimiş ve O’na giden yolda bütün mâsivadan muhabbetini çekmiş kalbdir.”

Vâsıtî (rah.) şöyle demiştir: “O Kur’an ancak kendisinde uyanık bir kalp olan kimse için; ibret ve öğüt kaynağıdır.” âyetinde kastedilenler; Allahu Teâlâ’nın, ezelde, haklarında: “Ölü iken kalbini dirilttiğimiz kimse.  (En’am (6), 122.) buyurduğu kimselerdir.”

Yine Vâsıtî der ki: “Hakk’ı müşâhede aklı giderir. Ondan (biraz) perdeli ol­mak ise anlayışa imkân verir. Çünkü Allahu Teâlâ bir şeye tecelli edince, o şey Zât-ı Zülcelâl’e boyun eğer ve O’na karşı huşû ile dolar.”

Vâsıtî ’nin söylediği bu durum, bazı kimseler için doğrudur. Bu âyet-i kerimede anlatılanlar ise; bunların aksine kendileri için müşâhede ve anlayışın aynı anda mümkün olduğu, hallerinde sâbit kimselerdir. Anlayış işitmekle, müşâhede ise kalbin görmesiyle hâsıl olur. İşitmenin ayrı bir hikmet ve fayda­sı, müşahedenin de başka bir hikmet ve faydası vardır. Kim sekr (mâ’nevî sarhoşluk) hâlindeyse, onun işitme ve görme gücü yok olur. Kim sahv (uya­nıklık) ve temkin hâlindeyse, o, işittiğini ve gördüğünü kontrol edecek bir kalp ile görüp anlayacak bir vücûda sahip olduğu için, işitme ve görme hassesi kaybolup gitmez.

İlhâm, anlayış merkezine gelir. İşitmek ve ilhâm vücûda âid yer isterler. Bu vücûd, kul sahv (ayıklık) hâlinde sâbit kalabilmesi için, ikinci bir defa yaratıla­rak ona hibe edilmiş mâ’nevî bir vücuddur. O, kul fenâ hâlinden bekâ makamına geçerken, müşâhede nûrunun ziyâsıyla yok olan vücudun dışında bir vücuddur.

İbnu Semun (k. s) demiştir ki: “Bunda, uyanık bir kalbi olan kimse için öğüt ve ibret vardır.” âyetinde kasdedilen kimse, Hakk’a hizmet ve kalbin edeblerini bilen kimsedir. Kalbin edebleri üç merhalede oluşur:

Önce, kalp ibâdetin tadını tattığı zaman, şehvetin bağından ve köleliğin­den kurtulur. Şehvetlere karşı kendini tutan kimse, edebin üçte birini bulmuş olur. İkinci olarak, kul elde ettiği hâlin edebini korur, hakkını verirken, bundan daha öte edeblere ihtiyacı olduğunu bilirse, edebin üçte ikisini elde etmiş olur. Üçüncü merhale, kalbin marifet ve ihsanla dolmasıdır. Hakk’a hizmeti esna­sında, İlâhî lütufla kendisine mâ’nevî ihsanlarda bulunulmaya başlanan kim­se, artık bütün edeblere sâhip olmuş olur.”

Muhammed b. Ali el-Bâkır (rah.) şöyle demiştir: “Kalbin ölmesi, nefsin şehvetlerinin peşine düşmesinden ileri gelmektedir. Kişi, şehvetlerini terk ettiği ölçüde, kalbi mâ’nevî hayata kavuşur. Hakkı hak olarak ancak, kalbi diriler duyup anlayabilirler. Kalbi (ma’nen) ölmüş kimse birşey işitemez ve anlaya­maz. Bu hâle işâret olarak, Allahu Teâlâ:

“Rasûlum! Sen ölü olan kalblere hakkı işittiremezsin.” (Rûm (30), 52) buyurmuştur.

Sehl b. Abdullah (rah.) da şöyle demiştir: “Kalb incedir, şeffaftır; çirkin düşünceler orada iz bırakır. Az bir iz onun üzerinde çok görünür. Allahu Te­âlâ buyurmuştur ki:

“Kim o çok esirgeyici Allah’ın zikrine karşı kör ve uzak kalırsa, biz ona şeytanı musallat ederiz. Artık şeytan onun ayrılmaz bir arkadaşı olur.’’ (Zuhruf (43), 36)

Kalb devamlı kendi vazifesini görmek (Rabbini zikretmek) ister. Nefis de hep uyanıktır; hiç uyumaz (ve sahibine kötülükleri emretmekten geri durmaz). Kul, Allahu Teâlâ’nın emirlerine kulak verdi ise ne âlâ, aksi durumda o, nefis ve şeytanı dinleme durumunda kalır. Hakkı işitme yolunu kapatan herşey nef­sin bir heyacan ve hararetinden kaynaklanmaktadır. Bu işte şeytan da devamlı yol göstermektedir.

Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Eğer şeytanlar insanoğlunun kalblerinde dolaşıp onun aslî safiyetini bozmasalardı, onlar göklerin melekût âlemine bakar ve seyrederlerdi.” [2] Haşan el-Basrî (rah.) ise şöyle demiştir: “Yakîn ehlinin müşâhedesi, âriflerin mârifeti, Rabbânî âlimlerin nûru, önceki velilerin felah ve salah halleri, ezel ve ebed arasında cereyân eden hâdiselerin gerçek şeklinin tespiti an­cak, kendisinde ma’nen diri bir kalp ve Hakk’a tam yönelmiş bir kulak bulu­nan kimseye mümkün olur. Kalbi gafletle ölü kimse, bu gerçekleri anlaya­maz.”

İbnu Atâ (rah.) demiştir ki: “Diri ve anlayışlı kalp, devamlı Hakk’ı murâkabe ve müşâhede eden, boş şeyleri düşünerek veya za’fiyete düşerek O’ndan gafil olmayan kalbdir. Kalb, O’nu murâkabe edince, haşyet ve hayrete düşüp titrer. O’na, cemal gözüyle (rahmet ve nimetlerine) nazar edince sakinleşip sükûnete kavuşur.”

Sûfîlerden birisi demiştir ki: “Allah’tan başka her şeyden tamamıyla alaka­sını kesip ve sadece Allah ile beraber olmaya sabredebilen bir kalp sahibi, dünyadan, mahlukattan ve nefsânî arzulardan tamamen uzaklaşır, Rabbinden başka hiçbir şeyle meşgul olmaz ve O’ndan başkasına güvenmez.”

Sûfinin kalbi bütün mâsivâdan (Allah’dan gayrisinden) sıyrılmış, kulağını sadece Allah’ı dinlemeye hasretmiş ve gözü hep O’nun tecellilerini müşâhe­de etmiştir. Bütün varlığı ile Allahu Teâlâ’ya yöneldiğinden ve hep Onun hu­zurunda bulunduğundan; herşeyi O’ndan duymuş ve gördüğü her şeyi O’nun nûruyla görmüştür. Bütün hâdiseler Allah’ın ilmi ve kudretinde cerayan ettiği, sûfî de devamlı O’nun huzurunda bulunduğu için, artık olup biteni anlaması zor olmaz. O, Allah’ın izni ve yardımıyla işitir, görür, anlar, idrâk eder. Yalnız, herşeyi tam tafsilatı ile değil, anahatları ile duyar ve anlar. Çünkü hâdiseler anahatları ile umumî bir bakışla idrâk edilebilir. Bütün teferruat ve tafsilat, in­sanın yaratılışındaki darlık ve za’fiyetten dolayı tamamıyla idrâk edilemez. Ancak Allahu Teâlâ her şeyin tamamını ve en ince detaylarını hakkıyla bilir.

Hikmet ehlinden birisi, insanların dinlediklerini anlama kâbiliyetlerinin bir­birinden farklı oluşunu, şöyle bir misalle anlatmıştır:

“Bir çiftçi torbasına doldurduğu buğday ile dışarı çıktı. Torbadan bir avuç dolusu buğday aldı. Avucundaki buğdaylardan birkaç tanesi yolun ortasına düştü. Daha toprağa karışmadan, bir kuş gelerek onları yiyip gitti. O tohumun bir kısmı üzerinde biraz toprak ve nem bulunan bir kayanın üzerine düştü; orada çimlendi, kökleri kayaya kadar uzadı, fakat kayayı delip daha derine inemediği için kuruyup gitti. Tohumun bir kısmı da içinde tiken bulunan temiz bir toprağa düştü, orada yeşerip büyümeye başladı. Fakat yükselmeye baş­ladığı zaman tiken onu sararak daha fazla büyümesine imkân vermedi, o da sonunda sararıp çürüyerek yok oldu. Tohumun bir kısmı ise yol ortası olma­yan, içinde kaya ve tiken de bulunmayan temiz ve verimli bir toprağa düştü; büyüdü, gelişti ve güzelce olgunlaştı, başak verdi.”

Bu misâle göre; hikmet sâhibi tohum ekene, güzel ve hayır söz de buğda­ya benzer. Hayır sözü işitip de onu dinlemek istemeyen kimsenin misâli yo­lun ortasına düşen buğday gibidir. Çok geçmez, şeytan hemen adamın kal­binden onu kapıp kaçar ve adam onu unutur gider.

Hayrı işitip onu güzel bulan adamın misâli de bir kaya üzerine düşen buğ­daya benzer. Bu hayır söz, içinde amel için hiçbir azim bulunmayan kalbe iner, sahip çıkılmadığı, gereğince amel edilmediği için, kalbden kaybolup gi­der.

İşittiği hayır sözle amele niyetlenen adamın hâli; verimli toprağa düşen to­hum gibidir. Ona şehvetleri musallat olup kalbini sarınca, ameline mâni olur. Tikenin ekini sarıp çürütmesi gibi, şehvetler de niyetlenilen sâlih amelleri kalbden silip yok ederler.

Duyduğu hayır ile amel etmeye niyet edip, onu anlayan, amele yönelen ve bu yolda hevâsını terkeden kimsenin misâli ise; verimli, temiz bir toprağa dü­şen buğday gibidir. Hevâsını terk ederek hidâyet yoluna giren işte bu kimse gerçek sûfîdir.

Nefsin arzularına uymakta geçici bir tad vardır. Nefis hevâ ve hevesin tatlı şerbetini içtiğinde ona meyleder ve ondan lezzetlenmek ister. Nefsin hevâ ve hevesine mübtelâ olmasıyla amellerin mahvolması, gelişmekte olan bitkinin diken tarafından sarılıp çürümesine benzer

Sûfînin kalbine ise sâfî İlâhî muhabbet akar. Bu tad, rûhun İlâhî huzura bağlılığından kaynaklanmaktadır.

Rûh, muhabbetin etkisiyle İlâhî huzura cezbedilmesinin kuvvetiyle kalbi ve nefsi de peşinden çeker götürür. İlâhî huzurda bulunmakla elde edilen mâ’nevî tad, nefsin hevâdan aldığı tada galip gelir. Çünkü boş zevklerin tadı; göv­desi koparılıp yere atılmış, dayanacak bir yeri olmayan, kötü kokulu, çürük bir ağaç gibidir. İlâhî muhabbetin tadı ise, kökü yerde sâbit, dalları semâya ka­dar uzanmış, hoş kokulu güzel bir ağaç gibidir. Çünkü, bu sevgi, ruhda kök salmış, dalları Allahu Teâlâ’nın huzuruna kadar uzanmış, kökü de nefsin top­rağında iyice yayılmıştır. Artık böyle bir muhabbet sâhibi, Kur’an’dan yahut Rasûlullah’ın (s.a.v) saadetli sözlerinden bir kelime işitince onu, rûhu, kalbi ve nefsiyle özümler ve bütün varlığı ile onda eriyerek şöyle der:

“Kokladım senden hiç tanımadığım bir nesimi,

Zannedersem sular, sende akıttı hep cevheri.”

Bundan sonra, duyduğu bütün sözler her yanını kaplar ve rûhunun derin­liklerine te’sir eder. Onun her tüyü bir kulak, herbir hücresi bir göz olur. So­nuçta, bütün varlığı ile herşeyi işitir ve bütün mahlukatı (İlâhî nûr ve izinle) gö­rür. O zaman da şöyle söyler:

“Eğer sizi düşünsem; her şeyim göz olmuştur.

Yahut bir hatırlasam, varlığım kalp olmuştur.”

Böyleleri hakkında Allahu Teâlâ buyurur ki:

“Sözü duyup da en güzeline uyan kullarımı müjdele! Onlar Allah’ın kendilerini hidâyete ulaştırdığı kimselerdir ve onlar temiz akıl sahibi olanların tâ kendileridir." (Zümer (39), 18.)

Bazıları demişlerdir ki: “Akıl ve anlayış yüz parçadır; doksandokuzu Rasûlullah (a.s) Efendimize, bir parçası da diğer mü’minlere verilmiştir. Diğer mü’minlerde bulunan bu bir parça da yirmi bir kısımdır. Mü’minlerin tamamı­nın ortak olduğu kısım, kelime-i şahâdettir. Geri kalan yirmi kısımda ise; sa­hip oldukları imanları ölçüsünde birbirlerinden farklıdırlar.

Yukarıdaki âyet-i kerimede Rasûlullah (a.s) Efendimizin fazileti ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki: Mü’minlerin uyduğu en güzel söz, O’nun getirdikleridir. Hakikat şu ki, kâinat yaratılmadan önce, Efendimiz (a.s), Allahu Teâlâ’nın huzurunda istikrar makamında ve sohbet-i Rahmanda bulunduğu için, bütün hallerinde İlâhî nurlara gark oldu ve en güzel (en özel) hitaplar O’na yapıldı. Bütün makamlarda ön sırada o bulundu. İşte bu yüzden Nebî (a.s) Efendimiz: “Biz dünyaya en son gelen ümmet olmakla birlikte, kıyâmet günü en ön­ce haşredilecek ümmetiz.”[3]  buyurmuştur.

Yâni; en son gelen ümmet olmamıza rağmen, İlâhî huzurda fazilet ve hitabta öne geçmiş kimseleriz, demektir. Nitekim, Allahu Teâlâ:

“Ey iman edenler! Sizi, size hayat verecek şeylere dâvet ettiği zaman Allah ve Rasûlüne icâbet edin.”  (Enfâl (8), 24.) buyurmuştur.

Cüneyd el-Bağdâdî (rah) demiştir ki: “Sûfîler, Allahu Teâlâ’nın dâvet etti­ği şeyin kokusunu alınca, kendilerini O’ndan alıkoyan boş alakaları terk etmeye yöneldiler. Kötülüklerden sakınmak için bütün gayretlerini sarfettiler. Bu sı­kıntıların acısına katlandılar. Allah için muamelelerinde sâdık oldular; O’na karşı edebe çok dikkat ettiler. Bu halde sıkıntılar kendilerine hafif geldi. Ara­dıkları şeyin kıymetini hakkıyla bildiler. Himmet ve düşüncelerinin Allah’tan başkasına yönelmesine mâni oldular. Böylece, hiçbir şekilde fâni olmayacak, dâimi hayat sahibi Allahu Teâlâ ile ebedi hayat buldular.”

Vâsıtî (rah.) şöyle demiştir: “Kalblerin hayatı; her türlü söz ve fiilî hastalık­lardan kurtulmasıyladır.”

Sûfîlerden birisi de şöyle demiştir: “Âyetin mânası: İç alemimizde Allah’a, zâhirinde de O’nun Rasûlüne icâbet ediniz. Çünkü, nefislerin (vücûdun) hayatı; Rasûlullah (a.s)’a uymakla, kalblerin hayatı ise; kusurlarını fark ve has­talıklarını müşâhede edip, Allahu Teâlâ’dan hayâ etmekle hâsıl olur.

İbnu Atâ (rah) ise şöyle demiştir: “Bu âyet-i kerimede istenen icâbet dört türlü olur:

1-Tevhîd icabetidir ki bu; Allah’ı birlemektir.

2-Tahkik icâbetidir ki bu; O’nun hakikatini bilmektir.

3-Teslim icâbetidir ki, bu; O’na boyun eğip teslim olmaktır.

4-Yakınlık icâbetidir ki o; İlâhî huzura girmektir.”

Emre icâbet, onu dinlemedeki uyanıklık ölçüsüne olur. Dinleme ise, anla­yışa göre değişir. Anlayış ise, dinlenen kelâmın kıymetini bilme ölçüsüne gö­re değişir. Bir kelâmın gerçek değerini bilmek ise kelâmın sahibini bilmeye bağlıdır. Anlayışın bir sınırı yoktur. Çünkü İlâhî kelâmın mâna ve işaretleri sonsuzdur.

Nitekim Allahu Teâlâ, bu duruma işâreten şöyle buyurmuştur:

“Rasûlum de ki: “Rabbimin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri bitmeden denizler tükenirdi, şâyet o de­nizlerin bir mislini daha getirsek yine yetmezdi.” (Kehf (18), 109.)

Demek ki; Kur’an’ın herbir kelimesinde, denizlerin yazmaya yetmeyeceği nice mânalar, ilimler ve incelikler vardır. Aslında bütün kelamlar, Allahu Teâlâ’nın zâtına nisbetle tek kelime durumudadır ancak, ilm-i ezelînin genişliği­ni dikkate aldığımızda, herbir kelime pekçok kelimeler mesâbesindedir.

Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî (rah.), bize, Hasan el-Basrî yoluy­la, Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu nakletti:

“Kur’an’da nâzil olan her âyetin bir zahiri ve bir de bâtını vardır, Her­bir harfinin bir sınırı, herbir sınırının da bir matlaı’ vardır.”[4] Hadisin râvisi, Hasen el-Basrî’ye: “Yâ Ebâ Saîd! Matla’ nedir?” diye so­rulduğunda, Haşan el-Basrî: “Bir kavmin onu anlayıp amel etmesidir.” demiş­tir.

Ebu Ubeyd demiştir ki: “Haşan el-Basrî’nin bu sözünün, Abdullah b. Mes’ud’un (r.a) şu sözüyle aynı mânada olduğunu düşünüyorum. İbnu Mes’ud (r.a) demiştir ki:

“Kur’an’ın herbir harf ve âyetiyle amel eden bir topluluk olmuştur ve ola­caktır.”

Matla’; (fikir ve anlayışla ulaşılacak) bir noktadır ki, oraya ancak (ilim ve mârifet) ehli olan yükselebilir. Demek ki matla’; her kalbde, Allahu Teâlâ’nın verdiği nûr ve destekle oluşan İlâhî bir anlayıştır.

Kur’an’ın zâhir ve bâtınının ne mânaya geldiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür:

Bazıları; zâhir Kur’an’ın lafzı, bâtın ise onun te’vili (ince mânalara yorum­lanmasıdır) demişlerdir. Ayrıca, Kur’an’ın zâhiri, Allahu Teâlâ’nın bir kavme gazabından ve onlara azabından haber verdiği kıssaların lafzî ifâdeleri, bâtı­nı ise, ümmetten o kıssayı okuyanın öğüt ve ibret almasıdır.” denilmiştir.

Yine: “Kur’an’ın zâhiri, iman edilmesi vâcib olan âyetlerdir. Bâtını ise, on­larla amel edilmesidir.” denmiştir:

Bu konuda bir diğer açıklama da şudur: Kur’an’ın zâhiri, Allahu Teâlâ’nın: “Kur’an’ı ağır ağır, tâne tâne hakkını vererek oku. (Müzemmil (73), 4.) âyetinde bildirdiği şekilde onu okumak, bâtını da o âyetler üzerinde derinlemesine düşünmek ve tefekkür etmektir. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Bu Kur’an, âyetlerini iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahiple­ri ibret alsınlar diye sana indirdiğimiz mübârek (çok şerefli ve bereketli) bir kitaptır. (Sâd (38), 29.) buyurmuştur.

Denilmiştir ki, Rasûlullah (a.s) Efendimizin: “Kur’an’ın her bir harfi için bir sınır (hudut) vardır.’’ sözünden anlaşılan; tilâvet esnasında Hz. Os­man’ın çoğalttığı imam Mushaf’ın kâidelerine göre okumak ve onu tefsir eder­ken de nakledilen ve işitilen doğru haberlerin dışına çıkmamaktır.

Tefsir ile te’vil arasında fark vardır. Tefsir; âyetlerin nüzûlü, nüzûl sebebleri, kıssaları gibi konuları bilmektir. Bu konularda ehli olmayan kimselerin söz söylemesi sakıncalıdır. Çünkü bu konuda nakil ve haberleri bilmek gerekir.

Te’vil ise, âyete, Kitab ve sünnete uygun mânalardan birisi ile mâna ver­mektir. Te’vil, daha önce zikrettiğimiz anlayış sâfiyeti, mârifet derecesi ve Al­lahu Teâlâ’ya yakınlık durumlarına göre farklılık arz eder.

Ebu’d-Derdâ (r.a) demiştir ki: “Kişi, Kur’an için birçok izah ve yorum şe­killeri bilmedikçe, tam mânasıyla fakih olamaz.”

İbnu Mesud’un (r.a) şu sözü ne kadar güzeldir. O demiştir ki:

“Kur’an-ı Kerim’deki herbir âyetle amel edecek bir topluluk mutlaka bulunacaktır.”

Bu söz, gayret sahibi bütün ilim tâliblerini, İlâhî kelâmın ulaşacağı yer olan kalblerini tasfiye ederek, onun ince mânalarını anlamaya ve sırlarına dalma­ya teşvik etmektedir. Sûfîler, dünya mal ve muhabbetinden gönüllerini tama­men çektikleri ve kalblerini Allah’dan başka her şeyden temizledikleri için, her âyetin mânasına vâkıf olmuşlardır. Onlar Kur’an’ı Kerim’i her okuyuşlarında yeni bilgilere ve taze anlayışlara sahip olurlar. Her anlayış onları yeni bir amele, her amel yeni bir mârifete, her mârifet daha yüksek bir sır ve hikmete ulaştırır. Böylece, anlayıştan amele, amelden yeni bir mârifete intikal edip du­rurlar. Hemen şunu hatırlatalım ki; bu amel sadece kalbin amelidir: Kalblerin ameli, kalıbın (âzâların) ameline benzemez. Onlar, letâfet (incelik) ve doğru­luk yönüyle ilimlere benzer. Çünkü kalbî ameller birtakım niyetler, duygular, rûhî alâkalar, İlâhî edebler ve gizli sohbetlerden ibârettir. Arifler bu ameller­den birini yaptıkları zaman; ilimlerine yeni bir ilim ve anlayışlarına daha güzel bir anlayış eklenir.

Bence, yukarıdaki haberde geçen “her âyetin bir matlaı vardır.” sözünün mânası; anlayışın sâfileşmesi sebebiyle, âyetlerdeki ince mânalara ve gizli sırlara vâkıf olmak değildir. Asıl matla’; her âyeti okurken, nûru ile konuştuğu Allahu Teâlâ’yı müşâhede etmek, sanki O’nunla karşı karşıya konuşuyor du­rumuna gelmektir. Çünkü âyetler, Cenab-ı Hakkin sıfat ve esmâsını yansıtan birer ayna durumundadır. O’na her nazarda, yeni bir tecelli ve ayrı bir sıfatın tezâhürü görülür.

Câ’fer es-Sâdık (rah.)’ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

“Şüphesiz Allahu Teâlâ, kelâmı okunurken kullarına tecelli eder, fakat on­lar bunu idrak edip göremezler.”

Bu açıdan bakılınca; herbir âyetin bir tecellî yönü vardır, denebilir.

Had; kelâmın sınırları, ihâta ettiği mâna, matla’ ise; sözde kalmayıp, sö­zün sahibi Cenab-ı Hakki müşâhedeye yükselmektir.

Nakledildiğine göre, Ca’fer es-Sâdık (rah.) namaz kılarken kendisinden geçip bayıldı. Kendisine geldiğinde: “Niçin bayıldığı” sorulunca: “Âyet-i kerimeyi okurken, onu, sahibi Allahu Teâlâ’dan dinlemeye başladım.” demiştir.

Aynen bunun gibi Sûfi, tevhid nûrunu müşâhede ettiğinde, İlâhî müjde ve tehditlere kulak verdiğinde, Allahu Teâlâ’dan başka her şeyden gönlünü çe­kip tamamıyla O’na yöneldiğinde, İlâhî huzura girmeye liyâkat kazanır ve Cenab-ı Hakk’ı müşâhede eder. Bu makamda sûfî, Allahu Teâlâ’nın, Hz. Mûsâ’ya ağaçtan: “Ben Allah’ım” sözüyle hitap ettiği gibi; duyduğu ve okuduğu her kelâmı, ister bizzat Allah’tan duysun, isterse bir vasıtayla olsun, hepsini O’ndan bilir, öyle görür. Duydukları Allah’tan, işitmesi Allah adına olunca, işit­mesi görmesi, görmesi işitmesi, ilmi ameli, ameli de ilmi durumunda olur. Son hâli ilk durumuna, ilk durumu da son hâline döner. Bu son söylediğimizin mâ­nası şudur:

Allahu Teâlâ, insanoğlunun ilk zerrelerine: “Ben sizin Rabbiniz değil mi­yim? (A’râf , 172.) diye hitap ettiğinde, hepsi bu İlâhî hitâbı kesin ve açık bir şekilde işit­tiler. Sonra bu zerreler sulblerden intikal ederek annelerinin rahmine kadar geldiler. Allahu Teâlâ, bu hâle işâreten şöyle buyurmuştur:

“Allah seni, namaza kalktığın vakit ve secde edenlerin içinde dolaşıp durmanı görendir.” (Şuarâ (26), 219.)

Âyette şu demek isteniyor: Ey peygamber, senin en küçük zerren, bütün özellikleriyle vucûdunuda ortaya çıkana kadar, peygamber dedelerinden sec­de ehlinin sulblerinde intikal ederek devretti. Bu, senin gayb âleminden şehâdet âleminde ortaya çıkmana kadar, İlâhî kudretin hikmetiyle gözlerden per­delenerek devam etti ve her devir ve devrede bu gizliliği arttı. Tâ vücûd-ı pâkin âlemde zuhûr edene kadar.

Allahu Teâlâ, bir kuluna hakkı duyurmak ve kendisini sâfileştirip sûfî yap­mak istediğinde; onu bu hikmet âleminin dar çerçevesinden kurtarıp, kudret âleminin engin fezâsına ulaştırana kadar, manevî tezkiye ve terakki makam­larında devamlı yükseltir, gözünün önündeki hikmet perdelerini kaldırır. Böylece, Allahu Teâlâ’nın: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim? hitâbını açık ve net bir şekilde duyar. Tevhid ve irfânı apaçık bir hâle gelir. Mârifeti kesin de­lillere dayanır. Bu esnada yaratılış devrelerinde kendisine bulaşan zulmetler de İlâhî nûrların parlaması ile yok olup gider.

Sûfilerden birisi, bu hâle işâret olarak; “Ben, Allahu Teâlâ’nın, zerrelere; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitâbını hatırlıyorum.” demiştir.

Sûfîde bu hâl gerçekleşince, vakti sonsuz, müşâhedesi ebedî, İlâhî hitapları duyuşu devamlı ve hep yeni olur. O zaman Allah ve Rasûlünün sözlerini hakkıyla duyup anlar.

Süfyân b. Uyeyne demiştir: “İlmin ilk merhalesi güzelce dinlemektir. Pe­şinden anlamak, sonra ezberlemek, sonra öğrendiği ile amel etmek sonra da bildiklerini öğretmek gelir.”

Büyüklerden birisi: “Güzel konuşmasını öğrendiğin gibi, güzel dinlemesini de öğren!” demiştir.

Denilmiştir ki: “Şu şeyler, dinlemenin edeblerinden ve iyi anlamanın gereklerindendir:

1-Konuşan sözünü bitirinceye kadar ona fırsat vermek.

2-Sağa sola iltifatı azaltmak ve dikkati dağıtmamak.

3-Konuşana yönelmek.

4-Konuşanın yüzüne bakmak.

5-Duyduklarını anlayıp hıfzetmek.”

Nitekim Allahu Teâlâ, Hz. Peygamber’e (s.a.v) bu hususta şu edebleri em­retmiştir:

“Ey Rasûlüm! Kur’an sana vahyedilirken, vahiy tamamlanmadan, unutmamak için acele etme!” (Tâhâ (20), 114.)

Ya Muhammed’i Cebrâil sana Kur’an âyetlerini okurken, unutmamak için acele edip o bitirmeden tekrar etme (önce dinle!)” (Kıyâme (75), 16.) İşte bunlar, Alla­hu Teâlâ’nın, Rasûlüne (s.a.v) güzel dinlemeyi öğretmesidir.

Yukarıdaki âyetin mânası hakkında şöyle denilmiştir:

“Rasûlüm! Sana okunan âyetlerin mânalarını iyice düşünerek, onun ince ve sırlı mânalarındaki hakikati ilk anlayan sen oluncaya kadar onları ashâbına yazdırma.”

Nakledildiğine göre; Rasûlullah (a.s), Cibrîl (a.s) kendisine gelip Allah’ın âyetlerini vahyettiği zaman, âyetlerin zihninden silinip gitmemesi ve hemen unutmamak için, melek âyetleri okurken o da tekrarlamaya çalışıyordu. Allahu Teâlâ kendisini bu halden nehyetti. Bunun anlamı: “Rasûlüm! Cibrîl âyet­leri senin gönlüne iyice yerleştirip bitirmeden, sen onları okumakta acele et­me!” demektir.

Çeşitli ilimleri ve Rasûlullah’ın (s.a.v) hadislerini incelemek ve mütâlaa et­mek, onları sahibinden dinlemek gibidir. Çeşitli ilim ve haberleri, sâlihlerin hallerini ve hayat hikâyelerini, hikmetli sözleri ve kişiyi âhiret azabından kur­taracak misalleri inceleyip mütalââ eden kimseye, bütün bunların kendisine fayda vermesi için, dinleme edebine riâyet etmesi, zühd ve takvâ sahibi ola­rak onlardan en güzel şekilde yararlanması gerekir. Ancak böylece, okuduğu ve işittiği şeylerden en güzelini almış ve anlamış olur.

İnceleme ve öğrenmede dikkat edilecek edeblerden bazıları şunlardır:

İnsan, hadis veya başka bir ilim sahasında araştırmak istediği zaman, bu isteğinin nefsî arzusundan mı kaynaklandığını, yoksa; zikir, Kur’an tilâveti ve amele karşı sabrının azlığından mı ileri geldiğini bilmelidir. Çünkü kişi, insan­larla oturup fuzulî konuşmalardan zevk aldığı gibi, İlmî ve dinî çalışmalardan da nefsi adına zevk alır. Bu yüzden akıllı kimse bu konuda nefsinin durumu­nu iyice kontrol etmelidir. Kitab incelemeyi, ifrata varacak ve aşırı olacak şe­kilde tatlandırmamalı, bir kitabı incelemeye veya İlmî bir çalışmaya gireceği zaman acele etmeyerek, önce, niyetini sahih ve sağlam yapıp, yüzünü ve gönlünü Allah rızâsına dönderdikten sonra o işe girmelidir. Böyle bir çalışma­ya giren kimse, Allah’ın kendisine yardım etmesini ve desteklemesini dileme­lidir. Bu niyet ve edeble girilen İlmî bir çalışma sebebiyle insan, hâlini güzelleştirecek, manevi derecesini yükseltecek bir neticeyi elde edebilir. Eğer bu­nun için istihâre yaparsa daha iyi olur. Allahu Teâlâ, bu kimseye ikram ede­ceği İlâhî ihsân ve manevi ilimlerle birlikte, güzel anlama ve anlatma yolunu da açar.

İlmin bir zâhirî bir de bâtını vardır ki; bu, onun hakikatini anlamaktır. Alla­hu Teâlâ, bu tür derin anlayışın faziletine şu âyet-i kerime ile işâret etmiştir:

“Biz o meselenin hükmünü Süleyman’a bildirdik. (Halbuki) her birine (Dâvud ve oğlu Süleymana) bir hüküm ve ilim vermiştik. (Enbiyâ (21), 79.)

Âyet-i kerimede, derin anlayışın ilim ve hükümden ayrı bir husûsiyete sâhip olduğuna işâret edilmiştir. Diğer bir âyette de şöyle buyurulmuştur:

“Allah dilediğine hakkı işittirir." (Fâtır (35), 22.)

Kuluna hakkı ve hayrı duyuran Allahu Teâlâ olursa; O, bunu bazen lisan vâsıtasıyla, bazen de hakkı açıklayan bir kitabın mütelâası sebebiyle ona nasib eder. Böylece Allahu Teâlâ’nın, kitabları inceleme yoluyla kuluna açtıkları, güzel dinlemenin bereketiyle nasib ettiği ilim gibi olur.

İnsan bu konudaki hâl ve niyetini iyice araştırmalı, bu işin ilmini ve edebi­ni öğrenmelidir. Çünkü o, hayır kapılarından büyük bir kapıdır. Aynı zaman­da bu, rahmet kapılarının açılmasına ve âhirette fayda verecek şeylerin art­masına vesile olacak bir durumdur. Ayrıca bu anlattıklarımız, meşâyih-ı kiramın, sûfîlerin ve zühd ehli gerçek âlimlerin sâlih amellerinden bir ameldir.

[1]- (Ebû Dâvud, İlim, 10; Tirmiz, İlim, 7; İbnu Mâce, Mukaddime, 18.)

[2]- (Ahmed, Müsned, II, 353; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, IV, 190; V, 24.)

[3]- (Buhârî, Cum’a, 12; Enbiyâ, 54; Müslim, Cum’a, 19-21.) 

[4]- (Bnu Hıbban, Kitâbu’l-İlm, 75; Bkz: Mecmau’z-Zevâid, VII, 152.)

 

Bize, Şeyhimiz Şeyhülislâm Ebu’n-Necib es-Sühreverdî (rah.), el-Ah- ves b. Hakim in babasından naklen, onun şöyle söylediğini haber verdi. Bir adam Hz. Resûlullah’a (s.a.v) şerrin ne olduğunu sordu, Rasûlullah (s.a.v):

Bana şerden sormayınız, hayırlı şeyleri sorunuz!” dedi ve bunu üç kere tekrarladı. Sonra: “Şerlerin en kötüsü: âlimlerin kötü olmasıdır, ha­yırların en iyisi de âlimlerin hayırlı olmasıdır.” [1]buyurdu.

Bunun böyle olmasının sebebi şudur: Ulema, ümmetin yol göstericisi, di­nin direği, cehâlet karanlığının aydınlatıcısı, İslâm cemiyetinin seçilmiş tem­silcileri, Kitab ve sünnetin hüküm kaynağı, Allahu Teâlâ’nın yeryüzündeki emini, kulların mânevî hastalıklarının doktoru, tevhid dininin mütehassısları, büyük emânetin taşayıcıları olan zevât-ı kiramdır. Bu halleriyle onlar, insan­lar içinde gerçek takvâya en lâyık olanlar ve dünyaya karşı kulların en zâhidi olma durumunda olan kimselerdir. Çünkü onlar bu güzel hâl ve sıfatlara hem kendileri hem de diğer insanların istifâdesi adına muhtaçdırlar. Onların bozul­ması âlemin bozulması, onların salâhı da âlemin rahatça ıslâh olması demek­tir.

Süfyân b. Uyeyne demiştir ki: “İnsanların en câhili; bildiği ile amel etme­yenlerdir. Onların en âlimi; bildikleriyle amel eden, en faziletlileri ise; Allah’tan en çok korkan kimsedir.”

Bu söz gerçekten doğru bir sözdür: Çünkü o, ilmi ile amel etmeyen kim­senin gerçekten âlim olmadığını ortaya koymaktadır. Böyle kimselerin çatır çatır edebiyat yapması, düzgün ve güzel konuşması, mücâdele ve münâzarada kuvvetli olması sakın seni aldatmasın! Böyleleri gerçekten âlim değil, câhildir. Ancak, Allahu Teâlâ’nın, bu kulunu affedip güzel bir hâle getirmesi müstesnâdır. Çünkü İslâm yolundaki ilim, sâhibini zâyi etmez. Bu ilme sâhip olan âlimin, ilminin bereketiyle amele ve güzel bir hâle dönmesi umulur.

İlim, farz ve fazilet olarak iki kısma ayrılır. Farz olan ilim; insanın dînî va­zifelerini hakkıyla yerine getirmesi için bilmesi gereken ilimdir. Fazilet olan ilim ise; ihtiyacının dışında, Kitab ve sünnete uygun olarak elde ettiği ilimdir.

Kitab ve sünnete uygun olmayan, onlardan istifâde ile elde edilmeyen, on­ların anlaşılmasına yardım etmeyen yahut onlara dayanmayan (yani onlar­dan tasvip almayan) bütün ilimler ne çeşit ve ne kadar olursa olsun, fazilet değil rezâlettir. Bu gibi ilimlerle insan ancak dünyada boş zevklerini, âhirette de perişanlığını artırır.

Farz olan ilimde insanın câhil kalmasına müsâade yoktur. Şeyhimiz Şey­hülislâm Ebu’n-Necib es-Sühreverdî’nin, Enes b. Mâlik’den (r. a) naklede­rek bize bildirdiğine göre, Rasûlullah (a.s) şöyle buyurmuştur:

“İlim Çin gibi, bulunduğunuz yere uzakta da olsa onu arayıp bulunuz. Şüphesiz, ilim talep (ve tahsil) etmek erkek- kadın her müslümana farz­dır.”[2] Farz olan ilmin ne olduğu konusunda, âlimler farklı görüşler ileri sürmüş­lerdir.

Bazıları: “Her mükellefe farz olan ilim ihlas ilmidir. Sonra nefsin âfetlerini ve amelleri bozan şeyleri bilmek gelir.” demişlerdir. Çünkü insan hayır yap­makla emrolunduğu gibi, yaptığı amelde ihlâs sâhibi olmakla da emrolunmuştur. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Halbuki onlar ancak, Allah’a dinde ihlâs sâhibi olarak ibâdet etmek­le emrolundular.” (Beyyine (98), 5.) buyurmaktadır.

Görüldüğü gibi ihlâs, emredilmiştir. Nefsin hile ve desîseleri, aldatma ve şehvetleri, farz olan İhlasın temelini mahveder. Bunun için ihlâs farz olduğu gibi onu ortadan kaldıran ve zedeleyen şeyleri bilmek de farz olmaktadır.

Temel bir kaidedir ki, kulun, kendisiyle farzı yerine getirdiği şeyler de farzdır.

Bazıları da demişlerdir ki: Kalbe gelen düşünce çeşitlerini ve kısımlarını bilmek farzdır. Çünkü düşünce, fiil ve davranışların ilk tezâhür yeri ve kayna­ğıdır. İnsan ancak onları bilmekle, kalbe gelen meleğin ilhâmı ile şeytanın vesvesesini ayırt edebilir. Hem bir fiil, ancak, kalbdeki niyetin sahih olmasıyla makbul olur. Kulun yaptıklarının sahih olması için bu tür ilimleri bilmesi farz­dır.

Bazıları ise; farz olan ilim, vaktin ilmini bilmektir, demişlerdir. Sehl b. Ab­dullah (rah) bu konuda; “Farz olan ilim; kişinin ilm-i hâlini bilmesidir.” demiş­tir. Yani dünya ve âhiretinde Allahu Teâlâ ile arasında cerayân eden hâl ve amellerin hükmünü öğrenmesidir.

Denilmiştir ki: “Farz olan ilim, bâtın ilmidir.”

Bâtın ilmi; kulun yakînini artıran ilimdir. Bu ilim ancak, Allahu Teâlâ’nın se­çip (mânevî) ordusuna aldığı, zâtını (rızâsını) arayanları kendilerine sevk ettiği, usûl ve âdablarıyla kuvvetlendirerek insanları irşâd ettiği, mukarrabûn makâmına çıkmış (İlâhî huzurda kabul görmüş), dünyadan gönlünü çekmiş, yakîn derecesine ulaşmış sâlih âlimlerin (ârif-i billah velilerin) sohbet ve meclis­lerinde bulunmakla elde edilir. Onlar, Hz. Peygamberin (s.a.v) ilminin vâris­leridir. Yakin ilmini ancak onlar öğretirler.

Bazıları demiştir ki: “Farz olan ilim; alış-veriş, satın alma, nikah-boşama gibi muâmelelerin ilmidir. Bu tür işlerden birisini yapacağı zaman kişinin on­ların ilmini bilmesi farz olur.”

Bazıları ise: “Kişinin yapmak istediği bir işte, İlâhî hükümden habersiz ol­ması hâlinde, bu işi kendi görüşüne göre yapması câiz olmadığı için; kârına ve zararına olan şeyleri bilmediği zaman, meseleyi bir âlime sorması ve câ­hili olduğu şeyi öğrenmesi kendisine farzdır.” demişlerdir.

Bazılarına göre, tevhîd ilmini öğrenmek farzdır.

Bazıları: “Tevhid ilmini elde etmek, nazar ve istidlâle dayalıdır” derken, ba­zıları da: “Bunun yolu nakildir, Kitab ve sünnetten öğrenilir.” demiştir.

Bazıları ise şöyle demişlerdir: “Kulun iç âlemi şüphelerden arınmış, İs­lâm’ın emirlerine teslimiyeti ve bağlılığı güzel, kalbinde de kendisini kötülüğe sevk ve tahrik edecek bir duygu bulunmadığı zaman, gerçek tevhide ve selâ­mete ulaşmıştır. Eğer kalbini rahatsız eden birtakım düşünceler sarmış, ya­hut akidesini zedeleyecek bir vesvese ârız olmuş, veyahut da kendisini so­nuçta dalâlet veya bid’ata sürükleyecek bir şüpheye mâruz kalmış ise; içine düştüğü karışıklıktan kurtulmaya çalışması ve kendisine doğru yolu göstere­cek bir ilim ehline müracaat etmesi vâcib olur.”

Şeyh Ebû Tâlib el-Mekkî (rah.) demiştir ki: “Öğrenilmesi farz olan ilim; İs­lâm’ın üzerine binâ edildiği beş şeyin (şehâdet, namaz, oruç, zekât ve haccın) bilinmesidir. Çünkü bunlar her müslümana farz kılınmıştır.”

Yapılması farz olan şeyleri, amel edecek kadar bilmek de farzdır. Nitekim bu beş ana farzın ilki, kelime- i şehâdet olduğu için tevhid ilmi de bu farz ilim­lerin arasına gireceği söylenmiştir. Çünkü tevhid, İslâm’ın zaruri amellerin­den birisidir. İhlas ilmi de İslâm’ın sıhhatiyle alâkalıdır ve farz olan ilme dâhil­dir.

Hem, Allah Rasûlü (s.a.v), ilmin her müslümana farz olduğunu haber ver­miştir. Bu durumda hiçbir müslümanın onda câhil kalmasına müsâade yoktur.

Şunu da belirtelim ki; yukarıda farz olarak zikredilen ilimlerin çoğunu her müslümanın bilmemesi normaldir. Çünkü herkes, kalbe gelen bütün düşün­celerin ilmini, hâlle ilgili durumları, bütün helal-haram noktalarını, âhiret âlim­lerinden öğrenilebilecek yakin ilmini bilemez. Bunun böyle olduğunu sen de görüyorsun. Müslümanların çoğu bu şeyleri bilmemektedir. Eğer yukarıda, de­ğişik zatlardan naklettiğimiz bütün şeyler farz olmuş olsaydı; (Allahu Teâlâ’nın diledikleri müstesna) insanların çoğu onları bilmekten âciz kalırdı, zaten âciz de kalmışlardır.

Buraya kadar nakledilen görüşler içinde ben, daha çok, Şeyh Ebû Tâlib’in görüşüne meylediyorum. Bir de alış-veriş, nikah-talak gibi işlerle uğraşanla­rın, bu işe başlayacakları zaman onlarla ilgili ilimleri bilmesi farzdır, diyenlere katılıyorum. Yemin ederim ki; bu işlerin ilmini bilmek, (onlarla amel edecek olan) her müslümana farzdır.

Bana göre, Şeyh Ebû Tâlib’in bu konudaki ta’rifi, farz olan ilmi toplu ola­rak ihtivâ (ve özet olarak ifâde) etmektedir.

Ayrıca ben derim ki; bütün müslümanların öğrenmesi farz olan ilim, İlâhî emir ve yasakları bildiren ilimdir.

Emredilen şeyler; yapılmasında sevap, terkedilmesinde azap olan amel­lerdir. Neyhedilenler ise; yapılmasında azap, terkedilmesinde sevâp bulunan şeylerdir.

Emir ve nehiyler, İslâm’ın hükmüne göre, kulun devamlı riâyete mecbur olduğu hususlardır. Emirlerden bazıları (iman ve namaz gibi), devamlılık arz ederken, bazılarının vukûsu ânında amel etme durumunda bilinmesi ve ya­pılması gerekmektedir. Devamlı yürürlükte olan emir ve nehiyler zaruret-i diniyyeden oldukları için, onların herkes tarafından bilinmesi gerekmekte, yeni karşılaşılan ve bir müslümanın arada bir yapacağı amellerde ise, o amellerle karşı karşıya kaldığı zaman gereken ilmin bilinmesi ve cehaletin yok edilme­si icap etmektedir. Bir müslümanın bu durumda, önündeki meselede câhil kal­ması düşünülemez. Verdiğimiz bu ta’rif, yukarıdakilerden daha geniş ve da­ha umûmîdir. En iyisini Allahu Teâlâ bilir.

Sonra bil ki; meşâyih-ı kirâm ve zühd sâhibi (gönlünü dünyadan çekmiş) âhiret âlimleri, farz olan ilimleri öğrenmek için bütün gayretlerini sarf etmişler ve onu hakkıyla öğrenerek emir ve nehiyleri tam mânasıyla yerine getirip, Al­lah’ın lutuf ve yardımıyla bu mesuliyetten kurtulmuşlardır. Onlar, Allahu Teâlâ’nın:

“Habibim! Sen, emrolunduğun şekilde, beraberinde tevbe edenlerle, dosdoğru haraket et, istikâmet üzere ol. (Sana tâbi olanlar da istikâmet üzere davransınlar.)” (Hûd (11), 112.)  Âyetinde, Rasûlüne emrettiği istikâmet hâlinde O’na tâbi olarak, istikâmet üzere haraket ettikleri zaman; Allahu Teâlâ, kendilerine yukarıda zikredilen mânevî ilim kapılarını açmıştır.

Ehlullahdan birisi demiştir ki: “Sağlam müşâhedelerle, apaçık nûrlarla, âyet ve hadislere dayanan İlâhî nimetlerle desteklenerek istikâmet üzere sâbit kılınanlardan başka, bu İlâhî hitapta sözü edilen şekilde istikâmet üzere ol­maya kimin gücü yeter? Allahu Teâlâ, kuluna verdiği bu desteğe; Kur’an’da:

“Rasûlüm! Eğer biz sana sebât vermemiş olsaydık, sen az kalsın onlara meyledecektin. (İsrâ (17), 74.) âyetiyle işâret buyurmuştur. Sonra, şunu da unutmamalıyız ki; bu makâmda İlâhî himâyede tutulan Allah Rasûlü (a.s), müşâhede makâmında ve İlâhî hitâba mazhar olduğunda yine lutf-i İlâhî ile korunmuş, böylece kurbiyyet makâmı ve ünsiyet nimeti ile şereflendirilmiştir. Bütün bunlara mazhar olan Rasûlullah’a (s.a.v) daha sonra:

‘Artık, emrolunduğun şekilde dosdoğru haraket et! emri verilmiştir. Eğer bu hâl ve makamlardan geçmeseydi, emrolunduğu istikâmete güç yetiremezdi.

Ebû Hafs’a: “Amellerin en faziletlisi hangisidir?” diye sorulduğunda ceva­bı şu olmuştur: “İstikâmettir, çünkü Rasûlullah (s.a.v): “Tam olarak güç yetiremeyeceksiniz ama, siz istikâmet üzere olunuz.[3]  buyurdu.”

Ca’fer es-Sâdık: “Emrolunduğun gibi istikâmet üzere ol!” âyeti hakkın­da: “Bunun mânası; azmini sağlam tutarak Allah’a acziyetini itiraf et, demek­tir.” demiştir.

Sâlihlerden birisi, Rasûlullah’ı (a.s) rüyasında görmüş ve O’na: “Ya Resûlallah! Sizin: “Beni Hûd sûresi ve benzerleri ihtiyarlattı.” sözünüzü naklediyor­lar, bu doğru mudur?” diye sorunca, Rasûlullah (s.a.v):

“Evet.” buyurmuş, bunun üzerine: “Bu sûrede ne var ki sizi ihtiyarlattı? Geçmiş peygamberlerin kıssaları mı, yoksa ümmetlerinin helâki mi?” diye so­runca: Efendimiz (s.a.v): “Hayır, bunlar değil! Beni, Allahu Teâlâ’nın: “Em­rolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd (11), 112.) emri ihtiyarlattı.” buyurmuştur.

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, birçok müşâhede makâmlarını geçip bu şe­kilde kendisinden hakkıyla istikâmet üzere olması istendiği gibi; aynı şekilde, zühd sâhibi âhiret âlimlerine ve kurbiyyet ehli meşâyih-ı kirama da Allahu Teâlâ, bu müşâhedelerden bir nasib ve pay ihsan edip sonra onlara istikâmetin gereğini yerine getirmelerini istemiştir. Onlara istikamet anlayışını vermiştir.

Böylece onlar, istikâmet üzere olmayı en faziletli bir amel ve en şerefli bir emir bilmişlerdir.

Ebû Ali el-Cüzcânî demiştir ki: “Sen istikâmet iste, kerâmet peşine düşme! Nefsin kerâmet peşinde koşar durur; halbuki Allah senden isti­kâmet istemektedir.’’

Bu söz, bu konudaki bir temel esası ifâde etmektedir. Fakat sulûk ehlinin ve hak tâliblerinin çoğu bu incelikten habersizdir.

Bu şundan kaynaklanmaktadır: Hakk yoluna sulûk ve bu uğurda gayret eden sâlikler; daha önce yaşamış sâlihlerin hayat şeklini ve onlara ihsan edi­len kerâmet türü şeyleri işittiklerinde, nefisleri, onlardan bazılarını elde etmek ve kendisine de bu şeylerin verilmesini ister durur. Hatta bu arzu içinde olan­lardan bazıları, kendisine kerâmet olarak herhangi bir şey verilmediğinde, amelinin sıhhatinin bozuk olduğu düşüncesiyle kendini kınar ve kalbi mahzun olur. Halbuki, istikâmet sahibi bir kimse, kendisine kerâmet türü şeylerin ve­rilmemesinin hikmetini bilseydi, bunu anlamak kolay olurdu.

Şu da bilinsin ki; Allahu Teâlâ, bazen, gayret ve sadâkat ehli bazı kulları­na kerâmetten bir kapı açar ve ikramlarda bulunur. Bunun hikmeti; böyle kim­selerin bazı hârikulâde şeyleri ve İlâhî kudretin tecellilerini görerek yakinlerini artırmaları, hevâ ve heves peşinde koşmaktan kurtulmaları, dünyaya karşı zühd sâhibi olup irâde ve azimlerini kuvvetlendirmeleridir.

Allahu Teâlâ’nın bazı kullarına da sırf yakîninin güzel olması sebebiyle bu tür şeyler açılır ve kalbinden hicab perdesi kaldırılır. Temiz yakini sebebiyle, kendisine hakikat perdesi açılan kimsenin, bu tür hârikulâde şeyleri görmeye ihtiyâcı yoktur. Çünkü keşif ve kerâmetlerden gâye; yakînin hâsıl olmasıdır. O da zâten bunda mevcuttur. Şayet bu kimseye, hâlis yakini sebebiyle bir ta­kım keşif ve kerâmetler açılsa, onun yakini olduğundan daha fazla olmaz. Bu durumda olan bir kimsenin böyle şeylere ihtiyacı olmadığı için, kendisine hâ­rikulâde şeylerin keşfolmasının bir hikmeti yoktur. Buna muhtaç olan kimse­ye bu tür şeylerin gösterilmesi bir hikmet gereği (ve onun menfaati icâbıdır). Ancak, hârikulâde şeylere ihtiyacı olmayan yakin ehli, kerâmet türü hâdiselere muhtaç olandan kâbiliyet ve ehliyet yönünden daha ileri, daha makbuldür.

Çünkü o, bu mertebeye, İlâhî kudretin herhangi bir tecelli ve cilvesini görme­den, arada bir vâsıta olmaksızın, sırf temiz yakinî ile ulaşmıştır. Hem kerâmette, kendini görme ve beğenme gibi bir âfet vardır. Böyle yakin sahibi kim­senin ise, kerâmet türü bir şeye ihtiyacı kalmamıştır.

Şu hâlde, tutulacak yolun en doğrusu, nefsi istikâmete çağırmaktır. İşte bütün kerâmet ve asıl mahâret budur. Sonra; istikâmet sâhibi bir kimsede kerâmet cinsi bir şey zuhûr etse, bu câiz ve güzeldir. Şâyet her­hangi bir şey vâki olmasa, bunun hiçbir önemi yoktur. Bu onun hâline bir noksanlık da getirmez. Asıl noksanlık, tam istikâmetin hakkını koru­yamamak ve onu zedelemektedir. Bu böylece bilinmelidir. Çünkü o, Hakk tâlibleri için en önemli bir esastır.

Zühd sâhibi âlimler, sûfî meşâyıhı ve kurbiyyet ehli büyükler istikâmetin hakkını yerine getirdiklerinde, yukarıda zikrettiğimiz, öncekilerin işâret ettiği ilimlerle rızıklanınca; onların farz olduğu kanaatine varmışlardır.

Meselâ; hâl” ilmi, “kıyâm” ve “havâtır” ilmi bunlardandır. Havâtır ilmini ve kısımlarını inşallah ilgili yerinde açıklayacağız.

Yakin ilmi, ihlâs ilmi ve nefs ilmiyle nefsin hâl ve huylarını tanımak onların tâlib oldukları ilme dâhildir. Nefsi ve onun hallerini tanıma, bu tâifenin en şe­refli ilimlerindendir. Sûfîler ve kurbiyyet ehline göre, insanların en şereflisi ve hak yolunda sâbit olanı; nefsini en iyi tanıyan ve ona sâhip olanlardır.

Dünyanın çeşitli hallerini, hevâ ve hevesin karıştığı noktaları, nefsin gizli şehvetlerini, şiddetli arzu ve aşırılıklarını tanıma da sûfilerin üzerinde durdu­ğu ilimlerdendir.

Sûfîler, nefsin söz, davranış, giyinme, yeme, içme ve uyuma gibi zarurî is­teklerine karşı, zaruret sınırında durmayı iyi tesbit ettikleri gibi, tevbenin haki­katini de en iyi bilenlerdir.

Gizli günahları bilmek, hayır ehli için makbul olduğu halde mukarrebûn için günah sayılan şeyleri tanımak, mâlâyaniyi terk ederek nefsin çeşitli istek­lerinden kurtulmak, insanın hatırına gelen günah duygularından kaçınıp, zih­ni meşgul eden faydasız düşüncelerden uzaklaşmak, sûfilerin en mâhir ve mütehassıs olduğu konulardır.

Muhâsebe ve murâkabe ilmiyle bunları zedeleyen şeyleri, tevekkülün ha­kikatini, tevekkül sâhiplerinin içine düştükleri hataları, tevekkülü zedeleyen ve zedelemeyen şeyleri, imanın gereği olarak kulda bulunması gereken tevek­külle, irfan ehline hâs tevekkül arasındaki farkı, rızâ ilmini ve rızâ makamında düşülecek günahları, zühdü ve zühdün zarûri olanını, zühde zarar verme­yen şeyleri, zühdün hakikatini, zühde karşı da zühd sâhibi olmayı ve bundan öte bir üçüncü zühde ulaşmayı, inâbe ve icâbet ilmini, duâ edilecek ve edil­meyecek vakitleri, muhabbet ilmini, “İlâhî emirlere uymak” şeklinde tanımla­nan avamın muhabbeti ile sırf Allah için olan havassın muhabbeti arasındaki farkı en iyi bilen yine sûfîlerdir.

Dünya âlimlerinden bazıları, âhiret âlimlerinin: “Sırf Allah’ın zâtı için mu­habbet edilir.” görüşünü kabul etmemişlerdir. Onlar: “Allah’ın bizzat zâtına muhabbet olmaz.” demişler, âhiret âlimlerinin, Allah’tan râzı olma görüşleri­ni de: “Rızâdan maksat; hüküm ve emirlerine sabırdır.” diyerek kabul etme­mişlerdir.

Sûfîler, bunların yanında, özel muhabbetin, muhabbet-i zattan muhabbet- i sıfata kadar değişen kısımlarını, kalbî muhabbetle rûhî muhabbet, aklî mu­habbetle nefsî muhabbet arasındaki farkları, makâm-ı muhip ile makâm-ı mahbûb, mürid ile murâd arasındaki fark ve ayrıcalıkları da çok iyi bilirler.

Sonra onlar, heybet, üns, kabz, bast gibi müşâhede ilimlerini, kabz ile bast, hemm ile neşat (sevinç) arasındaki farkı da bilirler.

Onlar, “fenâ” ve “bekâ” ilimlerini iyi bildikleri gibi; fenânın çeşitli dereceleri arasındaki farkı, tecelli, cem’, fark, levâmi’, tavâli, bevâdi’, sahv, sekr ve bunların dışındaki hâl ve durumları da yakinen bilirler (Elinizdeki eserin 61. ve 62. bölümleri, burada bir kısmı zikredilen tasavvuf? hâl ve ıstılahların ta’rifine ayrıl­mıştır. O bölümlere bakınız.) ve ehline öğretirler. Eğer vakit geniş olsaydı; biz onları uzun uzun anlatır, cildleri bulan kitaplarda açıklardık. Fakat ömür kısa, vakit kıymetli. Şunu da belirtelim ki; şâyet üzeri­mize gaflet ârız olmasa idi, bu kadarını yazmaya da vakit bulamazdık.

Bu kitabımızda kısaca arz ettiklerimiz, ehl-i tasavvufun sâhip olduğu ilimler hakkında yeteri kadar malumat vermektedir. Kerim olan Allah’dan bizi bu ilimlerle menfaatlendirmesini, onları aleyhimize değil, lehimize bir delil kılma­sını niyâz ederiz.

Bütün bunların ötesinde zühd sâhibi âhiret âlimlerinin, ilimlerinin gereğin­ce amel edip yüksek pâyelere ulaşarak elde ettikleri daha birçok ilimler var­dır. Dünyaya rağbet eden zâhir âlimleri bunlardan mahrumdur. Bütün bu ilim­ler, zevk ile anlaşılan ilimler olduğundan; onlara ancak, zevk ile tatmak ve vicdânî olarak yaşamak sûretiyle ulaşılır, dışarıdan bakmakla değil. Bunlar bal ve şeker gibidir; anlatmakla tadına varılmaz, onları ancak tadan bilir!

Şu anlatacağım, sana, sûfilerin ilimlerinin şeref ve kıymetini bildirmeye ye­ter.

Bil ki; sûfilerin ilimleri dışındaki bütün ilimlerin tahsili esnasında kalbde dünya muhabbetinin bulunması ve takvânın hakikatlarından uzak kalınması tahsile mânî olmaz. Hatta bazen, dünya muhabbeti onları elde etmeye yar­dımcı bile olur. Çünkü ilimle uğraşmak çok zordur. Ancak kişi, istediği makâm ve mevkie ilimle ulaşacağını anladığı zaman; bütün güçlüklere katlanır, gece uykusunu terkeder, vatanından ayrılmaya, uzun süre yolculuk yapmaya ve bu uğurda meşakkatlere katlanmaya sabreder, birçok arzu ve isteklerini bir kenara kor.

Bu büyük velilerin ilmi ise; dünya muhabbetiyle hâsıl olmaz. Hevâ ve he­vesten kaçmadıkça, boş lezzetleri bir kenara koymadıkça bu ilimlerin hakika­tine ulaşılamaz. Onlar ancak takvâ mektebinde okunur. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Allah’tan korkun; o size (bilmediklerinizi) öğretir.” (Bakara (2), 282.)  Buyurmuştur. Bununla, hakiki ilmin takvânın mirâsı olduğu anlatılmaktadır. Sûfîlerin sâhib ol­duğu ilimlerin dışındaki ilimler kolayca öğrenilebilir. Bu anlattıklarımızla, âhi­ret âlimlerinin fazileti bilinmiş oldu. Çünkü bu ilimlerin perdesi ancak temiz akıl sâhibleri için açılır: Gerçek akıl sâhipleri de zühd sâhibi (gönlünü dünya muhabbetinden çekmiş) âhiret âlimleridir.

Bazı fakihler demişlerdir ki: “Bir adam, malının, insanların en akıllısına verilmesini vasiyyet etse; o mal, zâhidlere (kalbini dünyadan çekip Allah’a bağlayanlara) verilir. Çünkü halkın en akıllısı onlardır.”

Sehl b. Abdullah et-Tüsterî demiştir ki: “Aklın bin ismi vardır. Bu bin is­min herbirinin de bin ismi vardır. Bütün isimlerinin ilki; “dünyâyı terk”dir.

Abdullah el-Havvâs şöyle anlatmıştır:

Ebû Abdurrahman Hâtem el-Esamm, yanında, hacca gitmek isteyen 320 kişi ile birlikte Rey şehrine geldiğinde ben de onlarla beraberdim. Hepsi­nin üzerinde bir yün elbise ve birer cübbe vardı. Yanlarında azık torbası ve yiyecek olarak hiçbir şey yoktu. Şehre girdiğimizde geceyi tüccârdan, zühd ve takvâ sâhibi, derviş ve sûfîleri seven bir zâtın evinde misâfir olarak geçirdik. Sabah olunca, tüccâr:

“Ya Ebâ Abdurrahman! Bir ihtiyacın var mı? Ben hasta olan bir âlimi ziyârete gideceğim.” diyerek izin istedi. Hâtem:

“Mâdem ziyâret etmek istediğin hasta bir âlim var, onu ziyâret etmek fazi­let, yüzüne bakmak ibâdettir. Ben de seninle gelmek isterim.” dedi. Hasta olan zat, Rey kadısı Muhammed b. Mukâtil idi. Tüccâr:

“Buyurun, berâber gidelim!” deyince, kalkıp gittiler. Evin önüne geldiklerinde, bir de baktılar ki; yüksekçe, güzel kapılı, mükemmel bir konak! Bunu gö­ren Hâtem düşünceye daldı, kendi kendine: “Âlimin kapısı böyle hâ!” diye söylendi. Sonra kendilerine izin verildi ve içeri girdiler.

Karşılarına genişçe, tam teşkilatlı, tavanı yüksekçe, gösterişli örtü ve per­delerle süslü, etrafta muhâfızlar ve koruma kuvvetleri bulunan bir salon çıktı. Hâtem bu manzara karşısında daha da şaşırıp kaldı ve derin bir düşünceye daldı. Biraz sonra hastanın ve ziyâretçilerin bulunduğu odaya girdiler. Hasta âlim, geniş ve gösterişli, yumuşak bir yatak üzerinde uzanmış yatıyordu. Başucunda da elinde yelpaze bulunan bir köle vardı. Tüccâr oturup hâl hatır sormaya başladı. Hâtem ayakta duruyordu. Kadı İbnu Mukâtil ona, oturma­sını işâret etti.

O da: “Hayır, oturmayacağım!” dedi.

İbnu Mukâtil: “Herhalde bir ihtiyacın var.” dedi.

 Hâtem: “Evet!” dedi.

İbnu Mukâtil: “Nedir bakalım?” deyince,

Hâtem: “Size soracağım bir meselem var!” dedi.

 O: “Sor bakalım.” deyince,

 Hâtem: “Kalk, düzgünce otur ki sorayım!” dedi.

 İbnu Mukâtil, hizmetçilerine em­retti, doğrultup arkasına yaslandırdılar.

Hâtem: “Bu ilim sana nereden geldi?” diye sordu.

 O: “Sağlam ve güvenilir kimselerden.” dedi.

Hâtem: “Onlar kimden aldılar?” dedi.

İbnu Mukâtil: “Rasûlullah (s.a.v) Efendimizinin ashabından.” dedi.

Hâtem: “Efendimizin ashabı kimden aldı?” diye sordu.

 İbnu Mukâtil: “Rasûlullah aleyhisselâm’dan aldılar.” dedi.

Hâtem: “Rasûlullah (a.s) Efendimize nereden geldi?” diye sordu.

 İbnu Mukâtil: “Cebrail aleyhisselâm’dan.” deyince,

Hâtem el-Asamm: “Peki sen, Cebrâl’in Allahu Teâlâ’dan alarak Rasûlullah’a (a.s) verdiği, O’ndan ashabına, ashabdan da büyük âlimlere ve onlardan da sana gelen ilimde:

“Kim evinde krallar gibi yaşar, süsü ve debdebesi fazla olursa, onun Allah katındaki derecesi daha yüksek olur!” diye bir şey işittin mi?” diye sordu,

 İb­nu Mukâtil: “Hayır işitmedim.” dedi.

Hâtem el-Asamm: “Öyleyse nasıl işittin?” deyince, Kâdı:

“Bana ulaşan ilimde: "Kim dünyaya gönlünü kaptırmaz, âhirete rağbet eder, miskin (fakir)leri sever ve âhiret için hayır ameller takdim ederse; kendisine Allah katında en yüksek makam verilir.” haberini işittim, dedi.

Bunun üzerine Hâtem:

“O halde sen bu hâlinle, Hz. Peygamber’e (s.a.v), O’nun ashâbına ve sâlihlere mi uyuyorsun; yoksa görkemli ve süslü binâlar yapan Firavun ve Nemrud’u mu tâkip diyorsun. Ey kötülüğün başını çeken âlimler! Dünyaya rağbet eden câhiller size bakıp: “Âlim olduğu halde o böyledir, ben niçin on­dan geri kalayım!” demektedir.” dedi ve İbnu Mukâtil’in hastalığına hastalık katarak çıkıp gitti.

Hâtem el-Asamm’la, İbnu Mukâtil arasındaki hâdiseyi Rey halkı duyun­ca,

Hâtem’e: “Ya Ebâ Abdurrahman! Kazvin’de, durumu bundan daha acâib olan bir âlim var!” diye Kâdı Muhammed llbeyd et-Tenâfisî’den bahsettiler. Bunun üzerine, Hâtem el-Asamm Kazvin’e uğradı ve bahsedilen âlimin yanına git­ti. Huzûruna vardığında:

“Allah sana rahmet etsin! Ben acemî bir kimseyim, bana dinimin ilk vazi­fesini ve namazımın anahtarı olan abdesti öğretir misiniz?” dedi. Kâdı:

“Memnuniyetle, buyurun!” dedi ve hizmetçisine, su ve leğen getirmesini emretti. İstedikleri getirildi. Sonra Tenâfisî, bir yere oturdu ve her âzâsını üçer defa yıkayarak abdest aldı. Sonra:

“İşte böylece abdest alırsın!” dedi. Hâtem el-Asamm oturdu ve âzâlarını üçer defa yıkayarak abdest almaya başladı. Fakat kollarını yıkarken dört de­fa yıkadı. Bunu gören Tenâfisî:

“Hey! İsraf ettin.” dedi. Hâtem:

“Niçin?” dedi. Kâdı:

“Kollarını üç defa yıkaman lazımdı; dörder defa yıkadın.” deyince, Hâtem:

“Sübhânellah! Ne şaşılacak şey! Sen bunca debdebe ve saltanat ile israf etmiyorsun da ben bir avuç suyu fazla kullandım diye mi israf ediyorum?” dedi. Tenâfisî onun niyetinin, bilmediğini öğrenmek olmadığını, kendi duru­munu bildirmek için geldiğini anladı ve üzüntüsünden evine girerek, kırk gün kimsenin yanına çıkmadı.

Rey ve Kazvin tüccarları, Hâtem’in, İbnu Mukâtil ve Tenâfisî ile arasın­da geçen bu olayları yazdılar. Bağdad’a vardığı zaman, Bağdat halkı başı­na toplandı ve kendisine:

“Ya Hâtem! Sen, Arapçayı zor konuşan bir kimse olduğun halde, nasıl oluyor da seninle her konuşanı mat eder susturursun?” diye sorduklarında, Hazret:

“Bende üç haslet var ki, bunlar sâyesinde hasımlarıma üstün gelirim.” de­di. Onların ne olduğu sorulunca, Hatem:

Hasmım doğruyu bulunca sevinirim,

Hata edince üzülürüm,

Ona karşı câhilâne, edeb dışı davranmaktan sakınırım.” dedi.

Onun bu durumu ve sözleri, Ahmed b. Hanbel’e ulaşınca, ziyâretine gitti: “Ne akıllı adam!” diyerek yanına girdi. Kendisine: “Yâ Ebâ Abdurrahman! Dünyada selâmet ne iledir?” diye sordu. Hâtem el-Asamm:

Ya Ebâ Abdullah! Sende dört haslet bulunmadıkça dünyada selâmet ve âfiyet bulamazsın.” dedi. Abmed b. Hanbel:

“Onlar nedir?” deyince, Hâtem:

“Sana karşı câhillik edenin kusurunu affedersin, onlara karşı câhilce dav­ranışlardan sakınırsın. Kendi malından onlara dağıtırsın ve onların elindeki maldan da ümidini kesersin. Böyle yaparsan selâmeti bulursun.” dedi ve Me­dine’ye doğru yola çıktı.”

Allahu Teâlâ, bir âyet-i kerimede: “Kulları içinde Allah’dan ancak O’nu hakkıyla bilen âlimler korkar.’’ (Fâtır (35), 28.) buyurmuştur.

Âyetteki “innemâ” (ancak) ifâdesi, Allah’tan korkmayan (takvâya sarılma­yan) kimsenin ilim sâhibi olmadığını ortaya koymaktadır.

Meselâ: “Bu eve sadece Bağdatlı girdi.” dense, bu söz, o eve Bağdatlı­nın dışında hiç kimsenin girmediğini ifâde eder.

Âyetten ve anlattıklarımızdan anlaşıldı ki; âhiret âlimleri için, mârifet dere­celerine ve kurbiyyet makâmlarına giden bütün yollar kapalı olup ancak zühd ve takvâ yolu açıktır.

Ebu Yezid Bistâmî (k.s), bir gün arkadaşlarına:

“Dün gece, sabaha kadar bir defa: “Lâ ilahe illallah” demeye çalıştım, fa­kat güç yetiremedim.” dedi.

“Niçin?” diye sorulunca:

“Çocukluğumda söylediğim kötü bir kelimeyi hatırladım, bundan dolayı ba­na bir ürperme geldi ve beni bu zikri yapmaktan alıkoydu. Kendisinde sevimsiz hal ve sıfatlar bulunan kimsenin Allahu Teâlâ’yı zikretmesine şaşarım!” dedi.

Kul, sağlam bir takvâ ve güzel bir zühd hâliyle ancak ilimde râsih (üstün derece ve derin anlayış sâhibi) olabilir.

Vâsıtî (rah): “İlimde râsih olanlar." (Al-i İmrân (3), 7.) âyetini tefsir ederken: “Onlar, ruhlarıyla gaybın ötesinde ve sırrın derinliklerinde ilim alabilecek pâyeye ulaştı­lar. O zaman kendilerine bildirilenleri tam olarak anladılar. Daha ziyâde ve yükseğini bulmak için ilim denizlerine daldılar. İlâhî kelimelerin ve her harfin altında bulunan gizli mâna ve sırlı hitaplar kendilerine açıldı. Böylece hikmet­le konuşur oldular.” demiştir.

Bazıları da: “İlimde râsih olanlar, Allahu Teâlâ’nın hitabından ve kelamın­dan kasd olunan mananın en yüksek noktasına ulaşanlardır.” demiştir.

Ebu Saîd el-Harrâz (k.s) demiştir ki: “İlimde râsih olanlar; bütün ilimlerde tam kemâle erdiler, onları gerçek yönleriyle öğrendiler. Bu ilmin kendilerine verdiği nur ve ferasetle bütün mahlukatın niyet, dert ve düşüncelerini bilir du­ruma geldiler.”

Ebu Saîd’in bu sözü, ilimde râsih ve seçkin olanların, ilimlerinin bütün kı­sımlarına vâkıf olmaları ve hepsinde kemâle ermeleri gerektiği anlamına gel­mez. Çünkü, Hz. Ömer (r.a), ilimde râsih (yüksek pâyeye ulaşmış) iken, Al­lahu Teâlâ’nın “Sizin ve hayvanlarınızın menfeati için ayrıca meyveler ve çayırlar yarattık.”' (Abese (80), 31.) âyetinde geçen “ebben” için; “ebb nedir?” diye durakla­mış, sonra da: “Bu bir zorlamadır, bilmesem de olur?” demiştir.[4] Âyetteki “ebb” kelimesinin mânasında duraklayıp ne olduğunu soranın, Hz. Ebu Be­kir (r.a) olduğu da nakledilmiştir.

Ebu Saîd, yukarıdaki: “İlimde kemâle ulaştılar.” sözüyle, onlar bütün mahlukatın düşüncelerine vâkıf olurlar, mânasını kasdetmiştir. Çünkü, gerçek takvâya ve zühde sâhip olan kimsenin iç âlemi sâfileşip kalp aynası parlar ve levh-i mahfuzun bazı şeylerini görebilir duruma gelir. Bu durumda o, iç âlemi­nin sâfiyeti sebebiyle ilimlerin kaynaklarını ve asıllarını elde etmiş, diğer âlim­lerin ilimde ulaştıkları son noktaya ulaşmış, bütün ilimlerin fayda ve meyvesi­ni ele geçirmiş olur.

Cüz’î eşyâya âid ilimler öğrenme ve alıştırma ile elde edilebilir ve genelde bununla yetinilir. İlimde râsih olan kimsenin küllî (eşyânın aslına âid) ilmi, onun, cüz’î ilimlerin ehline mürâcaat etmesine mâni değildir. Diğerleri ise; eş­yâya âid ilimlerle dolmuşlar, hep onunla meşgul olarak ve cüz’î ilimlerle yeti­nerek, küllî (asla âid) ilimlerden kesilip uzak kalmış bulunmaktadırlar.

Gerçek zühd sâhibi âlimler ise, şeriatın esası ve dinin temeli olan zarurî ilimleri öğrendikten sonra, tamamen Allah’a yönelip, her şeyleri ile O’na bağ­landılar. Mâsivayı terk ettiler. Böylece ruhları kurbiyyet makâmına ulaşarak, orada elde ettikleri nurları, onu almaya müsâit kalblerinin üzerine dökmeye başladılar. Bu sâyede kalbleri, her türlü ilmi anlayacak bir hâle geldi. Sonun­da ruhları, onlar devamlı ezelî âleme bağlı kaldıkları için, ilimleri idrak etme durumundan daha ötelere yükselmiş, ilmin kabı olan vücûttan da sıyırılarak tam bir müşahedeye ulaşmıştır.

Bir yönüyle nefis tarafına bakan (zâhirî vûcudla alakası devam eden) kalb­leri, eşyaya âid ilimleri, onlara uygun biçimde, içine alacak bir kâb olmuştur. Böylece kalp ilimlerle, ilimler de kalple tanışıp kaynaşmıştır. İlimlerin kalblere ulaşması; onun gayb âleminden ayrılarak levh-i mahfuza ulaşıp, orada sâbit olması sebebiyle mümkün olmaktadır. Burada, ilmin İlâhî kaynaktan ayrılma­sının mânası; onun levh-i mahfuz’a ezelî ilme uygun olarak ayrıca yazılmış olmasıdır. Yoksa; Zât-ı Bârî’den ayrılmış ta öyle yazılmış mânasında değildir.

Kalblerin, ruhların bulunduğu makamdan ayrılması, onun nefis tarafından maddî âleme çekilmesiyle olmaktadır. Bu durumda, araları ayrılan rûh ile kal­bin birbirlerine ulaşmasını sağlayacak bir sebep gerekmektedir ki; bu da ilim­dir. Bunun için ilimler ortaya çıkmıştır. Mârifetullah ilmine ve İlâhî edebe sa­hip olan kimse, ilimde râsih (derin anlayış ve yüksek derece sâhibi) olmuştur.

Allahu Teâlâ, bazı semâvî kitaplarda şöyle vahyetmiştir:

“Ey İsrâiloğulları! İlim gökyüzündedir, onu kim indirecek? veya yer altın­dadır, onu kim çıkaracak? veyahut, denizlerin ötesindedir, onu kim gidip de getirecek? demeyin! İlim sizin kalbinize yerleştirilmiştir. Benim huzurumda, meleklerin edebiyle edeplenip sıddîklerin ahlâkı ile ahlaklanınız ki; kalblerinizdeki ilmi ortaya çıkarayım ve her yanınızı ilimle doldurayım.”

Meleklerin edebi ile edeplenmek; nefsi, tabiatından kaynaklanan şerlerden alıkoymak, bütün söz ve fiillerini ilme uygun yapmakla hâsıl olur. Bu da ancak, Allahu Teâlâ’yı tanıyan, O’na yakın olan ve huzuru, İlâhî huzurda ara­yan kimse için mümkün olur. Böyle olan birisi, hakkı Hakk için korur, Cenab- ı Hakk da onu korur ve himâyesine alır.

Şeyhimiz Ebu’n-Necib Sühreverdî (rah.), bize icâzet yoluyla şu hâdiseyi haber verdi:

“Şeddâd b. Evs (r.a), bir eve misâfir olarak indi ve: “Bize şöyle yemekli bir sofra getirin de biraz eğlenelim!” deyince, etrafındakiler bu sözü ona yakıştıramadılar. Bunu üzerine o:

“Bu sözüm hâriç ben, müslüman olduğum günden beri hiçbir kelimemi iyi­ce düşünüp tartmadan konuşmadım. Bunu da benden duymamış olun.” de­di. İşte meleklerin edebiyle edeplenmek böyle olur.”

İncil’de şöyle denmektedir: “Bildiklerinizle amel etmedikçe, bilmediğiniz şeyleri öğrenmeye kalkmayın!”

Rivâyet edildiğine göre; Rasûluilah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Şeytan çok defa, sizi ilimle oyalıyarak ameli te’hir ettirir.” Ashab:

“Ya Rasûlellah! Şeytan bizi ilimle nasıl oyalar?” diye sorduklarında, Allah Rasûlü (s.a.v):

“Şeytan size: “Sen ilim öğrenmeye bak, iyice öğreninceye kadar amele bakma!” der. İnsan da şeytanın bu sözüne aldanarak, ilmi konu­larda durmadan laf edip durur, ameli hep sonraya bırakır ve nihâyet amel etmeden ölür gider.”[5] İbnu Mesud (r.a) şöyle demiştir: “İlim çok şeyer öğrenip rivâyet etmek de­ğildir. İlim ancak; Allah’tan gereği gibi korkmaktır.”

Haşan el-Basrî de şöyle demiştir: “Allahu Teâlâ, sırf ilim ve rivâyet sâhibine önem vermez. O, ancak, güzel anlayış (ve hükmünce yaşayış) sâhibine önem verir, itibar eder.”

Aslında verâset ilmi, dirâset (talimle öğrenilen zâhir) ilminden elde edil­miştir. Dirâset ilmi, içene keyf veren saf süte benzer. Verâset ilmi ise bu sütten elde edilmiş kaymak gibidir. Süt olmasaydı kaymak da olmazdı. Fakat sütten aranan kaymaktır. Sütteki su ise yağın ana maddesinin (kaymağın) el­de edilmesine yarar. Süt de ancak içindeki yağ miktarı ile kıvamını bulur. Ni­tekim Allahu Teâlâ:

“Biz, hayatı olan her şeyi sudan yarattık.” (Enbiya (21), 30.)  buyurmuştur.

Diğer bir âyet-i kerimede ise:

“Önce (küfürle) ölü iken, sonra, (hidâyetle) diriltip kendisine nûr ver­diğimiz kimse, diğeri gibi midir?” (En'am (6), 122.) buyrulmuştur. Yani, o küfür içinde ölü gibiydi, onu İslâm’la diriltip yeni bir hayata kavuşturduk, deniyor.

İslâm ile mânevî hayata kavuşmak, ilk esas ve en mühim vasıftır. İslâm’a âid birçok ilimler vardır. Onlar İslâm’ın temelini oluşturan ilimlerdir, iman et­tikten sonra İslâm, sadece tasdike bakar. Fakat İslâm’ı tam gerçekleştirdik­ten sonra imanın çeşitli kısımları vardır. Bunlarda; “ilme’l-yakîn”, “ayne’l-yakîn” ve “hakka’l-yakîn” mertebeleridir. Bunlara aynı zamanda, “tevhid”, “mârifet” ve “müşâhede” makamları da denmiştir. İmanın herbir mertebesi için ona âid bir ilim vardır. Görülüyor ki, İslâmî ilimler lisana âid, îmânî ilimler de kalbe âid ilimlerdir.

Kalble ilgili ilimlerin biri husûsî, diğeri umûmî iki özelliği vardır. Umûmî ola­nı ilmu’l-yakîndir ki ona, nazar ve istidlâlle ulaşılır. İlmin bu kısmını âhiret âlimlerinin yanında, dünya âlimleri de elde edebilir. Kalb ilminin özel vasıfta olanı ise; ancak âhiret âlimlerine mahsustur. Bu da Allah tarafından, imanla­rı artsın diye mü’min kulların kalbine ilhâm ve inzâl edilen sekînet (İlâhî huzur ve marifettir. Buna göre, hususî vasfıyla iman, bütün rütbelere şâmil olduğu halde, umûmî manadaki iman ise, hepsine şâmil değildir. Özel vasfa baktığı­mızda yakîn ve mertebeleri de imandan sayılmaktadır. Umûmî vasfa baktığı­mızda ise, yakîn, iman üzerine ziyâde bir fazilet olmaktadır:

Müşâhedenin yakîn mertebesinde husûsî bir yeri vardır. O da “ayne’l-yakîn”dir. Ayne’l-yakîn derecesinden de husûsî bir makam vardır ki, o da “hakka’l-yakîn”dir. O halde; “hakka’l-yakîn” derecesi, müşâhede makâmının üstündedir. Hakka’l-yakînin asıl gerçekleşeceği ve devam edeceği yer âhiret âlemidir. Ancak bu mertebeye ulaşan kimseler, dünyada az da olsa onu ta­dabilirler.

Hakka’l-yakîn mertebesinde elde edilen bilgiler vicdânî olduğundan, İlâhî ilimler içinde en kıymetlisidir. İşte bu yüzden, nazar ve istidlâl yoluyla ilimde yakîn derecesine ulaşan zâhir ulemâsının bilgileri, sûfîlerle zühdde ileri dereceye ulaşmış âlimlerin ilimleriyle mukâyese edildiğinde durum; yukarıda zik­rettiğimiz “verâset ilmiyle”, “dirâset ilminin” birbiri ile alâkası gibidir. Zâhir ülemâsının ilmi süte benzer; çünkü o, ilmu’l-yakîn ve işin temeli olan iman il­midir. Sûfîlerin mârifet ilmi ise; en yüksek müşâhede makâmlarında elde edil­miştir. Aynu’l-yakîn ve hakku’l-yakîn sütten elde edilen kaymak gibidir. De­mek ki; imânın fazileti ilmin faziletine bağlıdır. Amellerin değeri de ilimden al­dıkları pay miktarıncadır.

Bir hadis-i şerifte, Rasûlullah s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Âlimin, sırf ibâdet edene üstünlüğü, benim ümmetime karşı üstünlü­ğüm gibidir.”[6] Burada kasdedilen ilim; alış-veriş, boşanma ve âzat etme gi­bi muâmele ilmi değil, mârifetullah ve yakîn ile ilgili ilimlerdir.

Kul, bazen, farz-ı kifâye olan ilimlerden hiçbirini bilmediği halde, mârifetullah’a ulaşıp tam bir yakin sâhibi olabilir.

Hz. Rasûlullah’ın (a.s) ashâbı mârifet ilminin inceliklerini ve yakîn merte­besinin hakikatlerini Tâbiûn âlimlerinden daha çok biliyorlardı. Tâbiûn âlim­leri içinde ise, fetvâ ve ahkâm konusunda Sahâbe-i Kiram’ın bazılarından da­ha âlim olanlar vardı.

Rivâyet edildiğine göre; Abdullah b. Ömer (r. a) kendisine bir şey soru­lunca, “Bunu Sâid b. Müseyyeb’e sorun.” derdi. Mâlum olduğu gibi; Sâid b. Müseyyeb, Tâbiin’dendi.

Abdullah b. Abbas (r.a) da “Câbir b. Abdullah’a sorun! Eğer bütün Bas­ra halkı ondan fetva isteselerdi, hepsine yeterdi.” derdi.

Enes b. Mâlik (r.a) ise: “Siz, meselenizi dostumuz Haşan el-Basrî’ye sorun. Çünkü o, ilimi ezberledi, biz ise unuttuk.” derdi.

Sahâbe-i Kirâm (r. anhüm), fetvâ ve ahkâmla ilgili soru soran insanları Tâbiûn ulemâsına havâle ediyor, yakînin hakikatlarini ve mârifetin inceliklerini ise, onlara, kendileri öğretiyorlardı. Çünkü onlar bu konularda Tâbiûn’dan da­ha kuvvetli ve daha ileriydi. İlâhî vahyin, mücmel ve mufassal ilimlerin bere­keti kendilerini kapladığından, onlardan bazıları mücmel ve mufassal ilimleri elde ettiler. Bazısı da sadece mufassal (açık) ilimleri öğrendiler. Mücmel (söz ve gizli) bilgi, ilmin aslıdır. Mufassal bilgi ise, kalp temizliği, seciye kuvveti ve yüksek kâbiliyetle elde edilir. Bu da havassa (seçilmiş kullara) mahsustur.

Allahu Teâlâ, Rasûlüne (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Rasûlüm! İnsanları hikmetle, güzel söz ve nasihatle Rabbinin yolu­na dâvet et. Onlara karşı en güzel mücâdele ile mücâdele yap.”  (Nahl (16), 125.)

Diğer bir âyet-i kerimede ise şöyle buyrulmuştur:

“Ey Rasûlüm de ki: “İşte benim yolum budur ben, bir görüş ve anla­yış üzere insanları Allah’a dâvet ediyorum.” (Yusuf (12), 108.)

İşte bu yüzden, Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) yoluna giren ve bu dâveti kabul eden pek çok insan mevcuttur.

İnsanların bir kısmı, donuk tabiatlı, katı kalbli kimselerdir. Bunlar ancak Cehennem korkusuyla ve uyarıcı öğüt ve nasihatlarla yumuşayabilirler. Bazı­ları ise; temiz bir yaratılışa sâhip, kalbleriyle nefisleri birbirine uyum ve yakın­lık içinde olan kimselerdir. Nefsi kalbine gâlib gelen kimse, nasihat ve vaaz­la, kalbi nefsine hâkim olan kimse de hikmetle hakka çağrılır.

Öğütle dâvete ebrâr (iyiler) uyar, bu dâvette Cennetle müjdelemek ve Ce­hennemle korkutmak esastır.

Hikmetle dâvete mukarrebûn (kurbiyyet makamına ulaşmış sâlihler) icâbet eder. Onlar bu dâvetle, kurbiyyet makâmının lutuflarına, tertemiz mârifet ilmine ve tevhidin inceliklerine çağrılırlar. Onlar da İlâhî müşâhedeleri ve rabbânî marifetleri bulduklarında, ruhları, kalbleri ve nefisleriyle icâbet ederler. Böylece; kendilerine söylenen emirlere uymaları, dâveti nefisleriyle kabul ettiklerini göstermektedir. İstenen ve emredilen amelleri canla başla uygulama­ları, kalbleriyle daveti tasdiklerini, mânevî hâllere ulaşmaları da rûhen icâbetlerini göstermektedir. Sûfîlerin icâbeti hem ruhen hem kalben ve hem de ne­fisleriyle, diğer insanların icâbeti ise bunların bazısıyla olmaktadır.

Hz. Ömer (r.a), Suheyb er-Rûmî için; Allah Suheyb’e rahmet etsin; o, Allah’ın azap ve ateşinden hiç korkmasaydı bile, O’na yine isyan etmezdi.” demiştir.

Bu şu demektir: Şayet kendisine, Cehennemden kurtulduğuna dâir bir emân yazılıp verilse bile o bununla gevşemezdi. Allahu Teâlâ’nın emrinin bü­yüklüğünü bilmesi, kendisini Allah’a hakkıyla kulluğa sevkederdi. O, Yüce Rabbine karşı kulluğunu, azamet sâhibi Allah’ın kendisi üzerindeki hakkını bilmesinden dolayı yapardı.

Sûfîlerin Hakk’ın dâvetine icâbetleri, sevenin sevdiğinin dâvetine büyük bir haz ve şevkle hiçbir zorluğa aldırmadan koşması gibidir. Diğer insanların icâ­beti ise; büyük bir sıkıntı ve güçlükleri aşarak gerçekleşmektedir. Bu icâbetin eseri, zamanla, istikâmet ve kulluğun gerçekleşmesiyle amellerde kendini gösterir.

Buna işâret olarak, Allahu Teâlâ buyurmuştur ki:

“Amma kim Allah yolunda verir, Allah’tan korkar ve en güzel kelime­yi (kelime-i tevhid’i) tasdik ederse, biz onu (Allah’ın râzı olduğu) en ko­lay yola ulaştırırız.” (Leyi (92), 5-7.)

Bazıları âyete şöyle mâna vermişlerdir: “O, Allah için dünya ve âhiretini verdi, onları (kıymete değer) bir şey görmedi. Boş söz ve çirkin amellerden sakındı. Güzel olanı tasdikle, Allah’a yakınlık sağlayacak amelleri yapmaya yöneldi.”

Bu âyetin, Hz. Ebu Bekir (r.a) hakkında nâzil olduğu söylenmiştir. [7]Âyetin mânâsı hususunda şöyle bir izâh daha vardır:

“Ayette sahbedilen kimse, sâlih amellere devamla kendini taata verdi. Müşâhede yeri olan kalbini boş ve çirkin şeylerden temizledi. Biz de kendisine huzur ve muhabbet içinde amel etmesi için kolaylık kapısını açtık.”

Bunun yanında, amele yanaşmayan, içini boş şeylerle dolduran ve güzel olanı yalanlayan kimsenin basîreti kapanır; melekût âlemine nüfuz edemez. O zaman biz de amellerde kolaylık kapısını kapatarak onun işini zorlaştırırız.

Bazıları demiştir ki: “Allahu Teâlâ, bir kula kötülük dilerse; ona, amel kapı­sını kapatır, tembellik kapısın açar.”

Sûfîlerin nefisleri, kalbleri ve ruhları zâhiren ve bâtınen İlâhî dâvete icâbet edince; daha fazla ilim ve daha çok mârifet sâhibi olmuşlar, bu durumda da amelleri daha temiz ve daha faziletli olmuştur.

Bir adam Muâz b. Cebel e (r.a) gelerek: “Şu iki adam hakkında ne dersin?” Onlardan birisi, ibâdetinde gayretli, ameli çok, günahı az, ancak yakînî za­yıftır; kendisine şüphe ârız oluyor.” diye sordu. Muâz b. Cebel (r.a):

“Onun şüphesi (sonunda) amelini yok eder, yaptıklarından bir hayır gel­mez.” dedi. Adam:

“Peki; ameli az, ancak yakîni kuvvetli, bununla birlikte günahı da çok olan ikinci adam hakkında ne dersin?” diye sorunca, Muâz (r.a) sükût etti. O za­man adam:

“Vallahi, eğer şu birinci adamın şüphesi, yaptığı iyi amelleri yok ederse, bu adamın yakînî de, bütün günahlarını silip temizler” dedi. Muâz b. Cebel (r.a) adamın elini tutarak: “Bu adamdan daha anlayışlı birini görmedim.” dedi ve kendisini tasdik etti.

Lokman (a.s) bir vasiyyetinde oğluna şöyle demiştir:

“Yavrucuğum! Güzel amele ancak yakînle güç yetirilir. Kişi ancak yakîni ölçüsünde amel eder. Amel sâhibinin yakîni azalmadıkça ameli eksilmez.”

Yakîn, ilmin en faziletlisidir. Çünkü yakîn, insanı daha çok ve daha güzel amel etmeye sevk eder. İnsanı daha güzel amel etmeye sevk eden şey, onu daha güzel kulluk yapmaya götürür. Daha güzel kulluk yapmaya götüren şey ise, Rabbe karşı korunması gereken hukuku en güzel şekilde uygulamayı te’min eder. (Yani, yakîn ve ihlâs ne kadar çok olursa, kul, Rabbine o derece itaat ve kulluk yapar.)

Yakîn ve mârifetullah konusunda en büyük pay sûfîlere ve zâhid âlimlere aittir. Böylece onların yüceliği ve ilimlerinin fazileti ortaya çıkmış oldu.

Burada bir hâdise anlatarak onunla, âlim, zâhid ve ârif birisinin, kendisi gi­bi olmayanlar yanındaki üstünlüğünün anlaşılmasını istiyorum:

Âlimin birisi bir mescide girdi. Kendisini ilim ve mevki bakımından orada bulunanlardan üstün gördüğü için, onlardan ayrı, yalnız başına, kendine lâyık gördüğü bir yere oturdu. Bu sırada onun gibi bir âlim daha gelerek kendisinin üst tarafına oturunca; canı sıkıldı, âdeta dünyası karardı. Hatta, imkânı olsa üzerine atlayıp onu perişan edecekti. İşte bu durum, böylelerinin hâlini pek güzel ortaya koyan ve içine düştüğü hastalığı gösteren bir hâldir. Bu kişi, du­rumunun gizli bir hastalık olduğunu, tedaviye muhtaç bulunduğunu anlama­dığı gibi; bu hastalığın sebebi hakkında da hiç düşünmemişti. Eğer o, bunun, cehâleti sebebiyle ortaya çıkan bir şey olduğunu, cehlinin ise kibrinden kay­naklandığını, kibrinin de kendisini başkalarından hayırlı görmesinden ileri geldiğini bilseydi, böyle yapmazdı.

Bir insanın, kendisinin başkalarından daha büyük ve üstün olduğunu dü­şünmesi bir kibir, bunu fiilleriyle ortaya dökmesi de tekebbürdür (yani kibir yapmaktadır.). Bunun için; o âlimin sıkılıp darlanması, bu fiiliyle tekebbüre dönüşmüştür.

Âlim ve zâhid bir sûfî, nefsini müslümanlardan üstün tutmaz, kendini hu­sûsî bir makam ve mevkide görmez. Aslında âlim bir sûfî, diğer insanlardan seçilmiş ve üstün kılınmış birisidir. Fakat o, bu şerefli hâlini nefsi adına kul­lanmaz.

Şayet onun başına, yukardakine benzer bir hâdise gelse ve başka birisi­nin onun önüne geçmesinden veya tercih edilmesinden dolayı nefsinde bir sı­kılma ve darlanma olsa; o bunun nefisten kaynaklandığını ve onun bir hasta­lık olduğunu bilir. Ona tâbi olmanın ve peşine düşmenin günah olduğunu gö­rür. Hemen, hastalığını Allahu Teâlâ’ya arz eder. Nefsin bu hâlini ve ileri git­mesini O’na şikâyet edip, güzelce Rabbine yönelir. Nefsin ortaya attığı şeyin peşine düşmez. Kalbiyle Allah’dan yardım isteyerek, nefsinin şerrinden İlâhî himâyeye sığınır. O anda içindeki bu hastalığı tedaviyle meşgul olur ve kendisinden üste oturan kimseye karşı içinde oluşan kötü düşünceleri gidermey­le uğraşır. Hatta çok kere; mevcut günahı temizlemek ve içinde oluşan hastalığı iyice tedâvi etmek için, kendisinin üstüne oturan kimseye daha fazla tevâzu ve iltifat ile muâmele eder.

İşte böylece; âlim ve ârif olan sûfî ile, nefsinin itibarını korumakla meşgul olan kimse arasındaki fark ve fazilet de anlaşılmış oldu

Bu durumda, nefsinin hâlini iyice düşünen bir kimse; nefsinin, herkesin nefsi gibi olduğunu ve onun da dünyevî makamlar peşinde koştuğunu görür. Âlim olan bu duruma düşünce, onunla, hiç ilmi olmayanlar arasında ne fark kalır ki?

Bu konuda bu kadarla yetiniyoruz. Eğer, zâhidlerin (dünyadan gönlünü çekip Allah’a yönelen kimselerin) faziletiyle, dünyaya rağbet edenlerin (ilmen ve aklen) noksanlığını açıklamak için, benzeri misalleri çoğaltacak olsak; okuyucuya usanç verebilirdi.

Buraya kadar anlattıklarımız; sûfîlerin ilimlerinin ve hâllerinin başlangıcı­dır. Artık, onların pek kıymetli ilimlerini ve şerefli hâllerini sen düşün. Kulunu doğruya ulaştıran ve muvaffak kılan Allahu Teâlâ’dır.

[1]- (Dârimî, Mukaddime, 34; Tebrîzî, Mişkâtu’l-Mesâbîh, 267; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, I, 369.)

[2]- (Beyhakî, Şuabu’l-imân, II, 254. (Had. No: 1663); İbnu Mâce, Mukaddime, 17.)

[3]- (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 250.) 

[4]- (Taberî, Câmiu’l-Beyân, Cüz: 30, 59; Hâkim, Müstedrek, II, 514.) 

[5]- (Hatib, el-Cami li Ahlâki’r-Râvi, I, 132 (Beyrut, 1991); Mekki, Kutu’l-Kulub, I, 130; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, I, 616.)

[6]- (Ebû Dâvud, ilim, 1; Tirmizi, İlim, 16; İbnu Mâce, Mukaddime, 17; Dârimî, Mukaddime, 99; İbnu Hanbel, V, 196.)  

[7]- (Taberî, Câmiu’l-Beyân, Cüz: XXX, 221; Vâhidî, el-Vasît, IV, 503.)

 

Bize, şeyh, âlim Ziyâuddin Ebu Ahmed Abdulvahhab b. Ali, Enes b. Mâlik’in (r.a) şöyle dediğini haber verdi. Rasûlullah (a.s) bana buyurdu ki:

“Yavrucuğum! Eğer kalbinde hiçbir kimseye karşı kötü bir düşünce taşımadan sabahlayıp akşamlamaya gücün yeterse bunu yap. Evlâdım, bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi (yaparak ve yaşayarak) ihyâ ederse, beni ihyâ etmiş olur. Beni ihyâ eden ise, benimle birlikte Cen­net ’tedir.’’[1]

Rasûlullah (a.s) Efendimizin, sünnet-i seniyyeyi ihya konusundaki bu müjdesi, sünneti ihyâ eden kimseler için şereflerin en büyüğü ve faziletlerin en mükemmelidir.

Sûfîler, sünneti ihyâ edenlerin en önde gelenleridir. Çünkü onların yanında en mühim esas; kalbin her türlü kin ve düşmanlıktan temizlenmesidir. İşte bu düstûra riâyetleri sebebiyle cevherleri temiz olmuş, faziletleri ortaya çıkmıştır.

Hadiste anlatıldığı gibi kalp kin ve hasetten temizleme işini ancak sûfiler hakkıyla yerine getirdiler. Onlar, dünyâyı, dünyâ ehline ve düşkünlerine terk ederek ondan gönüllerini çektikleri için; hadiste övülen ve istenen hâle ulaş­maya muvaffak oldular. Çünkü kin ve düşmanlığın kaynağı; dünya sevgisi, baş olma sevdası ve insanlar yanında mevki sahibi olma iştiyâkıdır. Sûfîler ise, bunların tamamından el etek çekmişlerdir. Nitekim bu hususta bazıları şöyle demiştir: “Bizim yolumuz, ruhlarıyla pislikleri temizleyenlerden başkası­nın girebilecekleri bir yol değildir.”

Sûfîlerin kalplerinden dünya muhabbeti ve makâm arzusu çıkınca, artık kalblerinde kimseye karşı herhangi bir kin ve düşmanlık olmadan yaşadılar.

“Ruhlarıyla çöplükleri (pislikleri) temizlediler.” sözü, onların son derece mütevâzî olduklarını anlatmakta ve nefislerinin hakirliğini bildikleri için, kendi­lerini hiçbir müslümandan farklı ve üstün görmediklerine işâret etmektedir. Böyle bir anlayış, bir başkasına kin ve düşmanlık kapısını kapatır.

Bir defasında, yukarıdaki söz, aramızda konuşulmuştu. Bunu duyan arka­daşlarımızdan birisi şöyle dedi: “Bana öyle geliyor ki: “Ruhlarıyla çöpleri te­mizlediler.” sözünün manâsı şudur: Burada çöplükle nefse işâret edilmiştir. Çünkü nefis, çöplük gibi, bütün pislik ve necis şeylerin kaynağıdır. Onun te­mizlenmesi ise; rûhun ona ulaşan nûru ile olmaktadır. Çünkü sûfîlerin ruhları kurbiyyet makamında İlâhî huzurda bulundukları için, fazlaca nûrlanmakta ve bu nûrları nefse sirâyet (intikal ve etki) etmektedir. Bu nûrûn nefse ulaşma­sıyla nefis temizlenmekte ve kendisindeki kin, düşmanlık, aldatma ve hased gibi kötü sıfatlar çekip gitmektedir. Böylece nefis, sanki ruhûn nûruyla süpü­rülmüş (temizlenmiş) olmaktadır.” Her ne kadar söz sâhibi bunu kasdetmese bile, bu yorum doğru ve güzeldir.

Allah Teâlâ, Cennet ehlini vasfederken şöyle buyurmuştur:

“Biz onların gönüllerindeki kini çıkarırız; artık onlar tahtlar üzerinde karşılıklı oturarak kardeşçe yaşarlar.”  (Hicr (15), 47.)

Ebû Hafs demiştir ki: “Allah ile ülfet eden, onun sevgisi üzere birleşen, O’nun dostluğu ile bir araya gelen ve O’nun zikriyle dost olan kalplerde nasıl olur da kin ve düşmanlıktan eser kalır ki?”

Gerçekten bu kalpler, nefsin gizli vesveselerinden ve tabiatın zulmetinden arınmış kalplerdir. Bu kalpler, İlâhî tevfik nûruyla süslenmiş ve kardeş olmuş­lardır.

Halkı, Rasûlullah’ın (a.s), sünnetlerini yaşamaktan alıkoyan; nefislerinin çirkin sıfatlardır. Nefsin kötü sıfatları değişince, perde kalkar, Allah Rasülüne uymak güzel ve sahih olur. Böylece; her hususta Rasûlullah (s.a.v) Efendimi­ze tabi olmak hâsıl olur. O zaman, bu kimseyi Allah Teâlâ sever. Çünkü Yü­ce Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

Rasûlüm de ki: “Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, hemen bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin.”  (Al-i imrân (3), 31.)

Görüldüğü gibi; Allah Teâla, Hz. Peygamber’e (s.a.v) uymayı, kulun Rabbine olan muhabbetinin alâmeti yaptı ve bu güzel mutâbaatı kendi sevgisiyle mükâfatlandırdı. Bu sebeple insanlar içinde kim Hz. Rasûlullah’a en güzel şekilde uyarsa, İlâhî muhabbetten nasibi o derece fazla olur.

Sûfîler, diğer Müslümanlar arasında, Rasûlullah’a uyma konusunda en muvaffak olanlardır. Çünkü onlar, Hz. Peygamberin sözlerine tam manasıyla uyarak, emrettiklerini yerine getirip, nehyettiklerinden sakınmışlardır. Bu hu­susta Allah Teâlâ: “Rasûlüm size neyi verdiyse (ve emrettlyse) onu alıp yapın, neden nehyetti ise ondan da sakının!” (Haşr (59), 7.) burmuştur. Sûfîler de amel­lerinde ve ibâdetlerinde farz, vacib ve nâfilelerde büyük bir ciddiyetle Rasû­lullah’a (s.a.v) tâbi olmuşlar, söz ve davranışlarında O’na uymanın bereketiy­le, ilim, hayâ, af, müsâhama, şefkat, merhamet, güzel geçim, nasihat, tavâzu gibi ahlaklarıyla şereflenmişlerdir. Ayrıca, Efendimizin, haşyet, sekînet, hey­bet, tâ’zim, rızâ, sabır, zühd, tevekkül gibi hallerinden de nasiplerini alıp, Al­lah Rasûlüne (s.a.v) her yönüyle tam manasıyla uyarak, sünnetini en güzel şekilde ihyâ etmişlerdir.

Abdülvâhid b. Zeyd’e: “Size göre sûfî kimdir?” diye sorulunca, Hazret:

“Akıllarıyla sünneti tam anlamaya gayret eden, kalbleriyle ona bağlanan ve nefislerinin şerrinden de Cenab-ı Hakk’a sığınan kimseler, gerçek sûfîlerdir.” demiştir.

Bu, sûfîlerin hâlini tam olarak anlatan bir tariftir. Nitekim, Rasûlullah (a.s) Efendimiz, devamlı Rabbine olan ihtiyacını dile getirerek şöyle duâ etmiştir: “Allah’ım! Beni, bir göz yumup açma zamanı kadar da olsa, nefsimin eli­ne bırakma! Beni, küçük bir çocuğun anne-babası tarafından korundu­ğu gibi himâyet et!”[2] Sûfîlerin, Rasûlullah’a (s.a.v) uymakla elde ettikleri şeylerin en şereflisi, iş­te bu iftikâr, yani devamlı Allah Teâlâ’ya muhtaç olduğunu bilme hâlidir. Bu hâl ve vasfa ancak, temiz mârifetiyle kalbi açılmış, yakîn nuruyla göğsü ay­dınlanmış, kalbiyle kurbiyyet mahalline ulaşmış, Cenâb-ı Hakk’la özel mu­habbetinin lezzetiyle sırrı her şeyden boşalmış, bütün bunlardan sonra, nefsi de emredilen her şeyi yapma durumuna gelmiş bir kul sâhip olabilir. Bütün bunlarla berâber bu kul, nefsini bütün kötülüklerin kaynağı görür, nefsin bir ateş gibi olduğunu, onun bir kıvılcımıyla bütün âlemin yanabileceğini bilir. Ay­rıca nefiste bir istikrar bulunmadığını, onun her an değişik bir hâl içine girdi­ğini fark eder; (ona karşı hep uyanık durur.)

Allah Teâlâ, yüce lütfuyla, sûfîye nefsi tanıtmış, Rasûlullah (a.s) Efendimi­ze açtığı gibi, ona da nefsin hâlini keşfetmiştir. Böylece kul, nefsinin şerrin­den devamlı Allah Teâlâ’ya sığınıp, O’ndan yardım istemektedir. Bu durum­da nefis, kul için, onu Rabbine sevk eden ve ilticâya sebeb olan bir vesile ol­muştur. Bunun için sûfî olan bir kimse, Rabbinden gâfil olmadığı gibi, nefsini kontrolden de geri kalmaz.

“Nefsini bilen, Rabbini de bilir.” sözünde, Allah Teâlâ’nın bilinmesi, nef­sin bilinmesine bağlanmıştır. Nitekim; gecenin tanınması da gündüzün bilin­mesine bağlıdır.

Rasûlullah’ın (s.a.v) sünnetlerinden bir sünnet olan bu sünneti, Allah’ı ger­çek mânada tanıyarak, dünyada zâhidâne bir hayat sürüp takvâya en sağlam ve temiz bir şekilde yapışan sûfîlerden başka ihyâ eden kim vardır? Bu hâl­lerin netice ve faydalarına onlardan başka kim ulaşabilir?

Sûfînin, Rabbi karşısında devamlı boyun bükmesinde Cenâb-ı Hakk’a ya­kın olma ve ona sığınma hâli vardır. Bu sığınmada rûhî bir istiğrâk ve kalbin duâ makamına yakın olması mevcuttur. Kalbin, lisân-ı hâl ile duâ makamına yerleşmesi ise, nefsin dünya hazlarından sıyrılarak yükselmesini, çeşitli arzu ve isteklerden vazgeçmesini ve Allah Teâlâ’nın koruma ve kontrolü ile, ilme göre hareket etmesini temin eder.

Allah Teâlâ’nın güzel tedbir ve terbiyesi ile ıslah olan nefis, her türlü kötü düşünce, kin, nefret, hıyanet, hased ve diğer sevimsiz huylarından korunmuş olur. İşte bu, sûfînin gerçek hâlidir.

Sûfînin bütün davranışları iki özellikte toplanır. Bunlar sûfînin değişmez vasıflarıdır. Allah Teâlâ bu vasıflara şu âyet-i kerimesinde işâret buyurmuş­tur:

“Allah, dilediklerini kendisi için seçer ve O’na yönelenleri hidâyete erdirir.” (Şûrâ (42), 13.)

Sûfîlerin bir kısmı, Cenâb-ı Hakk tarafından özel olarak seçilir ve sevilir­ler. Bir kısmı ise, önce tevbe, Hakk’a yönelme şartıyla hidâyete ulaştırılırlar. İctibâ (seçilme) kulun çalışmasına bağlı değildir. Bu hâl, murâd olan (sevilen) kimsenin hâlidir. Allahu Teâlâ, seçtiği ve sevdiği kulunu, onun bu mertebeye ulaşmak için bir çalışması olmadığı halde, sırf kendi irâde ve seçmesiyle onu kendisine dost eder. Sûfîlerden bir kısmı bu şekilde İlâhî lütfa mazhar olmuş­lardır ve kalplerindeki perdeler kaldırılmış, yakîn nûrları her yanlarını sarmış olduğu için; ulaştıkları bu hâl onlarda çalışma ve amel etme arzusunu artır­mış ve onlar sâlih amellerin tadına varmışlardır. Keşf onlara çalışmayı kolay­laştırmıştır. Nitekim, Firavun’ un iman eden sihirbazlarına verilen irfan nûru, kendilerine, firavun’ un tehdit ve eziyetlerine dayanmayı kolaylaştırmıştır. On­lar, Kur’an diliyle şöyle demişlerdir:

‘‘Ey Firavn! Bize gelen bunca mu’cizelere (ve bizi yaratana) karşı, as­la seni tercih edemeyiz. Artık neye hükmün geçiyorsa hükmünü ver!” (Tâhâ (20), 72.)

Ca’fer es-Sâdık bu hâdise için şöyle demiştir:

“Sihirbazlar kendilerine takdir edilen inâyet kokularını kalblerinde buldular ve: “Biz âlemlerin Rabbine iman ettik.” diyerek şükür secdesine kapandılar.”

Ebu Sâid el-Harrâz demiştir ki: “Hakkın dostluğu için seçilenler, “murâd” olunanlardır. Rabbleri onları kendisi için seçmiş; nimetine gark etmiş, onlar için kerâmetler hazırlamış ve başkalarından bir şey isteme arzusunu içlerin­den almıştır. Böylece, onların bütün hareket ve davranışları, bütün gayretle­ri; Allah’a yakın olmak, dâima O’nu zikretmek, her zaman O’na yalvararak nimetlenmek ve O’na yakın olmakla yetinmekten ibaret olmuştur.

Ebu Abdurrahman es-Sülemî yoluyla gelen bir nakilde, yine el-Harrâz şöyle demiştir:

“Murad (Hakk tarafından sevilen ve seçilen kimse), hâlinde ve hizmetinde İlâhî rahmete mazhar olmuş, şuhûd ve nazar âleminin kötülüklerinden korun­muş bir kimsedir.”

Ebû Sâid’in bu sözü, sırf farzlarla yetinen ve nâfile ibâdetlere fazla eğil­meyen bazı sûfilerce, tam olarak anlaşılmamış, onlar, meşâyıhtan nâfile ibadetleri az olan bazı kimseleri görüp, hâllerinin devamlı böyle olduğunu zan­netmişlerdir. Halbuki onlar; hâl mertebesine ulaşıp çok ciddî çalışmalarından sonra birçok keşfe mazhar olup tamamen hâl ile dolduklarından, nâfile ibadetleri terk etmişlerdir.

Murâdûn (Hakk’ın dostluğuna seçilenler) ise, farz ve nâfile bütün ibâdet­lere devam etmişlerdir. Hem onların huzur ve sevinci ibâdetlerdir. Bunlar, yu­karıda anlatılanlardan daha kâmildirler. Bu açıkladığımız; sûfilerin bir grubu­dur.

Diğer yola ve gruba gelince o, müridlerin yoludur. Müridler için önce inâbe (Hakk’a yönelme) şart koşulmuş ve:

“Allah kendine dönenleri hidâyetine ulaştırır.” (Şûrâ (42), 13.) âyetinde işâret edildiği gibi; onlardan, kendileri keşfe nâil olmadan evvel, bu yolda gayret ve faaliyet istenmiştir.

Diğer bir âyet-i kerimede, Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Bize itaat uğrunda mücâhade edenlere gelince; muhakkak biz onla­rı, bize gelen yollarımıza ulaştırırız. Şüphesiz Allah iyilik sahipleri ile be­raberdir.” (Ankebût (29), 69.)

Allah Teâla onları, çeşitli mücâhede ve riyâzatları, geceleri uykusuz, gündüzleri oruçla susuz geçirmeleri sebebiyle, mânevi kazanç basamaklarında yavaş yavaş ilerletir. Onların içlerinde Hakk’ı talep ateşi yanmaktadır. Dertle­ri gizli, ihtiyaçları başkalarına kapalıdır. İrâde (matluba ulaşma arzusunun) ateşi içinde kavrulup durmaktadırlar. Bütün âdet ve alışkanlıklarından vaz­geçmişlerdir. İşte bütün bunlar, Hakk Sübhânehu ve Teâlâ’nın kendilerine şart koştuğu ve hidâyete ulaşmalarına sebeb kıldığı inâbenin gerekleridir.

Yukarıda işâret edildiği gibi; Cenâb-ı Hakk’ın özel bir tecellisi ile oluşan hidayet, kişiyi doğrudan Allah’a ulaştıran bir hidâyet olup, emir ve nehiylere uy­ma şeklinde tezâhür eden ve ilk mertebesi mârifet bilgisine dayanan umumî hidâyetten farklıdır. Allah’ı sevip yoluna giren müridin hâli böyledir. Şu hâlde inâbet; umum mü’minlerin ulaştığı hidâyetten ayrı bir şey olup, sonuç itibariy­le sahibini, hususî hidâyete ulaştırmaktadır. Ancak onlar buna, pek çok sıkın­tı ve mücâhededen sonra ulaşmışlardır. Bunun için onların çalışmaları (gay­ret ve mücâhedeleri) keşiflerinden öncedir. Murad olunan kimseler ise; önce keşfe ulaştırılır, sonra amel ve taata sevk edilirler.

Ebu’l-Feth Muhammed b. Abdulbâki, Cüneyd el-Bağdâdî’nin şöyle de­diğini nakleder:

“Biz, tasavvufu, kuru laf ile değil; açlık, dünyayı terk ve nefsin sevip alıştığı şeylerden alakayı keserek elde ettik.”

Muhammed b. Hufeyf demiştir ki: “İrâde; kalbin ulaşmak istediği şeye ulaşma ve yükselme arzusudur. İrâdenin hakikati; ciddiyete devam ve rahatı terk etmektir.”

Ebû Osman da şöyle demiştir: “Mürid”; kalbinde Allah Teâlâ’dan başka hiçbir şeyin bulunmadığı, sadece Allah’ı seven, dâima O’na yakın olmayı ar­zulayan, Rabbine kavuşma arzusunun şiddetinden kalbindeki bütün dünyevî arzu ve isteklerin silinip gittiği kimsedir.

Yine o demiştir ki:

“Müridlerin kalblerinin cezası, muamele ve makamların hakikatini anla­maktan perdelenerek, onların zıddı olan şeylere dönmesidir.”

İşte bu iki yol, sûfilerin yol ve hallerini içinde toplayan ana esasları ihtivâ etmektedir. Bunların dışında iki yol daha vardır ki; onlar, gerçek tasavvufun elde ediliş yollarından değildir.

Birincisi, İlâhî keşfe mazhar olduktan sonra, cezbe hâlinde kalıp amele dönmemiş meczubların yolu.

İkincisi de devamlı taat ve ibâdet içinde olduğu halde, keşfe ulaşmayan âbidlerin yolu. Yukarıda anlattığımız sûfiler, (ister murad ister mürid olsun) Hz. Rasûlullah’a ve bu yolun edeblerine güzelce uymaları sebebiyle, devam­lı manevi güzelliklerini artıracak ve istikâmetlerini koruyacak İlâhî desteğe ulaşmışlardır.

Hemen şunu hatırlatalım ki, kim, sünnet yoluna uymadan, herhangi bir maksada ulaşacağını veya istediğini elde edeceğini zannederse o kimse, başka bir şey değil sadece, aldanmış ve hüsran içinde kalmış, kendi hâline terkedilmiş bir kimsedir.

Şeyhimiz Ebu’n-Necîb es-Sühreverdî, bize, Ebu Sâîd Harrâz’ın şu sö­zünü nakletti:

“Zâhir ilme ters düşen her bâtınî hâl ve ilim, bâtıldır.”

Cüneyd el-Bağdâdî (rah.) şöyle demiştir:

“Bizim bu (tasavvuf) ilmimiz, Hz. Râsulullah’ın hadisleri ile iç içe ve tama­men onlara bağlı bir durumdadır.”

Ariflerden birisi de:

“Kim söz ve fillerinde sünnete göre hareket ederse o, hikmetle konuşur. Kim de söz ve fiillerinde hevâ ve hevesine göre hareket ederse, o, bid’atla ko­nuşur.”[3]  Anlatılır ki: Beyâzıd-ı Bistâmî (k.s) zamanında zühd ve takvâsıyla meş­hur bir zât vardı. Halk kendisini ziyârete giderdi. Beyâzid (rah.) bir gün arka­daşlarına: “Kalkın, halkın arasında veli diye meşhur olmuş şu adamı bir de biz görüp ziyâret edelim!” dedi. Bahsedilen şahsın bulunduğu yere vardıkla­rında o, mescide gitmek üzere evinden çıkmıştı. Mescide girerken bir edebi terk etti; kıble tarafına doğru tükürdü. Bunu gören Beyâzid el-Bistâmî:

“Haydi dönelim!” diyerek, adama selam bile vermeden geri döndü ve: “Bu adam, Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) en kolay edeblerinden birisini bile koruyamaz­ken, nasıl olur da yüksek mânevî hâl ve ilimlere sâhip olduğunu iddiâ edebi­lir.” dedi.

Şiblî’nin hizmetçisine: “Hazret’in vefatı anında kendisinden neler gör­dün?” diye sorulunca, hizmetçi şunları anlatmıştır:

“Dili tutulup, alnı terlemeye başlayınca bana, kendisine namaz için abdest aldırmamı işâret etti. Ben de kendisine abdest aldırdım. Fakat sakalını par­maklarımla hilâllemeyi unuttum. Hemen elimden tutup parmaklarımı sakalına götürdü ve onu hilâllettirdi. Böyle bir anda bile, Rasûlullah (a.s) Efendimizden öğrendiği bir edebi terk etmedi!”

Sehl b. Abdullah (rah.) demiştir ki:

“Kitab ve sünnetin kabul etmediği her vecd (cezbe) hâli bâtıldır.”

İşte sûfilerin hâli ve yolu budur. Bu yolun ve anlayışın dışında başka bir hâl (ve ilim) iddiâ eden kimse, fitneye düşmüş yalancının birisidir.

 

 [1](Tirmizi, ilim, 16; İbnu Mâce, Mukaddime, 15.)

[2]- (Suyutî, Camiu’s-Sağîr, Had. No: 1478; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 181.)

[3]- (Bu söz, Ebû Osman Nişâbûrî’ye (298/910) âittir. Kuşeyri, Risâle, 21.)

 

Abdullah İbnu Ömer (r.a), Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

“Her şeyin bir anahtarı vardır; Cennetin anahtarı da miskinleri ve fa­kirleri sevmektir. Çünkü sabırlı fakir ve miskinler, kıyâmet gününde Al­laha Teâlâ’nın ma’nevî huzûrunda oturup sohbet eden kimselerdir." [1]

Rüveym demiştir ki:

Tasavvuf üç haslet üzerinde kurulmuştur:

1.Dervişliğe sarılıp, fakirliğe (Allah’tan başka kimseye ihtiyaç duymama hâline) yapışmak.”

2.Malını infâk ve ihsân etmek.

3.Başkasına bir şey arz etmeyi ve istemeyi terk etmek.”

Cüneyd el-Bağdâdî’ye tasavvuf sorulduğunda:

“Tasavvuf; bütün alakaları keserek, Allahu Teâlâ ile beraber olmandır.” demiştir.

Ma’ruf el-Kerhî şöyle demiştir:

“Tasavvuf; gerçeklere yapışmak ve insanların elinde olan şeylerden ümidi kesmektir. Fakirliği ele geçirmeyen kimse, tasavvufu tam gerçek­leştiremez.”

Şiblî’ye göre, gerçek fakrın ne olduğu sorulduğunda:

“Kulun, Hakk’ın dışında hiçbir şeye ihtiyaç duymamasıdır.” demiştir.

Ebû Hüseyin Nûrî şöyle demiştir:

“Fâkirin (dervişin) sıfatı; yokluk ânında rahat olması, elinde olanı Hakk yo­lunda dağıtması ve ihsanda başkalarını nefsinden öne almasıdır.”

Sûfilerden birisi de demiştir ki: “Gerçek fakir; zenginliğin gönlüne girip fakirlik anlayışını bozmasından korkarak zenginlikten sakınandır. Nitekim zengin de başına fakirliğin gelip zenginliğini mahvetmesinden korkmaktadır.”

Muzaffer el-Kırmısînî der ki:

“Fakir (derviş); Allah’a arz edilecek hâceti olmayan (hep O’nun zikriyle meşgul olan) kimsedir.”

Ebû Bekir el-Mısrî de fakiri (sûfiyi) şöyle ta’rif etmiştir:

“Fakir (sûfi); hiçbir şeye mâlik olmayan ve hiçbir şeyin de kendisine mâlik olmadığı kimsedir.”

Muzaffer el-Kırmısînî’nin“Fakir, Allah’a arz edilecek hâceti olmayan kim­sedir.” sözünün mânâsı şudur:

Fakir; Rabbine güveni ve itimadı tam olan kimsedir. O, Rabbinin, kendi hâlini en iyi bildiğini düşündüğünden; devamlı O’nun ibâdetiyle meşguldür. Bu durumda O’ndan bir şey istemeyi fazlalık görür.

Meşâyıhın tasavvuf hakkındaki sözleri birbirinden farklı ve çeşitlidir. Çün­kü onlar değişik vakitlerdeki karşılaştıkları hallere işâret ederek, farklı ifadeler kullanmışlardır. Bir kısmını diğerinden ayırt etmek ve aralarındaki farkları bilmek için birtakım kâideleri bilmek lazımdır.

Bazen tasavvuf hakkında söylenen şeyler, fakirlik (dervişlik) hakkında da söylenir. Fakirlik hakkında söylenen pek çok şey tasavvuf için de söylenebi­lir. Çünkü, aralarında benzerlik mevcuttur. Bunun için, aralarını ayrıt edecek bir açıklama gerekmektedir. Mesalâ; bazen fakr hakkındaki işâret ve beyan­lar, bir yönden zühdün mânasına ve muhtevâsına dâhil olurken, diğer yandan tasavvufun mâna ve muhtevâsına uygun düşmektedir. İşin başında olan mürid bunları birbirinden ayıramaz.

Biz deriz ki: Tasavvuf başka, fakr başkadır. Zühd başka fakr başkadır. Ta­savvuf, zühdden ayrı bir şeydir. Tasavvuf; fakrla zühdün mâna ve muhtevasını toplayan bir isimdir. Bunlardan fazla olarak tasavvuf; kişinin sûfî olabil­mesi için fakrın dışında sahip olması gereken birçok hâl ve sıfatları da içine alan bir isimdir.

Ebû Hafs el-Haddâd (k.s) demiştir ki:

“Tasavvuf, bütünüyle edebden ibarettir. Her ânın, her hâlin ve her makamın kendine göre bir edebi vardır. İçinde olduğu her vaktin edebi­ne riâyet eden kimse, Hakk erlerininin ulaştığı hâle ulaşır. Edebleri ko­rumayan kimse ise; her ne kadar kendini Hakk’a yakın zannetse de esâsen Hakk’tan uzaktır. İlâhî huzurda kabul gördüğünü düşünse de ordan tard edilmiştir.”

Yine Ebû Hafs demiştir ki:

“Zahirdeki edebin güzelliği, bâtındaki edebin güzelliğine işârettir. Çünkü, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, sağa sola bakarak namaz kılan bir kimseyi gördüğünde:

“Eğer onun kalbinde huşû’ olsaydı, âmâları da huşûlu olurdu[2]  buyur­muştur.

Ebû Muhammed el-Cerîrî’ye, tasavvufun ne olduğu sorulunca:

“Tasavvuf; bütün güzel huylarla süslenmek, bütün çirkin şeylerden de çekinmektir.” demiştir.

“Tasavvufun, güzel ahlâkın elde edilmesi ve çirkin şeylerden de el çekilme­si” şeklindeki mânası düşünülünce görülecektir ki, tasavvuf, zühdün ve fakrın üstünde bir ameliyedir.

Denilmiştir ki: “Bütün şeref ve değerine rağmen fakrın son mertebesi, ta­savvufun başlangıcıdır.”

Şam tarafındaki sûfîler, tasavvuf ile fakrı birbirinden ayrı görmezler ve derlerdi ki: Allah Teâlâ âyet-i kerimede:

“Sadakalarınızı, Allah yolunda çalışmaya koyulmuş fakirlere veri­niz.” (Bakara, (2),273.) buyurmuştur.

Bu âyette anlatılan özellik, sûfîlerin sıfatıdır. Bu yüzden Allah Teâlâ onla­rı “fakirler” diye isimlendirmiştir.

Tasavvuf ile fakrın arasındaki farkı şöyle açıklayabiliriz:

“Fakir, fakr hâline iyice sarılmış, onun faziletine yakinen inanmış ve onu zenginliğine tercih etmiştir. O, fakirliğine karşılık olarak Allah neznindeki mükâfatı düşünür. Çünkü Allah Rasûlü (s.a.v) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

“Ümmetimin fakirleri, Cennet’e zenginlerden yarım gün önce gireceklerdir. Oradaki yarım gün dünyanın beş yüz senesi kadar­dır.” [3]

Fakirliğe karşılık olarak verilecek ebedî nimetleri düşünen kimse, fânî var­lıktan vazgeçer; fakra sarılır, aza kanaat eder. Öyle ki faziletini ve ahiretteki faydasını kaybederim diye fakirliğin gitmesinden korkar. Halbuki bu anlayış, gerçek sûfilerin yolunda sakatlığın tâ kendisidir. Çünkü böyle düşünen bir kimse, gözünü ahiretteki ücrete dikip, malı onun için terk etmiştir. Gerçek sûfî ise, eşyayı kendisine va’dedilen birtakım karşılıklar için değil, ancak; hâl ve makâmının gereği olarak (Allah rızâsı için) terkeder. Sûfi, vaktinin adamıdır. (Tasavvufta bu hâle: “İbnu’l-Vakt” denir). O hep önündeki vakitte gereken şeyle meşgul olur. Ayrıca, fakirin dünya hazlarını terk edip, fakirliğe sarılma­sı, kendisinin ihtiyâr ve irâdesiyle olmaktadır. Halbuki, kendi görüş ve irâde­siyle hareket etmek, sûfî için bir hastalıktır. Çünkü sûfînin eşyâdaki tasarru­fu, kendi tercihiyle değil, Allahu Teâlâ’nın irâdesiyledir.

Sûfî, bizzat fakirlikte ve zenginlikte bir fazilet görmez. O, fazileti, Cenâb-ı Hakk’ın kendisini muvaffak kıldığı ve yönlendirdiği hâl ve durumlarda görür. Girdiği işte, Allahu Teâlâ’nın bir izni (ve dolayısıyla rızâsı) olduğunu bilir. Ba­zen, Allahu Teâlâ’nın izninin zenginlikte olduğunu görür ve ona sâhip olur. Bu durumda faziletin zenginlikte olduğunu bilir. Sâdıklar, zenginliğe ancak, ken­dileri için o konuda İlâhî iznin bulunduğunu bildikten sonra girerler. Bu nokta, pek çok ayakların kaydığı ve ehli olmayanın boş iddialarda bulunabileceği bir durumdur. Bütün bu halleri ancak, ona ulaşanlar bilir ve anlatır. Şunu da ha­tırlatalım ki; bazen de bu hallere sâhip olmayanlar da onlardan bahsederler.

“Allah, helak olan apaçık bir delille helak olsun, yaşayan da apaçık bir delille yaşasın diye bunu yaptı. (Enfâl, 43.) âyet-i kerimesi bu hâle işâret etmek­tedir.

Bu açıklamalardan anlaşıldı ki; fakr ile tasavvuf arasında fark vardır: Fakr tasavvufun esâsı ve kıvamıdır, fakat tamamı değildir. Bu yaklaşımı­mız; “Tasavvuf mertebelerine ulaşmanın bir yolu da fakirliktir.” anlayışı­na göredir. Yoksa; “tasavvufun mevcudiyeti fakirliğin varlığına bağlıdır.” anlayışına göre değildir.

Cüneyd el-Bağdâdî, tasavvufu şöyle ta’rif etmiştir:

“Tasavvuf; Hakk’ın, seni senden (nefis ve irâdenden) öldürüp, kendi­siyle diriltmesidir.”

Bu ta’rif, yukarıda zikrettiğimiz: “Sûfî eşyâdaki tasarruflarında nefsiyle değil, İlâhî irâdeyle hareket eder.” sözümüzle aynı mânadadır.

Fakir ve zâhid, eşyâda nefisleriyle hareket edip, kendi irâdeleriyle ondan el etek çekmiş, bu konuda kendi ilim ve anlayışları ölçüsünde hareket etmiş­lerdir. Sûfî ise; devamlı nefsini kınayıp, ilmini yeterli bulmaz, bildiklerine gü­venmez, nefsini (ve ilmini) bir kenara iterek, Rabbinin arzu ve irâdesine göre amel edip, tasarrufta bulunur.

Zunnûn el-Mısrî (rah.) demiştir ki:

“Sûfî; (dünya adına bir dâvâ ve kavgası olmadığı için) hiçbir arzu ve isteğin kendisini yormadığı, alınacak hiçbir şeyin de kendisini korkut­madığı kimsedir.”

Yine Zunnûn demiştir ki:

“Sûfîler her şeye karşı Allahu Teâlâ’yı tercih etmiş, Allah da her şeye karşı onları seçip sevmiştir.”

Onların, Allah’ın ilmini kendi ilimlerine, O’nun irâdesini de kendi iradelerine tercih etmeleri bu anlayışlarına dayanmaktadır.

Ariflerin birisine: “İnsanlar içinde kiminle arkadaşlık yapayım?” diye soru­lunca: “Sûfîlerle arkadaşlık et. Çünkü, onlar, yaptığın hatalar . için mazur gö­recek bir özür kapısı bulurlar. Yapacağın büyük işler için de seni övüp yük­seltmezler ki kendini beğenip ucba düşesin.” demiştir.

Bu anlayış ve ilim, fakir ve zâhidlerde bulunmaz. Çünkü zâhid, dünyayı terk etmiş olmayı gözünde çok büyütür, onu elde tutmayı da çirkin görür. Fakr’ı benimseyenler de böyledir. Bu, onların anlayışlarının darlığından ve sâhip oldukları ilmin dar hudutları içinde tıkanıp kalmalarından ileri gelmekte­dir.

Sûfîlerin birisi demiştir ki:

“Sûfî; iki güzel hâl ve güzel huy ile karşılaştığında, bunlardan daha güze­lini seçebilendir.”

Fakir ve zâhîd, iki güzel huy arasındaki farkı tam olarak kavrayamazlar.

Bilakis, hangisi dünya malını ve meşgalesini terk etmeye sevk ediyorsa, onu seçerler; bu tercihi de o anda sâhip oldukları ilimle yaparlar.

Sûfî ise; Rabbine ilticasındaki sadâkati, O’na güzelce yönelmesi, huzur-ı ma’nevisinde elde ettiği nûr ve o huzura giriş çıkıştaki sâhip olduğu edeble, yüce Rabbini bilmesi, Onunla zâtına lâyık bir şekilde konuşup sohbet etme­si sayesinde karşılaştığı şeylerin Allah katında en güzel olanını seçer alır ve onun peşine düşer.

Rüveym demiştir ki:

“Tasavvuf; nefsi, Allahu Teâlâ’ya, onun dilediği şekilde tâbi ve tes­lim kılmaktır.”

Amr b. Osman el-Mekkî demiştir ki:

“Tasavvuf; kulun her zaman, o vakitte yapılması en iyi olan şeyle meşgul olmasıdır.”

Sûfîlerden birisi de:

“Tasavvufun evveli ilim, ortası amel, sonu da Allahu Teâlâ’dan gelecek İlâ­hî hibe ve ikramlara nâil olmaktır.” demiştir.

Bu konuda denilmiştir ki: “Tasavvuf; toplu halde zikretmek, dinleyip vecde ermek, emre uyup amel etmektir.”

Ayrıca: “Tasavvuf; külfeti (zorlamayı) terk etmek ve rûhu (aşkla) Allah yo­luna fedâ etmektir.” denilmiştir.

Sehl b. Abdullah demiştir ki:

“Sûfî; kalp kirinden ve karışıklığından kurtulmuş, kafası ve kalbi te­fekkürle dolmuş, beşerden kopup Allah’a bağlanmış, gözünde toprak ile altın eşit hâle gelmiş kimsedir.”

Sûfîlerden birisine: “Tasavvuf nedir?” diye sorulunca, şöyle cevap vermiş­tir:

“Tasavvuf; kalbin insanlara uymaktan kurtulması, tabiattaki kötü huylardan sıyrılıp beşerî sıfatların tesirini yok etmek, nefsânî arzular­dan sakınmak, rûhânî sıfatlara bürünmek, hakikat ilmine bağlanıp Rasûlullah’ın (s.a.v) yoluna uymaktır.”

Zunnûn el-Mısrî demiştir ki: “Şam civarında bir kadın gördüm;

“Nereden geliyorsun?” dedim.

“Geceleri yanlarını yataktan ayırıp ibâdetle meşgul olan bir topluluğun ya­nından.” dedi.

“Nereye gitmek istiyorsun?” dedim.

“Herhangi bir ticâret ve alış-verişin kendilerini Allah’ın zikrinden alıkoyma­dığı erlerin yanına.” (Nûr (24), 37.) diye karşılık verdi.

“Bana onların hâlinden bahseder misin?” deyince, şu mânadaki beyitleri okudu:

Bir kavim ki; niyetleri bağlanmıştır Allah’a,

Onlar için yoktur bir dert yükselecek ağyâra.

Sâhibler Mevlâ’dır onların tek arzuları.

O Samed ve Vâhid için ne güzel tutkuları.

Ayırmadı onları dünya yâhut bir şeref;

Taamlar ve lezzetler evlâd değildir hedef.

Takılmadı gözleri güzel hoş giysilere;

Ne de ruhları aktı sürür dolu yerlere.

Durmadan yarıştılar kendi menzillerinde;

Gün be gün yaklaştılar o Yüce Sevgiliye.

Zâhirde insanlardan ayrılmış görünürler,

Ruhları arşta gezer, orada gezinirler...”

Cüneyd el-Bağdâdî demiştir ki:

“Sûfî toprak gibidir; iyileri ve kötüleri üzerinde taşır. Bulut gibidir; herkesi gölgelendirir. Yağmur gibidir; herkes ondan istifâde eder.”

Yine Cüneyd demiştir ki:

“Sûfî; içine her türlü pislik atıldığı halde, ondan hep güzel şeyler çı­kan toprak gibidir.”

“Sûfîlerin, tasavvufun mânası ve mâhiyeti hakkında söylediği sözler bini geçmektedir.” Hepsinin nakli uzun sürer. Ancak bunların hepsinin ortak yönünü ifâde etmek istersek şöyle diyebiliriz:

“Sûfî; devamlı kalp temizliği ile uğraşan kimsedir. O, dâima nefsin çirkin sıfatlarından sıyrılarak, vaktini kötü ve mâlâya’ni şeylerden arındırmakla meşguldür. Onun bu tasfiyesine, Mevlâsına karşı dâima boynu bükük (fakr) hâli de destek olur. Bu hâle devam ederek günah kirlerinden temizlenir. Her ne vakit, nefsi harakete geçip nefsânî sıfatlarından biriyle ortaya çıkacak ol­sa; sûfî onu uyanık basiretiyle derhal fark eder ve nefisten kaçıp Allah’a sığı­nır. Kalb temizliğine devam ede ede “cem”[4] hâlini bulur. Kalbin dağılıp ka­rışmasının da nefsin hareketiyle olduğunu görür. Böylece, devamlı Rabbine sığınarak kalbini tehlikeden korur, bu şekilde nefsini de kontrol altında bulun­durur.

Allah Teâlâ, bir âyet-i kerimede:

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan hâkimler ve adâletle şâhitlik eden kimseler olun!”  (Mâide (5), 8.)

Allah için adâletle şâhitlik ancak tasavvufla gerçekleşir.

Sûfîlerden birisi demiştir ki:

“Tasavvuf; tamamen (nefis adına) çile ve ızdıraptır. Çile ve ızdırap bulun­mayınca (nefis rahat olunca) tasavvuf gerçekleşmez.”

Bu sözdeki sırr şudur: Rûh devamlı İlâhî huzura doğru cezbedilip çekilir. Yani sûfînin ruhu hep İlâhî yakınlığa can atar ve o tarafa çekilir. Nefis ise aşa­ğı çökme özelliği ile kendi âleminde (dünyevî lezzet ve şehvet içinde) kalmak, gerisin geri dönmek ister. Bunun için sûfî, devamlı boynunu büküp Cenâb-ı Hakk’a sığınmak, hep uyanık olup nefsin hareketlerini kontrol altına almalıdır.

Bu mânaları anlayan kimse, tasavvuf hakkında değişik ifâdelerle anlatılan şeylerin hepsini kavramış olur.

 

[1]- (Suyûtî, Câmius’-Sağîr, Had. No: 7322; ibnu Adiyy, el-Kâmil, VI, 378.)

[2]-  (Suyûtî, Câmius'-Sağîr, II, 432. (Had. No: 7447))

[3] - (Ebu Dâvud, İlim, 13; Tirmizi, Zühd, 37; İbnu Mâce, Zühd, 6; Dârimî, Rikak, 118; Ahmed, Müsned, II, 296, 343.)

[4]- (Cem': Kalbin toparlanması, dağınıklığın gitmesi, tamamen Allah’a yönelip, her şeyin (irâde ve yaratmanın, men ve ihsanın) O’nun irâdesinde olduğunu görme.) 

Hz. Enes b. Mâlik (r.a) demiştir ki:

“Rasûlullah (s.a.v), bir kölenin bile dâvetine gider, merkebe biner ve yün elbise giyerdi.” [1]                Sûfîler, bu hadis-i şerife uyarak hem daha yumuşak hem de peygamber­lerin (a.s) giysisi olduğu için yün elbise giymeyi tercih etmişlerdir. Bu yüzden, onların zâhirî elbiselerini dikkate alan bazı kimseler, onlara, “yün elbise gi­yen” anlamında “sûfî” demişlerdir.

Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:

“(Mekke ile Medine arasında bir bölge olan) Ravha’daki sahraya, ayakları çıplak, üzerlerinde yün elbise bulunan, Beytullah’ı ziyâret için yola çıkmış yetmiş tane Nebi uğradı.” [2]

Yine; İsâ aleyhisselâm’ın, kıl ve yünden yapılmış elbise giydiği, kendili­ğinden yetişen ağaç meyvelerinden yediği ve nerede akşam ederse orada sabahladığı (kendine kalmak için özel bir yer tahsis etmediği) rivâyet edilmiş­tir.

Haşan el-Basrî (rah.) demiştir ki: “Bedir savaşına katılan yetmiş kadar sahabî ile karşılaştım, elbiseleri yündendi.” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 134.)

Ebu Hureyre (r.a) ve Fudâle b. Ubeyd (r.a), Sahâbe-i Kirâm’ı anlatırken şöyle demişlerdir:

“Açlıktan iki büklüm oluyorlardı. Onları gören ve tanımayan bedeviler kendi­lerini mecnûn zannederdi. Elbiseleri yündendi. Bu yüzden, terledikleri zaman, yağmur altında kalan koyunlardan çıkan koku gibi etrafa bir koku yayılırdı.” (Ebu Davud, Taharet, 128.)

Hatta, ashaptan bazıları, Hz. Rasûlullah’a (s.a.v): “Bunların kokusu bizi rahatsız ediyor, sizi etmiyor mu?” diye şikâyette bulunmuşlardı.

Onların yünlü elbiseleri diğer elbiselere tercih edişleri; dünya süsünü terk ettikleri, açlıklarını gidererek, avretlerini örtecek şeyle kanaat edip, tamamen âhirete ve âhiret işlerine yöneldikleri içindi. Onlar, yüce dostlarının hiz­met ve ibâdetiyle son derece meşgul olduklarından ve bütün gayretlerini âhi­ret işlerine sarf ettiklerinden, nefislerinin lezzet ve rahatlığına boş vakit ayıramıyorlardı.

Sûfîlere yün elbise giydikleri için “sûfî” dendiğini benimsemek, lügat bakı­mından ve kelimenin türetilmesi yönünden manaya uygun düşmektedir. Şöy­le ki:

Bir kimse yün elbise giydiği zaman; yün elbise giydi anlamında: “tesavvefe” denilir. Nitekim; gamîs (gömlek) giyen kimseye de gömlek giydi anlamın­da “tekammesa” denilir.

Sûfîler, dâima bir halden diğer bir hâle geçtikleri, yüce bir makamdan da­ha yüce bir hâl ve makama yükseldikleri, yani devamlı “tayr” ve “seyr” ara­sında oldukları için; onların bu hâllerini belli bir vasıfla anlatmak ve bir sıfat ile tanımlamak mümkün değildir. Kendilerine, ilim ve hâl olarak pek çok kapılar açılmaktadır. Bâtınları hakikatlerin kaynağı ve mânevi ilimlerin menbaıdır. İç âlemlerindeki devamlı değişen ve gelişen hâllerini, ulaştıkları mânevi derece ve lezzetleri, belirli bir kelime ve ifadeyle sınırlamak mümkün olmayınca; zahirdeki giydikleri elbiseye nisbet edilerek tanıtılmış ve ta’rif edilmişlerdir. Bu, onları vasfetmek ve hâllerine işâret etmek için en kestirme ve en belirgin bir yol olmuştur. Çünkü yün elbise giymek hem peygamberlerin hem de kendi­lerinden önceki salihlerin âdeti idi. Önceden de belirtildiği gibi; sûfîlerin hâli, mukarrabûn olanların hâlidir.

Böylece; Allah’a yakın olma hâlini ifâde etmek çok güç olduğundan hem sûfîlerin hâlini gizlemek hem de makâmlarının yüceliğini dillere düşmekten korumak için, zâhirdeki giysilerine ve dış görünüşlerine işâret etmekle yetinilmiştir. Hem bu, onların edebine daha uygundur. Çünkü, zâhirde, bâtında, sözde ve fiilde edeb üzere haraket etmek sûfîye tâifesinin temel esâsıdır.

Sûfîlerin giydikleri elbiseye nisbetle vasfedilmeleri, onların dünyaya pek il­tifat etmediklerini, nefislerinin güzel ve ince elbise giyme hususundaki istek­lerinden yüz çevirdiklerini göstermektedir. Bu sebeble, tarikata yeni giren bir kimse, onlara bakarak kendisini sıkıntı ve kıtlığa alıştırır, onların yeme ve iç­mesinin de giyim kuşamdaki gibi sâde olduğunu görür; onlarda şatafat olma­dığını anlar ve bu anlayışla onların yoluna girer.

Kanaatimce; sûfîlerin bu şekilde ta’rif edilip tanıtılmaları daha fayda­lı ve daha doğrudur.

Sûfîlerin dış görünüşleri ile değil de çok değişik olan iç hallerinden biri ile ta’rif etmek ve böylece isimlendirmek, kendilerinin tanınmasını ve bu yola ilk girenlerin yolun gerçek halini kavramalarını güçleştirir. Bu yüzden onların zâhirî hâl ve kıyafetleri ile tanıtılıp isimlendirilmeleri, anlaşılmaları bakımından daha kolay ve daha faydalıdır. Bunun aksine; onların sâhip oldukları mânevî hâller ve kalp sâfiyeti gibi sıfatlarla tanıtılmasında isbatı zor bir iddiâ ve ma­kam davası vardır. Onları giydikleri yün elbise ile tanıtmakta ise, böyle bir id­diâ yoktur. Benlik, böbürlenme ve öğünme gibi iddialardan uzak olan her şey, sûfîlerin hâline ve yoluna daha uygun, daha doğru bir şeydir.

Bir de şu var: Onlara, giydikleri yün elbiselerden dolayı “sûfî” demek; zâhirlerine bakılarak verilmiş bir hükümdür. Onların içinde yaşadıkları bir hâl ya da bir makam ile adlandırılmaları ise; bâtınî bir hükümdür. Zâhire göre hük­metmek bâtınî hükümden daha isâbetli ve daha uygundur. Hem giydikleri yün elbiseden dolayı onlara “sûfî” denmesi, durumlarını en iyi ifâde eden ve tevâzuya da en uygun bir ifâdedir.

Sûfîlere “sûfî” denmesi hakkında şöyle bir düşünce vardır. Sûfîler, halk içinde bilinmemeyi, hâllerinin gizli kalmasını, alçak gönüllülüğü, boyun büküklüğünü, bir kenara çekilerek halktan gizlenmeyi tercih ettikleri için, toplum ta­rafından pek değer verilmeyen ve iltifat edilmeyen, terkedilmiş bir hırka ya da işe yaramaz diye atılmış bir yün parçasına benzetilmişlerdir. Bu sebeble; nasıl ki, Kûfe’ye nisbet edilen bir kimseye “Kûfî” deniyorsa, değersiz bir yün parçası olan “sûf"a (yüne) nisbet edilenlere de “sûfî” denmiştir.

Bazı ilim ehli bu görüşü benimsemişlerdir. Bu düşünce ve kelimenin türe­yiş şekli, mâna ve lügat bakımından daha uygundur. Çünkü; yün ve yünlü el­bise giymek sâlihlerin, zâhidlerin, çilehâneye girenlerin ve âbidlerin tercih et­tikleri bir elbisedir.

Bize, Ebu Zûr’a Tâhir b. Muhammed’in, Abdullah b. Mesud’dan (r.a) ri­vayet ettiğine göre; Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ, Musa (a.s) ile konuştuğu gün üzerinde yün bir cübbe, yünden yapılmış bir şalvar ve kolları yün bir elbise vardı. Ayakkabıları da merkep derisinden idi.” [3] Sûfîler, Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda ön safta bulunmaya özel bir önem gösterdikleri için kendilerine “sûfî” adının verildiği de söylenmiştir. Çünkü on­lar, kalbleri ile Allah Teâlâ’ya yönelmeye, sırlarıyla O’nun huzûrunda bulun­maya özen gösterip, bütün güçlerini buna sarf ediyorlardı.

Sûfî kelimesinin aslının “safevî” olduğu, dile ağır geldiği için “fâ” ile “vâv” ’ın yeri değiştirilip “sûfi” olduğu da söylenmiştir.

Sûfîlere, Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında, O’nun çevresinde ve nazar­ları altında yaşayan fakir muhâcirlerden oluşan Ashâb-ı Suffe’ye nisbetle “sûfî” dendiği de söylenmiştir. Cenâb-ı Hakk, onlar hakkında şöyle buyurmuş­tur:

“Sadakalarınızı, Allah yolunda çalışmaya koyulmuş, öteye beriye ko­şup bir şey kazanamayan fakirlere veriniz.” (Bakara (2), 273.)

Böyle bir fikir, lügat yönünden uygun değilse de mâna bakımından doğ­rudur. Çünkü sûfilerin hâli, âyet-i kerimede anlatılan Ashâb-ı Suffe’nin hâli­ne benzemektedir. Onlar da Suffe Ashâbı gibi; Allah için dost olmuşlar, Al­lah için toplanmışlar ve O’nun yolunda kaynaşmışlardır.

Suffe ehli; Medine’de duracak yerleri, sığınacak kimseleri olmayan dört yüz civarında erkekten oluşuyordu. Sûfilerin tekke, zâviye ve rıbatlarda toplanmaları gibi onlar da Mescid-i Nebî’nin etrafındaki hücrelerde bir arada ya­şıyorlardı. Ziraat yapmaya, süt hayvanları ile uğraşmaya ve herhangi bir ticarete vakit ve imkanları yoktu. Gündüzleri odun taşıyarak ve hurma çekirdek­lerini kırıp öğüterek karınlarını doyurmaya çalışıyor; geceleri ise, ibâdet ve Kur’an-ı Kerim tilâvetiyle meşgul oluyorlardı. Hz. Peygamber (sav) Efendi­miz elinden geldiği kadar onlara sâhip çıkıyor; ashabını da onlara yardıma teşvik ediyordu. Allah Resulü (a.s), onlarla birlikte oturuyor ve yemek yiyor­du. Şu âyeti kerimeler onlar hakkında inmişti:

"Rabblerinin rızâsını dileyerek sabah ve akşam O’na dua eden fakir­leri, (onlarla bir arada bulunmak istemeyen müşriklerin arzusuna uya­rak) yanından kovma!” (En’am (6), 52.)

“Sabah akşam Rabblerinin rızâsını dileyerk O’na duâ (ve ibâdet) eden kimselerle (berâber olmaya) sabret, gözünü (ve gönlünü) onlardan ayır­ma!’’ (Kehf (18), 28.)

Şu âyet-i kerime de Ashâb-ı Suffe’den olan Abdullah İbnu Ümmi Mektûm (r.a) hakkında nâzil olmuştur.

"Peygamber, âmâ kendisine geldi diye yüzünü ekşitti ve döndü; ne bilirsin (dâvetinle) arınacak belki de odur,” (Abese, 1-3: Rasûlullah (s.a.v), müşriklerin ileri gelenlerini toplamış İslam’a dâvet ediyordu. Onların İs­lam’a girmesiyle dâvetin daha kolay yayılacağını düşünüyordu. 0 esnada, âmâ olan Abdullah İbnu Ümmi Mektûm çıkageldi. Efendimize yönelip kendisine bir şeyler öğretmesini istedi; araya girdi. Allah Rasûlü (a.s) bundan biraz rahatsız oldu. O sırada bu âyetler nâzil oldu.)

Abdullah İbnu Ümmi Mektûm (r.a) da Suffe Ashabından idi. Allah Rasûlü (s.a.v), O’nun yüzünden, Allah tarafından uyarılmıştı.

Hz. Peygamber (s.a.v), Ashâb-ı Suffe ile musâhafa ettiği zaman elini on­ların elinden çekmezdi. Ashâb-ı Kiram’dan maddî durumu iyi olanlara, onlar­dan üçer dörder ayırır, yedirip içirmeleri için gönderirdi. Sa’d b. Muâz, Ashâb-ı Suffe’den seksen kadar kişiyi evine götürüp doyururdu.

Ebu Hureyre (r.a), onların hâlini şöyle anlatmıştır: “Ehl-i Suffe’den yetmiş kadar insan gördüm ki, tek bir elbise içinde namaz kılıyorlardı. Bazılarının el­bisesi diz kapaklarına bile ulaşmıyordu. Öyle ki; namazda rukûya eğildikleri zaman avretleri yeri açılacak korkusuyla, eliyle elbisesini tutuyordu.”

Ashâb-ı Suffe’den birisi, kendilerini anlatırken şöyle demiştir:

“Bir gün toplu bir halde, Rasûlullah’ın (s.a.v) huzuruna vardık ve kendisi­ne: “Yâ Rasûlellah! Devamlı yediğimiz kuru hurma karnımızı kavurdu!” diye şikâyette bulunduk. Allah Rasûlü (s.a.v) bunu duyunca, minbere çıktı ve şöy­le bir konuşma yaptı:

“Bazılarına ne oluyor ki: “Hurma karnımızı kavurdu!” diye şikâyette bulunuyorlar. Yediğiniz bu hurmaların Medine ehlinin (en güzel) yiyece­ği olduğunu bilmiyor musunuz (ki böyle söylüyorsunuz.) Onlar bize b­nunla ikramda bulundular. Biz de sahip olduğumuz bu hurmalardan si­ze ikram ediyoruz. Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, Allah’ın Rasûlünün evinde, iki aydır ekmek (yemek) pişirmek için ateş yanmadı ve onların iki siyah şeyden başka bir yiyeceği olmamıştır. Onlar da su ve hurmadır." [4]  Abdullah b. Abbas (r.a) anlatıyor:

“Rasûlullah (s.a.v) Suffe ehlinin kapılarında durdu. Onların onca fakirlik ve zorluklarına rağmen kalblerinin çok hoş olduğunu görünce:

“Ey Suffe ashabı! Size müjdeler olsun. Sizden kim bugünkü olduğu hâle râzı olarak hayatına devam ederse, o, kıyâmet gününde benim en yakın arkadaşım olacaktır." buyurdu.

Anlatıldığına göre; sûfilerden, Horasan’da yaşayan bir grup, mağara ve sığınaklara yerleşmişlerdi. Köy ve şehirlerde oturmazlardı. Horasan’da onla­ra “Şiküftiyye” denirdi. “Şiküft”, Farsça bir kelime olup, bir mağaranın ismi­dir. Bu isimle onları, sığınıp yerleştikleri yere nisbet ediyorlardı. Şam’lılar da sûfilere, onların açlık hâllerine nisbeten “Cûiyye” adını veriyorlardı.

Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de iyilik ve hayır ehline “ebrâr” ismini vermiş, diğer bazılarına da “mukarrabûn” demiştir. Bazı âyet-i kerimelerde ise bu tâife, “sâbirûn”, “sâdıkûn”, “zâkirûn” ve “muhibbûn” isimleriyle anılmışlardır.

Sûfi ismi ise; ayrı ayrı zikredilen bütün bu isimieri içine almaktadır.

Sûfî ismi Resûlullah (a.s) zamanında mevcut değildi. Bu ismin tâbiûn devrinde kullanılmaya başlandığı söylenmiştir.

Hasan el-Basrî’nin şöyle dediği nakledilmiştir:

“Kâbe’yi tavaf ederken bir sûfî gördüm, ona bir şeyler verdim, almadı ve: “Yanımda dört çeyrek dirhemim var, o bana yeter!” dedi.

Süfyân es-Sevrî’den rivâyet edilen şu söz de bu düşüncenin doğruluğu­nu göstermektedir:

“Eğer, Ebû Hâşim es-Sûfî’yi tanımasaydım; riyânın inceliklerini bil­mezdim.”

Bu sözden anlaşıldığına göre; sûfî ismi daha önceden de biliniyordu. Bu­nunla birlikte, sûfî isminin hicretin iki yüzüncü yılına kadar bilinmediği ve kul­lanılmadığı söylenmiştir. Çünkü Asr-ı Saâdette yaşayan kimseler, Rasûlullah’ın (s.a.v) yüce sohbetleriyle şereflendikleri için, kendilerine; “Sahâbî” denil­mekteydi. Hz. Peygamber le sohbete işâret eden bu isim, hiç şüphesiz, baş­ka isimlerden daha güzel ve daha uygundur.

Saâdet devrinden sonra, Ashab-ı Kiram ile görüşüp konuşan ve kendile­rinden ilim alanlara “Tâbîûn” denildi.

Sonra, risâlet devri geride kaldı. Vahiy kesildi. Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) nü­büvvet nûru gözlerden uzaklaşmaya ve gizlenmeye başladı. Çeşitli görüş ve akımlar ortaya çıktı. Herkes kendi fikriyle yetindi. İlim kaynakları hevâ ve he­ves kiri ile bulandı. Takvâ ehlinin oluşturduğu güzel çevre ve haller bozuldu. Zühd sâhiblerinin azim ve gayretleri zayıfladı, niyetler karıştı, insanları cehâlet kapladı, gönülleri katılaştı. Basit âdetler çıkarıldı ve yayıldı. Bunlara dalan­lar arttı. Dünya insanlara süslü göründü ve ona tâlib olanlar çoğaldı.

Bütün bu olumsuzluklar içinde, insanlardan bazıları sâlih amelileri, yüce hâlleri, niyetlerindeki sadâkatları ve dînî emirlere kuvvetle sarılmalarıyla ayrı bir grup oluşturdu. Bunlar dünyaya ve dünyevî değerlere karşı zühdü seçtiler; yalnızlığı ve uzleti tercih ettiler. Kendilerine suffe ashabını örnek alarak, se­bepleri terk ve Allah’a teslimiyetle, zaman zaman toplanacakları ve diledikleri zaman da tek başlarına kalabilecekleri zâviye ve tekkeler inşâ ettiler. Bu hâl içinde, işledikleri sâlih amelleri, kendilerine yüce hâller kazandırdı. Anlayışla­rının sâfiyeti onlara mânevî ilimleri te’mîn etti. Böylece, kendilerinde, apayrı bir lisân, bambaşka bir irfân ve yepyeni bir imân oluştu. Nitekim, Sahâbeden Hz. Hârise (ra), kendisine, imanın hakikatları keşf olduğu zaman: “Gerçek bir mü’min oldum!” demiştir.

İşte sûfîlere de bu hâllerinin neticesi olarak, ancak kendilerinin bildiği ve anladığı birtakım ilimler, sadece onların tanıdığı birçok mânevî işâretler hâ­sıl olmuştur. Bildikleri bu ilimlere ve buldukları hâllere işâret etmek üzere ken­dilerine has ıstılah ve terimler ortaya koydular. Sonraki gelenler öncekilerden bu ilim ve hâlleri aldılar. Nihâyet bunlar onlar için her asır ve zamanda devam eden bir alâmet ve köklü bir uzmanlık sahası oldu. İşte böylece sûfî ismi ara­larında yayıldı ve bu isimle anılıp çağrılır oldular. İsimleri onların alâmeti, marifetullah sıfatları, ibâdet süsleri, takvâ şiarları, hakikatin incelikleri sırları ol­du.

Bu özelliği ile sûfiler, kalabalıklardan uzaklaşmış fazilet sâhipleri, gayret kubbesinin sâkinleri, hayretler ülkesinin insanları olmuşlardır. Onların üzerine her an Allah’ın rahmet ve ihsanı dökülür. Onlar ise; İlâhî şevkle tutuşup: “Da­hası yok mu?” diyerek, daha fazlasının isterler.

Allah’ım! Bizleri bu topluluk içinde haşret ve bize onların güzel hâllerini bahşet! Âmîn.

Herşeyin en doğrusunu Allahu Teâlâ bilir.

[1]- (İbnu Sa’d, Tabakât, II, 453; Ebu Nuaym, Hilye, VII, 131; Tirmizî, Cenâiz, 32; İbnu Kesir, el-Bidâye, VI, 10, 46-47; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, IX, 20.) 

[2](Ebû Ya'lâ, Müsned, XIII, 201. (Had. No: 7231); Münzirî, et-Terğîb, II, 185.)

[3]- (Tirmizi, Libas, 10; Hâkim, Müstedrek, I, 28.)

[4]- (Ahmed, Müsned, İli, 487.)

 

Şeyhimiz, Şeyhu’l-İslam Ebu’n-Necîb es-Sühreverdî’nin, Enes b. Mâlik (ra)’den rivayet ettiğine göre; Hz. Peygamber (sav)’e göre bir adam geldi ve:

“Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye soru sordu. Rasûlullah (as), (cevap vermeden) namaza kalktı. Namazını bitirdiği zaman:

“Kıyâmetten soran kişi nerede?” diye sordu. Adam:

“Benim (buradayım), Yâ Rasûlellah!” dedi. Efendimiz (as):

“Kıyâmet için ne hazırladın?” diye sordu. Adam:

“O güne çokça namaz ve oruç, (diğer bir rivâyette) büyük bir amel ha­zırlayamadım, ancak ben, Allah ve Rasûlünü seviyorum.” dedi. Hz. Pey­gamber (sav) de:

“Kişi sevdiği ile berâberdir. Yahut: “Sen, sevdiğinle berabersin.” (Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 164; Tirmizî, Zühd, 50; bkz: Beyhakî, Şuabu’l-imân, 11,131. (No: 1379.) bu­yurdu.

Enes (ra) demiştir ki: “Müslümanları, İslam’dan sonra, bu hadisteki müj­de ile sevindikleri kadar hiçbir şeyle sevinirken görmedim.”

Şu hâlde, sûfîlere benzemeye çalışan müteşebbih kimsenin, -diğer insan­ları bırakıp- sâdece onlara benzemeye çalışması, onları sevdiği içindir. O bu­nu kendi irâde ve isteği ile yapmaktadır. Bu durumda kendisi onların hâl ve makâmlarından aşağıda olsa da irâde ve muhabbetinin onlarla beraber ol­masından dolayı, onlarla beraber olur.

Bu hususta, yukarıda rivayet ettiğimiz hadisten mâna olarak daha açık bir hadis vârid olmuştur ki; onu, Ubâde b. Sâmit (ra), Ebû Zerr el-Gıfârî (r.a)’den nakletmiştir. Hadis şudur:

Ebû Zerr el-Gıfârî (ra), anlatıyor: Hz. Peygamber (sav)’e:

“Yâ Rasûlellah! Bir topluluğu sevdiği halde, onlar gibi amel etmeye güç yetiremeyen kimse hakkında ne buyurursunuz?” diye sordum, Efen­dimiz (s.a.v):

“Ey Ebû Zerr! Sen, sevdiklerinle berâber olacaksın.” buyurdu. Ben de:

“Şüphesiz ben Allah ve Rasûlünü seviyorum.” dedim. Efendimiz (s.a.v):

“Muhakkak ki sen, sevdiklerinle berabersin." buyurdu. Ubâde b. Sâbit demiştir ki: Ebû Zerr, bu tür sorularını devam ettirdikçe, Efendimiz (sav) de aynı cevapları veriyordu. (Buhâri, Edeb, 95; Dârimî, Rikak, 71; Münzirî, et-Terğîb, IV, 27.)

Sûfîlere benzemek isteyen kimsenin sûfilere muhabbeti, sûfîlerin ruhları­nın uyanıp göz diktiği İlâhî şeylere onun da ruhunun uyanması sebebiyledir. Çünkü, Allah’ın emrine, O’na yaklaştıran şeylere ve O’na yakın olan kimsele­re muhabbet etmek ruhun (o tarafa) çekilmesiyle meydana gelir. Şu kadar var ki; onlara benzemek isteyen (müteşebbih), nefsinin zulmeti ve etkisi altında kalmış, sûfî ise bu halden kurtulmuştur. Mutasavvıf ise; sûfîlerin bu hâl ve özelliğine (daha ileri derecede) vâkıf olan kimsedir. Ancak o da nefsin bazı sıfatlarının üzerinde bulunması yönüyle müteşebbih ile ortaktır.

Sûfilerin yolunun ilk basamağı iman, İkincisi ilim, üçüncüsü de bizzat tat­maktır. Müteşebbih bu manada iman sahibi seviyesindedir. İman, sûfîyye yo­lunun temel esaslarından biridir.

Buna işâret etmek üzere Cüneyd el-Bağdâdî (rah): “İman, bizim yolu­muzda velâyetin tâ kendisidir.” demiştir. Bunun izâhı şudur:

Şüphesiz sûfîler, yüce halleri ve insanların çoğunun anlayamayacağı giz­li tarafları ile toplum içinde ayrı bir konum ve özelliğe sahiptirler. Çünkü onlar, kader sırrını ve ilmin inceliklerini açıklayabilecek, Cenâb-ı Hakk’ın emrinin ve O’na yaklaşmanın büyüklüğünü ifade edebilecek kimselerdir. Bu hususlara iman etmek, Allah’ın kudretine iman etmek demektir.

Bazı gruplar, evliyânın kerâmetlerini inkara gittiler. (Halbuki buna hiçbir sebep yok). Çünkü bütün kerâmetler Allah’ın kudreti ve izni ile olmaktadır.

Kerâmetlere iman etmek; Allah’ın kudretine iman demektir. Sûfîlerde bu tür ilim ve hâller mevcuttur. Onların yol ve hâline ancak, Allah’ın özel inâyetine mazhar olmuş kimseler iman ve sulûk eder.

Şu hâlde, müteşebbih imân, mutasavvıf da iman ve ilim sahibidir. Çünkü mutasavvıf, imandan sonra, sûfîlerin yol ve halleri hakkında birçok ilimler el­de etmiş, bu sâyede kendisinde daha başka ilimlere sevk ve işâret edecek mânevî vecdler oluşmuştur. Sûfi ise; imân, ilim ve zevk sâhibidir.

Sâdık bir mutasavvıfta sûfîlerin hâlinden bir parça bulunabilir. Müteşebbihte de mutasavvıfın hâlinden bir nebze bulunur. Allah Teâlâ’nın kanunu bu şekilde cerayan etmektedir. Şöyle ki:

Hâl sahibi olan herkeste İlâhî bir zevk vardır. Bu zevk sâyesinde kendisi­ne içinde bulunduğu halden daha yüce bir hâlin ilmi keşfolur; böylece terakki yolu devam eder gider. Birinci halde kişi zevk sâhibi, ikinci halde de ilim sâhibi olur. Bu hâlin de üzerinde iman sâhibi vardır. Zevk hâli içinde olan kadem sahibi, ilim hâli içinde olan nazar sâhibi, bundan daha yüksek hâl içinde olan ise; (gerçek) imân sahibi olur.

Allah Teâlâ, Kur’an-ı Hakim’de, ebrâr’ı: "Muhakkak ki ebrâr (iyiler) naîm cennetinde koltuklar üzerinde (neşe ile etrafı) seyrederler.’’ (Mutaffifîn (83), 22-23.)

 Şeklinde ta­nıtırken, onların içeceklerini de şöyle tarif etmektedir:

‘‘Onların içeceği Cennet şarabının katığı “Tesnîmden”dir. Tesnîm, kendisinden mukarrabûn makamında olanların içeceği bir kaynaktır.”  (Mutaffifîn (83), 27-28.)

Demek ki; ebrârın içeceği, mukarrabûn olanların içeceğinden karıştırıla­rak hazırlandığı halde; mukarrabûnlar için sâdece “Tesnîm” pınarından ha­zırlanan içecek vardır. Buna göre; sûfinin içeceği sâf ve hâlis bir içecektir. Mutasavvıfın içeceği, sûfînin içeceğinden biraz karıştırılmış, müteşebbihin içeceği ise; mutasavvıfın içeceğinden bir miktar katılıp hazırlanmış içecekler­dir.

Sûfî, kurbiyet sahasında rûhun sükûn bulduğu makama ilerlemiştir.

Mutasavvıfın sûfiye göre durumu; kendini yeni zühde alıştıran kimsenin gerçek zâhid yanındaki durumu gibidir. Çünkü o, kendisinde daha nefsin sı­fatları bulunduğundan, sebeplere yapışmakta, çeşitli amelleri yüklenmekte ve gayretle amel etmekte, böylece yolunda çalışarak Rabbine doğru gitmekte­dir.

Rasûlullah (s.a.v) bir defasında Ashâbına:

“Durmayın yol alın, müferridûn ileri geçtiler” buyurdu. Ashab:

“Müferridûn kimlerdir Yâ Rasûlellah?” diye sorduklarında, Efendimiz (as):

“Onlar; aşırı derecede Allah’ın zikrine düşkün olan (ve bu şekilde mâsivâyı unutan) kimselerdir. Zikir üzerlerinden (günah ve dünyevî meşga­le) ağırlıklarını kaldırdı ve onlar kıyâmet günü Allah’ın huzuruna yükü hafif olarak geldiler.” [1] Sûfi; Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) tarif ettiği “Müferridûn’ların” makamındadır. Mutasavvıf ise; seyr u sülük hâlinde Allah’a gidenlerin makamındadır. Kalbiyle devamlı Allahu Teâlâ’yı zikir ve murâkebe hâlinde olup, lezzeti; Cenâb-ı Hakk’ın kendisine nazar ettiğini görmesidir.

Şu hâlde; sûfi rûh makâmında müşâhede sahibi, mutasavvıf kalp makâmında murâkebe sâhibi; müteşebbih ise nefisle mücâdele içinde mücâhede ve muhâsebe sâhibidir.

Sûfînin halden hâle geçmesi kalbinin varlığı, mutasavvıfın halden hâle geçmesi de nefsin varlığı sebebiyledir. Müteşebbih için ise, bir hâl değiştirme söz konusu değildir. Çünkü; devamlı değişme içinde olmak, hâl sahipleri için­dir. Müteşebbih henüz çalışma hâlinde ve seyr u sülük içinde olup, daha her­hangi bir mânevî hâle ulaşamamış kimsedir. Bununla beraber, bu üç sınıfın hepsi, Allah Teâlâ’nın, kendisi ve yolu için seçtiği gruba girmektedirler:

Allah Teâlâ buyurmuştur ki: “Sonra biz, Kur’an’ı, kullarımızdan seçtik­lerimize miras kılmaya hüküm verdik. Onlardan kimi (Kur’an’la amelde kusur etmekle) nefislerine zülmedicidir. Kimi kötülük ve iyiliği müsâvî gidendir. Kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda ileri geçendir. İşte bu Kur’an’a vâris olmak, büyük bir ihsandır.” (Fâtır (35), 32.)

Bu âyeti kerimede geçen zâlim (nefsine zulmeden), muktasıd (orta halli giden), sâbık (hayırlarda öne geçen) ifadeleri için şu yorumlar yapılmıştır:

“Zâlim; zâhid, muktesıd; ârif, sâbık da Allah Teâlâ’yı sevendir.”

Zâlim, bela gelince feryat eden; muktesıd, belâ anında sabreden; sâbık ise belâ ile lezzet bulan kimsedir.”

Başka bir yorum:

“Zâlim, (Allah’a) gaflet ve âdet üzere ibadet eder. Muktesıd, rağbet ve kor­kuyla ibadet eder. Sâbık ise, heybet ve minnet duygusu içinde ibâdet eder.”

Diğer bir yorum:

“Zâlim; Allah Teâlâ’yı diliyle, muktesıd; kalbiyle zikreder. Sâbık ise; Rabbini hiç unutmaz.”

Ahmed b. Âsim el-Antâkî (rah) demiştir ki:

“Zâlim, lâf sâhibi; muktesıd, iş sâhibi; sâbık ise hâl sâhibidir.”

Bütün bu söz ve tarifler sûfînin, mutasavvıfın ve müteşebbihin hâliyle ya­kın bir alaka içindedir. Sonuçta hepsi de felah ve kurtuluş ehlidir. Her biri (âyetin beyânıyla) seçilmiş kulların dâiresine girip, İlâhî ihsan ve müjdeye mazhar kılınmaları sebebiyle aralarında ortak bir bağ oluşmaktadır.

Şeyh Radıyyuddin Ebu’l-Hayr Ahmed b. İsmail el-Kazvînî’nin, Üsâme b. Zeyd (r.a)’den naklettiğine göre; Hz. Peygamber (sav):

“Kimi zâlim (nefsine zülmeden)dir, kimi muktesıd (orta halli giden) dir, kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda sâbık (önde olan) dır.” (Fâtır (35), 32.) âyet-i keri­mesinde geçen zâlim, muktesıd ve sâbık’ın Cennet’te olduğunu müjdelemiş­tir. [2]

İbnu Atâ demiştir ki:

“(Âyette bahsedilen) zâlim Allah’ı dünya için; muktesıd, Allah’ı âhiret için seven, sâbık da kendi muradını terk edip Allah Teâlâ’nın muradına teslim olan kimsedir.”

Bu, sûfî’nin hâlidir. Müteşebbih ise bu cemaatın bazı hallerine ulaşmak ve onlardan bir şeyler öğrenmek istemektedir. Onlara yakın olmak da her hayrın başı ve başlangıcıdır.

Şeyhimiz Ebu’n-Necîb (rah.) bize şunu anlattı:

“İsfahan”da bulunuyorduk. Dünya ehli kimselerden birisi Ahmed el-Gazzâlî’nin (İmam Gazzâlî’nin kardeşidir. O’nun yerine bir zaman Nizâmiye Medresesinde ders vermiş, h. 520. yılında vefat etmiştir. Bkz: Subkî, Tabakât, IV, 5.) yanına geldi. Kendisinden hırka giymek ve mânevî terbiyesine gir­mek istiyordu. Hazret ona, beni işâret ederek:

“Falancaya git, sana hırka giymenin ne demek olduğunu anlatsın, sonra da gel hırkanı giydirelim.” dedi. Adam bana geldi. Ben de ona, hırka giyme­nin sorumluluklarını, riâyet edilmesi lâzım gelen edebleri, onu giyene gere­kenleri ve kimlerin buna ehil olduğunu geniş ve güzelce açıkladım. O kimse, hırkanın hak ve sorumluluğunun ağırlığını görünce; hırka giymekten çekindi. Benim sözümden dolayı hırka giymek isteyenin içinde hâsıl olan bu korku ve çekingenlik Şeyh Hazretlerine ulaştı. Hazret beni huzuruna çağırıp:

“Onu sana, hırka giymeye şevkini artırasın diye gönderdik; sen ise azmi­ni kıracak şeyler söylüyorsun!” diyerek uyardı ve sonra bana:

“Söylediklerin doğrudur ve hırka giymede lâzım olan haklardır: Fakat biz, ilk girene bu şekilde zor şartlar ileri sürersek nefret eder ve onu yerine getir­mekten âciz kalacağını düşünürek vazgeçer. Biz böylelerine de hırka giydiri­yoruz ki; kendileri sûfîlere benzesin, onların kıyâfetine bürünsün. Bu hırka ile sûfîlerin meclis ve toptantılarına katılsın. Böylece, onlarla bir arada bulunma­nın bereketi ile, onların yoluna girmeyi ve onlar gibi olmayı sevsin.” dedi.

Ahmed el-Gazzâlî’nin bu sözü ile, Şeyhimiz Ebu’n-Necîb’ in, Cüneyd el- Bağdâdî’ den naklettiği şu söz birbirine uygundur: Hazret demiştir ki:

“Hakk yoluna girmek isteyen bir derviş ile karşılaştığın zaman; ona he­men ilimle söze başlama, rıfk ve yumuşaklık ile işe başla. Çünkü (ilk anda) kendisine ağır gelen ilim onu korkutabilir, yumuşaklık ise onu ısındırır ve yola alıştırır.”

Sûfîlerin, müteşebbih olanlara rıfk ve yumuşaklık ile muamele etmeleri sâyesinde mânevî yola ilk girenler fayda bulmakta ve istifade etmektedirler. Sûfîler içinde, hâl bakımından en kâmil ve ilim yönünden en yüksek olanlar; mâ­nevî yola yeni girenlere o derecede yumuşak ve sevecen davranmaktadırlar.

Anlatıldığına göre; mânevî yola yeni giren birisi, sûfîlerin birisiyle arkadaş oldu; bu beraberliğin bereketiyle çokça amel ve mücâhedeye başladı. Böyle yapmasına sebep; onun, yanındaki büyüğe bakması, onun edebiyle edeblenmesi ve ona uymasıydı. (Bütün bunları kendi irâde ve arzusuyla yapmaktay­dı. O büyük zattan gördüğü ise sâdece örnek hâl ve güzel muamele idi.) İşte bu rıfk ve şefkat, bulunduğu her şeyi ve her işi güzelleştirmektedir.

Gerçekten sûfîlere benzemeye çalışan kimse; öncelikle, onların yoluna iman sahibidir. Sonra, bu imanın gereği onların yolunda seyr u suluk ve gay­ret gerekir.

Yukarıda zikrettiğimiz gibi, müteşebbih, mücâhede ve muhâsebe sâhibidir. Sonra zamanla, murâkebe sâhibi mutasavvıf ve bilâhare müşâhede sâhibi sûfî olur.

Sûfîlerin hâline ve tasavvufun inceliklerine ulaşmaya çalışmadan, kendisi­ni onların hedeflerine yaklaştıracak ve ulaştıracak ilk vazifeleri yerine getir­meden, onların yaşantı ve sıfatlarına girmeden, sırf, dış sûret ve kıyâfette on­lara benzeyen kimseye gelince o, gerçekten sûfîlere benzemek isteyen birisi değildir. O, bu hâliyle, sûfîlere değil, müteşebbihlere benzemektedir. Bu cemaate nisbeti sâdece elbise iledir. Bununla birlikte (bu tür bir benzemenin bi­le ona faydası vardır. Çünkü) sûfîler, kendileriyle oturanın şâkî olmadığı bir topluluktur. Nitekim bir hadiste:

“Kim bir kavme benzerse, o da onlardandır.” [3] buyrulmuştur.

Ebu Hureyre (r.a) tarafından nakledilen bir hadiste Hz. Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ’nın, insanın amellerini yazan meleklerden başka, yollarda dolaşıp zikir meclislerini arayan özel melekleri vardır. Allah Teâlâ’yı zikreden bir cemaat gördükleri zaman, diğerlerine:

“Aradığınız buradadır; buraya gelin diye!” seslenirler. Hepsi topla­nıp, kanatlarıyla onları, semânın derinliklerine kadar sarar, kuşatırlar. Allahu Teâlâ, herşeyi daha iyi bildiği halde, onların amelini İlâhî huzura çıkaran meleklere:

“Kullarım ne diyor?” diye sorar. Melekler:

“Sana hamd ediyor, seni teşbih ediyor ve seni yüceltiyorlar.” diye cevap verirler. Allahu Teâlâ:

“Onlar beni gördüler mi?” diye sorar, melekler:

“Hayır, görmediler.” derler. Allahu Teâlâ:

“Peki, beni görselerdi nasıl davranırlardı?” diye sorunca, melekler:

“Onlar seni görselerdi, sana daha çok hamdeder, seni daha çok teşbih eder, seni daha çok yüceltirlerdi.” derler. Allahu Teâlâ:

“Onlar benden neyi istiyorlar?” diye sorunca, melekler:

“Cenneti istiyorlar.” derler. Allahu Teâlâ:

“Onlar, Cennet’i gördüler mi?” diye sorar, melekler:

“Hayır, görmediler.” derler. Allahu Teâlâ:

“Eğer görselerdi durumları nasıl olurdu?” diye sorunca, melekler:

“Onu daha çok isterler ve onu kazanacak amellere daha fazla sarılırlardı.” diye cevap verirler. Allahu Teâlâ:

“Onlar neden bana sığınıyorlar?” diye sorar, melekler:

“Cehennem’den sana sığınıyorlar.” diye cevap verirler. Allah Teâlâ:

“Onlar Cehennem’i gördüler mi?” diye sorar, melekler:

“Hayır görmediler.” derler. Allah Teâlâ:

“Eğer onu görselerdi, halleri nasıl olurdu?” diye sorunca, melekler:

“Ondan daha şiddetli sana sığınırlar ve ona kendilerini götürecek ameller­den daha çok kaçarlardı.” derler. O zaman Allah Teâlâ:

“Sizleri şâhit tutarak söylüyorum: Muhakkak ben onları affettim.’’ buyurur. Bunun üzerine içlerinden bir melek:

“Yâ Rabbi! Onların içinde bir kimse var ki; onlar gibi zikir ehli değildir, on­ların arasına zikir için değil, bir ihtiyacı için gelmişti.” deyince, Allah Teâlâ: “Onlar öyle bir topluluktur ki; onlarla oturan şâkî (rahmetten mah­rum) olmaz." [4] buyurur.

Demek ki; sûfilerle oturan, onlara benzemeye çalışan ve onları seven kim­se şâkî olmaz; ilahi rahmetten mahrum kalmaz.

   

[1]- (Tirmizî, Duâ, 128; Münâvî, FeyzuTKadîr, IV, 92 (No:4651), Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, X, 75.)

[2] - (Taberî, Ğâimu’l-Beyân, Cüz: 22, 137; İbnu Kesir, Tefsir, IV, 434; Kurtûbî, el- Câmi’, XIV, 346; Hâkim, Müstedrek, II, 426.)

[3]- (Ebu Dâvud, Libâs, 4; Ahmed, Müsned, II, 50.) 

[4]- (Buhâri, Deavât, 67; Müslim, Zikr, 35. (Benzeri rivâyetle rivâyet edilmiştir.))

Bazıları melâmetiyi şöyle tarif etmişlerdir: “Melâmetî, iyiliğini açıklamayan, kötülüğünü de gizlemeyen kimsedir.” Bunu şöyle izâh edebiliriz:

Melâmetî; damarlarına varana kadar, bütün benliği ile ihlâsı içine sindir­miş, sıdkı elde etmiş bir kimsedir. O, bu durumda kimsenin, hâline ve amel­lerine vâkıf olmasını sevmez.

Bize, Şeyh Ebû Zûr’a el-Makdısî, Huzeyfe el-Yâmânî’nin şöyle dediğini rivâyet etti. Rasûlullah’a (sav):

“İhlas nedir, Yâ Resûlallah?” diye sordum, Efendimiz (s. a. v) de:

“Ben de: “İhlasın ne olduğunu?” Cebrâil’e sordum, dedi ki:

“Ben de: “İhlasın ne olduğunu?” Cenâb-ı Hakk’a sordum, şöyle bu­yurdu:

“İhlâs, benim sırlarımdan bir sırdır. Onu, kullarımdan sevdiğim kim­senin kalbine emânet olarak korum.”  [1]

Melâmetîlerin ihlâsa sarılma konusunda özel ve ayrı bir hususiyetleri var­dır. Onlar, sâhip oldukları hâl ve amellerin gizlenmesi kanaatindedirler ve on­ları gizlemekten büyük tad alırlar. Öyle ki; melâmetîler, amel veya hallerinden birinin bilinmesinden, suç işleyen bir kimsenin suçunun ortaya çıkmasından korktuğu gibi korkar. Çünkü melâmetinin gözünde ihlas her şeyin üstündedir ve ona sımsıkı sarılmıştır.

Ebû Yâkub es-Sûsî demiştir ki: “Onlar, ihlaslarındaki ihlâsı gördükleri za­man; o ihlâsları da ayrı bir ihlâsa muhtaç olmuştur.”

Zunnûn el-Mısrî demiştir ki: “Şu üç şey ihlâsın alâmetlerindendir:

1-Kişinin gözünde halk tarafından övülmesiyle yerilmesinin bir olması.

2-Yaptığı amelleri gözünde hiç görmemesi.

3-Amelin âhirette sevap getireceğini düşünmemesi.”

Ebû Zür’a, Ebû Osman el-Mağrıbî’nin şöyle dediğini rivâyet etmiştir:

“İhlâs; yapılan amelde nefis adına bir payın bulunmayıp her şeyin Allah rızası için yapılmasıdır. Bu, avamın ihlâsıdır. Havassın ihlâsı ise; kendilerinden özel bir cehd ve gayret olmaksızın, kendiliğinden oluşan bir hâldir. Onlardan birçok taat ve hayır ortaya çıkar; onlarsa bunları görmekten uzaktırlar. Ona bakıp herhangi bir değerlendirme ve hesap yapmazlar. Bu havassın itilâsı­dır.”

Şeyh Ebû Osman el-Mağrıbî’nin açıklamış olduğu bu durum, sûfi ile melâmetîyi birbirinden ayırt etmektedir. Çünkü melâmetî; amel ve hâlinde halkın düşüncesini kalbinden çıkarmış, fakat, nefsinde, kendisinin ihlâs sâhibi oldu­ğu düşüncesini bırakmıştır. Sûfî ise; amel ve hâlinde başkalarını görmeyi çı­karttığı gibi, nefsinin de çıkartmıştır. Bu hâliyle o, “muhlas” yâni; İlâhî tevfik ile ihlâsa ulaştırılmış, mâsivâdan alınmış bir kimsedir. Melâmetî ise, muhlis; kendi çabasıyla ihlâs sahibi olmaya çalışan bir kimsedir. Allah tarafından se­çilen muhlas ile, kendi çabasıyla ihlâsı elde etmeye çalışan muhlis arasında ne kadar fark vardır.

Ebû Bekir ez-Zekkâk, demiştir ki: “Bir muhlisin ihlâsında kendi ihlâsını görmesi onun için bir noksanlıktır. Allahu Teâlâ, onun ihlâsını hâlis kılmak is­tediği zaman, kalbinden itilâsındaki ihlâsı görme duygusunu giderir. Böylece kul, kendi gayreti ile ihlâsı bulmuş “muhlis” değil, Allah’ın inâyeti ile ihlâsa ka­vuşturulmuş bir kimse olur; işte bu durumda olan kimselere “muhlas” denir.”

Ebû Sâid el-Harrâz ise: “Ariflerin riyâsı, müridlerin ihlâsından daha faziletlidir.” demiştir.

Bunun mânası şudur: Hiç şüphesiz, müridlerin ihlâsı, ihlâsını görme has­talığı ile karşı karşıyadır. Ârif ise; amelini iptal edecek riyâdan uzaktır. Bazen ârif, amelinden veya sâhip olduğu mânevî hâlinden bir şeyi, ya müridi hak yo­la çekmek veya ona bazı amellerini göstererek ondaki kötü bir hâli tedâvi et­meyi düşünebilir. Bu işlerde ve durumlarda âriflerin farkında olduğu ince bir ilim ve siyâset vardır ki, onu başkaları tanıyamazlar. İlmi ve aklı noksan kimseler dıştan bakınca onu riyâ zanneder. Halbuki o, riyâ değildir; sâdece, nef­sin hiçbir zaman devreye giremediği, içinde hiçbir âfet olmayan, Allah’dan alınmış, Allah için ortaya konan açık bir ilim ve anlayıştır.

Rüveym ise “İhlâs; amel sâhibinin karşılık olarak (Allah rızâsından başka) dünya ve âhirette, maddî mânevî hiçbir şeye râzı olmamasıdır.” demiştir.

Bazıları demişlerdir ki: “Gerçek ihlâs; devamlı Hakk’a nazar ederek, halkı görmeyi unutmaktır.”

Melâmetî, halkı görüyor ki; amelini ve hâlini onlardan gizlemektedir. Sûfi de bu hâl yoktur.

Buraya kadar anlattıklarımızla, sûfînin ihlâsını bir nebze vasfetmiş olduk.

Bu konuda Zekkâk (rah) şöyle demiştir: “İhlâs sâbinin, ihlâsını görmekten ve ben ihlâs sahibiyim diye düşünmekten kurtulması gerekir. Çünkü bu hâl ihlâsdaki kemâlin noksanlığından kaynaklanmaktadır. Gerçek ihlâs; Allah Teâlâ’nın, amel sâhibini bozuk niyet ve mâsivâ düşüncesinden korumayı üzeri­ne alması ve kulun da o ameli, sırf Allah için kemâl-i edebiyle yapmasıdır.”

Cafer el-Huldî şöyle demiştir: Cüneyd el-Bağdâdî’ye:

“İhlâsla sıdk arasında bir fark var mıdır?” diye sordum, Hazret:

“Evet, sıdk asildir ve ilk olarak bulunur. İhlâs ise; sonradan hâsıl olur ve sıdka tâbidir.” diyerek şöyle devam etti: “Çünkü ihlâs amele girdikten sonra meydana gelir. Kula lâzım olan ancak ihlâstır. Sonra ihlâsın da hâlis bir hâle getirilmesi işlemi vardır. Peşinden, ihlâsı hâlis kılma işinde de tertemiz bir ih­lâs içinde bulunmak lazımdır.”

Buna göre; ilk hâliyle ihlâs, melâmetînin hâlidir. İhlâsı görmekten kurtul­mak ise, sûfî’nin hâlidir. İhlâsı hâlis kılma işinde de saf ve temiz bir halde ol­mak, kalbin tamamıyle mâsivâdan arınmasının neticesi ve meyvesidir. Bu ise; kulun her türlü şekil ve kâideden kurtulması, ibâdet ve amelini kendi gay­reti ile yerine getirdiğini düşünmekten uzaklaşması, bütün varlığını Cenâb-ı Hakk’ın irâde ve tasarrufunda görerek, kendini aradan çıkarması, tamamıyla İlâhî irâdeye teslim olması ve böylece amelini ve hâlini başkalarından sakla­ma durumundan da kurtulması, (tam bir fenâ hâlininin oluşması) demektir. Bu durum, sûfî’nin ilk hâlinin ardından gelir ve ondan daha yüksek bir durumdur. Melâmetî ise, ihlâs dâiresinde kalıp, ihlâsın hakikatine ulaşmak için herhangi bir çaba göstermez. İşte bu, sûfi ile melâmetî arasındaki en açık farktır:

Melâmetîlerden bir topluluk, Horasan’da hiç eksik olmamıştır. Başlarında, melâmetîliğin esaslarını öğretip yayan ve onlara sâhip oldukları hâlin şartla­rını tanıtan şeyhler bulunmaktadır. Biz de Irak’ta, bu yola sulûk etmiş kimse­ler gördük. Fakat onlar bu isimle meşhur değillerdi. İraklıların bu ismi kulla­nıp yaymaları yakındır.

Anlatıldığına göre; melâmetîlerden birisi “semâ” yapmaya dâvet edildi. Fakat o buna yanaşmadı. Kendine: “Niçin çekiniyorsun?” diye sorulduğu za­man: “Eğer ben semâ’a katılıp devran etsem, bende vecd hâli meydana ge­lir. Ben ise hâlimin kimse tarafından bilinmesini sevmem!” demiştir.

Yine anlatılır ki: Ahmed b. Ebi’l-Havârî, Ebû Süleyman ed-Dârânî’ye:

“Ben halvette bulunduğum zaman, insanların arasındayken bulamadığım lezzeti buluyorum.” dediğinde, ed-Dârânî:

“O halde sen gerçekten zayıf bir adamsın!” demiştir.

Melâmetî, ihlâsa sımsıkı sarılıp, sadâkatle bunun gereğini yerine getirme­ye çalışan birisi olmakla birlikte, kendisinde halkı görme (onların değerlendir­mesini dikkate alma) hâlinden bir parça mevcuttur. Aslında ihlâs ve sadâka­tin gerçekleşmesinden sonra, bu gibi şeyler, güzel kabul edilebilecek nitelik­tedir.

Sûfî ise, halk için amel etmek veya amelden çekinmek gibi hallerden ta­mamen temizlenip sıyrılmış, onları fenâ ve zeval gözüyle görmüş, kendisine tevhid nûru parlamış ve: “Onun zâtından başka herşey yok olucudur.” (Kasas (28), 88.) âyetinin sırrını yakinen görüp anlamıştır. Nitekim bazıları, kendilerine vecd ve istiğrak hâli galabe çaldığı zaman: “Dünya ve âhirette Allah’tan başkası yok­tur.” demişlerdir.

Melâmetînin hâlini başkalarından gizlemesi iki şekilde olur:

1-Amel ve hâlinde ihlâs ve sadâkati gerçekleştirme gayreti ile.

2-Bir tür gayrete gelip hâlini tamamen gizleme endişesiyle. Nitekim sevgi­lisiyle başbaşa kalan kimse, kendilerini başkasının gözetlemesinden rahat­sız olur. Hele, muhhabetinde sâdık olunca; başkalarının, kendisinin sevgilisi­ne olan muhabbetini bilmesinden son derece nefret eder. Her ne kadar bu hâl, yüksek bir seviye ise de sûfînin yolunda bir noksanlık ve hastalıktır. Bu duruma göre melâmetî, mutasavvıftan öne geçmiş, sûfîden de geri kalmış bir haldedir.

Melemetîye göre zikir dört şekilde yapılır:

1-Dille zikir.

2-Kalble zikir.

3-Sırla zikir.

4-Ruhla zikir.

Ruhun zikri tam olarak gerçekleşince; sır, kalp ve dilin zikri durur. Bu, “müşahede” makâmında yapılan zikirdir. Sırrın zikri gerçekleşince; kalp ve dilin zikirleri durur. Bu, “heybet” makâmının zikridir. Kalbin zikri güzel olunca; dil zikirden gevşer. Bu ise; nimet ve İlâhî ihsânların yakînen görülmesiyle olu­şan zikirdir. Kalb zikirden gâfil olunca; dil zikret meye başlar ki, bu da âdet usul yapılan bir zikirdir.

Bu zikirlerden her birinin kendine göre bir âfet vardır. Rûh zikrinin âfeti, sırrın ona muttalî olmasıdır. Sırrın zikrinin âfeti, kalbin ona muttalî olmasıdır. Kalb zikrinin âfeti de nefsin ona muttalî olmasıdır. Nefis zikrinin âfeti ise, yap­tığı zikri görmesi, onu gözünde büyütmesi, ondan sevap beklemesi veya onunla yüksek mânevî makamlara ulaşacağını zannetmesidir. Halbuki, melâmetîlere göre insanların en düşük olanı; amelini insanlara göstermek ve bu sâyede insanları kendisine yöneltmek isteyen kimsedir.

Melâmetîlerin temel anlayışına göre yukarıdaki sözlerin sırrı şudur:

Rûhun zikri; zât zikri, sırrın zikri; sıfatların zikri, kalbin zikri; nimetlerin, İlâ­hî ihsânların ve sıfatların eserlerinin zikrî, nefsin zikri ise; çeşitli sebeplere da­yalı olarak yapılan zikirdir.

Melâmetîler; “sırrın rûhun yaptığına muttalî olması” sözüyle, kişinin rûhu ile zât zikri esnâsında fenâ hâlinin gerçekleşmesine işâret etmektedirler. Zâ­ti zikir esnasında heybet zikrinin ve sıfatların zikrinin meydana gelmesi, hey­betin varlığını gösterir. Heybetin varlığı; henüz yok olmamış başka bir vucûdun mevcudiyetini gösterir ki bu, “fena” hâline ters düşmektedir. Aynı şekil­de, “sırrın zikri, heybetin varlığını gösterir, bu da sıfatların zikridir.” sözü de kurbiyyet hâlini ifâde etmektedir. Kalbin zikri, nimet ve ihsânların zikridir ki, bu da bir nevî Hak’tan uzaklığı gösterir. Çünkü bu, nimetleri zikretmekle meşgul olup, nimetin sâhibinden kopmaktır. Vereni unutarak nimetle meşgul olmak; bir tür uzaklık hâlidir. Nefsin, amellerin karşılığına göz dikmesi; amelin varlı­ğını ve sevabını hesaplamaktır. Bu da gerçekten haktan bir sapmadır.

Bunlar, melâmetîlerin çeşitli kısımlarıdır. Onların bazıları diğerlerinden da­ha üstün bir dereceye sâhiptir.

En doğrusunu Allahu Teâlâ bilir.

 

Kendilerini bazen “Kalenderi” bazen de “Melâmetî” diye isimlendiren bir grup, sûfiler arasında zikredilmektedir. Az önceki bölümde melâmetînin hâli­ni zikrettik. Onların hâlinin şerefli bir hâl, yüce bir makam, sünnet ve hadisle­re sımsıkı sarılmak, ihlâs ve sadâkati elde etmek olduğuna işâret ettik. Onlar, bazı fitneye düşmüş kimselerin düşündüğü gibi kötü bir durumda değillerdir.

“Kalenderîye”ye gelince bu isimle, kendilerine kalp safa ve sarhoşluğunun hâkim olduğu, bu sebeple âdetleri terk eden, meclis ve toplantı edeblerine bağlı kalmayı bir kenara iten, kalp hoşluğu içinde hareket eden birtakım kim­selere işâret edilmektedir.

Bu kimselerin farz amellerin dışında fazla bir amelleri yoktur. Şeriatın ruh­sat verdiği bütün dünyevî tat ve lezzetlerden faydalanmakta bir sakınca gör­mezler. Çoğu zaman ruhsatlarda kalırlar; azimeti ele geçirmeye çalışmazlar. Bununla beraber, dünya malı toplama ve çoğaltma gibi bir dertleri de yoktur. Çileyi tercih eden âbid, zâhid ve çilekeşlerin hâline de girmezler. Onların, kalblerinin hoşluğundan ve safâsından başka bir arzu ve arayışları yoktur.

Kalenderî ile melâmetî arasındaki fark şudur:

Melâmetî, elden geldiği kadar ibâdetlerini gizlemeye çalışır. Kalenderî ise; bütün âdet ve alışkanlıkları kökünden kazımak ister.

Melâmetî; her türlü hayır ve iyilik yollarına sarılır ve faziletin bunlarda ol­duğunu kabul eder. Ancak, bütün hallerini ve amellerini başkalarından gizle­meye gayret eder. Ayrıca melâmetî, kendisini avam sınıfındaki insanlar sevi­yesinde tutar. Kılıkta kıyâfette, haraket ve davranışlarında onlar gibi davrana­rak hâlini gizlemeye ve tanınmamaya çalışır. Bununla berâber o, bulunduğu dereceden daha yüksek derecelere ulaşmak ister. Kendisini Allahu Teâlâ’ya yaklaştıracak her şeyi bütün gücüyle yapma gayretine girer. Kalenderi ise; herhangi bir şekle bağlı kalmaz ve halk tarafından hâlinin bilinip bilinmemesi­ne hiç aldırış etmez. O, ancak bütün sermâyesi olan kalp safa ve temizliğine bakar; başkasına meyletmez.

Sûfî ise; her şeyi yerli yerine kor. Bütün vakitleri bilerek harcamaya ve ya­şantısını ilme göre tedbir etmeye çalışır. Halkı lâyık olduğu yere, Hakk’ın em­rini de konması gereken makama kor. Gizlenmesi gereken şeyleri gizler, açıl­ması uygun olan şeyleri de açığa vurur. Her işi kendi yerinde, huzurlu bir akıl, sağlam bir tevhid anlayışı, kâmil bir mârîfet, sıdk ve ihlâsa riâyet ederek ya­par ve tamamlar.

Bir de kendilerine “melâmetiyye” adını veren, sûfîlerle uzaktan yakından alakaları olmadığı halde, onlardanmış gibi gözüken ve bunun için sûfi kisve­sine bürünen, onlar gibi giyinen sapık bir grup vardır. Onlar büyük bir gaflet ve aldanış içindedirler.

Bunlar bazen, çevreden korunmak, bazen de başka bir iddia peşinde ola­rak, bu kılığa bürünürler ve her şeyi mübâh gören “ibâhiyye” grubunun yo­lunca giderler. Onlar, kendi düşüncelerince; temiz bir şekilde Allah’a bağlan­dıklarını zannederek: “İşte ulaşılacak nokta, bu kalp temizliğidir. Şeriatın emir ve nehiylerine göre haraket etmek; akılları kıt, taklitten başka yolu olmayan avam tabakasının işidir!” demektedirler. Halbuki bu görüş, küfrün, zındıklığın ve dinden çıkmanın tâ kendisidir. Hakikat diye sunulan ve savunulan bir şey, eğer şeriat tarafından reddeliyorsa o, bir zındıklıktır. Bu aldanmış zavallılar, şeriatın; tamamen kulluktan ibaret olduğunu, hakikatin da kulluk görevlerinin inceliklerine vâkıf olmaktan ibaret bulunduğunu bilemediler. Halbuki, hakikat derecesine ulaşan kimse, kulluğun gerektirdiği bütün vazifeleri yapmak zo­rundadır. Bu dereceye ulaşan kimseden istenen pek çok şey vardır ki; o ma­kamda olmayandan istenmez. Bu haldeki bir kimse, hiçbir zaman mükellefi­yetten kurtulmaz. Onun hâl ve makâmı yükseldikçe iç âleminde istenmeyen bir değişme ve vesvese olmaz

Hz. Hz. Ömer (ra) demiştir ki:

“İnsanlar, Hz. Peygamber (sav) zamanında vahiy ile kontrol edilip hesaba çekiliyordu. Fakat şimdi vahiy kesildi. Bugün biz, sizi, sâdece görebildiğimiz amellerinizle değerlendiriyoruz. Artık kim, bize, hayır amel (ve hâlini) ortaya korsa, onu emin kabul eder, kendimize yaklaştı­rırız. Onun içindeki düşüncelerin hesabı bize düşmez. İçinde sakladığı düşüncelerde Allah Teâlâ onu hesaba çekecektir. Kim de hayrın dışın­da (şer) bir ameli ortaya korsa; o her ne kadar: "içim güzeldir, niyetim temizdir!” dese de, ona güvenip emin kabul etmeyiz. ” (Buhârî, Cihâd, 119.)

Şu sözler de Hz. Ömer’e (ra) ait: “Kendisini kınanıp ayıplanacak bir duruma sokan kimse, sakın bu yüzden, hakkında kötü düşünecek kim­seyi ayıplamasın. Biz bir kimsenin, farz namazları ihmal ettiğini, dinin emirlerini hafife aldığını, tilâvetin, namaz ve orucun mâ’nevî tadına hiç önem vermediğini, haram ve çirkin hallere girdiğini gördüğümüz za­man, onu red ederiz. Kendisinin: “Benim içim temizdir, niyetim düzgün­dür.” iddiasını kabul etmeyiz.”

Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî’ (k.s) bize, Ebû Muhammed el- Cerîrî’nin şöyle dediğini nakletti: Cüneyd el-Bağdâdî’nin yanındaydım. Hazretin yanında, bazıları mârifet hakkında konuşuluyordu. Oradakilerden birisi: “Mârifetullah’a sâhib kimseler, öyle bir makama ulaşmışlardır ki, artık onların takvâ ve iyilik türü amellerle uğraşmaları gerekmez.” dedi. Cüneyd el-Bağdâdî’, bu sözden öyle rahatsız oldu ki, hemen adamı susturup şöyle uyardı:

“Bu söz, kendilerinden amellerin düştüğünü söyleyen “ibâhiye” grubunun sözüdür. Bana göre bu, çok ağır bir sözdür. Hırsızlık yapan ve zinâ eden kim­senin hâli, böyle söyleyen ve düşünen kimseden daha iyidir. Muhakkak ârif-i billah olan zatlar, amellerini Allah’ın emri olarak aldılar ve o ameller içinde O’nun huzuruna döneceklerdir. Dünyada bin yıl yaşasam hayır amellerimden zerre kadar noksanlaştırmam. Ancak, elimde olmayan sebeplerle amellerle arama bir engel çıkarsa, o başka. Hiç şüphesiz, amellerim benim mârifetimi artırmakta ve manevi hâlimi kuvetlendirmektedir.”

Hulûl iddia eden, Allahu Teâlâ’nın, kendilerine ve seçtiği cisimlere hulûl edip girdiğini düşünen kimseler de bu anlattıklarımız gibi küfür ve dalâlet içindedirler. Bu anlayışta, Hristiyanların ulûhiyyet ve varlık âlemi hakkında söyledikleri sözlerin benzeri bir mâna bulunmaktadır. Onlardan bazıları, Allah Teâlâ’nın güzel ve seçilmiş şeylere girdiği anlayışından hareketle, güzel olan her şeye haram-helal demeden bakmayı mübâh görmektedirler.

Yine bu kimseler, bazı hâl sâhibi velilerin istiğrâk ve mânevî sarhoşluk hâ­linde söyledikleri sözlerin de kendilerinin düşündüğü gibi, Allah’ın onların içi­ne girmesiyle meydana geldiğini zan ve hesap etmişlerdir. Meselâ, Hallac-ı Mansur’un: “Ene’l-Hakk”: (Ben Hakk’ım!), Ebû Yezid el-Bistâmî’nin de: “Sübhânî mâ a’zama şânî: “Kendimi teşbih ve tenzih ederim, şânım ne kadar yüce oldu!” sözü gibi.

Biz, Ebû Yezid el-Bistâmî, bu sözü gerçek mânası ile kendisi için söyle­miştir diye itikâd etmekten Allah’a sığınırız. O, bu sözü, mânevî istiğrâk hâlin­de, Allahu Teâlâ’dan işitip, O’ndan O’nun nâmına mânen kendi diliyle hikâye etmiştir. Ebû Mansûr el-Hallac’ın sözü için de böyle düşünmek gerekir. Eğer biz, fitneye düşmüş kimselerin dediği gibi, onların bu sözlerinde hulûl iddiası bulunduğunu bilsek, hulûlcüleri reddettiğimiz gibi, onları da reddederdik.

Hiç şüphesiz, Rasûlullah (sav), bize tertemiz, dosdoğru, bütün eğrilikle­ri düzeltecek, şerefli bir şeriat getirdi. Aklımız da bize, Allahu Teâlâ hakkın­da söylenip söylenmeyecek şeyler hususunda yol göstermektedir. Allahu Te­âlâ, herhangi bir şeye hulûl etmekten girmekten münezzeh olduğu gibi, baş­ka bir şeyin kendisine hulûlünden de uzaktır.

Bu fitneye düşmüş kimselerin bir kısmında, parlak bir zekâ ve derin bir an­layış bulunabilir, sağdan soldan bâtını hallerle ilgili birtakım şeyler de duy­muş olabilirler. Kendi kendine, bunların Allah Teâlâ’ya ait ilhamlar ve onun­la birtakım konuşmalar olduğunu düşünebilirler. Meselâ; “Allahu Teâlâ bana şöyle dedi; ben de O’na şöyle söyledim!” vs. diyebilir.

Böyle bir adam, ya câhildir; nefsini ve onun vesvesesini, Rabbini ve onun­la konuşmanın keyfiyyetini bilememektedir. Yahut da söylediği şeyin bâtıl ol­duğunu biliyordur; fakat, hevâ ve hevesi onu, kendisinin güya o mânevî hâli elde etmiş olduğu düşüncesini vermek için, bu şekilde bir davaya sürükle­mektedir. Bütün bunlar sapıklıktır.

Bu kimsenin bu tür sözleri söylemeye cesaretlenmesinin sebebi; muhak­kik, gerçek hâl sâhibi bazı kimselerden duymuş olduğu bir takım mânevî hitâb ve konuşmalardır. Halbuki bu mânevî konuşmalar, ehli olanlarda, zâhiren ve bâtınen uzunca bir mücâhededen, sûfîlerin yolunun temel esasları olan takvâ, sadâkat ve dünyaya karşı son derece zühd sâhibi olmak gibi prensiplere sımsıkı sarıldıktan sonra meydana gelmiştir ve Allah tarafından kendile­rine ilhâm ve ihsan edilmiştir.

Onların iç âlemleri sâfi olup mâsivâdan arınınca, gönüllerinde, Kitab ve sünnete uygun bir takım mânevî hitab ve konuşmalar oluşur. Bu konuşma ve hitablar, onlara, özellikle cezbe ve istiğrâk (kendinden geçme) hallerinde in­dirilir. Bu, onların kafa kulağı ile işitebilecekleri bir konuşma türü olmayıp, ne­fislerinde vâki olan bir konuşma gibidir ki; onu, Kitab ve sünnete uygun, eh­lince anlaşılabilen, zâhirî ilme muvâfık bir konuşma türü olarak hissedip an­larlar. Bu, bazen gönülleri için bir münâcaat, bazen de sırlarının kendilerine bir konuşması olur.

Anlatılan mânevî hallerle birlikte onlar, kendilerini kulluk makâmında, Cenâb-ı Hakk’ı da Rubûbiyet makâmında görüp, O’na teslim olurlar: Bu durum­da, içlerinde vâki olan sözleri, bâzen kendilerine, bâzen de Rabblerine nisbet ederek söylerler. Bununla birlikte onlar, bu hitabların bizzat Allah’ın kelamı ol­madığını, Allahu Teâlâ’nın onların bâtınlarında var ettiği, sonradan var olan bir ilim olduğunu bilirler. Onlar; kendilerine nefisleri tarafından ilkâ edilen her şeyden Allahu Teâlâ’ya kaçıp sığınmayı kendilerine prensip etmişlerdir. İç âlemleri hevâ ve nefse âit şeylerden temizlenince, gönüllerine bir takım şey­ler ilhâm edilir. Onlar bunları, kelamın sâhibine nisbeti gibi değil de hâdis (sonradan yaratılan bir şeyin) muhdisine (onu yaratana) nisbeti şeklinde Al­lah’a nisbet ederler. Kalbî bir sapmadan ve hakkı değiştirmekten korunmala­rı için bu şekilde dikkat ederler.

Fitneye düşmüş gruplardan birisi de kendilerinin tevhid denizine daldıkla­rını zannedip, nefislerine âit herhangi bir şeyin bulunmadığını, Allahu Teâlâ’nın irâde ve fiili yanında, kendilerinin herhangi bir haraket ve fiile sâhip ol­madıklarını, söyleyenlerdir. Bunlar, yaptıkları şeylerde mecbur olduklarını düşünerek; kendilerini günah ve isyana kapıp koyuverirler. Gevşeklik, devamlı gaflet, Allah’ın rahmetine güvenip aldanma, İslâm dâiresinden çıkma, helal ve haram hiçbir hudûd tanımama gibi hallere meylederler.

Sehl b. Abdullah’a: “Ben bir kapı gibiyim; ancak haraket ettirilince haraket ederim!” diyen bir adamın durumu sorulduğunda, Hazret şöyle demiştir:

“Bu sözü ya bir sıddık ya da bir zındık söylemiş olabilir. Sıddık böyle bir sözü; kulluk hak ve vazifelerine riâyet ve şer’î hükümlere sımsıkı sarılmakla birlikte, bütün eşyanın ancak Allah’ın irâde ve kudretiyle ayakta durabileceği­ne işâret için söylemiştir. Zındık ise; bütün işleri Allah’a havâle ederek, nefsi­ni aradan çıkarıp dinin emir ve yasaklarının bağından kurtulmak için söyle­miştir.”

Ancak, helal ve harama, Allahu Teâlâ’nın koyduğu hudûd ve hükümlere inanan, kendisinden bir günah meydana gelince, onun günah ve kendisine tevbenin vâcib olduğunu kabul ve itiraf eden kimse, sağlam ve sahih inançlı biridir. O, her ne kadar kendisinde bulunan gevşeklik ve tembellik sebebiyle kusur içinde olsa, nefsin hevâsıyla aylak aylak dolaşıp lezzet ve şehvetlerini ele geçirmeye çalışsa, kendini edeplendirecek, mânevî kirlerden temizleye­cek, içinde bulunduğu ayıplarını gösterecek bir mürşide bağlanmasa da İs­lâm dairesindedir ve yukarıda anlatılan sapık fırkaların dışındadır:

Hidâyete ulaştırıp rızasında muvaffak kılan Allahu Teâlâ’dır.

Rasûlullah (sav) Efendimiz bir hadislerinde buyurmuştur ki:

“Muhammed’in nefsini elinde bulunduran Allah’a yemin olsun; eğer isterseniz bu hususta yemin de edebilirim. Hiç şüphesiz, Allahu Teâlâ’nın en sevgili kulları; Allah’ı kullarına, kullarını da Allah’a sevdiren, yeryüzünde hayır ve nasihat için dolaşandır.” [1] Rasûlullah (sav) Efendimizin zikrettiği bu durum, mürşidlik ve Allahu Teâlâ’ya dâvet rütbesidir. Çünkü mürşid (şeyh), gerçek olarak Allah’ı kullarına, kulları da Allah’a sevdirmektedir.

Mürşidlik rütbesi; sûfîlerin yolunda, rütbelerin en yükseği ve Allah’a dâvette peygamber vekilliğidir.

Mürşidin, kulları Allah’a sevdirmesi şöyle olmaktadır:

Hiç şüphesiz, mürşid-i kâmil müridi, Hz. Rasûlullah (sav) Efendimizin yo­luna uymaya sevk etmektedir. Kim Hz. Peygamber (sav)’e güzel bir şekilde uyarsa; Allahu Teâlâ onu sever. Çünkü O, şöyle buyurmuştur:

“Rasûlüm onlara de ki: “Eğer siz gerçekten, Allah’ı seviyorsanız he­men bana uyun ki; Allah da sizi sevsin.”  (Al-i İmrân (3), 31.)

Mürşidin Allah’ı kullarına sevdirmesi de şöyle olmaktadır:

Mürşid, müridi, mânevî kötülük ve kirlerden temizleme yoluna sevkedip terbiye etmektedir. Nefis, çirkin sıfat ve huylardan temizlenince; kalp aynası parlar, içinde İlâhî azamet nûrları ışık verir ve tevhidin güzelliği ortaya çıkar. Basiret gözü (kadîm) celâl nûrlarını gözetlemeye ve ezelî kemâli seyretmeye çekilir; ilahi huzura can atar. Bu durumlarda kul, Rabbini sever. İşte bu, nefsi tezkiye ve terbiyenin bir neticesidir. Buna işâret olarak, Allah Teâlâ şöyle bu­yurmuştur:

“Şüphesiz nefsini (küfür ve isyandan) temizleyen, kurtulmuş (saâdeti bulmuş)tur.” (Şems (91), 9.)

Nefsin felâhı; Allahu Teâlâ’yı tanıması ve mârifet ilmini elde etmesiyledir. Bununla birlikte, kalp aynası parlayınca; dünya bütün çirkinliği, hakikati ve asıl hâliyle birlikte görülür. Âhiret de bütün güzelliği, gerçek yönü ve yüceliği ile ortaya çıkar. Artık, kulun basiretine, her iki dünyanın gerçek yönü ve akı­betleri açılır. Bu durumda kul, bâki olanı sevip, fâni olandan gönlünü çeker. Böylece, mânevi temizliğin (tezkiyenin) fâidesi ve mürşid elinde terbiye gör­menin bereketi ortaya çıkmış, istenen elde edilmiş olur. Demek ki; mürşid-i kâmil, Allahu Teâlâ’nın bir askeridir, onunla isteyenleri irşâd edip, arayanları hidâyetine ulaştırır.

Rasûlullah Efendimizin (sav) sahabisi Abdullah b. Bişr (ra) demiştir ki:

“Bizim zamanımızda, yirmi kişi yahut daha fazla insan bir araya top­lanır da eğer aralarında Allah’dan korkan heybet sâhibi bir kimse bu­lunmazsa: “gerçekten tehlike büyüktür; insanlar fesâda gitmiş!” denir­di.”

Mürşid-i kâmillerin üzerinde, Allahu Teâlâ’nın vakarı ve heybeti vardır. Onlara tâbi olan ve meclislerinde bulunan müridler, mürşidlerin üzerindeki edeb ve heybete bakıp, zâhiren ve bâtınen edeb sâhibi olurlar. Bu hâle işâreten Allahu Teâlâ buyurmuştur ki:

“İşte onlar, Allah’ın hidâyetine ulaştırdığı kimselerdir; öyleyse, sen de onların yoluna uy!"  (En’am (6), 90.)

Mürşid-i kâmiller hidâyetin hakikatine ulaştıkları zaman, kendilerine uyul­maya ehil ve ehliyetli kılınıp, muttakilerin imâmı yapılmışlardır.

Rasûlullah (sav) Efendimiz, bir kudsî hadiste Allahu Teâlâ’nın şöyle bu­yurduğunu nakletmiştir:

Kuluma benim zikrim ve taatımla meşgul olma hâli gâlib gelince; onun bütün gayret ve lezzetini zikrimde toplarım. Bütün lezzet ve him­metini zikrimde toplayınca, o bana âşık olur, ben de ona âşık olurum ve aramızdaki perdeyi kaldırır (doğrudan benimle muhatab yaparım. İn­sanlar yanıldıkları zaman onlar yanılmazlar. Onlar, sözleriyle nebilerin sözleri gibi (hak ve hakikati ifâde eden ve benden haber veren) kimse­lerdir. Onlar (hak yolunda) gerçek kahramanlardır. Yeryüzündekilere bir cezâ ve azap vermek istediğim zaman, onları görürüm ve yeryüzündeki­lere azap etmekten vazgeçerim.” [2] Hak yoluna giren bir sâlikin mürşidlik rütbesini elde etmesi şöyle gerçek­leşir:

Sâlik, çirkin sıfat ve hallere bürünmüş nefsini güzel bir siyâset ve idâreyle hak yolunda götürmekle sorumludur. Seyr u sülûkuna sadâkatla devam ede ede nefsi, mutmainne (huzur ve sükûn) makâmına yükselir. Nefsin mutmainne hâl ve makâmına sâhip olmasıyla, bu dereceye vâsıl olmuş rûhun İlâhî aşk ve mânevî harareti sâyesinde nefisteki (hakka karşı) soğukluk ve serkeşlik hâli çekip gider; yerini İlâhî huzur ve itaat duygusu alır. Nefsin bu yumuşama­sını Allahu Teâlâ şu âyetinde zikretmektedir:

“Sonra onların derileri ve kalbleri (bütün vücudları) Allah’ın zikrine yumuşar.” (Zümer (39), 23.)

Kul bu hâle ulaşınca; nefsi ibâdete koşar ve Allah’a itaat’a hazır bir kıva­ma gelir.

Kulun kalbi; biri rûha, diğeri nefse bakan iki yüze sahiptir. Bu hâliyle kalp, rûh ile nefsin arasında bulunmaktadır. Kalb, rûha bakan yönüyle ondan mâ­nevî yardım alır ve bunu, nefis mutmainne makamına çıkıncaya kadar ona ulaştırır. Sâlikin nefsi, mutmainne makâmına (mânevî huzur ve sükûna) ula­şınca, sâlik onu idare etmekten kurtulur, sülük sona erer ve artık nefsi yönet­mek kolay olur. Nefis boyun eğip Allah’ın emrine gelir. Sonra kalp, kendisin­deki nefse bakan yönüyle onun işlerine el atar; artık idareyi o yürütür. İşte bundan sonra, böyle bir kalbe sâhip mürşid için, terbiyesine aldığı müridlerin, tâliblerin ve sâdıkların nefisleri kendi nefsi yerinde olur ve onları da aynı yol­la terbiye eder. Bunun sebebi; nefislerin bir yönüyle aynı cins olmaları ve müridle mürşid arasında İlâhî, mânevî bir kaynaşma ve uyuşmanın bulunması­dır. Allahu Teâlâ, bu hususa işâret olarak şöyle buyurmuştur:

“Rasûlüm! Eğer sen, yeryüzünde olan bütün şeyleri harcasaydın; on­ların kalblerini birleştiremezdin. Fakat Allah (rahmetiyle) onların araları­nı birleştirdi.” (Enfâl (8), 63.). Mürşid-i kâmil, daha önceden kendi nefsini idâre edip yönettiği gibi, müridlerin nefislerini de aynı usûl ve edeble terbiye eder. O zaman mürşid-i kâ­milde, hadis-i kudsîde ifâde edildiği gibi, Allahu Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlâklanma durumu hâsıl olur. Hadis-i kudsîde şöyle buyrulmuştur:

“Dikkat edin, Ebrârın (dostlarımın) bana kavuşma şevkleri çoğaldı. Benim onlara kavuşma arzum ise daha şiddetlidir.” [3]

Bir de şu nokta var: Allahu Teâlâ’nın, sohbet edenle sohbet edilen (yani mürşidle, mürid) arasında güzel bir kaynaşma meydana getirmesi sebebiyle, bir çocuğun tabii doğumla babasının bir parçası olduğu gibi, mürid de mür­şidinin bir parçası durumuna gelir. Bu doğuş, mânevî bir doğuştur. Nitekim Hz. İsâ (as) bu mânada şöyle demiştir:

“İkinci doğumu (mânevî inkişâfını) gerçekleştirmeyen kimse; semânın melekûtuna yükselemez.”

Kişinin birinci doğumu; onun âlem-i mülk ile irtibatını sağlar. İkinci, mâne­vî doğuş ise, melekût âlemiyle olan irtibatını te’min eder. Allahu Teâlâ, bu gerçeği ifâde için şöyle buyurmuştur:

“Böylece biz İbrâhim’e göklerin ve yerin melekûtunu (sır ve acâibliklerini) gösteriyoruz ki; (kudret ve azametimize) yakînen inananlardan ol­sun.” (En’am (6), 75.)

İnsanın kemâle ermesi için lâzım olan kesin yakîn, (anlattığımız terbiye yoluyla meydana gelen) ikinci doğumla hâsıl olur. Bu doğuşla insan, peygamberlerin (mânevî) mirâsını elde etmeye hak kazanır. Kendisine, peygam­berlerin mirâsı ulaşmayan kimse, her ne kadar olgun anlayış ve zekâ sâhibi olsa da o daha (mânevî doğumla) doğmamış, mâna âlemine gözünü açma­mıştır. Çünkü anlayış ve zekâ, aklın sonucudur. Akıl ise, İslâm’ın nûrundan nasibi olmayınca, melekût âlemine dalamayıp, mülk âleminde akla dayalı ilimler içinde çırpınır durur. Bunun için akıl, matematik gibi sırf akla dayalı ilimlerde derinleşmiş (ve bir netice almıştır). Çünkü bu tür şeyler, mülk âlemi­ne ait işlerdir. Fakat bu akıl, melekût âlemine yükselemez.

Âlem-i mülk, kâinâtın dış yüzü ve görünüşü, âlem-i melekût ise, kâinâtın iç yüzü ve sırrıdır. Akıl; rûhun dili sayılır. Hidâyet nurlarının kaynaklanıp ya­yıldığı basiret, rûhun kalbi durumundadır. Dil ise; kalbin tercümanıdır. Tercü­man tarafından konuşulan her şey, kendisinden tercüme edilen kimsece bi­linmektedir. Halbuki, kendisinden tercüme edilen kimsenin bütün bildikleri, (o konuşmadıkça) tercüman tarafından fark edilemez. Bunun için, Allahu Teâlâ’nın peygamberlerine ve onlara tâbi olanlara ihsan ettiği hidâyet nûrundan nasibi olmayıp, sırf kuru akıllarıyla yetinenler; doğruyu bulmaktan mahrum bı­rakılmış, sâdece (kendisine açıklanan gerçekler için) tercüman olan dil ile ye­tinip beyan ve açıklamaların asıl gayesinden mahrum oldukları için, önlerine perdeler çekilmiştir.

Tabii doğum hâdisesinde, çocukların (ilk maddesi olan ve fıtrî özelliklerini taşıyan) zerrecikleri, babanın sulbüne konmuştur. Bunlar her doğacak çocuk adedince (babanın) evlatlarının sulbünde intikal ederek devam etmektedir. Cenâb-ı Hâkk’ın, “misâk” günü kendilerine:

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” deyince: “Evet, sen bizim Rabbimizsin.”  (Âraf (7) 172) şeklinde cevap veren, bu zerreler, Mekke ile Tâif arasındaki Nu’mân vâdisinde, yere uzanmış bir vaziyette yatırılan Hz. Âdem’in, Cenâb- ı Hakk (yahut melekler) tarafından sırtı sıvazlandığında, vücudundan gelecek bütün zürriyetinin adedince, deriden çıkan ter damlacıkları gibi, dışarı çıktılar. Bu İlâhî hitaba cevap verdikten sonra tekrar Hz. Âdem’in sulbüne kondular. Bâzı babaların sulbünde, bu çocuk tohumları taşınarak zürriyyeti devam etti­riliyor, bazısına da hiç zerre (tohum) konmayarak nesli kesiliyor.

Meşâyıh dediğimiz mürşid-i kâmillerde böyledir. Onlardan bazısının (irşâdı ile mânevî doğumunu gerçekleştirdiği mânevî) evlatları çoğalmıştır. Mürşidler bu evlatlarına kendilerindeki birçok mânevî ilim ve hâlleri intikal ettire­rek başkalarına tebliğ ve tevdî etmişlerdir.

Mürşidler, Hz. Peygamberle (sav) manen sohbet ve beraberlik sa­yesinde, kendilerine ulaşan mânevî hâl ve ilimleri, aynı yolla müridlerine intikal ettirirler. Onlardan bir kısmının (mânevî) evlâdı olurken, bazıları­nın da (irşâdını devam ettirecek kimse çıkmadığı için) nesli kesilmiştir. Hiç kesilmeyecek olan nesil, kâfirler, Hz. Peygamber (sav) için: “Nesli kesilmiş­tir.” dedikleri vakit; Allahu Teâlâ’nın:

“Asıl sana buğzedenlerin nesli kesiktir.” (Kevser , 3.) âyetiyle cevap verdiği nesil­dir. Rasûlullah’ın (sav) nesli kıyâmete kadar devam edecektir. Onun ilim mirâsı, mânevî bir silsile ile, ilim ehline intikal ederek bu neslin devamlılığı sağlanacaktır.

Bize, Şeyhimiz Ziyâuddîn Ebu’n-Necîb es-Sühreverdî, bizzat yazdırarak (imlâ yoluyla), Kesir b. Kays’ın şöyle dediğini rivâyet etti: Ebu’d-Derdâ ile Dimaşk mescidinde oturuyorduk. Yanına bir adam geldi ve:

“Ey Ebû’d-Derdâ! Ben, Hz. Peygamberin (sav) şehri Medine’den, sen­deki bir hadisi dinlemek için geldim.” dedi. Ebu’d-Derdâ adama:

“Buraya ticâret maksadı için mi geldin?” diye sordu, adam:

“Hayır!” dedi.

“Başka bir gaye için mi geldin?” diye sordu, adam:

“Hayır, (sırf bu hadisi öğrenmek için geldim), dedi.

Bunun üzerine, Ebu’d-Derdâ şöyle dedi: Ben, Hz. Peygamberin (s.a.v) şöyle buyurduğunu işittim:

“İlim elde etmek için yola çıkan kimseyi, Allah Cennet yollarından bir yola iletir. Melekler, ilim talebelerinden memnun oldukları için, üzerleri­ne kanatlarını gererler. Gerçekten, ilim elde etmek için uğraşana gök ve yerde olan bütün varlıklar, hatta sudaki balıklar bile istiğfâr ederler. İlim sahibinin sırf ibâdet eden âbide üstünlüğü; dolunayın diğer yıldızlara karşı üstünlüğü gibidir. Muhakkak ki âlimler, peygamberlerin vârisleri­dir. Peygamberler dirhem ve dinâr (gibi dünya metâı) mirâs bırakmadı­lar. Onlar sadece ilmi mirâs bıraktılar. Kim bu ilimden alırsa, büyük bir pay almış olur.”  (Bûhârî, İlim, 10; Ebu Dâvud, ilim, 1; Tirmizî, İlim, 19.)

Beşeriyetin babası Hz. Âdem’e ilk verilen şey; ilim ve hikmet olup, sonra bunlar evlatlarına intikal etmiştir. Nitekim, unutmak (nisyan), isyan, şeytan ve nefsin arzularına uyma gibi hasletler de ondan çocuklarına intikal etmiştir. Bir haberde şöyle anlatılmıştır:

Allahu Teâlâ, Cebrâîl’e, yeryüzünden bir avuç toprak almasını emretti; o da yerin çeşitli cüzlerinden bir avuç aldı. Cenâb-ı Hakk, ilk olarak yarattığı cevherlerden meydana getirdiği bu cüzlere (parçalara) nazar etti. İlâhî na­zara mazhar olan bu parçada, Allahu Teâlâ’nın hitabının işitme ve O’na ce­vap verme özelliği meydana geldi. Öyleki; Cenâb-ı Hakk, göklere ve yerlere:

‘‘İsteyerek veya istemeyerek gelin emrime boyun eğin.” dedi. Onlar da: “İsteyerek emrine boyun eğiyoruz.” dediler. (Fussılet (41), 11.) Yerin cüzleri bu İlâhî hitâbı kendisine has bir anlayış ile anladı ve yüklendi. Sonra, Hz. Âdem’in yaratılma­sı için alınan yerin cüzleriyle bu hasse kendisinden alındı. Âdem Aleyhisselâmın cesedi işte bu hasseyi taşıyan cüzlerden terkib edildi. Hz. Âdem’in cesedinde yeryüzüne ait hasse ve özelliklerden dolayı hevâ-heves oluştu. Bunun etkisi ile elini, ekseri âlimlerin görüşüne göre buğday olarak belirtilen fenâ ağacına uzattı. Bu yüzden bedenine fenâ (yokluk) arız oldu. Sonra,

“Onun yaratılışını tamamlayıp da kendisine rûhumdan üflediğim za­man.”  (Sâd (38), 72.) âyetinde belirtildiği gibi; Allah’ın bir ikrâmı olarak kendisine rûh veril­mesiyle, Hz. Âdem ilim ve hikmet sahibi oldu.

Böylece Hz. Âdem, vücudunun güzelce şekillenip tamamlanmasıyla nefis ve nefes sahibi, rûhun üflenmesiyle de rûh ve rûhânî özellikler sâhibi oldu.

Bunun açıklaması çok uzun sürer. Böylece Hz. Âdem’in kalbi hikmetin, be­deni de hevânın kaynağı oldu. İlim ve hevâ ondan intikalle evlatlarına mirâs olarak geçti. Bu hâliyle, Hz. Âdem (as), hevânın aslı olan tabiatlar vâsıtasıy­la tabii doğum yolundan (insanlık için) bir baba, ilim vâsıtasıyla da mânevî do­ğuş yolundan ayrı bir baba olmuştur.

Zâhirî ve tabii doğuma fenâ (yokluk) hâli arız olmuştur. Mânevî doğum ise fenâdan korunmuştur. Çünkü, mânevî doğum, İblîs’in, ebediyet ağacı dediği buğday ağacından değil, (kendisine fenâ ârız olmayacak İlâhî) ilim ağacından meydana gelmiştir. Zaten İblîs, her şeyi tersine görür.

Bu anlattıklarımızla, mürşid-i kâmilin mânevî baba olduğu anlaşılmış oldu. Şeyhimiz Şeyhu’l-İslam Ebu’n-Necîb es-Sühreverdî (k.s), sık sık şöyle der­di: “Benim asıl evlâdım; benim yoluma giren ve (irşâdımla) hidâyete ula­şandır.”

Çeşitli hâllerden geçerek irşâd makâmını elde eden mürşid-i kâmil, bu yo­la, bazen muhiblerin (Allah’ı sevenlerin), bazen de mahbûbların (Allah tara­fından seçilip sevilenlerin) yoluyla işe (yani sülûkune) başlar.

Bununla anlatılmak istediğimiz şudur:

Hakk yoluna giren sâlih ve sâlikler dört kısma ayrılır:

1-Mücerred sâlik (cezbesiz sülük eden).

2-Mücerred meczûb (sâdece cezbe hâlinde olan ve öylece kalan).

3-Sâlik-i meczûb (önce sülûke başlayıp, peşinden cezbeye ulaşan).

4-Meczûb-i sâlik (hidâyette cezbe hâlinde olup, ardından sülûke başla­yan).

Bunları biraz tanıtalım:

1-Mücerred sâlik: Bu kimse, irşâd makâmına ehil olamaz ve kendinde nefsânî sıfatları kaldığından, o makama ulaşamaz. Muamele ve mücâhade makâmında, Allahu Teâlâ’nın rahmetinden kendisine nasib olanla yetinir. Fa­kat, mücâhedesindeki meşakkat ateşinden kurtulup da kendisiyle rahat ede­ceği bir hâle ulaşamaz.

2-Mücerred meczûb: Bu kimseye Hakk Teâlâ, önce, yâkin âyetlerini gös­tererek tecelli eder. Kalbinden perde olacak şeyleri kaldırır. Bu kimse, mu­amele (amel) yoluyla seyr u sülük ettirilmez. Aslında muamele bu yolda (herkesin hâlinin anlamada) tam bir alâmettir. Biz bunları yeri gelince, inşallah açıklayacağız. Bu kimse de önceki gibi, irşada ehil olamaz; kendi hâlinde hoşluk içinde, Rabbinden gelen nasibi ile yetinir, kalır Amel olarak da farzla­rın dışında bir şeyle mecbûr ve mes’ûl tutulmaz.

3-Sâlik-i meczûb: Bu kimse, işin başında mücâhede, mânevî sıkıntı, ihlâs ile muamele ve bu yolun şartlarını tam olarak yerine getirmekle işe baş­lar. Sonra, riyâzat ve mücâhadenin yakıcı ve sıkıcı sıkıntılarından kurtarılıp, mânevî hâlin rahatlığına çıkarılır. Böylece, acıdan sonra tatlıyı bulmuş olur. İlâhî lutûf esintileriyle rahatlar. Sıkıntı ve güçlüklerin darboğazından sıyrılıp, kolaylığın genişliği ve rahatlığına erer. İlâhî kurbiyyet nefhâlarıyla tanıştırılır. Kendisine müşâhede kapısı açılır. Artık ilacını bulmuş olur. Nûr kabı kayna­yıp taşmaya başlar; kalp ve dilinden hikmetler dökülür. Kalbler ona meyledip sevmeye başlar. Kendisine gayb âlemi açılıp, peşpeşe mânevî fetihler gelir. Zâhirî halka kapalı (mâsivâdan ilgisini kesmiş bir halde), bâtını ise mânevî âlemleri görür bir duruma gelir. Artık insanların arasına girmeye hazır ve lâ­yık bir haldedir. Celvetinde (halkın içinde) bir nevî halvette gibi (halk içinde Hakk’la) olur. O, hâl ve şartlara hâkim olur, şartlar onu mağlûb edip Hakk’tan koparamaz. O, parçalar, parçalanmaz; eşya ile huzuru bozulmaz.

Bu hâlde olan kimse, irşâda ehil olur. Çünkü o, muhiblerin yolunda işe başlamış, sâlihlerin amel ve mücâhede yollarından geçtikten sonra, mukarrabûnların hâllerinden bir hâl kendisine bahşedilmiştir.

Bu durumda, kendisine tâbi olanlar olur ve ondan tâbi olanlarına bir­çok mânevî ilimler intikâl eder. Onun vasıtasıyla bereket yayılır.

Ancak bazen bu kimse de bulunduğu halde mahbus kalır; hâlin dışına çıkıp, bağından kurtulamaz, hâl onu meşgul eder. En yüksek kemâl hallerine ulaşamaz, bu makamdaki İlâhî nasiple yetinir. Aslında bu, çok yüksek ve şe­refli bir nasibdir.

Mâlumdur ki; kendilerine ilim verilenler derece derecedir. Şeyhlik ve irşâd makamında en yüksek derece, bundan sonra anlatacağımız dördüncü gruptaki kimsenin derece ve hâlidir.

4-Meczûb"i Sâlik: Cenâb-ı Hakk bu kimseye önce, keşifler, yakîn nurları ve kalbinden perdeyi kaydırmak suretiyle tecelli eder. Müşâhede nurlarıyla kendini aydınlatır. Kalbi açılır ve genişler. Bir aldanma yeri olan dünyadan uzaklaşıp ebediyet yurduna yönelir. Hal denizinden kana kana içer. Kendi­sini Hakk’tan alıkoyacak bütün bağ ve engellerden kurtulur. Tam bir müşâhe­de ve murâkabe hâline ulaşır. Öyle ki bu durumda: “Ben görmediğim Rabbe ibâdet etmem; nereye baksam Onu görmekteyim.” diye ilân eder.

Sonra, bâtından zâhirine nûrlar ve güzel haller akmaya başlar. Bir zorla­ma ve meşakkat olmaksızın muâmele ve mücâhede hâli devam edip gider. Her şey bir lezzet ve âfiyet içinde olur. Kalbi Rabbinin muhabbetiyle dolu ol­duğu için, kalıbı kalbinin sıfatında (içi dışı edeb üzere) olur. Kalbi Hakk’a yu­muşadığı gibi; kalıbı da yumuşar, (İlâhî muhabbetle nefsânî sıfatlar ve atâlet gidip vücud itaat için hazır bir hâle gelir). Cildin ve cesedin yumuşaması, kal­bin amel ve ibâdetlere yöneldiği gibi, bedenin de taatlara yönelmesinden an­laşılır. Allaha Teâlâ kendisine özel bir irâde ihsân eder. Onu, aranan sevglilerden yapar. Özel muhabbetiyle rızıklandırır. O da mâsivâdan kesilip tama­mıyla Hakk’a bağlanır. Huzur-u ilâhiyede kabul görür. Nefsinin katılığı ve donukluğu gider; İlâhî aşk ve neşe içinde olan rûhun hararetiyle ısınır. Kalbin­den nefsin damarları çekilip atılır. Allahu Teâlâ, bu hâle şu ayet-i kerime ile işâret buyurmaktadır:

“Allah, kelâmın en güzeli olan Kur’an’ı (i’câz, hikmet ve belâğattta) âyetleri birbirine benzer, mükerrer (kıssa ve öğütlerle dolu) bir kitab hâ­linde indirdi. Öyle ki; Rabblerinden bütün benliği ile korkanların derileri ondan ürperir. Sonra, derileri de kalbleri de Allah’ın zikrine yumuşar.”  (Zümer (39), 23.)

Âyet-i kerimede, kalplerin yumuşadığı gibi derilerin de yumuşayacağı ifâ­de edilmektedir. Bu durum, (Allah tarafından, özel dostluğa) seçilen sevgilile­rin hâlidir.

Bir haberde şöyle anlatılmıştır: İblis, Allahu Teâlâ’dan insan oğlunun kal­bine girmeye bir yol istedi, kendisine şöyle denildi:

“Senin oraya girmen yasaktır. Ancak, kalbe kadar uzanan damarların içinde senin için bir yol vardır. Sen o damarlara girdiğin zaman terlersin. O ter damlacıkları, kalbînden gelip aynı damardan akan rahmet suyu ile bir noktada kaynaşıp birleşir. Böylece, vesveseni kalbe ulaştırmış olursun. Ancak ben, peygamber ya da veli yaptığım kimselerin kalbinden bu damarları söküp at­tım. Böylece; onların kalbi senin şerrinden selâmet buldu. Bundan sonra sen onların damarlarına girdiğin zaman, kalplerine girecek bir yol bulamazsın. Ar­tık onların kalbinde senin hüküm ve hâkimiyetin olmaz!”

İrşada ehil kılınan, Allah tarafından seçilen ve sevilen (el mahbûbu’l murâd) kimselerin kalbi selim, sadrı geniş, vücûdu itaata hazır olur. Kalbi ruhun tabiatında, nefsi de kalbin tabiatında bulunur. Nefsi önceden devamlı kötülü­ğü emreder bir halde iken, yumuşayıp Hakk’a teslim olur. Nefsin yumuşama­sıyla vücûd da yumuşar. Bundan sonra o kimse, bir takım mânevî hallere ulaştıktan sonra, tamamen amele dönderilir. Rûh devamlı İlâhî huzûra doğru cezbedilir. Bundan sonra; rûh kalbin, kalp nefsin, nefis bedenin peşinden gel­mesini, kendini tâkib etmesini ister. Böylece, bedenin amelleriyle kalbin amel­leri birbirine karışır, bir olur. Zâhir bâtına, bâtın da zâhire yol bulur. Kudret hik­mete, hikmet kudrete karışır. Dünya âhirete, âhiret dünyaya açılır ve bu du­rumda onun:

“Eğer gözümdeki perde kaldırılacak olsa, yakinin olduğundan daha fazla artmaz!” demesi mümkün olur.

Bu kemâlata ulaşan kimse, artık (içinde bulunduğu) hâlin etkisinden kur­tulur. Hâl ona değil, o, hâle hâkim olur. Her yönden hürriyete kavuşur.

Muhiblerin yoluyla mânevî terbiyeye alınan birinci mürşid, nefsinin bağın­dan (ve tasallutundan) kurtulmuştur, fakat çoğu zaman kalbin bağında (ve et­kisinde) takılı kalır. Mahbubların (Hakk tarafından seçilip sevilenlerin) yolun­da irşada ehil kılınan bu mürşid ise; nefsin bağından kurtulduğu gibi, kalbin bağından da kurtulmuştur. Bunun sebebi şudur:

Nefis, yere bağlı, zülmânî bir perdedir. İlk bahsettiğimiz mürşid, ondan kurtulmuştur. Kalb ise; semâvî ve nûrânî bir perdedir. Diğer mürşid, bundan da kurtulmuştur. Böylece, kalbi de aşan bu mürşid, kalbi için değil, Rabbi için hazır bir hâle gelmiştir. Artık o, vakte değil, vaktini tayin edene bağlanmıştır.

Böylece, Allahu Teala’ya sâdık ve samimi olarak iman edip, lâyık-ı veçhile ibâdet eder duruma gelmiştir. Bütün varlığı, his ve hayali ile Allah’a secde edip, kalbi yakinî imanını, dili de sahih ikrarını ortaya koymuştur. Nitekim, Rasûlullah (sav) Efendimiz de bir secdesinde, bütün his, hayal ve varlığı ile secde ettiğini beyan etmiştir. Bu durumda olanın vücudundan bir tüy dâhil, hiçbir parçası kulluktan geri kalmaz, bu haldeki ibâdeti, meleklerin ibâdetine benzer bir duruma gelir. Hem âyet-i kerimede:

“Göklerde ve yerde bulunan bütün varlıklar, isteyerek veya istemiyerek, kendileri de gölgeleri de sabah akşam Allah’a secde eder (boyun eğerler).” (Ra’d , 15.) buyurulmuştur.

Bedenler ve kalıplar, İlâhî huzurda kabul görmüş ruhların şehâdet âlemin­de secde eden gölgeleri durumundadırlar. Şehâdet âleminde, asıl madde ka­tı, gölge latiftir. Gayb âleminde ise, asıl latif, gölge kesiftir (yoğundur). O âlemde seyreden kulun latif kısmı da yoğun kısmı da Allah’a secde eder. Bu hâl, muhiblerin yoluyla mânevi terbiyeye alınan kimsede yoktur. Çünkü bun­lar amellerin sûretlerine tâbi olurlar ve elde ettikleri mânevi hâl ile yetinirler. Bu durum ilimde bir eksiklik, mânevi nasipte bir noksanlıktır. Eğer bu kimse­nin ilmi biraz çoğalsa; ruh ile ameller arasındaki bağ gibi, ameller ile haller arasında da birtakım irtibatların olduğunu görürdü. Şehâdet âleminde, kalıp ve bedenden ayrı kalmanın mümkün olmadığı gibi, amellerden de uzak bu­lunmanın imkansızlığını, kalıb ve beden hayatta olduğu sürece amellerin de devam edeceğini bilirdi.

İşte kim, anlattığımız bu hâl ve makamları elde etmişse; o, mutlak bir mürşid-i kâmil, gerçek bir ârif-i billah ve asıl hürriyetine kavuşmuş bir sevgilidir. Onun nazarı devâ, kelâmı şifâdır. O, Allahu Teâlâ ile konuşur, O’nunla suküt eder. Nitekim, bir kudsî hadis-i şerifte bu haldeki bir kulun durumu şöyle anlatılmıştır:

“Kulum bana, nâfile ibâdetleriyle devamlı yaklaşır, nihayet onu seve­rim. Ben (bir) kulumu sevince onun gözü, kulağı, eli ve ayağı olurum. O, benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür. Benden bir şey isterse kendisine veririm. Bana sığındığında onu özel himayeme alı­rım."  (Buhârî, Rikak, 38; İbnu Mâce, Fiten, 16; Berzeri rivâyetler için bkz: Ahmed, Müsned, VI, 256; Tabarânî, el- Mu’cemü’l-Kebîr, VIII, 221-222. (No: 7880); ibnu Ebi’d-Dünyâ, Kitâbu’l-Evliyâ, 26-27. (No: 1.))

Demek ki; mürşid-i kâmil aldığını da verdiğini de Allahu Teâlâ ile yapar. Onun, bizzat, bir şeyi vermeye ya da menetmeye rağbeti yoktur. O, devamlı Cenâb-ı Hakk’ın irâdesine tâbidir. Mevlâ ona irâdesini bildirir, o da bütün ta­sarruflarında nefsinin isteğine göre değil, Allahu Teâlâ’nın murâdına göre ha­reket eder. Eğer Cenâb-ı Hakk’ın, kendisinden, güzel bir fiile ve hâle girme­sini istediğini bilse, ona, kendisi onu arzuladığı veya o şeyin güzel olduğu için değil, Allah’ın murâdı ve rızâsı onda olduğu için işin içine girer ve o işi yapar. Kulların hizmetini gören hizmetçi ise, böyle değildir; o, hayırlı gördüğü her işe, kendi irâdesi ile el atıp yapmaya çalışır.

[1]- (Bkz: Beyhakî, Şuabu’l-imân, I, 367; İbnu Ebi’d-Dünyâ, Resâil (Kitâbu’l-Evliyâ), 51; Hindî, Kenzu’l-Ummâl, XVI, No: 44069.)

[2]- (Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, I, (Hadis No: 1872))

[3]- (Bkz: Gazzâlî, İhyâ, IV, 469; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, XII, 423.)

Allahu Teâlâ, Hz. Dâvud’a (as) şöyle vahyetmiştir:

“Ya Dâvud! Beni taleb eden (benim rızâmın peşine düşen) birisini gördü­ğün zaman, ona hizmetçi ol.”

Hakk yolunda gidenlere hizmet eden kimse, bu hizmetini, mânevî sevaba ve Allahu Teâlâ’nın kulları için hazırladığı nimetlere ulaşmak için yapar. Alla­hu Teâlâ’ya yönelenleri rahata kavuşturup onların gönüllerini geçim derdin­den kurtararak daha huzurlu ve şevkle ibâdet etmelerini temine çalışır. Yap­tığı her şeyi, sâlih bir niyet ile Allah için yapar. Mürşid-i kâmil her işinde Al­lah’ın murâdına göre haraket ederken, hizmetçi, niyetine göre davranır. Hiz­met ehli, her işini Allah için, mürşid de Allah için yapar. Bununla birlikte mürşid, “mukarrabûn”, hizmetçi ise, “ebrâr” (iyiler) makâmındadır.

Hizmet ehli, kendi yerine başkasına vermeyi, karşılık beklemeden ihsan etmeyi, başkasından gelen şeyle kardeşine yardım etmeyi tercih eder. Onun her vakit vazifesi; Allah’ın kullarının hizmetine gayret etmektir. O, fazileti bu hizmetinde görür ve bunu nâfile ibâdet ve amellerine tercih eder. Öyle ki; mürşid ile hâdimi seçemeyen, ikisinin konum ve hâlini bilemeyen kimse, onu mürşid zanneder. Çoğu zaman, bazı hizmetçiler de kendi nefsinin hâlini bilemeyip, ilminin azlığı ve bu zamanda gerçek velilerin hallerinin yok olup git­mesinden dolayı; kendisini mürşid konumunda zanneder.

Bunun bir diğer sebebi de dervişlerin çoğu, mürşidin ilim ve hâline bak­mayıp, onun vereceği birkaç lokmaya kanaat etmektedirler. Bu durumda, kim kendilerini daha çok yedirip içiriyorsa, onu mürşidliğe daha lâyık görürler. Bil­miyorlar ki, mürşid zannettikleri bu kimse, mürşid değil, sadece ekmekçidir.

Hakk yolunda hizmet ehli olan kimse, güzel bir makâm ve Allah’tan gele­cek hoş bir nasib sâhibidir. Hizmet ehlinin ve yaptığı hizmetin faziletini anla­tan bir haberi bize, Şeyh Ebû Zur’a, babası kanalıyla, Ebû Hureyre (ra)’den nakletti. Ebû Hureyre (ra) demiştir ki:

“Bir yolculuk esnasında Rasûlullah (sav) “Merru’z-Zahran” da iken ken­disine bir miktar yiyecek getirildi. Allah Rasûlü (sav), Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer’e:

“Geliniz yiyiniz.” buyurdu. Onlar:

“Biz, oruçluyuz” dediler. O zaman Efendimiz (sav) diğer oruç tutmayan­lara:

“Arkadaşlarınızın yükünü hazırlayın, yüklerini yüklemeye yardımcı olun. Siz de yaklaşıp yiyiniz!”  Buyurdu. (Hadisin lafzı, hadis kitablarında müellifin naklinden biraz farklıdır. Biz, baskı hatası ihtimâlini göz önünde bu­lundurarak, hadis kitaplarındaki rivayete göre mâna verdik. Bkz: Nesâî, Sıyâm, 49; Hâkim, Müstedrek, I, 433; Beyhakî, Sünen-i Kübrâ, IV, 246.)

Allah Rasûlü (sav) bu sözüyle, şunu demek istedi: “Siz, nâfile orucunuz sebebiyle hizmetten zayıf düştünüz ve size hizmet edecek kimselere muhtaç oldunuz. Yiyiniz de (başkalarına hizmet ederek) kendi nefsinize hizmet etmiş olunuz; yol ve amel sevâbınız sizin olsun.”

Hizmet ehli, her türlü fazileti elde etmeye çalışır. O bu fazileti, bazen, biz­zat çalışarak, bazen etrafındakileri çeşitli hizmetlerde çalıştırarak, bazen sağ­mal hayvanları sağarak, bazen de kendisine teslim edilen mal ve eşyayı ye­rine ulaştırarak elde etmeye çalışır ve şeriatın kötülemediği her hizmete girer; hiçbirinden geri durmaz. Mürşid ise; keskin basireti ve kuvvetli ilmiyle, infak etmenin, tam bir ilme, nefsin hile ve şehevî arzularından temizlenmiş bir ni­yete ihtiyacı olduğunu görür. Bu konuda niyetini temizlerse de bu gibi işler­de nefsin arzusunun bulunacağını bildiği için, ona yanaşmaz. Zaten mürşidin hâli; kendi istek ve arzularını terk edip, İlâhî murâda râm olmaktan ibarettir.

Bize, Ebû Zur’a’nın naklettiğine göre, Cüneyd el-Bağdâdî şöyle demiş­tir:

Seriy es-Sakatî: “Ben insanı kısa yoldan Cennete götürecek bir yol biliyorum!” dedi. Kendisine:

“Nedir o?” diye sordum, Hazret:

“Kimseden bir şey isteme! Hiç kimseden bir şey alma. Yanında da (dünya adına) kimseye vereceğin bir şeyin olmasın; her hâlinle Allah’a güven!” dedi.

Hizmet ehli, Cennete giden yolun, hizmet, infak ve hiçbir karşılık bekleme­den ihsanda bulunmak olduğunu bilir. Bu anlayışla, hizmetini nâfile ibâdetelere takdim eder ve bu böyle yapmasının daha faziletli olduğunu düşünür.

Hizmet, sırf sevap almak için yapılan nâfile ibâdetlerden üstündür. Ancak, kulun Allahu Teâlâ ile beraber olma hâlini korumak ve bunu devam ettirmek için yaptığı nâfileler bunun dışındadır.

Hizmetin nâfile ibâdetlerden üstün olduğunu, Ebû Zur’a kanalıyla, Enes b. Mâlik (ra)’den rivayet edilen şu hadisi şerif ortaya koymaktadır. Enes (ra) demiştir ki:

“Rasûlullah (sav) ile bir yolculuktaydık. Bazılarımız oruçlu, bir kısmımız da oruçsuzdu. Sıcağın oldukça şiddetli olduğu bir günde konaklamak için bir yere indik. Bazılarımız eliyle güneşten korunmaya çalışıyordu. En fazla göl­geye sâhip olanlar, kendilerini gölgeleyecek fazla elbiseye sâhip bulunanlar­dı. Oruçlular uyudular. Oruç tutmayanlar ise, kalkıp çadırları kurdular ve hay­vanları suladılar. Bunu gören Rasûlullah (sav):

“Bugün, oruç tutmayanlar bütün sevabı alıp götürdüler." [1] buyurdu.

Bu hadis, hizmetin nâfile ibâdetlerden daha faziletli olduğunu göstermek­tedir. Bununla birlikte, hizmet ehli için rağbet edilecek bir yüksek makam var­dır. Fakat, niyetini nefsânî düşünce ve şâibelerden arındıramayan, gerçek hizmet ehline benzemeye çalışıp, dervişlerin hizmeti için çırpınan ve güzel bir arzuyla hizmetle elde edilecek yüksek halleri elde etmek için hizmet içine gi­ren kimseye gelince, onun hizmeti karışık olur. Bu kimse, hizmetinin bir kıs­mını imanının verdiği muhabbet ve veliler cemaatına karşı beslediği güzel dü­şünceyle yaparken, bir kısmını da hevâ ile karışık bir niyetle yapar ve isabet edemez. Bu durumda, hizmeti yerinde yapmamış olur.

Bazen, hizmet ehli bir kimse, yaptığı işlerde hevâsıyla tasarruflarda bulu­nur. O, Allahu Teâlâ’nın rızâsını ve vereceği sevabı istemekle birlikte, insan­lar tarafından methedilip övülmeyi de sever. Çoğu zaman, adının yüceltilme­si için hizmet eder. Bazen de karşılaştığı kimselerden gördüğü sevimsiz dav­ranışlar yüzünden içini saran hevâî duygular sebebiyle hizmetten vazgeçer. Nefsânî duygular içini sarıp kalbi karıştığı için, rıza ve gazap hâlinde, hizme­tin korunması gereken edeblerine riâyet edemez. Halbuki gerçek hizmet eh­li, rıza ve gazap hâlinde hizmetinde hevâsına tâbi olmaz. Hiçbir kınayanın kı­naması onu, Allah için yaptığı hizmetten geri çeviremez. O, bütün hallerde her şeyi yerli yerince ve gereğince yapar.

Buna göre, az yukarıda bahsettiğimiz kimse, hizmet ehli gibi görünen fa­kat, hakiki hâdim olmayan kimsedir. Gerçek hizmet ehli ile öyle olmayanı an­cak, niyetin nasıl sahih ve sağlam, kalbin hevâdan nasıl temiz olacağını yakinen bilen kimse fark edebilir. Bununla beraber, temiz bir niyetle, gerçek hiz­metçi gibi görünen kimse de birçok tasarruflarında gerçek hizmet ehlinin se­vabına ulaşır. Fakat niyetine hisleri karıştığı ve hâli itibarıyla gerçek hizmet ehlinden geride kaldığı için, onun rütbesine ulaşamaz.

Bunların yanında, kendisine verilen malı sâhiplerine ulaştırmak yahut bek­lenilen hizmetlerin artması için eline vakıf malı verilerek fakirlerin hizmetine getirilen kimseye gelince; O, kendi adına eline geçireceği bir nimet ve âcilen elde edeceği bir pay için hizmet etmektedir. Onun menfaati kesilse, hizmeti de kesilir. Çoğu zaman o, hizmet edenleri çalıştırır. Bu durumda o, nefsânî arzusuyla, (özellikle) kendisine hizmet eden meclis ve toplantılarda daha faz­la ihtiyaç duyulan, sâyesinde mal ve itibârını artırdığı kimselere hizmet eder. Aslında bu kimse, kendi hevâsına hizmet etmekte, dünyalığın peşine düş­mekte, gece gündüz itibarını ayakta tutmak, kendisinin ve ehlinin hoşnut ola­cağı şeyleri ele geçirmek için çırpınmakta, bu hâliyle de dünyalık servetini çoğaltmakla uğraşmaktadır.

Bu durumuyla o, dervişlerin ve gerçek hizmet ehlinin hâli dışında bir hâl ve kıyafete bürünür. Nefsânî arzularını elde etmek için kendisini kapıp koy verir. İçinde, baş olma sevdası hâkim olur. Malı çoğaldıkça, istekleri de çoğalır. Fakirlere (dervişlere) yönelerek, hizmetle onları elde etmeye çalışır. Fakirler de eli altındaki vakıftan hisselerine düşecek payı keser korkusuyla, rıza ve sevgisini kazanmak için ona, aşırı derecede yaltaklanma ve yağ çekme ihti­yacı duyarlar. Aslında böyle bir kimseye, gerçek hizmet ehli veya hizmete ko­şan değil, “hizmet bekleyen” demek daha güzel olacaktır.

Bütün bunlarla beraber, çoğu zaman o kimse, başkalarının hizmeti yerine Allah dostlarının hizmetini seçmesi ve zâhiren de olsa sûfilere mensup olma­sı sebebiyle, onların bereketine kavuşması ümid edilir. Nitekim, daha önce zikrettiğimiz bir hadis-i şerifte, ehl-i zikir anlatılırken, haklarında:

“Onlar, öyle bir topluluktur ki; onlarla oturup kalkan şâkî (rahmetten mahrum) olmaz.’’  Buyrulmuştur.

[1]- (Buhârî, Cihad, 7I; Müslim, Siyam, I00.) 

Hırka giymek; mürşid ile mürid arasında bir bağlantı ve müridin nefsi ile kendi arasında mürşidinin hakemliğini kabul etmesidir.

Şeriatta dünyevî bir maslahat ve iş için bir başkasının hakemliğine baş vurmak câiz olunca; güzel bir düşünce ve akideyle bir mürşidi, mânevî talep ve terbiyesinde hakem kabul eden sâlikin, buna alâmet olarak giydiği hırka nasıl inkâr edilebilir! Çünkü mürşid, onu irşâd edecek, kendisine hidayet yo­lunu gösterecek; mânevî halleri, nefsin âfetlerini, amellerin nasıl bozulduğu­nu, şeytanın kalbe giriş yollarını öğretecek bir kimsedir.

Hırka giyen sâlik, nefsini böyle bir mürşide teslim eder, onun emir ve gö­rüşlerine boyun eğer, her işinde onun tavsiyelerine göre hareket eder. Mür­şid de onu manevi tasarrufuna aldığını göstermek için, kendisine hırka giydi­rir.

Demek ki, hırka giymek; müridin işlerini mürşidine havale etmesinin ve iradesini ona teslim ederek onun hüküm ve tasarrufatı altına girmesinin bir ala­metidir. Bu, aynı zamanda, Allah ve Rasûlü’nün (sav) hükmü altına girmek olup; Ashâb-ı Kirâm’ın Rasûlullah (as) ile yaptıkları bey’at sünnetini de ihyâ etmektir.

Ebû Zur’a, Ubâde b. Sâmit (ra)’in, bey’at konusunda şöyle dediğini ha­ber vermiştir: “Biz, Rasûlullah (sav) Efendimize, darlıkta, genişlikte, sevinç­li ve kederli hallerimizde her emrini dinleyip itaat etmek üzere, ehli olan birisi iş başına gelince, (hak üzere gittiği sürece) kendisiyle çekişmemeye, her ne­rede olursak olalım hakkı söylemeye ve Allah yolunda hiçbir kınayanın kına­masından korkmayacağımıza dâir bey’at ettik.” (Buhârî, Ahkâm, 43; Müslim, İmâre, 41-42; Nesâî, Bey’at, l-5)

Bir mürşidin elinden hırka giymekte de bey’at mânası vardır. Hırka, mürşi­din mânevî sohbetine girmenin birinci basamağıdır. Zaten bütün maksat da sohbet ve mürşidle hemhâl olmaktır. Çünkü, böyle bir sohbet sâyesinde, bü­tün hayırların müride gelmesi ümid edilir.

Rivayet edildiğine göre; Ebû Yezid Beyâzıd el-Bistâmî şöyle demiştir: “Mürşidi olmayanın önderi şeytandır!”

Üstad Ebu’l-Kasım el-Kuşeyrî, mürşidi Ebû Ali ed-Dakkak’ın şöyle de­diğini nakletmiştir:

“Bir ağaç, kendisini bir diken ve bakanı olmaksızın kendi başına büyüdü­ğü zaman, yaprak verir fakat (güzel) meyve vermez.”

Hazretin dediği gibi; böyle bir ağacın, vadi ve çöllerdeki ağaçlar gibi mey­ve vermesi mümkündür, fakat onun, bahçelerde özel yetiştirilen ağaçların meyvesi gibi tadı olmaz. Bir meyve ağacı, bulunduğu yerden başka bir yere nakledilirse hem meyvesi çok olur hem de tadı daha güzel olur. Çünkü üze­rinde özel muamele yapılmış, ehli olan birisi tarafından ona emek verilmiştir. Bu itibarla şeriat, eğitilmiş köpekteki tâlim ve terbiyeyi dikkate alarak; eğitil­memiş köpeklerin tuttuğu avı helal görmezken, av için eğitilmiş köpeğin tuttu­ğu avın yenilmesini câiz görmüştür.

Meşâyihten çoğunun şöyle dediğini işittim:

“Bir kurtuluşa ereni görmeyen (nefis ve dünya sevgisinden) kurtulamaz.”

Bizim için Rasûlullah (sav) Efendimizde güzel bir örnek vardır. Rasûlullah’ın ashâbı, bütün ilim ve edeblerini Efendimiz (sav)’den alıyordu. Nitekim, Sahâbe-i Kirâm’dan bazıları şöyle demişlerdir:

“Rasûlullah (as) bize, helâda kazâ-i hâcet yapmasına varıncaya ka­dar, her şeyi öğretti.” [1]

Sâdık ve samimi olan bir mürid, mürşidinin irade ve hükmü altına girip, sohbetiyle şereflenerek, onun edebiyle edeblenirse; lambanın kandilinden ışık aldığı gibi, mürşidin bâtınından müride, mânevî bir hâl ve feyiz geçer. Mürşidin sözleri müridin bâtınına sirâyet edip yerleşir ve müridin bâtınında emanet edilmiş en güzel hâllerden birisi olur. Böylece mürşidin hâli, müridin onunla sohbeti ve sözlerini can kulağı ile dinlemesi sebebiyle müridine intikal eder. Bu da ancak, nefsini mürşidin emrine râm etmiş, kendi iradesinden sıyrılmış, ihtiyârını terkle mürşidinde fâni olmuş bir mürid için mey­dana gelir.

Sohbetenine girilen mürşidle sohbete giren mürid arasında, rûhî bağlılık ve fıtrî temizlik sâyesinde bir kaynaşma ve irtibat olur. Bu, İlâhî bir kaynaşmadır.

Sonra mürid, kendi ihtiyarını terk edip mürşidinin beraberlik ve nezaretinde edeblene edeblene öyle bir noktaya gelir ki; mürşidi yanında irâdesini terketme noktasından, tamamen Allah’ın irâdesine tâbi ve teslim olmaya kadar yükselir. Artık mürşidinden alıp anladığı gibi, Allahu Teâlâ’dan da almaya başlar. Bütün bu hayırların başı; mürşidle sohbet ve onun emirlerine sımsıkı sarılmaktır. Hırka ise, bu işin başlangıcıdır.

Şeyh Ebû Zur’a’nın, Ümmü Hâlid binti Hâlide’den rivâyet ettiği şu hadis, hırka giymenin sünnetten delili olmaktadır.

Ümmü Hâlid (rah) demiştir ki:

“Rasûlullah (sav) Efendimize üzerinde küçük siyah çizgiler bulunan bir elbise getirildi. Efendimiz (sav), etrafındakilere:

“Bunu, kime giydireceğimi düşünüyorsunuz?” diye sordu. Oradakiler sükût ettiler. Allah Rasûlü (sav):

“Bana Ümmü Hâlid’i getirin!” buyurdu. Beni kendisine götürdüler. Bana hırkayı kendi eliyle giydirerek, iki defa:

“(Sıhhat ve âfiyet içinde) üzerinde eskisin, üzerinde paralansın!” diye ilti­fatta bulundu. Sonra, elbisenin üzerinde göze çarpan sarı ve kırmızı nakışla­ra bakarak:

“Ya Ümme Hâlid! Bu, çok güzel oldu!” buyurdu.” [2]

Zamanımızdaki Meşayihin yaptığı usulde hırka giymenin, Rasûlullah (sav.) devrinde bulunmadığı açıktır. Ancak, belirli şekil ve usullerde hırka giyme, meşâyih tarafından “istihsan” yoluyla benimsenmiş ve faydalı bulun­muştur. Bunun aslı, az önce rivâyet ettiğimiz hadistir. Bunun bir diğer delili ve dayanağı da yukarıda zikrettiğimiz; mürşidi (nefsi üzerinde) hakem kabul edip kendisine bey’at etme hâdisesidir ki bunu temsilen hırka giydirilmekte­dir.

Hem, halkı Hakk a dâvet hususunda Rasûlullah (as) Efendimize uymak gibi, hangi iktidâ ve ittibâ daha kâmil ve daha kuvvetlidir.

Allahu Teâlâ, ezelî kelâmı Kur’an-ı Hakim’de, ümmetin her işinde Rasûlul­lah (as) Efendimizi hakem seçip, hükmüne teslimiyeti emretmiştir.

Bir müridin, mürşidini her işinde hakem seçip hükmüne râm olması da iş­te bu İlâhî emri ve Hz. Peygamber’in sünnetini ihya etmektir. Allahu Teâlâ bu­yurmuştur ki:

“Hayır! Rabbin hakkı için, onlar, aralarındaki anlaşamadıkları işlerde, seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir darlık duy­madan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe, iman etmiş olamazlar.” (Nisa (4), 65.)

Bu âyet-i kerimenin nuzül sebebi şudur:

“Hz. Peygamber (sav)’in halasının oğlu Zübeyr b. Avvam ile Ensar’dan bir zat, Hirre’deki bir su yolunda anlaşmazlığa düştüler ve durumu Rasûlul­lah (as)’a arz ettiler. İkisi, bu su ile hurma ağaçlarını suluyorlardı. Rasûlullah (as), Zübeyr b. Avvam’a:

“Zübeyr! Önce sen sula, sonra da suyu komşuna bırak.” buyurdu. Bunu duyan adam kızdı. Ve:

“Rasûlullah, halasının oğlunun lehine hüküm verdi.” diye serzenişte bulun­du. Bunun üzerine Allahu Teâlâ, Rasûlullah (as)’a karşı nasıl davranılacağı­nı bildiren yukarıdaki âyet-i kerimeyi indirdi. [3]

Allahu Teâlâ, iman için âyette Hz. Rasûlullah’ın emrine teslimiyeti şart koştu ki; bu, zâhirî boyun eğiştir. Bunun yanında, verilen hükme hiçbir iç sı­kıntısının (ve tepkisinin) bulunmamasını da istedi ki, bu da bâtınî teslimiyet­tir. Bir mürşidi kendisine terbiyeci ve işlerinde hakem seçen her müride, mür­şidine karşı hem zahiri hem de batini teslimiyet, şarttır.

Mürşidin eliyle hırka giymek; onun bütün tasarruflarında, müridin bâtının­da doğacak şüpheleri ortadan kaldırır ve şeyhlere karşı itirazdan sakındırır.

Çünkü mürşide itiraz, müridler için, öldürücü zehir gibidir. Mürşidine bâtinen itiraz edip de kurtuluşa eren, yok denecek kadar azdır.

Mürid, mürşidinin kendisine müşkil ve anlaşılmaz gelen bütün işlerinde, Hz. Mûsâ (as) ile Hz. Hızır (as) arasında geçen kıssayı hatırlamalı, orada Hızır aleyhisselâmdan, Hz. Mûsâ’nın, ilk anda kabul etmeyip itiraz ettiği pek çok işin nasıl meydana geldiğini, sonra işin iç yüzü açıklanınca, yapılan işler­deki doğruluğun nasıl ortaya çıktığını düşünmelidir. (Bu kıssa, Kur’an-ı Kerim’de “Kehf” sûresinde 50-83. âyetleri arasında anlatılmaktadır.)

Mürid de mürşidinden meydana gelen ve iç yüzünü anlayamadığı müşkil meselelerde, mürşidinin o işi, onun doğruluğunu gösteren bir delil ve ilme gö­re yaptığını bilmesi gerekir.

Hırka giydirmede (inâbe, tarikât, tevbe vermede) mürşidin eli, Hz. Rasûlullah (as)’ın eli yerine geçer. Müridin mürşidine teslim olması, Allah ve Rasûlüne teslim olmak demektir.

Nitekim Allahu Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Gerçekten, sana bey’at edenler, ancak Allah’a (teslim olup) bey’at etmiş olurlar. Allah’ın eli onların elleri üstündedir. Kim (seninle yaptığı) ahdini bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de ahdine vefâ göste­rirse, Allah ona büyük bir ecir ve karşılık verecektir.(Fetih (48), I0.)

Mürşid, hırkanın (ve inâbenin) şartlarını yerine getireceğine ve edeblerine riâyet edeceğine dâir, müridinden söz alır. Ona bunun gerektirdiği hak ve so­rumlulukları öğretir. Bu durumda mürşid; müridin önünde duran ve müridin kendisine bakarak Allahu Teâlâ’nın isteklerini ve Rasûlullah (as)’ın râzı ol­duğu şeyleri anlamaya çalıştığı bir sûret (ayna) olmaktadır.

Mürid, mürşidini, Allahu Teâlâ’nın kendi katına ulaştırmak için önüne açtı­ğı bir kapı olarak görmeli, İlâhî huzura oradan girilip çıkılacağına inanmalı, bütün dünyevî ve uhrevî mühim işlerini, dertlerini mürşidine getirmeli, onun hallettiği bütün şeyleri, Kerim olan Allah Teâlâ’ya arz ederek ve O’ndan İlahî bir bilgi ve destek alarak hallettiğine itikat etmelidir.

Mürid bir derdi için mürşide danıştığı gibi, mürşid de o meselenin hallini Allahu Teâlâya danışır. Mürşid için Allah katında uyku ve uyanıklık hâlinde açık tutulan bir özel konuşma kapısı vardır. Demek ki; mürşid, müridin işlerin­de kendi hevâsıyla tasarrufta bulunmaz. Çünkü, mürid onun yanında Allahu Teâlâ’nın bir emânetidir. O, kendi ihtiyaçları, dinî ve dünyevî mühim işleri için Allah’tan yardım istediği gibi, müridi için de yardım ister. Allahu Teâlâ:

“Allah bir İnsanla ancak, vahiy yoluyla veya perde arkasından konu­şur yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder.’’ (Şûra (42), 5I.) âyetiyle, kullarıyla nasıl konuşacağını beyan etmiştir. Bunlardan, “elçi gönderme” ve “vahiy etme” şekli peygamberlere hastır. İlhâm, gizlice bildirme, uykuda veya başka bir yolla perde arkasından konuşma ise, mürşidlere ve ilimde yüksek payeye ulaşmış havassa âittir.

Bil ki; müridler için mürşidin yanında bir süt emme dönemi, bir de sütten kesilme zamanı vardır. Mânevî doğumun açıklanması daha önce anlatılmış­tır. Süt emme dönemi; mürşidin sohbetine ve terbiyesine devam etme döne­midir. Bunun ne kadar süreceğini mürşidi bilir. Mürid için, mürşidinin izni ol­maksızın sohbet ve mânevî terbiyeden ayrılması doğru değildir. Ancak mür­şidinin izni ile ayrılabilir.

Allahu Teâlâ, bu tür izin hususunda ümmete edeb öğretmek için buyur­muştur ki:

“Mü’minler ancak, Allah ve Rasûlüne iman edenlerdir. Onlar peygam­berle beraber bir iş üzerinde bulundukları zaman, ondan izin almaksızın ayrılıp gitmezler. Ey Rasülüm! Senden izin isteyenler, Allah ve Rasülüne hakkıyla iman etmiş olanlardır. O halde, bazı işleri için senden izin is­tedikleri vakit, sen de onlardan dilediğin kimseye izin ver ve onlar için Allah’tan mağfiret iste. Çünkü Allah çok bağışlayıcıdır.” (Nûr (24), 62.)

Acaba hangi topluca yapılan bir iş, din ve mânevî terbiye işinden daha bü­yük olabilir. Bu yüzden mürşid, müride ancak, onun kendisinden ayrılma vaktinin geldiğini ve onun nefsini tek başına idare etmeye güç yetireceğini bildik­ten sonra, kendisinden ayrılmasına müsâde eder. Müridin kendi başına is­tiklâli ise; artık (Cenâb-ı Hakk’tan mânevî ilim ve ilham alıp) anlama kapısı­nın kendisine açılmasıyla başlar. Mürid, ihtiyaç ve mühim işleri Allahu Teâlâ’ya arz edebilme ve O’nun tarif ve tenbihatlarına göre çözüp, murâd-ı ilâhiyeyi anlama rütbesine ulaştığı zaman, artık mürşidinden ayrılma vakti gel­miştir. Mürşidinden ayrılma vakti gelmeden kendiliğinden ayrılırsa; önüne, dünyaya dönme, hevâsına tâbi olma gibi, vaktinden evvel sütten kesilen ço­cuğun maruz kalacağı sıkıntı ve engellere benzer mânialar çıkar ve onu za­rara sokar.

Burada şunu da hatırlatalım ki; mürşid-i kâmillerin sohbet ve mâne­vî terbiyelerinde devamlı kalıp kemâle ermek, hakiki müridlerin işidir. Hakiki mürid; irâde hırkasını giyen kimse demektir.

Bil ki; hırka giyip mânevî terbiyeye girmek iki türlü olur:

İrâde hırkası. (İrâdeyi mürşide teslim edip, gerçek mürid olma)

Teberrük (bereketlenme) hırkası.

Meşayihin, müridlerinden istedikleri asıl şey; irâde hırkasını giymeleri ve hakikaten mürid olmalarıdır. Tebürrük için hırka giymek ise, irâde hırkasına bir benzeyişten ibârettir. Şu hâlde; irâde hırkasını hakiki müridler, teberrük hırkası da müteşebbihler (onlara benzemeye çalışanlar) giyerler. Teberrük hırkasını giymede de hayır vardır. Çünkü bu kimse: “Kim bir kavme benzer­se o da onlardan sayılır.(Ebû Dâvud, Libas, 4; Ahmed, Müsned, II, 50.) hadisinin hükmüne girmektedir.

Hırka giyip mürşid-i kâmilin mânevî terbiyesine girmenin sırrı ve hakikati şudur:

Niyetinde samimi olan sâdık tâlib, mürşidinin mânevî sohbet ve terbiyesi­ne girip nefsini ona teslim ettiği ve her hâliyle babasına muhtaç küçük çocuk gibi, onun elinden tuttuğu zaman; mürşidi, Cenâbı- Hakk’a karşı sadâkati ve güzel istikâmeti sâyesinde elde ettiği mânevî ilim ve feyizle onu yetiştirir ve terbiye eder.

Mürşid-i kâmilin, derin ve keskin basiretiyle, müridlerin bâtınlarına vâkıf olma ve tasarruf etme yetkisi vardır.

Bazen mürid, dünyaya değer vermeyen, zâhid gibi görünen kimselerin giydiği sert ve kalın elbiseler giyer. Böyle bir giyimde, kendini zâhidlerden gösterme arzusu gizli olabilir. Bu durumda müride en zor gelen şey; zengin, nimet sâhibi kimselerin giydiği gibi giyinmektir. Nefsin, kendi arzusuyla özel bir elbise çeşidi seçmesinde, onun uzunluk, kısalık, sertlik veya yumuşaklık gibi özelliklerindeki tercihinde kendi hevâ ve ihtiyarı vardır. Mürşid ise, müri­dine, içindeki bu tür düşünce ve hevesleri kırmak için uygun bir elbise giydi­rir. Bazen mürid, güzel bir elbise veya nefsinin zorlamasıyla âdet edindiği bir elbise giyebilir. Mürşid ise; ona, kendisini nefsânî âdet ve heveslerinden kur­taracak bir elbise giydirir.

Mürşidin giyim kuşamdaki hareket tarzı ve tasarrufu, yeme içmedeki ta­sarrufu gibidir. O, mürid için en faydalı olanı seçer ve emreder. Onun oruç tut­masında veya yemesinde, dinî hayatı ile ilgili konularda, mânevî hayatı için gerekli gördüğü, nâfile ibâdet, Kur’an tilâveti, zikir, hizmet gibi hususlarda da uygun gördüğü şekilde tasarrufta bulunur. Müridini çalışmaya yahut mânevî fethe yol açacak sülûke veya bunların dışındaki işlere sevk etmesi de bu ta­sarruf ve takibin içine girmektedir.

Mürşidin, müridlerin bâtınî hâl ve durumlarına, zahiri kâbiliyet ve istidatlarına vâkıf olma gücü vardır. Böylece o, her müridine din ve dünyası için en hayırlı ve faydalı olanı emreder. İnsanların kâbiliyetleri değişik olduğu için; onları Hakk yoluna dâvet de farklı şekil ve derecelerde olmaktadır. Bu hâli, Allahu Teâlâ şöyle ifade buyurmuştur:

“Rasûlüm! İnsanları Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle dâvet et ve onlara karşı en güzel mücâdele şekliyle mücâdele yap.” (Nahl (16), 125)

Hikmetle dâvet, İlâhî dâvette bir rütbedir. Öğüt ve güzel mücâdele de ay­nı şekilde özel bir usûl ve dâvet şeklidir. Hikmetle Hakk yoluna dâvet edile­cek kimse, nasihatla çağrılmaz. Onun dâveti, ancak hikmetle güzel olur. Mürşid-i Kâmil, kimin nasıl irşâd edileceğini, kimin ebrâr, kimin mukarrabûn usûl ve üslûbunda terbiye edilmesi gerektiğini bilir. Yine; kimin zikre, kimin nâfile namaza devam etmesi gerektiğini, kimin katı ve kalın, kimin güzel elbise giy­mede hevâsına uyduğunu bilir ve müride en uygun olanı tercih ederek, onu içine düştüğü kötü âdetlerinden ve nefsin darlığından kurtarır. Kendi irâde ve ihtiyarı ile ona en uygun elbiseyi giydirir, en faydalı yemeği yedirir. Özel hır­ka ve terbiye usulleriyle, müridin hevâ hastalığını tedâvi eder. Böylece onu, Mevlâsının rızâsına hazırlar.

Gönlü Hakk’ın irâde ateşiyle tutuşan sâdık bir mürid, hidâyette, bir yılan ve­ya akrep tarafından sokulup, kendini tedâvi edecek bir doktoru arayan kimse gibidir.

Bu durum ve niyette olan bir mürid, kâmil bir mürşid ile karşılaştığı zaman; mürşid onun hâline vâkıf olduğu için, bâtınından ona karşı güzel yardım duy­gusu kabarır ve müridin bâtınında da o mürşide karşı, aralarında, Allah için, Allah yolunda ve Allah’ın tevfikiyle oluşan kalbî ülfet ve ruhlar âlemendeki ünsiyet sebebiyle, İlâhî bir muhabbet meydana gelir. Şu hâlde, bir müridin mür­şidinin elinden giydiği hırka, ona, bu sâyede mürşidinin güzel mânevî yardım­larının geleceğini müjdeler ve mürid için Yusuf Aleyhisselam’ın gömleğinin Yâkub aleyhisselam üzerindeki hâl ve tesiri gibi tesir meydana getirir.

Nakledildiğine göre; Hz. İbrahim (as), Nemrud tarafından ateşe atılırken elbisesi çıkarılarak çıplak bir şekilde ateşe fırlatıldı. O zaman Cebrâil (as.), cennet ipeklerinden yapılmış bir gömlek getirerek kendisine giydirdi. Bu göm­lek Hz. İbrahim'in yanında kaldı. Kendisi vefat edince ona, oğlu Hz. İshak (as) vâris oldu. O da vefat edince, oğlu Hz. Yâkub (as)’a kaldı. Yâkub (as) gömleği bir sargı içine koyarak oğlu Yusuf’un boynuna astı. Hz. Yusuf, onu hiç yanından ayırmıyordu. Kardeşleri tarafından, çıplak olarak kuyuya atıldı­ğı zaman, Cibril (as) gelip gömleği sargı içnden çıkardı ve kendisine giydir­di.

İmam Mücâhid (rah) demiştir ki:

Yusuf (as), kendi gömleğinin Hz. Yakub’un âmâ gözlerini açamayaca­ğını biliyordu. Ne var ki; elindeki gömlek, sıradan bir gömlek değil, Hz. İbra­him’e ait olan ve miras yoluyla babasına kadar gelen Cennet elbiselerinden bir elbise idi.” Mücâhid, bundan sonra, yukarıda anlattıklarımızı zikrederek, devamla şunları söylemiştir:

“Cebrail (as) ona, üzerindeki gömleği babasına göndermesini emredip, onda Cennet kokusu bulunduğunu, onu üzerine koyan her hastanın ve sıkın­tıya mübtelâ olanın sıhhat bulacağını haber verdi.”[4] Mürşidin giydirdiği hırka da sâdık müride Cennet kokularını taşımaktadır. Çünkü onun sâyesinde Allahu Teâlâ ile sohbet etme ve beraber olma devle­ti gerçekleşmektedir. Mürid mürşid elinden hırka giyip tevbe etmeyi, Allahu Teâlâ’nın, kendisine bir inâyeti ve ihsanı olarak görmelidir.

Teberrük için giyilen hırkaya gelince; sâhibi bununla, zâhiren veliler cema­atına benzeyerek onlarla bereketlenmeyi düşünmektedir. Bu kimseden, özel sohbet şartları istenmez; fakat, onun yerine, şeriatın edeblerini koruması, be­reketlerine kavuşup edepleriyle edeblenmesi için sûfiler cemaatına katılması tavsiye edilir. Böylece o kimse, bu hâle devam ederek, irâde hırkasını giyip gerçek mürid olma durumuna gelecektir. Buna göre teberrük hırkasını iste­yen herkes giyebilir. İrâde hırkasını ise, ancak bu yolda sadâkat ve rağbeti olan giyebilir, başkaları giyemez.

Hırkada mavi rengin tercih edilmesi, meşâyıhın bunu güzel bulmasındandır. Eğer mürşid, mürid için başka bir rengi uygun bulmuş ise, kimsenin buna bir itiraz hakkı yoktur. Çünkü mürşidler, yaptıkları işlerde, içinde bulundukla­rı vakit ve hâlin durumuna göre hüküm verirler. Bu sebeple mürşidimiz Ebu’n-Necip (rah.):

“Hizmet ehli mürid, hizmete daha elverişli olması için, kısa kollu elbise giy­melidir.” derdi.

Mürşidin, müridine birçok defa hırka giydirmesi ve her defasında müride daha faydalı, nefsânî hevâ ve hislerini daha güzel terbiye edici renk ve çeşit­leri seçmesi câizdir. Bunun için; daha fazla kir götürdüğünden ve sık sık yı­kamaya ihtiyaç göstermediğinden, dervişlere, mavimsi hırka giydirmek tercih edilmiştir. Renk konusunda asıl mâna ve gaye budur. Bunun dışında, bu ko­nuda söylenmiş pek çok söz vardır ki, onlar bir zorlama ve muhatabı iknâya yönelik sözlerden ibarettir. Esasında bu sözlerin din ve hakikat adına pek kıy­metleri yoktur.

Şeyh Sediduddin Ebu’l-Fahr el-Hemadânî’nin (rah.) şöyle dediğini işittim: “Bağdat’ta, Ebû Bekr eş-Şurutî’nin yanında bulunuyordum. Üzerinde kir­li elbiseler bulunan bir derviş, zâviyesinden çıkarak yanımıza geldi.

Dervişler­den birisi:

“Elbiseni niçin temizlemiyorsun?” diye sordu, o da:

“Ey kardeşim! Doğrusu yıkamaya vakit ayıramıyorum!” dedi. Şeyh Ebu’l- Fahr dedi ki:

“Ben, o dervişin: “vakit ayıramıyorum!” sözündeki tatlılığı hâlâ unutamıyo­rum. Çünkü o, bu sözünde sâdık idi. Gerçekten de tâat ve hizmetten başını kaldırıp bu tür işlere vakit ayıracak durumda değildi. Ben onun sözünde, mânevî bir lezzet ve bereket buldum.

Bu yüzden mürşidler, müridleri için renkli hırka ve elbiseyi tercih etmişler­dir. Çünkü onlar, bulundukları vakit içinde ayrı bir meşguliyet içindedirler. Bu­nunla birlikte, mürşid müridine beyaz veya başka bir renkte elbise giydirdiğin­de, bu onun güzel niyetine ve geniş ilmine hamledilir.

Biz, Meşâyihten, hırka gibi özel bir elbise giymeyen ve hırka giydirmeksizin insanları irşâd eden kimseleri de gördük. Böyle bir kimseden de mânevî ilim ve edebler alınır. Selef-i sâlihinden pek çokları, hırkayı bilmezler ve müritlerine de giydirmezlerdi.

Netice olarak, şunu diyebiliriz: Hırka gibi özel bir elbise giyen ve giydiren mürşidler, bunu güzel bir niyetle yapmaktadırlar. Ellerinde bu işin dinde gü­zel gören gösteren hükümler ve deliller vardır. Onu giymeyen ve giydirmeyen mürşid-i kâmillerin de kendilerine ait doğru görüş ve güzel maksatları var­dır.

Bütün mürşid-i kâmillerin tasarrufları, iyiye ve doğruya yorumlanmalı; on­ların her konuda muhakkak güzel bir niyet sâhibi oldukları kabul edilmelidir.

Allahu Teâlâ, bizleri, onların güzel hâlleriyle şereflendirip ahlâklarıyla bereketlendirsin. İnşâallahu Teâlâ.

 

[1]- (Müslim, Tahâret, 57-58; Ebû Dâvud, Tahâret, 4.)

[2]- (Buhârî, Libas, 22-23; Ebû Dâvud, Libas, 2.)

[3]- (Bkz. Buhârî, Şürb, 6,7,8; Tirmizî, Hukkâm, 36; Ebû Dâvud, Akdiye, 3I.)

[4]- (İbnu Ebi Hâtim, Tefsiru’l-Kurâni’l-Azim, VII, 2196; Beğavi, Meâlimü’t-Tenzîl, IV, 275; ibnu Âdil el-Hanbelî, el-lübâb fi Ulûmi'l-Kitâb, XI, 207.)

 

Allahu Teâlâ, bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

“Bu nur kandili, Allah’ın yüceltilmesine ve içlerinde isminin zikredil­mesine izin verdiği evlerde yakılmıştır. (O nura tâlib olanlar) sabah ak­şam orada Allah’ı teşbih ederler. Onlar öyle er kişilerdir ki; onları ne bir ticaret ne de bir alış-veriş Allah’ı zikretmekten, namazı dosdoğru kıl­maktan ve zekatlarını vermekten alıkoymaz. Onlar, kalblerin ve gözlerin dehşetten dönüp duracağı kıyâmet gününden korkarlar.” (Nur (24), 35)

Âyet-i kerimede geçen ve Allahu Teâlâ’nın içinde isminin zikredilmesine izin verdiği evlerin nereler olduğu konusunda; bazıları mescidler, bazıları Medine-i Münevvere’nin evleri, bazıları da Hz. Peygamber (sav)’in evleri ol­duğunu söylemiştir.

Anlatılır ki; bu âyet-i kerime nâzil olunca, Hz. Ebû Bekir (ra) ayağa kal­karak:

“Ya Rasûlellah! Ali ve Fatma’nın evleri de bunlardan mıdır?” diye sordu, Efendimiz (sav) de:

“Evet, hem de en faziletlilerinden.” buyurdu. [1]

Haşan el-Basrî (rah) demiştir ki: “Bütün yeryüzü, Rasûlullah (as) için mescid kılınmıştır. Buna göre itibar; bizzat yeryüzüne değil, Allah’ı zikreden er kişileredir. Hangi yerde bu vasıftaki erler bulunursa, orası, Allah’ın isminin yüceltilmesine (ve zikredilmesine) izin verdiği bir yer olur.”

Enes b. Mâlik’in (ra) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Her akşam ve sabah yerin bir kısmı diğerine: “Bugün üzerine namaz kılan yahut Allah’ı zikreden bir kimse uğradı mı?” diye seslenir. Bazı yerler: “Evet” bazıları da: “Hayır!” diye cevap verir. “Evet” diyen yer paçası, üzerinde namaz kılınmasını ve Allah’ın zikredilmesini kendisi için bir fazilet bilir.” [2]

Bir kul, bir yer parçası üzerinde Allah Teâlâ’yı zikretse yahut namaz kılsa, o yer, kıyâmet günü onun yaptığı amele şâhitlik yapar ve o kul öldüğü gün ar­kasından ağlar.

Denilmiştir ki: Allahu Teâlâ’nın:

“Onlara ne gök ağladı ne de yer!(Duhan (44), 29.) âyetinde, taat ehli ehlullahın faziletine bir işâret vardır. Çünkü ehlullahtan birisi vefat ettiği zaman, yeryüzü onun için ağlar. Dünyaya bağlanan ve hevâsına tâbi olana ise ağlamaz. [3]

Şu hâlde, tekke ve rıbatlarda yaşayan dervişler, Allahu Teâlâ’nın âyetin­de övdüğü er kişilerdir. Çünkü onlar, nefislerini tamamen Allah’a itaata has­redip her şeyden kesilerek O’na bağlanmışlar, Allah da dünyayı onlara hiz­metçi yapmıştır.

İmran b. Husayn (ra) şöyle rivâyet etmiştir. Rasûlullah (sav) buyurdu ki:

“Kim her şeyden kesilerek Allah’a bağlanırsa; Allah, onun geçimine kâfi olur ve onu hiç beklemediği yerden rızıklandırır. Kim de her şeyi ile dünyaya bağlanırsa; Allah, onu dünya ile baş başa bırakır.”  [4]

Rıbat, aslen, (cihad için) atların bağlandığı yerdir. Sonra, ardından gele­cek tehlikelere karşı içindekileri korumak için yapılan her tür kale vs. yerlere ribat dendi. Bu yerlerde kalarak düşmanı gözetleyen mücâhid, gerideki insan­lara düşmanın gelmesini engeller; düşmanı defeder. Tekkelerde kalarak Allah’a itaat eden dervişler de taat ve duâlarıyla kullara ve beldelere gelecek belâ ve mûsibetin kalkmasına vesile olurlar. Ehlullahın bu durumu, Hz. İbnu Ömer’in rivâyet ettiği şu hadis-i şerifte de ifâde edilmektedir. Rasûlullah (as) buyurmuştur ki:

“Muhakkak Allahu Teâlâ, sâlih bir müslüman sebebiyle, onun ehi-i beytinden ve komşularından yüz kişiden, başlarına gelecek belâyı defe­der.’’ [5]

 Diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Eğer, Allahu Teâlâ’nın çokça rükû’ eden kulları, süt emen sabi ço­cuklar ve otlayan hayvanlar olmasaydı; üzerinize şiddetli azap indirir­di.’’ [6]

Câbir b. Abdullah’ın rivâyetine göre; Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuş­tur:

“Şüphesiz Allahu Teâlâ, bir adamın sâlih olması sebebiyle; evlâdını, torununu, ev halkını ve yakın çevresini islâh eder. O kimse aralarında bulunduğu müddetçe, onlar Allah’ın himâyesinde olurlar” [7]

Dâvud b. Sâlih, Ebû Seleme b. Abdurrahman’ın, kendisine, şöyle dedi­ğini rivâyet etmiştir:

“Ey kardeşimin oğlu! Sen, “Ey iman edenler! Sabredin, birbirinize sabır tavsiye edin ve rıbatlarda bekleyin.” (Âl-i imran (3), 200.)  âyetinin hangi şey için indirildiğini bi­liyor musun?” diye sordu. Ben de:

“Hayır!” dedim. O:

“Ey kardeşimin oğlu! Rasûlullah (sav) zamanında, atların bağlanıp gün­lerce nöbet beklenilerek yapılan herhangi bir gazve yoktu. Fakat âyette “râbıtû”: “rıbatları bekleyin!” emriyle anlatılmak istenen; bir namazdan sonra, gelecek namazı gözetleyip beklemektir.” dedi.[8]

Demek ki rıbat; nefisle cihad etmektir. Tekke ve rıbatlarda yaşayanlar, nefsiyle mücâhade için nöbet bekleyen kimselerdir. Bu mânaya işâret olarak, bir âyet-i kerimede:

“Ey iman edenler! Allah için, O’nun yolunda gerektiği gibi cihad edin!” (El-Hac (22), 8) buyrulmuştur.

Abdullah b. Mübarek, âyette emredilen cihâdın nefis ve hevâ ile yapıla­cak mücâhade olduğunu söylemiştir. İşte gerçek cihâd budur. Rasûlullah (as.)’ın beyanlarına göre; en büyük cihad (cihad-ı ekber), nefisle yapılan cihaddır. Rasûlullah (sav) bir savaş dönüşünde, ashâbına:

“(Düşmanla yaptığımız, alan ve zamanı) küçük cihattan, (her amelde nefisle yapacağımız, ölene kadar sürecek) büyük cihada dönüyoruz!” [9] buyurmuştur.

Anlatılır ki; sâlihlerden birisi, kendisini savaşa çağıran bir kardeşine şöyle yazmıştır: “Ey kardeşim! Bütün nöbet yerleri benim için bir evin içinde toplan­mış ve kapısı da üzerime kapanmıştır. Ben, devamlı nefis düşmanının saldı­racağı noktaları bekliyor, sıdk ile Allah Teâlâ’ya ibâdetle meşgul oluyorum.” Bunun üzerine, kardeşi ona şunları yazdı:

“Kardeşim! Eğer bütün insanlar, senin yaptığın gibi bir köşeye çekilmeyi tercih edecek olsalar, müslümanların işleri bozulur, kâfirler gâlib gelirdi. Bu yüzden bize, her şeyden önce, cihâd ve gazâ lâzımdır.” O da cevâben şöyle yazmıştır:

“Eş kardeşim! Eğer bütün insanlar benim yaptığıma yapışsalar da bulun­dukları ibadethanelerinde seccâdeleri üzerinde “Allâhu ekber!” diyecek olsa­lar; "Kostantiniyye’nin surları yıkılırdı!” (Tekbir ve zikirle kale surlarının yıkılması haktır. Rasûlullah (sav), kıyamete yakın bir zamanda, mü’minlerden bir grubun silah ve ok kullanmadan tekbir ve lâ ilahe illallah zikriyle kale surlarını yıkacaklarını be­yan etmiştir. Bkz: Müslim, Fiten, 78; Ali Nasıf, et-Tâc, V, 329.)

Hükemâdan birisi demiştir ki: “İbâdethânelerde, güzel niyet ve sâfi gönül­le aşk ile zikir seslerinin yükselmesi; gökteki feleklerin bağını çözer, nice müşkülleri halledip, zorlukları asân eder.”

Şu hâlde, rıbat ehlinin tekkelerde toplanmaları, mâna ve gayesine uygun en sahih bir şekilde olmaktadır. Eğer rıbat (tekke) ehli vakitlerinin hakkını ve­rerek güzel muamele içinde olsalar, amellerini ve hallerini bozacak şeylerden sakınsalar; bütün kullara ve beldelere İlâhî bereket geri gelirdi.

Seriyy es-Sakatî, “Sabredin, birbirinize sabrı tavsiye edin ve düşman­larınıza karşı nöbet bekleyin.” (Âl-i imrân (3), 200.) âyetine şu yorumu getirmiştir:

“Asıl selâmeti bulmak için dünyadan kopmaya sabrediniz. Allah yolunda se­bat ve istikâmet savaşında sabır yarışı yapınız. Nefs-i levvâmenin arzularına karşı nöbet bekleyin. Size pişmanlık verecek şeylerden sakının; umulur ki ya­rın, kıyâmet gününde İlâhî lütuf ve kerametlere kavuşup kurtuluşa erersiniz.”

Bu ayet-i kerimeye şu tefsir de yapılmıştır: “Belalarıma sabredin; nimetle­rime şükretme konusunda da sabır gösterip birbirinizle yarışın. Düşmanla­rıma karşı uyanık durup nöbet bekleyin. Benden başkasının muhabbetinden sakınınız ki; yarın buna kavuşmakla felaha erersiniz.”

Şu esaslar, ribat ve tekkelerde yerleşip hizmet edenlerde bulunması ge­reken vazifelerdendir. Bunlara dikkat etmek şarttır:

1-Halk ile kalbî alakayı kesmek.

2-Hakk ile güzel muamele içine girmek.

3-Bütün sebeplerin yaratıcısı Allahu Teâlâ’nın rızka kefil olması sebebiy­le, lüzumundan fazla çalışmayı terk etmek.

4-Nefsi kötü şeylere dalmaktan alıkoymak ve hevâya uymaktan sakın­mak.

5-Âdetleri terk ederek, gece gündüz ibâdetle meşgul olmak. Vakitleri zayi etmemek.

6-Virdlere devam etmek.

7-Namazları güzel muhafaza etmek ve bütün gaflet çeşitlerinden sakın­mak.

Bunlara dikkat eden kimse, gerçek bir murâbıt ve mücâhid olur.

Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, bize, Hz. Ali (ra) den naklederek,

Rasûlullah (sav) Efendimizin şöyle buyurduğunu haber verdi:

“Zor ve sıkıntılı anlarda (adabına uygun) güzelce abdest almak, mescidlere çokça gidip gelmek, bir namazdan sonra diğer namaz vaktini beklemek, hataları tertemiz yıkar.”

Diğer bir rivayette şöyle buyrulmuştur:

Size, Allahu Teâlâ’nın, kendisiyle hatalarınızı temizlediği, dereceleri­nizi yükselttiği şeyleri haber vereyim mi? "diye sorunca, Ashâb:

“Buyur, yâ Rasûlellah.” dediler. Efendimiz (sav):

“Zor ve sıkıntılı anlarda güzelce abdest almak. Mescide çokça gidip gelerek fazlaca adım atmak. Bir namazdan sonra gelecek namazı bekle­mek. İşte sizin rıbatınız budur. İşte rıbat budur. İşte rıbat budur."  Buyur­du. [10]

[1]- (Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, VI, 203.)

[2]- (Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, No: 8054; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, V, 485.)

[3]- (Sâlihler için yer ve göğün ağlaması ile ilgi rivâyetler için bkz: Taberî, CâmiuTBeyân, Cüz: XXV, 124-126; İb- nu Kesîr, Tefsir, VII, 239-240; Tirmizî, Tefsîru sûre, 45. (No: 3255).)

[4]- (Beyhakî, Şuabu'l-İmân, II, 28-29; Münzirî, et-Tergib, IV, I7; Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, X, 303.)

[5]- (Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, VIII, 170; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, II, 26I (Had. No: I794).)

[6]- (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, V, 344.)

[7]- (Ebû Nuaym, Hilye, III, 385.)

[8]- (Taberî, Câmiu'l-Beyân, Cüz: IV, 222; Hâkim, Müstedrek, II, 301.)

[9]- (Beyhakı, Kitâbu’z-Zühd, I65 (Had. No: 373); Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, II, No: 6107; Hatib, Târih, XIII, 523; Zebîdî, Ithâfu’s-Sâde, VIII, 397.) 

[10]- (Buhârî, Vudû’, 6; Müslim, Tahâret, 14, 34-41; Tirmizî, Taharet, 39; İbnu Mâce, Taharet, 5.)

 

Allahu Teâlâ, bir âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

“Habibim, senin, tâ ilk günden takva üzere kurulmuş mecsidde durup namaz kılman daha uygundur. Orada, temizlenmeyi seven erkekler var­dır. Allah temizlenenleri sever. (Tevbe (9), I08.)

Bu âyet-i kerimede, Hz. Rasûlullah’ın (sav) ashabının hâli anlatılmakta­dır. Onlara:

“Siz ne yapıyordunuz ki, Allahu Teâlâ sizi bu şekilde övdü?” diye soruldu­ğunda, onlar: “Taharette önce taş, arkasından su kullanarak temizlik yapar­dık.” demişlerdir.[1]

Bu ve benzeri edepler, rıbat ve tekke gibi yerlerde oturan sûfilerin titizlik­le yapışıp devam ettikleri edeb ve vazifelerdir. Rıbat onların evi ve ikametgâ­hıdır. Herkesin bir evi olduğu gibi, rıbat ve tekkeler de onların evidir. Onlar bu hususta Ashâb-ı Suffe’ye benzemektedirler. Nakledeceğimiz şu haber bunu göstermektedir:

Hz. Talha (ra) şöyle anlatmıştır:

“Dışardan Medine’ye gelen bir kimse, bir tanıdığı varsa onun yanında misafir kalır, tanıdığı bir yakını yoksa, Suffe Ashâbı’nın yanına inerdi. Ben de onların arasında kalanlardan birisiydim.”

Rıbat ve tekkelerde bulunan kimseler, aynı gaye, aynı dâva ve aynı güzel hâli elde etmek için bir araya gelmiş kimselerdir. Rıbatta oturanlar, (buranın hakkını vermiş olmaları için), şu âyette anlatılan halde olmaları gerekir. Alla­hu Teâlâ, Cennet ehlini anlatırken şöyle buyurmuştur:

“Onların kalplerindeki kini söküp attık; hepsi kardeşler olarak, tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar.” (Hıcr (15), 47.)

Kardeşçe karşı karşıya olmak, oturanların iç ve dışlarının bir olmasıyla mümkündür. İçinde kardeşi için kin bulunan bir kimse, her ne kadar yüzü ona dönük de olsa, onunla dost olarak karşı karşıya oturuyor sayılmaz. Suffe eh­li, âyette anlatıldığı şekilde idiler. İnsanda kin ve düşmanlık duygularının ka­barması, dünya hırsındandır. Dünya muhabbeti ise, bütün hataların başıdır. Suffe ehli, dünyayı tamamen terk etmişlerdi. Ekecekleri bir arazileri, sağa­cakları bir sürüleri yoktu. Bu sebeple içlerindeki kin ve düşmanlık çekip git­mişti. Rıbat ve tekkede yaşayan sûfiler de böyledir. Onlar, içleri ve dışları bir olarak sevgi ve kaynaşma ile bir araya gelerek, beraberce yiyip içen, birbirleriyle dertleşen ve beraber olmanın bereketini bilen kimselerdir.

Vahşi b. Harb in babası yoluyla dedesinden naklettiğine göre, Ashabtan bir grup, Rasûlullah (as)’a gelerek:

“Ya Resûlallah! Biz (yeterince) yiyoruz, fakat doymuyoruz, nedendir?” di­ye sorduklarında, Efendimiz (sav):

“Herhalde siz, yemek yerken ayrı ayrı yiyorsunuz. Yemeği bir arada yiyiniz ve Allahu Teâlâ’nın ismini anınız; besmele çekiniz ki yemeğiniz bereketlensin.” (Ebû Davud, Et’ıme, 14; Ahmed, Müsned, III, 50I.)

Enes b. Mâlik (ra) şöyle anlatmıştır: “Rasûiullah (as) kurulmuş bir sof­ra üzerinde ve özel bir tabak içinde yemek yemedi. Kendisine güzel yuf­ka ekmeği de pişirilmedi.”

Bunu duyanlar: “Peki neyin üzerinde yemek yiyorlardı?” diye sorunca:

“Yere serilmiş bir bez üzerinde.”[2]  demiştir.

Âbidler ve zâhidler, insanlarla bir arada bulunmak çeşitli âfetlere sebep ol­duğundan ve nefis böyle durumlarda hevâî şeylere ve mâlâya’ni sözlere dal­dığından, selâmeti yalnızlıkta bulmuşlardır.

Sûfiler ise, amellerinin kuvvetli ve hallerinin sağlamlığı sebebiyle bu hâl kendilerinden alınmış olup, onlar, seccadeleri üzerinde cemaat evlerinde top­lanıp halkla beraber olmayı münasip bulmuşlardır. Onların her birinin seccâdesi zâviyesi, herkesin derdi en önemli meselesi olmuş, bununla birlikte dü­şüncesi karışıp ta seccâdenin (meclisin) dışına gitmemiştir. (Yani onlar tam bir temkin ve huzur içinde, Allah’tan gâfil olmadan, hatalara dalmadan halk ile beraber olup, onları ıslahla meşgul olmuşlardır)

Sûfilerin özel seccâde edinmelerinde, sünnetten bir delilleri vardır. Şöyle ki: Ebû Seleme b. Abdurrahman, Hz. Âişe’nin (rah) şöyle dediğini rivâyet etmiştir:

“Hz. peygambere (sav) hurma liflerinden yapılmış bir hasır serer­dim. Geceleri namazlarını onun üzerinde kılardı.”[3]

Hz. Rasûlullah’ın (sav) hanımı, Meymûne (rah) vâlidemiz de şu rivâyette bulunmuştur:

“Hz. Peygamber (sav), namazlarını, mescitte önüne serilen hasırdan bir seccâde üzerinde kılardı.”  [4]

Rıbat ve tekkelerde yaşayan dervişler arasında, gençler, ihtiyarlar, hizmet görenler ve halvete girenler bulunur. Nefsin uyku ve rahatlığa düşkünlüğü, yapılan işlerde zorlama ve yapmacık haraketlere girme gibi haller düşünüldü­ğünde; mürşidlerin, zâviyelerde kalmaları daha uygun olmaktadır. Nefsin tek kalmaya, gevşemeye, kolaylık yollarını seçmeye iştiyâkı vardır. Cemaatle be­raber kalan genç, devamlı göz önünde bulunması ve başkalarının nazarı al­tında edeb sınırları içinde hareket mecburiyeti olduğu için, nefsin keyfine gö­re hareket imkânı bulamaz. Bu terbiye de ancak, Hz. Rasûlullah’ın (sav) ashâbının yaptığı gibi; devamlı vakitlerini değerlendirme, nefsânî şeylerden sa­kınma ve azaları mâlâya’ni hareketlerden koruma sâyesinde gerçekleşir. Ashâb-ı Kirâm’ın durumu:

“Onların her birinin o gün, kendisine yetecek bir işi vardır.”  (Abese (80), 37.) âyetinde anlatıldığı gibiydi.

Gerçekten onların, kendilerini başkalarıyla uğraşmaktan alıkoyacak âhiret dert ve gayretleri vardı. Sâdık sûfilerin de aynı şekilde, bir araya geldiklerin­de vakitlerini hiç zâyi etmemeleri gerekir. Bir genç, toplantı yerlerinde vakitle­rini boş ve hatâlı şeylerle geçiriyorsa, onun uzlet ve tenhâyı seçmesi daha uy­gun olur. Mürşid, nefsin bu tür şeylerden korunması için gence, zâviye ve halvethâneyi tercih ve tavsiye eder. Kendisi ise; mânevî hâlinin güçlü olması, in­sanların iltifatına aldanmayışı, halkın arasına karışmanın âfetlerinden korun­muş olması ve cemaat içinde vakar ve haysiyetini koruma durumunda oldu­ğu için, cemaat toplantılarına katılabilir, halkın arasına karışabilir. Onun gü­zel hâlini görenler, bundan istifâde ederler. O ise, bundan kalbi karışıp mâne­vî bir zarar görmez.

Hizmet işine gelince: Rıbat ve tekkelere yeni gelmiş, henüz mânevî ilmin tadını tatmamış ve gönül gözü yüksek mânevî hallere açılmamış kimseye, ilk olarak (gücünün yettiği) hizmet işleri emredilir. Bununla, (farzların dışındaki) ibâdetinin hizmet olması ve güzel hizmeti sayesinde ehlullahın kalplerinin ona yönelmesi hedeflenir. Böylece o hem hizmetin bereketine kavuşur hem de ibâdetle meşgul olan din kardeşlerine yardım etmiş olur. Mü’minlerin bu tür yardımlaşması hususunda, Hz. Rasûlullah’ın (sav) şöyle buyurmuştur:

“Mü’minler birbirlerinin kardeşidir; birisi diğerinden ihtiyacını görme­sini ister, o da hemen yerine getirir. Allah da kıyamet günü onların ihti­yacını giderir.” [5]

Şu hâlde; hizmet ehli, hizmetinde kalbini öldürecek, şevkini giderecek gevşeklik ve tembellikten sakınmalıdır. Sûfilere göre hizmet, sâlih amellere girmektedir ve sâhibine güzel haller, mânevî vecdler kazandıran yollardan bi­risidir. Ehlullah, niyet ve amelde kendileri gibi olmayan, onların irşâd ve yol göstermesiyle kemâle ermeye hırs göstermeyen kimseleri hizmetlerinde bu­lundurmayı uygun görmezler.

Bize, Şeyh Ebu’l-Feth, Vesik b. er-Rûmî’nin şöyle dediğini haber verdi:

“Ben Ömer b. el-Hattab’ın kölesiydim. Bir gün bana şöyle söyledi: “Müslüman ol! Çünkü müslüman olursan, seni müslümanlara âit işlerde is­tihdam edebilirim. Onlardan olmayan bir kimseden, onların bana emânet et­tiği işlerde yardım istemem uygun düşmez.”

Vesik demiştir ki: “Ben müslüman olmaya yanaşmadım. Hz. Ömer (ra.) de: “Dinde zorlama yoktur.”  (Bakara (2), 256.)  Âyetini okuyup, üstelemedi. Vefâtı yaklaşın­ca, beni âzat ederek: “Serbestsin; istediğin yere git!” dedi. (İbnu Kesîr, Tefsir, I, 459.)

Veliler de kendilerinden olmayan kimsenin yanlarında hizmetle meşgul olmasını hoş karşılamazlar ve bu tür kimselerin özel işlerine ve hususi mec­lislerine karışmalarını istemezler. Çünkü onların hâlini ve yolunu sevmeyen kimse, onlara bakarken ve onlarla bulunurken elde ettiği faydadan daha çok zarar eder. Hem sûfiler de birer insandır. İnsan olmanın gereği; kendilerinden birtakım işler zuhûr edebilir. Onların maksat ve durumlarını tam olarak bile­meyen kimseler bunları hoş karşılamaz, inkara gidip zarar görürler. Demek ki; velilerin bu tür kimseleri yanlarında bulundurmaktan çekinmeleri, onlara acıdıkları içindir. Yoksa, müslümanlardan herhangi birisine karşı böbürlen­mek ve kendini üstün görmek için değildir.

Hakk talibi bir genç, Allahu Teâlâ’ya ibâdetle meşgul olan ehlullaha hizmet ettiği zaman onların sevaplarına ortak olur. Gerçi genç, onların yüksek halle­rine sahip olmamakla birlikte bu hallerin ehli olanlara hizmet etmektedir, fa­kat, onun bu tür kimselere hizmet etmesi Allahu Teâlâ’ya olan muhabbetinin alâmetidir.

Bize, Ebu’l-Feth Muhammed b. Süleyman’ın, Enes b. Mâlik (ra)’den rivâyet ettiği şu hadis, bu durumu ifâde etmektedir. O, demiştir ki:

Rasûlullah (sav) Efendimiz, Tebük seferinden dönerken Medine’ye yaklaştıklarında:

“Gerçekten Medine’de, sizin (bu seferde) yürüdüğünüz her yolda ve geçtiğiniz her vadide sizinle beraber olan birtakım insanlar vardır!” bu­yurdu. Ashâb-ı Kiram:

“Onlar Medine’de kaldıkları halde, bizimle beraber miydiler?” diye sorun­ca, Allah Rasûlü (s.a.v):

“Evet, (onların niyetleri sizinle olmaktı, fakat) özür ve hastalıkları on­ları alıkoydu.” buyurdular.

Hadiste anlatıldığı gibi; ehlullah’ın hizmetinde bulunan kimse de nefsin­deki kusur ve ehliyetsizlik özrü sebebiyle onların yüksek derecelerine ulaş­maktan geri kalmıştır, fakat, bununla birlikte (güzel bir niyetle) bütün gayreti­ni onların hizmetine sarf ederek, etraflarında dolaşıp durmaktadır. Nazarını başka şeylerden çekerek onların hizmetiyle meşgul olması sebebiyle Allahu Teâlâ ona, en güzel karşılığı verecek ve kendisini büyük bir ihsana kavuştu­racaktır.

Ehl-i Suffe de böyle yapıyor; iyilik ve takvâ hususunda birbirleriyle yardım­laşıyor, dînî meseleler için bir araya geliyor, mal ve bedenleriyle din kardeş­lerinin işlerini görmek için toplanıyorlardı.

[1]- (Taberî, Camiu’l-Beyân, Cüz: XI, 30; Kurtûbî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’an, VIII, 260; Râzî, Tefsir-i Kebîr, XVI, 156; Hâkim, el-Müstedrek, II, 334.)

[2]- (Buhârî, Et’ıme, 8, 23.) 

[3](Biraz değişik lafızlarla, bkz: Buhârî, Ezan, 8I; Nesâî, Kıble, I3; Ahmed, Müsned, VI, 40, 6I.)

[4]- (Buhârî, Salat, 2I; Müslim, Mesâcid, 270; Ebû Dâvud, Edeb, I6I; Tirmizî, Salat, I29.)

[5]- (Aynı mânadaki hadisler için bkz: Tirmizî, Hudud, 3; Ahmed, Müsned, II, 9; Beyhakî, Şuabu’l-İman, VI, II4-II6.)

Bil ki; rıbat ve tekkelerin (mânevi bir eğitim müessesesi olarak) te’sisi, hidayet üzerindeki İslâm ümmetinin bir süsü (iftihar tablosudur). Rıbat ve tek­kelerde yaşayan sûfilerin, toplumun diğer gruplarından ayrıldıkları birtakım halleri vardır. Bu özellikleri ile onlar, hidâyet yolu üzerinde olup, Allahu Teâlâ’nın:

“Onlar Allah’ın hidâyete ulaştırdığı kimselerdir, sen de onların (gitti­ği hidâyet) yoluna uy!’’  (En'am (6), 90.) âyetiyle anlattığı grubu temsil etmektedirler.

Zamanımızdaki tekkelerde yaşayan bazı kimselerde görülen kusurlar ve önceki büyüklerin yolundan sapmalar, gerçek sûfilerin işlerinin sağlamlığını ve yollarının sıhhatini zedeleyemez; bunlara bakıp, onlar hakkında hüküm vermek doğru değildir.

Bugün gerçek sûfilerin yoluna özenen mutasavvıfların rıbat ve tekkelerde toplanmaları ve bu sâyede Allahu Teâlâ’nın kendilerine ihsan ettiği mânevi rızıklar, önceki büyüklerin (güzel hallerinin) kalıntılarıdır ve bunlar bile onların büyüklüğünü anlamaya kâfidir. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk, geçmişteki meşâyıhın batınlarında toplanan mârifet ve sâhip oldukları İlâhî nimetlerin bereke­tiyle, onların yolunda gidenlere (bütün kusur ve nâkıslıklarına rağmen) pek çok hâl ve bereket ihsân etmiştir.

Zamanımızda, rıbat ve tekkelerde bir araya gelmek Allah’a tâat ve zâhirî edebleri koruma esasına dayanmaktadır. Bununla birlikte, önceki büyük­lerin bâtınlarında toplanan manevî nûr, bugün onları takip eden bu kimse­lerin üzerine aksetmiş ve bu sâyede seyr u sülükleri devam etmiştir.

Onlar, rıbat ve tekkelerde kalp ve hedefleri bir olarak, tek bir vücud hâlinde yaşayan kimselerdir. Bu hâl onlardan başka herhangi bir tâifede bulun­maz. Allahu Teâlâ, mü’minleri vasfederken şöyle buyurmuştur:

“Onlar, birbirine kenetlenip perçinlenmiş bir bina gibidirler.” (Saff (61), 4.)

Tam bunun aksi haldeki düşmanlarını da şöyle tanıtmıştır:

“Sen onları toplu (bir ve birlik içinde) sanırsın, oysa onların kalbleri darmadağınıktır.” (Haşr (57), 14.)

Numan b. Beşir (r.a), Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:

“Muhakkak mü’minler, bir organı rahatsızlandığı zaman, bütün âzaları rahatsızlanan vucüd gibidirler. Bir mü’min (herhangi bir şeyden) ra­hatsızlanıp şikâyet ettiği zaman, diğer mü’minler de rahatsız olur (onun derdini paylaşırlar).”  [1]

Şu hâlde sûfilere düşen bâtınlarını bir arada, aynı gâyede toplamaya ça­lışmak ve iç âlemlerindeki tefrika ve dağınıklığı gidermektir. Çünkü sufiler, ruhlarının câzibesiyle toplanmışlar, İlâhî ülfet ve ünsiyet bağı ile bir araya gel­mişler, kalblerinin Hakk’ı müşâhadesiyle uyum içinde bütünleşmişlerdir. On­lar, nefislerinin terbiyesi, kalberinin tasfiyesi için rıbat ve tekkelerde maddî ve mânevî düşmanlarına karşı siper almışlardır. Bu durumda onlara, birbirleriyle ülfet, sevgi ve nasihat içinde kaynaşmaları gerekmektedir.

Bu konuda Ebû Hureyre (r.a), Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin şöyle bu­yurduğunu rivâyet etmiştir:

“Mü’min, başkalarıyla güzel geçinen ve kendisiyle güzel geçinilen kimsedir. Başkaları ile iyi geçinmeyen ve kendisiyle de ülfet edilemeyen kimsede hayır yoktur.”  [2]

Yine Ebû Hureyre’nin (r.a) naklettiğine göre: Rasûlullah (s.a.v) şöyle bu­yurmuştur:

“Ruhlar saf halinde dizilmiş ordular gibidir. Orada tanışanlar, (dünya­da da) tanışıp kaynaşırlar. Orada anlaşamayanlar (burada da) birbiriyle zıtlaşıp dururlar. " [3]

Demek ki; rıbat ve tekkelerde toplananlar, bu beraberlikleriyle iç âlemleri bir noktada toplanmış ve nefisleri birbirine bağlanmıştır. Rasûlullah (as)’dan rivâyet edilen:

“Mü’min mü’minin aynasıdır.” [4] hadisine göre, onlar birbirinin aynası ol­muştur. Ne zaman içlerinden birinde ayrılık hali eseri zuhur etse, ondan nef­ret ederler. Çünkü geçimsizlik ve ayrılık, nefsin ortaya çıkmasıyla meydana gelir. Dervişin nefsani davranışları ortaya çıktığında sûfiler, onun bu topluluk­tan ayrılacağını anlarlar. Onun bu hale düşmesinin sebebi, vakitlerini zâyi et­mesi, vazifelerini aksatması, içinde bulunduğu topluluğa nefret verecek ters hareketlerin içine girmesi, güzel geçimi ve edebi ihmal etmesidir.

Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî bize, Muhammed b. Abdullah kanalıyla, Rüveym’in şöyle dediğini haber verdi:

“Sûfiler, aralarında hakkı ihmal ve iptal edenlere buğz ettikleri sürece, hayırda kalmaya devam edeceklerdir. Ama, herkes birbirinin hâlinden hoşnut olursa, helak olurlar.”

Rüveym (rah.), sûfilerin, nefsin ortaya çıkmasından korkarak, birbirlerinin hâlini güzelce kontrol etmeleri gerektiğine işâret etmiştir. Hazret demek isti­yor ki: Herkes birbirinin hâl ve gidişatından râzı olur ve aralarında Allah için buğzu kaldırırlarsa; içlerine gevşeklik ve gösteriş hastalığı yayılır. Ayrıca edebteki incelikleri ihmal durumlarında haddinden fazla musâmaha hâli hâ­kim olur ve işte bu sebeple nefisler ortaya çıkıp, onları hükmü altına alır.

Ömer b. Hattab (r.a) derdi ki: “Bana ayıp ve kusurlarımı gösteren kim­seye Allah rahmet etsin.”

Bize, Ebû Zur’a, Muhammed Numan’ın şöyle dediğini nakletti: Hz. Ömer (r.a), Muhâcir ve Ensâr’ın bulunduğu bir mecliste, oradakilere hitaben:

“Söyleyin bakalım, ben, bazı işlerde ruhsatla hareket edip musâmaha göstersem ne yapardınız?” diye sordu. Biz sükût ettik. O, bu sözünü iki veya üç defa tekrarladı. Bişr b. Sa’d:

“Eğer böyle yaparsan, ne pahasına olursa olsun seni düzeltirdik.” dedi. Bunu duyan Hz. Ömer (r.a.):

“Sizler, evet sizler bu halde olduğunuz sürece hak üzeresiniz.” dedi.

Bir sûfinin nefsi, kardeşine karşı gazap ve düşmanlıkla ortaya çıktığı za­man, karşıdakine, buna kalbiyle (dostça, yumuşaklıkla) karşılık vermesi ge­rekir. Gerçekten nefis, kalp ile karşılık görünce, içindeki kötülük ve şer kuru­yup gider. Nefse nefisle karşılık verince fitne alevlenir ve kötülükten sakınma duygusu gider. Bu konuda Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“Sen kötülüğü en güzel bir haraketle önle, o vakit bir de bakarsın ki; seninle aranda kötülük olan kimse yakın bir dost oluvermiştir. Bu ahla­ka da ancak sabredenler ulaşır.”  (Fussilet (41), 34-35.)

Kardeşinden şikâyet eden bir derviş, şeyhe ya da hâdime geldiği zaman, o, her ikisini de istediği gibi azarlayabilir. Meselâ; kardeşine haksızlık edene:

“Niçin kardeşine zulmettin?” diyebildiği gibi, diğerine de:

“Ne günah işledin ki, bu sana musallat oldu ve zulmetti. Kardeşine rıfk ve yumuşaklıkla, davransan ve onun kabarmış nefsine kalbinle karşılık vererek fütüvvetin ve sohbetin hakkını yerine getirsen olmaz mıydı?” diyebilir.

Demek ki; her ikisi de kusur işlemiş ve veliler cemaatının ahlâkından dı­şarı çıkmışlardır. Bu durumda, biraz azarlanarak edeb dairesine döndürülür­ler. Onlar da hallerinde ısrar etmeden kusurlarına istiğfar etmelidirler.

Hz. Âişe (rah.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle duâ ettiğini rivâyet etmiş­tir:

“Allahım! Beni, iyilik yaptığı zaman sevinen ve kötülük işlediğinde is­tiğfar eden kimselerden yap.” 

İstiğfar, zâhirde din kardeşlerine yapılan kusur için, bâtında ise Allahu Teâlâ’ya karşı yapılır. Dervişler, istiğfarlarında Allah’ı müşâhade ederler. Bu sebeple, en geride tevâzû ve boyun büküklüğü içinde ayakta beklerler.

Bir gün, Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, kardeşi ile çekişen bir dervişe:

“Kalk, istiğfar et!” dedi. Derviş de:

“İçimi tevbe için saf bir halde görmüyorum. İçim temiz olmaksızın, zâhiren istiğfar etmeyi de hoş karşılamıyorum!” diye karşılık verdi. O zaman şeyhimiz:

“Sen kalk dediğimi yap! İstiğfar için gayretinin bereketiyle sana kalp sâfiyeti ihsân edilir.” dedi. Hazret, hayrı her halde istiğfar etmesinde buluyor, bu­nun derviş üzerindeki eserini de görüyordu. Böylece, kalbler birbirine ısınıyor, aradan nefret ve soğukluk kalkıyordu.

Bu hâl, sûfiye tâifesinin özelliklerindendir. Onlar, içleri nefret dolu iken ge­celemezler ve kalbleri kardeşine soğuk bir halde iken yemek için bir araya gelmezler. Onlar, içlerindeki ayrılık ve dağınıklığı gidermeden zâhiren bera­ber olmayı hoş karşılamazlar.

Bir derviş, kusurunu affetmesi için bir kardeşine geldiği zaman, onun bu­nu geri çevirmesi hiçbir şekilde câiz değildir. Bu hususta, Abdullah b. Amr (r.a), Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Merhamet ediniz ki, merhamet olunasınız. Affediniz ki, affolunası­nız.” [5]

Sûfiîerin, tevbe ve istiğfardan sonra mürşidin elini öpme edebleri vardır ki, bu sünnete dayanmaktadır. Abdullah b. Ömer (r.a) şöyle anlatmıştır:

“Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) düşman üzerine gönderdiği bir seriyyede idim. İslâm askerleri bir ara tamamen bozguna uğrayıp sağa sola dağıldılar. Ben de onların arasında idim. Sonra bir araya gelince: “Biz ne yapacağız? Harp­ten kaçtık ve Allah’ın gazabı ile döndük!” dedik ve sonra: “Kimse görmeden Medine’ye girer geceleriz. Sabah olunca durumumuzu Allah Rasûlü’ne (s.a.v) arz ederiz. Eğer bizim için tevbe varsa tevbe ederiz, yoksa ne emredilirse onu yaparız.” Dedik Sabah namazından önce mescide vardık, beklemeye başladık. Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz çıkageldi ve:

“Kim bu topluluk?” diye sordu. Biz de:

“Bizler savaştan kaçanlarız!” diye cevap verdik. Allah Rasûlü (as):

“Hayır! Siz savaştan kaçmış değilsiniz, bilakis geri çekilip tekrar düşman­la savaşan kimselersiniz. Ben sizin topluluğunuzdanım. Ben, Müslümanların topluluğundanım.” buyurdu. Biz de gidip Allah Rasûlü’ nün (as) elini öptük.[6] Rivayet edildiğine göre; Ubeyde b. el-Cerrah (r.a), Hz. Ömer (r.a) Şam’a geldiğinde elini öpmüştür.[7] Yine, Ebû Mersed el-Gınevî şöyle demiştir: “Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) hu­zuruna geldik ben, Hz. Peygamber (s.a.v)’in elini öptüm.”

Bütün bunlar, el öpmenin câiz olduğunu göstermektedir. [8]

Bu konuda sûfinin dikkat edeceği edeb; eli öpüldüğü zaman nefsinin büyüklendiğini ve ben­lik sıfatının ortaya çıktığını gördüğü zaman, elini öptürmekten sakınmasıdır. Böyle bir tehlike yoksa, el öpmede, tevbe ve istiğfardan sonra din kardeşleri ile kucaklaşmada bir sakınca yoktur. Aralarındaki kırgınlıkların gidip, yerini dostluğa bırakması, ayrılıktan sonra beraberliğin hâsıl olması için bu, uygun görülmüştür.

Çünkü bu kimseler, nefsin ortaya çıkmasıyla dağılıp birbirlerinden uzak­laşmışlar, nefsin kaybolması ve istiğfar ile, eski dostluklarına dönüp bir araya gelmişlerdir.

Kardeşlerden birisi, kusurundan dolayı gelir özür diler de diğeri bunu ka­bul etmezse, hata yapmış olur. Böyle davranan bir kimse hakkında tehdit içe­ren bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

“Kim bir kusurundan dolayı kardeşinden özür diler de o bunu kabul etmezse, haksız kazanç ve mal elde edenin günahı gibi günaha girmiş olur.”  [9]

Hz. Câbir’in (r.a) rivâyet ettiği bir hadiste de Rasûlullah (as) şöyle bu­yurmuştur:

“Kendisinden bir kusurdan dolayı özür dilenip te onu kabul etmeyen kimse, benim havzıma gelmesin.” [10] Tevbe ve istiğfardan sonra kardeşlerine hediye olarak birşeyler takdim et­mek sünnettir.

Rivâyet edildiğine göre; Ka’b b. Mâlik, Rasûlullah (as)’a gelerek:

“Günahımdan tevbe olarak, bütün malımı fakirlere bıraktım ve yine tevbemin tamam olması için, içinde günah işlediğim yurdumu da terk ettim” deyin­ce, Rasûlullah (as):

“Bunun için, malının üçte birini vermen yeterlidir.” [11]  buyurdu.

Bunun için sûfiler, (cemaattan) ayrıldıktan sonra geri dönen, eski hâline tevbe ve istiğfar eden kimseden bir mal taleb etmeyi sünnet olarak uygula­mışlardır. Onların bütün derdi; mal değil, kalblerin ülfet ve ünsiyeti ile zâhiren beraber oldukları gibi, bâtınlarının da bir ve beraber olmasıdır. Bu hâl, diğer İslâmî gruplar içinde sâdece sûfilerde mevcuttur.

Sonra, rıbat ve tekkelerde kalıp oranın vakfından yahut orada kalanların, toplanan maldan helâlinden yemiş olmaları için, çalışıp dünya malı kazanma­ya vakit ayıramayacak kadar Allahu Teâlâ’ya ibâdet ve taatla meşgul ol­maları gerekir. Yoksa, boş ve lüzumsuz şeylere gücü ve vakti olur da gerçek müridler gibi cehd ve gayret göstermezse, rıbat ve tekkenin malından yeme­si uygun değildir. Bu durumda, çalışıp kazanarak, kendi kazancından yeme­lidir. Çünkü rıbat ve tekke için verilen yiyecekler, tamamen Allahu Teâlâ’nın tâat ve ibadetiyle meşgul olanlar içindir. Onlar, Allah’a hakkıyla hizmet etme­leri sebebiyle dünya da onların hizmetçisi olmuştur. Fakat bütün bunlar, hakk yolunu bilen, sohbetiyle fayda verip, söz ve irşadıyla hidayete sevk eden bir mürşidin idâre ve kontrolü altında olması gerekir. Mürşid, o kimsenin tekke­nin (ve rıbatın) malından yemesini uygun görürse yer, değilse yemez. Mürşi­din bütün tasarrufları gerçek bir basiret ve ilimle olmaktadır.

Bu hususta mürşid şöyle düşünür: Bu kimse dervişlerin hizmetiyle meşgul olmaktadır, öyleyse bu hizmetine mukâbil, tekkenin malından yiyebilir.

Ebu Amr ez-Zeccâcî’nin şöyle dediği nakledilmiştir: Cüneyd el-Bağdâdî’nin yanında bir müddet kaldım. Beni dâima bir ibâdetle meşgul vaziyette gördü. Benimle hiç konuşmadı. Bir gün tekke boşalıp da kimse kalmayınca, kalktım, elbisemi değiştirdim tekkeyi güzelce süpürüp temizledim. Yerleri su­ladım. Helâ ve abdesthâneyi yıkadım. Hazret dönüp te üzerimde toz izlerini görünce, üç defa: “Bu hizmetinle kendine iyilik yaptın, güzel ettin, güzel ettin!” dedi.

Meşâyıh-ı kiram, gençleri tembellikten korumak için onları devamlı hizme­te sevk ederler, her birine bir amel ve hizmet verirler.

Ebû Mahzûre (r.a) demiştir ki: “Rasûlullah (s.a.v), ezan işini bize, Ka­be’nin su işlerini Ben-i Hâşim’e, Beytullah’ı koruma ve temizleme işini de Ben-i Abduddâr’a verdi.”

Meşâyıh-ı kirâm da dervişlere değişik iş ve hizmet verme konusunda bu hadise uymaktadırlar. Bir müride, ancak, elindeki işi güzelce tamamladığı za­man başka bir iş verilir.

Biz, işle tam meşgul olmakla âzâlarının bütünüyle o işle meşgul olmasını kasdetmiyoruz. Bundan maksadımız; o işin hak ve edebine dikkat ederek, iç muhâsebesi yaparak, niyet ve amelini kontrol etmesi, bazen kalıb ve kalble, bazen de sâdece kalble meşgul olarak, işin fazlasını noksanını iyi tâkib ede­rek hakkını vermesidir. Çünkü müridin, içinde bulunduğu vaktin hakkını ver­mesi, kendisi için tam bir meşguliyettir. Ancak bu şekilde, boş vakit nimetinin, yeterli rızık ve sıhhat devletinin şükrünü yerine getirmiş olur. Tembellikte ise, bu nimetlere nankörlük vardır.

Seriyy es-Sakatî demiştir ki:

“Kim, elindeki nimetin kıymetini bilmezse, o nimet, hiç bilmediği yer­den elinden alınır.”

Çalışamayacak kadar yaşlı ve güçsüz olan kimseler, tekke ve rıbatın yiyeceklerinden yeme hususunda mâzurdur; ancak delikanlılar mâzur görül­mezler. Bu, sûfilerin yolunda genel bir şart ve usuldür. Fakat işin fetvâ yönü­ne gelince; rıbat ve tekkelere yiyecekleri vakfeden kimse: “Bu yiyecekten, bu­rada bulunan mutasavvıflarla zâhiri hâl ve kıyafetiyle onlara benzeyen tâlibler yiyebilir” şartını koymuşsa, bu şartın genel ifâdesine göre, orada bulunan herkesin ondan yemesi şer’an helaldir. Burada, gerçek sûfilerin hâli olan azi­met yerine ruhsatla yetinilmiştir. Eğer vakfın şartı, onu yemenin ancak amel ve hâl olarak sûfilerin yolunda seyr u sülük eden kimselere âit olsaydı, o za­man tembel kimselerin ve vakitlerini boş işlerle zâyi edenlerin ondan yemesi câiz olmazdı. Hem, sûfilerce, gerçek müridlerin yolları mâlum ve meşhurdur

Ebû Said el-Hudrî yoluyla gelen bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Mü’min, otlandığı alanda ipine bağlı bir ata benzer. At döner-dolaşır yine ipine gelir. Mü’min de hata eder sonra imana döner (iman bağından ve İslâm dâiresinden çıkmaz). Siz yemeğinizi muttakilere yediriniz ve her türlü iyiliklerinizi mü’minlere yapınız.” [12]

[1]- (Müslim, Birr, 67; İbnu Mâce, Tıbb, 5, 55; Ali Nasıf, et-Tac, V, I8.)

[2]- (Ahmed, Müsned, II, 400; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, VI, 253 (Had. No: 9I46-47).

[3]- (Buhârî, Enbiya, 2; Müslim, Birr, I57; Ebu Davud, Edeb, I6)

[4]- (Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, VI, 251 (Had. No: 9141)) 

[5]- (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, I9I; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, I, 474 (No: 942).)

[6]- (Ebû Dâvud, Cihad, 96; İbnu Mâce, Edeb, I6; Ahmed, Müsned, II, 70.)

[7]- (Beyhaki, Sünen-i Kübra, VII, 101; Beğavi, Şerhu’s-Sünne, XII, 292.)

[8]- (El öpme ile ilgili hadisler için bkz: Buhari, Isti’zan, 26; Müslim, Cihad, 64; Ebu Davud, Edeb, 143-148; ibnu Hacer, Fethu’l-Bari, XII, 328-323.)

[9]- (İbnu Mace, Edeb, 23; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, VI, 73 (Had. No: 8475))

[10]- (Münzirî, et-Terğb, III, 493.)

[11]- (Bkz: Buhârî, Eymân, 24; Ebû Dâvud, Eymân, 23; Nesâî, Eymân, 36-37.)  

[12]- . (Ahmed, Müsned, II, 38, 55; Beyhakî, Şuabu’l-İmân, VII, 452 (No:10964); İbnu Belbân, el-İhsân fî Takrîbi İbni Hıbbân, II, 381 .(No: 616); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 201.)

 

Sefer konusunda meşâyih-ı kirâm, değişik hâl ve görüşlere sahiptirler. Bir kısmı, sülûkun başında sefere çıkıp nihâyetinde ikâmeti tercih ederken; bir kısmı, hidâyetinde ikâmet edip, nihâyetinde sefere çıkmıştır. Bazıları devam­lı ikâmet hâlini, bazıları da sürekli seferde olmayı tercih ve tatbik etmişlerdir. Şimdi, onlardan her birinin tercih ettiği görüş ve uygulamalarındaki maksatlarını açıklayacağız:

I- Başlangıçta sefere çıkıp nihâyette ikâmeti tercih edenler.

Bunların seferden maksatları şunlardır:

1-Sefer sâyesinde ilimden bir şeyler öğrenmek.

Bu konuda Rasûlullah (as) Efendimiz:

“İlim Çin gibi uzak yerlerde de olsa, peşine düşüp tahsil ediniz.” [1] bu­yurmuştur.

Âlimlerden birisi demiştir ki: “Bir kimse, kendisini hidâyete sevk edecek bir kelime için Şam’dan Yemen’in en uzak bölgelerine kadar yolculuk yapsa, se­yahati boşa gitmiş olmaz.”

Nakledildiğine göre; Câbir b. Abdullah (r.a), Abdullah b. Üneys’in Rasûlullah’dan rivâyet ettiği bir hadisi duymak için, Medine’den Mısır’a bir aylık yolculuk yapmıştır. [2]

Rasûlullah (s.a.v) bir hadislerinde: “İlim elde etmek için evinden çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır.” [3] Buyurmuştur.

Tevbe sûresinin 112. âyetinde geçen “es-Sâihûn: yeryüzünde seyahat edenler” meâlindeki âyetinin tefsirinde; bunların, ilim arayan kimseler olduğu söylenmiştir.

Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî bize, imlâ yoluyla (yazdırarak), naklettiği bir haberde, Ebu Hârun’un şöyle dediğini rivâyet etti:

“Biz bir grub insan, Ebû Said el-Hudrî’nin yanına geldik. Bizi karşıladı ve: “Merhaba! Ey Allah Rasûlü’nün bize vasiyyet ettiği kimseler, buyurun, Rasûlullah (as), sizin gibiler hakkında bize:

“İnsanlar size tâbi olacaklar. Dinlerini güzelce öğrenmek için en ucrâ yerlerden yanınıza gelecekler. Böyle kimseler yanınıza gelince, onlara hayır tavsiye edin; kendilerine güzel davranın.” buyurdu dedi. [4]

 Rasûlullah (as), diğer bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

“(Mükellef olduğu şeylere âit) ilmi aramak, her müslümana farzdır.” [5]

Hz. Âişe’nin (rah) rivâyet ettiği bir hadiste de Hz. Rasûlullah (sav) şöy­le buyurmuştur:

“Allah Teâlâ bana: “İlim öğrenmek için yola çıkan kimseye, Cennete giden yolu kolaylaştırırım.” diye vahyetti.”  [6]

2-Kâmil mürşid ve sâdık ihvan bulmak.

Seferin bir gâyesi de kendine mürşid aramak ve sâdık din kardeşleri bul­maktır. Çünkü, sâlih ve sâdık kimselerle her buluşmada müridin kemâlatı ar­tar. Ehlullah’ın sözleri kadar, nazarları da fayda verir. Bu Konuda: “Nazarı sana fayda vermeyenin, sözü de fayda sağlamaz.” denmiştir.

Bu sözün iki değerlendirmesi vardır. Birincisi şudur: Hiç şüphesiz, bir mürşid-i kâmil, müridlerine, diliyle anlattığından daha çok, hâli ve heybetiyle ko­nuşur. Sâdık bir mürid, mürşidinin sükûtuna, konuşmasına, halkın içindeki hâline, halvetteki edebine, kısaca bütün hâl ve haraketlerine bakarak istifâde eder. İşte bu, kâmil bir insanı görmenin kazancıdır. Bir kimsenin halleri ken­disine bakana fayda vermezse, onun, hevâsıyla konuşmasının da bir fayda­sı olmaz. Burada şunu da ekleyelim: İnsanın sözünün nûrâniyeti; kalbinin nûrâniyeti kadardır. Kalbinin nûrâniyeti de istikâmeti ve kulluk vazifele­rini hakkıyla yerine getirmedeki gayreti nisbetindedir.

Yukarıdaki sözün bir diğer izahı şudur: Hiç şüphesiz, ilimde yüksek pâyeye ulaşmış kemâlat sâhibi Hakk erlerininin nazarları, kalp hastalıkları için en faydalı bir ilaçtır. Onlardan birisi, sâdık bir hakk tâlibine nazar ettiğinde, onun kalbi açılıp Allahu Teâlâ’nın özel ihsanlarını almaya kâbiliyet ve ehliyet kaza­nır. O zaman mürşidin kalbinde sâdık müride karşı bir muhabbet nazarı ile bakar. Onlar Allahu Teâlâ’nın askerleridir. Onların nazarıyla nice yüksek hal­ler kazanılır ve güzel nimetlere kavuşulur.

Bu hallere karşı çıkan kimse, Allahu Teâlâ’nın kudretini nasıl inkâr edebi­lir ki? Allahu Teâlâ, engerek yılanına öyle bir özellik vermiştir ki bu yılan bir insana baktığı zaman onu, nazarıyla helak eder. Bunun gibi, Allahu Teâlâ, bazı has kullarına öyle bir nûrânî nazar gücü vermiştir ki, o, sâdık bir hak tâ­libine nazar ettiği zaman ona pek çok hâl ve nûrânî hayat kazandırır.

Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî (rah) Mina’da, Mescidu’l-Hayf’ın etrafında dolaşıyor, dikkatlice insanların yüzüne gözüne bakıp duruyordu. Kendisine; niçin böyle yaptığı sorulunca:

“Allah’ın öyle (has) kulları vardır ki, onlar bir insana nazar ettiklerinde, ona saâdeti kazandırırlar. Ben de böyle bir er kişiye rastlayıp, nazarının beretine ulaşmak istiyorum.” diye cevap verdi.

3-Boş âdetlerden ve nefsânî şeylerden uzaklaşmak.

Seferin bir gâyesi de boş alışkanlıklardan ve nefsin muhabbet ettiği şey­lerden uzaklaşarak, ona, güzel nimetlerden, evlâd u iyalden ve sıcak yuva­dan ayrılmanın acısını tattırmaktır. Kim, ecrini Allah’tan umarak, alıştığı şeyle­ri terk etmeye tahammül ve sabır gösterirse, büyük bir fazileti elde etmiş olur.

Bu konuda, bize, Hafız Ebû Zur’a, babası kanalıyla, Abdullah b. Amr’ın (r.a) şöyle dediğini nakletti: “Medine de doğan birisi, yine orada vefat etmiş­ti. Rasûlullah (s.a.v), adamın cenâze namazını kıldırdı ve:

“Keşke doğduğu yerden başka bir beldede vefat etmiş olsaydı.” bu­yurdu. Etrafındakiler:

“Niçin böyle olmasını arzulandınız Ya Rasûlellah?” diye sorduklarında, Al­lah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurdu:

“Bir (mü’min) kimse, doğduğu yerden başka bir yerde vefat ettiği za­man; doğduğu yerden izinin kesildiği (öldüğü) yere kadar ölçülür, o miktar Cennetten kendisine yer verilir.” [7]

4-Nefsin hallerini keşfetmek.

Seferden bir maksat da; nefsin ince (gizli) hallerini keşfetmek, onun boş iddiâ ve heveslereni çıkarıp atmaktır. Çünkü sefer olmadan bu gerçeklerin or­taya çıkması çok zordur. Sefere “sefer” denmesinin sebebi, insanın ahlakı­nı ortaya çıkardığı içindir. İnsan bir hastalığın üzerinde durursa, ilacını arar bulur.

Bazen sefer, mânevî yola yeni giren kimsenin nefsinde, namaz oruç, teheccüd ve benzeri nâfilelerin tesiri gibi etki yapar. Şöyle ki: “(Farzların yanın­da) nâfile ibâdetlerle uğraşan bir kimse, gaflet diyarlarından uzaklaşıp Allahu Teâlâ’nın huzuruna, kurbiyyet vatanlarına doğru yol almaktadır. Allahu Teâlâ’nın rızâsı için, güzel bir niyetle çöl ve vâdilerde ilim için dolaşan kimse de nefsinin hevâsını ayak altına alması ve dünya lezzetlerinden uzaklaşması se­bebiyle, Allahu Teâlâ’ya giden bir kimsedir.

Şeyhimiz Ebu’n-Necib, bize, icâzet yoluyla, Ebû Hüseyin Nûri’nin şöyle dediğini nakletti:

“Tasavvuf; nefsin bütün (süflî) arzularını terk etmektir.”

Yeni sülûka başlayan bir kimse, nefsin lezzetlerini terkederek sefere çık­tığı zaman, nefsi, serkeşliğini terkedip uslanır ve nâfile ibâdetlere devam ede­rek yumuşadığı ve Hakk’a teslim olduğu gibi; yolculukla da yumuşar. Seferle nefiste bir mânevî temizlik olmakta, cibilliyetindeki sertlik, katılık ve tabiî az­gınlık hâli gitmektedir. Tabaklanan derinin, âdi bir deri hâlinden güzel bir elbise olacak şekle gelmesi gibi; nefis de zahmet ve mücahede ile ezildiğinde taşkınlık huyunu bırakıp, iman ve itaate döner.

5-Kâinat ve tarihi eserlerden ibret almak.

Seferin bir maksadı da geçmişe ait eser ve ibret levhalarını görmek, te­fekkür ve düşünmeye konu olacak şeylere nazar etmek; dağları, diğer kara parçalarını, insanların ayak basıp yaşadığı yerleri incelemek, cemâdâtın (cansız varlıkların lisân-ı halleriyle yaptıkları) teşbihlerini işitmek, birbirine bi­tişik kara parçalarının hal lisanları ile insana verdiği mesajı anlamak. Evet, in­san, üzerinde bir takım ibret ve İlâhî işâret bulunan bu manzaraları görmesiy­le, yeni bir uyanıklık hâli kazanır. Allahu Teâlâ, bu hususta şöyle buyurmakta­dır:

“Biz onlara, dış âlemlerinde ve kendi nefislerinde mevcut olan ayetlerimizi göstereceğiz ki; O’nun hak olduğu yakinen anlasınlar.”  (Fussilet (41), 53.)

Seriy es-Sakatî, sûfilere şöyle derdi: “Kış çıkıp bahar gelince ve ağaçlar yaprak açınca, yeryüzünde açılıp dolaşmak ne güzel olur!”

6-Gizli kalmayı ve bilinmemeyi tercih etmek.

Seferin bir maksadı da halk arasında unutulmayı ve bilinmemeyi tercih ederek, insanlar tarafından hüsnü kabul görme duygusunu kalpten söküp at­maktır. Bu sâyede, sâdığın sıdk ve ihlası artar; en güzel bir hâle ulaşır, so­nunda yine halkın hüsnü kabülüne mazhar olur. Halk içinde ihlas kulpuna sımsıkı sarılmış, kalbini mâmur ve nefsine hâkim kılmış sâdık mürid çok az­dır. Aslında, kul ancak bu durumda olunca, halk kendisine yönelir. Hatta, bü­yüklerden bir zâtı, sûfilerden birinin şu sözünü naklederken işittim:

“Halkın bana rağbetini istiyorum ama, nefsim bundan haz alacağı için de­ğil. Çünkü ben, insanların bana yönelmiş olmalarına veya beni terk etmiş ol­malarına aldırış etmem. Fakat halkın bir insana yönelmesi, onda bulunan hâ­lin güzelliğine bir işâret olduğu için bunu istiyorum.”

Halkın hüsnü kabülüne müptela olan mürid, nefsinin halka meyil ve mu­habbet etmesinden emin olamaz. Çoğu zaman bu durumda müride, rıfk (iyi­lik ve ihsan) kapısı açılır ve nefis, iyi ve güzel şeylere dalma yolundan gire­rek müride tesir etmek ister; ona Allah’ın kullarına hizmet etmeyi ve bütün varlıklara ihsanda bulunmayı güzel gösterir. Bunların faziletini ön plana çıka­rır. Nefis ve şeytan, müride bu yoldan yanaşa yanaşa onu Allah’tan kopup se­beplere yapışmaya ve halkın hüsnü kabülünü elde etme arzusuna kadar gö­türürler. Çoğu zaman ona gâlip gelip, kendisini bir takım yapmacık iş ve amellere sürüklerler. Böylece, kalbte onulmaz yaralar açılır ve tedâvi zorlaşır.

Sâlihlerden bir zâtın, müridine şöyle dediğini işittim: “Sen şimdi, şeytanın sana şer kapısından giremiyeceği bir makama ulaştın. Fakat o, sana hayır kapısından gelip seni aldatabilir; dikkatli ol!”

Bu, birçok ayakların kaydığı bir haldir. Sâdık bir mürid, bu tür bir şeyle kar­şılaşınca, Allahu Teâlâ ona, şeytanın hilesini farkettirir, inâyet-i İlâhîsi ile onu tuzağa düşmekten kurtarır ve onu sefere çıkmaya sevkeder. Böylece mürid, tanıdıklarından ve kendisine şer kapısının açıldığı bu beldeden ayrılıp sefere çıkarak Rabbi ile başbaşa kalır; halkın fitnesinden kurtulur. Bu hâl, sâdık müridlerin seferdeki maksatlarının en güzelidir.

Bütün buraya kadar saydıklarımız, meşâyih-ı kiramın seferdeki maksatla­rını ortaya koymaktadır. Hac, cihad ve Beyt-i Makdis’i ziyâret için yapılan yolculuklar bunun dışındadır. Nakledildiğine göre; Hz. Ömer (r.a), Beyt-i Makdis’i ziyâret maksadıyla Medine’den çıktı. Kudüs’e vardı ve orada beş vakit namaz kıldıktan sonra, ertesi gün hemen Medine’ye geri döndü.

Sonra, Allahu Teâlâ, bidâyet hâlindeki (niyet) ve işlerini sağlam yapmayı ihsan ettiği sâdık bir müridi, çeşitli seferlerde dolaştırır. Kendisine, gezip gör­düğü yer ve eserlerden ibret almayı nasib eder. O da bu vesileyle kendisine lâzım olan ilmi ve anlayışı elde eder. Sâlihlerin meclislerinde bulunmaktan istifade eder. Onların nazar ve bereketleriyle kalbinde, muttakilerin hâline bir yönelme ve aşk meydana gelir. Bâtını, kurbiyyet ehli büyüklerin ilimlerinin ko­kusu ile kokulanıp açılır. Allahu Teâlâ’nın özel desteği, ehlullah’ın nazarının bereketi ve nefsin hallerine tamamen vâkıf olması sayesinde, kalbe gelecek tehlikelerden korunur. Sefer, kendisindeki nefsânî ahlakları ve şuuraltında gizlenmiş şehevî arzularını temizler. Bâtınından, halka nazar arzusu gider. Artık o, gâlib olur, hiçbir hususta nefis ve şeytana mağlub olmaz. Kendisinde, Allah Teâlâ’nın, Hz. Mûsa (as)’dan naklettiği şu hâl oluşur:

‘‘Sizden korkunca da hemen içinizden kaçtım. Böylece Rabbim bana hikmet verdi ve beni peygamberlerden yaptı. ”  (Şuarâ (24), 2I.)

Bu durumda Allahu Teâlâ onu, lâyık olduğu makama yükseltir. Kendisini sayısız nimet ve rahmetiyle destekler. Onu, muttakilerin imamı, müminlerin hidâyet vesilesi bir rehber yapar.

II-Başlangıçta ikâmeti tercih edip, nihayette sefere çıkanlar.

Bunlar, Allahu Teâlâ’nın, daha işin başında kendilerine (bir mâneviyat bü­yüğü ile) sohbeti müyesser kıldığı, kendisiyle hakk yolunda sülük edeceği âlim bir mürşid nasib ettiği kimselerdir. Mürşid kendisini, zaman içinde, kâbiliyetine göre hakikat menzillerinde yükseltir. O da tamamen onun irâdesine teslim olur ve kendisini kötü hâl ve âdetlerinden sıyıracak bu kâmilin sohbe­tine ciddiyetle devam eder.

Şibli (rah.), talebesi Husri’ye, mânevî terbiyeye ilk girdiği günlerde şöyle derdi:

“Eğer, bu Cuma’dan öbür Cuma’ya kadar hatırına Allahu Teâlâ’dan ve Ona itaatten başka bir düşünce gelirse, senin benimle bulunman haramdır.”

İşte kime böyle bir mürşitle sohbet nasib olursa, ona, sefere çıkması ha­ramdır. Çünkü böyle bir sohbet ve beraberlik, onun düşündüğü bütün sefer ve faziletlerden kendisi için daha hayırlıdır.

Radiyyüddin Ebu’l-Hayr Ahmed b. İsmail el-Kazvînî, bize, icâzet yoluy­la, Ebu Bekir ez-Zekkâk’ın şöyle dediğini haber verdi:

“Bir mürid, solundaki yazıcı melek yirmi sene kendisine yazacak bir günah bulamazsa, ancak o zaman gerçek bir mürid olur.”

Kendisini bu gibi yüksek hallere ve sağlam azimetlere teşvik eden bir mürşidle karşılaşan kimseye, onu bırakıp da seferi tercih etmesi haramdır.

Sonra, mürid, (böyle bir mürşidin nezâretinde) onun sohbetine devam ederek ve güzel ittibâ ile hidâyette işini sağlamlaştırıp, mânevî hallerden ka­na kana içerek gerçek hakk erlerinin derecesine ulaşıp kalbinden âb-ı hayat çeşmeleri fışkırıp bir saâdet kaynağı olunca; yeryüzünün en uzak köşelerinde ve yörelerinde bulunan sâdık ihvanların göğüslerinden yayılan Rahmânî nefeslerin kokularını alıp, halka yönelir ve yeryüzünde dolaşmak için hareke­te geçer. Artık halkın arasına karışma vakti gelmiştir. Allahu Teâîâ, kullarının istifade etmeleri için onu beldelerde irşada sevkeder. Bu sınıfa giren ârifler, hallerindeki câzibe ve üzerlerindeki mânevi çekim gücü ile sâdık hak tâliblerinin gizli kâbiliyetlerinî ortaya çıkarır ve Hakk’ı arayanlara yol gös­terirler. Onların kalp topraklarında felah tohumları ekerler. Onun nurlu nefesinin ve nisbetinin kuvveti, sohbetinin bereketi ile hayır ehli çoğa­lır.

Bu anlattığımız sıfat, hidâyet rehberi olan bu ümmetin İncil’de anlatılan ve Kur’an’da zikredilen vasfıdır. Allahu Teâlâ bu konuda şöyle buyurmuştur:

“Ümmet-i Muhammed’in İncil’dekî vasıflan şudur: Onlar, filizini çıkar­mış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış ve gövdesi üzerine doğrulmuş, ekincilerin hoşuna giden ekin gibidir.”  (Fetih (48), 29.)

Onların bir kısmının bereketi diğerlerine intikal eder. Böylece mânevî verâset yolu ma’mur edilmiş ve ilim aralarında yayılmış olur.

Ebû Hureyre (r.a)’den nakledilen bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.v) bu­yurmuştur ki:

‘‘Kim insanları hidâyete götüren bir yola çağırırsa, kendisine uyan kimselerin ecirlerinin bir misli de ona verilir. Ona verilen ecir, diğerleri­nin ecrinden hiçbir şey eksiltmez. Kim de insanları bir dalâlet yoluna çağırırsa, kendisine uyan kimselerin günahlarının bir misli de ona yazı­lır. Diğerlerinin günahlarından da hiçbir şey eksiltilmez.”  [8]

III-Devamlı olarak ikâmeti tercih edip, sefere hiç çıkmayan sûfiler.

Bunlar, Allahu Teâlâ’nın özel olarak terbiye ettiği, kendisine dost olarak seçtiği, üzerine hayır kapıların açtığı ve özel inâyetiyle kendisine cezbettiği kimselerdir. Nitekim, sûfiler arasında yaygın olan bir haberde şöyle denilmiş­tir:

“Hakk’ın cezbelerinden bir cezbe, insanların ve cinlerin (aşk ve ihlassız) ameline denktir.”  (Bkz: Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I, 352.)

Sonra, Allahu Teâlâ, bu kulundaki sadâkati ve insanların ona ihtiyacı ol­duğunu görünce, (faydalanmaları için) bazı sâdık kullarını ona sevkeder. Tâ ki; onun güzel ve hoş hâli onları kuvvetlendirsin, nazarları kendilerini yetiştir­sin ve kuvvetli hâliyle onlara mânevî muhabbet aşılasın.

Mürşid-i kâmil, sohbetine (özel terbiyesine) aldığı kimse üzerinde, Allah Teâlâ’nın sebepler dâiresindeki sünnetini icrâda tam bir ehliyet sahibi oluğu için; onun azıcık sohbeti, mânevî tasarrufâtı sâdık müride kâfi gelir. Hikmet gereği, mürid, az da olsa, mürşidin bu sohbetine ihtiyacı vardır. Böylece mürid, az bir buluşmayla pek çok hakikate gözünü açar. Birazcık sohbet, ona ye­ter; onunla bununla görüşmeye hacet bırakmaz. Müşâhade yoluyla kendisine açılan pek çok mânevî hallerle iktifâ edip, sefere çıkmaya ihtiyacı kalmaz. Hakk’tan gayrisini ve dış âlemdeki eserleri görme yerine, onun kâmil insanda tecelli eden nurlarının parıltılarını seyreder. Nitekim sûfilerden birisi şöyle de­miştir:

“İnsanlar; gözünüzü açın da şu âlemi seyredin, derler. Ben de diyorum ki: Gözünüzü kapatın da kalbdeki nûr ve tecellilere bakın!”

Sâlihlerden birisinin şöyle dediğini işittim:

“Allahu Teâlâ’nın öyle kulları vardır ki; onların Tur-i Sinâları (İlâhî tecellile­ri seyrettikleri ve Cenâb-ı Hakk ile kelam ettikleri yer) dizleridir. Onlar, İlâhî huzurda kurbiyyet mahallinde iken, başlarını dizlerinin üzerinde koyup tefek­küre dalarlar. Halvethânesinde mânevî hayat suyu (ve nûr) kaynayan kimse, karanlık yer ve yollarda (dolaşıp ta) ne yapsın? Müşâhadesinde (kalp gözüy­le, bütün) semânın tabakalarını seyreden kimse, (kafa gözüyle) semâları sey­redip te ne yapacak? Basiret gözüyle, kâinatın muhtelif yerlerini (ve hallerini mânen) görebilen kimseye (şunu bunu göreceğim diye) çöllerde dolaşmak ne fayda verir ki? (Beden hicabından sıyrılıp) fıtratındaki özellik (ve mânevî letâfet) sebebiyle, ruhlar ile buluşabilen kimseye, zâhirî görüntü ve cisimleri ziyâret ne ifâde eder ki?”

Anlatılır ki; Zunnûn el-Mısrî, Ebû Yezîd el-Bistâmî’ye bir adam göndere­rek:

“Ona söyle! Bu uyku ve rahatlık ne zamana kadar devam edecektir? Hal­buki kâfile göçtü!” dedi. Bu haberi alan Beyazıd el-Bistâmi elçiye:

“Kardeşime söyle! Onun kınadığı öyle bir adamdır ki; bütün gece şabaha kadar uyur, sonra da kâfileden önce menzilde olur.” dedi. Bunu işiten Zun­nûn: “Hâli ona mübârek olsun. Bu öyle bir sözdür ki; bizim hallerimiz ona ula­şamaz.” dedi.

Bişr el-Hafi şöyle derdi: “Ey Kumalar topluluğu! Seyahat edin (cihâd, ilim ve tebliğ için dolaşın) ki; güzel ve temiz olasınız. Çünkü su bile, bir yerde çok kaldığı (ve kullanılmadığı) zaman tadı ve rengi değişip, bozulur.”

Anlatılır ki; birisi bu sözü duyunca, şöyle demiştir: “Sen deniz gibi ol ki, de­ğişip bulanmayasın.”

Mürid, mânevî seyrine devam ettikçe, devamlı kötülüğü emreden nefsin hareket alanını kesip daraltır. Sonunda, nefsin afetlerini bir bir temizleyerek kötü ahlaklarını güzel ahlak ile değiştirir; sıdk ve ihlas ile Allahu Teâlâ’ya yö­nelir. O zaman dağınık olan şeyler kendisi için bir olur, bir araya gelir. İkamet hâlinde, seferdekinden daha çok istifade eder. Çünkü sefer, bir takım zorluk­lar, külfet, karışıklık, meşakkat ve insanı yorgun düşürecek şeylerden uzak değildir. Bu yüzden, kalp ve halleri zayıf olanların, iradeli bir şekilde, bu gibi zorlukların üstesinden gelmesi gayet zordur. Bu tür zorluklara ancak, mane­vi hâli kuvvetli olanlar dayanabilirler.

Ayrıca sefer, insanın tabiatını ortaya çıkaran ve insanların hâlini tanıtan bir iştir. Şu hâdise buna işâret etmektedir.

Hz. Ömer (r.a), yanında birisini öven kimseye:

“Onun güzel ahlakını tanıyabileceğin şekilde, birlikte yolculuk yaptın mı? diye sordu, adam: “Hayır” deyince, Hz. Ömer (r.a):

“Onu tam tanıdığını kabul etmiyorum.” dedi.

Allahu Teâlâ, bir kulunu sülûkunun başlangıcında seferin sıkıntı ve karışık hallerinden koruduğu, ikâmet hâlinde düşünce ve duygusunu Hakk’ta topla­yıp güzel bir şekilde zâtına yönelmeyi nasib ettiğinde ve kendisine, hâlini ıs­lah edecek bir dostunu gönderdiğinde; gerçekten ona büyük bir ihsanda bu­lunmuştur.

Allahu Teâlâ’nın: “Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona (içine düştüğü sıkıntıdan) bir çıkış yolu yaratır ve kendisini hiç hesab etmediği yerden rızıklandırır.” (Talak (65), 2-3.) âyetinin tefsirinde denmiştir ki: “Âyette anlatılan kimse; her şeyi ile Allah’a bağlanmış birisidir. Onun din işlerinde bir müşkili olduğunda, Allah ona müşkilini çözecek bir kimseyi gönderir.”

Mürid, işin başında, gerekli şartları tam olarak yerine getirirse, Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle hiç sefere çıkmadan, bulunduğu yerde, sülûkun nihâyetin­de bulunacak halleri elde eder. Böylece, ikâmet hâlinde kemâle erer. Sâlihlerden bir cemaat bu yolu tutmuş ve sülûkunu bu şekilde tamamlamıştır.

IV-Devamlı sürette seferde bulunmayı tercih eden sûfiler.

Bu kimseler, kalbin salâhını ve hâlinin sıhhatini devamlı seferde görmüş­lerdir.

Sûfilerden birisi bu mânada şöyle demiştir: “Her gece ayrı bir mescidde misâfir olmaya çalış ve ölümün sana ancak iki menzil arasında (yolculuk hâ­linde) gelsin.”

İbrahim el-Havvas, bu gruptandı. Bir beldede kırk günden fazla kalmaz­dı. Eğer bir beldede kırk günden fazla kalırsa bunun, tevekkülünü bozacağı­nı düşünürdü. O, insanların kendisini bilmesini ve yakından tanımasını, te­vekküle mâni görüyordu. Çünkü o zaman kul, Allah’ı unutup insanlara güven­me ve dayanma durumuna düşebilirdi. Bu konuda onun şöyle dediği nakledi­lir:

“Bir çölde, onbir gün hiçbir şey yemeden kaldım. Öyle bir hâle geldim ki; nefsim kuru buğday saplarını yemem için can attı. O anda yeşilliklerin bana doğru uzandığını gördüm. Hemen ondan kaçtım. Sonra (dayanamayıp biraz yemek için) onlara döndüğümde, benden yüz çevirdiler.” Kendisine:

“Önce niçin kaçtın ki?” diye sorulduğunda, Hazret:

“Nefsim, Allahu Teâlâ’nın bana yaptığı bu özel yardıma göz dikti (ve o an­da Allah’ı unuttu). Bunun için onlardan kaçtım.” demiştir.

Bu durumda olanlar, dinlerini korumak için halktan ve eşyadan kaçan kim­selerdir.

Bu konuda Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Allah Teâlâ’ya en sevimli kimseler gariblerdir.” Sahâbe-i Kiram: “Garibler kimlerdir?” diye sorunca, Rasâlullah (as):

“Dinlerini korumak için (bir beldeden diğerine) kaçanlardır. Onlar, kı­yamet günü İsa b. Meryem’in etrafında toplanacaklardır." [9]  buyurdu.

Bütün bunlar değişik hâl ve anlayışlardır. Bu hallerin sahipleri Allah’a kar­şı güzel bir niyetle içinde olup, halleri de bu niyetlerine tabi olmuştur. Güzel niyet, sadâkati gerektirir. Bizzat sadâkat, (haller nasıl olursa olsun) övülecek güzel bir şeydir.

Sefere çıkan kimseye, önce, hâlini iyice araştırması ve niyetini tashih et­mesi gerekir. Niyeti, nefsin fitne ve şâibelerinden kurtarmaya da ancak, bü­yük ilim, kâmil takvâ ve dünyaya karşı son derece zühd sahibi bir kimse güç yetirebilir. Gizli hevâsına kapılmış ve zühdde de ileri bir seviyeye varmamış kimsenin, niyetini sırf Allah için yapması kolay değildir. Böyle bir kimseyi se­fere, bazen, tabiatındaki nefsânî arzusu dâvet eder, o ise bunun Hakk’tan ge­len bir dâvet olduğunu zanneder ve nefis ile Hakk’ın dâvetini birbirinden ayı­ramaz.

Bir kimsenin, niyetini tanıması için, kalbe gelen düşüncelerini yakinen ta­nıtacak bir ilme ihtiyacı vardır. Havâtırın (kalbe gelen duygu ve düşüncelerin) açıklanması ve ilmi, müstakil bir bâbın konusudur. Biz şimdilik, onunla karşı­laşanların az çok tanıyacağı şekilde kısaca işâret ederek yetineceğiz. Derviş­lerin ekseriyeti bunları bilmezler ve yakinen tanımazlar.

Bil ki; nefsin zikrettiğimiz bu hile ve arzuları, dervişin pek çok işinde başa gelir. Meselâ; derviş, nefsin sıkıntılarından kurtulmanın yolunu bağ ve bostanlara çıkmakta bulur. Aslında bu rahatlık, biraz sonrası için kendisine zarar­lı olur. Her ne kadar o anda kalbini hoş hissetse de bu hoşluğun sebebi; nef­sin rahatlığı ve mübah da olsa onun arzularını yerine getirmek için tanınan genişliktir. Nefis rahatladıkça kalbinden uzaklaşır, kendi hevâsıyla ilgili şeyleri ele geçirmek için ondan ayrılır. Kalb ise, sahralarda dolaşmakla değil, nefsin (hile ve hevâsıyla) kendisinden uzaklaşmasıyla rahat bulur. Bu durumda, kendisine ağırlık ve sıkıntı veren bir yakınının ayrılmasıyla rahat eden bir şa­hıs gibi olur.

Sonra derviş, zâviyesine dönüp işinin başına geçtiği ve hâlini kontrol etti­ği zaman, nefsin, kendisine ağırlık ve sıkıntı verecek daha pek çok dert ile kalbe yakın olduğunu (yine onu uğraştıracağını) görür. Nefsin sıkıntı ve ağır­lık veren arzuları arttıkça, kalp karışıp sıkıntıya düşecektir. Onun sıkıntı ve ağırlığının artması, kendi hevâsıyla başıboş haraket etmesindendir. Bu du­rumda, onun bağ ve bahçelere çıkması derdine şifâ değil, hastalığın tâ ken­disidir. Nefsini tam tanımayan derviş ise bunu bir rahatlık ve devâ zanneder. Halbuki, halvethânesinde sabretseydi; nefis daha fazla eriyip uslanacak, ha­fifleyecek, latif bir hâle gelecek ve kalbe ağırlık vermeyen sâlih bir arkadaş olacaktı. Seferdeki rahatlık ve nefsin hazzı da buna kıyas edilebilir.

Nefis rahata ermeye düşkündür. Bu inceliği anlayan kimse, akıbeti hoş ol­mayan ve sonunda emniyet te bulunmayan aldatıcı rahatlıklara kapılıp huzu­runu bozmaz. Nefsin arzusu belirince, yerinde sâbit kalır, hemen peşine düş­mez, bilakis; nefsin süsleme ve aldatmalarını kötü görüp ona iltifat etmeyerek kalbe gelen boş arzuyu def eder. Allahu Teâlâ en iyisini bilir, Rasûlullah (as)’ın:

“Güneş şeytanın iki boynuzu arasında doğar.” [10] sözü de bu kabilden olsa gerektir.

Çünkü nefsin, güneşin doğması esnasında birtakım haraketlenme ve ar­zuları vardır. Bunlar mizaç ve tabiatlardan kaynaklanır. Bunun açıklaması çok uzun ve derindir. Sabah olunca, akşam ve gecenin tersine, hastanın hastalı­ğının hafiflemesi de bu kabildendir. Nefsin coşkusu ve hareketleri, kalbin uya­nışına göre şekil alır. Müride bu gibi hallerden pek çok âfet gelir. Meselâ; kal­binden gelen bir şevkle yaptığını zannettiği birçok işlere aslında nefsinin ar­zusuyla girmiştir. Çoğu zaman, kendisini Allah vâsıl olmuş, konuşması ve hareketinin Allah için, Allah’ın murâdına göre olduğunu zanneder. Halbuki o an­da, nefsin haraket ve arzularına müptelâ olmuş bir durumdadır. Gerçi bu gibi haller, ancak kalp ve hâl erbabı kimselerde olur. Kalb ve hâl sahibi olmayan­lar, bu gibi halleri bilmekten ve yaşamaktan uzaktırlar. Bu, havassın ayakla­rının kayma noktasıdır. Avamın böyle bir dâva ve derdi yoktur. (Çünkü onlar, zâten dâima gaflet içinde, bu inceliklerden habersiz olarak yaşamaktadırlar) Şunu da bil ki; havasta meydana gelen bu haller, onların ilminin yüksekliği ve inceliğinden kaynaklanmaktadır.

Dervişler sefere çıkmadan önce, haraketin yönünü ve sihhatini tesbit için en azından bir istihâre namazı kılmayı ihmal etmemelidirler. Eğer, istiharesin­de, gönlüne düşen sefer düşüncesinin sahih ve hayırlı olduğu ve seyahatin kendisine faydalı olacağı açıkça ortaya çıkarsa, ona göre hareket eder. Kal­be gelen düşünceleri bilme ve sihhatini tanıma konusunda sûfiler farklı anla­yış ve bakışlara sahiptirler. Bütün bu durumlarda sünnet-i seniyeye ittibâ edil­meli ve istihâre namazı ihmal edilmemelidir. Bunda bereket vardır. İstihâre namazını bizzat Rasûlullah (as.) öğretmiştir.

Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, imlâ yoluyla (yazdırarak) bize, Câbir b. Abdullah (r.a)’ın şöyle dediğini haber verdi:

Rasûlullah (a.s) bize, Kur’an’dan bir sûre öğretir gibi istihâreyi öğretiyor­du. Bu konuda şöyle buyurdu:

Sizden biriniz, bir iş yapmak istediği (yahut niyetlendiği) zaman, iki re­kat nâfile namaz kılsın ve şöyle duâ etsin:

“Allah’ım! Senin ilminden hayırlı olanı istiyorum. Senin kudretinden yardım diliyorum. Yüce fazlı kereminden istiyorum. Şüphesiz sen her şeye güç yeti­rirsin, ben ise bir şeye güç yetiremem. Sen bilirsin, ben bilmem. Sen gayb olan her şeyi bilensin. Allah’ım! eğer şu içine girmek istediğim iş, benim dinim, dünyam, âhiretim ve işimin sonu için hayırlı ise; onu bana nasib et ve onda benim için bereket yarat. Eğer o, benim için şerli ise; onu benden uzaklaştır ve beni de ondan uzak tut. Benim için hayırlı olanı takdir ve nasib et.” [11]

[1]- (Beyhakî, Şuabu'l-İmân, II, 254; (Had. No: I663); İbnu Abdilberr, Câmiu Beyâni’l-İlm, I, 7-8; Münâvî, Feyzu’l- Kadir, I, 543. (Had. No: İlil).)  

[2] - (Ahrned.Müsned, III, 495; Hâkim, Müstedrek, II, 437-438; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 345-346.)

[3]- (Tirmizî, İlim, 3; İbnu Mâce, Cihad, I3; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, VI, 124 (Had. No: 8657).)   

[4]- (Tirmizî, İlim, 4; İbnu Mâce, Mukaddime, 22; Ali Nasıf, et-Tac, I, 73.)

[5]- (İbnu Mâce, Mukaddime, I7; Beyhakî, ŞuabuTİman, II, 254 (Had. No: I664,1665); Münâvî, FeyzuTKadir, (V, 267 (Had. No: 5264-5267).)

[6]- (Bkz: Buhârî, İlim, I0; İbnu Mâce, Mukaddime, I7; Ahmed, Müsned, II, 252.)

[7]-  (Nesâî, Cenâiz, 8; İbnu Mâce, Cenâiz, 6l; Ahmed, Müsned, II, 177.)

[8]- (Bkz. Buhârî, İ'tisam, 15; Müslim, ilim, I6; Tirmizî, İlim, 15; İbnıı Mâce, Mukaddime, I4.)

[9]- (Ebû Nuaym, Hilye, I, 25; Ali el-Muttakî, Kenzu'l-Ummâl, İli, 153. (No:5930).)

[10]- (İbnu Mâce, İkâme, I48; Mâlik, Kur’an, 44; Ali Nasıf, et-Tac, I, I49.)  

[11]- (Buhârî, Deavât, 49; Tirmizî, Vitr, I8; İbnu Mâce, İkâme, 188; Ahmed, Müsned, III, I39)

 

Önce şunu belirtelim ki; seferin fıkhî durumu ve hükümleri fıkıh kitapların­da genişçe açıklanmıştır ve kitabımız aslen bu konular için yazılmamıştır. Fa­kat biz, teberrüken bu konudaki bazı dinî hükümleri zikredeceğiz.

Yolculuğa çıkan sûfinin; teyemmüm, mest üzerine mesh, namazları kısalt­ma ve birleştirme hükümlerini bilmesi gerekir. Bunları kısaca açıklayalım:

1-Teyemmüm

Su bulunmadığı veya mevcut suyun kullanılması durumunda beden veya malın telef olma korkusu ve mezhebimizdeki sahih görüşe göre hastalığın artması endişesi olduğu zaman, cünüb ve abdestsizlik hâlinde, hasta ve yol­cu kimsenin teyemmüm yapması câizdir. Aynı şekilde, elde mevcut suya ken­disinin, hayvanının veya yol arkadaşının, şiddetli susuzluğunu gidermek için ihtiyaç olduğu zaman da teyemmüm eder. Bütün bu durumlarda teyemmüm ederek namazını kılar ve bilâhare su bulduğu zaman yeniden abdest alıp iâde etmesi gerekmez.

Soğuktan (hasta olacağından ve donacağından) korkan kimse teyem­mümle namazını kılar. Fakat sahih olan görüşe göre bu namazı daha sonra iâde eder.

Teyemmüm ancak, suyun bulunabileceği yerlerde araştırma yaptıktan sonra câiz olur. Suyun aranacağı yerler; yolcunun konakladığı mahalde, odun vs. toplamak için dolaştığı yerlerdir. Su, vakit girdikten sonra aranır. Bu konuda kısa yolculuk, uzun yolculuk gibidir; hükümler aynıdır. Vaktin sonun­da su bulma ihtimali varken, vaktin evvelinde teyemmümle namaz kılsa, sa­hih kavle göre câizdir. Daha vakit çıkmamış da olsa, su bulduğunda (teyemmümle kıldığı namazı artık) iâde etmez.

Suyun bulunduğunu tahmin eden kimsenin teyemmümü bâtıldır. Meselâ; su yüklü kervanın çıkagelmesi veya o civarda suyun bulundğunu gösteren başka sebeplerin bulunması gibi. (Normal şartlar içinde teyemmüm abdestiyle kıldığı) namaz esnasında suyu görse, (veya geldiğini fark etse) namazı bo­zulmaz ve iâde de etmez. (Hanefilerde, bu durumda namaz bozulur, su ile abdest alınıp iâde edilir.) ancak, bu durumda namazını bozarak su ile abdest alıp, namaza yeniden başlaması (en sahih görüşe göre) müstehabtır. Farz namaz için vakit girmeden teyemmüm alınmaz. Her farz namaz için ay­rı ayrı teyemmüm abdesti alınır.

Bir teyemmümle istediği kadar nâfile namaz kılabilir. Nâfile için aldığı te­yemmümle, farz namaz kılmak câiz değildir.

Su ve toprak bulamayan kimse, ikisinden birini bulduğu zaman namazını kılar. Fakat abdestsiz iken Kur’an’a el sürmez. Eğer cünüb ise, namazda Kur’an okumaz bunun yerine Allahu Teâlâ’yı zikreder.

Teyemmüm ancak, içine kum ve çakıl karışmamış temiz toprak ile yapı­lır. (Hanefi mezhebinde, kum, çakıl dâhil, toprak cinsi her şeyle teyemmüm câizdir. Kitabın müellifi Şihâbuddin Sühreverdî, Şâfii mezhebine mensubdur; fıkhî hükümler o mezhebe göre anlatılmıştır. Farklı noktalar ve hü­kümler tarafımızca dipnotla gösteriimiştir (Mütercim).) Hayvanın ve elbisenin üzerinde birikmiş tozlarla teyemmüm câizdir.

2-Teyemmümün Şekli

Teyemmüme besmele ile başlanır. Elini toprağa vurmadan bununla, na­mazı mübah kılmaya niyet eder. Yüzü için elini toprağa vururken, parmakla­rını bitiştirir ve bütün yüzünü mesh eder. Eğer yüzde, yıkanması farz kısmın­da mesh edilmeyen yer kalırsa, teyemmüm câiz olmaz. İkinci vuruş, iki kol için yapılır ve bu esnada parmakların arası açık tutulur. Toprağa değen yer­ler ile, kolların yıkanması gereken bütün farz mahallini mesh eder. Eğer bu­nu bir vuruşta değil de iki veya daha fazla vuruşla yapabiliyorsa, öyle yapar. Toprağın bütün farz mahallini kaplaması gerekir. Elin ayasıyla önce bir kol, sonra diğeri meshedilir. Özellikle yüz meshedilirken, toprak, kıl diplerine ulaş­tırılmaya zorlanmadan, mümkün mertebe tüyün bittiği mahal üzerinde el do­laştırılır.

3- Mest üzerine Mesh.

Yolculuk yapan kimse, sefer esnasında üç gün üç gece mest üzerine mesh yapabilir. Mukim ise bir gün bir gece yapabilir. Sürenin başlangıcı; mesti giydikten sonra su ile aldığı abdest bozulduktan sonra başlar; mesti gi­yer giymez başlamaz. Mesti giyerken niyet etmek şart değildir, ancak, abdest azaları tamamen yıkanmış ve abdest bitmiş olması gerekir. Mestler bundan sonra giyilir. Nitekim, sol ayağını yıkamadan, yıkadığı sağ ayağa mestin giyil­mesi hâlinde, üzerine mesh sahih değildir. (Hanefi mezhebinde caizdir. Sağ ayak yıkanınca hemen mest giyilip sonra sol ayak yıkansa ve mest giyilse bu caizdir. Güzel olan, iki ayağı birden yıkadıktan sonra mestleri giymektir.)

Mest, giyildiğinde yürünebilecek cinsten ve farz olan mahalli örtecek çe­şitten olmalıdır. Mestin üzerine yapılacak mesh yeterlidir. Fakat evlâ olan; mestin altını ve üstünü bir defa mesh etmektir.

Sürenin sona ermesi ya da mest çıkarak ayağın yıkanması farz olan kıs­mından birazının meydana çıkmasıyla, meshin hükmü ortadan kalkar. Böyle bir durumda, kendisi abdestli olup ayağında da bir bez sarılı ise, essah olan kavle göre, yeni baştan abdest almayıp, sadece ayaklarını yıkaması kâfidir.

Seferde mesh eden kimse, mukim olduğunda mukimin hükümlerine tâbi­dir. Aynı şekilde, mukim olan da sefere çıktığında, yolcunun hükümlerine tâ­bi olur.

Keçeden yapılmış çoraba ve kösele (çizme) üzerine mesh etmek câizdir. Ayağın farz mahallini örten fakat (biraz) delik olan mesh üzerine mesh etmek câizdir. Yüzü, ayağın bir kısmını örten ve geri kalan kısmı da sargı ile kapa­tılan kumaş üzerine mesh etmek ise câiz değildir.

4- Seferde namazların kısaltılması ve birleştirilmesi.

Seferî olan kimse, öğle ve ikindi namazlarını bu iki vaktin birisinde bera­berce kılabilir. Akşam ile yatsı namazını da aynı şekilde birlikte kılabilir. (Hanefilerde bu birleştirme sadece Hac’da, Arafat ve Müzdelife’de olur.) Ancak her biri için ayrı ayrı teyemmüm gereklidir ve iki namazın arasını konuş­ma ve benzeri şeylerle ayırmak gerekir. Akşam ile sabah namazları kısaltma yapılmadan normal şekillerinde kılınır. Seferî, sünnet namazları da öğle ve ikindinin farzlarından önce, birleştirerek kılabilir. Akşam ve yatsı namazından sonra, bunlara âid sünnetleri kılar ve peşinden vitir namazını kılar.

Farz namazların hayvan üzerinde kılınması câiz değildir. Ancak düşman­la karşılaşma anında kılınabilir. Fakat, sünnetler ve diğer nâfile namazlar, hayvan üzerinde kılınabilir. Nâfile namaz için hayvanın sırtı yeterlidir. Bu du­rumda, rükû’ ve secde imâ (başın eğilmesiyle) olur. Secde için yapılan imâ, rükûdaki imâdan biraz daha fazla eğilerek yapılır. Ancak hayvan (binit) üze­rinde mahfel gibi sâbit ve üzerine (secde yapabilecek) bir şey varsa, o zaman imâ yapmaz; normal secde yapar.

Yolcunun yöneldiği cihet kıble hükmündedir. Bu yüzden gittiği istikâmete doğru namazını kılar. Yönü, kıbleye veya gideceği istikâmete yönelik olmaz­sa namazı câiz değildir. Nitekim hayvan, gidilen yol istikâmetinden ayrılarak kıblenin dışında bir tarafa yönelse, namaz bâtıl olur.

Yaya olarak giden kimse, yürüyerek nâfile namaz kılabilir. Yayanın, na­maza başlarken, tekbir anında kıbleye dönmüş olması kâfidir. İftitah tekbirin­de mutlaka kıbleye dönmüş olması gerekir. Rükû’ ve secde için imâ yeterli­dir. Hayvan üzerinde yolculuk yapanın ise; iftitah tekbirinde kıbleye dönmesi gerekmez.

Bir kimse yolcu iken mukim olup, tekrar sefere çıksa, o günün (başlamış olduğu) orucunu tamamlaması gerekir. Misâfir iken mukim olanın durumu da aynıdır.

Seferde iken (ruhsattan yararlanmayıp) oruç tutması yemekten, namazla­rı kısaltması, tamam kılmasından daha faziletlidir. Sefer konusunda bu kadarcık şer’i hükümleri bilmesi sûfi için kâfidir.

Sefer Âdâbı:

Yola çıkmadan önce yapılması gereken birtakım edepler vardır; onları şu şekilde özetlememiz mümkündür:

1-Sefere çıkmadan önce, dinî meselelerde kendisine yardımcı olacak birisini bulmak.

Bu konuda: “Önce yol arkadaşın! bul, sonra yola çık.” [1] sözü, meşhur­dur.

Rasûlullah (s.a.v) bir kişinin tek başına yolculuk yapmasını yasaklamış­tır.[2]  Ancak, nefsin hile ve âfetlerini bilen, basireti kuvvetli bir sûfinin yalnız ba­şına yolculuğu tercih etmesinde bir sakınca yoktur.

Yola çıkanlar bir cemaat olunca, içlerinden birini başlarına emir (başkan) seçmeleri gerekir. Bu konuda Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“(Topluca) bir seferde olduğunuz zaman, içinizden birinizi emir seçi­niz.”[3]  Seçilen emirin, cemaatin en zâhidi, en muttakîsi, mürüvvet ve cömertlik yönünden en kâmili, şefkat yönünden en merhametlisi olması gerekir. Abdul­lah b. Ömer (r.a), Rasûlullah (as)’ın, şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:

“Allah katında arkadaşların en hayırlısı; arkadaşları için en hayırlı olanı (en iyi davrananadır.” [4] Abdullah el-Mervezî’nin şu hâli bu konuda güzel bir örnektir. Ebû Ali er- Rıbâtî kendisine arkadaş olunca ona:

“Sen mi emir olacaksın, ben mi?” diye sordu. Ebû Ali de:

“Sen ol!” dedi. Bundan sonra o, kendisinin ve Ebû Ali’nin yol azığını hep sırtında taşıdı. Bir gece yağmur yağdı; Abdullah el-Mervezî gece boyunca arkadaşının başucunda durmuş elbisesiyle onu yağmurdan korumaya çalışa­rak sabahladı. Ebû Ali her defasında:

“Böyle yapma!” dedikçe, o:

“Ben emir değil miyim? Sana ancak yaptıklarıma uyman ve sözlerime ita­at etmen gerekir.” diyordu.

Riyâset sevgisi ve insanlara baş olma tutukusuyla dervişlerle arkadaşlık eden, zâviyedeki hizmetçileri emri altına almayı şeref sayan, bu şekilde nefsânî arzularını tatmine çalışan kimse, câhil ve hevâsının esiri olup, sûfilerin yolundan uzaklaşmış birisidir. Bu hâl, dünya malı toplamak isteyenlerin yo­ludur. O kimse, gitsin dünyaya meyleden kimselerden arkadaş edinsin. Nef­sinin süflî arzularını ele geçirmek ve dünya ehli ile bir arada bulunmak için toplanan kimselerin yanına gitsin. Böylelerinin toplanması; gıybete dalmak­tan, sevimsiz şeylere bulanmaktan, tekkelerde, bağ ve bahçelerde başıboş gezip dolaşmaktan uzak değildir. Bunların tekkelerde tanıdıkları ve menfeatları çoğaldıkça; dinî vazifeler zorlaşsa da uzun süre kalmaya devam ederler. Menfaatları azaldıkça; yapacakları dinî ameller kolay da olsa, orada durmaz, başka taraflara giderler. Halbuki bu hâl, gerçek sûfilerin hâli ve yolu değildir.

2-Kardeşleriyle vedâlaşmak ve onlara duâ etmek.

Sefere çıkan kimse, kardeşlerine, Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) öğrettiği duâlarla duâ etmelidir.

Tâbiinden birisi şöyle anlatmıştır: Abdullah b. Ömer (r.a.) ile, Mekke’den Medine’ye kadar arkadaşlık yaptım. Kendisinden ayrılacağım zaman beni uğurladı ve şöyle dedi: Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu işittim:

Lokman (as.) oğluna dedi ki: “Ey oğulcağızım! Şüphesiz Allah, kendi­sine bir şey emânet edildiği zaman onu muhafaza eder. Ben de senin di­nini, emânetini, amelinin sonunu Allah’a emanet ediyorum.” [5]Zeyd b. Eşlem (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet et­miştir:

“Sizden biriniz sefere çıkacağı zaman kardeşiyle vedâlaşsın. Şüphe­siz Allahu Teâlâ, vedâlaşırken yapılacak duâda onun için bereket yara­tır." (Zebidî, İthâfu’s-Sâde, VII, 457)

Hz. Rasûlullah (s.a.v.) bir adamı uğurlarken, şöyle duâ etmiştir: “Allah Teâlâ, seni takva ile rızıklandırsın, günahlarını bağışlasın, her ne tarafa yönelirsen karşına hayrı çıkarsın.”[6]

Sefere giden sûfi, kardeşlerine duâ ettiğinde, onların, Allahu Teâlâ’nın bu duâya icâbet edeceğine inanmaları gerekir.

Rivâyet edildiğine göre; Hz. Ömer (r.a), insanlara hediyelerini dağıtırken, yanına çocuğu ile birlikte bir adam geldi. Hz. Ömer (r.a.), adamla oğluna ba­kınca:

“Sana bundan daha çok benzeyen hiç kimse görmedim.” dedi.

Adam da: “Ey mü’minlerin emiri! Sana bu çocuğun durumunu anlatayım.” dedi ve şunları anlattı:

“Annesi buna hâmile iken, ben bir yolculuğa çıkmak istedim. Annesi bana: “Beni bu halde bırakıp nereye gidiyorsun?” dedi. Ben de: “Karnındaki çocuğu Allah’a emânet ediyorum.” dedim ve yola çıktım. Geri döndüğümde hanımım ölmüştü. Oturduk, diğer yakınlarımla konuşuyorduk. Birden hanımımın kabri üzerinden bir ateşin parladığını gördük. Oradakilere: “Bu nedir?” diye sor­dum. “Falanca kadının kabridir, bu ateşi her gün kabrinin üzerinde görüyoruz” dediler. Bunun üzerine ben: “Vallahi o, gündüz oruçlu, geceleri ibâdet ehli bir kadındı.” dedim ve kazmayı alarak kabre vardık. Kabri kazdık, bir de baktık ki, içinde bir ışık yanıyor ve çocuk da orada deprenip durmaktadır. O esnada gâibten bir ses bana: “Bu senin (bize bıraktığın) emânetindir. Eğer anasını da bize emânet etmiş olsaydın, onu da sağ sâlim bulurdun” dedi.” Hadiseyi din­leyen Hz. Ömer (r.a.):

“Gerçekten o sana, bir karganın diğerine benzemesinden daha çok ben­ziyor.”[7] dedi.

3-Konaklanan her yerden, en az iki rekât namaz kılarak ayrılmak.

Yolculuk yapan sûfiye, konakladığı (mola verdiği) herhangi bir mekândan ayrılırken, (vakit uygunsa) iki rek’at namaz kılarak ayrılması ve şu duâyı yap­ması gerekir:

“Allahım! Takvayı bana azık yap. Günahlarımı bağışla. Yöneldiğim her ta­raftan bana hayır nasib et.”

Enes b. Mâlik’in rivâyetine göre; Rasûluliah (s.a.v) konaklamak için in­miş olduğu her menzilden iki rek’at namaz kılarak ayrılırdı.” [8]

Şu hâlde, seferde olan bir sûfinin de ayrılacağı her tekke ve konaklama yerine, iki rek’at namazla vedâ etmesi gerekir.

4-Binek vasıtasına binerken şu duâ okunmalıdır: 

"Bunu bizim emrimize veren Allah’ı tesbih ederim. Yoksa biz ona sahip olamazdık. Bismillah, Allah büyüktür. Her işimde ona tevekkül edip teslim ol­dum. Kuvvet ve kudret, azamet ve yücelik Allah’a âittir. Allah’ım! Beni bu va­sıtada taşıyan sensin. Her işte yardımcı da sensin.”

5-Yolculuğa sabahleyin erken çıkmak ve hareket için perşembe gü­nünü tercih etmek.

Ka’b b. Mâlik (r.a) şöyle rivâyet etmiştir:

“Rasûluliah (s.a.v) daha ziyade perşembe günü sefere çıkardı. Bir ye­re seriyye göndermek istediğinde de sabah erkence gönderirdi.”  [9]  

6-Bir eve veya konak yerine yaklaştığı zaman şöyle duâ etmek.

  “Ey yerlerin, göklerin ve içindekilerin, şeytanların ve sapıttıklarının, rüzgar­ların ve esip getirdiklerinin, denizlerin ve içinde taşıdıklarının Rabbi olan Al­lah’ım! Senden, bu menzilin (konaklama yerinin) ve içindekilerin hayrını iste­rim. Bu menzilin ve içindekilerin şerrinden de sana sığınırım.”

Bir eve veya konaklama yerine indiği zaman, (vakit uygunsa) iki rek’at na­maz kılmalıdır.

7-Yolculukta temizlik âletleri bulundurmak.

Yola giden kimse, yolda gerekli olacak ihtiyaç ve temizlik maddelerini ya­nında bulundurması gerekir.

Anlatıldığına göre; İbrahim el-Havvas, ikâmet hâlinde ve yolculukta şu dört şeyi yanından ayırmazdı:

1-Su kabı (matara vs.), 2-İp, 3-İğne-iplik, 4-Makas.

Âişe vâlidemiz (rah)’den rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.v), yol­culuk yapacağı zaman şu beş şeyi yanında taşırdı: Ayna, sürme, tarak, mis­vak ve makas” [10]

8-Yolculuk esnasında yanında asa taşımak.

Bu da sünnet olan amellerden birisidir. Muaz b. Cebel’in rivâyetine göre; Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Benim minber edindiğim gibi, İbrahim (as) de minber edinmişti. Be­nim asa kullandığım gibi, İbrahim ve Musa (as) da kullanmıştır.” [11]

Abdullah b. Abbas (r.a) şöyle demiştir: “Âsa kullanmak peygamberlerin âdetidir. Rasûlullah’ın (s.a.v) da üzerine dayandığı bir âsası vardı ve asa kullanmayı tavsiye ederdi. [12]  Yolculuk esnasında su kabı bulundumak da sünnettir.

Câbir b. Abdullah (r.a), şöyle rivâyet etmiştir: Peygamber (s.a.v) bir kabtan abdest alıyordu. Birden insanlar ona doğru koşuştular. Peygamber (s.a.v):

“Ne var, size ne oluyor?” diye sordu. Onlar da:

“Ya Rasûlellah! Önümüzdeki sudan başka içecek ve abdest alacak suyu­muz yok!” dediler. O zaman Rasûllullah (s.a.v), elini önündeki su kabının içi­ne koydu. Bir de baktım ki, parmakları arasından göze gibi su kaynıyor. Ora­da bulunanlar o sudan abdest aldılar. Râvi diyor ki: Câbir b. Abdullah (r.a)’a:

“Kaç kişiydiniz?” diye sordum, o da: “Eğer yüzbin kişi olsaydık bile su hepimize yeterdi. Fakat biz, o gün, bin beş yüz kişiydik ve Hudeybiye gazvesin­de bulunuyorduk.” dedi. [13]

9-Bele kemer (ya da kuşak) bağlamak.

Bu da sûfilerin uyguladığı bir ameldir ve sünnettir. Ebû Said el-Hudrî’nin rivâyetine göre; Rasûllullah (s.a.v) ve ashabı, Medine’den Mekke’ye yürüye­rek gidip haccettiler. Rasûllullah (s.a.v), Mekke’ye varınca:

“Elbiselerinizi (ihramlarınızın alt kısmını) belinize sıkıca bağlayın!” buyurdu. Biz de sıkıca bağladık arkasından “hervele” yürüşüyle (koşar adımlarla) yürüdük."[14]

Daha önce zikrettiğimiz gibi; yola çıkarken sabahtan iki rek’at namaz kıl­mak, sûfilerin zâhiri edeblerindendir. Derviş iki rek’at namaz kılarak bulundu­ğu yerden ayrılır. Ayakkabısını eline alıp içini silkeleyerek temizler. Önce sağ, sonra sol kolunun yenini yukarı çeker. “Meyânid” denilen kuşağı alıp beline bağlar. Ayakkabı torbasını alıp tozunu silkeler. Ayakkabılarını (mestlerini) giymek istediği yere kadar gelir. Seccâdesini iki kat yere serer. Ayakkabılarını birbirine vurup temizler. Ayakkabları sol eline, torbayı sağ eline alır. Ayak­kabıları, çantanın dibine, arka kısımları en alta gelecek şekilde yerleştirir ve çantasını bağlayıp orada bulunanlara vedâ ederek ayrılır. Eşyası için kendi­sine yardım etmek isteyenlere mâni olmaz. Sonra, su kabı vb. eşyaları, sağ tarafı mümkün mertebe boş olacak şekilde yüklenir.

Yolda, mübârek bir mevkiye vardığında yahut mânevî kardeşleriyle karşı­laştığında veya meşâyıhtan birini gördüğünde hemen yüklerini omuzundan indirip onlarla selâmlaşıp görüşür. Onlardan ayrılınca kırbasını tekrar omuzu­na asar ve yoluna devam eder.

Bütün bunlar “Horasan” ve “Cebel” (Cebel, Hemadân, Irak ve Merv bölgelerine kullanılan bir isimdir. Hemadân olması daha uygundur (Bkz: Yâkut el-Hamavî, Mu’cemu’l-Buldân, II, II4-II5.) bölgelerinde yaşayan dervişlerin gü­zel bulup uyguladıkları şeylerdir. Irak, Şam ve Kuzey Afrika’da yaşayan dervişlerin çoğu bunlara riâyet etmezler. Bu yüzden kâidelere bağlı kalmayanlar şöyle derler: “Bunlar, illa yapılması gereken ameller ve edebler değil­dir. Onların zâhiri düzeniyle uğraşmak, insanı, işin hakikatinden gâfil eder.”

Bu tür şeylere riâyet edenler ise: “Onlar, önceki büyüklerin ortaya koydu­ğu birtakım edeplerdir, biz de bunun için yapıyoruz.” derler ve bu edepleri terk ve ihmal edenleri gördükleri zaman: “Bu, gerçek sûfi değildir.” diyerek ona hakaret nazarıyla bakarlar. Aslında her iki grup da birbirlerini değerlen­dirmede aşırı gidiyorlar. Bu hususta doğru olan şudur: Onları yapanları inkâr etmemek gerekir. Çünkü bu tür şeyler, İslam’da kötü görülmemiştir. Hem bunlar güzel edeplerdir. Onları yapmayanlar da kötülenmemelidir. Çünkü on­lar, dinen vâcip kılınmış yahut teşvik edilmiş şeyler değildir. Horasan ve Cebel bölgelerinde yaşayan dervişlerin çoğu, bu şekillere riâyet hususunda ifra­ta varan bir anlayışa sahiptirler. Diğerleri ise, onları ihmal hususunda tefrite düşmektedirler.

Halbuki en münasibi; şeriatın reddettiğini reddetmek, onun reddetmediği­ni de kabul etmektir. Yapılan işlerde bir münker yahut meşru’ olanı ihlâl gör­medikçe, dervişleri mazur görmek ve öylece kabul etmek gerekir.

Doğruya sevk eden ve hayırda muvaffak kılan Allahu Teâlâ’dır.

[1]- (Tabrânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, IV, 268. (No: 4379); Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 164.)

[2] - (Buhârî, Cihad, I35; ibnu Mâce, Edeb, 45; Ahmed, Müsned, II, 9)

[3]- (Ebû Dâvud, Cihad, 80)

[4]- (Tirmizî, Birr, 28; Dârimî, Siyer, 3, Ahmed, Müsned, II, I68.)

[5]- (Tirmizî, Deavât, 44; İbnu Mâce, Cihad, 24; Ahmed, Müsned, II, 7, 25, 38.)

[6] -  (Tirmizî, Deavât, 44; Dârimî, isti'zan, 41.)

[7]- (Tabarânî, Kitâbu’d-Duâ, II, No:824; Gazzâlî, İhya, II, 365.)

[8]- (Hâkim, Müstedrek, l, 316; Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, V, I9I (Had. No: 6923).)

[9]- (Ebû Dâvud, Cihad, 77; Dârimî, Siyer, 3.)

[10]- (Zebîdî, Ithâfu’s-Sâde, VII, 474-475; Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, 363 (Had. No: 6906).)

[11]- (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, I8I. (Tabarânî, Bezzar rivayetiyle).)

[12]- (Begavî, el-Envâr fî Şemâili’rı-Nebiyyi’l-Muhtâr, II, 580.(No: 873); Bkz: Ahmed, Müsned, V, 253; Abdurraz- zâk, Musannef, III, 185. (No: 5251).)

[13]- (Buhârî, Meğâzi, 35; Ahmed, Müsned, II, 339; Ali Nasıf, et-Tâc, İli, 277.)

[14]-  (İbnu Mâce, Menâsik, I08.)

Sûfi, seferden döndüğü zaman, seferin meşakkatlerinden Allah Teâlâ’ya sığındığı gibi, ikâmet hâlindeki âfetlerden de O’na sığınması gerekir. Bu hu­susta, hadis-i şerifte şöyle bir duâ nakledilmiştir:

“Allah’ım! Seferin sıkıntılarından, dönüşün hüzün verecek hallerinden, eh­lim, çoluk çocuğum ve malım hakkında kötü durumlar görmekten sana sığı­nırım.”[1]

 Kalacağı beldeye yaklaşınca orada bulunan diri ve ölü zevâta selam ve­rerek geldiğini bildirir ve ezberden bildiği Kur’an âyetlerini okuyarak ölü-diri bütün belde halkına (ve müslümanlara) hediye eder ve tekbir getirir. Rasûllullah (s.a.v) bir gaza ve hac dönüşü uğramış olduğu her tepede üç defa tek­bir getirir ve şöyle derdi:

“Allah’tan başka ilah yoktur. O, tektir. Onun hiçbir ortağı yoktur. Bütün mülk O’nundur, bütün hamdler O’na mahsustur. O, her şeye kâdirdir. Biz Rabbimize dönücüyüz. O’na tevbe ederiz. O’na kulluk ve secde ederiz. O’na hamd ederiz. Allah va’dini gerçekleştirdi. Kuluna yardım etti. Tek başına düş­manlarını hezimete uğrattı.”[2]

Seferden dönen kimse, beldesini gördüğü zaman şöyle dua eder:

“Allah’ım! Bize orada istikrar ve güzel bir rızık ver.”

Beldesine dönen kimse hânesine varınca sünnete uyarak yıkanır (gusl abdesti alır) sa güzel bir iş yapmış olur. Çünkü Rasûllullah (s.a.v) Mekke’ye girdiği zaman gusletmiştir.

Yine rivâyete göre; Rasûllullah (s.a.v), Hendek savaşı sonrası, hezime­te uğrayan müşrikleri takipten dönüp Medine’ye gelince zırhını çıkarıp, güzel­ce yıkanıp gusletmiştir.

Derviş de bu gibi durumlarda hiç olmazsa, abdestini tazelemeli, güzelce temizlenip kokulanmak ve bu şekilde kardeşleriyle görüşmeye hazır olmalı­dır. Ayrıca, beldesinde bulunan hayattaki ve kabirdeki büyükleri ziyâret ede­rek bereketlenmeye çalışmalıdır.

Ebû Hureyre (r.a)’nin rivâyetine göre; Rasûllullah (s.a.v) şöyle buyurmuş­tur:

“Allah için sevdiği bir din kardeşini ziyârete giden kimsenin yoluna Al­lah bekçi bir melek koyar, melek adama:

“Nereye gidiyorsun?” diye sorar, adam:

“Şu köyde bir kardeşim var; onu ziyârete gidiyorum.” der. Melek:

“Onunla bir yakınlığın olduğu için mi ziyâretine gidiyorsun?” diye sorar, adam:

“Hayır” der. Melek:

“Sana bir iyiliği dokundu da ona teşekküre mi gidiyorsun?” diye so­rar, adam:

“Hayır, ben onu sırf Allah rızâsı için seviyorum ve bunun için ziyâre­tine gidiyorum der. Melek:

“Ben Allahu Teâlâ’nın sana gönderdiği bir elçisiyim. Sana, senin zi­yârete gittiğin kimseyi sevdiğin gibi, Allahu Teâlâ’nın da seni sevdiğini haber vermeye geldim.” der.”[3]

Yine Ebû Hureyre (r.a), Rasûllullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:

“Bir kimse, bir hastayı veya din kardeşini Allah için ziyaret ettiği za­man, Allahu Teâlâ: “Güzel yaptın, ziyaretin hoş oldu” der ve kendisine cennetten bir köşk hazırlar. [4]

Allah Rasûlü (s.a.v) bir hadislerinde de şöyle buyurmuştur:

“Sizi, kabirleri ziyâret etmekten nehyetmiştim, şimdi onları ziyâret ediniz. Zirâ, kabir ziyâreti ahireti hatırlatır.” [5]

Bu şekilde bir ziyâretle derviş, hayattaki ve kabirdeki büyüklerin bereketi­ne kavuşur.

Derviş ineceği şehre girince, önce oradaki mescidlerin birinde iki rek’at namaz kılar. Eğer namazı içinde cuma namazı kılınan câmide kılarsa, daha faziletli ve daha güzel olur. Nitekim, Rasûllullah (s.a.v) bir yolculuktan dönüp Medine’ye geldiğinde, önce, mescide girerek iki rek’at namaz kılar, ondan sonra evine giderdi. [6]

Tekke, dervişin evi mesâbesindedir. Bu yüzden o da mescitten sonra tek­keye gider. Bu şekil gidiş de sünnet olan bir ameldir. Hz. Talha (r.a.) şöyle demiştir:

“Bir adam, Mediney-i Münevvere’ye geldiği zaman, tanıdığı birisi varsa ona misâfir olurdu. Eğer bir tanıdığı yoksa Ashâb-ı Suffe’nin yanına inerdi. Ben de Medine’ye ilk geldiğimde Suffe’ye inenlerden birisiydim.”

Derviş, tekkeye girdiğinde mest (veya ayakkabılarını) çıkaracağı yere gi­der. Önce, ayakta iken belindeki bağı çözer. Sonra, sol koluyla sol tarafında­ki çantayı alıp sağ eliyle çantanın ağzını açar ve sol eliyle tekkede giyeceği ayakkabısını çıkarır, yere kor. Beline bağladığı sargı vs. şeyleri çantanın içi­ne atar. Sol eliyle mestini çıkarıp, abdesti varsa, ayaklarını yolun toz ve kirin­den temizler. Seccâdesinin başına gelince, sol ucundan biraz bükerek ayak­larını siler. Sonra kıbleye yönelip iki rek’at namaz kılar, selam verir. Ayağı ile seccadenin kıble tarafında basmamaya dikkat eder.

Bu anlattığımız zâhirî edebler, bazı sûfilerin güzel bulduğu ve uyguladığı şeylerdir. Bunları yapanlar yadırganmazlar; çünkü onlar, büyüklerin güzel bulduğu edeblerdir. Onların bundaki niyeti; müridin her hareketinde uyanık ol­ması, güzel niyet, azim ve edeb olmaksızın hiçbir harekete yanaşmaması ve her hâlinde özel bir usule göre hareket etmesidir. Bu tür şekil ve usullere ri­âyet etmeyenler, herhangi bir vacibi yahut mensubu terk etmedikleri müddet­çe ayıplanmazlar. Çünkü Ashâb-ı Kirâm, sûfilerin yaptıkları bu tür şeylerin ço­ğunu yapmazlardı.

Bazı gençlerin niyet (ve gayeye) bakmaksızın, (sırf) bu tür işlere bağlı ka­larak feyiz ve vâridat beklemeleri hatâdır. Derviş, kolunun yenini sıvamadan tekkeye girebilir. Seferinde de sıvamamış olabilir. Bu durumda, dinin emretti­ği bir ameli ihlal ve terk söz konusu olmadığı için, ona sadece, bunu halkın görmesi için yapmaması söylenir. Bir diğeri de kollarını sıvamışsa, bu da be­le kuşak bağlamaya kıyasla güzel görülmelidir. Daha önce geçtiği gibi; bele kuşak (kemer vs.) bağlamak sünnettir. Kolların yenini sıvamak da hafiflik ve rahat haraket etme yönünden beli bağlamaya benzer. Beli kuşaklı, yenleri sı­vanmış derviş de tekkeye öylece girer. Tekkeye bu şekilde girmek sıdkın ifadesidir. Bunları halk görsün diye yapmak boş bir zorlama ve halka nazar et­mektir. Tasavvuf ise; sıdk (doğruluk) ve halkın nazarını kalpten atmak esası üzerine kurulmuştur.

Mutasavvıfların tenkid edildiği hususlardan birisi de tekkeye girdikleri za­man (ilk olarak) selam vermemeleridir. Bunu gören münkir: “Bu davranış menduba (teşvik edilen edebe) ters düşmektedir.” der. Halbuki, onların mak­satlarını bilmeden hemen inkara kalkmak uygun değildir. Onların, (seferden dönüp tekkeye girince) hemen selam vermeyişlerinin birkaç sebebi vardır.

1-"Selam” Allahu Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir; onun için belli bir edeb dâiresinde alınıp verilmelidir.

Abdullah b. Ömer (r.a), şöyle rivâyet etmiştir: Bir adam, Rasûllullah (s.a.v) bevlederken yanına uğrayıp selam verdi. Rasûllullah (s.a.v) selamını almadı. Adam uzaklaşıp gözden kaybolacakken, Rasûllullah (s.a.v), elini ya­nındaki duvara vurup hemen bir teyemmüm abdesti aldı, sonra adama sela­mına karşılık verdi ve:

2-“Selamına karşılık vermeme, o anda abdesttsiz oluşum mâni oldu.”[7] buyurdu. Başka bir rivâyette, abdest almadan adamın selâmı­na karşılık vermedi. Sonra kendisinden özür dileyip:

3-“Allah’ın İsmini abdestsiz olarak zikretmeyi uygun bulmadım.”[8] bu­yurdu.

Bazen, dervişler toplu halde yolculuk ederler. İçlerinden birisine herhan­gi bir hades hâli vâki olmuş olabilir. Grubun içinde abdestli olanlar selam ve­rip, abdestsiz olan selam vermeyince durumu ortaya çıkar. Abdesti olmayan kimsenin hâlini gizlemek için, selam terk edilir ki; abdest alan abdest alsın, ayaklarını yıkamak isteyen de temizliğini yapsın ve böylece, Efendimiz (s.a.v.)’e uyarak selamlarını abdestli olarak vermiş ve almış olsunlar. Bazen de mukim olanlar abdestsiz bulunabilir. Bu davranışla, onlara da abdest al­ma ve abdestli olarak selamlaşma imkânı hazırlamış olurlar. Çünkü “es-Se- lâm” Allahu Teâlâ’nın isimlerinden bir isimdir; onu abdestli olarak alıp vermek daha layıktır. Bu görüş, bu hususta söylenenlerin en güzelidir.

Yoldan gelenle, tekkede bulunanlar kucaklaşacaktır. Halbuki yoldan ge­lende, hâliyle kir ve hoşa gitmeyen koku bulunabilir. İşte, abdestle bunları gi­dermeye imkân bulur ve daha sonra temiz olarak selâmlaşıp kucaklaşırlar.

Tekkede bulunan sûfiler, hâl sahibi, murâkabe ehli kimselerdir. Bir anda selam ve sözle içeri dalındığında, murâkabe hâlinde olan, bundan rahatsız olur ve kalbini muhafazaya çalışanın durumu karışır. Abdest alarak, ayak vs. temizliği yaparak ve iki rek’at namaz kılarak biraz meşgul olmak ve selamı bunlardan sonraya bırakmak, tekkede bulunanların hazırlanıp toparlanmala­rına imkân hazırlar. Nitekim Allahu Teâlâ:

“Ey iman edenler! Başkasının evlerine izin alıp selam vermeden gir­meyin. Bu, sizin için daha hayırlıdır.” (Nûr (24), 27.) buyurmuştur.

Mâlumdur ki; her topluluğun izin alma ve ünsiyet kurma şekli kendilerine uygun biçimde olur.

-Derviş, tekkeye girmekle, kendi evine girmiştir; oranın yabancısı değil­dir. Oradakiler kendisinin kardeşleridir. Aralarındaki mânevî nisbet onları bir araya getirmiştir. Ev onun evi, yer de onun yeridir. Bu durumda, evinin kapı­sını halkla muameleden önce Allah’a karşı vazifelerini yerine getirerek açma­sını bir bereket görüp, öyle davranmıştır. Öyleyse; selamı tehir etmesinde mâzur görülmelidir. Bu kimselerin selamı terk etmesi nasıl hoş karşılanıyorsa, ilk girerken selam veren de ayıplanmamalıdır. Her birisinin kendine âit bir gâye ve niyeti vardır.

Sûfilerin sahip olduğu birtakım edebler vadır ki; onları din öğretmiş, bazı­larını da bu yolun büyükleri güzel görerek ortaya koymuşlardır. Dinin öğretti­ği edebler; yukarıda zikrettiğmiz, bele kuşak bağlama, âsa kullanma, su ma­tarası (ve kabı) taşıma, sağdan giyip sol taraftan çıkarma gibi amellerdir.

Ebû Hureyre’nin (r.a) rivâyetine göre; Rasûllullah (s.a.v) şöyle buyur­muştur:

Ayakkabılarınızı giyerken, önce sağı giyiniz, çıkarırken de soldan başlayınız veya beraber giyip beraber çıkarın.”[9]

Câbir (r.a), Rasûllullah (s.a.v) Efendimizin, önce solu, sonra sağı çıkar­dığını, giyerken de önce sağı sonra solu giydiğini rivâyet etmiştir.[10] 

Seccâde sermek konusunda da sünnette uygulama vardır. Yukarıda zik­retmiştik. Bir kimsenin, başkasının seccâdesine oturmaması da dinen emre­dilen bir davranıştır.

Bu konuda, uzunca bir hadiste şu ifâdeler vârid olmuştur:

‘‘Bir kimseye, idaresi altında olan bir yerde ve ehli içinde, izin alma­dan imam olunmaz. Yine izni olmadan seccâdesine (ve özel köşesine de) oturulmaz.”[11]

Kardeşlerine selam verdiğinde, birbirlerinin boynuna sarılabilirler. Câbir b. Abdullah’ın rivâyetine göre; Cafer et-Tayyar, Habeşistan’dan geldiği za­man, Rasûllullah (s.a.v) onun boynuna sarılmıştır.” [12]

Yolculuk dönüşünde baş ve alından öpmede bir sakınca yoktur. Rivâyet edildiğine göre; Rasûllullah (s.a.v), Cafer et-Tayyar (r.a) Habeşistan’dan döndüğü zaman alnından öperek şöyle buyurmuştur:

“Caferin gelişine, Hayber’in fethinden daha çok sevindim.”[13]  

Seferden dönen derviş, ihvânı ile musâfaha da eder. Efendimiz (a.s) bu­yurmuştur ki:

“Müslümanın kardeşini öpmesi; onunla musâfaha etmesidir.” (Yani; musâfaha etmek, onu öpmek yerine geçer).

Enes b. Mâlik şöyle rivâyet etmiştir:

Rasûllullah (a.s)’a:

“Yâ Rasûllullah! Bir kimse arkadaşı ile karşılaştığında onun için eğilebilir mi?” diye soruldu; Efendimiz (a.s):

“Hayır!” buyurdu

“Onu öpebilir mi?” diye soruldu, yine:

“Hayır!” buyurdu.

“Peki, musâfaha yapabilir mi?” diye sorulunca:

“Evet”  buyurdu.

Tekkede kalan süfilerin, seferden gelen dervişlere “merhaba! hoş geldiniz” demeleri müstahabtır. Nitekim, İkrime (r.a), şöyle anlatmıştır: “Müslüman olup, Rasûllullah’a (s.a.v) geldiğimde, bana iki defa:

“Merhaba! hoş geldin, ey atlı muhâcir!” buyurdu.

Yoldan gelen için ayağa kalkmakta da bir sakınca yoktur. Bunun da sün­netten bir dayanağı vardır. Rivâyet edildiğine göre; Rasûllullah (s.a.v), Ca­fer et-Tayyar Habeşistan’dan geldiği gün onu karşılamak için ayağa kalk­mıştır.

Tekkede bulunan hizmetçilerin de yoldan gelene yiyecek birşeyler ikram etmesi müstehabtır. Lakit b. Sabura şunları rivâyet etmiştir:

“Biz bir heyet hâlinde Rasûllullah’ı (s.a.v) ziyârete geldik, fakat, kendisini hâne-i saâdetlerinde bulamadık. Âişe (rah) vâlidemizi bulduk. Bizim için hiz­metçilerine un ile sütten yapılan bulamaç yapılmasını emretti. Dediği yapıldı ve içinde hurma da bulanan sahanlar içinde bize getirildi. Biz de yedik. Son­ra Rasûllullah (s.a.v) geldi ve:

“Size bir şey verildi mi?” diye sordu, biz de:

“Evet, Ya Resûlallah.” dedik.

Yoldan gelen kimsenin de (sıhhat ve afiyet içinde dönüş hakkı ve şükrü olarak) kardeşlerine birşeyler ikram etmesi müstehabtır. Nitekim, Rasûllul­lah (s.a.v), Medine’ye geldiklerinde bir deve kurban etmiştir. [14]

Sûfilerin, yoldan gelenin, ikâmet ettiği yere ikindiken sonra gelişini hoş karşılamamalarının da sünnetten bir dayanağı vardır. Nitekim, Rasûllullah (s.a.v) seferden geceleyin dönmeyi nehyetmiştir.”[15]  Hem sûfiler, ikindiden sonra, tahâret ve abdestlerini tazeleyerek geceyi karşılamaya ve ağırlıkla zi­kir ve istiğfar ile meşgul olmaya hazırlanırlar.

Câbir b. Abdullah (r.a)’ın rivâyetine göre; Rasûllullah (s.a.v) şöyle buyur­muştur:

“Sizden biriniz, seferden döndüğünde (haber vermeden, aniden) eh­linin yanına gece girmesin.”[16]

Ka’b b. Mâlik (r.a), Rasûllullah’ın, genellikle seferden ancak kuşluk vak­ti döndüğünü, haber vermiştir.[17]

Bu yüzden sûfiler, seferden öğleden önce dönmeyi tercih ederler. Eğer günün ilk saatlerinde dönmeyecek olurlarsa, yolda herhangi bir mâni çıkma­sı ihtimaline binâen dervişin ikindiye kadar gecikmesi mâzur görülür. Dönüş ikindiden sonraya kalmışsa bu, onun kusuruna ve bu konudaki sünneti uygu­lamadaki ihmâline bağlanır. Bu yüzden sûfiler, ikindiden sonra seferden dön­meyi hoş görmemektedirler. Allahu Teâlâ en iyisini bilir. Şu hâlde; dönüş ikin­di vaktine rastlayacak olursa, gündüzün evvelinde dönüş sünnetiyle amel edebilmek için, ertesi güne tehir edilir. Bunun bir sebebi de, ikindiden sonra nâfile namazın mekruh oluşudur. Çünkü yoldan gelenin iki rek’at namaz kıl­ması sünnet olan edeblerdendir. Bunun için sûfiler, ikindiden sonra gelmeyi hoş karşılamazlar.

Bazen, yoldan gelen kimselerin tekkeye (ve dervişlerin arasına) girme alışkanlığı yoktur; bunun için çekingen davranabilir, bu durumda onlanlara yaklaşmak, güleryüz gösterip dostluk kurmak ve içindeki ürpertiyi gidermek sünnettir. Hem böyle davranmakta büyük bir fazilet vardır. Nitekim Ebû Rifâa (r.a) şöyle anlatmıştır:

Rasûllullah (s.a.v) halka konuşma yaparken huzuruna geldim ve kendisi­ne:

“Ya Rasûllellah! Dini hakkında hiçbir şey bilmeyen garib bir adam, dini hu­susunda bazı şeyler sormak için size geldi!” dedim. Allah Rasûlü (s.a.v) ko­nuşmasını keserek, bana yöneldi, yanıma geldi. Kendisine ayakları demirden bir oturak getirildi. Üzerine oturarak bana, Allah’ın kendisine öğrettiği şeyler­den anlatmaya başladı. Sonra (hutbeye) konuşmasına döndü ve kalan kısmı­nı tamamladı.[18]

Sûfilerin en güzel ahlaklarından birisi de müslümanlara yumuşak ve şef­katle muamele etmek, onlarda görülen ve işitilen sevimsiz şeylere tahammül göstermektir.

Bazen, dışardan, tekkenin usûl ve âdâbını bilmeyen ve bu yüzden âdâba aykırı davranan kimseler tekkeye geldiğinde, oradaki bazıları tarafından azarlanıp dışarı atıldığı olur. Bu, büyük bir hatadır, tekkeye ilk gelenden her edebi uygulaması beklenemez. Hem ehlullah’tan bazıları, böyle zâhiri usul ve resimleri pek tanımazlardı. Yeni gelenler güzel bir niyetle tekkeye gelip se­vimsiz ve sert bir haraketle karşılaştıkları zaman, kalblerinin karışmasından ve soğumasından korkulur. Bu yüzden din ve dünya açısından zarar edebi­lirler. Öyleyse bu tür davranışlardan sakınmalı, Hz. Rasûllullah’ın (s.a.v) in­sanlara karşı uyguladığı rıfk ve idâre ahlâkına bakılıp örnek alınmalıdır.

Nitekim, sahih bir rivâyetle anlatıldığına göre; bir a’râbî Mescid-i Nebevî’ye geldi; zemini kum olan mescidin bir kenarına bevletti. Orada bulunanlar, adamı azarlamak ve dışarı atmak için davrandıklarında, Rasûllullah (s.a.v) onlara mâni oldu ve bir kova su getirip adam işini bitirdikten sonra üzerine dökülmesini emretti. Bir kova su getirilip üzerine döküldü, pislik giderildi.[19] Dik­kat edilirse, Rasûllullah (s.a.v) o anda a’râbîyi azarlamadı. Aksine, bu tür kimselere yumuşak muamele edilmesi gerektiğini öğretti.

Kabalık, çirkin tavır, müslümanları söz ve davranışları ile incitmek, nefsin çirkin tabiatından kaynaklanır. Bu da sûfilerin hâline terstir. Tekkeye gelen kimse, oraya girmesi uygun olmayan biri dahi olsa, kendisine yemek ikram edildikten ve güzel sözlerle kalbi hoş edildikten sonra, usulünce uzaklaştırılmalıdır. Tekkede oturanlara lâyık olan budur.

Dervişlerin güzel âdetlerinden ve hoş muamelelerinden birisi de yoldan gelene masaj yapıp sırtını ovmaktır. Bu konuda da sünnette bir örnek vardır. Hz. Ömer (r.a) anlatıyor:

Rasûllullah’ın (s.a.v) yanına girdim. Habeşli bir kölesi sırtını masaj yapı­yordu.

“Ya Rasûllellah!  Bu ne haldir?” diye sordum;

“Deve yolculuğu beni yordu." buyurdu.[20]

Demek ki, yoldan gelen ve yorgun düşen kimsenin vücudunu masaj yap­tırmasını hoş karşılamak gerekir. Fakat, bunu âdet hâline getiren ve masaja düşkün olup ancak onunla uyayabilen dervişe bu hal yakışmaz. Bu her ne ka­dar şeriat nazarında mübah olsa bile; her mübah olan şeyin fazilet olduğunu söyleyemeyiz.

Bazı dervişler, masajdan öyle zevk alırlar ki; rahatlık ve gevşemeden do­layı ihtilam bile olurlar. Sûfiler bunu, gevşemenin ve kendini koyvermenin bir cezâsı olarak görürler. Hem azimet sahibi kimseler, ruhsatlara dalıp gevşek­lik göstermezler.

Müride düşen edeblerden birisi de yoldan gelip yerine yerleştikten sonra, kendisine sorulmaksızın söze başlamamasıdır. Üzerinden yol yorgunluğu gi­dinceye kadar, herhangi bir ziyâret düşünmeden, bâtınının huzûra ve aslî hâline gelmesi için üç gün beklemesi müstehabtır. Böylece, bâtını huzur bulup aydınlanarak, meşâyıhla karşılaşmaya, büyükleri ziyârete hazır bir hâle gel­miş olur. Hiç şüphesiz, bâtını münevver bir halde iken ziyâret edeceği meşâyih ve kardeşlerinden elde edeceği mânevî bereket, daha fazla olur.

Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî’yi ihvanına şu tavsiyede bulunur­ken İşittim:

“Tasavvuf ehli ile ancak, hâliniz ve içiniz en temiz iken konuşunuz.”

Bunda büyük fayda vardır. Hiç şüphesiz, kelâmın nûru, kalbin nûru kadar­dır. Kulağın nûrâniyeti de kalbin nûru ölçüsündedir.

Bir derviş, bir mürşidi veya kardeşini ziyârete gittiğinde, ondan izin alma­dan yanından ayrılmamalıdır. Abdullah b. Ömer’in (r.a), rivâyetine göre, Rasûllullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Sizden biriniz, kardeşini (veya bir büyüğünü) ziyâret edip yanında oturduğu zaman, ondan izin almadan kalkıp gitmesin.”

Derviş, vakti müsait olup, tekke de uzun süre kalmaya niyetli olur, içinde de tembellik ve ameli terk düşüncesi varsa; yapabileceği bir hizmeti araması ve tekkedekilere hizmetle meşgul olması gerekir. Eğer devamlı, Rabbine ibâ­detle dolu ise, bu ibâdet ona meşguliyet olarak yeter. Çünkü ibâdet ehline hizmet etmek, ibâdet yerine geçmektedir.

Derviş, tekkeden, oradaki ileri gelen birisinin iznini almadan ayrılmamalı ve onun görüşünü almadan da kendi başına herhangi bir şey yapmamalıdır.

Bu anlattıklarımız; sûfilerin ve tekkede yaşayanların benimseyip uygula­dıkları amel ve edeblerdir. Allahu Teâlâ, fazlıyla onların edeb ve tevfikini ar­tırsın.

[1]- (Müslim, Hacc, 425-427; Ebû Dâvud, Cihad, 72; Tirmizî, Duha, 41.)

[2]- (Buhârî, Umre, 12; Müslim, Hacc, 428; Tirmizî, Hacc, I04.)

[3] -(Müslim, Birr, 38; Ahmed, Müsned, II. 292.)

[4]- (Tirmizî, Birr, 64; ibnu Mâce, Cenâiz, 2.)

[5]- (Ebû Dâvud, Cenâiz, 77; Tirmizî, Cenâiz, 60.)

[6]- (Buhâri, Cihad, 198; Müslim, Tevbe, 53.)

[7]- (Ebû Dâvud, Tahâret, 8.)  

[8]- (Ebû Dâvud, Tahâret, 8; Ahmed, Müsned, V, 80.)

[9]- (Müslim, Libas, I9; Ebû Dâvud, Libas, 4I; Tirmizî, Libas, 27.)

[10]-(Nevevi, Riyâzu’s-Sâlihin, Hadis no: 725-727.)

[11]- (Müslim, Mesâcid, 290-29I; Tirmizî, Edeb, 27; Nesâî, imâmet, 3, 6.)

[12]- (Ebû Dâvud, Edeb, 146 (Had. No: 5220))

[13]- (Heysemî, Mecmu’z-Zevâid, IX, 271-272; Hâkim, Müstedrek, İli, 209-210.)

[14]- (Ebu Davud, Et’ıme, 4)

[15]- (Buhârî, Nikah, I20; Müslim, İmâre, I82-I83; Tirmizî, İst'izan, 19.)

[16]-  (Müslim, İmâre, 56; Buhârî, Umre, I6; Dârimî, İsti’zan, 3.)

[17]- (Müslim, İmâre, 56. (Aynı mânada farklı rivâyetler))

[18]- (Müslim, Cum’a, 60; Nesâî, Zinet, I22; Ahmed, Müsned, V, 87.)

[19]- (Buhârî, Vudu’, 58; Edeb, 35; Müslim, Tahâret, 98-100; Ebû Dâvu.d, Tahâret, 136; Nesâî, Tahâret, 44.) 

[20]- (Hatib, Târih, VI, 211; Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, V, 96; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, II, 644.(Tabarânî rivâyetiyle).)

Sebeplere sarılma ve onları terketme hususunda sûfilerin halleri birbirin­den farklıdır. İlâhî fetih ve keşfe mazhâr olanlar, belirli bir rızık kapısına bağ­lanmaz, sebeplere sarılmaz ve kimseden bir şey istemezler. Bazısı, çalışıp kazanır, bazısı ihtiyaç hâlinde başkasından ister. Hepsinin, bu hususta dikkat ettikleri bir edep ve korumaya çalıştıkları bir ölçü vardır.

Derviş, nefsini ilimle idâre edip yönettiği zaman, Allahu Teâlâ kendisine, sebeblere sarılma veya sebepleri terketme konusunda İlâhî bir anlayış ve bilgi verir.

Dervişin, mümkün olduğu nispette kimseden bir şey istememesi gerekir. Hz. Resûlullah (sav), başkasından bir şey istememe konusunda ısrarlar emir ve tavsiyelerde bulunmuştur. Başkasının elindekine gözü dikmemeye ve kim­seden bir şey istememeye teşvik eden hadislerden birisi şudur: Sevban (r.a) anlatıyor: Rasûlullah (a.s) buyurdu ki:

Ben: “Kim bana, tek bir şeyi yapacağına söz verirse, ben de onun Cenne­te girmesine kefil olurum.”  

“Ben söz veririm ya Rasûlellah” dedim. Efendimiz (sav):

“İnsanlardan hiçbir şey isteme!’’ buyurdu.

Bu hâdiseden sonra, Sevban (r.a) yolda giderken atının kamçısını düşürse, kimseden onu vermesini istemez; bineğinden iner kendisi alırdı. [1]

Ebû Hureyre (r.a), Rasûlullah’ın (sav) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Sizden birinizin bir ip alarak sırtında odun taşıyıp satması ve böylece hem kendi rızkını te’min edip hem de başkasına tasadduk etme­si, kendisine ya verecek yahut vermeyecek olan bir adama gelerek bir şeyler istemesinden daha hayırlıdır. Şüphesiz, veren el; alan elden daha hayırlıdır,” [2]

Ebû Zur’a, bize, Hilal b. Husayn’ın şöyle dediğini haber verdi: Medine-i Münevvere’ye geldim ve Ebû Said’in evine misafir oldum. Beraberce bir mecliste bulunduk. Bizlere şunu anlattı:

“Bir gece evimizde hiç yiyeceğimiz yoktu; öylece sabahladık. Sabah olun­ca, açlıktan karnıma taş bağladım. Bunu gören hanımım:

“Git, Rasûlullah (a.s)’dan yiyecek bir şeyler iste; falancalar istedi de onla­ra verdi.” dedi. Ben de biraz bekledim, sonra bir şeyler istemek üzere Rasûlullah’ın (sav) yanına gittim. Vardım ki, halka konuşma yapıyor ve şöyle di­yordu:

‘‘Kim iffet sahibi olmak isterse, Allah onu iffetli yapar. Kim, insanlara muhtaç olmamayı arzularsa, Allah onu insanlara muhtaç etmez. Kim, bizden bir şey ister, istediği yanımızda bulunursa, kendisine veririz. Kim de mala göz dikmez ve gani gönüllü olursa; o bize, bizden bir şey iste­yenden daha sevimlidir.”

Bunu duyunca, kendisinden hiçbir şey istemeden geri döndüm. Sonra Allahu Teâlâ beni öyle nimetlerle rızıklandırdı ve zengin etti ki, o günlerde Ensar içinde benim kadar malı olanı bilmiyorum.” [3]

 Rasûlullah (a.s), başkasından bir şey istemeyi menetme hususunda şöy­le buyurmuştur:

‘‘Sizden biriniz, durmadan başkalarından dilenir durur; bu böyle de­vam ederse kul, yüzünde hiçbir et parçası bulunmadığı bir halde (yüz­süz olarak) Allah’ın huzuruna çıkar.”  [4]

Ebû Hureyre (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiş­tir:

“Miskin; bir iki lokma veya birkaç hurma ile kapılardan geri çevrilen kimse değildir. Gerçek miskin; insanlardan bir şey istemeyen, yeri ve hâli de bilinemediği için, kendisine bir şey verilmeyen kimsedir.” [5]

Hadiste anlatılan durum gerçek sûfinin, sâdık müridin hâlidir. Hakiki muta­savvıf insanlardan hiçbir şey istemez. Sûfilerden öyleleri vardır ki; başkasın­dan bir şey istememe hususundaki edebe (ve usûlune) riâyetleri yüzünden, Allahu Teâlâ ’dan dünyevî bir şey istemekten hayâ eder hâle gelirler. Nefsi bir şey istemeyi düşününce, heybet-i İlâhî onu geri çevirir ve bu durumda o, böyle bir şeyi taleb etmeyi bir cüret sayar. O zaman da Allahu Teâlâ, kul hiç­bir şey istemeksizin kendisine verir.

Nitekim nakledildiğine göre; Hz. İbrahim (a.s) ateşe atıldığı zaman, daha havada iken, Cebrâil (a.s) kendisine gelerek:

“Herhangi bir ihtiyacın var mı?” diye sordu. İbrâhim (a.s) da:

“Sana gelince, hayır!” dedi. Cebrâil (a.s):

“Öyleyse Rabbinden (kurtulmayı) iste!” deyince; İbrâhim (a.s):

“İstememe ne hâcet! O’nun, benim hâlimi bilmesi bana yeter!” diye cevap verdi.

Derviş böyle bir teslimiyetten yana zayıf olabilir. Bu durumda kulluk gere­ği, Allah’tan isteyip, bunu, kullardan isteme şeklinde değerlendirmemelidir. O zaman Allahu Teâlâ ona, durumunu kimseye arz etmeksizin, nasibini verir.

Bize ulaşan bir habere göre; sâlihlerden birisi şöyle demiştir:

“Müridin nefsinin bir şeyin peşine düşmesi; bazen, Allahu Teâlâ’nın ken­disine sevk etmeyi murad ettiği bir rızık için olur. Nefis ona gözünü diker. Ba­zı sûfiler, ileride olacak şeylere, önceden haber verilmişçesine vâkıf olurlar. Bu taleb, bazen de müridden vukûa gelen bir günahın cezâsı olarak ortaya çıkar. Mürid, nefsinde böyle bir şeyin arzusunu bulunca, hemen kalkıp güzel­ce bir abdest alarak iki rekât namaz kılmalı ve şöyle duâ etmelidir:

“Ya Rabbi! Bu taleb, eğer günahımın bir cezâsıysa, senden affımı ister, tevbe ederim. Eğer bu arayış, senin bana takdir ettiğin bir rızık için ise, onu bana âcilen ulaştır.”

Eğer peşine düştüğü, kendisine takdir edilen bir rızık ise; Allahu Teâlâ onu kendisine sevk eder. Değilse; içinden onun peşine düşme hissini giderir. Müride düşen; ihtiyaçlarını Cenâb-ı Hakk’a arz etmesidir. Allahu Teâlâ, onu ya istediği şeyle rızıklandırır ya kendisine sabır verir veyahut içinden onun düşüncesini giderir.”

Allahu Teâlâ’nın kulları için, hikmet tarafından ve kudret tarafından açmış olduğu kapılar vardır.

Eğer kuluna hikmetinden bir kapı açarsa; onun işi hikmetle olur. Kudretin­den bir kapı açarsa; kulun istediği şeyler harikulade bir yolla kendisine gelir. Nitekim Hz. Meryem'in (a.s) rızkı bu yolla geliyordu. Bu durum, âyet-i kerime­de şöyle anlatılmaktadır:

“Zekeriyya her ne zaman Meryem’in yanına mihraba girse, onun ya­nında bir yiyecek buluyordu. Ona: “Ey Meryem! Bu sana nereden geli­yor dedi. O da: “O, Allah katından gelmektedir dedi.” (Al-i İmran (3), 37.)

Sûfilerden birinin şöyle dediği anlatılır: “Bir gün çok acıkmıştım. Hâlim ve âdetim de kimseden bir şey istememekti. Bağdat’ın mahallelerinden birine girdim. Belki Allahu Teâlâ, kullarından birisi vâsıtasıyla bana bir şey ulaştırır diye bekledim; bir şey nasip olmadı. Bunun üzerine aç olarak uyudum. Rü­yamda birisi geldi:

“Falan yere git!” diyerek bir yeri tarif etti ve: “Orada mavi bir bez içinde al­tın parçaları var, onu al, ihtiyaçların için kullan!” dedi.”

Şu hâlde, kim, mahlukattan tamamen sıyrılarak sadece Allah’a güvenip dayanırsa; şüphesiz o, hiçbir şeyin kendini âciz bırakamayacağı, kendisine dilediği gibi hikmet ve kudret kapılarını açan, her şeye gücü yeten bir zengin­le (yüce Rabbi ile) beraber olmuştur. Müridin nefsi için isteyeceği ilk ve en gü­zel şey; sabr-ı cemildir. Şüphesiz sâdık müridin nefsi, davetine uyar, kendisi­ne itaat eder.

Allahu Teâlâ kendisine rahmet etsin, Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî bir defasında şöyle anlattı:

“Bir gün, oğlum bana gelip: “Biraz buğday istiyorum.” dedi. Ben de: “Buğ­dayı ne yapacaksın?” diye sordum;

“Bir ihtiyacı olduğunu, buğdayla onu satın almak istediğini söyledi. Sonra da:

“Müsaade ederseniz gidip buğdayı borç alayım.” dedi. Ben de:

“Evet, o borcu, şimdilik sabretmesini söyleyerek nefsinden iste! Çünkü, borçlanacağın kimselerin en hayırlısı nefsindir.” dedim.”

Birisi bu mânada şu şiiri söylemiştir:

Dar bir zamanda nefsin, isteklerine,

Harcamaya bir malı borç istediğinde;

Nefsinden infak iste sabır hâzinesinden,

 

Geniş zamana kadar, şefkaten kendisinden.

Eğer bunu yaparsa; gerçek zengin olursun,

O vermezse gayriyi, mecbur ma’zur görürsün.

Derviş, nefsine karşı gayretini sonuna kadar harcayıp, zafiyet hâline düş­tüğü ve zaruret ortaya çıktığı zaman, ayrıca; Mevlâsından istediği halde, onun da (âcilen) herhangi bir imkân takdir etmediği, bu arada ibâdet ve tatla meşguliyetinden dolayı çalışıp kazanmaya da vakit ve fırsat bulamadığı za­man, sebeplere tevessül kapısını çalıp, halktan ihtiyacı kadar bir şeyler iste­yebilir. Önceki sâlihlerden bazıları şiddetli ihtiyaç anında böyle yapıyorlardı.

Nitekim, Ebû Said el-Harraz’ın, yokluk ve şiddetli ihtiyaç zamanında da eli­ni açarak: “Allah için bir şey” diyerek, insanlardan bir şeyler istediği nakledi­lir.

Yine, Cüneyd el-Bağdâdî’nin üstâdı Ebû Cafer el-Haddâd, akşamla yat­sı arası çıkıp, bazı kapıları çalarak bir şeyler isterdi. Aldıklarıyla bir iki gün idâre eder, sonra tekrar dolaşırdı.

Rivâyete göre, İbrahim b. Edhem, Basra Câmii’nde bir süre itikafa gir­mişti. Üç gecede bir iftar ediyordu. İftar ettiği akşamlar kapı kapı dolaşarak yi­yeceğini istiyordu.

Yine nakledildiğine göre; Süfyan es-Sevrî, Hicaz’dan Yemen-San’a’ya kadar yolculuk yaptığında, yiyeceğini, yolda insanlardan isterdi.

Kendisi bunu şöyle anlatır: “Misâfîrliğim esnasında, ben onlara hadis rivâyet ederdim, onlar da bana yiyecek ikram ederlerdi. Ben de ihtiyacım kadarı­nı alır, fazlasını bırakırdım.”

Bir haberde şöyle vârid olmuştur: Kim açıkır da kimseden bir şey iste­meden ölürse, Cehenneme girer.” [6]

İlim ehli olan ve Allahu Teâlâ ile özel bir hâl içinde bulunan kimse, bu tür şeylere aldırış etmez. O, (gerektiğinde) ilmin mubah gördüğü şeyleri ister ve ilmin yasakladığı şeyleri de terk eder.

Şeyhlerimizden birisi şunu anlatmıştı: Bir adam vardı; günahlarda ısrar ederdi. Sonra, kendine gelip tevbe etti. Tevbesi de güzel oldu ve Allahu Te­âlâ ile güzel bir hâl içine girdi. Bu zat bize şunları anlattı:

“Bir kâfileyle birlikte haccetmeye karar verdim. Hiç kimseden bir şey iste­memek ve Allahu Teâlâ’nın durumumu bilmesiyle yetinmek üzere niyet ettim. Yolda, günlerce bu halde kaldım. Allahu Teâlâ, ihtiyaç anında bana su ve yi­yecek kapısı açtı. (Bir vesile ile bunlar nasip oluyordu). Sonra durum değişti ve Allahu Teâlâ bana bir şey nasip etmedi. O zaman acıktım ve susadım. Öy­le ki; takatim kalmadı, yürümekten âciz oldum. Yavaş yavaş kâfileden geri kaldım ve kâfile çekip gitti. Kendi kendime: “Benim şu andaki durumum, nef­simi tehlikeye atmaktır. Halbuki Allah bizi bundan menetti. Şu anda zaruret hâlindeyim; öyle ise insanlaradan bir şeyler istemeliyim!” dedim. Allahu Teâlâ’dan beni bu halden kurtarması için yalvarmaya niyet etmiştim ki; içimden, bunu inkâr eden bir ses yükseldi. O zaman: “Allah ile yaptığım ahdimi boz­mayacağım” dedim. Kararımı bozmak yerine ölmek bana daha kolay geldi. Bir ağacın gölgesine gidip altında oturdum. Ölümümü isteyerek başımı yere koydum, uzandım. Nasıl olsa kâfile gitmişti. Ben bu halde iken, birden önüm­de kılıç kuşanmış bir genç peydâ oldu. Beni dürterek uyandırdı. Hemen aya­ğa kalktım. Elinde su kırbası vardı. Bana: “Bundan iç!” dedi. Ben de alıp iç­tim. Sonra bana bir yiyecek uzatıp: “Bunu ye!” dedi. Ben de yedim. Yeme işi bitince: “Kâfilene ulaşmak ister misin?” diye sordu. Ben: “Kâfile nerde ben ne­rede! O çekip gitti.” dedim. “Kalk.” dedi. Elimden tuttu ve benimle beraber bir­kaç adım yürüdü. Sonra bana: “Burada otur, kâfilen sana doğru geliyor.” de­di. Ben de bir müddet oturdum. Bir de baktım ki, kâfile arkamdan bana doğ­ru geliyor!”

Bu hâl, Mevlâsına sıdk ile kulluk edenin hâlidir. Şeyh Ebû Tâlib el-Mekkî (rah.), “Kûtu’l-Kulûb” isimli eserinde şunu zikretmiştir:

“Sûfilerden birisi, Rasûlullah’ın (s.a.v) .“Mü’minin yediği şeyin en helâli, elinin kazancıyla olanıdır.”[7] sözünü, “Bu, ihtiyaç ânında isteyerek elde edilen lokmadır, şeklinde yorumlamıştır. Şeyh Ebû Tâlib, bu görüşü kabul et­memiştir. Cafer el-Huldî, bu görüşün, büyük zatlardan birisine âit olduğunu nakletmiştir. En iyisini Allah bilir, bana öyle geliyor ki; bu zat, Ebû Tâlib’in red­dettiği mânayı kastetmemiştir. O, bununla, ihtiyaç ânında Allahu Teâlâ’ya açılıp hâcetini Ondan isteyen elin kazancını anlatmak istemiştir. Allahu Teâlâ, onun istediğine karşılık verip kendisine bir rızık sevk ettiği zaman, bu rızkı, ye­diği şeylerin en helali olmaktadır.

Allahu Teâlâ, Hz. Musa’nın (a.s) şöyle duâ ettiğini haber vermiştir: “Rabbim! Bana indireceğin her hayra, gerçekten ben muhtacım.” (Kasas (28), 24.) Abdullah b. Abbas (ra): Hz. Mûsâ (a.s) bu sözü, açlık ve zayıflıktan do­layı karnındaki yiyeceklerin yeşilliği göründüğü bir zamanda söyledi.” demiş­tir.[8]

Muhammed el-Bâkır (r.a): Hz. Musa (a.s) bu sözü, yarım hurmaya muh­taç olduğu bir zamanda söyledi.” demiştir.[9]

Mutarrıf’ın şöyle dediği nakledilmiştir: “Vallahi, eğer Allah’ın peygamberi­nin yanında herhangi bir şey olsaydı; (koyunlarını suladığı) kadına tâbi olmaz­dı. Fakat onu buna zorluk ve sıkıntı sevk etmiştir.”

Ebû Abdurrahman es-Sülemî, en-Nasrabâdî’nin bu âyet-i kerime hak­kında şöyle dediğini nakletmiştir:

“Mûsa Kelimullah halktan bir şey istemedi. Onun isteği ancak Cenâb-ı Hakk’tan idi. O, Allahu Teâlâ’dan, nefsinin gıdâsını değil, kalbinin sükûnetini istedi.”

Ebû Said el-Harrâz demiştir ki: “Halk kendisine âit olanla, kendisinin ol­mayan şeyleri iyice bilemediklerinden şaşkınlık içinde bocalayıp durmaktadır­lar. Kendisine âit olana (emânet nazarıyla) bakan; fakr lisanıyla konuşur. Fa­kat onu aslen kendi malı gibi gören; ucb ve kibir lisanıyla konuşur. Mûsâ Kelimullah’ın hâline bakmaz mısın; Cenâb-ı Hakk’ın kendisine hitâbını müşâhade edince, nasıl:

“Rabbim! Bana kendini göster de sana bakayım.” (A’raf (7), I43.) demiş, fakat, nef­sine nazar edince de fakrını izhar edip: ‘‘Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım.” demişti.

İbnu Atâ, bu âyet için demiştir ki: “Mûsâ aleyhisselâm, kendi kulluğundan Hakk’ın rubûbiyet sıfatına nazar etti; kalbi huşû ve hudû ile doldu ve sırrına akan mânevî nurlar ile fakr lisânıyla konuştu.”

Esasen kulun Allah’a ihtiyacı, bütün hallerindedir. Sâdece, bir şey isteme ve taleb ânında değildir.

Hüseyin, demiştir ki: “Hz. Mûsâ (a.s), demek istedi ki: “Ya Rabbi! Bana verdiğin ilme’l-yakîn hâlinden, beni hakka’l-yakîn hâline ulaştıracak nûr ve rahmetine muhtacım.”

En doğrusunu Allah bilir, ama bana öyle geliyor ki: “Bana indireceğin hay­ra muhtacım.” ifadesindeki indirme sözü, bunu söyleyenin rütbesinin gerçek kurbiyyet hâlinden uzak olduğunu ima ediyor. Bu kimseye bir şeyin indirilme­si fakrın tâ kendisidir. Bu durumda, o, indirilene kanaat etmeyip, kurbiyyet menzilini istemiştir. Gerçek fakr hâline sahip olan kimsenin âhiret işlerindeki fakrı, dünya işlerindeki fakrı gibidir. Bu hâle sahip olan kimse, dünya ve âhi­ret ihtiyaçları için hep Cenâb-ı Hakk’a müracaat eder; durumunu O’na arz eder. Onun için, dünya hâceti ile âhiret hâceti aynıdır. Böylece bu kimsenin, dünya ve âhirette Allah’tan gayri bir meşguliyeti olmaz.

[1]- (İbnu Mâce, Zekât. 25; Ahmed, Müsned, V. 275-277.)

[2]- (Buhârî, Zekât, 50; Müslim, Zekât, 33-35; Nesâî, Zekât, 85.)

[3]- (Bkz: Buhârî, Zekât, 50; Müslim, Zekât, I24; Ebû Dâvud, Zekât, 28.)

[4]- (Müslim, Zekât, 35; Ahmed, Müsned, III, I5.)

[5]- (Buhârî, Zekât, 53; Müslim, Zekât, 34; Ebû Dâvud, Zekât, 24)

[6]- (Bu söz, Süfyan es-Sevri’ye aittir. Bkz: Ebû Nuaym, Hilyetu’l-Evliyâ, VII, 66.)

[7]- (Buhârî, Büyü', I5; Nesâî, Büyü’, I; İbnu Mâce, Ticâret, I; Dârimî, Büyü’, 6.) 

[8]- (İbnu Kesir, Tefsir, VI, 227. (Riyad, 1997))

[9]- (İbnu Adil, el-Lübâb fi Ulûmi’l-Kitâb, XV, 238 (Beyrut, 1998))

 

Sûfinin, Allahu Teâlâ ile meşguliyeti kemâle erince ve içinde bulunduğu vaktin hukukuna tam riâyetle takvâda ilerleyip zühdü tamam olunca, sebep­lere sarılmayı terk eder. Kendisine tevhidin hakikati ve Kerim olan Allah’ın her şeye kefil olmasının gerçek yönü keşfolur; böylece, içinden rızık endişesi gider. Bu hâlin başlangıcında Allahu Teâlâ ona öyle bir mârifet kapısı açar ki; kul, kendinden meydana gelen her fiile, hatta, hâline göre günah sayılacak bir kusura yahut şeriatın nehyettiği bir günaha kadar işlediği her şeye, o an­da veya aynı günde bir mukâbele görür ve bununla hâlini anlar. Nitekim, sûfilerden birisi: “İşlediğim bir günahı, elimin altında bulunanların bana karşı kö­tü davranmasından fark ediyorum.” demiştir.

Anlatıldığına göre; sûfilerden birinin mestini fare yemişti, bunu gören sûfi duruma üzülerek şöyle demiştir:

“Eğer kabile-i Ma’zin’den olsaydın; ben-î Lakît,

Mübah görmezdi devenin kanını hiçbir vakit.”

Bu sözü, başına gelen bu hâdisenin, onu hakkedecek bir hatasına karşılık olarak meydana geldiğine işâret etmek için söylemişti. Şu hâlde, sufinin ba­şına gelen bu tür hâl ve hâdiseler, onun ibret ve mârifetini artırmaktadır. Bu şekilde sûfi, muhasebesindeki sadâkatini, murâkabesinin safiyetini, kulluk haklarını ve vaktinin gerektirdiği edebleri zayi edip etmediğini kontrol eder. Onun için dikkate alınacak tek şey, Allah’ın hüküm ve tecellileri olup, Al­lah’tan gayrinin fiilleri gözünde yok olur. İlim, iman, zevk ve hâl yoluyla, (as­lında) verenin ve alanın ancak Allahu Teâlâ olduğunu anlar. Sonra Cenâb-ı Hakk, İlâhî yardımıyla onu kemâle erdirir ve kendisini, hakiki tevhide ulaşıp sırf Allahu Teâlâ’nın fiilini görmeye muvaffak kılar.

Anlatıldığına göre; sûfilerden birisinin içine rızık endişesi düştü ve bir sah­raya çıktı. Orada gözleri kör, ayağı topal ve vücudu zayıf bir kuş gördü. Onun durumuna hayret edip; uçmaktan, yürümekten ve görmekten âciz bu varlığın ne yiyip ne içtiğini düşünerek, başucunda durdu. O bu halde iken, birden yer yarıldı ve içinden birinde susam, diğerinde temiz su bulunan iki kap çıktı. Ser­çe, susamı yiyip suyu içerek karnını doyurdu. Sonra yer yarılıp kaplar tekrar kayboldu. Bu hâli gören sûfinin, kalbinden rızık endişesi gitti.

Cenâb-ı Hakk, kulunu bu makama ulaştırınca, gönlünden rızık ve yiyecek endişesini giderir. O zaman kul, başkasından isteyerek yahut çalışarak mal kazanmayı avamın hâli ve rütbesi olarak görür. Böylece o, başkasının elinde­kine göz dikmeyip, hep Allahu Teâlâ’nın fiiline nazar ederek Onun emrini bek­leyen bir kimse olur. Bu durumda, rızıklar kendisine çeşitli vesilelerle sevk edilir ve üzerine nimet kapıları açılır.

Kul, Allahu Teâlâ’nın fiillerini devamlı düşünmesi ve onun emriyle oluşan şeyleri murâkabe etmesi sebebiyle, kendisine İlâhî fiillerin sırrı keşfolur. Cenâb-ı Hakk’ın kuluna, fiilleriyle tecelli etmesi, kurbiyyet makamından bir rüt­bedir. Kul oradan, sıfatlar yoluyla zuhur eden İlâhî tecelliyi müşâhade hâline yükselir. Ondan da zâtî tecellileri müşahede hâline terakki eder.

Bu tecelliler içinde yakindeki rütbelere ve tevhitteki makamlara işaret et­mek, birbirinden üstün ve biri diğerinden daha sâfi hakikatleri ifade etmektir. İlâhî fiiller yoluyla gelen tecelli, kulda saf rıza ve temiz teslimiyeti meydana getirir. Sıfatlar yoluyla gelen tecelli, heybet ve üns kazandırır. Zâtî tecelli ise; kula, fenâ ve bekâ hallerini elde ettirir.

Bazen, kulun kendi ihtiyarını terkle Allah’ın fiiline tâbi ve teslim olmasına fenâ ismi verilir. Bununla, beşerî iradenin fenası kastedilmektedir. Hem irade, hevânın en latif olan kısmıdır. Kulun irâdesinin İlâ­hî irâdede fâni olması, zâhiri fenâdır. Bâtinî fenâ ise; zâtî tecelliyi müşâhede ânında zuhur eden nur-i İlâhî karşısında vücûda âit eser ve alâmet­lerin o nûr içinde kaybolup gitmesidir. Bu, dünyada yakinin en üstün kıs­mıdır. Zât-i İlâhînin asıl tecellisi ancak âhirette olacaktır. Bu öyle bir ma­kamdır ki; onunla dünyada, mi’racda Rasûlullah (a.s) Efendimiz şerefyap olmuş, Hz. Mûsa (a.s) ise; Cenabı-ı Hakk’ın: ‘‘Beni dünyada asla göremeyeceksin.” (A’raf (7), I43.) hitabıyla ondan menolunmuştur.

Bilinmelidir ki; bizim tecelli hakkındaki sözümüz, kulun elde ettiği yakinî rüt­belere ve basiretinin müşâhadesine bir işârettir. Kul, bu tecellilerin ilki ile mü­şerref olunca (ki bu da Allah’tan gayrinin fiilini bir kenara itip, sırf ilâhî fiille­ri mütâlaa etmektir) o zaman rızkını, mânevi fetih yoluyla elde eder.

Hz. Rasûlullah (s.a.v) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

“Kime şu rızıktan, kendisi istemeksizin ve beklemeksizin bir şey ve­rilirse; onu alsın ve rızkında genişlik sağlasın. Eğer durumu iyi ise, onu kendisinden daha muhtaç olanlara versin.”[1]  

Bu hadiste, bir kimsenin başkasına vermek niyeti ile ihtiyacından fazla malı almasının câiz olduğu açıkça belirtilmektedir. Kul, gelen ihsanda Allahu Teâlâ ’nın fiilini görür de onu almaz mı? Böyle bir mal alındığında, sûfilerden bazıları onu, hemen muhtaç olanlara verirler. Bazıları da almaları ve verme­leri Cenâb-ı Hakk’ın işâret ve emriyle olması için, kendilerine özel, İlâhî bir ilim gelinceye kadar elinde tutar.

Şeyh Ebu Zur’a, bize, Hz. Ömer’in (r.a) şöyle dediğini nakletti:

Rasûlullah (a.s) bana bazı atiyeler verirdi. Ben de kendisine: “Yâ Resûlallah, onu benden daha fakir birisine verseniz, dediğimde; Efendimiz (s.a.v):

“Onu al! Dilersen kendi malına kat, dilersen sadaka ver. Sen istemek­sizin ve beklemeksizin, bu maldan sana ne verilirse onu al. Böyle olma­yan malın da peşine düşme!”[2] buyurdu.

Sâlim (r.a), demiştir ki: “Rasûlullah’ın (s.a.v) bu tavsiyesinden dolayı, İbnu Ömer (r.a), hiç kimseden bir şey istemez ve kendisine verilen hiçbir şeyi de geri çevirmezdi. Rasûlullah (s.a.v), bu tür emirleriyle ashâbını tedrîcen, (her şeyde) Allahu Teâlâ ’nın fiilini görmeye, kendi tedbirini unutup Allahu Te­âlâ ’nın güzel tedbir ve takdirine yönelmeye alıştırıyordu.

Sehl b. Abdullah et-Tüsteri’ye: “Hâl ilminin ne olduğu?” sorulunca; şöy­le cevap vermiştir: “O, kulun kendi tedbirini terk etmesidir. Eğer bu hâl, bir kimsede bulunsa, o, yeryüzünün evtâdından olurdu.”

Zeyd b. Hâlid (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet et­miştir:

“Kime, bir kardeşinden, kendi istemeksizin ve nefsi ummaksızın bir ihsan ulaşırsa, onu alsın, çünkü o; Cenâb-ı Hakk’ın kendisine gönderdi­ği bir rızıktır.”[3]  

Cenâb-ı Hakk’ın kendisine sevk ettiği rızkı kabul hususunda İlâhî ilme vâ­kıf ve ona göre hareket eden kul; emindir, onun adına korkulmaz. Ancak, bu şekilde bir şeyi geri çeviren kimsenin durumundan korkulur. Çünkü; böyle bir şeyi geri çeviren kimse, bu yaptığını zühd zannederek, nefsin hilesine düş­mekten emin değildir. Diğerinin almasında ise, sıdk ve ihlası elde ederek, hal­kın nazarını kalbîden silmek mevcuttur. Onun elindekini başkalarına verme­sinde, bu hâlin tahakkuku gözükmekte, her iki halde de zühd hâli devam et­mektedir. Bu makamda, zühd içinde zühd hâli gerçekleşmektedir.

İlahi fethe ve keşfe mazhar olanlardan bir kısmı, bu mazhariyeti bilir. Bir kısmı ise; üzerine açılan manevi fetihlerin farkında değildir. Bazıları, mânevî fetih yoluyla gelen şeyleri ancak, önceden Allahu Teâlâ tarafından, onların kendisine gönderildiğine dâir bir ilim verilmesinden sonra alır.

Bazıları da her fiili O’na âit kıldığı ve her geleni O’ndan kabul ettiği için, önceden bir ilme ihtiyaç hissetmeden onu alır. Böyle bir durumda, önceden bir ilim beklemeyen kimse, makam olarak, bekleyenden daha üstedir. Çünkü, onun Allahu Teâlâ ile beraberliği ve kendi irâdesinden sıyrılması kemal nok­tasında olduğu için böyledir.

Bazı sûfilere, kendisine daha önce herhangi bir ilim verilmeden ve bütün fiillerin Allahu Teâlâ ’ya âit olduğu anlayışı kendisinde oluşmadan, üzerine mânevî fetih yolu açılır. Ona bu şeyler verilmemiş fakat, nimetlere nazarı se­bebiyle bir miktar muhabbet ihsan edilmiştir. Bazen bu muhabbet, eldeki ni­metin hâl ve el değiştirmesiyle bulanıp karışır. İlk iki hâle göre bu, çok zayıf bir hâldir. Çünkü o, muhabbet işinde bir hastalık ve sâdıklara göre sadakatte bir noksanlıktır.

İlâhî fetih yoluyla rızka kavuşan kimse, onu alırken İlâhî bir işâret bekledi­ği gibi; onu elinden çıkarıp infak ederken de bir işâret bekler. Çünkü almada da vermede de nefis ortaya çıkıp devreye girebilir. Bu kimseler içinde en kâ­mil olanı, hakiki tasarrufu elde ettikten sonra, alışında ve verişinde kendi ihti­yarı ile hareket eden kimsedir. Cenâb-ı Hakk’tan özel bir ilim ve işâret bekle­mek, nefsin devreye girme tehlikesinden olmaktadır ki, bu da o kimsede da­ha birtakım hevâî duyguların bulunduğunu gösterir. Mânevî, açık bir ilmin el­de edilmesiyle bu itham ve endişe ortadan kalkınca, artık yeni bir ilim bekle­meden alır ve verir. Bu hâl, Rasûlullah’ın (s.a.v) bildirdiği şu kudsi hadis-i şe­rifin sırrına erenlerin hâlidir:

“Ben kulumu sevince; onun kulağı, gözü ve dili olurum. Artık o, be­nimle işitir, benimle görür, benimle konuşur.”[4]

Kulun mârifeti sahih ve kâmil olursa, tasarrufu da kâmil olur. Doğrusu bu da kibrit-i ahmerden daha az bulunan çok yüksek bir hâldir.

Şeyhimiz Ziyâuddin Ebu’n-Necib es-Sühreverdî (rah.), Şeyh Hammad ed-Dabbas’ın şöyle dediğini naklederdi:

“Ben, Allah’ın fazlından gelen yemekten başkasını yemezdim.”

Bu şöyle olurmuş: Birisine rüyasında: “Şunları, falanca yerde Hammad’a götür.” diye talimat verilir, o da bunları kendisine ulaştırırdı.

Anlatıldığı göre o, şöyle demiştir: “İlâhî ihsanla beslenen vücûda belâ mu­sallat olmaz.”

O, ihsan taamıyla; mânevî yoldan gelen ve içinde bulunduğu hâlin sıhha­tine bir delil olan yiyecekleri kastetmiştir. Bu halde olan bir kimse, Allahu Teâlâ ile zengin olmuş birisidir.

Vâsitî, demiştir ki: “Allah’a muhtaç olduğunu bilmek (iftikar), müridlerin en yüksek derecesi, Allahu Teâlâ ile her şeyden müstağni olmak da sıddıkların en âlâ rütbesidir.”

Ebû Said el-Harrâz da: “Ârif; tedbiri, Hakk’ın tedbirinde fâni olan (tama­men Allah’a bağlanan) kimsedir.” demiştir.

Demek ki; rızkını İlâhî fetih yoluyla elde eden kimse, devamlı Allahu Teâlâ ile beraberdir ve hep O’na nazar etmektedir.

Bu konuda anlatılan kıssaların en güzeli şudur: Sûfilerden birisi, velilerden Ebû Hüseyn en-Nuri’yi (k.s) elini açıp insanlardan bir şeyler isterken gördü. Onun bu hâli kendisine çok ağır geldi ve bunu yadırgadı. Durumu Cüneyd el-Bağdâdi’ye haber verdi. Hazret gelen adama: “Bu sana ağır gelme­sin; çünkü o, insanlardan aldıklarını, sevabı hiç eksilmeden ve bir zarar gör­meden âhirette kendilerine geri vermek için alıyor.” dedi.

Cüneyd el-Bağdâdî’ nin: “kendilerine geri vermek için alıyor” sözü, “Üste­ki (veren) el, alttaki (alan) elden hayırlıdır." hadisine şu manayı verenin sö­züyle aynı manadadır: “Hadiste anlatılan hayırlı el; verilen malı alan kimsenin elidir, çünkü o kimse bu malı almakla mal sahibine sevap verilmesine vesile oluyor.”

Yukarıda bahsi geçen zat demiştir ki: Cüneyd el-Bağdâdî bir terazi iste­di. Yüz dirhem tarttı. Sonra bir avuç daha alıp yüz dirhemin üzerine ilâve etti ve bana dönerek: “Al bunları, Nuri’ye götür!” dedi. Kendi kendime: “Önce miktarını bilmek için tartıyor, sonra da ölçüsü belli olmayan bir parçayı tartılmışa karıştırıyor. Kendisi hikmet ehli birisidir; bunu niçin böyle yaptı ki?” de­dim. Fakat sormaya da utandım. Bana verilenleri alıp Basra’ya gittim ve Nu­ri’ye (k.s) takdim ettim. Bana: “Terâziyi getir!” dedi; yüz dirhem tarttı ve bana: “Bunu ona geri ver ondan hiçbir şey kabul etmiyeceğimi söyle!” dedi ve yüz dirhemden artan kısmını aldı. Bunu görünce iyice şaşkınlığım arttı ve durumu kendisine sordum:

“Cüneyd hâkim (güzel akıl ve hikmet sâhibi) bir adamdır; ipin iki ucunu da elinde tutmak, bütün sevapları almak istiyor. O, bu yüz dirhemi sevabını al­mak için tarttı ve bir avucu da Allah için hiç tartmadan attı. Ben de Allah için olanı aldım ve nefsi adına verdiğini geri çevirdim.” dedi. Yüz dirhemi Cüneyd el-Bağdâdî’ye geri götürdüm, Hazret ağladı ve:

“Kendisine âit olanı aldı ve bize âit olanı geri çevirdi!” dedi.

Şeyhimizin ashabından duyduğum güzel latifelerden birisi de şudur: Şey­himiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, bir gün müritlerine:

“Bazı maddî şeylere ihtiyacımız var; halvet yerlerine gidiniz ve Allahu Teâlâ ’dan dileyiniz. Allahu Teâlâ mânevi fetha yoluyla size ne nasip ederse, ge­lip bana haber veriniz” dedi. Onlar da dediği şekilde yaptılar. Sonra, aralarından İsmâil el-Betâihî isimli birisi, yanında üzerinde otuz dâire bulunan bir ka­ğıtla geldi ve: “Allahu Teâlâ mânevi fetih yoluyla bana bunu nasib etti.” dedi. Şeyhimiz kâğıdı aldı. Aradan ancak bir saat geçmişti ki; elinde bir miktar al­tın bulunan bir şahıs içeri girdi ve onları şeyhimizin önüne koydu. Hazret, al­tınların sarılı olduğu paketi açtı, içinden otuz altın çıktı. Her birini bir dairenin üzerine koyarak: “İşte bu, Şeyh İsmail’in fütuhâtıdır.” dedi veya bu mânada bir şey söyledi.

Şeyh Abdülkadir Geylanî’nin de (rah.) şöyle bir hâdisesini işitmiştim. Hazret, bir zâta adam göndererek: “Git onun yanında bulunan falancaya âit yiyecek ve altından şu kadarını iste ve alıp bana getir” dedi. Emânete bakan zat, gelen adama: “Bana emânet edilen malda nasıl tasarruf edebilirim? Ay­nı durumda sen olsan ne yapardın; buna fetvâ verir miydin?” diye özür dile­di. Ancak Şeyhin ısrarı üzerine ona karşı beslediği hüsn-i zandan dolayı iste­diklerini verdi. O bu tasarrufu yaptıktan sonra, Irak taraflarında bulunan emâ­net sahibinden: “Malımdan şu kadarını Şeyh Abdülkadir’e götür!” diye bir mektub geldi. Mektubta belirtilen miktar Şeyh Abdülkadir’in istediği miktar­dı. Şeyh, adamın ilk anda söyleneni yapmamasını biraz kınayarak: “Sen zan­nettin ki, sûfilerin yaptığı işler, sahih bir ilme (sağlam bir işârete) dayanma­maktadır.”

Demek ki; kul, Allahu Teâlâ ’ya karşı muamelesinde güzel bir halde olup, O’nun rızâsı için hevâsını yok edince, Cenâb-ı Hakk onun içinden dünya en­dişelerini giderir, kalbine zenginlik kor ve üzerine rızık ve ihsan kapılarını açar. Bazı dervişlere musallat olan bu tür endişeler, kalblerinin Allahu Teâlâ ile tam meşgul olmayışından ve kulluk haklarına hakkıyla riâyet etmemelerindendir. Kalb Allah’tan gâfil ve boş olduğu kadar, dünya derdi ve endişesiyle müptela kılınır. Eğer kalp, tamamen İlâhî zikir ve fikirle dolu olsaydı; dünya endişeleriyle azap görmez, kanaat eder ve mânen yükselirdi.

Anlatıldığına göre; Avf b. Abdullah el-Mesûdî’nin üçyüz altmış arkadaşı vardı; her birinin yanında bir gün misafir kalır bir seneyi böylece idâre ederdi. Bir diğerininin de otuz arkadaşı vardı; her birinin yanında bir gün kalırdı. Bir diğer zatın ise, yedi arkadaşı vardı. Haftanın her bir gününde birisinin yanında kalırdı. Bu kardeşleri, onların bilip tanıdığı (ve sâyelerinde rızıklarını temin ettikleri) kimseler olmuştu. Allahu Teâlâ’nın, kendisine yönelmiş, tevhid anla­yışı kâmil bir derecede olan kuluna bu tür imkanlar ve nimetler hazırlaması, onun için güzel bir nimet olur.

Şeyh Ebu’s-Suûd’a bir adam geldi. Ebu’s-Suûd yüksek haller sâhibi, hâ­linde sâbit ve sağlam, irâdesini terk ederek bütün şeylerde Allahu Teâlâ ’nın irâde ve fiiline teslim olmuş kâmil zatlardan birisiydi. Diyebiliriz ki; Hazret, ih­tiyarını terk konusunda önceki sâlihlerden çoğunu ileri geçmiş bir haldeydi. Biz kendisinden, kuvvetli yakin ve sağlam imanından kaynaklanan pek çok güzel hallerine şahit olduk. Yanına gelen adam:

“Efendim! Ben size her gün belli bir miktar ekmek getirmek istiyorum, fakat sûfilerin: “malum olan dünya malı uğursuzdur!” dediklerini düşünüyorum.” de­di. Şeyh de:

“Biz, mâlum dünya uğursuzdur, demiyoruz. Cenâb-ı Hakk’ın bizim için se­çip gönderdiğini O’nun fiili olarak görür; taksimini mübârek kabul eder, uğur­suz saymayız; sen düşündüğünü yap.” buyurdu.

Ebu Zur’a, bize, icâzet yoluyla, Ebû Bekir el-Kettânî’nin şöyle dediğni nakletti:

“Ben, Amr el-Mekkî ve İyaş b. el-Mehdî beraber otuz sene arkadaşlık yaptık. İkindi namazının abdestiyle (gece uyumadan) sabah namazını kılar­dık. Her şeyden el etek çekmiş bir halde Mekke’de kalıyorduk. Toprak üstün­de oturur, kalkardık. Para pul nâmına bir şeyimiz de yoktur. Çoğu kez, bir gün, iki, üç, dört veya beş gün aç olarak sabahlar; kimseden bir şey istemezdik. Biz istemeksizin bize bireyler gelir, biz de onun geliş şeklini yakînen bilirsek, onu kabul eder yerdik. Yoksa iki büklüm olurduk. Açlık iyice şiddetlenir ve bu yüzden farzları edâ edemiyeceğimizden korkarsak, o zaman, Ebû Saîd el- Harraz’a giderdik. O bize çeşitli yiyecekler hazırlardı. Verâ ve takvâsını bildi­ğimiz için, ondan başkasına gidip durumumuzu açmazdık.”

Ebû Yezid el-Bistâmî’ye: “Senin herhangi bir kazançla meşgul olduğunu görmüyoruz; maişetini nereden temin ediyorsun?” diye sorulduğunda, Haz­ret:

“Benim Kerim Mevlâm, köpek ve hınzırları rızıklandırır da, Ebû Yezid i rızıklandırmaz mı sanıyorsunuz!” demiştir.

Ebû Abdurrahman es-Sülemî, Muzaffer el-Kırmısî’nin şöyle dediğini nakletmiştir: “Gerçek fakir; (her hâlini Allahu Teâlâ ’nın bilmesi ile yetinerek) Allah’a arz edecek hiçbir hâceti olmayan kimsedir.”

Sûfilerden birisine: “Fakr nedir?” diye sorulduğunda: “Hâcetini kalbinde tu­tup, onu Rabbinden başka kimseye açmamaktır.” demiştir.

Sûfilerden birisi de şöyle demiştir: “Fakirin (dervişin) aldığı sadaka aslın­da onu veren Rabbin’dendir. Yoksa (arada vâsıta olup) kendine ulaştırandan değildir. Kim, kendisine gelenin, vâsıtalardan (arada sebep kılınan kullardan) geldiğini kabul ederse o, himmet (ve anlayışı) düşük, derviş görünümünde bi­risidir; gerçek fakir derviş değildir.

Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, bize, Ebû Süleyman ed-Dârânî’nin şöyle gediğini haber verdi: “Zâhidlerin vardığı en son nokta; mütevek­killerin (tevekkül ehlinin) ilk basamağıdır.”

Rivâyet edildiğine göre; âriflerden birisi zühd yoluna girdi. Zühd hâlinde, insanlardan ayrılma noktasına ulaştı, şehirden ayrıldı. “Rızıkım bana gelince­ye kadar hiç kimseden bir şey istemeyeceğim!” diye, kendi kendine söz verdi ve dolaşmaya başladı. Bir dağın eteğinde yedi gün kaldı. Bu arada kendisine hiçbir şey gelmedi. Neredeyse açlıktan telef olacaktı. Bunun üzerine: “Ya Rabbi! Eğer beni seviyorsan, benim için taksim ettiğin rızkı bana gönder, yok­sa rûhumu kabzet!” diye münâcaatta bulundu. Cenâb-ı Hakk kalbine şöyle il­hamda bulundu: “İzzet ve celâlime yemin olsun ki; sen şehre inip, insanlar arasına girmedikçe sana rızık vermeyeceğim!” Bunun üzerine şehre indi ve insanların arasına karıştı. İnsanların kimisinden yiyecek, kimisinden içecek, bir sürü nimet gelmeye başladı. Yedi içti. Bu halden dolayı içine bir vesvese ve korku düştü. Bunun üzerine gizliden şöyle bir ses işitti:

“Sen dünyaya karşı zâhidâne tavrınla, Hakk’ın hikmetini bozmak istedin. Bilmez misin ki; O’na göre, kullarını kullarının eliyle rızıklandırması, kudret eliyle, hiç çalışmadan rızıklandırmasından daha hoştur.”

Demek ki; İlâhî fethe mazhar olan kimse için, insanların eliyle rızkına ulaş­masıyla, meleklerin eliyle ulaşması birdir. Kudret ve hikmet tecellileri de ay­nıdır. Rızık için, çöllere ve yollara düşmek, sebeplere sarılmak veya sarılma­mak ârifin yanında aynıdır. Çünkü, tevhid tam ve sahih olunca, sâhibinin gö­zünde sebeblerin bir hükmü kalmaz.

Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, bize, Yahya b. Muaz er-Râzî’nin şöyle dediğini haber verdi: “Kim, kader anahtarları olmadan (İlâhî ta’yin ve taksime tâbi olmadan) maişet kapısını açmak isterse, mahlukat ile baş başa bırakılır.”

Zâhidlerden birisi demiştir ki: “Ben güzel bir sanat sahibi idim. Benden onu terk etmem istendi. İçimden: “Geçimim nereden olacak?” diye tereddüt ettim. O esnada, sahibini görmediğim gizli bir ses bana: “Hem bana bağlandığını söylüyorsun hem de rızkın konusunda bana itimat etmeyip, ithama gidiyor­sun! Korkma, ben, ya dostlarımdan birisini sana hizmet ettirir; ihtiyacını görü­rüm veya düşmanlarımdan bir münafığı emrine bağlarım.” dedi.

Şu hâlde, sûfinin hâli güzel olup her şeyden tamahı kesildiğinde, bütün en­dişe ve beklentilerden kalbi sükûnet bulduğunda, dünya ona hizmet eder. O ise, dünyaya hizmet etmeye rıza göstermez. Mükâşefe ehli, nefsinin dünyâ için endişe ve heyacanını bir cinayet ve günah olarak görür.

Rivâyete göre; Ahmed b. Hanbel, Şam’da bir gün çarşıya çıkarak un sa­tın aldı. Yanında unu taşıyacak kimse yoktu. O anda “Eyyûb” isminde bir hamal çıkageldi. Unu ona yükledi, ücretini de ödedi. Eve vardılar; izinle içeri girdiler. O anda evdekiler, yanlarında bulunan unla ekmek yapıp, soğu­ması için sedirin üzerine sermişlerdi. Eyyub ekmekleri gördü. Kendisi her gün oruç tutan birisiydi. İmam Ahmed, oğlu Sâlih’e, ekmekten ona vermesini söyledi. O da iki somun verdi, Eyyub kabul etmedi. İmam oğluna: “Onları ye­rine bırak!” dedi. Biraz bekledi. Sonra: “Onları al ve ona ulaştır.” dedi. Sâlih, Eyyub’un peşinden yetişerek ekmekleri kendisine verdi, bu defa kabul etti. Sâlih hayret ederek geri döndü. İmam Ahmed (rah):

“Onun ekmekleri önce reddedip, sonra alışına hayret ettin değil mi?” diye sordu. Oğlu: “Evet!” deyince, İmam:

“O, sâlih bir adamdır. İlk önce, ekmeği görünce nefsi onu almak istedi. Nefsinin bu arzusu üzerine biz ekmeği verince, geri çevirdi. Sonra ümidini kesti. Biz ekmeği, nefsi ondan ümidini kesitiğinde verince, kabul etti.” dedi.

Bu hâl, sıdk sahiplerinin hâlidir. Onlar, bir şey istediklerinde bir ilme göre isterler; istemekten geri durduklarında da bunu bir ilimle yaparlar. Şu hâlde; mânevi keşif ehli olmayan kimsenin hiç değilse, başkasından bir şey isterken veya çalışmaya girerken, ilme göre hareket etmesi gerekir. Herhangi bir za­ruret ve ihtiyaç yok iken, daha fazla mal biriktirmek için ondan bundan dile­nen kimsenin sûfilik ve sûfilerle hiçbir alakası yoktur.

Hz. Ömer (r.a) bir adamı dilenirken gördü. Yanında bulunan kimseye: “Ben sana, şu dilenene akşam yemeği ver demedim mi?” diye çıkıştı. Adam:

“Ben ona akşam yiyeceği vermiştim!” deyince, Hz. Ömer (r.a) bir de bak­tı ki, adamın koltuğu altında ekmekle dolu bir azık torbası var. Adamı yanına çağırıp:

“Senin çoluk çocuğun var mı?” diye sordu. Adam:

“Hayır, yok!” deyince, Hz. Ömer (r.a):

“Sen dilençi değil, bir tüccarsın!” diyerek, torbadakileri sadakaya muhtaç kimselerin önüne döktü ve adama da kırbaçla vurdu.

Hz. Ali’nin (r.a) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Allahu Teâlâ’nın kulları içinde, bazıları fakirliğin sevabına, bazıları da azabına kavuşurlar.”

Kulun, (fakirlik hâlinde) ahlâkının güzel olması, Rabbine itaat etmesi, hâ­linden şikâyet etmemesi ve fakirliğine rağmen Allahu Teâlâ’ya şükretmesi, onun fakirliğin sevâbına ulaştığının alâmetidir. Kulun fakirlik hâlinde ahlakının kötüleşmesi, Rabbine isyan etmesi, şikâyetini çoğaltması, ilahi takdir ve kazâya kızması onun, fakirliğin azabına düçâr olduğunun alâmetidir.

Sûfi her hâlinde güzel edeb üzere hareket etmeli; gerek insanlardan bir şey isterken, gerek Allahu Teâlâ’ya karşı muamelesinde ve gerekse mânevi hallerin keşfinde, yani; her durumda güzel edebini korumalıdır.

[1]-(Ahmed, Müsned, V, 65. Ayrıca bkz: Nesâî, Zekât, 94.)

[2]- (Buhârî, Ahkâm, I7; Müslim, Zekât, III; Nesâî, Zekât, 94.)  

[3]- (Münzirî, et-Terğib, I 599; Ebû Ya'lâ, Müsned, II, 226. (Had. No: 925))

[4]- (Buhârî, Rikâk, 38; ibnu Mâce, Fiten, 16.)

 

Sûfi, Allah için bekarlığı tercih ettiği gibi; Allah için de evliliğe adım atar. Bekarlığın bir maksat ve dönemi olduğu gibi, evliliğin de bir gaye ve zamanı vardır. Sâdık bir mürid, bekarlığın ve evliliğin zamanını iyi bilir. Çünkü onun azgın tabiatı, ilim bağıyla kontrol altındadır. Bekarlık kendisi için uygun oldu­ğu zaman, tabiatı kendisini sıkıştırmaz. Evliliğe de ancak, nefsi uslanıp rıfk ile muameleyi hak ettiği zaman adım atar. Bu da nefsin serkeşliği gidip, kendi­sinden istenen şeye boyun eğdiği zaman olur.

Nefis, faydalı şeylere alıştırılıp, zararlı şeylerden sakındırılan bir çocuk gi­bi eğitilince, bu kıvama gelmiş olur. O, kontrol altına alınıp itaate alıştırıldığında, Allah’ın emrine gelir ve kalple mücâdelesinden vazgeçer. Bundan sonra, kalble nefis arasında, adâletle sulh gerçekleşir ve ikisi de dengeli hareket eder.

Sûfiler içinde, kendilerine takdir edilen zamana kadar bekarlığa sabreden­lere, özel bir eş seçilir ve Allahu Teâlâ ona birçok sebep ve yardımcılar ha­zırlar. O da kendisine gelen bu ilahi ihsan ve sevk edilen rızıkla nimetlenir.

Mürid, evlilik işinde acele ettiği, tabiatının onu hafifleştirdiği, her yanını il­min nurlarını söndüren şehvet dumanının sarıp câhilane işlere bulaştığı, müridliğinin bir icâbı ve sadâkatinin şartı olan azimet yolundan, Cenâb-ı Hakk’ın halka bir rahmet eseri olarak ortaya koyduğu ruhsat yoluna girdiği zaman, ka­biliyetinin noksan olduğu tescil edilmiş olur ve akıbetinin hüsran olacağından korkulur. Bu tür bir acele, Hakk erlerinin mertebesinden düşüş demektir.

Sehl b. Abdullah et-Tüsterî demiştir ki: “Müridin artmasını beklediği ma­lı olduğu sürece, iptilâdan (çeşitli musibetlerden) uzak kalamaz. Herhangi bir iptila durumunda, bulunduğu halden daha aşağısına düşmesi, mürid için bir noksanlık ve ayıptır.”

Sûfilerden birisinin şu hâlini işittim: Kendisine:

“Niçin evlenmiyorsunuz?” diye sorulduğunda:

“Kadın ancak er kişilere lâyıktır. Ben ise, daha gerçek er kişilerin derece­sine ulaşamadım, öyleyse nasıl evlenebilirim!” diye cevap vermiştir.

Sâdık müridlerin, evlenmek için bekledikleri bir (başka) buluğ çağı vardır (ki o da nefsi ıslah edip kâmil er kişi oldukları zamandır).

Bekarlık ve evlenmenin fazileti konusunda, birbirinden farklı haberler ve bazen aynı derecede nakiller vârid olmuştur.

Rasûlullah’ın (s.a.v) bu konudaki sözlerinin farklı ve çeşitli oluşu; insanla­rın farklı yapı ve hallere sâhip oluşlarındandır. Bazıları için fazilet bekarlıkta­dır; bazıları içinse evliliktedir. Bütün bu anlattıklarımız, takvası kemâle ermiş ve nefsini tamamen ezmiş olmasından dolayı şehvet ateşi sönmüş kimse hakkındadır. Yoksa şehveti galeyana geldiğinde fitneye düşmesi kaçınılmaz olan kimsenin evlenmesi vaciptir. Bu durumun dışındaki kimselerin evlenme­si hakkında mezheb imamları farklı hükümler söylemişlerdir.

Bir sûfi evlendiği zaman, din kardeşlerinin ona yardım etmeleri vazife olur. Onu kendilerine tercih etmeleri ve özellikle maddî yönden zayıf ve mânevî hâli ricâlullah mertebesinden aşağı olduğu zaman, mali destekte bulunmala­rı gerekir. Daha önce açıkladığımız gibi ricâlullah mertebesine ancak kemâl noktasına gelene kadar sabredenler ulaşabilirler.

Ebû Zur’a, bize, Avf b. Mâlik’in (r.a), şöyle dediğini nakletti:

Rasûlullah (a.s)’a bir ganimet geldiği zaman onu eline geçtiği gün taksim eder, evli olanlara iki pay, bekar olanlara bir pay verirdi. Nihayet biz çağrıldık. Ben, Ammar b. Yâsir’den önce çağrıldım. Allah Rasûlü (s.a.v), bana iki pay, Ammar’a tek pay verdi. Ammar’ın buna canı sıkıldı. Rasûlullah (a.s) ve ordakiler onun bu hoşnutsuzluğunu yüzünden fark ettiler. Rasûlullah’ın (s.a.v) yanında ganimet mallarından bir altın zincir kalmıştı. Efendimiz (a.s), onu asasının ucuyla kaldırıyor, o yere düşüyor. O da:

“Bundan çok fazla elinize geçeceği gün hâliniz nasıl olur acaba!” di­yordu.

Kimse kendisine cevap vermedi. Yalnız Ammar: “Bundan elimize fazlaca geçse sevinirdik, Yâ Rasûlellah!” dedi.[1]

Görülüyor ki; çoluk çocuk derdinden uzak olmak, dervişin vaktini değer­lendirmesi için daha müsait, düşüncesini toplaması için daha faydalı ve ha­yatı için daha lezzetlidir.

(Bekar) sûfi için hidayette, dış alakaları kesmek, seferlerde dolaşmak, teh­likeleri şeylere girmek, sebeplerden sıyrılmak ve kendisine perde olacak her- şeyden uzaklaşmak kolay ve mümkün olur. Evlilik ise, azimetten ruhsata in­mek, rahatlıktan sıkıntıya dönmek, çoluk çocuğa bağlanıp kalmak, tehlikeli şeylere yanaşmak, zâhidlikten sonra dünyaya bir iltifat, tabiat ve âdet gereği, hevâî şeylere muhabbet etmektir.

Ebu Süleyman ed-Dârânî demiştir ki: “Üç şey var ki; onlara tâlib olan, dünyaya meyletmiş olur. Bunlar; (ihtiyacının dışında) maişet peşine düşen, evlenen ve (sırf dünyalık için) hadis yazan.”

Yine o, demiştir ki: “Arkadaşlarımız içinde evlenip de önceki (mânevî) de­recesini muhafaza edebilen hiç kimse görmedim!”

Şeyh Tâhir, bize, Üsâme b. Zeyd’in şöyle dediğini haber verdi. Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

“Benden sonraya, erkeklere, kadınlardan daha zararlı bir fitne bırak­madım”[2]

Recâ b. Hayve, Muaz b. Cebel in (r.a) şöyle dediğini haber verdi:

“Biz, sıkıntılarla imtihan edildik, sabrettik. Genişlik ve rahatlık ile imtihan edildik, sabredemedik. Sizin için korktuğum fitnelerin en tehlikelisi, kadınların fitnesidir. Altın bileziklerle süslendikleri, yumuşak Şam elbiselerini giyip Ye­men şallarını büründükleri, zenginleri yorup fakirleri altından kalkamayacak­ları yükün altına soktukları zaman, vay hâlinize!” [3]

Hükemâdan birisi demiştir ki: “Bekarlığın derdine devâ bulmak, kadınların derdine deva bulmaktan daha kolay ve daha hayırlıdır.”

Sehl b. Abdullah’a, kadınların durumu sorulduğunda:

“Onların yokluğuna sabretmek, ele geçince sıkıntılarına sabretmekten da­ha hayırlıdır. Onlara sabretmek de ateşe sabretmekten daha hayırlıdır.”

Allahu Teâlâ’nın: insan zayıf olarak yaratılmıştır. (Nisa (4), 28.) âyetinin tefsirinde; çünkü o, kadınlara karşı sabredemez, denmiştir.

‘‘Ey Rabbimiz! Bize kendisine güç yetiremiyeceğimiz yükü yükle­me.’’ (Bakara (2), 286.) âyet-i kerimesinin tefsirinde de güç yetirilmeyecek yükün, karşı ko­nulmaz kuvvetli cinsî arzu olduğu söylenmiştir.

Sûfi, nefsinin süflî arzularına karşı dayanabilir, güzel edeb ve muamele ile nefsin tedavisi hakkında ileri seviyede bir ilme sahip olur ve kadınlara karşı sabrederse, fazileti elde etmiş, aklını güzel kullanmış ve kolay yolu bulmuş olur.

Nitekim, “Rasûlullah (s.a.v) iki yüz yıldan sonra, en hayırlınız, yükü ha­fif olanınızdır.” buyurdu.

“Ya Resûlallah yükü hafif olan kimdir?” diye sorulunca:

“Ehli iyâli, çoluk çocuğu olmayan (geçim yükü hafif) kimsedir" bu­yurdu.[4]

Sûfilerden birisine: “Evlensene!” denildiğinde: “Evlenmekten daha çok nefsimi boşamaya (onu ishal edip, şerrinden kurtulmaya) ihtiyacım var.” de­miştir.

Bişr b. Haris’e: “İnsanlar senin hakkında laf ediyorlar!” dendi. Hazret:

“Ne diyorlar?” diye sordu:

“Evlenme sünnetini terk etti.” diyorlar denince:

“Onlara söyleyin! Ben sünnetten önce farzla (yani nefsimi terbiye ile) meş­gulüm.” dedi.

Yine o, demiştir ki: “Eğer bir tavuğun bakımını üstlensem (ona yiyecek bu­lacağım diye) köprü üzerinde cellat olmaktan korkarım!”

Sûfi, nefsin arzularıyla mübtelâdır. Yani o, başka bir şeyle uğraşamayacak kadar meşguldür. Nefsin arzularına, bir de hanımın istekleri katılınca, (hak yolundaki) iradesi zayıflar, azmi gevşer. Halbuki nefis, tamaha düşürü­lürse tamahkâr olur; kanaata alıştırırsa kanaatkâr olur. Hakk tâlibi, kalbinden evlenme düşüncesini söküp atmak için oruca devam etmelidir. Çünkü nefsin boş arzularını öldürmek ve süflî heveslerini kırmak için orucun apaçık bir te’siri vardır. Rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.v), bir yerde toplanıp kuvvet denemesi için taş kaldıran gençler topluluğuna uğradı. Onlara hitaben:

“Ey gençler! Sizden evlenmeye (ve geçime) imkânı olan evlensin. İm­kanı olmayan da oruç tutsun. Çünkü oruç şehvetli kırar.’’[5]  buyurmuştur.

Hadisin metninde geçen “Vicâ” tâbirinin mânası; erkek husyelerini kırıp, ufaltarak cinsî gücü azaltmaktır. Araplar, koçun erkekliği çalışmayıp semiz­lensin diye husyelerini kırarlardı. Bu kelime, bahsettiğimiz mânada şu hadis­te de kullanılmıştır:

“Rasûlullah (s.a.v), husyeleri kırılmış iki alaca koç kurban etti."[6]

Denilmiştir ki: “Asıl üzerinde durulacak nefistir. Sen onu hayırla meşgul et­mezsen; o seni şerle meşgul eder.”

Genç mürid, amele devam ettiği ve nefsini ibadette terbiye ettiği sürece, nefsânî düşünceler azalır. Aynı şekilde, ibâdetle meşgul olmak kendisine amelin tadını temin eder, muhabbetini artırır, iş ve geçiminde kolaylık kapısı­nı açar. Bu durumda, hâli ve vakti zevce (ve çoluk çocuk) ile karışıp bozulma­ması için, gayrete gelip dikkatli olur.

Müridin, bekarlık hâlinde güzel edeblerden birisi de kalbine, kadınla ilgili düşünceleri yerleştirmemektir. Her ne zaman bu tür bir düşünce ve şehvet hissi gelse, güzel bir şekilde Allahu Teâlâ’ya sığınmalıdır. O zaman Allahu Teâlâ, kendisine azimetle amel kuvveti verir ve nefsin arzularına karşı onu rahmetiyle destekler; imdadına yetişir. Bu durumda, zarar görmek bir yana Allahu Teâlâ’ya güzelce yönelişinin bir mükâfaatı olarak, kalbinin nûru, nefsin üzerine akseder; nefs arzusundan vazgeçip sükûn bulur. Bu arada mürid, ev­lilik işine girmekle karşılaşacağı şeyleri nefsine arz eder. Meselâ, kendisini zil­let ve basit işlere götürecek şeyleri düşünür. Ayrıca, meşrû olmayan yoldan kazanç elde etmeyi, kadını idâre ve zaptın yanında, daha pek çok sayılama­yacak külfetlere fikrinin takılarak meşgul olup mânevî yolunu engelleyecek halleri hatırlar.

Abdullah b. Ömer’e (r.a.); belânın zor ve çekilmez olanının ne olduğu so­rulunca: “Evlad ü iyâlin çok olup malın az olmasıdır.” diye cevap vermiştir.

Denilmiştir ki: “Evlad ü iyâlin çok olması, fakirliğin bir diğer şeklidir. Çoluk çocuğun azlığı ise bir tür zenginliktir.”

İbrâhim b. Edhem: “Kadınların baldırına düşkün olan (şehvet kurbanları) iflah olmaz.” derdi.

Şüphesiz kadın, insanı, refah ve rahata çağırır. Allahu Teâlâ’yı çokça zi­kirden, gece namazından ve gündüz (nâfile) orucundan alıkoyar. Kalbe, fakirlik korkusunu ve mal biriktirme arzusunu musallat eder. Bütün bunlar bekarda yoktur. Bir haberde şöyle vârid olmuştur:

“İkiyüz sene geçtikten sonra, ümmetim için bekarlık helal olur.”[7] 

Dervişin gönlüne devamlı surette evlenme düşüncesi ârız olup namaz, zi­kir ve Kur’an tilâveti esnasında iç âlemini iyice sıkıştırırsa; önce Cenâb-ı Hakk’a sığınmalı, sonra mürşidine ve ihvanlarına durumunu açıp, müşkilinin güzelce halledilmesi için Allahu Teâlâ’ya duâ etmelerini istemelidir. Ayrıca, ölüleri ve dirileri, makberleri ve mescidleri ziyâret etmeli, bu işi basite alıp he­men içine dalmamalıdır. Çünkü evlilik, zamanında ve usûlünde olmadığı za­man, büyük bir fitne kapısı olur. Bu durumda o, asla küçümsenmeyecek bir tehlikedir. Bu konuda Allahu Teâlâ, şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz zevceleriniz ve evlatlarınızdan bazıları, sizin için bir nevi düşmandır, onlardan sakının!"  (Tegâbün (64), I4.)

Böyle durumlarda mürid, durmadan Allahu Teâlâ’ya yalvarmak, halvetin­de huzûr-u ilâhiyede gözyaşı dökmeli, tekrar tekrar istihâre yapmalıdır. Eğer bu arada, ne yapacağı konusunda Allah’ın fazlıyla kendisine kuvvet ve sabır verilirse; bu hal bir kemal noktasıdır ve terbiyesinin tamamlandığını gösterir. Allahu Teâlâ, sâdık bir müride uykuda veya uyanık hâlinde evlenip evlenme­me hususundaki iznini keşf yoluyla bildirir. Veya kendisine itimat ettiği ve: “hükmü hakka, işâreti ferasete dayanır” diye inandığı bir kimse tarafından du­rumu izhâr eder. Bu durumla onun evliliği İlâhî tedbir ve destekle meydana gelmiş olur.

İşittiğimize göre; sâlihlerden birisi, Şeyh Abdülkâdir Geylânî’ye:

“Niçin evlendin?” diye sorunca, Hazret:

“Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz bana: “Evlen” deyinceye kadar evlenmedim. Diye cevap vermiştir. Bunun üzerine o zat:

“Rasûlullah (a.s), ruhsatı emreder, halbuki sûfilerin yolu (ruhsatta kalmak değil) azimete sarılmaktır.” demiş. Bu söze, Şeyh Abdülkâdir’in ne cevap verdiğini bilmiyorum ama, şahsen ben derim ki: “Evet Rasûlullah (a.s), (in­sanlara bir rahmet ve kolaylık olsun diye) ruhsatla emrederdi. Onun bu emri şeriat lisânıyla olmaktadır. Allahu Teâlâ’ya iltica eden, O’na boyun büken ve Cenâb-ı Hakk’ın rüya (veya keşif) yoluyla yapacağı şeyi bildirdiği kimseye ge­lince; onun işi ruhsata göre olmuş olmaz. Aksine, azimet ehlinin tâbi olduğu bir iş olmuş olur. Çünkü o, hüküm ilminden değil, hâl ilminden elde edilmiştir.

Bu düşüncemin doğruluğuna, Şeyh Abdülkâdir’den (rah), nakledilen şu söz de delâlet etmektedir: “Bir zamanlar evlenmek istemiş fakat, hâlimin ka­rışacağından korktuğum için cesaret edememiştim. Takdir edilen zamana ka­dar sabrettiğim zaman, Allahu Teâlâ, bana hepsi de kendi irâde ve isteği ile infak edecek kadar cömert ve zengin dört tane zevce nasib etti.”

Hiç şüphesiz bu, Allah için sabr-ı cemilin bir neticesi ve hediyesidir. Mürid, sabreder ve Allah’tan bir çıkış yolu taleb isterse; Mevlâ kendisine bir kolaylık ve çıkış yolu nasib eder. Bu durumu ifade eden bir âyet-i kerimede:

“Kim Allah’tan korkarsa, Allah onun için bir çıkış yolu yaratır ve hiç ummadığı yerden kendisini rızıklandırır.” (Talak (65), 3-4) buyrulmuştur.

Mürid, (seyr u sulûkü esnasında hâlinin bozulmaması için) Allahu Teâlâ’ya çokça tazarrû ve niyazda bulununca, Cenâb-ı Hakk tarafından kendi­sine evlenme işinde özel bir izin ve işâret verilir. Zaten gaye ve hedef de budur.

Eğer mürid, kendisine böyle bir izin gelinceye kadar sabretmekten âciz kalır, duâ ve tazarrûda bütün gücünü kullanır da bir sonuç alamazsa artık, Al­lahu Teâlâ’dan gelecek nasibi bu kadar olmuş olur. Niyetindeki güzellik ve maksadındaki sadâkat, Rabbine samimi ilticâ ve itimadı sebebiyle kendisine yardım edilir.

Abdullah b. Abbas (r.a): “Genç evlenmeyince, ibadetleri tamam ve kâmil olmaz.” demiştir.

Nakledildiğine göre; Horasan meşâyihinden birisi çokça evlenirdi. Öyleki; yanından iki veya üç hanım eksik olmazdı. Bazıları bu durumunu kınadılar. Hazret onlara:

“Sizden herhangi biriniz, Rabbinin huzurunda ibâdet ederken veya herhangi bir muamelesinde meşgulken, kalbinde herhangi bir şehvet duygusu buluyor mu?” diye sordu. Onlar da:

“Evet zaman zaman başımıza geliyor” dediler. Horasanlı Şeyh ise:

“Ömrüm boyunca, sizin düştüğünüz duruma bir kez olsun düşmeye razı olsaydım, asla evlenmezdim. (Bende sizin hâliniz hiç yoktur). Ben, kalbime, beni içimde bulunduğum mânevi hâlimden alıkoyacak bir düşünce geldiğin­de, hemen zevcelerimden birinin yanına gider, o hissi içimden atar, meşguli­yetime dönerim.” deyip, şunları eklemiştir:

“Kırk senedir kalbime herhangi bir ma’siyet düşüncesi gelmemiştir.”

Demek ki sâdık müridler, evlilik işine bir his ve heyecanla değil İlâhî bir ba­siretle adım atarlar ve bununla nefsin çirkin arzularını kökünden tedâvi etme­yi düşünürler. Bazen, kuvvetli hâl sahipleri ve ilimde derinleşmiş (âhirete yö­nelmiş) âlimler evlendiklerinde, kendilerine hâssaten verilmiş birçok mânevi hallere kavuşurlar. Çünkü, onlar, uzun müddet mücahede, murâkabe ve riyâzatları sâyesinde, nefisleri mutmain olmuş, kalbleri sükûnete erişmiştir.

Kalblerin hakka yöneliş ve bazen taata karşı gevşeyiş zamanları vardır.

Sûfilerden birisi demiştir ki: “Kalblerin yönelme ve gevşeme anları vardır. Kalb hakka yönelip hayra kapısını açtığı zaman “elest bezmindeki ahdine dön­dürülür. Gevşeme anlarında da rıfk ile muamele edip gayrete getirilir. Böylece çok azı dışında kalbler, dâima Hakk’a yöneliş içinde kalır. Kalblerin de­vamlı Hakk’a yönelmesi ancak, nefsin sükûnet bulup kalp ile çekişmeden vazgeçmesi ve kalbe iğva vermeyi terk etmesiyle mümkündür. Nefisler, mut­main sıfatını elde edip dengesizliğinden, taşkınlığından ve kötü huylarından kurtularak istikrar bulunca; üzerindeki haklar çoğalır. Çoğu zaman üzerine düşen hak (ve vazifeleri ifâ ederken, İlâhî bir haz alır. Çünkü hakkın edâsında bir kanaat hâli, hazların alınmasında ise bir genişlik ve rahatlık mevcuttur.

Bunlar, sûfilerin ilim ve hâllerinin inceliklerindendir. Çünkü onlar, mübah bir evlilikle, nefse helal hazlarını ulaştırarak onu rahatlatırlar. Çünkü; nefsin hevâsına muhalefet edile edile, onun derdi devası olmuştur. Artık, mübah ar­zular ve meşrû lezzetler kendisine bir zarar vermediği gibi; azimet hâlini de gevşetmez. Aksine, tezkiye olmuş nefisler helal hazlarına ulaştığı zaman kal­bin inşirahı ve genişliği artar. Kalble nefis arasında bir uyum oluşur; biri diğe­rine şefkat eder bir duruma gelir. Birine ulaşan her haz ve huzurdan diğerinin de huzuru artar. Kalb, Allahu Teâlâ’dan her haz ve mânevî feyz alışında, nef­se sükûnet elbisesi giydirilir. Böylece, kalbin sekinetinin artması, nefsin sekinet ve huzurunun artmasına sebep olur. Nitekim bir şâir şöyle der:

Yağmurlu bulutlarıyla kaplanınca bulutlar;

Giyer hüllesini yer, yükselir hep kokular.

Nefis her hazzını alışında, candan bir komşunun diğer komşunun rahatlı­ğından huzur duyması gibi, kalp de rahatlar.

Dervişlerden birinin şöyle dediğini duymuştum:

“Nefis, kalbe der ki: “Sen yeme işinde benimle ol; ben de namazda senin­le olayım.”

Bu ancak, Rabbânî bir âlim için mümkün olan çok yüksek hallerdendir. Nice iddiâ sâhipleri vardır ki; kendilerinde bu tür hallerin bulunduğunu iddiâ et­meleri sebebiyle helak olmuşlardır. Âlim-i Rabbânî olan bir kimsenin evlen­mesi onun kemâlini artırır, noksanlaştırmaz. Kulun ilmi kâmil olunca; eşyâdan istifâde eder, eşyâ ondan bir şey alıp götürmez.

Cüneyd (rah.) derdi ki: “Ben, yemeğe ihtiyaç duyduğum gibi, zevceye de ihtiyaç duyarım.”

Âlimlerden biri, halktan birisinin sûfileri kınadığını işitince, ona:

“Be adam! Sana göre onların noksanı nedir?” diye sordu, adam:

“Çok yiyorlar!” dedi, âlim:

“Onların acıktığı gibi açıksan, sen de onların yediği gibi yerdin” dedi. Adam:

“Çokça evleniyorlar!” dedi, âlim:

“Onların namus ve gözlerini haramdan koruduğu gibi, sen de koruyabilsen, onlar gibi çok evlenirdin; daha nelerini beğenmiyorsun?” diye sordu, adam:

“Güzel sese ve söze kulak verip semâ yapıyorlar” deyince, âlim:

“Onların ibretle nazar ettikleri gibi; duyduğundan ve gördüğünden ibret alsaydın; sen de dinler, semâ yapardın.” diye cevap verdi.

Süfyan b. Uyeyne derdi ki: “Çok kadınla evlenmek her zaman dünya sev­gisinden değildir. Çünkü Hz. Ali (r.a.), Rasûlullah’ın ashabının en zâhidi ol­duğu halde, kendisinin dört hanımı ve onyedi tane câriyesi vardı.”

İbnu Abbas (r.a.) da: “Bu ümmetin en hayırlısı, hanımı en çok olup hiç ha­rama meyletmeyenlerdir.” derdi.

Peygamberlerle ilgili haberlerde, şöyle bir kıssa anlatılmıştır:

“Bir âbid kendisini tamamen ibâdete vermişti. Öyle ki; zamanındaki insan­ların en yüksek derecesine ulaşmıştı. Onun bu durumu devrindeki peygam­bere zikredilince, peygamber:

“Eğer bir sünneti terk etmeseydi ne güzel bir adam olurdu!” dedi. Bu söz âbid ulaştı. Âbid bundan çok etkilendi ve meseleye önem verip:

“Ben o sünneti terk etmişken ibadetim bana fayda vermez.” diyerek, he­men peygamberin (a.s) yanına geldi ve terk ettiği sünnetin ne olduğunu sor­du. Peygamber de:

“Evet sen, evlenmeyi terk ettin dedi. Bunun üzerine âbid:

“Ben evliliği haram saydığım için terk etmedim. Ancak, (dünyalık adına) hiçbir şeye sâhip olmadığım için buna yanaşmadım. Ben, insanlara yük olan, onun bunun verdiği ve getirdiği ile geçinen birisiyim. Bu hâlimle hakkını ödeyemeyip bir kenara iteceğim yahut türlü sıkıntılar içinde kıvrandıracağım bir kadınla evlenmemi uygun görmedim.” dedi. Peygamber (a.s) ona:

“Seni evlenmekten meneden sadece bunlar mı?” diye sordu, âbid:

“Eve.” dedi. Peygamber de:

“Seni kızımla evlendiriyorum.” dedi ve kızıyla evlendirdi.

Abdullah b. Mesûd (r.a) derdi ki: “On günlük ömrümün kaldığını bilsem, yine evlenmek ve Rabbimin huzuruna bekar olarak çıkmamak isterim.”

Allahu Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de sâdece evlenmiş olan peygamberleri zik­retmiştir.

Anlatıldığına göre; Yahya b. Zekerriyya (a.s), İlâhî bir sünnet olduğu için evlenmiş, fakat hanımına yaklaşmamıştır.

Hz. İsa (a.s) âhir zamanda yeryüzüne inip evlenecek ve çoluk-çocuk sâhibi olacaktır.

Denilmiştir ki: “Evli kimsenin bir rek’at namazı, bekarın yetmiş rek’at na­mazından daha hayırlıdır.” [8]

Şeyh Tâhir b. Ebi’l-Fadl, bize, Hz. Âişe (r. ah)’den rivâyetle, Rasûluallah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu haber verdi:

"Nikah benim sünnetimdir. Sünnetimle amel etmeyen benden değil­dir. Evleniniz, çünkü ben, diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övünürüm. Kimin imkânı varsa evlensin. Evlilik için (maddî) imkân bu­lamayan kimse de oruç tutsun. Çünkü oruç, şehvetin kırılması için bir sebeptir.”[9]

Evli olan sûfi, evrâd ve efkârına mâni olacak, vakitlerini karıştıracak şekil­de hanımıyla beraber olmaya ve hoş sohbete dalmamalıdır. Çünkü bu konu­da ileri gitmek, nefsi ve askerlerini kuvvetlendirir; himmet ve gayreti gevşetir.

Evli olan müride zevcesi yoluyla iki fitne ulaşabilir. Birisi, umumi hâliyle, İkincisi hususi durumuyla ilgilidir. Umumi hâliyle ilgili fitne; geçim derdine düş­mesi ve bu hususa aşırı ihtimam göstermesidir. Hasan el-Basrî derdi ki:

“Vallahi bugün, hanımının (hevâî) arzularına uyarak gün geçiren ada­mı Allah, yüzü üstü Cehenneme atar.”

Bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

“Öyle bir zaman gelecek ki; kişinin helaki hanımının, anne-babasının ve evlâdının elinde olacaktır. Onlar, onu fakirlikle ayıplarlar ve güç yetiremiyeceği şeylerin altına sokarlar. O da (isteklerini te’min için) dinini mahvedecek hâl ve yollara girer ve böylece helak olur.”[10]

Rivâyete göre; bir grup insan Hz. Yunus’un (a.s) yanına geldiler; onları misâfir etti, ağırladı. Bu arada içeri girip çıktıkça hanımı kendisini incitecek sözler söylüyor ve ileri geri konuşuyordu. O ise, hiç karşılık vermiyordu. Bu duruma çok şaşırdılar, sormaya da cesaret edemediler. Onların bu hayret hâ­lini yüzlerinden okuyan Yunus (a.s):

“Bu hâle şaşırmayın. Ben Allahu Teâlâ’ya duâ ederek: “Ya Rabbi! Âhirette kullarına azap sebebi yapacağın bir şeyi dünyada iken bana göster!” de­dim. Allahu Teâlâ da bana: Falancının kızıyla evlen; azabın ne olduğunu dün­yada tat buyurdu!” buyurdu, ben de onunla evlendim. Şimdi de gördüğünüz gibi, sabretmekteyim.” dedi.

Mürid, hanımını idâre noktasında ve güzel geçimde çok ileri gittiği zaman, hanımının hoşnutluğunu elde etmek için çoğu zaman maîşeti teminde itidâli aşar; sıkıntılı hal ve yollara girer. Bu, onun umumi hâliyle ilgili bir fitnedir.

Hususi hâlinin fitnesi ise; beraber olmada, oturup kalkmada çok ileri git­mektir. Bu durumda nefis, itidâl bağından çıkar orta yolu ve hâli terk eder. Fazla başıboş bırakıldığı için, her arzusunu elde etmek için harekete geçer. Bu gaflet ve yanılma ile kalp istilâ olur; bu durumda mürid gevşeyip ruhsatlar­la idâre etmeye çalışır. O zaman, virtlerin azlığından dolayı mânevî vâridat feyz ve aşk da az olur. Amellerin şartları ve edebleri ihmal edildiği için hâli ka­rışır.

Bu iki fitneden daha gizli bir fitne vardır ki; ona özellikle, kurbiyyet ve hu­zur ehli olanlar mübtelâ olurlar. O da şudur: Nefislerin, birbiriyle kaynaşma özelliği vardır. Bu durumda donuk ve sönmüş olan nefis canlanır, alevlenir ve kuvvetlenir. Bu tür câzibe fitnesinden kurtulmanın ilacı; evli olan sûfinin, ha­nımıyla baş başa kaldığında, Mevlâsına nazar edeceği iki bâtınî göz ile, refi­kasına bakıp hevâsı yolunda kullanacağı iki zâhiri göze sâhip olmasıdır. Ya­ni, kalp gözüyle Mevlâ’ya, kafa gözüyle hanıma nazar etmelidir. Bu mânada, Râbiatü’l-Adeviyye, nazım hâlinde şöyle söylemiştir:

Gönlümdeki sohbete hep seni seçtim.

Zâhirdeki meclisimi, herkese açtım.

Cismimle gayriyle ülfet ederken;

Kalbimde dost elinden muhabbet içtim.

Evlilerin korkması gereken bundan daha gizli bir fitne de rûhun, kadının cemâlinin güzelliğine bakarak rahatlama arzusuna sahip olması ve bunun da rûha âit Rahmânî bir şey olduğunun düşünülmesidir. Bu hâl, huzur-u ilâhiyeye bağlı kalması için seçilmiş rûhun muhabbetinde bir noksanlıktır. Rûh bun­dan, sâfiyetini yitirip sersemleşir ve mânevi fetih yoluyla üzerine akan füyuzat kapısı kapanır. Rûhtaki bu durgunluk ve donukluğu fark etmek çok zordur. Bundan sakınılmalıdır.

Bu tür bir yolla fitneye düşmüş gruplardan birisi de kadını seyretmenin rû­ha huzur vereceğini söyleyen kimselerdir. Ruh, helal yoldaki muhabbetinde bile, Yüce Mevlâ’nın edeb ve muhabbetini korumada aciz ve kusurlu kalırsa; bu muhabbeti haram yoldan elde ettiğini iddiâ eden kimsenin durumunu var sen düşün! Bu durumda onu, nefsinin sükûneti aldatmaktadır. O da zanneder ki; eğer bu muhabbet hevâdan kaynaklansaydı, nefis sükûn bulmazdı. Halbu­ki, nefis bu konuda hiçbir zaman sükûn bulmaz. Aksine, ruhtaki sükûnet vas­fını söker alır ve onu kendi tarafına çeker.

Ben, kadını seyir ile fitneye düşenlerin başlarına gelen belânın mâhiyet ve sebebini araştırdım; bunun gizli bir şehvetten kaynaklandığını gördüm. Mürid bundan şiddetle sakınmalıdır. “Bunda mânevi bir hâl ve haz vardır!” diyenin sözüne itibar edilmez. Bunu söyleyen kimse, boş iddiâ sahibi yalancı birisidir. Bu mânada bazı doktorlar, sevgilinin dışında birisiyle yapılmış olsa bile cimâ, aşk heyecanını ve şehveti yatıştırır.” derler. Bu da yanlış bir kanaattir.

Bilinmelidir ki; bu arzunun dayandığı nokta şehvettir. Onda herhangi bir mânevi hâl iddiâ eden yalan söylemiştir; asla kabul edilmez. Bu saydıkları­mız; evli olanların fitneye düşüş sebepleridir.

Bekarın fitnesi ise; zihin ve hayâlinde sürekli kadın düşüncesinin geçme­sidir. Kendisine bâtınî kalp temizliği ihsan edilen kimse, onu şehevî düşünce­lerle kirletmemeli, kendisine bu tür bir düşünce geldiğinde, hemen Allahu Teâlâ’ya sığınıp, tazarrû’ ve niyaz ile onu içinden gidermelidir. İnsan, kalbe ge­len bir şehevî fikri, düşünmeye devam edince o, kalbden göğsüne çıkar; gö­zü önünde canlanır. O anda, düşüncenin te’siriyle, organların uyanmasından ve bunun gizli bir amel ve günah olmasından korkulur.

Huzur-ı ilâhiyeye ulaşmayı ve kalp uyanıklığını hedefe almış bir mürid için, bu tür bir halden daha çirkini düşünülemez. Bu, onun için çok kötü bir hâldir.

Denilmiştir ki: “Ariflerin gönlünden çirkin şeylerin geçmesi, onu yapanların fiili gibidir.”

Allahu Teâlâ en iyisini bilir.

[1]- (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, V, 34I.,)  

[2]- (Bunârî, Nikah, I7; Tirmizî, Edeb, 31; İbnu Mâce, Fiten, I9.)

[3]- (Ebu Nuaym, Hilyetu’l-Evliyâ l, 236; Ibnu’l-Cevzi, Sıfatu’s-Safve, I, 497.)

[4]- (Hatib, Târih, VI, 198; Beyhakî, Şuabu'l-İman, VII, 292 (Had. No: I0350); Deylemî, Firdevsu’l-Ahbâr, II, 271. (No:2673); Hindî, Kenzu’l-Umâl, XI, 222. (No: 31302); Zebidî, İthafu’s-Sâde, VI, 22.)

[5]- (Buhârî, Nikah, 2; Müslim, Nikah, I; Nesâî, Nikah, 3.) 

[6]- (Ebû Dâvud, Dâhi, 4; İbnu Mâce, Dâhi, I, Ahmed, Müsned, V, I96.)

[7]- (Bu mânadaki bir hadis için bkz: Zebîdî İthâfu’s-Sâde, VI, 23)

[8]- (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, II, I7 (Had. No: 4473-74); Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, IV, 38 (Had. No: 4473-74); (Hadis; “evlinin iki rekâtı” şeklinde başlamaktadır.))  

[9]- (Ibnu Mâce, Nikah, 8; Nesâî, Nikah, I; Ahmed, Müsned, III, I58, 245.)

[10]- (Bkz: Ebu Nuaym, Hilye, I, 25; Beyhakî, Zühd, 436; Zebîdî, İthâfu's-Sâde, VI, 23.)

 

Allahu Teâlâ buyurmuştur ki "Sözü dinleyip de en güzeline uyan kulla­rımı müjdele! Onlar Allah’ın hidâyete ulaştırdığı kimselerdir. Ve onlar, gerçek akıl sahipleridir.” (Zümer (39), I8.)

Sözün en güzeli; insanı en güzel irşâd eden ve hidâyete ulaştıran sözdür.” denmiştir.

Diğer bir âyette şöyle buyrulmuştur:

“Rasûlümüze indirileni dinledikleri zaman sen, onların, Hakkı yakinen tanımalarından dolayı gözlerinden yaşlar akıttıklarını görürsün.” (Mâide (5), 83.)

Bu iki âyet-i kerimede bahsedilen “semâ” yani can kulağı ile dinleme olayı; üzerinde ihtilaf edilmeyen ve ehl-i imana âid olan bir semâdır. Buna sâhip olanların, hidâyet ehli ve gerçek akıl sâhibi olduklarına hükmolunur. Bu tür bir semânın kalbde meydana getirdiği harâret, yakînin serinliği ile birleşince, gözden yaş akar. Çünkü semâ; bazen sâhibine hüzün verir, hüzün ise sıcak­tır. Bazen şevk verir; şevk de sıcaktır. Bazen nedâmet getirir; nedâmet de sı­caktır. İşte bu semâ, yakînin serinliği ile dolu bir kalp sâhibinde bu sıfatları ha­rekete geçirince; göz ağlar ve yaş döker. Çünkü; hararet ile serinlik birleştiği zaman su meydana gelir.

Semânın kalbe te’siri bazen gizli olur, cesette etkisi ortaya çıkar ve cild ür­perir. Allahu Teâlâ, mü’minlerdeki bu hâli şöyle ifâde etmiştir: “Rablerinden korkanların derileri (vücûdları) ondan ürperir.”  (Zümer (39), 23.)

Bu etki bazen daha büyük olur ve te’siri dimağa ulaşır. Akla haber veren bir haberci gibi beyne, (kendince bir) te’sir icrâ eder. Bu durumda, akılda meydana gelen te’sir ve anlayış da büyük olur ve göz yaş boşaltır. Bazen hak söze kulak verip canla dinlemenin te’siri tâ ruha kadar ulaşarak onda mâne­vi bir hareket ve dalgalanma meydana getirir. Öyle ki; bu dalgalanama ve ha­raretten beden çatlayacak duruma gelir. Bundan dolayı kişide bağırma ve çır­pınma gibi cezbe halleri meydana gelir.

Bütün bunlar, hâl sahiplerin başına gelen ahvâldir. Bazen işin ehli olma­yan, nefsin hevâsına uyan kimseler de bu halleri bulduklarını zanneder ve halka anlatırlar.

Rivâyet edildiğine göre; Hz. Ömer (r.a), bazen virdindeki bir âyete geldi­ğinde İlâhî cezbeye kapılır ağlamaktan boğulacak gibi olur, yere düşer, bir iki gün evine kapanır, dışarı çıkmazdı. Hatta, insanlar onu hasta zannederek ziyâretine gelirlerdi. Demek ki, semâ (hak ve hayır sözü can kulağı ile dinleme), Kerim olan Allah’ın rahmetini çekmektedir.

Zeyd b. Eşlem (r.a.), şöyle rivâyet etmiştir:

Übey b. Ka’b (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) yanında Kur’an okudu. Orada bu­lunanların kalbi iyice yumuşadı (hisle doldu). Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v):

“Kalblerin yumuşayıp inceldiği anda, duâyı ganimet bilin. Çünkü o, Allahu Teâlâ’dan bir rahmettir.”[1] buyurdu.

Ümmü Gülsüm (r. ah), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet et­miştir:

“Allah korkusundan kulun derisi (vucüdu) ürperdiği zaman, kuru ağacın yapraklarının dökülmesi gibi günahları dökülür.”[2]

Diğer bir hadisi şerifte de şöyle buyrulmuştur:

“Allah korkusundan kulun derisi (vücûdu) ürperdiği zaman, Allahu Teâlâ, onu ateşe haram kılar.”[3]

Bu anlattıklarımız, hakkında inkâr ve ihtilaf edilmeyen semâ (ve cezbeye) girmektedir. İhtilaf ancak, makam ile söylenen şiirlerin dinlenmesindedir. Bu konuda pek çok söz söylenmiş ve birbirinden farklı hâl ve yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Bazıları onu inkâr ederek fiska dâhil etmiş, ona aşrı düşkünler de bunun apaçık bir hak (ve helal) olduğunu ileri sürmüştür. Her iki taraf (birbiri­ne îtiraz ve ihtilafta), ifrat ve tefrid arasında çekişip durmuşlardır.

Ebu’l-Hasan b. Sâlim’e: “Sen semâ’ı nasıl inkâr ediyorsun, halbuki, Cüneyd el-Bağdâdî, Sırrı es-Sakatî ve Zunnûn el-Mısrî onu dinliyorlardı!” di­ye sorulunca, o:

“Benden daha hayırlı kimseler onu câiz görmüş ve dinlemişken ben onu na­sıl inkâr edebilirim ki?” demiştir.

Cafer et-Tayyar da (şiir ve name ile söylenen güzel şeyleri) dinlerdi. Se­mâ konusunda inkâr edilen sadece eğlence ve oyundur. Doğru olan görüş budur.

Şeyh Tâbir b. Ebi’l-Fadl, bize, Hz. Âişe’nin (r. ah), şöyle dediğini nakletti: “(Babam) Ebû Bekir bana geldi. O anda yanında iki cariye def çalarak şarkı söylüyorlardı. Rasûlullah (s.a.v) da elbisesine bürünmüş yaslanmış bir vaziyette oturuyordu. Ebû Bekir (r.a), cariyeleri azarlayıp menedince, Rasû­lullah (a.s.) yüzünü açarak:

“Ya Ebâ Bekir! Onları bırak. Bugün bayram günüdür, (biraz eğlensin­ler).[4]  buyurdu.

Âişe (r.a) şöyle anlatmıştır:

“Hatırlıyorum; Rasûlullah (s.a.v) beni ridâsıyla örter (omuzuna yaslanmış olarak) mescidin avlusunda kılıç kalkan oyunları sergileyen Habeşlileri usa­nana kadar seyrederdim.” [5]

Şeyh Ebû Tâlib el-Mekkî, (Kûtü’l-Kulûb isimli eserinde), semanın câiz olduğunu gösteren delilleri zikrederek, pek çok Sahâbe, Tâbiûn ve diğer son­ra gelen ulemanın görüşlerini nakletmiştir. İlminin derinliği, mânevi hâlinin ke­mâli, selefin ahvâline vukûfu, takvâ ve verâda ileri seviyedeki durumu, en doğru ve evlâ olanı araştırma tutkusu sebebiyle, Ebû Tâlib el-Mekkî’nin bu husustaki söz ve değerlendirmelerine itibar ve itimâd edilir. O, bu konuda şöyle demiştir:

Semâ, haram, helal ve şüpheli olmak üzere üç kısımdır. Haram olan se­mâ; sırf nefsani ve şehevî duygularla yapılan semâdır. Şüpheli olan semâ; ki­şinin aklî ölçüler içinde, hanımı veya câriyesinden dinlediği söz ve nâmeler­dir ki, bunun bir nevi oyun ve eğlence yönü bulunduğu için şüphelidir. Helal olan semâ (dinleme) ise; Hakk’a delâlet eden mânaları müşâhede eden ve İlâhî tecellilere bağlanan bir kalble yapılan semâdır.”

Şeyh Ebû Tâlib el-Mekkî’nin bu sözü gerçekten doğru ve isâbetlidir. Bu durumda, semâyı inkâr konusunda çok ileri giden zâhid görünümlü kimselerin yaptığı şekilde, onu dinleyen kimselerin fiilini inkâr ederek, semâ, mutlak ola­rak haramdır, denemiyeceği gibi; semâya aşırı düşkünlük gösterip, onun edeb ve şartlarını ihmâl ile bu konuda ısrar edenlerin yaptığı şekilde, semânın mut­lak olarak helal ve mübah olduğu da söylenemez. Biz burada, semâyı geniş olarak ele alarak onun helal ve haram oluş yönlerini açıklayacağız.

Def ve mizmar türü (telli ve nefesli) çalgılar konusunda, her ne kadar Şâfi mezhebinde bir genişlik (ve müsâmaha) varsa da evlâ olan onları terk etmek ve ihtilaftan kurtulmak için ihtiyat ile amel etmektir.

Âhiret için amele teşvik, Cennet ve Cehennemi hatırlatma, Yüce Allah’ın nimetlerini anlatma, ibâdet, zikir ve hayırlara rağbet konularında söylenen ka­sidece şiirleri red ve inkâr etmek mümkün değildir. Gazi ve hacıların halleri­ni anlatan, hac ve gazâlarını tavsif eden, gazilerin azmini, hacıların şevkini canlandıran kaside ve İlâhîler de bu kısma girmektedir.

Boy ve endamdan, kadınların hâl ve vasfından bahseden şiir ve kasidele­re gelince; bu tür şeyleri hayır ehli kimselerin dinlemeleri ve onun için toplan­maları uygun değildir.

Eğer, ayrılık, vuslat, hicran ve uzaklık gibi, anlamca, Allahu Teâlâ’nın işle­rine de hamledilmeye müsait olan, müridlerin hallerinin değişmesinden ve başlarına gelen âfetlerden bahseden; işitene kaçırdığı fırsatlara nedâmet et­tiren yahut önündeki şeylere azim ve gayret veren kaside ve şiirleri dinleme­nin durumu nasıldır? denirse, bu konularda denmiştir ki:

Bazı vecd ehli, semâı ile mânen gıdalanmakta, onunla mânevî seyir ve visâle güç kazanmakta, sönmüş şevkini harakete geçirip canlandırmaktadır. Kul, kalbi Mevlâ Teâlâ’ya bağlı bir halde, herhangi bir beyit dinlediğinde, bu, onu zikre geçirebilir. Meselâ; birisinin:

Artık sana dönüyorum Ya Rahman!

Kat be kat oldu yaptığım isyân.

Lâkin Leylâmın aşk ve sevgisine,

Tevbe edemem ben ziyâretine...

dediğini işittiğinde; kalbi, (ölümlü bir var­lık yerine) Hakk’ın emrinde ve yolunda sâbit kalmasından ve ölümüne kadar böylece kalmaya azminden dolayı huzur bulup neşelenir ve bu semâ, onun için Allahu Teâlâ’yı bir zikir çeşidi olur.

Ariflerden birisi şöyle demiştir: “Biz, arkadaşlarımızın vecd hallerini üç şeyde görüp tanıyorduk:

1-(İlginç) meseleler karşısında.

2- (Allah için) gazaplandığında.

3-Semâ anında.”

Cüneyd el-Bağdâdî demiştir ki: “Bu (sûfiler) tâifesinin üzerine üç yerde rahmet-i ilâhiyye iner:

1-Yemek anında. Çünkü onlar ancak, zaruret ve ihtiyaçtan dolayı yerler

2-İlmî müzâkere anında. Çünkü onlar; hep nebilerin halleri ve sıddıkların makamları konusunda konuşup dururlar.

3-Semâ hâlinde. Çünkü onlar; (dinledikleri güzel İlâhi, kaside ve şiirleri) vecd içinde dinleyip bu vesile ile Hakk’ı müşâhade ederler.”

Rüveym’e: “Sûfilerin semâ anındaki vecdinden.” sorulduğunda, şöyle de­miştir: “Onlar semâ anında, başkalarına gizli kalan mânalara gözlerini açar­lar. Cenâb-ı Hakk sanki onlara: “Bana gel, bana!” der. Onlar da (bu İlâhî dâvet ve cezbe ile) ferahlayıp sevinirler. Bu arada kendilerine bir perdelenme vâki olunca, ferah hali ağlamaya dönüşür. O zaman bazıları bulundukları hâ­lin te’siriyle elbisesini parçalar, bazısı ağlar, bazıları da sayha atar.”

Ebû Zür’a, bize, icâzet yoluyla, Ebû Sehl Muhammed b. Süleyman’ın şöyle dediğini haber verdi: “Semâ eden (vecd ile kaside ve İlâhi dinleyen); perdelenme ile (İlâhî) tecelli arasındadır. Perdelenme (şevk) ateşini tutuştu­rur, tecelli ise, artırır.”

Demek ki; müridlerde meydana gelen (farklı) hareketler bu tür perdelen­meden meydana gelir. Bu da (bir nev’i) acziyet ve zayıflığın ifadesidir. Tecel­liden ise, vâsıl ilallah olanlar için sükûnet meydana gelir. Bu ise, temkin ve is­tikamet mahallidir. Huzur-u ilâhiyede de hâl böyledir. Orada bulunan kul da heybet-i İlâhiye karşısında (günahlarını hatırlayıp) boynu bükük, kalbi kırık bir halde olur.

Şehy Ebû Abdurrahman es-Sülemî, dedesinin şöyle dediğini haber ver­miştir: “Semâ edene, (söyleneni) uyanık bir kalp ve ölü bir nefisle dinlemesi gerekir. Kimin kalbi (mânen) ölü, nefsi (şehevî hisleriyle) diri ise; ona semâ helal değildir.”

Kur’an-ı Hakimdeki: “O, halka verdiği nimetlerde dilediğini artırır.” (Fatır (25), 1.) âyetinin tefsirinde; Allahu Teâlâ’nın dilediği kimselere ayrıca vereceği nime­tin güzel ses, olduğu söylenmiştir.

Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki:

“Allahu Teâlâ, güzel sesiyle Kur’an okuyan bir kimseye, sizden biri­sinin güzel sesli câriyesini dinlemesinden daha fazla kulak verir.”[6]

Cüneyd el-Bağdâdî’nin şöyle söylediği nakledilmiştir:

“İblisi rüyamda gördüm. Kendisine:

“Ashâbımızdan yolunu bulup kandırdığın veya kendisinden herhangi bir şey kopardığın kimse oluyor mu?” diye sordum. İblis:

“Onların hâli bana çok sıkıntı vermektedir. İki vaktin dışında, onlardan her­hangi bir şey koparmam benim için çok zordur.” dedi. Ben:

“Onlar hangi vakitlerdir?” diye sorunca:

Biri semâ vaktinde, diğeri de harama nazar anında. Onların bu ânını gö­zetlerim ve o anda kalblerine girip vesvese veririm” diye cevap verdi. Rüyâmı, büyüklerden birisine anlattım. Hazret, bana:

“Keşke onu gördüğünde şöyle deseydin: “Ey ahmak! Dinlediğini Allah’tan dinleyen; baktığında ona nazar eden bir kimseden sen kendi payına ne ko­parabilirsin?” Bunu duyunca ben âlime:

“Doğru söyledin.” dedim.

Hz. Âişe (r. ah) şöyle rivâyet etmiştir: “Yanımda bir câriye vardı. Bana (sesli olarak) bir şeyler söyleyip dinletiyordu. O esnada Rasûlullah (a.s) içeri girdi. Câriye hâlini hiç değiştirmeden söylemeye devam etti. Biraz sonra Ömer (r.a.) içeri girdi. Câriye sözünü kesip hemen kaçtı. Bunu gören Allah Rasûlü (s.a.v) güldü. Ömer (r.a):

“Ya Rasûlellah! Sizi güldüren nedir?” diye sordu. Rasûlullah (a.s) da câriyenin halini anlattı. Bunun üzerine Hz. Ömer:

“Rasûlullah’ın dinlediğini ben de dinlemedikçe yerimden ayrılmayacağım” dedi. Efendimiz (a.s), câriyeye emretti, söylediklerini ona da dinletti.”[7]

Şeyh Ebû Tâlib el-Mekkî, kitabında şunu zikretmiştir: “Atâ’nın sesi güzel iki câriyesi vardı; arkadaşları onları dinlemek için onun evinde toplanırlardı.”

Yine o, demiştir ki: “Bizler, Ebû Mervân el-Kâdı’ya eriştik; onun, güzel sesleriyle dervişlere bir şeyler söyleyen câriyeleri vardı.”

Şeyh Ebû Tâlib, bu nakilleri yaptıktan sonra demiştir ki:

“Bana göre doğru olan, bu tür şeylerden sakınmaktır. Bu gibi şeyler, an­cak, kalp temizliğine, gözü haramdan korumaya dikkat eden ve Allahu Teâlâ’nın:

“O, gözlerin hâince bakışını ve kalblerin gizlediğini bilir.” (Gafir (40), I9.) âyetindeki edebe ve ikâza uyan kimseye helal olabilir. Hazretin bu sözü cidden garip ve acayiptir. Aslında, bu tür şeylerden tamamen uzaklaşmak en doğru olanıdır.

Hz. Dâvud’u (a.s) öven bir hadisi şerifte, onun çok güzel sesli olduğu, Ze­bur’u okurken insanların, cinlerin ve kuşların etrafına toplandığı, hatta, bazen meclisinden (dinlenen sesin ve okunan Zebur’un şevkinden) binlerce cenâze çıktığı.” belirtilmektedir.”

Rasûlulah (a.s), Ebû Mûsâ el-Eş’arî’yi överken:

‘‘Ona, Davud’un mizmarlarından (güzle okuyuşundan) bir mizmar verilmiştir.” [8]buyurmuştur.

Diğer bir hadis-i şerifde:

“Bazı şiirler gerçekten hikmettir.”[9] buyrulmuştur.

Bir adam, Rasûlullah’ın (s.a.v) yanına girdiğinde, yanında, bir tarafta Kur’an okuyan ve diğer yanda şiir söyleyen iki grup insan gördü (hayret ede­rek):

“Ya Rasûlellah! Hem Kur’an hem şiir (ikisi bir arada olur mu?) diye sor­du. Efendimiz (s.a.v) de:

“Bir ondan, bir bundan (olur, bir sakınca yok!)”[10] buyurdu.

Şâir Nâbiğa, içinde şu beyitler bulunan şiirini, Rasûlullah’ın (s.a.v) yanın­da okudu:

Hayır arama, bulunmazsa bir hükümde

Bir gayret ki; toz komaz sâfiyetine.

İşin başında olmayınca bir hakîm;

İş yürümez, soncu olur akîm.

Bunu işiten Rasûlullah (a.s.) (sözden hoşlandı ve):

“Güzel söyledin, yâ Ebâ Leylâ! Allah dişlerini dökmesin!” diye duâ et­ti.[11]

Nâbiğa yüz seneden fazla yaşadı; diş yönünden insanların en güzel ola­nıydı.

Rasûlullah (a.s), Hassan b. Sâbit için, mescidte, özel bir minber koyar, o da üzerine çıkarak, Hz. Peygamber (s.a.v)’i hicvedenleri hicveder, Allah Rasûlü de (a.s):

Hiç şüphesiz Hassan, Allah’ın Rasûlünü savundukça, Ruhu’l-Küdüs (Cebâil) onun yardımcısıdır.”[12] buyururdu.

Sâlihlerden birisi anlatıyor:

“Ebu’l-Abbas’ı (Hızır) gördüm. Kendisine:

“Arkadaşlarımızın üzerinde ihtilaf ettiği semâ (güzel sesle okunan kaside ve şiir dinleme) konusunda ne dersin?” diye sordum:

“O, çok kaygan bir taştır. Üzerinde ancak âlim olanlar kaymadan durabi­lirler.” diye cevap verdi.

Mimşâd de-Dineverî’nin şöyle dediği nakledilir: “Rasûlullahı (s.a.v) rü­yamda gördüm:

“Ya Rasûlellah! Şu semâdan kabul etmediğiniz herhangi bir şey var mı­dır?” diye sordum, Efendimiz (a.s):

“Onu kötü görmüyorum, fakat onlara söyle; semâı Kur’an okuyarak açıp, Kur’an tilâvetiyle kapasınlar.” buyurdu. Ben:

“Onlar bana eziyet veriyor ve gevşiyorlar!” dedim. Efendimiz (s.a.v) de:

“Ya Ebâ Ali! Onlar senin ashabın (arkadaşların) dır; onlara tahammül göster, sıkıntılarına katlan!” buyurdu.”

Bundan sonra, Mimşâd sevinir ve: “Efendimiz (s.a.v) bana “Ebû Ali” diye künye taktı.” derdi.

Yasaklanan semâa gelince, bu; henüz mânevî yola yeni giren, nefisleri tam bir mücâhade hâlinden geçmeyen ve henüz nefsin sıfatları ortaya çıktı­ğında ne yapacağını, kalbin halleri keşf olduğunda nasıl davranacağını bil­meyen, hareketlerini ilmin prensiplerine göre ayarlayamayan, fayda ve zara­rını ve asıl ne ile meşgul olacağını tam kestiremeyen müridlerin yaptığı se­mâdır.

Anlatılır ki; Zunnûn el-Mısrî, Bağdat’a geldiğinde, bir grup insan ziyâretine geldi. Yanlarında da kaside ve İlâhi söyleyen birisi vardı. Bir şeyler söyle­mesi için izin istediler. O da izin verdi. Kasideci şunları söyledi:

Az bir muhabbetin yaktı gönlümü,

Bilmem nasıl olurdu sarsaydı vücûdumu.

Kalbimde topladın hevayla muhabbetini;

İkisi içiçe girdi, sardılar hep cesedi.

Artık acımaz mısın gönlü mahzun olana;

Dostu güldüğü zaman ah çekip ağlayana.

Zunnûn el-Mısrî, bu sözleri işitince, kalbi hoş oldu, ayağa kalktı, vecde geldi ve sonra yüzüstü düştü. Alnından kan damlıyor, fakat yere düşmüyor­du. O arada cemaatten birisi ayağa kalkıp vecd yapmak istedi. Zunnûn el- Mısrî adama bakıp:

“Bir işe kalktığında seni gören (ve niyetini bilen) Allah’tan kork” dedi. Bu­nu duyan adam hemen oturdu. Onun oturuşu, bir sıdk alâmetiydi ve bu, hâli­nin kâmil, vecd için ayağa kalkmasında niyetinin sağlam olmadığını bilmesin­den ileri gelmişti.

Bu şundan olmaktadır: Bazı tabiatlar, etkili ve dokunaklı bir ses işittiği za­man, vecde kalkmanın usûl ve edebini bilmeden, sesin güzelliğine kapılıp ayağa kalkar ve ahenge uygun olarak sallanmaya başlar. Tabiatın hoşluğu ile keyiflenen nefsin hicabı kalbin üzerini örter. Tabiattan kaynaklanan bu neşe ve hoşluk onu harekete geçirir ve ayağa kalkıp sesin ahengine uyarak yap­macık bir takım hâl ve hareketlere girerek raks etmeye (dönmeye) başlar. Hal­buki bu tür bir raks, ehl-i Hakk nezdinde haramdır. Yapan ise bunun, kalbî hoşluk İlahî ve aşktan kaynaklandığını zanneder. Halbuki o, kalbin (asıl) vecdini ve Allahu Teâlâ için olan zevkini henüz görmüş, tatmış değildir. Evet, bu da kalbin zevkidir, fakat, o, nefsin boyasıyla boyanmış (onun hislerine mağlup olmuş), devamlı hevâî şeylere meyleden, adi şeylere uyan, hareketlerin­de güzel niyeti elde edemeyen, Hakk’ı taleb etmenin sıhhat ve şartlarını bilmeyen bir kalbin (karışık) zevki ve hoşluğudur. Böyle bir raks eden için: “Raks bir noksanlıktır.” denmiştir. Çünkü böyle bir raksın kaynağı, sâlih niye­te sâhip olmayan bir tabiattır. Bir de buna, orada iyi niyetle bulunmayanlara bir yakınlık ve dostluk sağlamak için açıkça nifak halleri karıştırılırsa, iş daha da korkunç olur.

Bunların yanında, gerçek mutasavvıfların tasvip etmediği, ancak işin süs ve suretinde kalan kimselerin yaptığı kucaklaşma, el ve ayak öpme gibi ha­reketler, nefsin diriliğini göstermektedir. Yahut kaside ve şiir okuyan kimse parlak yüzlü bir kimse olur; bozuk tabiatlı nefisler ona bakarak lezzet alırlar ve kötü düşüncelere kapılırlar. Bazen de cemaata yakın bir yerde kadınlar bulunur, raks ve vecd gösterisi gibi hareketlerle hevâ dolu kalbler arasında şehevî duygu akımı ve etkileşme olur ki; bu tür bir semâ, ittifakla haramdır ve fıskın tâ kendisidir.

İşret meclislerine devam edenlerin hâli; kalp ve hareketleri böyle olan kim­seden daha iyidir ve onların ıslahı mümkündür. Çünkü onlar, yaptıkları işin fısk olduğunu bilirler ve kabul ederler. Diğerleri ise, yaptığını fısk görmediği gibi, yaptıklarını da işin aslını bilmeyenlere ibâdet gösterirler. Din ve diyânet ehlinden buna kim razı olur? Hiç şüphesiz bu durum, kabul edilemez.

İşte bu gibi kimselerin bozuk davranışları yüzünden, mânevi yolu inkâr edene, inkâr kapısı açılmakta ve doğrusu inkarında da ma’zur olmaktadır. Ni­ce hareketler vardır ki, kızılmayı icâbettirir. Nice davranışlar vardır ki, vaktin ve içinde bulunulan hâlin güzelliğini giderir. Aslında münkirin, bir müridi uy­gunsuz hâl ve hareketler içinde gördüğünde onu inkâr ve tenkid etmesi, mü­ridi bu tür hareketlerden meneder ve öyle meclislerden sakındırır. Aslında bu, yerinde ve doğru bir inkardır.

Sâdık müridlerden bazısı da herhangi bir vecd ve hâl izhâr etmeksizin, işittiği şeyin etki ve ahengi ile raks eder. Böylelerinin semâ ve raksa katılma­larından maksat; çoğu zaman hareket hâlinde bulunan dervişlere uymak ve herhangi bir vecd ve hâl iddiâsında bulunmaksızın, ritmik harakete uyarak sallanmaktır. Bu tür hareketler, şeriatın hükmünde haram kılınmamışsa da, hâl ehlinin durumuna göre hoş değildir ve bir nev’i boş işlerden sayılır. Çün­kü onda oyun ve eğlenceye benzer bir yön vardır. Bu durumda yaptığı hare­ketler, içinde gülme, ehli ve çocuğu ile eğlenme gibi tavırlar bulunan, mübah ameller cinsinden kabul edilebilir ve o, kalbi rahatlatıp dinlendirme kısmına gi­rebilir.

Çoğu zaman bu nev’i hareketler nefsi rahatlatıp toplama ve ibâdete yö­neltme niyeti ile yapılırsa; o zaman, bu güzel niyet sâyesinde, ibâdete dönü­şür. Nitekim, Ebu’d-Derdâ (r.a) şöyle demiştir:

“Ben, hakk olan şeyleri yapmada bana yardımcı olsun diye, nefsimi, bazı mübah şeylerle meşgul ederek toplamak isterim.”

Nitekim devamlı ibâdetle meşgul olanlar istirahat etsin diye, bazı vakitler­de namaz kılmak mekruh kılınmıştır. Bu zamanlarda nefisler ameli terk edip bazı ihtiyaçlarını gidersin, mühlet (ve ruhsatla) meşgul olarak biraz rahatlasın diye ibâdete ara verdirilmiştir.

Daha önce, diğer bir bölümde geçtiği gibi; insanoğlu, yaratılış terkibinin değişik topraklardan ve yaratılışının farklı şekillerde olmasından dolayı, de­vamlı hak üzere sabretmeye her zaman güç yetiremez. Öyleyse insan, zik­rettiğimiz cinsten mübah şeylerle bazen meşgul olarak biraz rahatlayıp, hak ve fazilet olan amellere güç ve şevk kazanabilir. Şu kadar var ki; mübah olan bazı şeyler, dinen boş görülmemişse de bazı yüksek hallere nispetle boş olur. Çünkü mübah; yapılıp yapılmaması müsavi olan ve iki yanı birbirini den­geleyen şeylerdir.

Sehl b. Abdullah, sâdık sûfiyi şöyle ta’rif etmiştir:

“Sâdık; cehli ilminin artmasına, boş şeyi hak olan amelinin çoğalmasına ve dünyası daha fazla âhirete hazırlanmasına sebep olan kimsedir.”

Bu mâna ve gaye için, Rasûlullah (a.s) Efendimize, nikahındaki kadınlar sevdirilmiş, bu sâyede, kudsi hâli ve mânevî temizliği sebebiyle, nefs-i şerif­lerine mübah hazları bolca verilmiş ve hakkı olan ihtiyaçları kendisine ulaştı­rılmıştır. Diğer insanlar için şeriatın ruhsat verdiği mübah ve bir ölçüde boş olan ameller, devamlı azimet hâli üzere olan Rasûlullah (a.s) için uygun gö­rülmemiştir.

Nikahın fazileti ve onun bir ibâdet olduğu konusunda birçok haberler vârid olmuştur. Fukahanın, üzerinde uzun uzadıya durduğu gibi; nikahın içerdi­ği dinî ve dünyevî faydalar, daha çok nâfile ibâdetler için kalbi boşaltma me­selesinde ortaya çıkmaktadır.

Şu hâlde, güzel bir niyetle yapılan ve içinde herhangi bir hâl dâvası bulun­mayan raks, inkarcının inkarına konu olmamalıdır. Bu tür bir raksın, yapana faydası da zararı da yoktur. Çoğu zaman, dinlenme konusunda güzel niyetle ibâdet bile olabilir. Özellikle, içinde Rabbi için bir sevinç (ve şevk) taşıyan, O’nun lütfunun ve ihsanının genişliğine nazar eden kimse için raks türü şey­ler, bir ibâdet neşvesine bürünebilir. Fakat, mürşidlerin ve kendilerine tâbi olunan mânevî önderlerin raks yapması uygun değildir. Çünkü onda oyuna benzer bir manzara vardır. Bu tür şeyler kâmil ariflerin makam ve konumuna yakışmaz; onlardaki yüksek hal ile uyuşmaz.

Semâ ve benzeri şeyleri kabul etmeyenlere cevap olarak şunlar söylene­bilir. Semâı hiçbir ayırım yapmaksızın her haliyle inkâr eden kimse, şu üç gu­ruptan birisine girer:

1-Ya bu husustaki sünnet ve haberleri bilmiyordur.

2-Ya, kendisine verilen hayırlı amellerle aldanmış birisidir

3-Ya da donuk tabiatlı olduğundan bu konuda herhangi bir zevki yoktur ve bunun için inkarda ısrar eder. Her bir gruba anlayacakları bir yolla cevap ve­rilebilir. Şöyle ki:

Semâ konusundaki hadis ve haberleri bilmeyene, yukarıda zikrettiğimiz, Hz. Âişe’den (r.ah) rivâyet edilen hadisle, bu konudaki diğer hadis ve haber­leri bildirmek gerekir. Ayakta salınarak hareket edenler konusunda da Rasûlullah’ın (s.a.v), Habeşlilere raks için ruhsat vermesi, Hz. Âişe’nin de Rasû­lullah (a.s) ile beraber onları seyretmesi hatırlatılmalıdır. Yalnız bu tür şeyler, yukarıda zikrettiğimiz sevimsiz hareketlerden ve kötü niyetlerden uzak oldu­ğu zaman makbuldür.

Rivâyete göre; Rasûlullah (a.s), Hz. Ali’ye: “Yâ Ali! Sen benden, ben de sendenim.” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 9; (Hadisin son kısmı zikredilmemiştir), Ahmed, Müsned, V, 204.) deyince, Hz. Ali (r.a) sevincinden sallanmıştır.

Yine, Rasûlullah (a.s), Ca’fer et-Tayyar’a. “Sen hem yaratılış hem de ahlak bakımından bana benziyorsun.” buyurunca Ca’fer el-Tayyar, (se­vinç ve şevkinden ayakta) sallanıp raks etmiştir. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 10; İbnu Kesir, el-Bidâye ve'n-Nihâye, IV, 256; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IX, 272)

Hz. Hamza’nın (r.a.) kızına bakma konusunda, Hz. Ca’fer et-Tayyâr, Hz. Alî ve Hz. Zeyd (r.anhüm) ihtilafa düşüp her birisi: “Ona ben bakacağım, ben daha hak sahibiyim.” diye çekiştiklerinde, Rasûlullah (a.s) herbirine iltifatvâri sözler söyleyip çocuğun bakımını, Ca’fer et-Tayyâr’a verince), o, muhab­bete gelip raks etmiştir. (Hâdisenin tamamı için bkz: ibnu Kayyım, Zâdü’l-Meâd, III, 374-375- Ali-Nasıf, et-Tâc, II, 357-358.)

Kendisine ihsân edilen hayır amellere aldanarak semâ ve benzeri şeylere karşı çıkana şöyle diyebiliriz:

“Senin Allahu Teâlâ’ya yaklaşman, azalarını ibâdetle meşgul etmenle ol­maktadır. Eğer kalbinde Allah için bir niyyet bulunmasaydı, azalarının amel ve hareketlerinin bir kıymeti olmazdı. Çünkü ameller, ancak niyetlere göre de­ğerlendirilir ve insana ancak niyetinin karşılığı verilir. Niyet, senin Yüce Rabbine korku ve ümidle nazar edip kalben O’na yönelerek rahmetini istemendir. İşte güzel bir şiir veya kaside dinleyen kimse de ondan, kendisine Rabbini hatırlatacak bir mâna çıkarır. Bu ya bir korku ya bir hüzün ya bir inkisar (kalp kırıklığı) ya da bir boyun büyüklüğü olabilir. Yani, o anda kalbi, Rabbini hangi hâl içinde hatırlayacaksa, o hâle tutunur. Meselâ; bir kuş sesi işitse, kalbi bundan hoş olur ve Allahu Teâlâ’nın onda tecelli eden kudretini düşü­nür. Cenâb-ı Hakk’ın onun boğazını yaratmasını, gırtlağını boğmalar halinde dizmesini, onu mahlukatın hizmetine bağlamasını, sesin çıkış yerini, onun ku­laklara gelişini tefekkür eder ve bütün bu düşünceler içinde Allahu Teâlâ’yı teşbih ve takdis eder durumda olur. (Aynen bunun gibi); bir insan sesi işitti­ğinde de benzeri düşüncelere ulaşıp, iç âlemi zikir ve fikirle dolacak olursa, bunu reddetmek nasıl mümkün olabilir?

Sâlihlerden birisi şöyle anlatmıştır: “Cidde Câmiinde itikâfa girmiştim. Bir gün, câminin bir köşesinde şiir söyleyen bir topluluk gördüm. İçimden bunu kötü görerek: “Şunlara bak! Allahu Teâlâ’nın evinde şiir söylüyorlar.” dedim. O gece, Hz. Rasûlullah (a.s)’ı rüyamda gördüm. Efendimiz (a.s), o köşede oturmuş, yanında da Hz. Ebû Bekir (r.a) bulunuyordu. Hz. Ebû Bekir (r.a), gündüz işittiğim sözlerden söylüyor, Hz. Rasûlullah da (s.a.v) onu dinliyor, söylenen şeylerden etkilenmiş gibi elini göğsüne koyuyordu. Bunu görünce kendi kendime: “Burada bunu dinleyenleri inkâr etmem gereksizmiş; baksa­na, Ebû Bekir söylüyor, Rasûlullah (a.s) da dinliyor!” dedim. Sonra Hz. Pey­gamber (s.a.v) bana doğru yöneldi ve:

“Bu hak olduğu için haktır.” veya: “Hakk’tan gelen bir haktır.” buyurdu.

Evet bu ses, kendisine bakılmakla fitneye düşülmesinden korkulan parlak yüzlü bir gençten yahut yabancı (nâmehrem) bir kadından dinlendiği zaman, içinde yukarıda zikrettiğimiz zikirler ve fikirler bulunsa bile, sadece sesten do­layı değil, içinde fitne korkusu bulunduğu için onu dinlemek haram olur. Böyle bir sesi dinlemek, (onun etkisinde kalıp) fitneye düşmek demektir. Bunun için, her haramın (maslahat icâbı etrafına konan) bir yasak bölgesi vardır.

Meselâ oruçlu bir gence, (cimâya düşer korkusuyla) hanımını öpmesinin, (zinâya kapı açılmasın diye) nâmahrem bir kadınla tek başına kalmanın ya­sak edilmesi gibi. Bunun için dinleyicinin hâli ve dinlediği şeylerin ona yapa­cağı (aksi) te’sir ve sonuçları bilindiği zaman, maslahat icâbı, böyleleri, (şiir, kaside vs.) dinlemekten menedilirler. Şu hâlde, sadece harama değil, hara­ma götüren yollara da yasak konulabilir. Bu hep böyledir.

Semâı inkâr eden tabiatı donuk, hiçbir zevk sahibi olmayan kimseye ise şunlar söylenebilir:

Cinsî iktidarı olmayan (ve hiç cimâ yapmamış) kimse, cimânın lezzetini bi­lemez. Anadan doğma körün, parlak güzelliklerden bir istifâdesi olamaz. Ba­şına mûsibet gelmeyen acı nedir bilmez ve ah edip inlemez.

Bu durumda, bâtını muhabbet ve şevkle beslenip dolmuş bir sevene kar­şı, onu inkara götüren şey nedir? Çünkü böyle bir âşık, (melekût âlemine doğru) uçmak isteyen rûhunun, nefs-i emmârenin kafesinde hapsedildiğini görür. Bu arada ruhuna, üns vatanlarından (güzel, İlâhî) kokular gelir; irfan or­dusunun nurlarıyla aydınlanır. Bu hâlinde ruh, nefsin elinde, gurbet diyarında ayrılık bardağından acılar yudumlamakta, mücâhade yükünün altında inle­mekte, müşâhade nurları parlayıp da üzerindeki yükü hafifletip sıkıntısını üzerinden atmamaktadır. Bu kimse, birçok amellerle nefis menzillerini katetse bile; vuslat kâbesine ulaşamamakta, önündeki hicab perdesi kalkıp, rahat bir nefes alamamakta, çektiği bunca meşakkatin şiddetinden bir türlü rahata çıkamamaktadır. İşte o zaman, yolunu engelleyen nefis ve şeytana dönerek der ki:

Ey yolumdaki dağlar! Allah için önümden,

Çekilin geliversin bâd-ı sabâ o yarden.

O sabâ rüzgârı ki, esince mahzun kalbe,

Gider bütün sıkıntı, birşey kalmaz mihnetten.

Bulayım serinliğini ya alsın ateşimi,

Samimiyetten başka herşeyi giden kalbten.

Bilinsin ki Leylâ’mın dertleri çok eskidir.

Aşığı öldüren derdi, başlayandır önceden.

Makbul semâı inkâr eden kimse, muhtemelen şu fikirdeki birisidir: “Allah’a muhabbet, ancak emirlerine uymaktan ibarettir; bundan öte bir şey yoktur Bü­tün mesele; Allah’tan korkup itaat etmektir.” Bu kimse böyle diyerek, ilimde yüksek derecelere ulaşmış ulemaya ve mukarrabûn velilerin elde ettiği özel muhabbeti inkâr eder. Onun kısır aklında; “muhabbet, bir misal, hayal, cins ve şekil ister!” görüşü yerleştiğinden; Hakk âşıklarının muhabbetini inkara gi­der ve bu cemaatin, imanın en yüksek derecelerine ulaştıklarını, kendilerine bahşedilen sayısız keşf ve müşahedelerden dolayı, bu yolda rûh ve nefisleri­ni fedâ ettiklerini bilip anlayamaz.

Ebû Hureyre (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:

“İsrâiloğullarından bir çocuk annesi ile bir dağın başında bulunuyor­du. Çocuk annesine:

“Şu göğü kim yarattı?” diye sordu, annesi:

“Allah.” dedi. Çocuk:

“Yeri kim yarattı?” diye sordu, annesi:

“Allah.” dedi. Çocuk:

“Dağları kim yarattı?” diye sordu, annesi:

“Allah.” diye cevap verdi. Çocuk:

“Bulutları kim yarattı?” diye sordu, annesi:

“Allah.” diye cevap verdi. Bunun üzerine çocuk vecde gelerek:

“O ne büyük Allah’dır! diyerek, kendini dağdan attı ve düşüp parça­landı.” [13]

Demek ki Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i ezelîsi, keyfiyetini aklın ve idrâkin kavrayamayacağı bir tarzda, bazı kullarına keşfolur. Çünkü akıl, görünen âleme bağlıdır; müşâhade âleminde ancak, Allahu Teâlâ’nın varlığını kavrayabilir.

Akıl, gayb âleminde ruha açılan sırlı âleme adım atamaz. Bu, cemâl-i İlâhîyi müşâhade makamı, özel bir rütbedir.

Halka âit muhabbetin dışında, bundan daha umûmî olan ve umûmî oldu­ğu kadar da özel yönü olan bir muhabbet şekli vardır. Bu muhabbet, Allahu Teâlâ’nın kibriyâsını, celâlini, ihsân ve ikramda tek olduğunu, ebedlerde zuhûr eden, ezellerde zâtına bağlı olan sıfatlarının tecellilerini mütâlaa ile kemâlinin güzelliğinin müşâhade edildiği bir muhabbet çeşididir. O özel bir muhabbet makamıdır. Allahu Teâlâ’nın kemal sıfatının öyle bir güzelliği vardır ki; ona zâhiri duyularla ulaşılamaz ve başka şeylere kıyasla onun farkına da varıla­maz.

Sevenlerden bir tâife, bu tecelli ve İlâhî güzelliği müşâhadeye özel olarak seçilip, sıfat-ı ilâhiyenin tecellilerine mazhar kılınmışlardır. Onlar, bu seyir ve müşâhade ölçüsünde, İlâhî bir zevk, Rabbânî bir şevk, mânevî bir vecd ve se­mâ elde etmişlerdir. Yukarıda anlattığımız ilk gruba ise zâtî tecelliden bir pay ihsan edilmiştir. Böylece onların vecdi, sâhip oldukları mârifet ölçüsünde, semâları da müşâhadeleri nisbetindedir.

Meşâyihten birisi demiştir ki: “Biz suda ve havada yürüyen kimselerden bir topluluk gördük ki, onlar, semâ türü şeyleri dinliyor, onunla vecde gelip ken­dilerinden geçiyorlardı.”

Bir başkası da şöyle demiştir: “Bir sahil kenarındaydık. İhvânımızdan biri­si, bir ses işiterek semâ yapmaya, suyun üzerinde dönerek gidip gelmeye başladı. Bir zaman sonra, eski yerine döndü.”

Nakledildiğine göre; sûfilerden birisi, semâ anında vecde gelerek ateşin üzerinde dolaşmaya başlamış ve ateşin acısını hissetmemiştir.

Yine sûfilerden birisi de semâ ânında vecde düşüp, o esnâda, eline ya­nan bir mumu olarak gözüne tutmuştur. Hâdiseyi nakleden kimse demiştir ki: “Gözüne yaklaşıp baktım; gözünden bir ateş yahut nûrun çıkıp mumun ateşi­ni geri çevirdiğini ve mumun ateşinin gözüne hiç zarar vermediğini gördüm!”

Yine birisinin de semâ anında vecde geldiği zaman, yerden birkaç zirâ’ (1 zira: 75-90 cm) yükselerek havada dolaştığı nakledilmiştir.

 Gerçi biz, donuk tabiatlı kurrâların ve katı yapılı âbidlerin kalblerinin bu tür şeyleri inkara çok daha yakın olduğunu biliyoruz. Ancak biz, onlar gibi inkara gidemeyiz. Çünkü biz, onların bilmediklerini biliyor, Ashâb ve Tâbiînden, onların işitmedikleri birçok gerçeği işitmiş bulunuyoruz.”

Şeyh Ebû Tâlib (rah) bu sözü büyük bir araştırma sonucu ve ileri derece­deki sünnet bilgisine dayanarak söylemiştir. Fakat biz, semâı, inkâr edenleri bir derece mazur görerek, konuyu açıyor ve tercih edilen semâ ile reddedilen semâ arasındaki farkı açıklıyoruz:

Bir defasında Şibli (rah), birisinin: “Ben Selmâ’yı arıyorum, onun nerede konakladığını bilen yok mu?” dediğini işitince; şiddetli bir sayhâ atıp (asıl sev­gili olan Yüce Mevla’yı kasdederek): “Hayır! Vallâhi iki dünyada da O’ndan haber verecek kimse yoktur!” demiştir.

Denilmiştir ki: “Taat, zâhirî sıfatların sırrı olduğu gibi; vecd de bâtınî sıfat­ların sırrıdır. Zâhirî sıfatlar, hareket ve sukün, bâtınî sıfatlar ise hâl ve vecd şeklinde ortaya çıkar”

Ebû Nasr es-Sarrâc, demiştir ki:

“Semâ ehli" üç tabakadır:

Bir grup vardır ki onlar, dinledikleri şeylerde Cenab-ı Hakk’ın kendilerine yapmış olduğu hitab ve işaretlere yönelirler.

Bir diğer grup, dinledikleri şeylerde, hallerine, makamlarına ve vakitlerine uygun işâretler bulunan mânalara yönelirler. Onlar bunda, Allah adına işâret ettikleri hususlarda, ilme bağlı ve sıdkı arayarak hareket ederler.

Üçüncü grup ise, bütün dünyevî ve nefsî alakaları keserek tamamen Al­lah’a yönelmiş, dünya muhabbeti, kenarda mal yığma hastalığı ile kalbleri kir­lenmemiş gerçek sûfilerdir ki onlar, kalblerinin sefası için semâ ederler. As­lında semâ da onlara lâyıktır. Onlar, insanlar içinde selâmete en yakın, fitne­den en emin olanlardır. Dünya muhabbetiyle kirlenmiş bir kalbin semâı, tabi­ata âit ve zorlamayla yapılan bir semâdır.”

Sûfilerden birisine, semâdaki tekellüften, yani insanın kendisini semâa zorlamasından sorulunca; şöyle cevap vermiştir: “Semâda tekellüf (kendini zorlama) iki çeşittir:

1 -Bir mevki veya dünyevî menfaati ele geçirmek için yapılan zorlama ki bu, bir aldatma ve hiyânettir.

2-Hakiki semâa ulaşmak için kendini zorlamadır ki bu, vecde ulaşmak için vecd hareketleri yapmak ve kendisine teşvik edilen, ağlayamayan birisinin ağlıyor gibi davranmasına benzer.”

Bir de: “Bu şekil toplanarak semâ yapmak ve bir şeyler dinlemek bid’attır.” diyen kimseye şöyle denilir:

“Mahzurlu ve yasaklanan amel ancak, yapılması emredilen bir sünnetle çatışan ameldir. Böyle olmayan bir ameli yapmada herhangi bir sakınca yok­tur.

Bu, meclise girene hürmeten ayağa kalkmaya benzer. Bunun olmadığının düşünelim. Hem Arapların âdeti; içeri giren için ayağa kalkmamaktır. Hatta, nakledildiğine göre; Rasûlullah (a.s) bir meclise girdiğinde (bazen) ayağa kal­kılmazdı.

Ayağa kalkmanın âdet olduğu memleketlerde, kalblerin hoşluğu ve güzel geçim için bu âdetin icrâsında herhangi bir sakınca yoktur. Çünkü böyle yer­lerde bu âdeti terk etmek, kalblerde soğukluk hâsıl eder ve rahatsızlık verir. Bu durumda ayağa kalkmak, güzel geçim ve hoş sohbete vesile olacağından; icrâsında herhangi bir sakınca olmayan bir amel olur. Çünkü o, bu konuda rivâyet edilmiş bir sünnetle çatışmamaktadır.” (Seferden dönen veya içeri giren bir kimseye ve husûsiyle Hz. Peygamber’e ayağa kalkmanın mübah ve fa­zilet olmasıyla ilgili haberler kitabımızın onsekizinci bölümünde geçmiştir. Ayrıca bkz: ibnu Kesir, el-Bidâ- ye, IV, 255; Ebû Dâvud, Edeb, I.)

[1]- (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 183; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, II, 17. (Had. No: 1211))  

[2]- (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, I, 74; Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, I, 292, (Had. No: 467); Beyhakî, Şuabu’l-İmân, I, 491 (Had. No: 803))

[3]- (Bkz: Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummal, III, 141 (Had. No: 5875-79))

[4]- (Müslim, Îdeyn, 16; Amed, Müsned, VI, 33, 84, 99.)

[5]- (Buhârî, îdeyn, 25; Müslim, îdeyn, 17; Nesâî, îdeyn, 35; Ahmed, Müsned, VI, 83.)

[6]- (İbnu Mâce, ikâme, 176; Ahmed, Müsned, VI, I9-20.)

[7]- (Buhari, îdeyn, 25; Müslim, îdeyn, I6.)

[8]- (Bııhârî, Fedâilu’l-Kur’an, 3I; Müslim, Müsâfirin, 235-236; Tirmizi, Menâkıb, 55; Nesâî, İftitah, 83.)

[9]- (Ali Nasıf, et-Tâc, V, 283.)

[10]-  (Bu mânadaki hadisler için bkz: Nesâî, Sehv, 99; Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, VII, 604-606.)

[11]- (Zebidi, İthafu's-Saade, VII, 604.)

[12]- (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, I57; Ebû Dâvud, Edeb, 87; Tirmizî, Edeb, 70, Beyhakî, Sünen-i Kübrâ, X, 238.)  

[13]- (Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, VII, 640. (İbnu Hıbban rivâyetiyle).)

 

Önceki bölümde, semâ’ın sahih olan şeklini ve sıdk ehli için lâyık olan kıs­mını açıkladık. Artık (zaman ve niyetler değişti ve) semâ yoluyla fitneler ço­ğaldı. Ondaki sâfiyet (ve rahmet) ortadan kalktı. Azmi gevşek, ameli az bazı kimseler, hırsla sema türü şeylere yönelip, onu nefisleri için savunmaya baş­ladılar. Bu kimselerin halleri bozuldu; semâ için çokça toplanır oldular. Çoğu zaman bu cemiyetler için yemek âdet edinildi. Keyfine düşkün nefisler bu tür toplantıları, daha önceki sâdıkların hayatında olduğu gibi, semâda kalbî hal­lere rağbetten değil, yemeğe muhabbetten arar oldu. Artık semâ, nefislerin şehevî arzularını tatmin için yanaştığı bir hastalık mahalli olup, oyun ve eğ­lence için aranan bir şey durumuna gelmiştir. Bu hal, müridin manevî kemâlâtının artmasını engeller, vakitlerini zâyi eder. İbadetlerden daha az haz al­maya sebep olur. Böyle toplantılara, şehevî arzularını ele geçirme, keyf, eğ­lence ve safâ sahipleri için bir rahatlama arzusuyla rağbet edilmektedir. Gö­rülüyor ki bu tür bir toplantı, sâdıkların yanında merduttur, makbul değildir.

Denilmiştir ki: “Semâ ancak kalbi uyanık, hâli sağlam ârif için sahihtir. Mânevî yola yeni giren müridler için mübah değildir.”

Cüneyd el-Bağdâdî (rah.), demiştir ki: “Müridin semâı arzuladığını görür­sen; bil ki onda, tembellik eseri vardır.”

Anlatıldığına göre; Cüneyd (rah.) semâı terk ettiğinde, kendisine: “Siz da­ha önce semâ yapardınız ya!” denildiğinde:

“Kiminle dinlediğimi bilir misiniz?” diye sordu:

“Nefsiniz için, nefsinizle!” denildiğinde;

“Kimden dinlediğimizi de biliyor musunuz?” demiştir. (Hazret böyle söyle­mekle, semâı nefsi adına değil, İlâhî mârifet için yaptığına işâret etmiştir).

Çünkü onlar semâı, bu işin ehli olanlarla birlikte ehil kimselerden dinlerler­di. Bu işe ehil olan kimseler yok olunca, onu terk ettiler. Onlar semâ yapmak istedikleri zaman ancak, onun usul, şart ve edeblerine dikkat ederek yapar­lardı. Bu sayede âhireti hatırlar, Cennete rağbet edip, ateşten sakınırlar, böylece; mânevî talepleri artar, halleri güzelleşirdi. Bunun için bazı vakitler topla­nırlardı. Ancak bunu, zikir ve virdlerini terk edecekleri bir alışkanlık hâline ge­tirmezlerdi.

İmam Şâfii’nin (rah), “Kitâbu’l-Kadâ’da, şöyle dediği nakledilmiştir:

“Şarkı; bâtıla benzeyen mekruh bir eğlencedir. Kim teğanniyi (şarkı ve tür­kü söylemeyi) çoğaltırsa, o, sefih bir insandır; şehâdeti kabul edilmez.”

Şâfii ülemâsı, nâmahrem kadının sesini dinlemenin câiz olmadığında itti­fak etmişlerdir. Bu kadın ister hür ister câriye olsun ister yüzü açık, isterse perde arkasında okusun, hüküm aynıdır.

Nakledildiğine göre; İmam Şâfii (rah.), trampet türü çalgıları mekruh gö­rerek: “Onu, (müslümanları) Kur’an’dan alıkoymak için zındıklar ortaya koy­du.” demiş ve ayrıca:

“Hangi şekilde olursa olsun, Kur’an-ı Kerim’i güzel ses ve lahinle (makam­la) okumakta bir sakınca yoktur.” hükmünü belirtmiştir.

İmam Mâlik’e göre; bir kimsenin satın aldığı câriye şarkıcı çıkarsa, bu ayı­bı sebebiyle sahibine iâde edebilir. Diğer Medine ehlinin ve İmam A’zam’ın görüşü de bu şekildedir.

Şarkı, türkü dinlemek günahtır. Bunu, fakihlerden çok azı, (sözleri uygun olursa) mübah görmektedirler. Onu mübah görenler de onun, mescid ve mübârek yerlerde söylenmesini uygun bulmazlar.

Allahu Teâlâ’nın: “İnsanlardan bazıları da boş söze rağbet edip peşi­ne düşer.” (Lokman (31), 6.)

Âyetinin tefsirinde İbnu Mesut (r.a): “Âyette geçen boş söz; şarkı, türkü söylemek veya onu dinlemektir.” demiştir.

Yine Allahu Teâlâ’nın: “(Haktan) gafil oyalanıyorsunuz.” (Necm (53), 6I.) ayetinin tefsirinde de: “Sâmidûn” ifâdesi; şarkı söyleyenler, olarak açıklanmıştır. Bu görüşü, İkrime, Abdullah b. Abbas’dan rivâyet etmiştir. Himyer lugatında bu ke­lime “şarkı-türkü” mânasına gelmektedir. Yemenliler; bir kimse şarkı-türkü söylediği zaman, bu kelimeyle ifâde ederler. “Onlardan gücünün yettiğini sesinle (ayart ve yerinden) oynat.” (İsrâ (17), 64.) âyetinin tefsirinde, Mücâhid: “Burada­ki sesten murad; şarkı ve müzik âletleridir.” demiştir. Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:

“İlk sayhâ atıp ağlayan ve ilk teğanni edip şarkı söyleyen İblis’tir.”[1]  

Abdurrahman b. Avf (r.a), Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâ­yet etmiştir:

“Günah olan iki sesden menedildim. Birisi; herhangi bir nimete kavu­şunca gülüp eğlenmek, diğeri de mûsibet hâlinde bağırıp çağırmak.”[2] 

Hz. Osman’ın (r.a) şöyle dediği rivâyet edilmiştir: ‘Teğanni yapmadım, onun hiç arzu da etmedim. Rasûlullah’a (s.a.v) bey’at ettiğim günden be­ri avret yerime, sağ elimle dokunmadım.”[3]

Abdullah b. Mes’ud da (r.a) şöyle demiştir: “Teğanni (şarkı-türkü), kalblerde nifakı yeşertir.”

Anlatıldığına göre; İbnu Ömer (r.a), ihramda olan bir topluluğa uğradı. İç­lerinde de şarkı söyleyen bir kimse vardı. Onlara: “Hey, bu ne hal! Allah sizin duânıza icâbet etmesin, Allah sizin duânıza icâbet etmesin!” dedi.

Birisi, Kâsım b. Muhammed’e teganninin durumunu sordu. O da: “Seni ondan nehyederim ve senin için hoş karşılamam.” dedi. Adam: “O haram mı ki?” diye sorunca, Kâsım: “Ey kardeşimin oğlu! Allah, hak ile bâtılı birbirinden ayırınca, şarkı ve türküyü hangi tarafa kor? Bir düşün!” dedi.

Fudaylı b. lyaz: “Şarkı-türkü, aklı büyüleyip zinâya kapı açar.” demiştir. Dahhâk da: “Teğanni; kalbi ifsâd eder, Rabbi gazaba getirir.” demiştir.

Sûfilerden birisi şöyle demiştir: “Teğanniden (şarkı-türküden) sakınınız. Çünkü o, şehveti artırır, insanın mürüvvetini ayaklar altına alır ve insanı içki içmiş gibi sarhoş eder.”

Bunu söyleyen, gerçekten doğru söylemiştir. Çünkü oynak bir tabiat, şar­kı ve türkü gibi nâme ile söylenen şeylerle kendinden geçer. O anda, parmak şıkırdatmak, el çırpmak ve raks gibi, normal hallerde güzel bulmadığı şeyleri hoş karşılar ve kendisinden aklının zafiyete düştüğün gösteren bir takım nahoş hareketler zuhûr eder.

Hasan el-Basri: “Def, Müslümanların çıkarıp ortaya koyduğu bir şey de­ğildir.” demiştir.

Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) şiir dinlemesiyle ilgili rivâyet, şarkı ve türkünün mübah olduğunu göstermez. Çünkü şiir, manzum şekilde söylenen bir söz­dür. Diğer kelamlar ise, nesir şeklinde ifâde edilmektedir. Bu durumda, onun güzeli güzel, çirkini de kötü ve merduttur. Şarkı-türkü ise birtakım nağmeler­le olmaktadır.

Ehl-i insaf birisi, zamanımızdaki insanların toplantılarındaki durumu, şar­kıcının defiyle oturup diğer çalgıcıların âletleriyle katılımını bir düşünse; böy­le bir toplantı şeklinin, Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) huzur-ı saâdetlerinde vâki ol­duğunu söyleyebilir mi? Allah Rasûlü ve Ashâbının, ortaya bir takım söz sa­natçısı çıkararak başına toplanıp onu dinledikleri ileri sürülebilir mi? Elbette, hayır. Eğer bunda bir fazilet (ve fayda) olsaydı onu da ihmal etmeyip yapmaz­lar mıydı?

Bunda bir fazilet olduğu için sema yaptığını ve bu tür toplantılara katıldı­ğını söyleyen kimse, belli ki Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v), O’nun Ashâbı’nın ve Tâbiîn’in yüksek hallerini yakinen bilmiyor; ayrıca onların yaşadığı mânevî hayatın tadını da tatmış değil. Bu kimse, daha sonra gelen âlimlerden bazı­sının bu konudaki istihsana dayalı fetvasına dayanıp, yaptığına bir genişlik aramaktadır. Halbuki çok defa insanlar, bu konuda hataya düşmüşlerdir. Her ne zaman kendilerine, bir konuda, Selef-i sâlihinin hâl ve içtihadlarıyla delil getirilse; hemen, daha sonraki âlimlerden birtakım delillerle karşı çıkmaktadırlar. Halbuki Selef, Hz. Rasûlullah'ın (s.a.v) devrine daha yakın ve hallen de Efendimizin hâline daha çok benzemekteydi.

Sûfilerin çoğu, Kur’an-ı Kerim okunurken, kendinden geçme hâline düş­meden, bazı şeylerin yapılmasını müsâmaha ile karşılıyorlardı.

Abdullah b. Urve b. Zübeyr (r.a), demiştir ki: “Büyük annem Esmâ binti Ebu Bekir’e: Rasûlullah’ın (s.a.v) ashâbı kendilerine Kur’anokunurken na­sıl davranıyorlardı?” diye sordum, bana:

“Allahu Teâlâ’nın, kendilerini Kur’an’da vasfettiği gibi, gözlerinden yaşlar akar, derileri ürperirdi.” dedi. Ben:

“Bugün bazı insanlar, Kur’an okunurken kendilerinden geçip bayılıyorlar!” deyince;

“Huzur-u ilâhiyeden kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.” diyerek, o hâ­li beğenmediğini ifâde etti.”

Rivâyet edilir ki; Abdullah b. Ömer (r.a) düşe kalka yürüyen, elini kolunu sallayarak çırpınan bir Iraklı ya rastladı:

“Buna ne oluyor!” diye sordu. Yanındakiler:

“Kendisine Kur’an-ı Kerim okununca, Allah Teâlâ’nın zikrini işitip düştü!” dediler. Bunun üzerine İbnu Ömer (r.a):

“Hiç şüphesiz biz de Allah’tan korkuyoruz, ama böyle düşmüyoruz. Belli ki onun içine şeytan girmiş. Rasûlullah’ın (s.a.v) ashabı böyle yapmazdı.” dedi

İbnu Sîrin’in yanında, kendisine Kur’an okunduğu zaman, saralı gibi eli ayağı titreyip bayılan birisi anlatılınca, Hazret şöyle demiştir: “Onun hâlini an­lamak için yapılacak iş şudur: Böyle birisi evin çatı katında ayaklarını aşağı salmış olarak otururken, kendisine Kur’an okununca, aynı şekilde vecde ge­lip kendisini damdan aşağı atarsa, o, bu cezbe halinde sâdıktır; yoksa sahte­kar ve riyâkardır.”

Ulemadan rivâyet edilen bu sözler, mutlak mânada cezbe ve vecdi bir in­kar değildir. Çünkü bu tür şeyler, bazı sâdık kimselerde de vâki olmuştur. Bu­radaki inkâr, ekseri avamda gözüken yapmacık ve zorlama ile ortaya konan vecd ve ürpermelere aittir. Bu gibi hareketler, bazılarında riya ve zorlama ile ortaya çıkarken; bazılarında da ilminin azlığı ve hevâ-i nefs ile karışık cehli­nin fazlalığından meydana gelmektedir. Böyle birisine azıcık bir vecd gelse, bir sürü de kendisi ekler ve bunun dinine zarar vereceğini bilmez. Halbuki kendisi, onun, nefsinden kaynaklandığını pekâlâ bilmektedir. Fakat nefsi, din­lediği şeylere gizlice kulak vererek, gelen vecdi, durdurulması gereken sınırdan öbür tarafa taşırır. Bu tür şeyler, sadık müridlerin haline ve yoluna ters düşmektedir.

Rivayete göre; Hz. Mûsâ (a.s), kavmine vaaz ederken, içlerinden bir adam vecde gelip gömleğini yırttı. O anda Hz. Mûsâ’ya vahyedildi ki:

“Gömlek sâhibine söyle; gömleğini yırtıp parçalayacağına gelen feyiz ve nura kalbini açsın!”

Eğer semâ, parlak genç bir oğlanın sesini dinleyerek yapılıyorsa, artık fit­ne yüzünü göstermiş ve ehl-i diyânete bunu inkâr lâzım olmuştur.

Bakıyye b. Velid demiştir ki: “Büyükler, genç, güzel, parlak oğlanlara bak­mayı hoş karşılamazlardı.”

Atâ da: “Kalbin (nefis adına), meylettiği hiçbir nazarda hayır yoktur.” de­miştir.

Tâbiîn’den birisi ise: “Tevbe eden bir genç için, parlak oğlanlarla oturma­sından korktuğum kadar, yırtıcı hayvanlardan korkmam!” demiştir.

Tâbiîn’den bir diğeri de: “livata hastalığı üç türlü meydana gelir: Bir kısmı bakarak, bir kısmı eliyle dokunarak, bir kısmı da bizzat fiilini yaparak onu icrâ etmektedirler.” demiştir

Görülüyor ki; sûfilere, bu tür toplantılardan sakınması ve töhmet altında kalacağı yerlerden uzak durması gerekmektedir. Çünkü tasavvuf bütünüyle sadâkat ve ciddiyettir. Nitekim, büyüklerden birisi:

“Tasavvuf; her şeyi ile ciddiyettir. Sakın ona herhangi bir oyun ve eğ­lence (boş iş) karıştırmayınız!” demiştir.

Bu bölümde naklettiğimiz rivâyetler, semâ’dan kaçınmayı ve ondan korun­mayı göstermektedir. Önceki bölümde ise; şartlarına riâyet edip, mekruhla­rından kaçınarak yapılan semâ’ın câiz olduğunu zikretmiştik. Bu hususta ge­reği kadar meseleyi açtık ve kaside ile teğanni (şarkı-türkü) arasındaki farkı belirtmeye çalıştık.

Sâlihlerden bir grub, semâ yapmazlar, fakat bununla beraber, güzel bir ni­yetle, edeb ve âdâbına uygun olarak semâ yapanları da inkara gitmezlerdi.

[1]- (Zebîdî, Ithâfu’s-Sâde, VII, 67I-72)

[2]- (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, III, I7; Münzirî, et-Terğib, IV, 350.)

[3]- (Heysemî Mecmau’z-Zevâid, IX, 86.)

Bil ki vecd, daha önce kaybedilen bir şeyin bulunduğunu gösterir. Kaybet­meyen bulamaz. Kulun kalbindeki İlâhî neşe ve aşkı kaybetmesi; rûhî varlığı­nın, beşerî ve nefsî sıfatlarla sarılmasından kaynaklanmaktadır.

Şayet kul, nefsânî his ve hallerden tamamen kurtulsaydı, mânevî alanda tam hürriyetine kavuşurdu. Tam bir hürriyet sâhibi de vecd bağından kurtul­muş olur. Çünkü vecd bağı, insanda kalan nefis ve vücûda âit şeyleri tutmak­tadır. İnsanda bu tür şeylerin kalması ise, birçok (İlâhî) ihsanlardan geri ve mahrum kalmaktan ileri gelmektedir.

Husrî (r.a) demiştir ki: “Kendisini, gafletinden uyarıp kalben harekete ge­çirecek bir iticiye muhtaç olanın durumundan daha aşağı bir hâl yoktur.”

Buna göre; hak ehli birisinin semâ ile bulduğu vecd, (bazı yönlerden) ehl- i gafletin semâ ile ulaştığı vecde benzemektedir.

Ehl-i Hakk’ın vecdinin diğerine benzeyiş yönleri şunlardır:

1)- Oda kendisini itip harakete geçirecek bir şeye nazar etmekte ve buna ihtiyaç hissetmektedir.

2)- Bâtını, işittiği şeyle etkilenmektedir.

3)- Vecdinin eseri dışa yansımaktadır.

4)- Bir halden diğer bir hâle geçip hâli değişmektedir. Ancak ehl-i Hakk ile ehl-i bâtılın halleri birbirinden farklıdır. Şöyle ki:

Ehl-i bâtıl, nefsinin hevâsını elde ettiği için vecde gelir. Ehl-i Hakk ise, kal­binin muradına ulaştığı için vecde düşer. Buna işaretten denmiştir ki:

“Semâ, kalbde yeni birşey meydana getirmez, ancak daha önce kalbde mevcut olan şeyi harekete geçirir.”

Şu hâlde; kimin kalbi Allah’tan gayrisine bağlı ise, semâ onu harekete geçirince, o, hevasıyla vecde gelir. Bâtını Allah’ın muhabbetine bağlı olan kim­se ise; kalbindeki irâdeye uygun olarak Allah için vecde gelir. Demek ki; bu işin ehli olmayan kimse nefis perdesiyle perdelidir; ehl-i hak ise kalp perde­siyle perdelenmiştir. Nefsin perdesi, arzî ve zülmânî; kalbin perdesi ise semâvî ve nûrânîdir. Kim, devamlı müşâhade hâline ulaştığı için İlâhî tecellilerden hiç uzak kalmaz, mânevi zevkini hiç kaybetmez ve basit varlıkların peşine ta­kılıp kalmazsa, o, semâ yapmadığı gibi yeni bir vecde de gerek duymaz.

Bu anlayıştan hareketle, sofilerden birisi şöyle demiştir:

“Vecd, bütün varlığı saran, sözle ifâde edilemeyen hararetli bir ateştir.”

Ariflerden Mimşâd ed-Dineverî (rah.), içlerinde şarkı-şiir okuyan sanatçı­nın bulunduğu bir topluluğa uğradı. Onlar, Hazreti görünce, sustular. Bunun üzerine o: “Yaptığınız işe devam edin. Vallahi, dünyanın bütün eğlenceleri kulağımda toplansa, düşünceme bir tesir etmez (beni gönlümdekinden ko­parmaz) ve içimdeki dertlerden hiçbirine de şifâ olmaz!” dedi.

Demek ki vecd; ehl-i gaflet için, nefsine mübtelâ olmuş rûhun bir feryadı­dır; sâdık olan için de kalbin te’sirinde kalmış rûhun bir sayhâsıdır. Şu hâlde; sâdık için de gâfil için de vecdin kaynağı rûhânî ruhtur.

Vecd, bazen zâhir olan mânaları anlamaktan, bazan de sırf söylenen nâ­me ve makamlardan kaynaklanır. Mânalardan meydana gelen vecde, gâfilin nefsi ile sâdığın kalbi semâda rûha ortak olur. Sırf nâmelerden meydana ge­len vecdde ise, ruh, semâında yalnız kalır. Bununla birlikte, gâfilin nefsi, sâ­dığın da kalbi, dinlenen semâı, kendi taraflarına çekip arzuları istikâmetinde kullanmak isterler.

Rûhun, güzel nâmelerden lezzet alması; onun, rûhânî âlemin güzellik ve cemalin aslının toplandığı yer olmasındandır. Varlık âlemindeki sûret ve şe­killerde görülen tenâsüb ve güzellik, rûhânî âlemin bir mirâsı ve yansıması­dır. Kâinattaki tenâsüb, kavlî ve fiilî güzelliklerle, daha güzel bir durum arz etmektedir.

İşte ruh, tatlı bir nağme ve ahenkli bir mûsikî işitse; (aralarındaki cinsiyet­ten dolayı ondan etkilenir). Ancak bu etkilenme, hikmet (ve imtihan) âlemi­nin maslahatı icâbı, şeriat dâiresinde sınırlandırılmıştır. Kulun bu sınırlara dikkat ve riâyet etmesi, dünya ve âhirette (kendisi için) maslahatın tâ kendi­sidir.

Bu işin bir diğer yönü şudur: Ruh, güzel nağmelerden zevk almaktadır. Çünkü, ruh ve nefis, aynen iki aşığın aralarında (kendi dilleriyle) konuşmala­rı gibi, bu nağmeler vâsıtasıyla birbiriyle işaret ve remizlerlerle konuşmakta­dırlar. Nefisle ruh arasında, karşılıklı aslî (kökü yaratılışa dayanan) bir aşk vardır. Bu aşk; nefsin müennes (dişilik), rûhun da müzekker (erkeklik) özelli­ğinden kaynaklanmaktadır. Erkekle dişi arasındaki karşılıklı aşk ve sevgi ta­biî bir olaydır ve her zaman mevcuttur. Allahu Teâlâ bu gerçeğe işâreten:

“Kendisiyle (ülfet ve ünsiyet edip) teskin olsun diye o bir nefisten (Âdem’den) de zevcesini yarattı.” (A’râf (7), I89.) buyurmuştur.

Âyette geçen “Minhâ” (ondan) ifâdesi, aralarındaki ülfet ve ünsiyet için ge­rekli olan yakınlık ve beraberliğe işâret etmektedir.

Rûh namelerden lezzet almaktadır; çünkü onlar, iki âşık arasında gizli ko­nuşmalardır.

Hikmet âleminde Havvâ vâiidemiz, Hz. Âdem’den yaratıldığı gibi; kudret âleminde nefis de rûhânî ruhtan yaratılmıştır. İşte ruhla nefis arasındaki kaynaşma bu temele dayanmaktadır.

Bu şöyle olmaktadır: Gerçekte nefs, hayvânî bir ruhtur, fakat rûhânî rûha yakınlığı sâyesinde ayrı bir cinsiyet kazanmıştır. Bu da rûhânî rûha yakın ol­manın şerefiyle diğer hayvânî ruhlardan ayrı bir özelliğe sahip olmasıyla oluş­muş ve böylece (bildiğimiz) nefs meydana gelmiştir. Bu duruma göre; kudret âleminde nefsin, rûhânî ruhtan yaratılması; hikmet âleminde Hz. Havvâ’nın, Hz. Âdem’den yaratılması gibidir. İşte aralarındaki karşılıklı bu ülfet, aşk, müzekkerlik ve müenneslik alakası hep buradan meydana gelmektedir ve bu yolla ruh, nağmelerden tad alıp hoş olmaktadır. Çünkü bu nağmeler, iki âşık arasında haberleşme ve konuşma mesâbesindedir. Nitekim şâir, bu mânada şöyle der:

Vücûdda bizim için konuşur gözlerimiz,

Biz sükût eder iken; dertleşir hislerimiz.

Rûh, nağmeden zevk alınca; hevâ ile hasta olan nefs, vecde gelir ve ken­dinde oluşan yan etkilerin te’siriyle hareket edip sallanmaya başlar. Bu ara­da, Hakk’ı irâde derdine düşmüş kalp de, ruhda meydana gelen bu şevk se­bebiyle vecde gelip hareket eder. Şâir, bu durumu şöyle dile getirmiştir:

İçtik biz bâdeyi, biraz da döktük yere;

Cömerdin bardağından nasibi vardır diye.

Gâfilin nefsi, kalbinin semâsı için bir yer mesâbesindedir. Hakk ehlinin kal­bi de rûhunun semâsı için bir ye’r durumundadır. Gerçek Hakk erlerinin ulaş­tığı makama ulaşan, bütün ârizî hallerden sıyrılarak asıl cevherine kavuşan kimse, “Mukaddes vâdi” teşbihiyle anlatılan İlâhî huzurda, kalp ve nefsine âit herşeyi çıkarıp atmış; sonsuz güç sâhibi Yüce Mevla’nın huzurunda sıdk makâmında yerleşip kabul görmüş, müşâhade nûruyla bütün nağme ve makâm çeşitlerini yakıp yok etmiş, devamlı sevgilinin tecelli ve kudret eserlerini mü­şâhade ile meşgul olduğundan, ruhu, başka söz ve nağmelere kulak vermez olmuştur.

İlâhî tecelliler karşısında hayrete düşmüş, Cemâlullah’a müştak olmuş bir kimseye, diğer âşıkların önündeki perdelerin kalkması gibi bir hâl söz konu­su değildir; onun buna ihtiyacı yoktur. Bu yüzden onu semâ gibi şeyler harekete geçirmez. Söylenişindeki letâfet ve zerâfete rağmen, nağmeler, bu rûha ulaşıp bir etki edemeyince (idraki daha zor ve) daha katı olan mânaları anla­ma yoluyla semâ, o rûha nasıl ulaşsın ve nasıl tesir etsin)! Latif işâretleri ta­şımaya gücü yetmeyen, ağır ibârelere nasıl tahammül edebilir? Bunu, anla­şılması daha kolay bir ibâreyle şöyle ifade edebiliriz:

Vecd, Allahu Teâlâ’dan gelen bir vâridattır. Bizzat Allah’ı isteyen kimse, onun katından gelen bir şeye kanaat etmez. Devamlı İlâhî huzurda kurbiyyet hâlinde olan bir kimseyi, Allah katından gelen şeyler oyalamaz ve onu elde etmek için harekete geçirmez. Aslında gelen vâridat, kulun (Allah’tan, İlâhî huzurdan) bir nev’i uzaklığını gösterir. Huzûr-u ilâhiyede kurbiyyet makâmında olan kimse, zâten, bütün vecd ve feyizlerin sâhibini bulmuştur; artık vâridatı ne yapsın.

Vecd bir ateş, Rabbini bulan kalp ise bir nurdur. Nur, nardan daha latiftir.

Kesif (katı) olan şey, latif olana hükmedemez. Şu hâlde; bu kemâlâta ulaşmış bir kimse, tabiatından kaynaklanan nefsânî his ve vecdlere aldanarak sapma­dan, istikâmet üzere devam ettiği sürece, semâ yoluyla kendisine vecd ulaş­maz (vecde hâcet kalmaz). Şayet kendisine herhangi bir gevşeklik ârız olur, ya da Allahu Teâlâ’nın bir imtahan vesilesi yaptığı şeylere dûçar olup hâlin­de bir kusur meydana gelirse; çeşitli şekillerde gelen imtahan sıkıntılarına alı­şır, etkilenmez olur. Yâni, ibtilâ ânında, kulun en azından kalp perdesinde kalması için kendisine birtakım vecdler gelir. Şu hâlde; Hakk ile olan kimse, ayağı kayıp (hata etse) kalbin üzerine (kalp makâmına) düşer. Kalb makâmında olan kimse ise, ayağı kayınca nefsin kucağına yuvarlanır.

Şeyhlerimizden birisinden işitmiştim; birisinin hâlini anlatıyordu. Bu kimse semâ anında vecde geldiğinde, kendisine: “Bu hâl sana nereden (nasıl) gel­di?” diye sorulduğunda: “Üzerime bir hâl geldi ve beni bu duruma getirdi.” de­miştir.

Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’niri arkadaşlarından birisi şöyle demiştir: “Se­nelerce Sehl ile arkadaşlık ettim, zikir ve Kur’an dinlerken kendisinde herhan­gi bir değişiklik görmedim. Yalnız, âhır ömründe, yanında:"Bugün sizden hiç­bir fidye kabul edilmez."  (Hadîd (57), 15.) âyeti okunduğunda, titredi, neredeyse düşüyordu.

“Bu ne haldir.” diye sebebini sorduğumda, Hazret:

“Evet, bana zafiyet geldi!” dedi. Bir defa da:

“O gün, gerçek mülk Rahmânındır” (Furkan (25), 26.) âyetini işitince, titreyip irkildi. Arka­daşı, bu hâlin sebebini sorunca:

“Gerçekten zayıf düştüm!” diye cevap verdi. Kendisine:

“Bu hâl zayıflıktan ise, kuvvetli olmak nasıl olur?” diye sorulduğunda, şöy­le demiştir:

“Kuvvetli olmak şudur: Kâmil olana herhangi bir (vecd ve vâridat türü) şey geldiği zaman, sâhip olduğu (mânevi) hâlin kuvvetiyle onu yutup içine atma­sı ve gelen vâridatın onda bir değişiklik yapmamasıdır.”

Hz. Ebû Bekir (r.a), Kur’an-ı Kerim okunurken ağlayan birisini gördüğünde: “Önceleri biz de bu şekildeydik; nihayet kalblerimiz kavileşti, bu hallere düşmez olduk.” sözü de bu tür bir mânayı ifâde etmektedir. Onun sözünde geçen; “Sertleşti, kavileşti” kelimesinin mânası; kuvvetlendi, Kur’an dinleme­ye alıştı, nurlarıyla ülfet etti, artık onu garib bulmuyor ki değişsin, manasındadır.

Halbuki; vecde düşen, şaşkın gibidir. Bunun için sûfilerden birisi: “Namaz­dan önceki hâlim, namazdaki hâlim gibidir!” demiştir. Bu söz, ondaki mânevî müşâhade hâlinin devamlılığına bir işârettir. Böyle bir kimse, semâ anında da semâdan önceki hâli üzeredir.

Cüneyd el-Bağdâdî demiştir ki:

“(Bir kimsede) ilim fazileti yanında vecdinin noksan oluş bir zarar vermez. İlmin fazileti vecdin faziletinden daha kâmildir.”

Bize kadar ulaşan bir habere göre, Şeyh Hammad şöyle demiştir: “Ağlamak; (insanın İlâhî huzura vusûlünü perdeleyen) varlığın zülmânî ka­lıntılarından kaynaklanır.”

Mâna bakımından birbirine yakın bütün bu anlattıklarımız, bu konudaki işâretleri bilen ve anlayan kimseler içindir. Aslında bu, anlaşılması çok yük­sek bir mâna ve elde edilmesi çok nadir bir hâldir.

Bil ki; semâ anında ağlayanların farklı vecd halleri vardır: Kimisi İlâhî kor­kudan, kimisi şevkten, kimisi de sevinçten ağlar. Nitekim birisi bu konuda şöyle demiştir:

Sürür sardı her yanımı, öyle bir hâle geldim ki;

Sevincimin çokluğundan tutamadım gözlerimi.

Şeyh Ebû Bekir el-Kettânî demiştir ki: “Avamın semâı; tabiatın istekleri­ne uymaktır. Müridlerin semâı; bir rağbet ve korkudur. Velilerin semâı; nimet ve ihsanları görmektir. Ariflerin semâı; müşâhadeye dayanmaktadır. Hakikat ehlinin semâı ise, keşif ve ıyan (yakinen görme) hâletinde gerçekleşir. Her birinin bir makâmı ve kaynağı vardır.”

Yine el-Kettânî demiştir ki: “Kalbe gelen vâridatlar, ya kalbde karışık bir hâle rastlar, ya da kendine uygun bir hâlle karşılaşır. Karışık bir hâlle karşıla­şan vâridat, onun içinde kaybolur gider. Kendine uygun olana rast gelince, onda sükûnet bulur.”

Bunların hepsi, semâ ehlinin vecd halleri ve şekilleridir. Bizim söylediklerimiz ise; semâ etmekten halleri yüksek kimselerin hâlidir. Semâ’da olan bu ihtilaf, yukarıda zikrettiğimiz korku, şevk ve sevinç şeklinde ortaya çıkan ağ­lamanın kısımlarında da mevcuttur. Ağlamanın en yükseği sevinç ağlaması­dır ki; bu, uzun bir ayrılıktan sonra vatanına dönen birisinin ehlini görme anın­da ileri derecedeki sevinçten ağlaması gibi bir şeydir.

Allah için ağlamada, bundan daha yüksek ve kıymetli bir ağlama çeşidi vardır ki; zikredilmesi çok zordur ve anlayışların acziyeti sebebiyle açıklan­ması akla çok ağır gelmektedir. Çoğu zaman, bu haller anlatılınca, muhâtab onu inkara gider ve içinden ona karşı burun büker. Fakat, ona kavuşan ve ulaşan iyi bilir. Yahut benzeri halleri çokça gören kimse hâdiseyi anlar, fark eder. Bu anlattığımız, sevinç ağlamasının dışında olup, (bizzat dostu) bulma ağlamasıdır. Bu tür ağlama, hakku’l-yakinin bazı makâmlarında olur. Halbuki dünyada, hakku’l-yakinin tecelli ve tezahürleri çok az gözükür.

Kadim olan Allah ile hadis (sonradan yaratılan) kul arasında birçok fark­lılık ve ayrılık bulunduğu için, bazı hakku’l-yakin makâmlarında ağlama bulu­nur. Bu ağlama; Rahmânın azamet ve kahrının büyüklüğünün kalbdeki şid­detli te’sirinden dolayı, insan vücûdunun bir vasfı olan terleme şeklinde ol­maktadır. Bunun, bize en yakın âlemdeki misâli; gökte farklı derece ve ısıda­ki katmanlara rastlayan bulutun yağmur damlacıkları dökmesidir. Bu makâm, her ne kadar çok az bulunan yüce bir hâli ihtivâ ediyorsa da o, kulda mutlak fenâ hâlini zedeleyen maddî bir varlığın kaldığını gösterir.

Evet kul, bütün maddî eser ve etkilerden sıyrılıp İlâhî nurlara dalarak mut­lak “fenâ” hâlini gerçekleştirmiş olursa, oradan “beka” makâmına yükselir. (O makamda) kendisine (yeni tecellilere) mazhar olacak bir vucûd verilir. O za­man, İlâhî havf, şevk, sevinç ve sevgiliyi buluş hallerindeki ağlama şekillleri kendisine geri döner. Bunlar, birbirinden çok ince farklarla ayrılan değişik ve müşkil haller olduğu için, hakikatini ancak erbâbı anlar.

Bu arada, kendisine semâ’dan bir kısım daha verilir. Ancak bu, içinde ken­disini kaybedeceği bir şey olmayıp, belli bir ayarda ve devamlı kontrolünde tutabileceği bir kısımdır. Öyle ki; onu istediği zaman alır istifâde eder, istediği zaman da geri çevirir. Böyle bir semâ, ancak, nefsi mutmain olmuş, İlâhî nurlar ile aydınlanmış, azgın tabiatından uzaklaşmış ve mânevî huzuru elde etmiş temkin sâhibi bir kimsede meydana gelir. Bu arada rûh da nefse, ken­disinden bir mâna (ve hâl) kazandırır. O zaman semâ, nefsin mubah lezzet ve şehvetlerinden istifâde ettiği gibi, zevk ve haz aldığı bir şey olur ki; nefis bu semâı, ruhdan almış yahut onun vâsıtasıyla mânevî hâli artmış veya üze­rinde ondan bir etki meydana gelmiştir. Bu durumda nefs, (rûhun elinde), ba­basının kucağında büyüyen ve babası tarafından bazı vakitler ihtiyacı görü­lüp sevindirilen çocuk durumunda olur.

Ebû Muhammed er-Râşî’den nakledilen şu durum, bu hâle bir örnektir. Hazretin arkadaşları semâ ile meşgulken o, onlardan ayrılıp bir kenara çeki­lerek namaz kılardı. Bu haldeki kimseler namaz kılarken kulağına bir takım güzel nağmeler geldiğinde, nefis o tarafa meylederek onunla zevklenmek is­ter. Bu arada, nefis zevklenmek istediği şeyin peşine düşerek ruhdan uzak­laşmasından dolayı, o anda rûhun İlâhî ünsiyeti ve safâsı artar. Çünkü nefs mutmainne sıfatına ulaşsa bile, tabiatı ve konumu itibariyle (rûh ile Allah ara­sında) yabancı kabul edilir. Onun aradan çıkıp uzaklaşmasıyla, rûhun mâne­vî fetih yollarından elde ettiği nasibi daha fazla olur. Bu durumda, namazda kulağına bir takım nağme ve makamların çarpması, onun Cenâb-ı Hakk’a karşı yaptığı münâcaatın gerçekleşmesine ve O’ndan gelenleri anlamasına mâni olmaz. Böylece her birinin nasibi, diğeriyle karışmaksızın ve onunla ça­tışmaksızın kendi mahalline ulaşır. Bütün bunlar, onun iman ile göğsünün (kalbinin) açılıp genişlemesinden ileri gelmektedir. İhsan ve ikram eden Allahu Teâlâ’dır.

Bunun için: “Semâ; bazıları için devâ, bazıları için gıdâ ve bazıları içinde sâdece bir safâdır.” denmiştir.

Hz. Rasûlullah’dan (s.a.v) rivayet edilen şu hadis, (bekâ makamından sonra) ağlama hallerinin ârife geri dönebildiğini gösteren bir örnektir. Rasûlullah (a.s), Ubey b. Ka’b’a:

“Bana Kur’an oku!” buyurdu. Ubey (r.a):

“O size inmişken onu ben mi size okuyayım!” dedi. Efendimiz (a.s):

“(Sen oku!) Ben, onu başkasından dinlemeyi severim.” buyurdu.

Ubey b. Ka’b, Nisâ sûresinden okumaya başladı. Nihâyet:

“Her ümmetten (hallerine) şahitlik yapacak bir şâhid, seni de onların üzerine bir şâhid yaptığımız zaman, bakalım onların hâli nasıl olacak?” (Nisâ (4), 41.) meâlindeki âyete gelince; Rasülullah (s.a.v)):

“Yeter!” buyurdu. Übey (r.a) bir de baktı ki; Efendimizin gözlerinden yaş­lar boşanıyor.[1]

Diğer bir rivâyette; Rasülullah (a.s), Hacer-i Esved’in yanına varıp se­lamladı, fem-i saâdetlerini üzerine koyup öperek, uzun süre ağladı. Sonra ge­ri döndüğünde, Hz. Ömer’in de ağladığını görünce:

“Ya Ömer! Ağla! Doğrusu burası, göz yaşlarının boşalacağı ağlama­ya değer bir yerdir.” (İbnu Mâce, Menâsik, 27.) buyurdu.

Mânevî hâlinde temkin sahibi olan ârife de ağlama halleri geri döner. Bun­da büyük bir fazilet olduğu için, Rasülullah (s.a.v), bir duâsında:

“Allah’ım! Bana hep ağlayan iki göz nasib et." (Ali el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, II, 184.(Had. No:3661.)) diye, Allah’tan ağlama hâli istemiştir.

Ağlama, Allah yolunda olur, Allah için olur ve Allah ile olur. Ağlamanın en kâmili budur. Çünkü o, Kerim ü Mennân (sonsuz lütuf sahibi) Mevlâ tarafın­dan, bekâ makâmında ârife hibe edilen yeni ve ayrı bir vücûd sebebiyle, olu­şan ağlamadır.

[1]- (Buhârî, Tefsir-i Sûre, 4/9; Fedâilu’l-Kur’ân, 31,32, 35 (Kur’an okuması istenen Sahâbi bazı rivâyetlerde, Ab­dullah b. Mes’ud’tur. Bkz: Buhârî, a.g.y.). Ebû Dâvud, İlim, I3; Tirmizî, Tefsir, 4-II.)

 

Bu bölüm, semâ’ın edeblerini, sema yaparken düşen hırkayı parçalama­nın hükmünü, bu hususta büyüklerin işâretlerini, bu konuda tavsiye edilen ve sakındırılan durumları içine almaktadır.

Tasavvuf, bütün hallerde sıdk üzere kurulmuştur ve her yönüyle ciddiyet­tir. Sâdık bir mürid, niyetini Allahu Teâlâ için hâlis yapmadıkça, semâ yapılan toplantılara katılmamalı, semâ ile güzel hâlinin ve mânevî durumunun artma­sını isteyip, nefsânî herhangi bir şeye meyletmekten çekinmelidir. Sonra, bu tür toplantılara katılmadan önce istihâre yapmalı, kesin karar verince de Al­lahu Teâlâ’dan, onda bereket yaratmasını istemelidir. Meclise girdiğinde, tam bir sükûnet içinde, sıdk ve vakara sarılmalıdır.

Ebu Bekir el-Kettânî (r.a) demiştir ki: “Semâ yapan kimse, semâda (nef­si adına) bir rahatlık aramamalı, kendisine gelecek herhangi bir vecd, şevk, galabe ve vâridatı temkinle karşılayıp dengesini kaybetmemelidir. Çünkü bu tür vâridat, onu hareket ve sükûndan alıkor. Bunun için sâdık, vecd istemek­ten çekinmeli, özellikle meşâyıhın huzurunda elden geldiği ölçüde semâ anında hareket etmekten kaçınmalıdır.

Anlatılır ki bir genç, Cüneyd el-Bağdâdî’nin sohbetine devam ediyordu. Ne zaman semâ yapsa, bir sayhâ atıp, değişik hallere giriyordu. Bir gün, Cü­neyd el-Bağdâdî, kendisine:

“Bundan sonra, sende böyle bir hâl zuhûr ederse, sohbetimde bulunma!” diye tenbihatta bulundu. Genç ondan sonra, (herhangi bir vecd hâli geldiğinde) kendisini zabtediyordu. Çoğu zaman bu yüzden buram buram terliyordu. Günlerden bir gün, bir sayha attı ve oracıkta ruhunu teslim etti. Demek ki; herhangi bir vecd hâli gelmeden vecd gösterisinde bulunmak veya (mânevî) bir hâl sâhibi olmadan, hal iddiâ etmek, sadâkata yakışmaz ve böyle bir davranış münafıklığın tâ kendisidir.

Anlatıldığına göre; Ebu’l-Kâsım Nasrabâzî (r.a) semâ yapmaya çok düş­kündü. Bu konuda kınandığı zaman:

“Evet o, oturup gıybet yapmamızdan daha hayırlıdır!” dedi. Bunu duyan Ebû Amr b. Büceyd ve arkadaşlarından birisi:

“Heyhât! Ya Eba’l-Kâsım, semâ anında yapılan azıcık bir hatâ, şu kadar sene gıybet etmemizden daha şerlidir!” diye uyardı.

Bunun sebebi şudur: Şüphesiz semâ anında yapılan hatâ, bir yandan, bu­nun Allahu Teâlâ’ya ait olduğu ima edilmekte, diğer yandan, olmayan bir şe­yi var göstererek sahte bir hâl ile rahatlık aranmaktadır. Böyle bir davranışta birçok günah bulunmaktadır. İşte onlardan bazıları:

Allahu Teâlâ, kendisine hiçbir şey hibe etmediği halde, hibe etmiş gibi gözükerek Allah adına yalan söylemektedir. Allahu Teâlâ adına yalan söyle­mek ise hataların en çirkinidir.

Mecliste bulunanları, hakkında hüsn-i zanna sevk ederek (onları bir ne­vi) aldatmak. Aldatmak bir hiyânettir ve büyük günahlardandır. Rasûlullah (a.s):

“Bizi aldatan bizden değildir."[1] buyrulmuştur.

Bu durumdaki bir kimse, işin ehli sâlih bir insan değilken, dışarıdan ba­kan onu iyi zanneder. Semâdan sonra kendisinden bu hâline ters düşecek hal ve hareketler zuhûr edince, halkın itikadı bozulur. Bu da ehli salah kim­selere karşı halkın akidesinin bozulmasına sebep olur. Halk, iyi zannettiği kimseler hakkındaki inancının bozulmasından dolayı zarar görür ve sâlihlerden ümidini keser. Bu durumda sâlihlerin mânevi yardımı da ondan kesilir. Bundan, pek çok âfet ortaya çıkar. Biraz araştıran kimse onu fark edebilir.

Bu kimse, meclistekileri hareketlerinde kendisine uymaya mecbur eder. Bu tavrıyla, onları boş bir şeye zorlamış ve sıkıntıya sokmuş olur. Ayrıca cemaatin içinde, ferâsetiyle onun bir yalancı olduğunu fark eden kimse bulunur ve ortalığın tadını bozmayayım diye, cemaate uymak için kendisini zorlar.

Yukarıdaki durumda oluşacak günahları açıklamak çok uzun sürer. Hâl böyle olunca; o kimse Allah’tan korkup benzeri hareketlerden sakınsın. An­cak hareketi, hâkim olamayacağı bir ürperti yahut geri çeviremeyeceği bir hıç­kırık durumuna geldiğinde zuhur eden hâle göre davransın. Böyle bir durum­da o hareket, mecburen alıp-vermek zorunda olduğu nefes mesâbesinde olur.

Seriyy es-Sakatî demiştir ki: “Vecd sâhîbinin feryadının meşru’ olma­sının şartı; yüzüne bir kılıçla vurulduğunda, acısını hissetmeyecek bir dereceye ulaşmasıdır.”

Bu hâl, ehl-i vecdden bazılarında nâdiren vâki olur. Vecd sâhibi, bu mer­tebeye, bazen gaybet hâlinden dolayı ulaşamaz. Fakat bu andaki seyhâsı, nefes alıp vermesinde olduğu gibi, mecbûriyetle karışık bir irâdeyle olur. O durumda, hareketlerini kontrol edip, kendisine gelen bağırıp çağırma heyecanını durdurması gerekir. Dikkat edilecek edeb budur.

Üst baş yırtmada sağı solu dağıtma konusunda daha edepli ve hassas olunması gerekir. Çünkü bunda malı telef ve olmayacak şeyleri infâk mevcut­tur. Şiir ve kaside söyleyene hırkanın atılması hediye edilmesi de böyledir. Zorlama ve gösterişten uzak olup, güzel bir niyete sâhip bulunmadıkça, bu­nun yapılması da uygun değildir. Fakat, güzel bir niyetle, hırkasını kaside söyleyene atmasında vermesinde bir sakınca yoktur.

Rivâyete göre; Ka’b b. Züheyr, (Ka’b b. Züheyr, Rasûlullah (a.s.) devrinde meşhur Câhiliyye şâirlerindendi. Allah Rasûlü ve yakınlarını hic­veden şiirlerle İslam’a düşmanlık ettiğinden, öldürülmesi emredilmişti. Sonunda. Kendisi yüzünü sarıp gizle­yerek Efendimiz (s.a.v.)’in huzuruna gelmiş ve müslüman olup affedilmiştir. Yukarıda bahsedilen kasi­deyi, affedildiği anda söyleyivermiştir. (Mütrc.))

 Mescid-i Nebevî’ye, Rasûlullah’ın (s.a.v) yanına gelerek, kendisine, başlangıcı şu mânada olan beyitleri okudu:

“Ayrıldı benden sevgilim

Kalbim yara bu günlerde

Arkasında bir köleyim

Sanki bağlı zincirlerde”

Uzunca bir kasideden sonra, şu mânadaki son beytine geldi:

“Bil ki; yüce Nur Peygamber,

Yalın keskin kılıca benzer,

O’nun nûruyla beraber,

Yol bulunur zulmetlerde.”

Bunun üzerine, Rasûlullah (a.s): “Sen kimsin?” diye sordu. O da hemen, kelime-i şehâdet getirip:

“Ben Ka’b.b. Züheyr’im” dedi. O zaman, Rasûlullah (a.s) O’nun müslüman oluşundan ve söylediği kasideden çok memnun olarak, üzerinde bulu­nan hırkay-ı saâdetlerini çıkarıp ona verdi.[2]

Hz. Muâviye (r.a), hilâfeti zama­nında, Ka’b b. Züheyr’e adam göndererek:

“Rasûlullah’ın (s.a.v) hırkasını onbin dirheme bize sat!” dedi. O da ceva­ben:

“Ben Rasûlullah’ın (s.a.v) hırkasını hiçbir şeye değişmem.” diye haber gönderdi. Ka’b vefat edince, Hz. Muâviye, onun evlatlarına yirmibin dirhem göndererek hırkayı aldı. Bugün o hırka el-İmam en-Nâsır Lidinillah’ın yanın­da muhâfaza edilmektedir. (Müellif, kendi zamanıdaki Abbâsî halifesinden bahsetmektedir. Bahsedilen hırka, daha sonra Milâdî 1517 de Mısır’ın fethiyle hilâfetin Sultan Selim’e geçmesiyle, diğer mukaddes emanetlerle birlikte Topkapı Hırka-i Saâdet dâiresine nakledilmiştir. (Mütrc.))

 (Allah onun bereketine kavuşturup güzel günler görmeye vesile etsin).

Mutasavvıfların hırka giyme, giydirme ve hediye etme konusunda uygula­dıkları birtakım edebler vardır. Onlara riâyet etmek; sohbet, muâşeret ve gü­zel geçim için gerekli şeylerdendir. Selefin çoğu bu şeyleri bilmezler ve uygu­lamazlardı. Fakat, ehl-i tasavvufun güzel bulup üzerinde ittifak ettikleri ve şe­riat tarafından da reddedilmeyen bir şeyi inkara sebep ve gerek yoktur.

Bunlardan birisi şudur: İçlerinden birisi, semâ anında harekete geldiğinde üzerinden hırkası düşer yahut kendisine bir vecd gelir ve o anda başından düşen sarığını kaside söyleyene atar. Bu işi yapan bir halife veya şeyh ise, meclistekilerin de sarıklarını çıkararak ona uyması güzel bulunmuştur. Orada hazır bulunanlar, büyüklere uyarlar ve gencin hareketine katılmazlar. Semâ bitip, vecde gelen kimse yere düşen hırkasını geri alınca, meclistekiler de sa­rıklarını alıp başlarına koyarak ona uyarlar. Vecde gelenin hırkası kaside söy­leyene atılmış ve bu, ona verilme kastıyla yapılmışsa; hırka onundur. Ona atılmış fakat verilme kastedilmemişse; bu durumda, bir görüşe göre, o hırka yine kaside söyleyenindir. Çünkü vecde düşeni harekete geçiren odur ve hır­kanın çıkarılıp atılmasını gerektiren vecd hâli ondan kaynaklanmıştır.

Bazıları da: “Hırka oradaki topluluğundur. Kaside söyleyen onlardan biri­sidir. Çünkü, vecde gelenin hareket etmesine sebep; cemaatin bereketi ya­nında, okuyucunun sözü ve sesidir. Vecd, sâdece okuyucunun sözüyle oluş­mamıştır. Bu durumda; kaside söyleyen, oradakilerden birisi gibi olmaktaydı; bunun için ortaya atılan hırka, oradaki cemâatindir demişlerdir. Bu anlayışa, şu hâdisede bir delil vardır. Rivâyete göre; Rasûlullah (s.a.v), Bedir günü şöyle buyurdu:

“Kim şu mekânda durur, düşmana karşı korsa, ona şu (kadar ganimet) vardır. Kim bir düşmanı öldürürse; ona şu kadar ganimet vardır. Bir esir ala­na da şu kadar ganimet vardır.”

Bunu duyan gençler, düşmanın üzerine koştular. Yaşlılar geride kaldı. İle­ri gelen sahâbîler de sancakların yanında kaldılar. Allahu Teâlâ müslümanlara zafer nasib edince, gençler kendilerine va’dedilen ganimetin verilmesini is­tediler. Bunun üzerine ihtiyarlar:

“Biz sizin için arkadan destek ve ihtiyat kuvveti idik. Bizi bırakıp ganimeti sadece siz alamazsınız.” dediler. Bu hâdise üzerine, Allahu Teâlâ:

“Rasülüm! Sana, ganimetlerin kime âit olduğunu soruyorlar. De ki: Ganimet (in taksimi) Allah ve Rasûlüne âittir.”  (Enfâl (8), 1.) âyet-i kerimesini indirdi.

Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v), ganimeti savaşa katılanlara eşit olarak taksim etti.”[3]

Denilmiştir ki: Eğer kaside söyleyen o cemaattan birisi ise, hırkayı alma konusunda onlardan birisi gibidir. Onlardan olmayıp ücretle tutulmuş birisi ise; kendisine kıymetli bir hediye verilir. Bütün bunlar, mecliste işi idâre eden ve yöneten bir mürşid bulunmadığı zaman uygulanır. Ancak, mecliste, kendi­sine saygı duyulan ve emrine uyulan bir mürşid varsa, bu konuda yapılması gerekeni o bilir.

Bu konuda farklı hâl ve uygulamalar mevcuttur. Mürşidin içtihad yetkisi vardır. Uygun gördüğü şekilde icraatta bulunur. Hiç kimsenin ona itirazı ol­maz. Meclistekilerden veya muhiblerden birisi hırkaların karşılığını vererek kurtarır, kaside söyleyen ve cemaat da buna râzı olurlar ve herbiri hırkasını parçalanmadan geri alırsa; bunda bir sakınca yoktur. Şâyet aralarından biri­si, kendinden çıkan hırkayı, bir niyetinden dolayı illâ da bir başkasına vermek istiyorsa; hırkasını okuyucaya verir.

Bunun yanında, kuvvetli bir hâl galabesiyle irâde ve ihtiyarını kaybeden sâdığın, vecde gelip hırkısını parçalaması, mecburen alınan nefes gibidir. (Nefesi almak zorunda olduğu gibi; o hâle düşünce bazı şeyleri yapmaya da mecbur kalmaktadır. Sallanma, üstünü başını yırtma, sıçrama, sayhâ atma, yuvarlanma vs. gibi.)

Böyle bir vecdle parçalanmış hırkayı elinde tutmak ve onunla bereketlen­mek isterse bu haktır. Çünkü vecd; Allahu Teâlâ’nın mânevi fazlı ve ihsânının bir eseridir. Hırkanın parçalanması da vecdin neticesidir. Öyleyse böyle bir hırka, Rabbânî bir hediye olarak baş göz edilip canlar fedâ etmeye lâyık olmuştur (Artık ona, ayrı bir değer verilir.)

Şâir der ki:

Yaklaştıkça mesâfe geliş günü evlere,

Yayıldı kokuları, sürür doldu cesede.

Rasûlullah (s.a.v), yeni taze bir yağmur yağınca, onu karşılar, onunla be­reketlenir ve:

“Bu, Rabbinin katından yeni ayrılıp (kullara ihsan edilmiştir).’’[4] buyururdu.

İlâhî vecdin etkisiyle parçalanmış hırka da yeni olarak ihsan edilmiş bir berekettir.

Hırka yırtık ise; hemen meclistekilere dağıtılır. Sağlam hırkalar hakkında ise mürşid karar verir. Eğer dervişlerden birisine onlardan bir şey tahsis eder­se o, onundur. Veya onu parçalayıp dağıtacak olursa, hüküm ona âittir. Bu uygulamalara bakılarak: “Bu, tefrittir ve isrâftır” denilemez. Çünkü küçük bir hırka parçası da yerine göre, ihtiyaç anında büyükleri gibi işe yarar.

Emîrü’l-Mü’minin Hz. Ali Ebî Tâlib’in (r.a) şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

“Rasûlullah (a.s)’a ipek bir elbise hediye edildi. Efendimiz (s.a.v) de onu bana gönderdi. Ben de onu giyerek, huzuruna çıktım. Beni o halde görünce:

“Ben kendim için hoş görmediğim bir şeyi senin giymene de râzı olmam. Onu parçalayıp kadınlara başörtüsü yap!” buyurdu. Diğer bir rivâyette olay şöyle anlatılır: Hz. Rasûlullah’a (s.a.v):

“Bunu ne yapayım, giyeyim mi?” diye sordum;

“Hayır, onu Fâtımalar arasında başörtüsü olabilecek şekilde paylaş­tır.”[5] buyurdu.

Efendimiz (s.a.v), Fâtımalarla; Hz. Ali’nin annesini, kendi kızını ve Hz. Hamza’nın kızını kastetmiştir.

Bu rivâyette; hediyenin ipekten dokunmuş bir hülle olduğu anlaşılmakta­dır. Hem bu rivâyet, elbisenin yırtılıp parçalar hâline getirilmesinin sünnetten bir delilidir.

Anlatıldığına göre; Nisâbur’da fakihlerle sûfiler bir dâvette buluştular. O arada birisinin hırkası düştü. Oradaki fakihlerin büyüğü Şeyh Ebû Muhammed el-Cüveynî, sûfilerin şeyhi de Şeyh Ebu’l-Kâsım el-Kuşeyrî idi. Orta­ya düşen hırka, âdetleri üzere sûfiler arasında taksim edildi. Bunu gören Şeyh Ebû Muhammed, fakihlerden birisine dönerek, gizlice:

“Bu bir israf ve mal için zâyiattır.” dedi. Ebu’l-Kâsım el-Kuşeyrî bu sözü duydu fakat, birşey demedi. Taksim işi bitince, hizmetçisini çağırttı. Ona:

“Cemaata bak! Kimde hırka parçalarından yapılmış bir seccâde varsa, onu bana getir.” dedi. Hizmetçi (istenilen şekilde yapılmış) bir seccâde getirdi. Sonra Hazret, işin ehli olan bir mütehassıs çağırarak:

“Bu seccâde (bu hâliyle) açık artırmada kaça satın alınır?” diye sordu. Adam:

“Bir dinara” dedi. Kuşeyrî:

“Şâyet bu, tek parça bir kumaştan olsaydı, ne kadara satılırdı?” diye sor­du, Adam:

“Yarım dinara!” deyince, Kuşeyrî, Şeyh Ebû Muhammed’e dönerek:

“Buna malın zâyi olması denmez.” dedi.”

Kesilen ve parçalanan hırka, sûfilerden olsun olmasın, mecliste bulunan ve sûfilere karşı hüsn-i zann besleyen herkese, teberrüken dağıtılır. Buna, şu hâdise bir delildir:

Tank b. Şihâb rivâyet ediyor: Basra’lılar Nihâvend’e savaşa gittiler. Kûfe’liler de başlarında Ammar b. Yâsir (r.a) olduğu halde, arkadan yardıma geldiler. Sonunda savaş kazanıldı. Basra’lılar ganimet mallarından Kûfe’lilere birşey vermek istemediler. Benî Temim kabilesinden bir adam, Ammar’a:

“Ey kulağı kesik adam! Ganimetlerimizde bize ortak olmak mı istiyorsun?” dedi. O da bir mektubla durumu, Hz. Ömer’e (r.a) bildirdi. Hz. Ömer (r.a) cevabında:

“Ganimet savaşa katılan herkese âittir.” diye haber yolladı.

Bazıları; hırkanın parçalanmış kısmı cemaate taksim edilir, sağlam kısmı kaside okuyana verilir, görüşündedirler. Buna delil olarak da Ebû Katâde’nin şu rivâyeti delil gösterilmektedir. Ebû Katâde (r.a) demiştir ki:

Huneyn’de savaş tamamen sona erip, düşman ordusundan ayrıldığımız zaman, Rasûlullah (s.a.v) buyurdu ki:

“Kim bir düşman askeri öldürmüşse, üzerinde bulunanlar ona âit­tir.”[6]

Bu hadiste, sağlam hırkanın durumu hakkında bir işâret vardır.

Parçalanmış hırkaya gelince, onun için yapılacak olan, meclistekiler adedince pay edip her birine birer parça dağıtmaktır. Şayet bölüştürme esnasında, daha önce mecliste bulunmayan birisi içeri girerse, bir pay da ona verilir. Ebû Mûsâ el-Eşa’rî (r.a) şöyle rivâyet etmiştir:

“Hayber’in fethinden üç gün sonra, Rasûlullah’a (s.a.v) geldiğimde, gani­metten bize de pay ayırdı. Bizden başka, savaşa katılmamış hiç kimseye pay ayırmadı.”[7]

Sûfilerin, zâhid geçinen fakat semâdan bir zevk ve lezzeti olmadığı için aslında güzel olan şeyleri inkâr eden yahut dünya ehli olup idâre edilmeye muhtaç olan veya kendini vecde zorlayıp yapmacık hareketleri ile meclistekilerin huzurunu kaçıran kimselerle semâ toplantılarında bulunmaları uygun değildir.

Ebû Zur’a, bize, Enes b. Mâlik (r.a)’den şu hâdiseyi nakletti:

“Rasûlullah’ın (s.a.v) yanında bulunuyorduk. O anda Cebrâil (a.s) geldi ve:

“Ya Rasûlallah! Senin ümmetinin fakirleri zenginlerinden yarım gün önce Cennete girecekerdir. Bu yarım gün, (dünya günleri ile) beşyüz sene etmek­tedir.” dedi. Bunu duyan Allah Rasûlü (s.a.v), gâyet sevinerek:

“İçinizde bize şiir söyleyecek kimse yok mudur?” diye sordu. Cemaatın içinden bir bedevî:

“Evet ya Rasûlellah, ben söyleyebilirim.” dedi. Rasûlullah (s.a.v):

“Öyleyse, gel söyle!” buyurunca; a’râbî şu mânadaki şiiri okudu:

Ciğerimi soktu hevâ yılanı,

Ne tabibi var ne de okuyanı.

Ancak o aşkına daldığım Habib,

O’dur bütün ilaçların sahibi tabip.

Rasûlullah (s.a.v), bunu işitince vecde geldi. Orada bulunan Ashab-ı Kirâm da vecde geldiler. Öyle ki; Rasûlullah’ın (s.a.v) omuzundan ridâsı düştü. Vecd hâlinden çıkınca, herbiri yerlerine döndüler. Muâviye b. Ebi Süfyân:

“Haraketiniz ne güzeldi, yâ Rasûlellah!” dedi. Rasûlullah (s.a.v):

“Öyle deme Ya Muaviye! Sevgilinin zikrini işittiğinde (muhabbetle coşa gelip) titremeyen, kimse kerim değildir.” buyurdu. Sonra omuzundan düşen ridâsını, orada bulunan dörtyüz kişiye pay edip dağıttı.”

Yukarıdaki hadisi işittiğimiz senedle müsned olarak zikrettik. Hadis uleması bu hadisin sıhhati konusunda konuşmuş ve sahih olmadığını söylemişler­dir. Rasûlullah’dan (s.a.v) nakledilen ve zamanımızdaki kimselerin vecdine, semâlarına, bu tür meclislerde toplanmalarına uygun düşen bundan başka bir hadis de bulamadım.

Eğer bu hadis sahih olsaydı; sûfiler ve zamanımızdaki kimselerin semâla­rı ve hırka parçalayarak taksim etmeleri konusunda ne güzel bir delil olurdu. En iyisini Allah bilir.

Bana öyle geliyor ki bu hadis, bu rivâyet şekliyle sahih değildir. Ben onda, Rasûlullah’ın (s.a.v) ashâbıyla bir arada bulunmasındaki diğer haberlerde bulduğum zât-ı âlisine yakışan hâli ve zevki bulamıyorum. Hem, Ashâbı-Kirâm, hadiste bize ulaşan duruma göre hareket etmiyorlardı. Bu yüzden, kal­bim, tam bir itmi’nân hâlinde onu kabûle yanaşmıyor. Bu işin en doğrusunu Allah bilir.

[1]- (Müslim, İman, I64; Ebû Dâvud, Büyü’, 50; Tirmizi, Büyü’, 72.)  

[2]- (Hâkim, Müstedrek, III, 582-583, Heysemî, Mecmau’z-Zavâid, IX, 394.) 

[3]-(Beğavî, Meâlimu't-Tenzil, 111, 324; Taberî, Câmiu'l-Beyân, VI, 172; Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 6.)

[4]- (Müslim, İstiskâ, 13; Ebû Dâvud, 105; Ali Nasıf, et-Tac, V, 135.) 

[5]- (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 12; Müslim, Libas, 18.)  

[6]- (Ebû Dâvud, Cihâd, 136; Tirmizî, Siyer, 13.)

[7]- (Buhârî, Meğâzî, 38; Ahmed, Müsned, IV, 406.)

 

Sûfiler, kırk gün çilehaneye girmekle, diğer zamanlarda peşine düşmedik­leri özel bir şeyi arıyor değillerdir. Ancak, onlar, nefsin edebe muhalif tutum­ları ve içinde bulundukları hallerini karıştıracak davranışları çoğalınca, kırk gün özel bir riyazete girerek, orada elde ettikleri bereketi ve edebi bütün va­kitlerine yaymayı hedeflemişlerdir. Bu vaktin kırk güne tahsis edilmesi, Rasûlullah’ın (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde, özellikle “kırk” ifadesinin kullanarak şöyle buyurmasına dayanmaktadır:

“Kim kırk gün, Allah için ihlasla amel ederse, kalbinden diline doğru hikmet pınarları fışkırır.”[1]

Allahu Teâlâ dâ, Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Mûsâ (a.s)’nın kıssasını anlatır­ken, kırk günü özellikle zikretmiş ve kendisine tamamen yönelmesi için kırk günü emrederek şöyle buyurmuştur:

“Biz Mûsâ ile otuz gece (bana ibadet etmesi için) sözleştik ve ona bir on gün daha ekledik. Böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk gün olarak tamamlandı.” (A’raf (7), I42.)

Bu şöyle olmuştu: Hz. Mûsâ (a.s), Mısır’da, Benî İsrâil’e, Allahu Teâlâ düşmanlarını helak edip kendilerini onların elinden kurtarınca, Allah, kendile­rine, içinde helal, haram, had ve hükümlerin açıklandığı bir kitab vereceğini va’detti. Allahu Teâlâ, Firavun u helak edip onları kurtarınca; Mûsâ (a.s) Rabbinden o kitabı istedi. Allahu Teâlâ da ona otuz gün oruç tutmasını em­retti. Vakit Zilkâde ayı idi. Otuzuncu günün gecesi olunca, Hz. Mûsâ’nin ağ­zında bir acılık peydâ oldu. Onu gidereyim diye; “hırnüb” denen bir ağaçtan yapılmış bir misvakla ağzını misvakladı. O zaman melekler, kendisine: “Senin ağzından (bu zamana kadar) misk kokusu kokluyorduk, sen onu bu mis­vakla bozdun!” dediler. Bunun üzerine Allahu Teâlâ ona, on gün Zilhicce ayından oruç tutmasını emretti ve kendisine:

“Oruçlunun ağız kokusunun, benim yanımda misk kokusundan daha gü­zel olduğunu bilmez misin?” buyurdu. Hz. Mûsâ’nın orucu; gündüzleri bir şey yemeyip, geceleri yeme içme şeklinde değil, aksine, kırk gün boyunca hiçbir şey yememek şeklinde idi. Demek ki, midenin aç kalması; mânevî terbiye ve terakkide büyük bir esastır. Hz. Mûsâ (a.s) dahi, Allahu Teâlâ ile konuşmaya hazır bir hâle gelebilmek için, buna ihtiyaç hissetmiştir.

Bütün varlığı ile Allahu Teâlâ’ya yönelmiş âriflerin kalblerinde oluşan ledünnî ilimler, Allahu Teâlâ ile bir nev’i konuşma sayılır. Kim, kırk gün, mide­sini aç tutup nefsini buna alıştırarak ihlas ile Allah için amel ederse, Rasûlullah’ın (s.a.v) haber verdiği gibi; Allah ona mânevî, ledünnî ilimlerin kapısını açar.

Şunu da burada hatırlatalım ki; gerek Rasûlullah’ın (s.a.v) kavl-i şerifinde, gerekse Allahu Teâlâ’nın Hz. Mûsâ’ya verdiği emirde, bu sürenin kırk gün ile sınırlandırmasının özel bir hikmeti vardır. Bunun hakikatini ve sırrını da an­cak, Allahu Teâlâ’nın kendilerine bildirdiği Peygamberler yahut onların dışın­da özel olarak bilgi verdiği ârif kimseler bilebilir. En iyisini Allah bilir; bunda şöyle bir sır gözüküyor:

Allahu Teâlâ, Hz. Âdem’i yaratmak istediği zaman, çamurunun yoğrulup mayalanması için de kırk gün süre ta’yin etmiştir. Nitekim bir haberde:

Allahu Teâlâ, Âdemin çamurunu kudret eliyle (melekleri vasıtasıyla) kırk sabah yoğurdu.”[2] Buyrulmuştur.

Allahu Teâlâ, Hz. Âdem’i her iki dünyanın da imârı (ve ıslâhı) için ya­ratmış; kendisinden, Cenneti ma’mur etmesini istediği gibi dünyanın da imârını istemiş ve bunun için onu, hikmet ve şehâdet âlemine uygun bir terkibte, topraktan yaratmıştır. Bu ev, dünyâdır. Dünyânın ma’mur (ve islâh) edilmesi, o terkibten gelmektedir. Hz. Âdem, bildiğimiz ve alıştığımız şeklin dışında bir yaratılışla topraktan yaratılmıştır.

Hz. Âdem, kırk gün süren bu ameliyeden dolayı, huzûr-ı ilâhiyeden kırk perde ile perdelendi. Her bir perde ile kendisine, huzûr-ı ilâhiyeden kopup; dünyâyı imâra yöneleceği bir hâl verildi. Eğer bu perdeler ve perdelenme ol­masa ve Hz. Âdem (a.s) İlâhî huzurdan hiç kopmayacak olsaydı; dünyanın imârı mümkün olmazdı. Şu hâlde; hikmet âlemi olan bu dünyânın imârı ve yeryüzünde hilâfetullah vazifesinin görülebilmesi için, kurbiyyet makâmından (bazı zamanlarda) uzak kalmak asıl olmuştur.

İşte kul, kendini Allahu Teâlâ’nın taatına verip tamamen ona yönelerek, geçim vs. derdinden kendisini çekerek çilehâneye girdiğinde; geçirdiği her bir günde Rabbi ile arasında engel olan bir perdeden kurtulur. Kalbinden kalkan her bir perde nisbetinde kul, İlâhî huzûra cezbedilir ve bütün ilimlerin menbaı ve kaynağı olan huzûr-ı ilâhiyede kurbiyyet makâmında bir yer elde eder. Kırk gün olunca bütün perdeler kalkar; artık İlâhî ilim ve mârifetler üzerine akma­ya başlar.

Sonra, bu ilim ve mârifetler, İlâhî azamet nûrunun iksiri kendilerine ulaşın­ca birer nûra dönüşürler. Hadisü’n-nefsten kaynaklanan şeyler, artık birer ilhâmî ilme dönüşür ve bu nefsî duygular, azamet-i İlâhiye nurlarını kabûl için bir zemin olur. Şayet nefis ve ona âit düşünceler olmasaydı; İlâhî ilimler orta­ya çıkmazdı. Çünkü hadisü’n-nefs, nurların kabûlü için bir kab durumun­dadır. Haddi zâtında kalbin, ilmi kabul edecek bir şeyi yoktur.

Rasûlullah’ın (s.a.v) hadisinde geçen: Kalbinden diline hikmet akar.” sözüyle kalbin şu hâline işâret edilmiştir:

Kalbin yaşadığımız âleme dönük olması itibariyle nefse bakan bir yönü, gayb âlemine dönük olması itibârıyle de rûha bakan diğer bir yönü vardır. Bu sıfatıyla kalp, nefiste gizlenmiş ilimleri kendi tarafına çeker ve onları, tercü­manı olan dile çıkarır. İlimlerin kalbden çıkması işte böyle olur. Çünkü ilim kalbde kök salmıştır.

Kalb ve rûhun, ilhâm rütbelerinin üstünde ve ötesinde, ilhâmın kaynağı olan Allahu Teâlâ’ya yakınlık noktasında, değişik ve farklı rütbeleri vardır. Kul, mâsivadan kesilerek tamamen Allahu Teâlâ’ya yöneldiğinde, vücûdunda alınacak mânevî mesâfeleri kateder ve nefsinin mâdeninden ilim cevherlerini çıkarır.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“İnsanlar altın ve gümüş mâdenleri gibi (farklı yapı ve kıymette) dirler. Onların câhiliyye devrinde hayırlı olanları, dini iyice öğrendikleri za­man, İslam’a girişlerinde de insanların en hayırlısı olurlar.”[3]

İşte çilehâneye giren de amelinde Allah için ihlas sahibi oluşuyla her gün, kendisini Allahu Teâlâ’da uzaklaştıran, cibilliyetindeki toprağa bağlı tabaka ve perdelerden bir perde keşfedip açar. Böylece, kırk gün boyunca, Rabbi ile arasında engel olan bütün perdeler açılır.

Kulun (halvete girişindeki niyet ve hâlinin) sıhhatinin alâmeti ve orada iken ihlası koruduğunun ve halvetinin kendisine bir fayda verdiğinin işâreti; onun kırk günden sonra kalbini tamamen dünyadan çekmiş olması ve ebediyet yur­du olan âhirete yönelmesidir. Çünkü; dünyadan kalbi çekmek yani zühd hâli, hikmetin ortaya çıkması için zaruridir. Dünyadan gönlünü çekmeyen, hikmet sâhibi olamaz. Bir kimse kırk gün halvete girer de hikmeti elde edemezse; bu onun, halvetin şartlarını ihlâl ettiğini ve amelinde Allah için ihlas sâhibi olma­dığını gösterir. İhlas sâhibi olmayan da Allah’a ibâdet etmiş olmaz. Çünkü, Al­lahu Teâlâ bizlere ameli emrettiği gibi, amelde ihlas sâhibi olmamızı da em­rederek şöyle buyurmuştur:

“Halbuki onlar, ancak, dinde ihlas sâhibi olarak Allah’a kulluk yap­makla emrolundular.” (Beyyine (98), 5.)

Safvan b. Assel’den (r.a) rivâyet edilen bir hadis-i şerifte, Rasûlullah (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Kıyâmet günü olduğunda ihlas ve şirk, Aziz ve Çelil olan Allah’ın huzûruna gelirler. Rabbül âlemin, ihlasa:

“Sen ve sana sâhip olanlar Cennete gidiniz.” Şirke de:

“Sen ve ehlin Cehenneme gidiniz” buyurur.

Yine bu hadisin ilk râvileri yoluyla Ebû Abdurrahman es-Sülemî, Kuzey- fe’nin (r.a), şöyle dediğini nakletmiştir:

“Rasûlullah (a.s)’a: “İhlasın ne olduğunu?” sordum, buyurdu ki:

“Ben de Cebrâil’e: “İhlas nedir?” diye sordum şöyle dedi:

“Ben de Rabbu’l-âlemine: “İhlas nedir?” diye sordum; şöyle buyurdu:

“İhlas; benim sırlarımdan bir sırdır, onu, kullarımdan sevdiklerimin kalbine emânet eder (yerleştirir)im.”[4]

Bazı insanlar, nefsi istemediği ve yanaşmadığı halde halvete girer. Çünkü nefis tabiatı itibariyle, halvetten nefret edici olup, halkın arasına karışmaya çok meyyâldir. Sâhibi onu boş alışkanlıklarından ayırıp Allahu Teâlâ’nın taatına bağlayınca; çektiği acıların yerine kalbde, (mânevi) bir halâvet (tad) olu­şur.

Zünnûn el-Mısrî (rah.) demiştir ki: “İnsanı, halvetten daha çok ihlasa sevkeden hiçbir şey bilmiyorum. Kim halveti severse, İhlasın temel direğini eline geçirmiş ve sıdkın en sağlam rüknüne sâhip olmuş olur.”

Şiblî (rah.), kendisinden nasihat isteyen, bir adama: “Yalnızlığa sarıl! Halk arasında adını unuttur. Ölene kadar kendi köşene çekilip kıblene yönel ve ibâdetle meşgul ol demiştir.”

Yahya b. Muaz (rah.): “Yalnızlık sıddıkların en büyük arzusudur.” demiş­tir.

İnsanların bazılarının da içinde halvet ve yalnızlığa çekilme duygusu ha­rekete geçer ve nefsi kendisini buna çeker. Bu, onun halvete ve mânevî hal­lere güzel istîdât sâhibi olduğunu gösterir. Bize kadar ulaşan şu hadiste de Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin hâlinin böyle olduğu görülmektedir. Hz. Âişe (r.ah) demiştir ki:

“Rasûlullah’a (s.a.v) vahiy ilk olarak, gördüğü sâdık rüyâlarla başladı. Gör­düğü her rüyâ sabah aydınlığı gibi ertesi gün ortaya çıkardı. Sonra kendisine halvet hâli (yalnızlık) sevdirildi. Hıra nûr dağına gider, belli günler âilesinden ayrılarak ibâdetle meşgul olurdu. Bunun için yanına azığını alıp giderdi. Son­ra Hz. Hatice’nin yanına iner, yine bir miktar azık alarak Hırâ mağrasına dö­nerdi. Kendisine vahiy ve peygamberlik gelene kadar böyle devam etmişti. Bir gün mağarada iken kendisine Melek (Cebrâil) geldi ve:

“Oku!” dedi. Rasûlullah (a.s):

“Ben okuma bilmem!” dedi. Bundan sonraki olanları Efendimiz (a.s) şöyle anlatmıştır:

“Bunun üzerine melek beni takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bı­rakıp tekrar:

“Oku!" dedi. Ben:

“Ben, okuma bilmiyorum!" dedim. Beni ikinci kez tâkatım kesilince­ye kadar sıkıp, sonra serbest bırakarak tekrar:

“Oku!” dedi. Ben yine:

“Okuma bilmiyorum.” deyince, üçüncü defa beni tâkatım kesilinceye kadar sıkıp bıraktı ve:

“(Herşeyi) Yaratan Rabbinin adı ile oku! O insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin nihâyetsiz kerem sâhibidir. O, kalem ile yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.” (Alak (96), 1-5)

Rasûlullah (a.s) duyduklarını tekrar etti. Vahiy kalbine intikal etti. Bu hâlin etkisiyle kendisinde bir titreme meydana geldi. Hemen Hz. Hatice’nin yanına dönerek:

“Beni örtünüz, beni örtünüz!” buyurdu. Kendisini örttüler. Üzerindeki ürper­ti gidene kadar öylece kaldı. Sonra, Hz. Hatice’ye:

“Bana ne oluyor?” dedi ve başından geçenleri ona anlattı. Sonra da: “Ak­lımdan korktum!” dedi. Hz. Hatice (r.ah) de:

“Öyle deme! Allah’a yemin ederim ki, O seni asla mahzun edip üzmez. Çünkü sen akrabana bakarsın, doğru söylersin, güçsüzlerin işini görür yar­dım edersin. Fakire ikramda bulunur, kimsenin vermeyeceğini verirsin. Misâfiri ağırlarsın. Halkın başına bir mûsibet gelse onlara yardım edersin.” dedi ve onu amcası Varaka b. Nevfel’e götürdü. Varaka, câhiliyye devrinde Hristiyan olmuş birisiydi. İbrânice yazı yazmasını bilirdi. Incil’den, İbrânice olarak Allah’ın dilediği kadar (epeyce) yazmıştı. Gözleri görmez bir pîr-i fâni idi. Hz. Hatice (r.ah) kendisine:

“Ey amca! Dinlesene, kardeşinin oğlu neler söylüyor?” dedi. Varaka:

“Ey kardeşimin oğlu, ne gördün (ne oldu)?” diye sordu. Rasûlullah (a.s) da başından geçenleri ona anlattı. Anlatılanları dinleyen Varaka, Rasûlullah (a.s)’a:

“O sana gelen melek, Hz. Mûsâ’ya indirilen Nâmus-u Ekber (Cebrâil)’dir. Ah! Keşke, senin dâvet günlerinde genç olsaydım. Keşke kavminin seni va­tanından çıkardıkları zaman hayatta olsaydım.” dedi. Rasûlullah (a.s):

“Onlar beni vatanımdan çıkaracaklar mı?” diye sordu. Varaka:

“Evet, senin gibi vahiy getirmiş her peygambere mutlaka eziyet yapılmış­tır. Eğer senin dâvet günlerine yetişirsem, sana, son derece yardım ederdim.” dedi.[5]

Câbir b. Abdullah şöyle rivâyet etmiştir: Rasûlullah (a.s)’ı vahyin kesil­mesinden bahsederken işittim; şöyle buyuruyordu:

“Ben bir gün yürürken gökten bir ses işittim. Başımı kaldırdım, bir de baktım ki; Hırâ’da bana gelen melek, semâ ile arz arasında bir kürsi üze­rinde oturmuş. Bundan son derece irkildim, hemen eve döndüm ve: “Beni örtünüz! Beni örtünüz!” dedim. Üzerimi örttüler. Sonra Allah, şu âyetleri indirdi:

“Ey örtüye bürünen Rasûlüm! Kalk, (iman etmeyenleri) uyar. Sâdece Rabbini yücelt. Elbiseni temiz tut. Kötü şeyleri terket.”  (Müddesir (74), 1-5.)

Anlatıldığına göre; Rasûlullah (a.s), vahyin kesildiği günlerde, defalarca kendini dağların başından kendisini atmaya niyetlenmiştir. Her niyetlenişinde Cebrâil (a.s.) kendisine görünerek:

“Yâ Muhammed! Şüphesiz sen Allah’ın Rasûlüsün.” demiş ve sıkıntısını gidermiştir. Vahiy uzun süre kesilince; Rasûlullah (a.s.) yine aynı duruma ni­yetlenmiş, Cebrâil (a.s) tekrar kendisine gözükerek aynı sözü tekrar söyleyip onu vazgeçirmiştir.[6]

Rasûlullah’ın (s.a.v) nübüvvetin başlangıcında gelişen bu hâl ve haberler, mürşid-i kâmillerin mürid ve hak taliplerine halveti seçmeleri hususunda bir örnek ve asıl olmuştur. Halvete girenler halvetlerinde Allah için ihlas sahibi ol­duklarında; Allahu Teâlâ kendilerine, O’nun için terk ettikleri şeylere karşılık olarak, manen ünsiyet edip rahatlayacakları şeyleri açıp nasib eder.

Şunu da hatırlatalım ki, gerçek sûfilerin halveti devamlıdır; onlar her za­man halk içinde de Hakk ile beraber olurlar. Ancak bu kırk günün, kulun üze­rinde Allahu Teâlâ’nın mânevî müjdelerinin gerçekleşmesi ve  yüce ihsan­larının zuhûr etmesi için apaçık bir te’siri ve faydası vardır.

[1]-  (Ebû Nuaym, Hilye, V, 189; İbnu Mubârek, K. Zühd, No: 1014; Münzirî, et-Terğib, l, 56; İbnü’l-Esir, Câmiü’l- Usûl, XI, 557.)

[2]- (Beyhakî, el-Esmâ ve’s-Sıfat, 327 (1. baskı).)   

[3]-  (Buhârî, Enbiyâ, 4; Menâkıb, I; Müslim, Fedâil, 168, Ahmed, Müsned, IV, 101)

[4]- (Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, XII, 80-81.)

[5]-(Buhârî, Bed’il-Vahy, 3; Şevkânî, Fethu’l-Kadir, V, 328.)

[6]- (Buhârî, Ta’bir, 1; Bkz: es-Saâtî, Fethu’r-Rabbânî, XX, 209.)

 

Bir grup insan, halvet ve çilehâneye girmenin usulünde hatâ ettiler. Keli­me ve mânaları değiştirip bozdular; içlerine şeytan girdi ve kendilerine gurur kapısı açıldı. Çünkü onlar, halvete, güzel bir ihlas sâhibi olmadan, hâl ve gi­dişatları bozuk olarak girmişlerdir.

Bir de bu kimseler, önceki meşâyih ve sûfilerin pek çok kere halvete gir­diklerini, orada kendilerine birçok keşifler ve acayip haller vâki olduğunu işit­mişler ve bunları elde etmek için halvete girmişlerdir. Bu anlayış, tam bir has­talık ve tamamen hatadır. Halbuki önceki büyükler, halvet ve yalnızlığı ancak, dinlerinin selâmeti, nefsin çirkin ahvâlini araştırıp öğrenmek ve sırf Allah rızası için amel yapmak düşüncesiyle tercih ediyorlardı.

Ebû Amr el-Enmâtî’nin şöyle dediği rivâyet edilir: “Akıllı bir kimse, işin ba­şında ıslahı için gereken şeyleri tam ve sağlam yapmadıkça ve içinde bulun­duğu hallerin, kendisini ileri mi geri mi götürdüğünü anlamadıkça; peşinden gelecek halleri katiyen sağlam ve sâfi olamayacaktır.”

Şu hâlde halvete giren kimse, orayı, kendisine arız olacak dış meşgûliyetlerden uzaklaştırmak ve ulaşmak istediği mânevî hâllerini muhafaza için iste­mesi gerekir.

Ebû Temîm el-Mağribî (rah) şöyle demiştir:

“Halveti sohbete tercih eden kimseye, zikr-i İlâhînin dışında bütün düşün­celerden kalbini boşaltması, Rabbinin muradından başka bütün isteklerden uzak kalması, nefsinin arzularıyla ilgili bütün şeylerden elini çekmesi gerekir. Eğer bu hâl üzere olmazsa; halveti onu, mutlaka bir belâya veya fitneye dü­şürür.”

Ebû Zur’a, bize, Muhammed b. Hammad’ın şöyle dediğini haber verdi:

“Bir adam, Ebû Bekir el-Varrâk’ı ziyarete gelerek, kendisine:

“Bana bir nasihatte bulun!” diye ricada bulundu. Hazret de ona:

“Ben, dünya ve âhiretin bütün hayrını halvet ve mal azlığında buldum. Her iki âlemin şerrini de kalabalık ve insanlara karışmakta gördüm.” dedi.

Demek ki halvete girerken, niyeti sakat, hâli bozuk olan kimsenin içine şeytan girer ve ona birçok sapık şeyleri güzel gösterir. İçini gurur ve aldanma ile doldurur; o da kendisini güzel bir halde zanneder.

Şart ve edeplerine riâyet etmeksizin halvete giren bazı kimselere fitne ârız olmuştur. Onlar kendi tercihlerine göre iyi buldukları bir ibâdet ve zikir çeşidi­ne yöneldiler. Uzlete çekilerek halvetle nefislerini bir noktaya teksife çalıştı­lar. Rahiplerin, Hint fakirlerinin ve filozofların yaptığı gibi, dış meşguliyetler­den tamamen kesildiler; fakat sırf bu hal onlara yetmedi, niyet ve gidişatların­daki bozukluk yüzünden fitneye düştüler.

Gerçi iç âlemin toplanması için halvete çekilmenin, bâtının sâfileşmesinde mutlak bir te’siri mevcuttur; fakat bunun için şart olan niyet ve edebin güzel olmasıdır. Kim, güzel bir edeb ve Rasûlullah (a.s.)’a sıdk ile mutâbaat ile hal­vete girerse; sonuçta, kalbi nurlanır, dünyaya karşı zühd sâhibi olur, zikrin ta­dını tadar, namaz, Kur’an tilaveti ve diğer amellerinde Allah için ihlasla muâmeleyi elde eder.

Şeriatın edebine ve Rasûlullah’ın (s.a.v) sünnetine uygun olmayan bir hal­vet ise; (sâdece) nefiste bir iç temizliği hâsıl eder ki; onunla da ancak, (Allah kendilerini hüsranda bıraksın!) filozofların ve dehrîlerin önem verdikleri riyâzat ilimleri elde edilebilir. Bunun, âhiret ilmine bir faydası olmaz. Çoğu za­man, bu halde ileri gittikçe, Allah’tan uzaklık artar. Bu yola yönelen kimseyi, elde ettiği riyâzat ilimleri sebebiyle şeytan aldatır yahut kendisine doğru ve güzel gözüken bir takım sapık düşüncelerle onu, iyice azıtır. Hatta ona tam olarak yanaşıp, her şeyini ifsâd eder. O da maksadına ulaştığını zanneder. Bilmez ki, onun elde ettiği bu neticeye, Hristiyan râhipleri ve Hint fakirleri de ulaşabilmektedir. Hem halvetten maksad da o değildir.

Sûfilerden birisi demiştir ki: “Cenâb-ı Hakk senden istikâmet istiyor, sen ise kerâmet peşine düşüyorsun!”

Bazen sâdıklara (halvetinde), hârikülâda şeylerden bir kerâmet, doğru bir ferâset yolu açılır ve ileride olacak hâdiseler kendisine önceden belli olur. Ba­zen de böyle birşey olmayabilir. Bunun olmayışı sadık kimsenin hâlini zede­lemez. Onların hâlini ancak, istikâmetten ayrılma zedeler. Sâdıklara açılan bu tür İlâhî ihsanlar, onların yakinini artırır. Onları daha çok mücâhade ve muâmeleye sevk eder. Dünyaya karşı zühd sâhibi yapar. Ahlâk-ı hamide ile ahlaklanmalarını te’min eder.

Dinin edebi dairesinde amel etmeyen kimsede böyle şeylerin vukua gel­mesi ise; onun daha çok haktan uzaklaşmasına, nefsine aldanmasına, hamâkatına, insanlara karşı üstünlük taslamasına ve halkı küçük görmesine sebep olur. Hatta; o halde devam ede ede, sonundan İslâm dairesinin dışına çıkar ve İlâhi hudutları, dinî hükümleri, helal ve haramı inkara gider. Bu kimse, ibadetlerden maksadın, sâdece Allah Teâlâ’yı zikretmek olduğunu zanneder, Rasûlullah (a.s)’a mutâbaatı terk eder. Sonra yavaş yavaş dinden çıkmaya ve zındıklığa kadar gider. Sapıtmaktan Allah’a sığınırız.

Bazen de halvete girenlere, mânevî hal zannettiği birtakım hayaller gözü­kür ve hakikatini bilmeden onları meşâyıhın büyüklerine açılan mânevî halle­re (keşif ve kerâmetlere) benzetir. Bu tür güzel hallerin nasıl gerçekleştiğini anlamak isteyen, bilsin ki, bunun yolu şudur:

Kul, Allah için ihlas sâhibi olup niyetini güzel yapar, halvethânesine gire­rek kırk gün veya daha fazla oturursa; bâtınına yakînin sâfiyeti ulaşır, kalbin­den perde kaldırılır ve birisinin dediği gibi: “Kalbim Rabbimi gördü!” diyeceği bir hâle gelir.

Kul bu makâma, bazen, vakitlerini namaz ile ihyâ edip azalarını haramdan koruyarak; namaz, Kur’an tilâveti ve zikir gibi günlük virdlerini (uygun) vakit­lerine dağıtarak ulaşır. Bazen, Cenâb-ı Hakk, kulun fazla bir gayreti olmaksı­zın, ondaki sadâkat ve kuvvetli kâbiliyeti sebebiyle, bu hâli kendisine baştan ihsan eder. Bazen bu hâle, belli bir zikre devam ederek ulaşır. Çünkü o, de­vamlı bu zikri tekrar eder ve ibâdet olarak sadece beş vakit namaz ve sün­netleriyle yetinir. Kalan vakitlerinde tek bir zikirle meşgul olur ve onda hiç gev­şeklik göstermeyip, herhangi bir kusura düşmeden, devamlı zikir hâlinde olur. Öyle ki; abdest yolunda ve yemek ânında bile zikirden geri kalmaz.

Meşâyıhın bir kısmı, bu zikir için “Lâ ilahe illâllah” kelime-i tevhidini seç­mişlerdir. Kelime-i tevhidin, ona ihlas ve sadâkatla devam edenin kalbinin nurlanmasında ve düşüncesinin toplanmasında büyük bir te’siri vardır. O, Cenâb-ı Hakk’ın bu ümmete bir ihsânıdır ve zikredeceğimiz haberde görülece­ği üzere; onda, bu ümmete ait birçok hususiyetler vardır.

Şeyhimiz Ebu’n-Necib Ziyâuddin es-Sühreverdî bize, imla yoluyla (biz­zat yazdırarak), Abdurrahman b. Zeyd’in babasından naklen şöyle dediğini haber verdi:

Meryem oğlu İsâ (a.s): “Ya Rabbi bana, rahmete ulaşmış şu ümmetin hâlinden haber ver!” deyince, Cenâb-ı Hakk şöyle vahyetmiştir:

“O, Muhammed’in ümmetidir. Onlar, âlim, muttakî, halîm, asfiyâve hakîm olup, (tebliğ ve dâvette) sanki peygamberler gibidirler. Onlar benim az bir ih­sanıma râzı olurlar, ben de onların az ameline râzı olurum ve onları “lâ ilâhe illâllah” zikirleri sâyesinde Cennetime koyarım. Yâ İsâ! Cennet ehlinin ekse­risini onlar teşkil eder. Çünkü, onların dillerinin lâ ilâhe illâllahzikrine bağ­landığı gibi hiçbir topluluğun dili bağlanmamış. Ve yine onların boynunun sec­deye bağlandığı gibi hiçbir topluluğun boynu secde ile yorgun düşmemiştir.”

Abdullah b. Amr’ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Tevrat’ta"  şu âyet ya­zılı idi: “Ey peygamber! Biz seni bir şâhid, bir müjdeci, bir korkutucu, mü’minler için bir koruyucu emniyet ve ümmîler için bir hazine olarak gönderdik. Sen benim kulum ve Rasûlümsün. Seni, kaba ve katı olmayan, çarşı-pazarda bağıra çağıra konuşmayan, kötülüğe kötülükle karşılık vermeyen, fakat affeden ve bağışlayan mütevekkil olarak isimlendirdim. Doğru yoldan sap­mış bir millet, “lâ ilâhe illallah” diyerek hidâyet bulup, (mânen) kör gözler, sağır kulaklar ve kapalı kalbler onunla açılıncaya kadar onun rûhunu kabzetmiyeceğim.”[1]

Kul, halvetinde kelime-i tevhid zikrini, diliyle kalbi birbirine uyar bir vaziyet­te devamlı söylediğinde; bu mübarek kelime kalbde kök salar ve oradaki nefsânî düşünceleri söküp atar. Nefsin havâtırı yerine kalbe, kelime-i tevhidin mânası hâkim olur. Kelime-i tevhid kalbi tamamen kaplayıp onu zikir dile ko­lay gelince, kalp onu içine sirâyet ettirir. Artık dil sussa bile kalp onu söyle­mekten geri kalmaz. Sonra o, kalbde cevherleşir ve bu sâyede yakîn nûru kalbde yerleşir. Öyle ki, kelime-i tevhid lafız olarak dil ve kalbden gitse bile, onun nûru bir cevher olarak kalbde kalır ve zikredilen Cenâb-ı Hakk’ın azametini müşâhade ile, (devamlı bir) zikir hâli elde edilir. Bu durumda, “zât zik­ri” oluşur. Bu zikir, müşâhade mükâşefe ve muayene ile hâsıl olur. Ben, “zât zikriyle”; zikrin nûrunun kalbde cevher hâline gelmesini kastediyorum. Hal­vetten elde edilmesi beklenen asıl maksat ta budur.

Bu durum, sâdece kelime-i tevhid zikriyle hâsıl olmaz. Kur’an-ı Kerim ti­lâvetiyle de olur. Halvete giren, çokça Kur’an okur ve kalbiyle dilini aynı nok­ta ve mânada toplamaya çalışırsa, İlâhî kelam kalbinden diline akar ve kelâ­mın mânası, nefsin hayal ve düşüncelerinin yerine geçer; artık vesvese türü şeylere girecek yer bırakmaz. Bu hal gerçekleşince, kula tilâvet ve namazın­da bir kolaylık gelir ve bâtını, namaz ve kıraat esnasında bu kolaylıkla nurlanır. İlahi kelâmın nûru, kalbde, nûrânî bir cevher hâlini alır. Kelime-i tevhid zikrinde olduğu gibi, bundan da “zâtî zikir” meydana gelir. Kelâm-i ilâhiyenin nûru, her şeyden yüce ve münezzeh olan kelâm sahibi Allah Teâlâ’nın azametini müşâhade ile beraber kalbde toplanır. Bu İlâhi ihsanlar olmadan kula, ledünnî, ilhâma dayalı ilimler açılmaz.

Kul, kalbini sâfileştirerek tilâvet ve zikrin hakikatini elde ettiği bu makama ulaşana kadar, Cenâb-ı Hakk’la kemâl-i ünsiyeti ve zikrinin halâvetiyle bazen zikir içinde gaybet hâline girer. Bu durumuyla, uykudaki kimsenin hâline ben­zer. Uyuyan kimseye hakikatler nasıl hayal şeklinde münkeşif oluyorsa, gay­bet hâlinde olan sâlike de gerçekler, önce hayâlî olarak tecelli eder. Mesela, uykusunda yılan öldürdüğünü gören kimsenin rüyâsını, ta’birci, düşmana kar­şı zafer kazanacağı şeklinde yorumlar. Bu durumda onun düşmanına gâlib gelmesi, Hakk Teâlâ’nın kendisine açmış olduğu bir keşiftir. Bu zafer, rûhî bir olaydır. Rüyâ, bu ruh için yılan hayâliyle bir ceset olmuştur ve o, Cenâb-ı Hakk’ın önceden bir ihbarıdır. Onun yılan hâlinde görülmesi bir temsil olup, rüyayı görenin vehim ve hayal kuvvetinin aynı nokta ve konuda toplanmasın­dan dolayı, nefsinden kaynaklanan bir misaldir. Zaferi temsil eden ruhla, yı­lanı temsil eden cesed birbiriyle kaynaşınca, rüyâ sâhibi ta’bire ihtiyaç hisset­miştir. Aslında zaferi ifâde eden bu rüyâ, temsilî semboller olmadan keşfolsaydı, ta’bire ihtiyaç olmazdı. O bizzat zaferi görür, zafer de gerçekten hâsıl olurdu.

Bazen, rüyâda görülen vehim ve hayal, uyanık haldeki hiçbir hakikati tem­sil etmez. O zaman bu, ta’biri olmayan karmakarışık bir rüyâ olur.

Bazen, halvet sâhibine, hakikat adına hiçbir şey ifâde ve temsil etmeyen, sırf kendi benliğinden kaynaklanan birtakım hayaller zuhûr eder. Bununla bir hüküm verilmez ve ona iltifat da edilmez. Çünkü o, mânevi bir hâl değil, nef­si bir hayaldir.

Fakat sâdık, zikrullah içinde tamamen kaybolup, yanına giren bir kimseyi hissedemiyecek ve tanıyamayacak bir hâle gelince; başlangıçta nefsinden bir misâl ve hayâl zuhûr edip, kendisine keşf rûhunu üfürür (ve böylece, keşf yo­lu açılır). Gaybet hâlinden (sahv hâline) dönünce, bu gördüğü şeyin tefsiri, ya İlâhî bir mevhibe olarak Allah tarafından bâtınına ilkâ edilir, ya da mürşidi ta­rafından kendisine ta’rif edilir. Bu, ta’bircinin rüyâyı yorumlaması gibi bir şey olur. Böyle bir şey, mânevi bir hâldir. Çünkü o, hakikatin bir misal şeklinde keşfedilmesidir.

Bir keşfin sıhhatinin şartı; önce keşfe mazhar olanın zikirde ihlas sâ­hibi olması, ikinci olarak da zikir içinde tamamen kendini kaybetmesi­dir. Bunun alâmeti de dünyaya karşı zühd ve takvaya sımsıkı yapışmak­tır. Çünkü Allahu Teâlâ, ona açtığı mânevi hallerle kendisini hikmetin kaynağı yapmıştır. Hikmet ise, takva ve zühdü gerekli kılar.

Bazen zikir ehline hakikat, hiçbir misal ve sembol olmaksızın, doğrudan açılır. Bu durumda o, Allahu Teâlâ’nın kendisine lütfettiği bir keşif ve mânevi ihbar olur. Bu, bazen (bizzat) görerek, bazen işiterek meydana gelir. Bazen onu bâtınında işitir. Bu işittikleri (her zaman) bâtınından değil, bazen de gizli fısıltı şeklinde hevâsından kaynaklanabilir. Bu yollarla, Allahu Teâlâ’nın ken­disi için veya başkası adına meydana getirmeyi murâd ettiği şeyi bilmiş olur.

Allahu Teâlâ’nın ona bunu haber vermesi, onun yakinini artırır. Sûfi, bazı şey­lerin hakikatini rüyasında da görebilir.

Anlatıldığına göre; sûfilerden birisine, keşfinde, içinde içecek bulunan bir bardak verildi. Bardağı elinden bırakarak: “Anlaşılan, âlemde yeni bir hâdise meydana geldi. Bunun ne olduğunu bilmeden onu içmem!” dedi. Bunun üze­rine kendisine, bir cemaatın Mekke’ye girip orada öldükleri keşfoldu.

Ebû Süleyman el-Havvas’ın şöyle dediği anlatılır: “Bir gün merkebime binmiştim. Sinekler merkebimi rahatsız ediyor, o da başını aşağı yukarı sallı­yordu. Ben de elimde bulunan sopayla başına vuruyordum. Bir ara merkep, benden yana başını kaldırarak:

“Vur bakalım! Sen aslında kendi başına vuruyorsun (bunun cezasını bir gün çekersin!) dedi.” Kendisine:

“Ya Ebâ Süleyman! Bunu keşfinde mi gördün, yoksa bizzat kulağınla mı işittin?” diye sorulduğunda, Hazret:

“Senin beni işittiğin gibi, ben de onu şu kulağımla merkepten işittim.” de­di.

Ahmed b. Atâ er-Ruzbârî’nin şöyle dediği nakledilir: “Benim, tahâret işin­de kendime göre takib ettiğim bir usûlüm vardı. Bir gece, gecenin üçte birini istincâ ile geçirmiş fakat kalbim bir türlü rahat etmemişti. Bunun üzerine, da­ralıp sıkıldım, ağladım ve: “Ya Rabbi, beni affet.” dedim. O anda hiç kimseyi görmediğim halde (gizli) bir ses:

“Ya Ebâ Abdullah! Senin affın ilimledir!” diyordu.

Hiç şüphesiz, Allahu Teâlâ, kulunu terbiye etmek, yakinini artırmak ve imanını takviye için, kendisine bir takım kerâmet ve hârikülâde şeyler göste­rir.

Cafer el-Huldî’nin kıymetli bir yüzük taşı vardı. Bir gün Dicle’de bir kayı­ğa binmişti. Kayıkçıya bir parça yiyecek vermeye niyetlendi, bohçasını çöz­dü. Bu arada yüzük kaşı Dicle’ye düştü. Aklında, kayıp için okunan ve fayda­sı tecrübe edilmiş bir duâ vardı. Düşen yüzük kaşının bulunması için onunla duâ etti. Daha sonra onu araştırırken yaprakların arasında buldu. Duâ şu idi:

 “Ey geleceğinden şüphe edilmeyen bir günde, bütün insanları bir araya toplayacak olan Mevlâm! Kaybettiğim şeyi bana iâde et!”

Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, Hemadân’da iken kendisine, bir şahsın şu hâli anlatıldı: Bu zât halvethânesinde iken, Ceyhun’da, gemiden suya düşmekte olan bir oğlunun durumu kendisine keşfoldu. Adam demiş ki: “Ona sakındırdım; suya düşmedi.” Bu zat, Hemadân civarlarında, oğlu ise Ceyhun’da bulunuyordu. Daha sonra oğlu geldiğinde, gerçekten de suya düşmek üzere olduğunu, o anda babasının sesini işiterek sakınıp kurtulduğu­nu anlattı.

Hz. Ömer (r.a) de, kendisi Medine’de minberde hutbe verirken, Nihâvend’deki ordu komutanı Sâriye’ye:

Ya Sâriye! Orduyu dağa çek dağa!” diye seslendi, o da bu sesi işitti ve orduyu dağa çekerek galib geldi. Sâriye’ye:

“Bu işi nasıl akıl ettin?” diye sorulduğunda:

“Hz. Ömer’in: “Ey Sâriye, dağa çekil!” dediğini işittim, böyle yaptım.” de­miştir.[2]  

İbnu Sâlim şöyle demiştir: “İmanın dört rüknü (temel esası) vardır:

1-Kudret-i ilâhiyeye iman.

2-Hikmet-i ilâhiyeye iman.

3-Bütün güç ve kuvvetin Allah’a âit olduğunu, O’nun bu hususta hiç kim­seye muhtaç olmadığına inanmak.

4-Her şeyde Allahu Teâlâ’dan yardım istemektir.”

Kendisine: “Kudretullah’a iman sözünün mânası nedir?” diye sorulunca, demiştir ki: “Dünyanın bir ucunda sağ ayağı üzere ayakta duran Allah erlerin­den birinin, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ihsan ettiği bir kerâmet olarak, sağın­dan sola dönmesiyle dünyanın öbür ucunda olabileceğine inanman ve bunu inkâr etmemendir.”

Biz bunun aklen câiz, hâlen vâki olduğuna inanırız.

Bir derviş bana şunu anlattı: Ben Mekke’de iken, Bağdat’ta bir adamın öl­düğüne dâir bir şâyia çıktı. Allahu Teâlâ bana, keşften, o adamı Bağdat so­kaklarında at üstünde gezerken gösterdi. Ben de onun ölmediğini, yaşadığını söyledim. Hakikaten durum öyle idi. Hatta ben, o şahsı çarşıda gördüğüm­de, demircilerin tokmak seslerini de işitiyordum.”

Bütün bunlar, Allah Teâlâ’nın birer ihsânıdır. Bazılarına bunlar keşfen ve­rilir. Bazen, kendisine bu tür keşif ve kerâmetler verilmeyen kimseler, onlara sâhip olanlardan derece olarak çok yüksekte olur. Çünkü bütün bunlar kula, yakînini takviye için verilir. Kendisine bizzat yakîn verilen kimse ise, bu tür takviyelere ihtiyaç duymaz.

Bütün çeşitleriyle kerâmetler, yukarıda zikrettiğimiz, zikrin kalbde asıl bir cevher hâline gelip kulun zâtî zikre geçmesinden daha aşağı mertebede şeylerdir. Çünkü kerâmetlerdeki hikmet, onlarla yakinlerinin artması, nefsin arzularına ve dünyanın lezzetlerine karşı dayanabilmeleri için müridlere bir takviye, sâliklere bir terbiyedir. Bu sâyede, onlarda, vakitlerini ibâdet ve taat ile mamur etmek için sönmüş azimleri harekete ge­çer ve onlarla mânen bir rahatlık bulurlar. Bununla birlikte, kendisine sırf yakin verilmiş kimsenin hâl ve derecesine yükselmeye çalışırlar. Çünkü gerçek yakîne ulaşmış kimsenin nefsi, Hakk’a daha çabuk icâbet eder, daha kolay bağlanır ve kâbiliyet yönünden de daha kâmildir. Öncekilere ise, birtakım ke­râmetler verilerek, katılaşmış kalp ve duygularını yumuşatmak ve kapalı ka­lan kâbiliyetlerini açmak istenmektedir.

Bir de şu var ki; kerâmete benzer bu tür şeyler, hidâyet yolundan ayrılıp, dalâlet yoluna sapmış râhipler ve Hint fakirlerine de verilebilir, onlar da bu şeylere ulaşabililer. Ancak bu tür şeyler onlara, gizli bir tuzak ve istidraç ola­rak, içinde bulundukları halleri güzel görüp, İlâhî rahmetten uzak ve mahrum olmaları, Allah Teâlâ’nın kendilerine murad ettiği körlük, sapıklık, alçaklık ve vebal içinde kalmaları için verilir. Ta ki; bunu gören ve bilen bir sâlik, kendisi­ne verilen ufak tefek keramet türü şeylerle aldanmasın ve şâyet su ve hava üzerinde yürüse bile, gerçek takvâ ve zühdün icaplarını yerine getirmedikçe, bunun kendisine bir fayda vermeyeceğini bilsin.

Boş hayal ile meşgul olup, mümkün olmayan şeylerle kendini avutan ve halvete ihlas ile girmeyen kimse; halvethânesine yalanla girer, bir aldanma ile çıkar. Bu durumda, ibâdetleri terk eder ve onları hafife alır. Allah da ondan ibâdetin lezzetini çekip alır. Kalbinden dinin heybet (ve hürmeti) gider; böylece dünya ve ahirette perişan olur.

Sâdık bir mürid bilsin ki halvete girmekten (uzlete çekilmekten) maksad, vakitlerini ibâdet ve taatla mâmur ederek, azalarını bütün sevimsiz şeylerden alıkoyup Allahu Teâlâ’ya yaklaşmaktır.

Halvete giren bazılarına, virdlere devam etmesi ve onları belirli vakitlere göre dağıtmaları uygun olur. Bazılarına, sadece bir zikre devam etmeleri uy­gun olurken; bazılarına da devamlı murâkabede kalmaları münâsib düşer. Bazılarına zikirden virdlere intikal etmesi uygun düşerken; bazılarına evrâdını tamamlayıp zikre geçmesi faydalı olur. Bunların şekil ve miktarını, rehber olan kâmil mürşid ta’yin eder.

Kâmil mürşid; insanların farklı yapı ve karakterini bilen, onlara sevgi ve şefkat ile muamele eden, müridi terbiyesine nefsi adına değil, Allah için iste­yen, nefsinin havâsına müptela olmayan ve kendisine tâbi olunmasından nef­si adına hoşlanmayan kimsedir. Kim, kendisine tâbi olunmasını istiyor ve bundan nefsi adına hoşlanıyorsa; böyle bir kimsenin bozduğu, ıslah ettiğin­den daha çoktur. Çünkü o, Allah için değil, nefsi için hareket etmektedir.

[1]- (Dârimî, Mukaddime, 2; Suyûtî, el-Hasâisü’l-Kübrâ, I, 10.)

[2]- (Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, VI, 370; İbnu Kesîr, el-Bidâye, VII, 134-135 (Hasen ve ceyyid birsenedle); Neb- hânî, Câmiu KerâmâtiH-Evliyâ, I, 156; Aclûnî, Keşfu’l- Hafâ, II, 380-381.(No:3172).)

Rivâyete göre; Hz. Dâvud (a.s) hüküm vermede bir hataya düştü­ğü zaman kırk gün kırk gece, secde hâlinde istiğfar etti; nihâyet Yüce Rabbi kendisini affetti. (Buradaki hatâ; bazı İsrâiliyyât haberlerinde ve kıssacıların dilinde geçtiği gibi; Dâvud (a.s)’ın haksızlık ve zu­lüm yoluyla, bir kadın yüzünden düşmüş olabileceği hatâ değildir. Bu hususta, nübüvvet makâmına yakışmaycak şekilde rivâyet edilen haberler asılsızdır. Hz. Dâvud (a.s), kendisi için terki evlâ veya zelle cinsin­den meydana gelen hatâsına istiğfar etmiş ve Cenâb-ı Hakk da tevbesini kabul buyurmuştur. Geniş bilgi için bkz: Fahruddin er-Râzi, Tefsir-i Kebir, Sâd sûresi I7. âyetin tefsiri. (Müt.).)

Kesin olarak ortaya çıkmıştır ki; halvet ve uzlet, işin başı ve sıdk erbâbının sımsıkı sarıldığı bir durumdur. Kimin bütün vakitleri halvetteki edeb üzere geçerse, onun bütün ömrü halvetle geçmiş gibi olur ve o kimse dini için en selâmetli yola girmiş olur. Fakat, devamlı halvette kalmak kendisine kolay ve mümkün olmayan ve önce nefsi, sonra evlâd ü iyâlinin dertleriyle mübtelâ olan bir kimse, hiç değilse bazen, hal­vete girmeye çalışmalıdır.

Ariflerden Süfyan es-Sevrî (rah) şöyle demiştir:

“Denilmiştir ki: Herhangi bir kul, kırk gün, Allah için ihlasla amel ederse, Allahu Teâlâ, onun kalbinde hikmeti yeşertir; onu dünyaya karşı zühd, âhirete karşı rağbet sâhibi yapar. Kendisine dünyanın has­talığını ve ilacını gösterir. Öyleyse kul, her sene, bir defa, nefsini buna alıştırmalıdır.”

Hakk’a tâlib mürid, halvete girmek istediğinde dünyevî işlerden tamamen kendini çekerek ve sâhip olduğu her şeyden sıyrılarak hazır­lığını tam olarak yapınca, güzel bir gusül abdesti alır. Bu arada elbise ve namaz kılacağı yerlerin temizliğini yapar. Aldığı bu gusül abdesti ile iki rekât namaz kılar; yalvarma, huşû, boyun büküklüğü ve gözyaşı ile Allahu Teâlâ’ya günahları için tevbe eder. İçiyle dışı; niyeti ve edebi bir olur. Kalbinde hiçbir aldatma, hiyânet, kin, haset ve kötülük bulundur­maz. Sonra halvet yerine tevâzu ile oturur. Dışarıya ancak, cemaat ve Cumâ namazı için çıkar. Cemaatle namazı terk etmek büyük bir hatâ ve yanlıştır. Eğer dışarı çıktığında iç hâlinde bir dağınıklık bulursa, halvethânesinde bulunan bir şahısla cemaat yapıp namazını dışarı çıkmadan kılabilir. Kendi başına namaz kılmaya râzı olması asla doğru değildir. Cemaati terk sebebiyle başına birtakım afetlerin gelmesinden korkulur.

Biz, halvetinde aklî dengesi bozulan bazı kimseler gördük. Belki de onlara bu belâ, devamlı cemaatle namaz kılmayı terk etmelerinden do­layı gelmiştir. Şu kadar var ki; halvethânesinden çıkıp cemaatle nama­za giderken devamlı zikir hâlinde olmalı, zikrinde gevşeklik gösterme­meli, sağa sola çokça bakmamak, her duyduğuna kulak vermemelidir. Çünkü, hâfıza ve hayal kuvveti; her görülen ve işitilen şeyin nakşolduğu bir levhâ gibidir. Dikkat edilmezse, bu yolla vesvese, nefsî düşün­celer ve boş hayaller çoğalır.

Cemaata iftitah tekbirinde imama yetişebilecek bir şekilde hazır olma­ya gayret etmelidir. İmam selam verip namazı bitirdiği zaman, hemen halvet yerine dönmelidir. Dışarı çıkışında, halkın nazarını kendine çekme arzusundan ve onun halvette oturduğunu bilmelerinden sakınmalıdır.

Denilmiştir ki: “Sen amelinle, insanlar yanında bir mevkii isterken; Allah katında bir derece elde edeceğini bekleme!”.

Gerçekten de bu, ihmal edildiğinde pek çok amelin mahvolduğu, dikkat edildiğinde ise; çok şeyin ıslah olduğu bir durumdur.

Sûfi halvetinde, bütün vakitlerini Allah için yapacağı bir amelle ge­çirmelidir. Bu amel, Kur’an tilâveti olabileceği gibi; zikir, namaz veya murâkabe de olabilir. Bu arada kendisine, amelde bir gevşeklik ve usanç gelirse, biraz yatıp uyumalıdır. Eğer belli vakitlerde, belirli mik­tar namaz, Kur’an tilâveti ve zikir ta’yin etmişse, sırasıyla azar azar onları yapar. Vaktin durumuna (içinde bulunduğu hâle) göre hareket et­mek isterse; bu amellerden kalbine en hafif ve hoş geleni yapar. On­dan da gevşeyince uyumalıdır. Eğer sâdece secdede yahut rükû’da yahut namazın bir veya iki rekatında uzun bir süre kalmak isterse, bunu yapabiiir.

Halvethânesinde devamlı abdestli bulunur ve uyumaya da ancak, uykuyu birkaç defa gidermeye çalıştıktan sonra (iyice sıkıştırınca) gi­der. Gece gündüz meşguliyeti bu olur. Eğer “lâ ilahe illâllah” zikrini çekmekte ise; dili ile söylemekten usanınca, dilini hareket ettirmeden, kalbiyle söylemeye devam eder.

Sehl b. Abdullah demiştir ki: “Lâ ilahe illâllah” dediğin zaman; “lâ ilâhe” kelimesini uzat, Cenâb-ı Hakk’ın bâki oluşunu düşün ve Onun varlığını kalbinde yerleştirip, Ondan başkasını yok et.”

Hem bilinmelidir ki; bu iş yani tevhidin sırrını anlamak birden olma­yıp, zamanla anlaşılır. Şu hâlde kul, devamlı Cenâb-ı Hakk’ı razı ede­cek fiillere yapışmalıdır.

Halvette azık ve yiyecek

Halvete veya çilehâneye giren kimse, önce ekmekle tuza kanaat etmelidir. Her gece Bağdat rıtlı ile bir ölçek yiyecek almalı ve yatsıdan sonra yemelidir. Eğer yiyeceğini ikiye bölmek isterse, bir ritim yarısını gecenin evvelinde, yarısını da gecenin sonunda yemelidir. Bu, mide için daha hafif ve gece namazına kalkarak geceyi namaz ve zikirle ihyâ etmeye daha fazla yardımcıdır. Eğer sabah yiyeceğini sahura al­mak isterse, yapabilir.

Eğer (ekmeğin yanında) katığın bulunmayışına sabredemezse, ka­tık alabilir. Aldığı katık, ekmek yerine de geçecek bir cinsten ise, ek­meğinden o kadarını azaltır. Eğer yiyeceğini bu miktardan daha da az yapmak isterse, her gece lokmasını azaltarak, kırk günün son on gü­nünde (gün boyu bütün yiyeceğini) yarım rıtla inecek hâle getirir. Eğer hal ve bünye olarak kuvvetli birisi ise, kırk günün evvelinde nefsini ya­rım rıtla kanaat ettirir. Her gece azar azar kısarak, son on günde yiye­ceği çeyrek rıtla iner.

Sûfiler tasavvufun şu dört esas üzere kurulduğunu belirtmişlerdir:

1-Az yemek.

2-Az uyumak.

3-Az konuşmak.

4-Halktan uzaklaşmak.

 

Acıkmanın süresi için iki vakit tayin edilmiştir. Birincisi, yirmi dört sa­atin bitimi. O zaman her iki saate (yukarıda bahsedilen) rıtıldan bir ukıyye düşmektedir. Bunu bir kerede yiyecekse yatsıdan sonra yeme­li, ikiye bölecekse; belirttiğimiz vakitlerde yapmalıdır. Diğer vakit ise; yetmiş iki saatta bir yemektir. Bu durumda, iki gece yemeyip üçüncü gece yemiş olur ki; her gün ve geceye üçte bir rıtıl yiyecek düşer.

Bu anlattığımız, uygulandığında kendisinde bir usanma, darlanma ve şevkinin azalması meydana gelmediği zaman yapılmalıdır. Eğer bu uygulama ile sıkıntılı bir durum ortaya çıkarsa, o zaman her gece ye­meli; bir rıtlı bir veya iki seferde yemelidir. Nefis, iki gecede bir yemek yerken, yemesi bir geceye indirilince, buna kanaat eder. Her gece ye­mesine müsamaha edilecek olursa, bir rıtla da kanaat etmez ve yanı- sıra katık ve güzel şeyler istemeye başlar. Diğer durumları da buna kı­yas et.

Nefis, tamah ettirilirse her şeye tamah eder, kanaata alıştırılır­sa kanaat eder.

Bazıları da yiyeceğini her gece biraz noksanlaştırarak, nefsi, en az yiyeceğe ta’lim ettirirdi.

Sâlihlerden birisi; yiyeceğini hurma çekirdeği ile ölçüp ayarlıyordu ve her gece bir çekirdek eksiltiyordu.

Bazıları da yiyeceğini yaş bir ağaç parçasıyla tartıyor; her gece ay­nı ağacın kuruma payı kadar yiyeceğini azaltıyordu. Bir kısmı da ek­meği, yirmi sekiz parçaya bölünmüş hesabıyla, her gün bir parça azal­tarak yiyor ve bir ay içinde bütün ekmek bitiyordu.

Bazıları, yemeği te’hir işini, bünyeyi yavaş yavaş alıştırarak yapı­yordu. Bazıları bu usulle, hiç yemeden yedi, on, on beş günden kırk güne kadar durabiliyorlardı.

Sehl b. Abdullah’a: “Bazı insanlar var ki; kırk günde veya daha fazla günde bir yemek yiyor. Bunun açlık ateşi nereye gidiyor; bu in­san nasıl sabrediyor?” diye sorulduğunda; Hazret: “İlâhî nûr ondaki açlık ateşini söndürüyor.” demiştir.

Ben de bunu, sâlihlerden birisine sordum; o zat bana: “O, Rabbi ile bir sevinç ve sürür içindedir. Bu hâl onun açlık ateşini söndürmekte­dir.” manasında bazı şeyler söyledi.

Bahsettiğimiz bu durum, halk arasında da vâki olmaktadır. Şöyle ki; aç bir adama aniden sevindirici bir haber gelse, açlığını unutur. Korku halinde de durum böyledir. Kendisini, bu saydığımız yollardan birisiy­le yavaş yavaş açlığa alıştıran bir kimse, bunu sıdk u sadâkat ve ihlas ile yapıyorsa, açlık, aklına bir noksanlık getirmez ve bedenine bir sıkın­tı vermez. Böyle bir zikir ve amel içinde devam edip te, amelini Allah için yapmayan kimsenin durumundan korkulur.

Denilmiştir ki açlık şudur: Bir kimse, önüne gelen hiçbir yemeği seç­meden ne bulursa yiyorsa o açtır. Nefis ekmeği beğenmediği zaman aç değildir. Açlığın bu derecesi bazen üç günün sonunda meydana gelir. Bu, sıddıkların açlığıdır. Bu durumda gıda aramak, cesedin ayakta kalması ve farz ibadetlerin yapılabilmesi için bir zaruret olur. Bu, kendisini zamanla açlığa alıştırmayan kimseler için açlığın sınırı­dır. Kendisini zamanla açlığa alıştıran ise; yukarıda geçtiği gibi, üç günden kırk güne, hatta daha fazlasına hiç yemeden sabredebilir.

Sûfilerden birisi demiştir ki: “Açlığın sınırı; kişi tükürdüğü zaman tükürüğüne sineğin konmamasıdır. Çünkü bu; midenin içinde yağ (vs. vitamin) bulunmadığını; tükürüğünün, sineğin bile ilgisini çekmeyecek bir sudan ibaret olduğunu gösterir.”

Rivâyet edilir ki; Süfyan es-Sevrî ve İbrâhim b. Edhem (rah.), üçer gün süreyle aç kalıp, üç günde bir yemek yiyorlardı. Ebû Bekir Sıddîk (r.a) altı günde bir, Abdullah b. Zübeyr (r.a) ise yedi günde bir yemek yerdi.

Bu konuda, “Ammûye” nisbesiyle bilinen merhum dedem Muhammed b. Abdullah’ın hâli pek meşhurdur. Kendisi, Ahmed el-Esved ed-Dineverî’nin arkadaşıydı ve kırk gün hiçbir şey yemeden aç kala­biliyordu.

Açlık konusunda en uzun süre dayanabilen, zamanına yetiştiğimiz halde, kendisini görmediğim bir adamdır. Çünkü o, Ebher’de idi. Ken­disine: “Zâhid Halife” denilirdi. Ayda bir badem yerdi. Bu ümmetin içinde, zamanla açlığa alışan ve bu noktaya ulaşan hiç kimse duyma­dık. Anlatıldığına göre; terbiye yoluna ilk girişinde, yiyeceğini bir ağaç parçasıyla tartar ve her gün aynı ağacı kullanarak, onun kuruma payı kadar azaltırdı. Sonra onu da kaldırdı ve kırk günde bir bademle ida­re edecek duruma geldi.

Sâdıklardan bir grup, bu yola sülûk etmişlerdir. Fakat bazen de (hâl ve niyetinde) sâdık olmayan, bâtınında bir takım dünyevî hesap ve nefsânî arzu bulunan kimseler bu yola girer. Bu iş halkın nazarını celbetmek ona önce kolay gelir. Bu ise, nifağın tâ kendisidir. Ondan Allah’a sı­ğınırız. Halbuki sâdık olan, genelde hâlini kimse bilmediği zaman, bu tür işleri yapmaya muktedir olur. Aç kaldığı bilindiği zaman ise, çoğu kez azimeti zayıflar. Çünkü onun açlıktaki sadâkati ve kendisi için aç kaldı­ğı zâta (Allah’a) nazar etmesi, ona açlığı kolaylaştırır. Onun bu hâlini bir başkası bilince, azimeti zayıflar. Bu hâl, sâdık olanın alâmetidir.

Bu yola giren bir kimse, her ne zaman, nefsinin insanlar tarafından az yiyip içen bir kimse olarak tanınmasından hoşlandığını hissederse, derhal nefsini kınasın. Çünkü bu halde, nifak şâibesi vardır.

Kim Allah için aç kalırsa, Allahu Teâlâ, kendisine, içindeki açlığı unutturacak mânevî bir sevinç ve neşe verir. Aslında o kimse, yeme içmeyi unutmaz, fakat, kalbin İlâhî nurla dolu olması, ruhani rûhun çe­kiş gücünü kuvvetlendirir. Bu sâyede ruh, onu kendi merkezine ve ruhani âlemdeki yerine doğru çekmeye başlar. Bu sayede sâlik, nefsânî şehvet ve hislerden nefret eder.

Nefs itmi’nana kavuşup, kalp vâsıtasıyla rûhun nurları üzerine ak­sedince, etki ve câzibesi zayıflayıp geri planda kalır ve o zaman rûhun câzibesi (mânevî çekişi) mıknatısın demiri çekişinden daha kuvvetli olur. Çünkü mıknatıs, demirde kendisine benzer bir özellik bulunduğu için (cins cinsi çeker kâidesince) onu kendisine çeker. Bu çekiş, ikisi arasında bulunan özel bir cinsiyet bağı ile mümkün olmaktadır.

Nefis de kalp vâsıtasıyla kendisine ulaşan rûhun nûrunun etkisiy­le, özel bir cinsiyet yani kâbiliyet kazanır ve bu sâyede kalbin ruhtan alarak nefse verdiği yeni bir rûh oluşur. Bu durumda asıl rûh, nefiste oluşan kendi cinsindeki yeni rûh sebebiyle, nefsi kendisine çeker ve (rûhun câzibe alanına giren) nefis, dünyevî yiyecek ve şehvetleri basit görür. O durumda, Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v):

“Ben Rabbimin katında gecelerim; O beni yedirir ve içirir.”  (Buhârî, Savm, 20; Müslim, Sıyâm, 57; Mâlik, Sıyâm, 58; Ahmed, Müsned, III, 8.) sözünün sırrı gerçekleşir.

Bu anlattığımız hâle ancak, konuşmasında, yemesinde, içmesinde kısaca bütün tasarruflarında zarûret ölçüsüne göre hareket eden kimse güç yetirebilir. Mesela; bu kimse, bir zarureti yokken, fazladan bir keli­me konuşacak olsa, kuru otların ateşle tutuşması gibi, açlık ateşi alev­lenip içini kavurur. Çünkü sakin ve durgun olan nefis, her vesileyle uyanmaya hazırdır. Uyanıp hareketlenince de sâhibini hevâsına çeker.

Cenab-ı Hakk tarafından sevilip bu şekil sülük yollarına sevk edilen bir kul, nefsini yönetmesini iyi bilir ve bu konuda kendisine özel bir ilim verilirse, açlık ve uzun süre oruç tutmak ona kolay gelir; Allahu Teâlâ’dan gelecek İlâhî yardımlar kendisine destek olup onu hedefine ulaştırır. Bu arada kendisine, özel bir takım İlâhî ihsan ve ledünnî sır­lar keşfolursa, işi daha da kolay olur.

Bir derviş bana şunları anlattı: “Şiddetli bir açlığa maruz kalmıştım. Kimseden bir şey isteyemiyor, herhangi bir sebebe de başvuramıyordum. Açlığım son haddeye ulaşınca, günler sonra, Allahu Teâlâ bana, mânevî yoldan bir elma nasib etti. Elmayı aldım, yemek için parçala­dığımda, içinden bir hûri çıktı. Ona baktım; o anda bende, günlerdir bana yeme ihtiyacını hissettirmeyecek bir sevinç peydâ oldu!”

Bu zat bana, hûrinin elmanın tam ortasından çıktığını söyledi. Al­lah’ın kudretine iman etmek, imanın rükünlerinden bir rükündür. Öy­leyse sen de bu tür tecellilere inan, teslim ol, inkara gitme!

Sehl b. Abdullah et-Tüsterî (rah.) demiştir ki: “Kim kırk gün Allah için aç kalır (oruç ve riyâzatla geçirirse) kendisine melekût âleminin te­cellileri zâhir olur.”

Sûfiler arasında; “Kul, tertemiz, gerçek bir zühd hâline ancak, me­lekût âleminden İlâhî bir kudret tecellisini müşâhade etmekle ulaşabi­lir.” denilir.

Şeyh Ebû Tâlib el-Mekkî (rah.) demiştir ki: “Biz, riyâzet edip nefsi­ni alıştırarak, yemeği te’hir ede ede kırk gün aç kalabilen bir kimseyi tanıdık. Bu zat, iftarını gecenin yedide birinin yarısına kadar te’hir ederdi. Böylece devam ederek, ayın yarısında bir gece tamamen aç kalıyordu. Bir sene dört ayda da kırk gün aç kalırdı. Gece gündüz bu işe devam ederek, kırk gün, onun için bir gün mesabesine geldi. Bu zat bana, kendisine Melekût âleminin tecellilerinin açıldığını, Ceberût âleminden birtakım sırların keşf olup, Allah Teâlâ’nın dilediği gibi ona tecelli ettiğini anlattı.

Şunu da bil ki, bu şekilde uzun süre aç kalmak ve yemeği azaltma işi bizzat bir fazilet değildir. Eğer öyle olsaydı, hiçbir Peygamber onu kaçırmaz, hele Allahın Rasûlü (s.a.v), onun en son noktasına ulaşırdı. Nefsi bu yolla terbiye etmenin elbette büyük bir fazilet ve faydası var­dır; bu inkâr edilemez. Fakat, Allahu Teâlâ’nın mânevî ihsanlarını sâ­dece bu hâle bağlamak ta doğru değildir.

Bazen, her gün yemek yiyen bir kimse, kırk gün aç kalandan daha faziletli olabilir. Yine, kendisine İlâhî kudretin tecellilerinden herhangi bir şey keşfolmayan bir kimse, Allahu Teâlâ kendisine güzel bir mârifet verdiği zaman, bu tür tecellilerin keşfine mazhar olan kimseden da­ha hayırlı olabilir. Asıl kudret her şeye kâdir olan zâtın eseridir. Kâdir olan Allahu Teâlâ, kurbiyyet ehli dostlarına, kudretinden bir şey gizle­mez. Kurbiyyet ehli olan ârifler, İlâhî kudretin, şu hikmet âleminde önü­müze konan sebep perdeleri arasından devamlı tecelli ettiğini görürler.

Kul, kırk gün, Allah için ihlasla ibadet eder; amel, zikir, yemek ve di­ğer durumlarda, zikredilen ölçü ve edebi korumaya çalışırsa, bu kırk günün bereketi onun bütün vakit ve saatlerine yayılır. Çünkü kırk gün halvete çekilmek, sâlihlerden bir cemaatın seçip benimsediği güzel bir yoldur.

Sâlihlerden bazıları da kırk gün halvet için, Zilkâde ayı ile Zilhicce’nin ilk on gününü seçerlerdi. Çünkü bu günler, Hz. Mûsâ’nın (a.s) İlâhî kelama hazırlık için seçtiği kırk gündür.

Mekhul’ün rivâyetine göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur

Kim kırk gün, Allahu Teâlâ için ihlasla ibâdet yaparsa, kalbin­den diline hikmet pınarları fışkırır.”[1]

[1]-    (Ebû'Nuaym, Hilye, V, 189; ibnu Mubârek, K. Zühd, No:1014; İbnu Esir, Câmiu’-Usûl, XI, 557.)

Avârifü’l-Meârif, Şihâbuddin Sühreverdî , sühreverdî, gerçek tasavvuf, tasavvuf, avarif, ücretsiz indir, ücretsiz, indir, pdf, epub, mobi, www.tasavvufekitap.com,

Yorum Yazın