PENDİYYE RİSÂLESİ

Bu eser dilimize ÖĞÜT KİTABI olarak çevrilmiştir: …

Bu eserin yazarı dahi aynı zattır. Tasavvuf yoluna girenlere bazı tavsiyelerde bulunup baş tarafında şöyle yazmıştır:

Bu tarikat-ı aliyyeye girmek isteyen din kardeşlerine, başta ge­reken odur ki: Öncelikle kendilerini, her emri açık olan şeriata uygun hale getireler.

Eser genel anlamda Nakşîbendî tarîkatı âdâb ve erkânını işleyen bir kitaptır. Nitekim müellif eserin girişinde (Nakşîbendî) tarîkatına intisab edecek bir sâlikin yapması gerekenler ile intisab etme esnasında yapılan usulleri anlatmaktadır. Müellif eserde konuları eserin adından da anlaşılacağı üzere nasîhat ederek anlatmaktadır. Eser dört “kısım”dan müteşekkildir.

Eserin Konu Başlıkları      Birinci kısım: Tezhîb-i ahlâkın beyanı. İkinci kısım: Teveccühün beyanı. Üçüncü kısım: Râbıtanın beyanı. Dördüncü kısım: Murâkabenin beyanı. [Hâtime] Ali b. Ebî Tâlib’in vasiyeti.

Bu Kitabı ister sayfanın altındaki konu başlıklarına tıklayarak tamamını sitemizden Akıllı telefonlara uyumlu olarak  okuyabilir. isterseniz hemen alttaki linklerden ÜCRETSİZ olarak indirebilirsiniz…

Cep telefonundan okumak için indiriyorsanız Google play Kitaplarda tam ekran okuyabilmeniz için EPUB formatında indirip Google play kitaplarda açıp okumanızı öneririz…

Muhammed Nurî Şemseddin Nakşibendi

SAYFAYI TAVSİYE ET

BU KİTABI ÜCRETSİZ İNDİR

           

KİTABI OKU (Başlıklara Tıklayın)

PENDİYYE RİSÂLESİ

Tarikat-i-âliyyeye girmek isteyen din kardeşlerimizin, her şeyden önce kendilerini şer’i-mübiyne uydurmaları, sonra mür­şidin elini tutarak:

— Bu zat, beni Allahu teâlâya ulaştırır, itikat ve hüsnü zannı ile, o zatın sözlerini yerine getirmeleri şarttır,

Şer’i-şerife aykırı imtihan olmaz. Sülüklerinin başlangı­cında, derslerini okuyacakları zaman, usûl şöyledir:

Yirmi dört saatte bir defa, hangi vakit kolayına gelirse, o zaman tenha bir yerde gizlice ve abdestli olarak seccade üze­rinde, kıbleye yönelerek oturmalı, kemali huzû ve huşû İle, ken­disini her şeyden alçak tutarak diz çökmeli, gözlerini yummalı, ellerini dizlerinin üstüne koymalı ve kendisini Allahu teâlâ’nın huzurunda bilmeli ve :

— Ben, Allahu teâlâ'yı görmüyorum ama, Allahu teâlâ be­ni görüyor, diyerek tam bir huzur ve büsbütün mahviyetle boynunu bükmeli, kalbinin olanca rikkati ile gönlünü Haktan ayırmamak, korku ile rica arasında baştan aşağı tüyleri ürpererek, üç ihlâs ve bir Fatiha-i-şerif okumalıdır. Sonra, ellerini aça­rak hâsıl olan sevabı evvelen ve bizzat, hâce-i-kâinat ve ser-defter-i-mahlûkat, on sekiz bin âlemin fahri, âhir zaman Nebi’si peygamberimiz Muhammed’in-il-Mustafa sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin mübarek Ravza-i-mutahharalarına, bütün Enbiyâ-i-mürseliyn hazerâtının temiz ruhlarına, bütün ashap, bütün aktâp, bütün evliyâullah, bütün Ehlullah ile kadın ve erkek bütün mü’min kardeşlerinin ruhlarına hediye etmelidir.

Sonra, ellerini yüzüne sürmeli ve ellerini namazda olduğu gibi âdâp ile dizlerinin üstüne koymalı ve:

Dünya fânidir ve âhiret bakidir.

Sözünün hikmetini düşünmeli, kalbinin meylini dünyadan ke­serek, içinden kendisini şöyle gözünün önüne getirmelidir:

Sanki, hastalanmış, bir döşek içinde yatmaktadır. Çok za­yıf düşmüştür, ölüm acıları, kendisine iyice yaklaşmıştır. Bu halinde, kendisine Allahu teâlâ'dan başka yardım edebilecek bir dostu olmadığını, ancak Allahu teâlâ’nın bulunduğunu düşün­melidir. O zamana kadar, ömrünün gafletler içinde geçtiğine ve Haktan gafil olduğuna gereği gibi pişman olmalı:

— Aman, el’aman yâ Rab! Beni affet ve mağfiret kıl... Ba­na iyman selâmeti nasip eyle, diyerek ağlamalı, tövbe ve istiğ­farda bulunmalı:

— Beni, rahmet-i-ilâhiyyeden hiçbir şey men’etmez. An­cak, İblis men'eder ki, onun şerrinden de Hakka sığınırım, diye­rek kendisini rahmet deryasına bırakıvermelidir.

Haktan başka her şeyin yalan ve fâni ve ancak Hakkın bâ- ki olduğunu yakinen bildiğinden, kalbinden Allahu teâlâ'dan başka bütün mevcudatı çıkarmalı ve tamamiyle Hakka tevec­cüh etmelidir. Hatta, cesedinden ve ruhundan da ilgisini kese­rek, vücudunu Hakta mahv ve fâni etmeli, can ve gönülden:

— ALLAH... ALLAH... diye ihtiyariyle canını Hakka tes­lim etmeli ve bu halde iken :

Her nefis, ölümü tadıcıdır.

(Al-i-İmran: 185) sırrının zâhir olmasını beklemeli ve kendisi hakkında da:

(Biz, Allahu teâlâ’nın kullarıyız. Ancak ona döneriz. Musibetlerine razıyız...) Derler.

El - Bakara : 156

 dediklerini, gözlerini yumup, çenesini bağladıklarını, soyup ra­hat döşeğine yatırdıklarını, böylece kabre vardığını, kabre ko­nulurken mürşidinin başucunda ve sual meleklerinin ayak ucunda belirdiklerini, üzerine tahtalar dizilir ve toprak atılır­ken Kur'an-ı-kerim okunarak dua edildiğini, cemaat dağıldık­tan sonra imam efendi telkin verirken, meleklerin de suale baş­ladıklarını, mürşidi olan zat-ı-şerifin yardımıyla cevaplar verebildiğini düşünmeli ve bu hal sanki hemen oluyormuş gibi zih­ninde canlandırarak, aynı hali benimsemeğe çalışmalı, o ka­dar çalışmalı ki:

Ölmeden önce ölünüz.

Sırrına mazhar olabilmelidir.

Buna, TEZEKKÜR-Ü-MEVT veya MEVT-İ-İHTİYARİ der­ler.

Sonra, mürşit olan zat-ı-şerif, o sâliki elinden tutarak kal­dırır. Doğru, Resûlüllah’ın huzuruna götürür. Resûlüllah’ın ruhaniyyetini de, hacca gidenler, Ravza-i-mutahhara’da Aleyhissalâtü vesselâm efendimizin mihrabının sağ tarafında, hacca gitmeyenler de hangi cami-i-şerif aklına ve kolayına gelirse o cami-i-şerifin mihrabının sağ tarafında, mücevherlerle bezen­miş bir kürsü üzerinde, nurdan bir nikap altında, mübarek ar­kaları kıble tarafına ve vechi saadetleri Ravza-i-mutahhara’ya nâzır olduğu halde, lütuf ve keremle oturmuş olarak bulurlar.

Bütün Enbiyâ-i-vel-mürseliyn, ashab-ı-güzin, bütün pirler, kutuplar ve ÂRİF-İ-BİLLAH olan Evliyâ’ullah efendilerimiz hazerâtının da ruhaniyyetlerini, o yüce mecliste, büyük bir toplan­tıda hazır bulurlar.

Huzur-u-mahz-ı-nûr-u-cenabı risaletpenahilerinde, tâ'zim ve âdâp üzere her birinin makamlarına göre saf bağlayarak oturduklarını görürler.

Mürşidi de aleyhissalâtü vesselâm efendimizin sağ taraf­larında, yani kıbleden yana, arkası minbere ve yüzü hücre-i-saadete nâzır olduğu halde, o kürsünün tam önünde, âdeta bitişik gibi bulunur ve elinden tutup götürdüğü sâliki de karşısına oturtur ki, o da kürsünün sol tarafında, minberin tam karşısın­da ve hücre-i-saadet arka tarafına gelmek üzere yer alır.

Sâlik, kendi kalbini büyük bir havuz farz ederek, mürşidi­nin kalbinin çeşmesi altına koyar. Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin kalb-i-saadetlerinden bir beyaz nur şek­linde su yolu gibi, mürşidinin kalp hazînesine akan İlâhî feyiz, mürşidin kalbinden de karşısında oturan sâlikin kalbine büyük bir bendin çeşmesi gibi akar.

Sâlik, akan feyze gözlerini dikerek bakar, aklı dağıldıkça tekrar başına toplar ve bakmağa devam eder. Yirmi dakika ve­ya yarım saat kadar böylece feyiz akar. Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri de başları üstünde, otur­dukları kürsüden bunlara bakarak iltifat buyururlar. Yarım saat sonra, sâlikin kalbine akan musluk çevrilince, mürşit yü­zünü kıble tarafına döndürür. Sonra, sâlik de kalben yüzünü kıbleye çevirir. Şimdi, kürsü mürşidin sol tarafında ve sâlikin sağ tarafında kalmıştır. Bu halde iken, sâlik o zamana kadar olan bütün gafletlerine pişman olarak, yüz kerre istiğfar eder ve:

— Aman yâ Resûlallah! Şeriat-ı-mutahharanı yerine geti­reyim ve siyret-i-Muhammediyyene uyayım. Şartları yerine getirmekte de kusur etmeyeyim, der ve yüz kerre salâvat-ı-şerife okur. Sonra, kalbini yuvarlak ve parlak bir ayna şeklinde farz ederek üzerinde nurdan yazı ile ALLAH lâfz-ı-şerifini yazıl­mış bulur. O ALLAH lâfzına kalp gözlerini dikerek bakar ve:

— Ben ve bütün eşya, bu ismin müsemmâsının kabza-i- kudretinde ve onun himayesi ve muhafazası altındayız, öyle bir zat ki, aslâ benzeri yok, örneksizdir, düşüncesine dalarak dili­ni damağına yapıştırır ve bütün âzası kalbine müteveccih oldu­ğu halde, yüz kere ALLAH... ALLAH... der.

Kalbine başka düşünceler gelirse: (AMAN... EL'AMAN... YÂ RAB!) diye inleye inleye, üç kere istiğfar eder.

Tekrar gelirse:

İLÂHİ ENTE MAKSUDİ VE RİZÂKE MATLÛBİ

(Allahım! Maksudum sensin ve matlûbum senin rizandır) der.

Yine gelirse, üç kerre YA FA’ÂL der ve bu şekilde düşün­celeri uzaklaştırır.

Diğer letâifte de tarif edilen usulle yüzer İSM-İ-CELÂL okur. Sonra, kelime-i-tevhidi, nefesini hapsetmek yoluyla ve her tek sayıda nefes almak suretiyle NEFİY ve İSBAT eder.

Sonra, yirmi dakika veya yarım saat kadara kendisini yok­tan var edenin, nasıl var ettiğini, bir damla suyu insan şekli­ne nasıl koymuş bulunduğunu, kendi vücudunu, vücudundaki san’at ve kudret-i-ilâhiyyeyi, nereden gelip, nereye gittiğini, bu icadın mevcudu bu vücut ile mevcut olduğuna yine bu vücu­dun delil ve alâmet olduğunu, bu delil ve alâmetlerle beliren gerçekleri düşünür. Şöyle ki, kendi vücudu ile bütün eşyayı fenâ rüzgârına verir ve ancak Allahu teâlâ’nın baki olduğu Hakkal-yakin zâhîr olur. Sonra, tekmil-i-sülûk eder.

Buraya kadar, sülûkün başlangıcıdır. Tekmil-i-sülûk ettik­ten sonra, sâlik dersini okuyacağı zaman, artık evvelce olduğu gibi ölümü düşünmez ve hemen üç ihlâs ve bir Fatiha’dan sonra, doğruca Ravza-i-mutahharaya gider. Mürşidini, Mihrab-ı-Nebi ile minber-i-şerif arasında bulunan kürsünün, önünde, arkası minbere ye yüzü hücre-i-saadete bakar halde ayak üzeri bulur.

O zaman, mürşidi kendisini elinden tutarak oturtur. Yukarıda anlatıldığı gibi, sâlik yarım saat kadar feyiz alır. Sonra, her iki­si yüzlerini kıbleye doğru çevirirler. Yüz kerre istiğfar, yüz salâvat-ı-şerif, yüz kelime-i-tevhid ve yüz ism-i-celâl okur. Yaran saat kadar mürakabe eder.

Bu tertip, sülûkü tekmil eden sâlike göredir. Sülûkü tek­mil etmeden evvelâ ism-i-celâl ve sonra nefiy ve isbattır. Sülû­kü tekmil ettikten sonra kendi işitecek kadar yüz kerre keli­me-i-tevhid ve daha sonra letaif-i-kül üzere dilini damağına ya­pıştırarak baştan aşağı bütün âzasiyle yüz kerre de ism-i-celâl okur. Fakat, istiğfar ve salâvat-ı-şerife her ikisinde de birdir.

Derslerini bitirip, seccadeden kalkacakları zaman, rabıta­ları teveccüh ile ise, o şekilde rabıta ile kalkarlar. Günün yir­mi dört saati, bir nefes bile rabıtadan geri kalmazlar. Fakat, sâlikin canı ister de üç saat teveccüh, bin istiğfar, on bin salâvat-ı-şerife, yüz bin ism-i-celâl, yüz bin kelime-i-tevhid ve beş saat mürakabe edecekmiş, olsun! Ona müsaade vardır. Fakat, tarikat-i-âliyyeye mahsus olan şartları yerine getirmekte de gev­şeklik etmemeli ve ne kadar mümkünse, o kadar çalışmalı ve bu şartları yerine getirmeğe gayret etmelidir.

Tarikat-i-âliyyeden ve mürşitten inâbe almaktan maksat, ancak ahlâkı değiştirmek içindir. Teveccüh, rabıta ve muraka­beden maksat da alışıklığı ve huzuru bulmak ve bir ân Haktan gafil olmamaktır.

Hest tâc-ı-ârifandır çâr terk

Terk-i-dünya, Terk-i-ukbâ, Terk-i-hesti, terk-i-terk..

(Dört terk vardır ki, âriflerin tâcıdır. Dünyayı terketmek, ukbâyı terketmek, varlığı terketmek, terki terketmektir.)

 Buyurulduğu gibi, usul-ü-tarik-i-Nakşibendiyye’yi de, dört kısıma taksim buyurmuşlardır:

   1- Ahlâkı düzeltmek ve güzelleştirmek.

   2- Teveccüh.

   3- Rabıta,

   4- Mürakabe.

 Şimdi de, bunları birer birer tetkik edelim.

Ahlâkı düzeltmek ve güzelleştirmek, rahmetlere ve şefkatlere sebep olduğundan ve :

Allahu teâla’nın ahlâkı ile ahlâklanınız.

Emriyle memur bulunduğundan, tarikat-i-âliyyeye intisap ede­cek olan kişi, İlâhî emirleri yerine getirmekte gayretli ve muhabbetli, İlâhî nehiylerden de son derece çekingen olmalıdır. Nefsini, yeryüzündeki insanların hepsinden altta ve aşağıda ve makamını, ayakkabı gibi yerlerde görmeli, iyi amellerinden hiç birisi gözüne ve hatırına gelmemelidir. Halkın övmesi veya kö­tülüğünü söylemesi, lûtfu veya tedirgin etmesi, dünyanın var­lığı veya yokluğu bir ve eşit tutulmalı, bunların hepsini Haktan bilerek KAL’en ve kalben razı ve müteşekkir olmalı, şeyhine her haliyle teslim olarak bütün işlerini ona bırakmalı, kaderi gereğince bir zâlimden zulüm görür veya bir kimse kendisine iftira ederse, o kimseye bu hareketi dolayısiyle beddua etme­meli, fakat onun ahlâk dağarcığında dolu ve gizli olan zulümle­rinin ve haksızlıklarının açığa çıkmasına ve onun bu kötü huylarından kurtulmasına dua etmelidir ki, o kimse bu gibi kötü ve çirkin fiillerden gerçekten kurtulur ve artık ondan kimse zulüm ve haksızlık görmez. Yahut bu kötü ve çirkin fiillerinin çokluğu dolayısiyle, dünyadan tez vakitte gider, eseri kalmaz.

İşte, bu ve bunun gibi her şeyi hoş görmeli, geçmişe tasalanmamalı ve gelecek için de hırslı olmamalı ve bulunduğu ha­le razı olmalıdır. Bu sıfatları, kendisine hal edinirse, sıfatları­nı değiştirerek makam-ı-râdiyye'ye varır ve Hakkın dâvetine hak kazanır.

Teveccüh hakkında bazı âlimlerin ileri geri konuşmaları, işin sıhhat ve hakikatine vâkıf olmamalarından ileri gelmekte­dir.

Tarikat pirlerinin, irtihallerinden önce bir hikmet gereği olarak, hilye-i-şerifleri tesbit edilerek, yazılmamıştır. Halbuki, meçhule teveccüh tehlikeden sâlim olmadığından, her mürit mensubu olduğu şeyhini görmüşse, gıyabından teveccüh eder. Görmemişse, gözlerini kapayarak şeyhinin şekil ve suretini ta­hayyül ve mütalâaya dikkat eder ve onun feyzinin berekâtı ile, kalbinden Allahu teâlâ’dan başka bütün mevcudatı çıkarır, onun saf ve temiz kalmasına çalışır ve gayret eder. Çünkü, hilye-i-saadet-i-Hazreti Nübüvvetin, hususî bir çekmeceye konul­ması, altın veya gümüşten yapılmış bir kutudaki billûr içinde ve kutsal vakitlerde tâ’zimat ve tekrimat ile ziyareti mutlâka ve mutlaka Hazreti peygambere tâ’zim ve Cenabı Resûlü tekrim, Hazreti Hüdayı müteâli tâ’zim ve tebcil demek olduğu şüphesiz bulunduğundan, Sâfiyye makamına varmış ve belki daha da ileri geçmiş bir şeyhin zâhiri vücudu de, yukarıda zikredilen çekmece ve bohçalar ve kalbi mürassâ kutu ve billûr gibi ve ru­hu nefhâ olunduğu demde hâsıl olmuş bir tek cevher olduğun­dan, ona tâ’zim Cenabı-Vâcib-il-vücuda tekrim olacağından, bü­tün düşüncelerin kalpten çıkarılması mutlâka lâzımdır.

Rabıtasız ibadetin, evrâd ve ezkârın tadı alınamayacağından, şu şekilde beyan buyurmuşlardır ki:

En büyük ihsan, Allahu teâlâ’yı görüyormuş gibi iba­det etmendir. Sen, onu görmesen bile, o seni daim görür.

Hadis-i-şerifi ile:

Biz ona şah damarından daha yakınız.  Kaaf: 16

Allau teâlâ, her şeyi ihata etmiştir (kuşatmıştır).    Nisa;126.

Allahu teâlâ, işitir ve bilir.

 El-Bakara: 256 âyeti kerimelerinin mânayı münifelerini okur ve düşünür:

— Ben, Allahu teâlâ’yı görmüyorum ama Allahu teâlâ be­ni görür ve her hali bilir, o cihanı ihata eder, diyerek bir ay ka­dar bu düşünceden gafil olmaz ve bunu kendisine hal edinirse, işte buna RABITA denilir. Bu tarik ile, İLM-EL-YAKİN hasıl olur ve ibadetin zevkini bulur ve nefis ile şeytan, hiyle ve fesat­larından geri kalır.

Cenabı-Hak, basiret gözünden insanlık perdesini kaldıra­rak İLM-EL-YAKİN derecesine de varır ve gitgide HAKKAL-YAKİN rütbesine de ulaşır.

Vücudun, öyle bir  günahtır ki, onunla bir diğer günah mukayese edilemez.

Hadis-i-şerifi uyarınca, dervişe vücudundan büyük bir gü­nah olmadığından, vücudu ile birlikte, Allahu teâlâ’dan başka her şeyi hatırdan çıkarmağa ve Cenabı-Hakkın bütün eşyayı ku­şatmış bulunduğunu göz önüne getirerek düşünmesine MÜRA­KABE denilir. Şöyle ki:

Kişi, vücudunu bir şişeye benzetir, önce, o şişeyi yere ça­larak kırar ve mahveder. Sonra, bu dünyayı ve onunla ilgili her şeyi, fenâ rüzgârı ile savurur, öyle ki ne kendisinden ve ne de bir kâr ve zarar diyarı olan, bu âlemden hiçbir şey bırakmaz ve ancak Allahu teâlâ bâkidir diye düşünür ve bunu hal edi­nir.

Tevfike mazhar olan kişilere, Allahu teâlâ dosttur, yardımcıdır, arkadaştır. O, ne güzel arkadaştır.

Bir çocuk dünyaya geldiği zaman, o çocukta iki taht bulu­nur. Birisinde ruh-u-sultan ve diğerinde ruh-u-hayvan oturur.

O çocuk, mükellef oluncaya kadar, ruh-u-hayvan ile ruh-u- sultan tâm bir eşitlik içinde bulunurlar. Mükellef olunca, o kim­se İlâhî emirleri yerine getirmek ve İlâhî nehiylerden çekinmek yönünde bulunmaz da nefsin hazları ve kötülüklerine yönele­rek, irade-i-cüz'iyyesini nefsinin hevâsı yolunda sarf eder, daha doğrusu EMMÂRE sıfatına meyil ve rağbet ederse, ruh-u-hayvanın, ruh-u-sultana üstün geldiği anlaşılır.

Artık, o kimse ruh-u-sultanı tahtından indirir ve onu kendi hükmü altına alır. Ruh-u-hayvanın hükmü altında bulunan kim­se de her haliyle günün yirmi dört saatinde hayvanlık sıfatı, kötü ve çirkin ahlâklar ve türlü isyanlarla meşgul olur, ibadet ve tâ'atten tamamiyle gafil bulunur.

İşte, bu halde bulunan kimsenin nefsine EMMÂRE-İ-BİS- SU’ adı verilir. Nefsin bu sıfatı, CELÂL tarafındandır. Bunun hikmeti şudur ki, altın ve gümüşün tasfiyesi, nasıl ateşe muh­taç ise, CEMAL de CELÂL ile tasfiyeye bağlıdır.

Eserlerde vârit olmuştur ki, Allahu subhanehu ve teâlâ hazretleri, nefse:

— Sen kimsin? Ben kimim? buyurdu. Nefis de:

— Sen, sensin. Ben de benim, cevabını verdi.

Onu, cehennem açlığı ile azaplandırdılar. Bu, bayağı aç­lık değildir. Belki, cehenneme ihtiyaçtır ki, onun ıslâhı ancak böyle olur. Yoksa, bayağı açlıktan nefis öldürülmez. Onun hali, dünya sevgisi ve başkanlık zevkidir. Firavun da bunun dava­sını ederdi. Fakat, nefsin aczi, yemek ve içmek, yiyip içtiklerini çıkarmak, kadınla birleşmek, bir mesken edinmek ve buna benzer şeylere ihtiyacı bulunmak değildir. Belki, nefsine âciz­dir. Bununla beraber:

Her kim, nefsini bilirse, Rabbini de bilir.

Sırrına erenler için, nefsi bilmek, nefsin aczini bilmek değildir. Olsa olsa, Hakkın inayeti ve tevhidin nuru ile hâsıl olur. Onun zevki, vicdanidir. İki küreğinin arasında bir keyfiyetten iba­rettir.

Eğer, yirmi dört saat içinde, kendisine dört saat bir piş­manlık gelir, ibadet ve tâ'at ve kullukta bulunursa, o zaman ruh-u-sultan, ruh-u-hayvanı tahtından al-aşağı eder. Alır almaz, nefsin emmâreliği de levvâme’ye değişir.

Nefs-i-levvâme sahipleri, her ne kadar âbid ve zâhid olurlarsa da, levvâme’nin ilerlemesi mülhime’ye ve gerilemesi yi­ne emmâre’ye olduğundan ve henüz ruh-u-hayvan da asker­lerini toplayarak vücut ülkesinden çıkıp gitmediğinden, bir punduna getirir ve ruh-u-sultanı tahtından indiriverir. Onun için, levvâme ile emmâre arasında bulunan kimsede, korku çok olur.

Zahirde bunu, kedinin pençesinden kurtulmuş bir fareye benzetebiliriz. Fare, kurtulacak bir yer olmayan bir deliğe gir­miştir. Kedi de deliğin ağzında beklemektedir. Pençesini sal­sa, onu delikten çıkarabilecektir, işte, böyle bir yerde sıkışıp kalan fare, tekrar kedinin pençesine düşmekten nasıl kor­karsa, emmâre ile levvâme arasında bulunanlar da, öyle korkarlar. Bu mertebede bulunan kimselerin hali, kedinin önün­de ve pençesi altında, ağızdan yere ve yerden ağıza girip çık­maya mecali kalmayan sersem fare gibidir. Biraz gaflette bulunur ve azalarının birisini, şeriat dairesinden dışarı çıka­rırsa, ruh-u-hayvanın pençesine geçiverir. Fırsat bulup, ruh-u- sultanı böylelikle tahtından indiren ruh-u-hayvan, vücut ül­kesinde hüküm sürmeğe başlayınca, nefis levvâmeden, em­mâre’ye düşer.

O zaman, kalp evvelki sefasını bulamaz, sâlikte bir iç darlığı, sıkıntı ve kalbinde bir ateş olur ki, anlatılması müm­kün değildir. Fakat hakkında inayettir. Çünkü, bununla ha­lini bilir, hemen tövbe ve istiğfar eder, aman kapısına düşer, çalışır ve çabalar, ağlar ve inler, sözün kısası ne yaparsa ya­par ve Allahu teâlâ’nın inayetiyle ilerler, yolunu bularak tekrar ruh-u-sultanı üstün hale getirir. O zaman, sâlikin içine bir ferahlık ve genişlik gelir. Eğer, gerilediği zaman sâlikte iç darlığı ve sıkıntılar olmasaydı ruh-u-hayvanın üstün gel­diğini sezemez, emmâre’ye düştüğünü fark edemez ve ruh-u- sultanın alt olduğunu da bilemezdi. Bilemediği için de kusuru­nun affı ile ilerlemek çarelerine teşebbüs edemezdi. Tamamen emniyet içinde kalır, Hakkın mekrinden emin olur ve:

Yoksa, Allahu teâlâ’nın mekrinden emin mi oldular? Allahu teâlâ’nın mekir ve tehdidinden, ancak hüsrana uğrayan kullar emin olabilirler.

(El-A'raf: 99) hükmü cehline müstehak bulunurlardı. Bu ise, ma’âzallahu teâlâ ezeli şekavet alâmetidir ki, her türlü kötülük ve isyanlarda bulunduğu halde, zahiren ve bâtınen İlâhî bir terbiye zuhur et­memesi, yani bir dert ve belâ, gam ve kedere uğramayarak nef­sinin hazları ve zevkleri ile ömür sürülmesidir. Eğer, bir kimse kendisinde bu halden eser bulursa, başını taşlara vurarak ça­resine baksın. Çünkü, SU-İ-HÂTİME alâmetidir.

Nefs-i-emmâre sahibi olan, yirmi dört saat içinde, dört sa­at bütün âzalarını şeriatle örter ve mâ'siyyete dönmezse; ruh-u- hayvan açıkta kalır. Barınabileceği şer'i-şerife aykırı bir yer bu­lamayınca, askerlerini toplar, bulunduğu yerden çıkar ve me­selâ Çamlıca gibi bir yere konar. İşte, o zaman o kimseye mülhime sahibi denilir. O, kul Cenabı-Kibriyâ'ya yalvarıp yakara­rak niyaz eder ve :

—- Aman yâ Rab! Beni, ibadet ve tâ’atten geri koyma... Ruh-u-hayvanı bana musallat eyleme... derse ve bu niyaza de­vam ederse, Çamlıca’da karargâh kuran ruh-u-hayvanı tutarlar, hapsederler ve tomruğa koyarlar.

Artık, o kimse ferahlanır. Çünkü, düşmanına galip kılın­mış ve yolunu kesen yakalanmıştır. O zaman, ruh-u-sultana mutma’inne hil'ati giydirilir.

Fakat, mutma’inneye erişen kimse, bir türlü emin olamaz. Hapsedilen düşmanının hapisten kurtarılmasından, askerlerin­den birisinin kendisine yardımcı olmasından kaygılanır. Dai­ma, yalvarıp yakararak niyazda ve Allahu teâlâ’nın rızasında bulunur. O zaman, ruh-u-hayvan da ruh-u-sultana yalvarır ve rica eder:

— Aman, beni şu hapisten kurtar. Diğer yardımcıların gibi, ben de sana hizmet edeyim, der. O zaman, ruh-u-sultana ta­rafı İlâhiden bir hil'at daha giydirilir ki, adına Râdiyye denilir.

Râdiyye sahibi de bir türlü emin olmaz. Bu sebeple, Râdiyye sahibi, Cenabı-Kibriyâ'ya yalvarıp yakarır, niyaz eder, ibadet ve tâ'atiyle kulluğunu arttırır. Nefs-i-râdiyye, ruh-u-sultanın ayaklarına kapanır. Ruh-u-sultan ne istediğini sorar. O da ce­vaben der ki:

— Sana her şekilde, hizmet etmeğe dışım razı idi amma, içim razı değildi. Şimdi, dışım nasıl razı ise, içim de öylece ra­zıdır. Bundan sonra, sana her şekilde kul ve kurbanım.

İşte, o zaman nefs-i-râdiyye'ye tarafı ilâhiyyeden bir hil'at daha giydirilir ki ona da merdiyye denilir.

Tevfike mazhar olan kişilere, Allahu teâlâ dosttur, yardımcıdır, arkadaştır. O, ne güzel arkadaştır.

İnsanın, bâtınında olan illetler ve hastalıklar ve bütün kö­tü ve çirkin ahlâklar, insanda kan fesadından ve ciğer harare­tinden hâsıl olan çıbanlar gibidir. Bu kötü ve çirkin ahlâk vasıtasiyle zuhura gelen hayvaniyet sıfatı, çıbanlardan akan kan, irin ve sarı su gibidir.

Bu halde bulunan kimseler, daima şuna buna kibirlenirler veya haset ederler. Darılırlar, kızar ve öfkelenirler, düşmanlık beslerler.  Bütün bu kötü ve çirkin hallerden ve hayvaniyet sı­fatlarının gereğini yerine getirdikten sonra, tövbe ve istiğfar 'ederlerse, deşilen çıbanlardan akan kan, irin ve sarı suyu, bir temiz tülbentle silerek oraya yakı yapıştırmasına benzer. Şu var ki, bin kerre silse, bin kerre yakı yapıştırsa, kandan fesat ve ciğerden hararet kesilmedikçe, dışarıdan ilâçlar fayda vermesi Bir başka yerinden, dört çıban daha çıkar ve akmağa başlar. Meğer ki, içeride olan fesadı islâh ederek, çıbandan ve devamlı silmekten ve yakı yapıştırmaktan kurtulabilsin.

Bunun da, zahirde olan misali, kanında fesat ve ciğerinde hararet olan kimsenin, bu fesat ve harareti içeriden keserek kanını ve ciğerini iyileştirmedikçe, yüzünde veya başka bir ye­rinde çıkan çıbanları, bezle silerek ve yakı yapıştırarak tedavi etmek ve iyileştirmek mümkün olmadığı gibi, bâtın hastalıkla­rında da, kötü ahlâkları bulunan bir kimsenin, bu kötü ahlâk­larını kalbinden kökü ile birlikte çıkarıp temizlemedikçe; kalp, ruh ve nefis ve tabiat tevhit nurları ile ıslâh edilmedikçe, eline tesbihi alarak tövbe ve istiğfar etmesi gerçi günahlarının te­mizlenmesine sebep ise de, kalbindeki kötü ahlâklara aslâ fay­dası olmadığından, yine kendisinde hayvani sıfatlar zuhur eder.

Öyle zaman olur ki, bir kötü ahlâk, bir adamın kırk yıllık ibadet ve tâ'atini bir ânda mahveder. Onun için, kötü ahlâk sa­hibi olan kimse, her ne kadar âbit, zâhit ve mütteki olsa da, emin olamaz. Meğer o kötü ahlâktan büsbütün kurtulsun. Çün­kü, kötü ahlâk sahibi kimselerin ibadet ve tâ’atleri, barutla lâ­ğım yapılmış bir zemin üstüne bina kurmak gibidir. Bir kimse­nin arsasında, zemin altında çuval çuval barutla dolu mağara ve mahzenler olsa, o mağara ve mahzenlerde bulunan barutları çıkarmayarak, üzerine yıllarca malen ve bedenen emek vererek ve özenip bezenerek kale gibi sağlam ve süslü bir saray yaptır­sa, bina tamamlanarak içine girip rahat edeceği vakit, mahzen­lerdeki barut çuvallarından birisine bir taraftan bir kıvılcım düşse ve o koca saray bir ânda havaya uçsa, aynı kimse buna da aldırış etmeyerek barut çuvallarını boşaltmadan aynı yere yine yıllarca emek vererek bina yapmağa kalkışsa ve yine bir küçücük kıvılcımla havaya uçsa, böyle boş yere uğraşan bu ada­ma deseler ki:

— Kardeş, ne acaip adamsın? Parana ve bunca emeğine de mi acımıyorsun? Bunu yolda mı buldun? Hiç, barut üzerine bina kurulur mu? Kaç senedir bu bina ile uğraşıp duruyorsun, tam bitirip yerleşeceğin zaman, bir kıvılcımla havaya uçup gidi­yor. Bu arsada, barutlar bulundukça, ne kadar bina kursan hiç birisi dayanmaz. Gel, bu arsanın altındaki mağara ve mahzen­leri kazdır. Ne kadar barut varsa çıkar. Ondan sonra, sağlam bir temel üzerine binanı yaptır. Ancak, bu şekilde rahata kavuşur ve safa edersin.

O kimse, bu sözleri dinleyerek, denildiği gibi yaparsa, ya­ni barut çuvallarını attırdıktan sonra bina yaparsa, rahat ede­ceğine şüphe yoktur.

Bu misalde, arsadan murat, insanın bedenidir. Baruttan murat, meselâ: KİBİR, RİYÂ, U’CUB, KİN, GARAZ, HASET, GAZAP, DÜŞMANLIK, NEKESLİK ve bunlara benzer kötü ahlâklar ve sıfat-ı-hayvaniyyelerdir ki, bunların her birisi bir çuval barut gibidir. Bu kötü ahlâkların hepsinden geçilse de yalnız bir tanesi kalsa, o arsadan bütün çuvalları çıkararak bir çuval barutu bırakmağa benzer ki, yine tehlikeden sâlim değil­dir. Bir taraftan bir kıvılcım dokunmağa bakar. Dokunduğu ânda, binanın altını üstüne getirir.

Kıvılcımdan murat, herhangi bir insanın bu kötü ahlâklar­dan birisine dokunacak sözüdür.

Binadan murat, vücutta olan Cenabı-Kibriyâ'ya ibadat ve tâ'attir.

O halde, bu kötü ahlâklardan tamamen kurtulmanın usulü de mücahede kazmasını eline almak, gayret kemerini beline dolamak ve her kötü ahlâkın giderilmesi için, senelerce onun zıddı ile amel etmektir. Böyle böyle her biri için senelerce mü­cahede ederek uğraşmak, uzun ömüre ve devamlı mücahedeye muhtaçtır. Benim ise, o kadar vakte ve mücahedeye ömrümün ve bedenimin tahammülü yoktur. Bana şöyle kestirme bir yol olsun da o yol ile bütün kötü ahlâklarımdan kolaylıkla kurtula­yım ve kısa zamanda çok yol alayım, dersen onun usulü de dört şeyi kendine hal etmekten ibarettir.

O dört şey, şunlardır:

BİRİNCİSİ: Allahu teâlâ’nın indinde kimini Â’LÂ, kimin EDNÂ (aşağı) olduğu bilinmez. İnsan, kendi ednâlığını, herkesten iyi bilir. O halde, yarın rûz-i-cezada mahcup olmamak için, insanın kendisini bütün mahlûkattan ednâ olduğunu bilmesi ve ona göre hareket etmesi lâzımdır. Yaratılanlar içinde, kendisinden ednâ bir mahlûk görmemek, her hususta başkalarını kendisin­den âlâ bilmektir, (Ben, ednâyım. Bunlar, benden âlâdır...) de­mektir, Bu öyle bir huydur ki, bir kimse kalben niyet ederek bütün halka öyle bakmaya takliden başlamış bulunsa, bu âlem­de kibir ve haset edecek, düşmanlık besleyecek, beğenmedik­lerini kötüleyip çekiştirecek, öfkelenerek darıltacak bir kimse ve bir şey bulmaz. Çünkü, kendi indinde kendisinden ednâ veya akran bir kimse veya bir şey yoktur ki, onlar etsin. Her şey, kendisinden âlâ, kime etsin? Bir şey ki, her hususta insanın nazarında â'lâdır Tabiatiyle, ona meyil ve muhabbet eder, tâ’ zim ve tekrim ile medh-ü-senâ etmeğe başlar.

İKİNCİSİ: Bütün kusur, küsur ve günahlarını önüne ko­yup, bunların affı ve mağfireti için ilahi rahmeti beklemektir. Bu öyle bir huydur ki, bu düşüncede olan insan, kendi günahın­dan başka, kimsede kusur ve günah görmeğe dikkati olmaz.

ÜÇÜNCÜSÜ: Aczini eline almak, yani kendi nefsinde ac­zini ispat etmektir. Bu öyle bir huydur ki, bu düşüncede olan kimseye, Hakkın kudreti zâhir olur.

DÖRDÜNCÜSÜ: Amandır. Yani, bahr-i-muhitin ortasında gemisi batmış, bir kara taş üzerinde kalmış, her taraftan ümi­di kesilmiş, işi bir Allaha kalmış, iki eli böğründe AMAN diyen adamın amanı gibi, her nefes AMAN kapısında AMAN demek­tir.

İşte, bütün pirlerin göz diktikleri bu dört esas üzerinedir. Usulün, aslı, bu dört esastır. Bundan gayrı söylenilenlerin hep­si bunların dalı, budağıdır. Dolaşa, dolaşa nihayet bu dört şey çıkar. Asıl korunacak ve saklanacak bu dört şeydir. Geri kalan­ları, bu dört şeyi bildirmek içindir.

Bunun da usulü, temizce bir abdest alıp, tenha bir yerde seccade üzerine oturmalı, kendi vücudunda olan toprağı, top­rağa, suyu suya, ateşi ateşe ve havayı havaya vermeli, bütün emanetleri yerli yerine teslim etmeli nefsi orta yerde açıkta ve meydanda kalmış farz ederek şöyle hitap etmelidir:

— Ey nefis! Bunca vakittir seninle bu kadar kusur ve günahlar işledik... Aslâ hayâ edip, utanmadık Kendi ednâlığımızı ve aczimizi bilip, günahlarımızı önümüze koyarak af ve mağfiretimiz için aman kapısında olmadık. Gel, seninle bugünkü günde, Allahu teâlâ'nın huzurunda söz verip sözleşelim ki bundan sonra kendimizden ednâ bir mahlûk görmeyeceğiz. Gö­zümüzü günahlarımıza dikeceğiz, aczimizi elimize alacağız ve aman kapısında olacağız. Rahmet-i-ilâhiyyeden ümidimizi kes­meyelim... Bu usûlden muradımız ve buna göz dikmemiz, an­cak Allah ve RIZAULLAH olsun, demeli ve ne dişle böylece söz­leşmeli ve bunda sebat etmelidir.

Allahu teâlâ, cümlemize müyesser eyleye... Amin, bi-hürmeti Seyyid-il-mürseliyn.

Bu hal üzere gezer yürürken, ihsan kapıları açılır ve mese­lâ keşifler ve kerametler zuhur ederse, aslâ üzerine mal et­memeli ve hepsini MÂLİK-İ-MÜLKE teslim etmeli; metheder­lerse :

— Nakşı methetmek, nakkaşa râcidir, diye onlardan da geçmeli ve zem ederlerse :

— Bende, bu zemmedilecek hal olmasaydı, elbette söyle­mezlerdi. Allah razı olsun, bana ihtar ettiler, demeli, tövbe ve istiğfarlarda bulunarak o halden vaz geçmeğe çalışmalı, kendi­sinde öyle bir hal yoksa, yine helâl etmeli ’ve bütün mahlûkat ve mevcudatı ileriye almalı ve en ednâ yere: kendisini koymalı, Hakta oturmalı ve bir daha kendisinden ednâ bir mahlûk gör­memelidir :

Tevfike mazhar olan kişilere, Allahu teâlâ dosttur, yardımcıdır, arkadaştır. O, ne güzel arkadaştır.

Herkes, Allahu teâlâ’nın rızasını arar ama Hak rızasının ne olduğunu ve nerede bulunduğunu bilemez. Bazıları, ibadet­tedir demişlerdir, ibadet de ikidir. Birisi, zâhiri ibadet, diğeri bâtıni ibadettir.

Zâhiri ibâdetler, bedenle ilgili olan, ibâdetlerdir ki, herke­sin malûmudur.

Bâtınî ibadetler ise, bedenin bâtını ile ilgili ibadetler olup kalbi ibadetlerdir. Bu da kalpte hâsıl olan bir edepten ibârettir. O edebin de iki yönü vardır: Bir yüzü zâhiri, bir yüzü de bâtınidir.

Kalp edebinin, bâtın! olan yüzü gözdedir. Göz, her nereye bakarsa orada Hakkı görmektir. Çünkü, bütün eşya MÂLİK- ÜL-MÜLK’ün mülkü ve kemal kudretiyle halk ettiği sun’udur. Hazreti Mısrî’nin buyurduğu gibi :

Arife eşyada esma görünür

Cümle esmâ’dan müsemmâ görünür

Bu niyazi’den de mevlâ görünür..

Âdem isen sümme vechullah’ı bul

Kande baksan ol güzel Allah’ı bul...

Bu edep; böyle talim ve beyan olunur.

Kalbin, anlatılan edebe sahib olması, başarılı olmaya muhtaçtır. Ba­şarıyı elde etmek ise., ihlâs ile tevhid sahibi olmaya kalmıştır.

Yapılan işte esas olan niyettir. Niyetin şartı da ihlâstır. Ihlasın esası ise, gizli şirkten kurtulmaktır. Gizli şirk ise., yoku vara ortak etmektir.

Gerçekte, bütün eşya yok hükmündedir. Gerek kulun kendi varlığı, gerekse başkaları.. Bunun için de, hemen her şeyden yok olup kurtulmak gerek. Bundan sonra da, tek varlığı isbat etmedikçe, ihlâsı elde etmek mümkün değildir.

. Eğer, bir kim­se ihlâs ile tevhide bel kuşanırsa, TEVFİK ile REFİK (Başarı) hil’ati o kimseye ihsan buyurulur ve giydirilir. Tevfik (Başarı), kalbe ihsan buyurulduğu ânda, kalp edebini bulmuş olur. Göz dahi Yüce Hakkın gayrını görmez olur.

Başarının kalbe ihsan edilişi de misalleri ile yukarıda anlatıldı.

 

HİKÂYE

Bir zavallı kör, san’atında mahir ve üstad-ı-kâmil olarak tanınan bir göz hekimine, gözlerine deva bulmasını rica eder. Hekim, onu bir gezinti yerine götürür, bir ruh koklatarak ba­yıltır ve kör olan gözlerini çıkarır. Yağ, ile sakat gözleri teda­viye çalışırken, bir çaylak peyda olur, üzerlerine süzülerek körün gözlerinden birisini kapar ve derhal havalanır. Ne ya­pacağını şaşıran hekim, bir çare ararken, orada otlayan keçile­ri görür. Hemen, keçilerden birisini yakalar, güzünü çıkarır ve sıcağı sıcağına körün gözbebeğine yerleştirir. Kendi gözünü de takar ve yine bir ruh koklatarak hastasını ayıltır, yerine gön­derir.

Aradan bir zaman geçer. Bir gün, karşılaşırlar. Hekim so­rar:

— Nasıl memnun musun? Gözlerin artık görüyor mu?

Adamcağız, hekime teşekkür ve dualar eder, Hakka hamdü-senâda bulunur ve der ki:

— Bir gözüm, eskisinden daha iyi görüyor. Fakat, şu gö­zümde bir sır var, şaşıp kalıyorum. Ne zaman, otlak ve sulak bir yerden geçsem, şu gözüm o tarafa kayıp kayıp gidiyor. Baş­ka tarafa bakmıyor. Hep otlak ve sulak yerleri görmek istiyor, deyince hekim işi derhal anlar. O göz, keçiden çıkarıp taktığı gözdür. Keçinin gözleri, otlak ve sulak yerlerden başkasını gör­mez. Keçinin hali ve şanı budur.

İnsan gözünün hali ve şânı da, nereye bakarsa baksın; Hak­kı görmektir. Fakat, Hakkı görebilmek için de Âdem gözü ge­rektir. Âdem gözünü elde edebilmek ise, nefsi kendisinin terk etmesi, onun bütün isteklerini bir yana atması, ruh-u-hayvaniden kurtulup, insaniyet sıfatı ile sıfatlanması ile mümkündür. Bu da nefisle mücahedeye muhtaçtır. Çünkü:

Nefsini terk et, sonra gel...

Buyurulmuş tur.

 

HİKÂYE

Buna misal de, şu hikâyedir:

Mecnun, Leylâ’nın aşkı ile bulunduğu yerden kalkmış, bir deveye binmiş, rahatı ve uykuyu terk ederek uzun mesafeler aş­mış ve yolu Leylâ’nın bulunduğu şehre yaklaşmış. Artık, İyice yaklaştığından kalbi müsterih olarak Mecnun’a uyku bastırmış ve devesinin üstünde uyuyakalmış.

Meğer, devenin yola çıktıkları yerde yavrusu varmış, On­dan ayrılmak deveye güç gelmiş ama Mecnun’un zorla sürme­sinden dolayı istemeyerek gidermiş. Deve, Mecnun’un uyuya­kaldığını ve artık kendisini sevk ve idare edemeyeceğini anlar anlamaz, hemen geri dönmüş ve büyük bir hızla yavrusunun yanına varmış. Biçare Mecnun, gözlerini açmış bakmış ki, de­ve ilk çıktıkları yere gelmiş ve yavrusunu bulmuş. Fakat, ken­disinin emekleri sağdıç emeğine dönmüş. Çare ne? Yine deve­yi yavrusundan ayırmış, yola revan olmuşlar ve gidecekleri ye­re yaklaşmışlar. Aynı yerde tekrar uyku bastırmış ve gözlerini açtığı zaman kendisini yine yola çıktıkları yerde bulmuş. Hası­lı, böylece gide gele âciz kalmış ve devenin yavrusu olduğun­dan, bir türlü Leylâ'sına kavuşmak müyesser olmamış. Çün­kü, devenin aklı yavrusunda imiş. Mecnun’u biraz uyur bulun­ca, geri dönmesi ve yavrusunun yanma varması bir oluyormuş.

Buna çare, ya devenin yavrusunu öldürüp alâkasını ve ümidini kesmek veya tamamen deveyi terk etmektir demiş ama, yavrusunu öldürmeğe kıyamamış, ister istemez deveyi terkederek Leylâ'sının şehrine yaya yollanmış.

Nefsini terk et, sonra gel...

Eğer, (Ben deveyi terkedemem..) dersen, yani :

Nefsin bineğindir. Ona bin..

Hadis-i-şerifi ile amel etmek istersen, o zaman devenin yavrusunu öldürmek gerekir ki, geride alâkası kalmayarak is­tenilen yere gidebilsin. İllâ geride alâkası kaldıkça, her fırsat bulduğu ân, geri dönecektir. Bu ise, büyük bir mücahededir.

Kalbi ibadet denilen edebin, zâhirde olan yüzü de dildedir:

İnsanın selâmeti, dilini korumasındadır...

Hadis-i-şerifi gereğince, dilini tutup, susmasıdır, buyur­muşlardır.

Dünyaya gelen âdem, elbette konuşacak. Konuştuğu za­man ya dedikodu yapacak, ya yalan söyleyecek veya boş, fay­dasız ve mânâsız şeyler konuşacaktır. Bu üç şeyden birisine, ister istemez karışacaktır. En iyisi, susmaktır.

Sustuğu zaman da dokuz şeyin mütalâası lâzımdır:

  1. Aklı erdiği kadar, Resulüllah Ahmed’in (Allah ona salât ve selâm eylsein) şeriatını
  2. Tarikat-i-Muhammediye
  3. Hakikat
  4. Mâ'rifet
  5. Resulüllah efendimizin sünnetlerini
  6. Mürşidi
  7. Resûlüllah (SAV) Bizzat kendisini
  8. Yüce Allah’ı
  9. Pek gerekli olan yeteri kadar yiyecek ve içecek işlerini

 

însan-ı-kâmilin sıfatı da beş kısımdır:

I)- Düşmanını affetmek, bâtınen ve zâhiren (içten ve dıştan) onu sevmek

II)- Allahu teâlâ’nın işlerine karışmamak ve hiçbir fiili abes görmemek

III)- Ehl-i-celâl ile ehl-i-cemali bir tutmak

IV)- On gün bile aç kalınsa, halktan bir şey istemedikten başka, Haktan dahi kalben temenniden hayâ etmek

V)- Sükût etmek:

Kim, sükût ederse kurtulur.

İşte, Resûlüllah’ın:

Beni, Rabbim terbiye etti. Hem, en güzel terbiye ile...

Buyurdukları bu edeptir, ki ikidir.

Birisi, gözde Hakkı gör­mek ve

İkincisi, dilde sükût etmektir. Allahu teâlâ, cümlemize müyesser eyleye.

Bedenle yapılan zâhiri ibadetler, mükemmel insan olmayı sağlamaz­lar; Yüce Hakkın dergâhına da doğrudan doğruya ulaştırmazlar. Ama bunlar, müstakil birer sebeb olup Resulüllah efendimizin sünneti ile süs­lendiği takdirde, huyları güzelleştirir.

Bu manada imamımız îmâm-ı-â'zam rahmetullahi aleyh hazretlerinden şöyle rivayet olunur ki, meselâ bir kimse­yi sıtma tuttuğu zaman, hazır bulunan dört kişi, ikisi ellerinden ve ikisi de ayaklarından sıkıca yakalasalar, o kimsenin vücu­duna ârız olan hareketi durduramazlar. Ancak, hâzik bir heki­min vereceği ilâcı kullanırsa, vücudundaki titremeler ve sallan­tılar teskin olur. Zâhiri ibadetler de böyledir:

Namaz, sağ elini; oruç, sol elini; zekât ve sadaka, sağ ayağını ve hac ile zikirler de sol ayağını tutsalar, kalbi kötü ahlâklarından ileri gelen hastalıklarla malûl olduğundan, aslâ fayda vermez. Bir hâzik hekim demek olan mürşid-i-kâmilin ilâcına muhtaçtır. Bu takdirde:

— Madem ki, bunların faydası yokmuş, boş yere neden uğraşayım? denilirse, hâşâ ve kellâ... Boş değildir. Fakat, mal­dan sayılmaz, ama terk de olunmaz. Bunun misali de şöyledir:

İnsanın vücudunu bir gemiye benzetecek olursak, bunlar da o vücut gemisinin safrası gibidirler. Safra, her ne kadar bir şeye değmezse de gemi, safraya muhtaçtır. Çünkü, geminin bü­tün malzemesi tamam olsa da safrası bulunmasa, devriliverir. Vücut gemisinde de o safralar bulunmazsa, hakikat denizinde hikmet iskelelerine yanaşarak, mâ'rifet incilerini alamaz. Bir de mâ'rifeti alabilmek için sermaye lâzımdır. Sermayesi olma­yan bir gemi kaptanı, hikmet iskelesine yanaşabilse de serma­ye sandığında bir pulu bulunmadığından, hiçbir şey alamaz.

Safradan başka yükü de bulunmadığından, bir şeyler de sata­maz.

Her kimin ki, vücut gemisinde kalp sandığı irfan-ı-Muhammediyye ve ahlâk-ı-Mustafaviyye sermayesiyle dolu olur da hikmet-i-ilâhî iskelelerine yanaşırsa o zaman mâ’rifet-i-ilâhiyye incileriyle gemisini doldurur.

Buyurmuşlardır ki, ibadetlerin yükte ağır, bahada hafifi ve bahada ağır, yükte hafifi vardır. Abdest, namaz, oruç, hase­nat ve her ne kadar zahiri ibadet ve tâ’at varsa, bunların hep­si yükte ağır, bahada hafiftir. Allahu teâlâ’nın rızası, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin sünnetleri ve mür­şidin sözleri de eski bakır gibi yükte hafif ve bahada ağırdır. Bunları, yarın rûz-i-cezada inci gibi meydana gelince görür ve benî tasdik edersiniz.

Mürşidi, Musa aleyhisselâmın ağacına benzetirler. Bunu böyle bil ve anlamağa çalış...

Hazreti Mevlâna şöyle buyurmuşlardır:

— Ben, âşıklar nazarında görünen bu cisim değilim. Bel­ki, ben o zevkim ve o hoşluğuma müritler bâtınında benim sö­zümden baş vururlar. Allah, Allah... Çün ol demi bulasın ve ol zevki tadasın, ganimeti bil ve şükürler et ki, ben oyum.

Mürşide er, mürşide sen

Göresin hâlıkı ahsen,

Hakkı gören, halkı neyler?

Var mı, bir hak sözün dinler.

Nuriyâ kefilim söyler

Göresin hâlıkı ahsen...

İmdi azizim: Herkes, Allahu teâlâ'nın rızasını ister. Lâkin, Allahu teâlâ'nın rızasının ne olduğunu ve nerede bulunduğunu bilemez, diye yukarıda zikrolunmuştu.

Allahu teâlâ'nın rızası, ancak iki şeyden ibarettir:

a)- Birisi; Allahu teâlâ'nın yaptığını beğenmektir. Yani, bütün âlemlerini, dünyasını, ukbâsını, öldürmesini, diriltmesini, mah­şerini, sualini, hesabını, azabını, affını, ikabını, sevabını, cen­netini, cehennemini, bütün mahlûkat ve mevcudatını, onların harekât ve sekenatını, bütün dertleri ve belâlarını, ihsanlarını, meleklerini ve kitaplarını, emirlerini ve nehiylerini, farzlarını, vâciplerini, sünnetlerini, müstehaplarını, mübahlarını, haram­larını ve helâllerini, mekruhlarını ve müfsitlerini, enbiyâları­nı ve evliyâlarını, bütün kullarını, şeriatini ve tarikatini, haki­katini ve mâ'rifetini, âlemler yaratıldığından bu âna gelinceye kadar her ne ki olmuş ise hepsini, sözün kısası:

— Allahu teâlâ murat buyurmadıkça, sinek kanadını kımıldatamaz, düşüncesiyle, şu ânda Allahu teâlâ ne yapıyorsa onları da cümleten hoş görmek ve beğenmektir. Kâfirini, çıfı­tını, fâsıkını, fâcirini ve bu âlemde bulunan ne varsa ve ne olu­yorsa Hakkın bilmesi, dilemesi ve yaratması ile ve takdiri ile olduğundan, Hak sübhanehu ve teâlâ, abes iş işlemeyeceğinden ve âlemin Islâhı kimsenin üzerine vâcip olmayıp, aslâ hiç bir ferde zulüm etmeyeceğinden ve bütün emirlerini kulun muradı üzerine halk etmeyerek, elbette ve elbette kendi muradı ve İlâ­hî hikmeti üzere halk ve icat edeceğinden, bunları âciz kul yakinen anlamalı ve kendisinin ednâlığını, isyanını ve aczini bil­meli, ve nefsinin isteklerini külliyen terk etmeli, o ânda Allahu teâlânın muradı her he ise, onu yerine getirmeğe çalışmalı ve gayret etmelidir. Onun hikmetlerine karışmamalı, hepsinin yo­lunda olduğunu kalbi ve kalıbı ile tasdik ve her hale razı ve müteşekkir olmalı o ne işlemiş olursa uygun görmeli can ve gönülden severek topyekûn hepsini ve her şeyi beğenmelidir. Hiçbir şeye, kalbi ve kalıbı ile karışmamalıdır. Bütün halka bakarak, kendi nefsinde farkla muamele etmelidir.

Deme, niçin şu şöyle,

Yoluncadır o, öyle...

Bak sonunu seyreyle,

Görelim, mevlâm neyler,

 Neylerse, güzel eyler...

Fakat, bunun aksi olarak bazı şeylerde:

— Niçin bu böyle oluyor? Şöyle olsa, daha hoş olmaz mı? diyecek olursan;

— Sen, benden iyi mi bilirsin? Edepsizlik etme kulum! der. Eğer:

— Bu zamanın insanları azmıştır. Nefisleri, nasihat ka­bul eder gibi değildir. Daima, hevâ ve heveslerine uyarlar, tür­lü kötülükler ederler, diye beğenmeyecek olursan:

Ve siz insanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Halbuki, kitabı okuyorsunuz. Yoksa aklı­nız mı yok?

(El-Bakara: 44)

Âyeti kerimesiyle seni te’dip eder. Hem, senin beğenme­diğinin, Allahu teâlâ indinde senden daha â’lâ olmadığını ne­reden bilirsin? Sen, o kimse için, âkibet emrine âlim değilsin. Onlar, senden mes'ul değildir. Sen, kendi nefsinden sorumlu­sun...

Sözün kısası, Allahu teâlâ’nın yaptığını beğenen kimsede, çekiştirilip kötülenecek ve darılınacak bir şey kalmaz. Bütün kötü ve çirkin ahlâklardan kurtulur. Gönlü, daima rahat bu­lur. Çünkü, insana kızmak ve öfkelenmek, nefsi ve tabiatı be­ğenmemekten ileri gelir. O beğenmediğin şeyi, hâşâ Allahu teâlâ’nın ilmi ve haberi olmaksızın öyle birisi yapıvermiş de onun için beğenmiyorum, dersen o başka... Sana bir diyeceğim yok... Yok, böyle demez ve düşünmez de:

-— Allahu teâlâ murat etmeyince, hayır ve şer hiçbir şey vücuda gelmez. Ancak, Allahu teâlâ'nın ilmi, muradı ve takdi­riyle meydana gelir, dersen, o halde Allahu teâlâ’nın ilmi, mu­radı ve takdiriyle meydana gelen o şeyi senin beğenmemen ve öfkelenmen, daha açıkçası Allahu teâlâ’nın yaptığını beğenme­men hâşâ sümme hâşâ neden? Niçin böyle münasebetsiz işler yapıyorsun? Bu hareketinden, Hakka karşı durmak ve işine karışmak mânası çıkar. Son derece sakınmak gerektir.

Meğer ki, beğenmediklerin senin elli yıldan beri Zât-ı-ecel ve â'lâya ibadet ve tâ'at diye ettiğin kabahatler ise ve Hakka lâyık ibadeti olmadığını bilmekten ve gece gündüz kusurları ile birlikte kabul ve af buyurulmasını rica etmekten ileri geli­yorsa, bunun zararı yoktur. Hemen, Cenabı-Hak, cümlemize Hakkın yaptıklarını beğenmeyi tevfik buyurursun, âmin...

Allahu teâlâ’nın rızası iki şeyden ibarettir demiştik. Biri­si, buraya kadar anlattığımız gibi, Allahu teâlâ’nın yaptıkları­nı beğenmektir.

 

b)- Diğeri de, kalp kırmamak ve gönül yapmaktır. Malûm ola ki, kalp kırmak, kişinin zâhirini harap eder. Gönül yıkmak ise, bâtınını helâk eder.

Kalp kırmanın, nasıl olduğu yukarıda anlatılmış olduğun­dan, burada tekrarına lüzum görülmemiştir. Gönül yıkmak ve gönül yapmak nasıl olur? Gönül nedir? Şimdi de onu anla­talım:

Kalp başka, gönül başkadır. Yani, ikisi aynı şey değildir. Kalp, insanda olduğu gibi, gönül de kalptedir. Fakat, şeref ve büyüklük bakımından, gönülden daha şerefli, daha büyük ve daha efdal bir mahlûk yoktur:

Resûlüllah efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu:

Allahu teâlâ’nın ilk yarattığı, Muhammed Nurudur.

Allahu teâlâ’nın İlk yarattığı, Muhammed Ruhudur.

Ondan sonra GÖNÜL'dür. Fakat, gönül dedikleri belirli bir şekli, belirli bir rengi ve belirli bir yeri ile, fikren suret ve­rilebilecek, anlatmak ve benzetmekle bilinecek şey değildir. Kalbin köşelerinden, bir köşesindedir. Kalbe, İlâhî tecelliler zu­hur ettiği zaman, o gönül denilen şey titremeğe başlar. O tit­rerken, Cenabı-Hak o gönüle ikram olarak İlâhî İhsan ile te­celli halinde, hususî bir hediye verir. Yani, titrer dururken, bu İlâhî hediye, o gönülde göz açıp kapayacak kadar kısa za­manda hasıl olur. Yumurta şeklinde, bir cevher şişe gibi içi nur ile doludur. Gönül, sanki onu elinde tutuyormuş gibi öylece tutarken, o zata bir kimse rastlasa ve hoşlanacağı bir şeyle gönlünü hoş etse, o kimse o ânda:

— Hatırımda, sana İkram edip verebilecek bundan başka bir şeyim yoktur, diyerek ilahi ihsan olan cevheri o adama ve­rir ve onun mülkü olur. Ebedi olarak, onunla kalır ve bitmez tükenmez. İşte:

— Filân kimse, gönül yaptı ve gönül aldı, dedikleri budur. Bu iki kimseden de Allahu teâlâ razı olur. Gönül yapan­dan, gönül yaptığı için razı olur. Gönülden ikram ederek, İlâ­hi hediyeyi verenden de o kimsenin zâhiren ve bâtınen ihyası­na sebep olduğu için razı olur.

Eğer, rastlayan o kimse, ahlâksızlığı veya maazallah tevfiksizliği dolayısiyle, o gönüle dokunsa da onu kırsa, yani gönülün elde tutar gibi koruduğu İlâhî hediyeyi bırakıvererek o cevher şişe, üst kattan mermer taş üzerine yumurta düşer gi­bi, düştüğü ânda bin parça olsa ve içinde bulunan nur dökülse; kırılan parçalardan birisi sıçrar ve gönüle dokunarak kıran adamın kalbine saplanır. Bâtın, hastalıkları, bundan hasıl olur, öldürücü bir zehirdir. Maazallah, insanın zâhiren ve bâtınen helâkine sebep olur. İşte:

— Filân kimse gönül yıktı, gönül yıkıntısına uğradı, de­dikleri de budur.

Bu iki kimseden de Allahu teâlâ razı değildir. Gönüle do­kunandan, Allahu teâlâ’nın ulu dergâhı olan gönüle dokundu­ğundan dolayı razı değildir.

Kırılandan da gönlüne sahip olamayarak:

Belânın en şiddetlisi Nebi'lere, sonra velilere, sonra benzerlerine ve benzerlerinedir.

Hadis-i şerifini düşünemeyerek, kırılmasına ve kıran kim­senin zâhiren ve bâtınen helâk olmasına sebep olduğundan do­layı, razı değildir.

Cihan bağında ey âşık! Budur maksud-u-ins-ü-Cin,

Ne senden kimse incinsin ne sen bir kimseden incin.

Demişlerdir.

Unutulmamalıdır ki, İlâhî tecellilere mazhar olan kâmiller­den birçoğu, bu ihsan-ı-ilâhiyye ve atıyye-i-Rabbaniye’yi sayısız almaktadırlar. Aldıkları gibi de hisse ehline ve bütün ümmeti Muhammed’e bahşederek, kâinatın zâhiren ve bâtınen ihyâ ve imtidadına sebep olmaktadırlar.

Cenabı-Hak, ihsanlarından ve sonsuz mânevî feyizlerin­den, bütün ümmeti Muhammed’i uzak bırakmasın, âmin...

Sonra, Allahu teâlâ tarafından hediye buyurulan o İlâhî ihsan, melekler vasıtasiyle toplattırılır, İlâhî hâzinelerde sakla­nır, mâ'azallah bir yerde bir musibet zuhur edince, melekler saklanan bu İlâhî cevherin içindeki nurdan bir parça alırlar, o yere bir daire çevirirler. Allahu teâlâ’nın izniyle, o zatın hür­metine perde olur, o yer o musibetlerden korunur ve ahalisi de selâmet bulur. O nur, tükenmez...

Eğer, bir kimse kalp kırmayarak daima gönül yapmaya muvaffak olursa, o İlâhî hediyenin bir tanesine bir gönül ehlin­den malik olabilirse, o kimse zâhiren ve bâtınen ihyâ olur, bu dünyada ve âhirette bütün korkulardan ve âfetlerden kurtulur ve Allahu teâlâ’nın rızasında bulunur. Allahu teâlâ, cümlemizi kalp kırmayarak, gönül yapanlardan eyleye, âmin...

Dersimizin başında; tarikat, hakikat ve mâ’rifetten söz aç­mak şöyle dursun, çünkü onlara bizim aklımız ermez demiş­tik. Sebep? Çünkü, kalbimiz paslanmıştır. Ama, nasıl paslan­mış? Şöyle ki, kat kat yosun bağlamış. Onun için önce şeriat-ı-mutahharanın icrasıyla kalplerimizde söyleşiriz.

Bilindiği gibi, bazı paslanmış demir parçalarını, önce bir müddet zeytinyağı ile sirke veya limon suyu ile ıslatır, yumu­şadıktan sonra, kil veya toprak gibi şeylerle paslarını çıkarır, sonra tebeşir ve çuha ile parlatır, beyaz tülbent ile temizler ve tozlarını alırız.

O halde, bize elzem olan, ŞERİAT-İ MUTAHHARA’dır.

Şeriat-i-mutahharayı birer birer tarif ve talime hacet yoktur. Hepinizin bildiğiniz ve mekteplerde okuduğumuz ilm-i-halin içinde bulunan şeylerdir. Her şeyden önce, bunlar yerine ge­tirilmeyince, hiçbir şey olmaz. Bunların hepsi yerine getirilecek­tir. Fakat, bunların içinden, üç ilâç tarif edeceğim. Bu üç şeyi, iyice beller ve kullanırsınız. Bu üç şey, paslı demiri zeytin yağına, sirke veya limon suyuna batırarak yumuşatmak gibi, şe­riatta ilâcıdır. Yani, kalbinizin ve dilinizin paslarını ve kirleri­ni yumuşatır ve kolaylıkla temizlenmesine sebep olur. Bunları yaparsanız; ileride, önünüze şekerli, zerdeli pilâvlar döke­ceğim. Yiyebildiğiniz kadar yiyesiniz denilmişti. O üç şey şun­lardır :

1- Yalan söylememek,

2- Dedikodu etmemek,

3- Helâl lokma yemek (Yani, helâl malını riyâ ile haram etmekten çekininiz buyurulmuştu.)

Alış - veriş hakkında, Türkçe HAMZE EFENDİ RİSALESİ vardır. Ondan bir tane alınız ve riyâ ile ilgili meseleleri öğreni­niz denilmişti.

Şimdiye kadar, şeriatten ve tarikatten, işin gerçeğini be­lirten birçok sözler söylendi. Bunlardan, ancak güneşten bir zerre ve denizden bir damla kabilinden, ancak kalemin gücü ye­tebildiği kadar yazıldı. Şeriatle tarikati, tarikatle hakikati bi­raz gördük ve anladık. Şimdi de hakikatle mâ’rifeti, yani nef­sin mâ’rifetini ki:

 

Kim, nefsini bilirse, Rabbini de bilir.

Keyfiyetini, Allahu teâlâ’nın izniyle bildireceğiz. Şeriat ve ta­rikat hakkında, sağlı ve sollu iki tarafın da halleri beyan olun­du. Ortasında bulunan TARİK-İ-MÜSTAKÎM ki:

Allahu teâlâ’ya giden yollar, mahlûkatın her birinin, her nefesi sayısındadır. Fakat, bütün bu yollar kapalı­dır. Ancak, Hazreti Muhammed Sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin izinden gidenler ulaşabilirler.

Sırrı ile, tam huzuru da anlattık. Daha sonra da sâlikin bütün mahlûkatı, yani sarı karıncaya varıncaya kadar, bir daire içi­ne alarak, kendisini hepsinden aşağı gördüğünü, dairenin ar­dında yani dışarısında hiçbir şey olmadığından, yokluk ma­kamında oturacağı yeri de gösterdik. Cenabı-Haktan isteyece­ği iki şeyden birisinin son nefeste iyman selâmeti olduğunu ve diğerinin de, mahşer günü bütün enbiyâ, evliyâ ve halk içinde ayıplarımızın meydana çıkmayarak, SETTÂR ism-i-şerifi hür­metine setrolunduğunu da haber verdik.

Bundan sonra, hakikatten söz açacağım :

Son nefeste, hatırıma bir ders daha geldi. Bir defasında buyurdular ki:  

— İnsanın, her nefesi son nefestir. Bir nefes, insana öm­ründe bir kerre gelir. İkinci defa gelen nefes, başka nefestir. Bunlar, tesbih gibi birbiri ardınca dizilmiştir. Bu nefesler üze­rine memur olan melek, her nefes insandan ne hal üzere çıkar­sa, mühürler ve saklar. Rûz-i-cezada, meydana çıkarılarak mühürü açılınca, ne hal ile mühürlenmişse, o hal ve kıyafetle zu­hur eder. Bir kimse, erginlik çağına girdikten sonra, ölünceye kadar kaç nefes alıp, vermişse, her nefesten sırasına göre on beş kerre sual eder, buyurdular.

Cenabı-Hak, iyman selâmeti nasip ve müyesser eyleye, âmin..

Yine buyurdular ki; Cenabı-Hak bütün İlâhî ihsanlarını, kuluna bir ânda ihsan buyurur. Mâ’rifet, aman kapısında sab­retmektir.

Öyle bir insan düşününüz ki; anasından doğup kendisini bileliden beri içi dışı, uyuz illetinden kızıl yara olmuştur. Her­kes, uyuzunun kendisine geçmesinden ve yaralarının cerahatin­den tiksinmektedir. Yaralarının kaşınmasından, gece-gündüz içi ateş gibi yanmakta, hiçbir zaman rahat edememekte ve ra­hat bir uyku da uyuyamamaktadır.

Üstelik, o kadar fakirdir ki, akşama yiyecek ekmeği ve ya­tacak yeri bile yoktur. Düpedüz, sokak ortasında kalmıştır.

İşte, bu halde bulunan bir kimse, gelse de dese ki:

— Birader, haberin var mı? Padişah hazretleri, gayet bü­yük, yüksek, geniş ve süslü bir saray yaptırmış, dil ile vasfı mümkün değildir. Bir yanı, deniz kenarında; bir yanı da gül­lük, gülistanlık, bağlık, bahçelik... İçinde havuzlar, çağlayanlar var. Öyle bir saray ki, içinde her türlü zevk ve sefa mev­cut... Kim giderse, izzet ve ikram ile karşılıyorlar, özel ola­rak ayrılan dairelere yerleştiriyorlarmış. Hizmetine de huriler, gılmanlar veriyorlar, sabah ve akşam on beş kap nefisin en­fesi yemekler çıkarıyorlarmış. Eğer, canı gezmek isterse, de­niz tarafında istediğinden âlâ kayıklar, kara tarafında küheylân atların çektiği arabalar hazır bekliyor ve istediği yere götüre­rek gezdiriyorlarmış. Bu saraya, bir kerre girdikten sonra, bir daha çık demek yokmuş... Oraya giren kimsenin ömrü, sonuna kadar böyle zevk ve sefa içinde geçermiş. Fakat, bir şartları var ki, illetli adam almıyorlarmış. Kapısının önünde, üstad ve hâzık hekimler memur etmişler, gelenleri tepeden tırnağa ka­dar muayene ediyorlarmış. Eğer, hiçbir illeti yoksa, buyur edip içeri alıyorlarmış. Bir yerinde, iğne ucu kadar bir sivilce bulun­sa, kabul etmiyorlarmış...

Ben ise, içi dışı kıpkızıl uyuz yarası bir fakirim. Ah, kar­deş... Uyuz olmasaydım, ben de o saraya giderdim ammâ, ne fay­da ki, içim dışım yara içindedir. Elli yıldır, ben bilirim çektiği­mi... Ne gecem gece ne gündüzüm gündüzdür. Üstelik fakirim, herkes benden tiksinir ve beni kimseler istemez. Bir taraftan, onlardan incinirim. Bir taraftan, içim dışım ateş gibi yanar... İş­te, öyle bir azaptayım ki, aslâ çaresi bulunur şey değil.

Bu zavallı insanın, bu sözlerini dinleyen kimse ona ceva­ben:

— Bende bir merhem var ki, senin yaralarına gayet iyi ge­lir. Birkaç gün, içine ve dışına sürsen, hiçbir şeyin kalmaz, şifa bulursun. Fakat, ilk sürdüğün zaman biraz yakar. Dayanabilirsen, sana vereyim, dese o uyuz adam ne der:

— Aman kardeş... Hızır mısın? Ne kadar yakarsa yaksın... Ben, bu ebedî azaptan kurtulacak, ebedî zevke ve sonu olma­yan sefalara kavuşacağım. Aman, kerem et, inayet buyur... O merhemi bana ihsan eyle... Bir an önce, içime dışıma sürerek, sıhhatime kavuşayım. Gideyim, sarayın hekimlerine kendimi göstereyim. İnşâallah, sağlığıma şahitlik ederler de o büyük saraya girer ve ömrüm oldukça sana hayır dua ederim, demez mi? Elbette der...

İşte, bizim de içimiz ve dışımız böyle yaradır. Herkes, uyu­zumuza bakarak bizden tiksiniyorlar. Bu yaralarımızdan dolayı, bizi hor görüyorlar. Bizden tiksindikleri ve hor gördükleri için, biz de halka karşı bir kat daha düşmanlık besliyoruz. Halbuki, bunun da bir merhemi vardır. Ne var ki, bu ilâcı ele geçirmek için, bir cami dolusu pırlanta versen, değerini karşılamaz. O kadar kıymetli şeydir.

Şimdi, bu dertten kurtulmak ve hakikat sarayına girmek için, dört çeşit ilâçtan yapılmış bir merhem haber verdiler. Eğer, bu merhemi, kalben alır ve kullanmağa muvaffak olursa­nız, inşâallah bu yaralardan kurtulur ve hakikat sarayına gi­rersiniz. Fakat:

— Biz, buna dayanamayız, derseniz ben torbama koyar, götürürüm. Almazsanız ne olur? Sofi, bu soğuklukla cehenne­me girsen, bir lüle tütün yakacak ateş bulamazsın, olur. Akşama kadar teveccüh etmek ve sabaha kadar namaz kılmak ve tesbih çekmekle ve bütün ömrü oruç tutmak, zekât vermekle keşifler, kerametler ve müşahadeleler görmek ve göstermekle olmaz, bunların hepsi kolaydır. Bunları her kişi kaldırabilir. Fakat, bu söyleyeceğim dört şeyi ancak er kişi kaldırabilir.

 Bu dört İlâç şunlardır:

BİRİNCİSİ; Gayesiz ve hedefsiz Allah korkusudur. Yani, sâlikin Allahu teâlâ’dan korkması, Allahu teâlâ’nın Allahlığına mahsus bir korkudur. Bu korkuya, dünya hırs ve istekleri ve âhiret zevk ve nimetleri gibi belirli bir gaye ve hedef karışma­mıştır. Onun için, HİKMETİN BAŞI, ALLAH KORKUSUDUR buyurulmuştur.

Allahu Teâlâ’dan korkmak dört türlü olur:

1)- Dünya ehlinin korkusudur. Bunlar, mal ve mülk, ev­lât ve iyal, can ve ceset gibi dünyaya ait ve dünya ile ilgili şeyler için Allah'tan korkar ve AMAN derler. Dünyanın değeri ne kadar ise, bu korkunun makbul olması da o kadardır.

2)- Ukbâ ehlinin korkusudur. Bunlar da âhiret mertebe­lerini ve nimetlerini elden kaçırmamak için Allahtan korkarlar. AMAN derler. Bu da makbul değildir.

3)- Ehlullah korkusudur. Bunlar da velâyet makamından gerilememek için Allahtan korkarlar. Bu da bir şey değildir.

4)- Evliyâ’ullah korkusudur. Bu öyle bir Allah korkusu­dur ki, başlangıcı yoktur. Ne dünya ne ukbâ ve ne de bunlarla ilgili hususlar için değil, ancak Allah’ın Allahlığından doğan ve bizzat Vâcib-ül-vücudun ulûhiyyet ve azamet ve Kibriyasının korkusudur. İşte, gayesiz ve hedefsiz korku, bu korkudur.

Sâlik, bu korkuyu elde ettiği ânda, artık halktan korkusu kalmaz. Tamamen, Allah korkusu içinde kalır. Nasıl kalmasın ki, nazarında Haktan gayrı kalmaz, gayrı kimden korksun?

 

İKİNCİSİ: Allah muhabbetidir. Allahu teâlâ’ya muhabbet, gözün nereye bakarsa baksın, oradan Hakkı görmesi ile hâsıl olur. Yani, her şeyde Hakkın kudret ve azametini müşa­hede etmek demektir. İnsanın vücudu ve bütün eşya, MALİK-İL-MÜLK’ün mülküdür. Mülkünün tasarruf ve idaresi de ken­di elindedir. Mülkünde, kendisinden gayriyi bırakmayınca, muhabbet kime olur?

Er odur ki, kokuyu ala bile;

Yoksa, âlem nesim ile doludur.

 

ÜÇÜNCÜSÜ: Allahu teâlâ’nın emirlerine uymaktır. Yani, sâlik:

Emrolunduğunuz gibi, istikamette bulunun.

(Hûd: 112)

Âyeti kerimesinin hükmünce, tamamiyle istikamet ve muhab­betle, Allahu teâlâ’nın emirlerine uyar, nehiylerinden sakınır, sünnet-i-seniyyeye tâbi olur ve siyret-i-Muhammediye ile Hakka kulluk eder.

 

DÖRDÜNCÜSÜ: Allahu teâlâ’nın hükümlerine sabretmek­tir. Yani, hiçbir şeyden kalbine elem gelmemesi, her ne ki zuhur ederse, hepsini Haktan kendisi hakkında İlâhi bir ihsan bilmesi başkalarını sebep göstererek halkı, Hakka şerik tutmaması, gizli şirk hastalığından kalbini kurtarması ve tevhid-i-zatın hakikatine mazhar olmasıdır.

evhid, bütün izafetleri (saplantıları) iskat eder (atar).

 Fakat, günahları kendi nefsine isnat etmesi, tevhide mâni. değildir. Zira, Cenabı-Kibriyâ:

— «Sana bir iyilik gelirse Allah’tandır; sana bir kötülük gelirse, nefsindendir.»

(En-Nisâ: 79) hükmü cehliyle, kullarına tarik-i-edebi göstermiştir.

İşte, bu dört şeyi almak ve uygulamak gerçek mâ’rifettir. Öyle, ağızla (ALDIM..) demek kolaydır. Fakat, asıl mâ’rifet kal­bin kabul etmesi ve kaldırmasıdır. Yoksa, hoca efendi de kür­süde, kitapta yazılı olanları halka okur ama, kendisine (Gör..) diyecek olsan, görmemek için dama çıkar.

 

HİKÂYE

Bir adam şeker satarmış. Birisi de gelmiş, şeker satan adamın gözüne, parmağı ile dürter gibi yapmış. Şeker satan kızmış:

— Ne yapıyorsun? Gözümü çıkaracaksın, deyince beriki:

— Vay, demiş. Mademki gözlerin görüyor. Bu şekerleri neden yemiyorsun?

Şekerci, kendisine cevap vermiş:

— Ben, bunları kendim yemek için yapmıyorum. Başka­larına satıyorum, aldığım paralarla da evimin masraflarımı kar­şılıyorum.

Bu defa, karşısındaki adam kızmış:

— Behey adam, demiş. Bu şekerleri satarak kazandığın para ile evine bundan tatlısını mı alıyorsun, Herkese satacağı­na, otur kendin ye...

Bu hikâyede, ilimleriyle âmil olmayanlara ve ilmi dünyaya âlet edenlere azarlama vardır. Fakat:

— Vâ’izin sözünü tut da gittiği yola gitme! denilmesinde şu hikmet vardır. Gerek vâ'izlerin ve gerekse bütün mü'minlerin durumları, bedesten tellâlı gibi imiş... Lisanlarından zuhu­ra gelen vâiz ve nasihatler, Cenabı-Hakkın baha biçilmez malı olarak tellâlda gezermiş. Maldan anlar ve cevherin değerini bi­lir ehil ve erbap ve akıllı kişiler, tellâl elinde böyle bir mal ve cevher bulunca, bahasına ve tellâlın hal ve şânına bakmaz.

— Ne münasebet? Böyle fakirin elinde böyle cevher, de­mez veya:

— Satacağına kendi alsın, diye de düşünmez, can ve gö­nülden talip olarak o baha biçilmez cevheri ucuzca alır ve onun­la Hak yoluna sâlik olarak selâmete erer ve iki cihanda rizâ-i- Rahmana dahil ve vasıl olurmuş. Onun için, bir kimse bir me­seleyi 999 kerre dinledikten sonra, bir kerre daha işitince:

— Ben, bunu 999 kerre dinledim. Bununla 1000 olacak, diye terk etmemeli ve sanki hiç işitmemiş gibi o meseleyi bir kerre daha can kulağı ile dinlemelidir.

— Neden? diyeceksiniz. Çünkü, bakalım o meseleyi ilk işittiğinden bu yana, denemiş ve yerine getirmiş mi? Eğer, ge­tirmişse aşkolsun... Hem işitmiş hem de almış, buna hiçbir di­yeceğimiz yoktur. Fakat, yerine getirmemişse, o kimse o me­seleyi hâlâ duymamış gibidir. İşitseydi, gereğini yerine getirir­di. Onun için, hiç işitmemiş gibi dinlemeli ki, belki bininci de­fasında tesir eder ve yerine getirmeğe muvaffak olur.

Çocukluğumda, bir macuncu dükkânında otururken, dük­kânın önüne koca kalpaklı bir divane geldi ve bana:

— Efendi, dedi. Eğer, hizmet edeyim - dersen, bir efendi­ye hizmet et. Hem hizmet edersin hem rahat edersin. Efendin de senden hoşnut olur. Sakın ha, iki efendiye  hizmet edeyim deme! Zira, birisi Eyüp'e kaymağa yollar, öteki Yedikule’ye pa­çaya... Paçaya gitsen, kaymak kalır. Kaymağa gitsen, paça kalır, dedi ve gitti.

Biz, o zaman gençlik hali, o sözü lakırdı diye dinlemiştik. Sonra, anladık ne olduğunu...

Bak, nereden neyi zuhur ettiriyorlar. Kıssadan hisse budur ki, insan bir sözü:

Halkın lisanı, Hakkın kalemleridir.

Uyarınca, Hak tarafından halk dili ile kendisine ihsan olduğu­nu düşünerek dinlemeli, söyleyen ne milletten olursa olsun, söyleyene değil, söyletene bakmalı ve her sözden bir nasihat al­malı ve ona göre amele çalışmalıdır

Zira, Hak teâlâ bütün kemâlâtını her derecede göstermiş­tir. O koskoca arşa tecellisi nasılsa, bir zerreye de öyledir. Fa­kat, kiminde fiilî kiminde de kuvveti ile olduğu, ariflerin ma­lûmu bulunduğundandır ki, hiçbir şeye hakaret gözü ile bak­mazlar. Hemen Cenabı-Hak o ÂRİF-İ-BİLLAH nazarını, cümle­mize ihsan eyleye, âmin...

Ruhlar âleminden, canların bu berzaha gelmesi ve bu ber­zah âleminden o ruhlar âlemine gitmesi, İlâhî bir emirden iba­rettir. O İlâhî emre uyularak, gelinip gidilmekte ise de ruhlar âleminden canların gelmesi ve bu âlemin fâni olup yine o âle­me gitmesini şöyle tarif buyurdular:

Ucu, bucağı görünmeyen bir büyük sahrayı birtakım min­berler, kürsüler, sandalyeler, minderler, şilteler, ihramlar ve hasırlarla donat. Herkesin mertebesine göre, birer makam farz et. Bütün ruhları o minberler, kürsüler ve minderler üzerine rütbelerine göre yerli yerine koy. Sahranın, önüne doğru, orta yerde bir kapı bulunduğunu farz et, o kapıdan ruhlar ardı ar­kası kesilmeksizin dışarı çıkmakta, yani bu berzah âlemine gelmektedir. O uçsuz, bucaksız sahranın iki kapısı daha var­dır. Biri sağda ve diğeri solda... Bu kapılardan da ardı arkası ke­silmeksizin, ruhlar içeri girmektedir. Fakat, çıkarken bütün ruhlar, bir kapıdan çıkıyorlar. Girerken, said olanlar sağ taraftaki kapıdan ve şaki olanlar da sol taraftaki kapıdan giriyorlarmış, içeri girenler ister said ister şaki olsun, hamamın sıcak halvetinden çıkar gibi, kızarmış ve morarmış, ahlayıp uflaya­rak girerlermiş. Bir yandan da:

— Of bayıldım, derlermiş. Ve terlerini silerlermiş. KendiIerine:

— Birader, gel bakalım... Gittiğin âlemde ne var ne yok?  diye soranlara:

— Şimdi konuşacak halim yok, aman durun azıcık nefes alayım, derlermiş. Bazısının da gitmesiyle gelmesi bir olur­muş. Bunlar, doğar doğmaz ölen çocukların ruhları imiş. Diğer ruhlar, onlara:

— Nasıl oldu da böyle çabuk geldiniz? diye sorarlarmış.

Onlar da:

— Orta kapıdan çıkar çıkmaz baktık ki, çok sıkıntılı ve daracık bir yer, hemen geriye dönmeyi istedik ve sağımıza dö­ner dönmez bu kapıdan içeri giriverdik. El-hamd-ü-lillah, hiç­bir zahmet ve meşakkat görmedik, cevabını verirlermiş.

Diğer ruhlar da kimi beş, kimi altı saat, en çok duranı da on iki saat duranlarmış ve onlar:

— Siz ucuz kurtulmuşsunuz, derlermiş. Biz biliriz çektiği­mizi...

On iki saat durdum diyen ruh, bu dünyada yüz yirmi yıl yaşayan adamın ruhu imiş. Diğerlerini, buna kıyas eyle ey bi­rader...

Bu dersten bize hisse, bu dünyanın fâni olduğunu bilmeli, 3 - 5 saatlik dünya için, mübarek gönülleri harcamamak, ömrü azizi boş yere tüketmemelidir. Gerçi, sağ olana geçim lâzım, dirlik lâzım ama, bütün ömrümüzü dünyaya bağla diye kim mü­saade vermiştir?

Cenabı-Hak, cümlemizi agâh eyleye, âmin...

Bir başka örnek verelim. Bir kimse:

— Bu dünya, bize bâki değil; âhiret azığım olsun düşün­cesiyle, bir hayrat yapmak istese ve gitse Kırk Çeşme’de veya Ayasofya’da Sakalar Çeşmesinin karşısında bir sebil inşa et­tirse, suyunu da bir gece gizlice Sakalar çeşmesinin hâzinesin­den çalarak, yaptırttığı sebile bağlasa ve akıtsa ve bu sebilin taşına da kendi adını yazdırsa, o adama ne derler?

— Karşısında, Sakalar çeşmesi gürül gürül akar dururken, onun hâzinesinden su çalmış, utanıp sıkılmadan yaptırdığı se­bilin taşına da SAHİB-ÜL-HAYRAT VEL-HASENÂT VE RÂGIB-ÜLCENNETİ VED-DERECAT FİLÂN EFENDİ NİN HAYRATI­DIR, diye yazdırmış, demezler mi? Sebil yaptırdığına ve suyu­nu da başka çeşmelerin hâzinelerinden çaldığına göre, hiç ol­mazsa suya ihtiyacı olan bir yere veya köye yaptırsaydı neyse ne; İstanbul’un orta yerinde, Ayasofya'da Sakalar çeşmesinin tam karşısında, suya hiç ihtiyacı bulunmayan bir yerde, kimse­ye danışmadan kendi kendine sebil yaptırarak, suyunu da dev­let tarafından getirilen çeşmenin suyundan aldığı halde, üzeri­ne âhiret azığı diye kendi adını yazdırması şaşılacak bir iş, de­mezler mi?

İşte, Din-i-Muhammed’de gelip geçen pirler de birer çeş­me gibidirler. Bunların suyu, yani feyizleri öyle büyük bir bent­ten gelir ki, on sekiz bin âlemin fahridir. Kıyamete kadar, bu zevatın feyiz çeşmeleri bâki, bütün halka kâfi, zâhiren ve bâtınen câri iken; gerçekten ihtiyaç bulunmaksızın ve kimseye da­nışmaksızın, kendiliklerinden onların tasavvufa dair bazı söz­lerini çalarak, kendi sözleri imiş gibi şurada burada konuşmak veya bu konularla ilgili kitap yazarak üzerine kendi adını koy­mak; Sakalar çeşmesinin suyunu çalmak suretiyle hemen kar­şısında sebil yaptırmağa benzer, anladınız mı?

Hakikati söylüyorum, kimseye düşmanlığım veya kötü niyetim bulunduğu sanılmasın. Hazreti Mevlânâ kuddise sırra-hul'â'lâ, muhterem oğulları Sultan Veled hazretlerine şöyle bu­yurmuşlardır:

— Herkes, o âlemden gelirken ne ile gelmişse, bu âlemden giderken de onunla gidecektir. Kimse, fazla bir şey götüremez. Ancak, kendi getirdiklerini götürebilirler. Oğul; biz o âlemden bu âleme sahih itikad ile geldik. Bu âlemden o âleme götüre­ceğimiz, aynı sahih itikad olacaktır. Sahih itikad ile geldik, sa­hih itikad ile gideceğiz. Başka bir şey götüremeyiz.

Bunun üzerine, bir de hikâye anlatmışlardır:

— Gençliğimde, Şam’da tahsilde iken, sınıf arkadaşlarım­dan bir talebe, kadı vekili olarak Malatya’ya gidiyor. Hayli pa­ra kazanıyor, dönerken yolda karşısına hırsızlar çıkıyorlar. Hır­sızların başı:

— Bu kadı efendinin, ne kadar malı varsa alın. Çünkü, Malatya ahalisinin ve fakirlerinin malını toplamış götürüyor, diyor. Hırsızlar da kadı efendiyi anadan doğma soyuyorlar. Hırsız başı, bununla yetinmiyor:

— Kadı efendinin hayalarını da çıkarın, hadım olsun! emrini veriyor. Ö zamana kadar sesini çıkaramayan kadı efen­di kızıyor:

— Ben, diyor, hayalarımı babamın memleketinden getir­dim. Sizin vilâyetinizde kazanmadım, onun için onları ver­mem.

Bu söz, hırsızların başının hoşuna gidiyor ve kadı efendi­nin bütün mallarını geri verdiriyor.

İşte oğul; nekeslerle konuştuğun zaman, gafil bulunarak itikadını yağma ettirme?.. Çünkü, biz onu bu âlemde kazanmadık…

Bu ders, kalp huzurunu ve kalp huzuru ile insanlık sıfatı­nın nasıl bulunduğunu bizlere anlatmaktadır. Zira, bu âlemi berzahta bir cennet vardır ki, ona ruhanî cennet derler İnsan­lara mahsustur. Hayvan sıfatiyle sıfatlanmış kimseler giremezler. Hayvanlık sıfatından kurtularak, insanlık sıfatnıı giyme­dikçe, içeri koymazlar. Fakat, insan olanlar bu âlemde iken Al­lahu teâlâ'nın fazlı ve keremiyle, o ruhanî cennete girerler, ru­hanî vuslâta nail olurlar. Nitekim, âhiret âleminde de Allahu teâlâ’nın fazlı ve keremi ile, cismanî cennete dahil olurlar, cismanî vuslâta mazhar olmak saadetine ererler.

Gerek ruhanî cennete ve gerekse cismanî cennete girebilmek, mutlaka Allaha teâlâ’nın fazlı ve keremi iledir. Çalışıp, çabalamakla olmaz. Çünkü, çalışmak ve çabalamak denilen şey, bütün İlâhî emirlere uymak ve bütün İlâhî nehiylerden sakınmakla ve karşılık beklemeksizin doğrudan doğruya Allahu teâlâ’nın rızasını kazanmakla elde edilebilen â’mal-i-sâlihadan ibarettir. Bu ise, cismanî cennette yalnız yükselmeğe sebeptir ve ruhani cennette de daha ziyade Kadıyal-hâcat olan Cenabı Hakka yaklaşmak ve makbul olmaktır. Yoksa, cismanî veya ru­hanî cennete giriş sebebi değildir.

Cismanî cennet, baş gözü ile görülür. Fakat, ruhanî cennet kalp gözü ile müşahede olunur. Kalp huzuru denilen şey, kalbin rahatı ve dinlenmesidir. Yani, her ân gelmişi ve geçmişi düşünmeyi ve Hind'i, Yemen'i, Bağdat ve Basra'yı, sözün kısası vara yoğa gezip dolaşmayı terk ederek, bulunduğu yerde yalnız Allahu teâlâ ile huzur ve rahat etmek, aslâ başka yerlerde dolaşmamaktır. Ne var ki, İlâhî tevfik yetişerek, kalbi nefs-i-emmârenin elinden kurtarmadıkça, kalp hakkıyla bu huzur ve ra­hatı bulamaz.

Bunun da zâhirde olan misali şudur: 15 yaşında bir genç köle düşününüz ki, gözleri görmeyen, kulakları işitmeyen, kal­binde merhametten eser bulunmayan bir efendiye 35 yıl hizmet ediyor. Sonradan, gayet merhametli bir zat, bu köleyi o mer­hametsiz adamın elinden kurtararak azat ediyor ve kendisini hamamda yıkatıp paklatıyor, temiz elbiseler giydiriyor, bahçe içinde bir köşkte, pembe örtüler örtülmüş mükemmel bir şilte üzerine yatırıyor, dünyanın en nefis yemekleri ile besliyor, bir­birinden güzel huri ve gılmanları emrine veriyor. 35 yıl; göz­süz, kulaksız ve merhametsiz efendiye, gece gündüz demeden, bir ân durup dinlenmeden, aç ve susuz hizmet eden bu köle, böyle bir nimeti ele geçirince nasıl rahatlar ve bunu kendisine sağlayana teşekkürler ederse, kalbe de tevfik-i-ilâhî böyle yeti­şir, onu nefs-i-emmârenin elinden kurtarırsa, huzur-u-Hakkı bu­lur ve orada fazlasıyle rahat ederek şükreder.

Bu kalp huzurunu ele geçirmek ve bu sayede insanlık sıfa­tını bulabilmek ve insan olabilmek ise, sâlikin şu yedi şartı kendi vücudunda derlemesine ve toplamasına bağlıdır. Bunlar:

  1. SABIR’dır.
  2. TESLÎM’dir.
  3. HİLM’dir.
  4. EDEP’tir.
  5. HAYA’dır,
  6. ARZU’dur.
  7. TEŞEBBÜS’tür.

Her şeyde, sebebine teşebbüs şartsa da, bu yolda sebebine teşebbüsten maksat şeriate müteallik, tarikate lâyık, hakikate muvafık ve mâ’rifete mutabık olan sebeplere teşebbüs de­mektir.

Her şeyden önce, bu yolun şeriate müteallik olan sebebine teşebbüs ve sahih itikad ile âmel-i-sâlihtir. Yani, itikadı ehl-i- sünnet itikadı üzere olmak ve şer'i hükümleri bilmek, gereğini yerine getirmektir.

Bundan sonra, tarikate lâyık olan sebebine teşebbüs de, kendisini bir mürşid-i-kâmile teslim etmeğe ve o zatın sözleri­ni yerine getirmeğe, ne derse öyle hareket etmeğe çalışmak ve gayret etmektir. Eğer, kendisine bir mürşid-i-kâmile ulaşmak nasip ve müyesser olmamışsa, tarikat-i-aliyyeyi inkâr etmemek, Evliyâ’ullah’a muhabbet beslemek, Evliyâ'ullah'ın sözlerini duyduğunda veya kitaplarını okuduğunda, Allahu teâlâ’nın rı­zası için bir Fatiha-i-şerif okuyarak sevabını o zatın ruhuna he­diye etmek, duydukları ve okuduklarını yerine getirebilmeğe muvaffak olabilmek için Cenabı-Haktan tevfik (başarı) istemektir.

Hakikat ve mâ’rifetin yeri kalp olduğundan ve HAL'in ter­cümanı bulunduğundan:

Hal, kal (söz) ile bilinmez, buyurulmuştur.

Fakat, şeriat ve tarikatta yeri dil olduğundan, tercümanı KAL’dir ve KAL (söz) ile edâ daha kolaydır.

Şeriate teşebbüs olunacak sebep de ilm-i-hal ve fıkıh ki­taplarında buyurulduğu gibi, şer’i-şerifin yerine getirilmesidir ki, tekrar tarife ihtiyaç yoktur.

Bu yolun, tarikate lâyık olan sebebine teşebbüsü üç şekilde tarif ve temsil edeyim ki, anlatıldığı gibi o sebeplere te­şebbüs olunduğu takdirde, inşâallahu teâlâ kolaylıkla hakikat ve mâ'rifetin de ne olduğunu anlar ve öğrenirsiniz ve böylelikle diğer şartları da yerine getirerek insanlık mertebesine ulaşıp siniz:

Sebebine teşebbüsün, birinci şekli budur:

Meselâ, insanlığa talip olan kimse, bu fâni âlemde herkes­le hoş geçinmeli ve bütün insanlara güler yüzlü ve tatlı sözlü olmalıdır. Elinden ve dilinden, kimse incinmemelidir. Elinden geldiği ve gücünün yettiği kadar, bütün mahlûkata hiçbir kar­şılık beklemeksizin iyilik etmeyi âdet edinmeli, yüksek himmet sahibi olmalı, zâhiren ve bâtınen feyiz ve rahatını karşılıksız ve Allahu teâlâ'nın rızası için istemeli, kendisine lâyık görmediği şeyi, başkalarına da lâyık görmemeli, kendisine ve halka çok faydalı ve hayırlı işlerde çalışmalı ve gayret etmelidir. Daima, iyiliklere ve iyi hareketlere yakin olmalı, halkın tiksindiği ve ezâ duyduğu şeylerden son derece sakınmalı, kalp kırıcı ve ha­tıra dokunucu sözlerden, dargınlıklardan, çirkin muameleler­den, şaka yolu ile bile olsa hiç kimseye eziyet etmekten çekin­meli, herkes tarafından sevilen, beğenilen ve övülen ve hayır dua almaya yarayan fiiller, sözler ve hallerle hallenmelidir. Dai­ma sıkılmış, yardıma muhtaç olmuş kimselere gücünün yettiği kadar eliyle, diliyle ve sırasında malı ve parası ile, durum neyi icap ettiriyorsa yardıma koşmalı, küçük veya büyük herkese saygı göstermeli, itibar etmeli ve bunda aslâ kusur etmeyerek kalp yapmağa ve gönül almaya çalışmalıdır. Eski arkadaşlıkla­ra, dostluklara ve haklara riayet etmeli, insanlık icabı bazı hu­suslarda dargınlık bile olsa, bu dostluğu bırakmayarak af ile muamele etmeli, küsmekten vazgeçmeli, evvelce az veya çok iyi­likleri görülen kimselere ve hizmetleri geçenlere karşı bu ve iyiliklerini unutmayarak gücü yettiği kadar mükâfat etmelidir. Unutmamalıdır ki, bir fincan kahvenin, kırk yıl hakkı var­dır, demişlerdir. Bu sebeple bir fincan kahvesini içtiğin kimse­yi daima medhü-senâ etmeli, mükâfatlandırmak, hayır dua ile anmak ve kırk yıl unutmamalıdır ki, içirdiği bir fincan kahvenin hakkı ödenmiş olsun. Aynı kimseyi, daha sonra da terk etmemeli ve eski arkadaşlığa, dostluğa ve hakka riayet etmeli­dir.

Diğer haklarla, Cenabı-Hakkın hakkını, var buna kıyas ey­le... Çünkü, iyiliğe iyilik her kişinin kârıdır. Kötülüğe iyilik, er kişinin kârıdır denilmiştir. Nitekim, bir kimseden zarar gelir­se, karşılık olarak affetmek, ihsanda bulunmak, ona beddua etmemek, aleyhinde bir söz işitildiği zaman hemen onun iyiliği için dua etmek, haddini bilmenin ve derviş olmanın alâmetlerindendir buyurulmuştur.

Elden hiçbir şey gelmese bile, Allahu teâlâ’nın kullarına hayır dua ile memur olduğumuz unutulmamalıdır. Rastladığı kimselere selâm vermeli, hatırını sormalı ve onları sevindirmeli, doğudan batıya kadar yeraltında metfun bulunan ölüleri de hayır ile anmalı, her gün üç ihlâs bir Fâtiha okumalı ve seva­bını bağışlayarak, ruhlarını şâd etmelidir. Çünkü:

İşlerinizde şaşırıp kaldığınız zaman, kabir ehlinden yardım isteyiniz.

Buyurulmuştur Sözün kısası, bu ve buna benzer hususlarda sebebine teşebbüs etmek, bütün mahlûkata ve mevcudata iyilik etmek demek olduğu anlaşıldı ise, bu yolda sebebine teşebbüsün ikinci şekline geçebiliriz.

Sebebine teşebbüsün ikinci şekli:

Herkese, yukarıdan beri saydığımız şekilde muamele eden kimselerin, ettikleri iyiliğin, yine kendilerine ait olduğunu ve dar vaktinde dönüp dolaşıp kendisini bulduğunu, hoş bir misal ile anlatmağa çalışalım:

150  evli bir yerde, zenginlerden kudret sahibi bir kimse­nin de evi bulunsa ve o zat, mahallesinde ne kadar ev varsa âlimi, cahili, kâtibi, tüccarı, esnafı ile zengin fakir ayırt etme­den her eve eşit olarak Ramazanlarda ramazanlık, bayramlar­da bayramlık, kurbanda kurbanlık ve muharremde aşure, ki­raz vakti kiraz, Üzüm vakti üzüm, bostan vakti kavun karpuz, yazda yazlık, kışta kışlık türlü hediyelerle ikram etse ve bunları vakti vaktinde hizmetkârları ile komşularına gönderse, o mahallede oturanların hepsi ister zengin, ister fakir o zattan hoşnut olurlar. Hattâ, bu zat komşularının hepsiyle tanışıp ko­nuşmamış, kimin kim olduğunu anlamamış bile olsa, onlar ken­disini yine iyi bilirler ve daima överler. Böyle bir komşunun, mahallelerinden gitmesini istemezler.

Günlerden bir gün, bu zatın başına bir kaza gelecek olsa, onu komşuları meydanda bırakmazlar. Meselâ, evi yansa, tek­mil malı mülkü, varı yoğu telef olsa, tamamiyle fakir kalsa, bütün komşuları bir araya gelir, aralarında topladıklarını bu zata verir ve onu evvelki haline getirirler. Yani, elbirliği ile o zatı kalkındırırlar. O kadar ki, bu zatın başına böyle bir kaza gelmemiş gibi olur. Bir düşünelim, koca mahalle halkı bir ara­ya gelirse neler yapmazlar? Onların aralarında tüccarı, esnafı, zengini mevki sahibi olanı ile bir araya gelince, adamı tam ve eksiksiz eski haline getirir, meydana çıkarıverirler. Vaktiyle, elinde fırsat ve imkân varken, bütün komşularına karşılık bek­lemeksizin yaptığı ikramlardan dolayı göstermiş olduğu iyilik böylece döner dolaşır kendisinde toplanır. Ona, en dar zama­nında herkes el uzatır imdadına yetişirler.

İşte, buna Allahu teâlâ'nın indinde ve Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem katında ve bütün kullar yanında mak­bul, mergup ve memduh olan şey ile, sebebine teşebbüs etmek derler ki, dünyada ve ukbâda faydası yine kendisine ait ve râcidir.

Altın kalem ile yazsın bunu yazan,

Kendi düşer, eller için kuyu kazan...

 Kişi, her ne yaparsa kendine yapar dedikleri budur. Ger­çekten, bu cihanda iyilik etmek gibi insaniyyet tahsil edecek sermaye olmaz.

Eğer, bir kimse de bunların aksi olan şeylerle sebebine teşebbüs ederse, artık o kimsenin hali de malûmdur, hangi mahallede olsa, komşuları kendisini istemezler. Belki, o ma­halleden mazbata yaparak sürer, çıkarırlar. Hiçbir yerde ra­hat edemez. Onun için, faydan olmasa bile, hiç olmazsa kim­seye zararın da olmasın demişlerdir. Bazı kimseler için:

— Şu adam ne hayra yarar ne şerre! derler ki, o da bir inayettir.

Allahu teâlâ, cümlemizi şerre âlet olmaktan korusun, âmin...

Sebebine teşebbüsün üçüncü şekli de şudur:

Şöyle bir düşünelim; yukarıda örnek olarak aldığımız 150 evlik mahalleden murat nedir, mahallede bulunan evlerden murat nedir? Mahallede bulunan zengin ve kudret sahibi za­tın evinden murat nedir? O evde oturan zengin zat kimdir? O zatın hizmetçilerinden murat nedir? Bu hizmetçileri vasıtasiyle, her komşusuna eşit olarak ihsan ve ikram ettiği şeylerden murat nedir? Kendilerine ikram edilen komşu evlerde oturan âlim, cahil, kâtip, tüccar, esnaf, zenginden murat nedir? Bu evlerin sahiplerinden murat nedir? Komşuların hoşnut olma­larından murat nedir? Zengin ve kudret sahibi kimsenin evi­nin yanması ve bütün varının elinden giderek fakir kalmasın­dan murat nedir? O zengin ve kudret sahibi kimsenin böyle fa­kir ve kudretsiz kaldığında, en dar ve sıkışık zamanında imda­dına yetişip, birdenbire kalkındırıvermeleri ve eski haline ge­tirmeleri nedir?

Bu soruları birer birer cevaplayalım:

150 evli mahalle, şu bulunduğun âlemden kinayedir. Yani, dış görünüşü ile, bu âlem bir mahalle gibidir, demektir. Bu âlem de hakikatte bir insanın vücudundan ibarettir. Yani, in­san vücudu da hakikatte bir âlemdir ki, bütün âlemler onda toplanmıştır. Âlimler, insan vücuduna KÜÇÜK ÂLEM dediler.

Tasavvuf erbabı da BÜYÜK ÂLEM dediler. Âlimlerin, küçük alem demeleri, gerçekten insan vücudunda tıpkı bu âlem gibi nehirler, dağlar, otlar, madenler ve buna benzer mevcudatın benzerleri vardır. Ancak, bu âlem sayısız ve hesapsız insan vü­cudunu şâmildir, öyle ise, buna büyük âlem ve insana küçük âlem demek gerekir, görüşünden ileri gelmektedir.

Tasavvuf ehlinin, neden büyük âlem dediklerini de ben sa­na anlatayım; fakat anlatacaklarımız hakikat ilmine aykırı ol­duğundan, sâlike lâzım olan, işittiği her sözü, aklı ile muka­yese etmemek ve bunların ilerlemesi zamanına bırakılmış ol­duğunu bilerek, gizli kaynaklardan tecelli edecek sırları bek­lemek, zamanla halini tebdil ettikçe, anlamak kabiliyeti de fazlalaşacağından o zaman hakikati müşahede etmektir. İnsa­nın, bir zamanlar anlayamadığını, aradan zaman geçtikten son­ra anlamağa başladığı herkes tarafından tecrübe edilmiştir. Bu takdirde, anlamamak senin kusurundur. Bunu itiraf ederek fakirin söyleyeceği sözlerden dolayı, hemen saldırmağa kalkışılmamasını ve dil uzatılmamasını rica ederim.

Âşık paşa hazretleri, her ilme bir delil göstermiş ve:

— Hakikat ilminin delili, ancak tasdiktir, demiştir.

VÂRİDAT-I-AZİZ sahibidir ki, sülûküm esnasında bir gün vücudum âleminde dolaşırken, bir zata rastladım ki, kendisin­de SIRRULLAH eserleri müşahede olunuyordu. Hatırıma o ân­da (Zâhir, bu canın da vücudu bu âlemdir) fikri geldi. Bu fikir henüz tamam olmamıştı ki, onun vücudu âlemine girdim On­da da nice bin şehirler ve beldeler gördüm. Birdenbire, yine bir zat göründü. Kendisiyle ünsiyyet ettiğim esnada, onun da vücudu âlemine girdim. O da binlerce büyük şehri ve nice nü­fusu kendisinde toplamıştı. Ondan da yine bir zata yakin ol­dum. Sözün kısası, böylelikle on bir vücudun âlemine girdim ki, dediğim zat bir sonrakinin vücut âleminde bulunan sayısız adamlardan biri idi. Bu tertip üzere, birbirinden çıkarak vü­cudum âlemine girdim ve ondan da bu görünen âlem bezmine geldim.

Bu rüyâ’dan uyandığım zaman, sırrımdan bana dediler ki:

— Ey biçare! Uyandın mı sanıyorsun? Bu gördüğün âlem ki, hâlâ dünyadır ve bu ad konmuştur. Bu da bir insanın vü­cududur ki, o adama SAHİB-ÜL-VAKT derler. O da bir âlem­de bir adamdır ki, o âlemde onun gibi, nice bin Âdemler var­dır. O âlem, yine bir zatın vücududur. Böylece ne evvel ne âhir ne son vardır. Dedim ki:

— Ya bu bulunduğumuz âlemin Sahib-ül-vakti ne kadar müddet ömrü olsa gerektir?

— Yüz bin yıl geçmiş olsa, henüz kendisinden bir ân geç­memiş olur, dedi.

Noksan sıfatlardan münezzeh ve kemal sıfatları ile muttasıf bulunan Allahu teâlâ’nın benzeri bulunmamasına şaşırıp kaldı.

Muhammediye sahibi Yazıcı zade Mehmet Efendi Hazret­lerinin, her ne kadar görünüşte Âdem doğup çıkmıştı âlemden ve lâkin âlem, Âdemden doğmuştur, mâ'nîde dedi. Bu SIRRI MÜBİYN’dir. Onun için, bunca âlemleri câmi olan Âdem vücu­duna BÜYÜK ÂLEM denilmiştir.

Bu takdirde, bu âlem de dış görünüşü itibariyle bir mahalle gibidir. İçindeki halk da güya evler gibidir. Kalpler de evlerde bulunan odalar gibi birbirinin içinde ise de hakikatte ev mahalleyi, oda evi ve ayna odayı kuşatmıştır. Nitekim, Hadis-i-şerifte:

Müminin kalbi beytullah’tır. Mü’minin kalbi Arşullah’tır.

Mü’minin kalbi Allahu teâlâ’nın hâzineleridir.

Buyurulmuştur. Bir diğer kudsî Hadis-i-şerifte de:

Yerlerime ve göklerime sığamadım. Mü’min kullarımın kalplerine sığdım.

Buyurulmuştur. Müminden murat ise, İNSAN-I-KÂMİL’dir. Kalbe sığmaktan murat, Hakkın cemaline o gönlün ayna ol­masıdır. Nitekim, Hadis-i-şerifte:

 

Mü’min, Mü’minin aynasıdır.

Buyurulmuştur. Bu Hadis-i-şerifte, ilk mü’minden murat İNSAN-I-KÂMİL’dir. İkinci mü’minden murat ise HAK TEALÂ’ dır. Öyle ise, insan-ı-kâmilin gönlü, Hakkın aynasıdır, demek olur.

RÜBÂ’Î

Hakka Lü’lü’y-i-Lâladır gönül,

Mazharı ism-i-müsemmâdır gönül,

Sipihr-i-simürg-i-Ankadır gönül.

Tende zât-ı-Hak teâlâ’dır gönül...

(Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir : Gönül. Yüce Hakkın en güzel incisidir; İsim verilen zatın zuhur yeridir.

Gönül, yükseklerden uçan, erişilmez bir anka kuşudur; tende Yüce Hakkın zatıdır)

Hak teâlâ, her kuluna bu istidadı vermiştir. Fakat, kusur kendilerindedir ki, bu istidadı kaybederler. İnsan-ı-kâmil olabilmek için, kendilerini bir mürşid-i-kâmile teslim etmezler.

Biz, yine dersimize dönelim:

Evlerin sahiplerinden murat, her vücudun sahibi olan MALİK-ÜL-MÜLK'tür ki, zâhiren ve bâtınen her vüçutta mev­cut odur. Ondan gayrı mevcut yoktur. Her vücudun hakikati odur. İsimler itibariyle, ayrı ayrı vehm olunursa da ârife lâzım olan gönlünde Haktan gayrı mevcut olduğu vehmini kafasından söküp atmalı ve her vücutta zâhiren ve bâtınen Hakkın bulunduğunu ispat etmelidir. Tâ ki, tevhid yalnız delil ile tevhid avamdır, makbul oluşu yine avam ara­sındadır. Asıl nefyi lâzım olan senin kendi vücudundur. İspa­tı lâzım olan Hakkın vücududur. Sende de bende de BEN diyen odur. Bu suretle, mevcut vâcib-ül-vücudJdur. Her vücutta, VÜCUDULLAH’ın bulunduğuna nazaran, hangi eve yani hangi vücuda ister kendi vücudun, isterse başkasının vücudu olsun, Allahu teâlâ için niyetle her türlü hürmet, riayet, hizmet, ik­ram ve iyilik edersen, Hakka kulluk etmiş olursun. Yani, za­hirde görünen vücuda ettiğin iyilik ve muhabbet, hüsnü nazar ve hüsnü zan, hakikatte Hakka ünsiyyet ve muhabbete ve rızaya ve yakınlığa sebep olur. O vücudun gönlü vasıtasiyle, mak­sut hâsıl olur. Yol, gönülden gider demenin mânâsı budur. Her şeyde gönül vardır. Nitekim, Kur’an-ı-azim-üş-şânda:

Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmesin. (Fakat, siz onların tesbihlerini anlamazsınız.) Allahu teâlâ, halimdir, gafurdur.

(İsrâ: 44) buyurulmuştur.

Eğer, her şeyde gönül olmasaydı, o şey Hakkı ne ile bilir ve tesbih ederdi? Hepsinden aşağı olan, mahlûkttan bir zerredir. O zerrenin zâhiri zerredir amma, bâtını ARŞ-I-Â’ZAM’dır. Bütün mahlûkat, onun bâtınında vardır, Hak teâlâ’nın senin bildiğin arşa teveccühü nasılsa, o zerreye yüreğinde bulunan siyah noktanın içindeki sahranın büyüklü­ğünü görmez misin? Her köşesinde arşın, günesin, ayın, yıldızların vücudu belirmez. İşte, vücudun bâtını öyledir. Bazı­sında, fiil ile gelmiştir. Bazısında, kuvvet ile kalmıştır. Hepsinden makbul oluşu, fiile geldiği içindir. Yoksa. Başkalarında bu büyüklük olmadığından değildir.

O halde, her mevcudun Allahu teâlâ’yı bildiği ve tesbih ettiği, o arş gibi olan gönül iledir. Yoksa, zerrenin Allahu teâlâ’yı bilmeğe haddi var mıdır? Allahu teâlâ’nın azametini bilen, yine Allahu teâlâ'dır. Bunu anlayamıyor musun? Ehlullah’ın ulularının öğretmek istedikleri, nihayet halka aslâ vücut bulmamalarından ve vücudun varını Hakka ispat ettiklerindendir. Sen, HALK’A (HAK) dediklerini sanırsın. Hâşâ fe-hâşâ... HALK, HAK olmaz. Ebediyyete kadar, ne o bu olur. Ne, bu o olur. Hakikatte budur. Vahdetteki yol; şu vücud-ü-hakikatten ibarettir ki, ona hiçbir zaman zeval ermez. Daima sâbit durur. Öyle ise, mevcudatın her birinin birer bekası yüzü vardır ki, o şeyin bir gölge gibi olan vücudu onunla kaimdir. Bekası yüzü­ne HAK denir. Fenâsı yüzüne HALK denir.

Herşey helâk olur fânidir, yalnız onun zâtı bâkidir.

(El-Kasas: 88) âyeti kerimesi buna işarettir. O halde, vücudun fenâsı yüzüne HALK denir ki, su gibi akıp fâni olmaktadır. Bekası yüzü ise ark gibidir ki, su onun içinde akar, kendisi akmaz. Suya gi­rince, gözünü arkaya çevirsen kurtulursun, suya çevirirsen gö­zün kararır, suyun içine yıkılırsın, demelerinin sebebi şudur: Bu âlemi berzahta bulunan kimse, su gibi akıp fâni olan zâhiri yaratılışının onarılması ile uğraşır ve bâki olan bâtını hakikatlerinden gafil bulunursa, yıkılır demektir. Bazı Ârif-i-billah’ın:

— Ey zâhid! dış yüzü gözetip durma... İçeri gel cana bak! buyurmalarının sebebi de budur.

Sözün kısası, gerek yaratılışı yüzünden zâhir olup, fâni olanlar olsun ve gerekse, hakikati yönünden sâbit olup bâki kalanlar olsun, şu vücut denilen şey mutlaka Allahu teâlâ'nındır. Sen halkın sanırsın vehme düşersin... Halk da vücudun kokusunu duymamıştır. Nihayet, vücud-ü-Hak, halk suretinde göründü, halk vücuda gelmek istedi. Bu âlemde zuhur edebil­mek için, kendisine münasip bir vücut bulamadı. Hak teâlâ, gayret ederek kendi vücudunu iğreti olarak ona giydirdi, öy­le izhar eyledi. İğreti olarak alınan şeyi, yine sahibine teslim ederek borcundan kurtuldu:

Olmayınca, bulmadım yol ol Hakka,

Hep olursun, hiç edicek kendini.

Şeyh Rükneddin Alâ-üd-devle şöyle buyurmuşlardır:

O vakit ki, benim halim iyi idi. Hüseyin Mansur’un ziya­retine gittim. Çok mürakabe ettim. Onun ruhunu, İLLİYYİN de yüce bir makamda buldum. Münâcat ederek dedim ki:

— Efendi! Bu ne haldir ki, Firavun:

Ben, sizin yüce rabbinizim, dedi.

Hüseyin-il-Mansur:

Ben, Hakkım, dedi.

İîblis bile, hüdâlık dâvasında bulundu. Şimdi, Hüseyin-il-Mansur’un ruhu İLLİYYİN'de, Firavunun ruhu SİCCİYYÎN’de (Cehennemde bir dere). Bu ne hikmettir?

Sırrımdan nidâ ettiler ki:

— Firavun, bencilliğe düştü, her şeyde kendisini gördü ve bizi kem kıldı. Hüseyin Mansur, her şeyde bizi gördü ve ken­disini yâvi kıldı. Nazar eyle ki, fark ne olur?

Âyinedir bu âlem, her şey hak ile kaim,

Mir’ât-ı-Muhammed’den, Allah görünür daim...

(Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir : Bu âlem, bir aynaya benzer; her şey Hak ile durur; Muhammed’in aynasından daima Allah görünür.

Şeyh Irakî kuddise sırrahu buyurmuşlar ki:

— Hak teâlâ, kendisini bütün eşyanın aynı eyledi. Onun için ki, kendisinden başkasına ibadet ve muhabbet olunmasın, Gayretullah, böyle iktiza etmiştir:

Gayreti, gayrı komadı ânın;

Lâ-cerem aynı oldu eşyânın...

Diledi hak kim eşyayı yarada,

Özünden gayrı komadı arada,

Ki, âlemde tapanlar ana tapa,

Ki, her yüzden görüne, halkı kapa...

Ki, hüsn-i-hulk ile İhsan kapılır,

Sanık gönüller onunla yapılır,

Hakikatte, hakkındır lütuf ve İhsan,

Ki, her kande kapıla ana insan.

 (Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :

Onun kıskançlığı, araya yabancı sokmadı; şüphesiz, eşyanın hepsi kendisi oldu.

Yüce Hak, eşyayı yaratmayı dilediği zaman, araya yabancıyı sokmadı.

Ta ki. bu âlemde ibadet edenler, ona ibâdet ederler; her yüzden gözünü halka kapa.

İyilik, iyi huylarla kapışılır; kırık gönüller de onunla yapılır Gerçekte lütuf ihsan Hakkın; insan onu nerede bulursa bulsun)

Bu beyitler, şu âyeti kerimenin tefsiridir:

Rabbin celle şâne, kat’î olarak hüküm buyurdu. Allahu teâlâ’dan başkasına ibadet etmeyin.

(El - İsrâ : 23)

Yani, şöyle buyurulmuştur:

— Yâ Muhammed! Rabbin, böyle hüküm ve takdir etmiş­tir ki, kendisinden başkasına ibadet etmeyiniz. İbadet, muhab­bet ve medh-ü-senânın, başkasına yapılabilmesi hiçbir şekil­de mümkün değildir. Hattâ, SANEM'e bile ibadet edilse, haki­katte SAMED'edir. Zira, SANEM'in varlığı, SAMED’dir. Bütün varlıkların hakkın olduğunu bilene hal malûmdur.

İşte, Halka tâ’zim yüzü böyle olunca, mâ'azallah tahkir yüzünü var buna kıyas eyle de ona göre halkı tahkir etmenin, çekiştirmenin, dedikodu yapmanın, düşmanlık beslemenin ve başkalarının akıllarını ve yaptıklarını beğenmemenin sonu, bak nereye varıyor? Amma:

— Ben, Buğz-u-fillah ederim, nefsimin ilgisi ve ilişkisi yok­tur, dersen aşkolsun... Bu türlüsünü yerine getirmek, şer'an caizdir. Fakat, araya birazcık olsun nefis girerse, gezmeğe gi­derken evdeki bulgurdan da olursun...

Sen, gözlerini aç... Allahu teâlâ da sana her şeyi açsın.

Mahallede, zengin ve kudret sahibi zatın evinden murat, ey mü’min kardeşim: Senin kalbinin evidir. O evde bulunan zengin zat, senin kalbinin evinde olan gönüldür. Kalbinin evi­ne zuhur eden tecelli, hâsıl olan İlâhî ihsanlar ve Rabbani hediyeler gönülün elinde, yani gönülün kendisinde hâsıl olup, kalp evine ve bütün azalarına ve bütün eşyaya o gönülden ihsan verilir.

O zatın hizmetkârlarından murat, ey mü’min kardeşim: Senin vücudunda bulunan zâhiri ve bâtıni hisler ile bütün âzalarındır.

O hizmetkârlarla, bütün evlere eşit olarak yapılan ikram ve ihsandan murat, bütün varın ve varlığınla zâhiren ve bâtınen doğrudan doğruya Allahu teâlâ için ettiğin iyiliklerdir. Kendi nefsin için sandıklarını, bütün halk için de sanmak, yet­miş iki millete aynı gözle bakmak, yüksek himmet sahibi ol­mak, gece ve gündüz ümmeti Muhammed’e dua etmek bu iyiliklerin başında gelir. ’

İkram olunan evlerde bulunan vezirler âlimler, vekiller, esnaf, kâtip, tüccar, zengin, fakir ve diğerleriyle, onların evle­rinden murat, bu âlemde kendi nefsinden öte bir mahlûk gör­meyerek, zâhiren ve bâtınen hürmet, riayet, hizmet, muhab­bet, alçak gönüllülük, ikram eylediğin ve gücünün yettiği kadar iyilikte ve dostlukta bulunduğun kimselerdir ki, bunlar halkın içinde elân bulunmaktadır. Onlara ÂRİF-İ-BİLLAH olanların kalpleri denir ki aralarında gaip ricali var, Gavs-ül-zaman var, kutb-ül-vakit, kutb-üz-zaman, kutb-üd-devran var, İmamlar var, evtâd var, budelâ var, necipler var, nakipler var, efrad var,eminler var, hayırlı ve faziletli olanlar var, ebdâl var, Hızır var, İlyas var, bunca Evliyâ’ullah ve Ricâullah, Allahu teâlâ'nın sev­diği kullar olan meczuplar var, ki hesabını ancak Cenabı-Hak bilir.

Velilerim, bilgim altındadır. Onları, benden gayri kimse bilmez.

Buyurulmuştur. Bunların her biri, kendi nefislerini bilmişler, Rab’lerini bulmuşlar ve Hak ile Hak olmuşlar, kudsî kuvvet sahibi ve kudret-i-cemal mutasarrıfı olan zevat-ı-kiramdır. Kudret-i-cemal odur ki, insan-ı-kâmil olanın, irade-i-cüz’iyyesini hakkın irade-i-külliyesinde mahvetmiş, aklını, nefsini ve hisle­rini yakarak Fenâ-fillah olmuş, kuvvet ve kudreti Cenabı-Hâkka dayanmıştır. Böylesine bir kudrete mutasarrıf olan zattan bahis olmaz. İyiyi ve kötüyü iyi etmek, elindedir. Zira, onun is­teği haktan hariç değildir. Bu zatların nefs-i şerifleri, hakkın sıfat-ı-zâtiyyesine ve sıfat-ı-sübutiyyesine kapı olmuştur. Yani, Cenabı-Hak dilediği bir kimseyi, bunların bir nazar-ı-câzibeleriyle, Zât-ı-ecel ve â'lasma cezbeder ve vasıl kılar. Bunlar, kâ­tibin elinde kalem ve okçunun elindeki ok ve yay gibidirler. Nitekim, Hadis-i-şerifte:

Ben, kulumu seversem; onun eli ve dili olurum, buyurulmuştur.

Ve atan da sen değildin. Atan, Allahu teâlâ İdi.

(El-Enfal: 17)

âyeti kerimesi de bu mânâya şahittir.

Evliyâ'uIIah, Hakkın kudret eli ve kudret dilidir.

Hazreti Aziz Mahmud Hüdayi kuddise sırrahul-âli buyu­rurlar ki:

— Sülûküm esnasında, mürşidim Şeyh Üftâde hazretleri bana şöyle buyurmuşlardı: Mevlâna Alâ'üddin bir gün Bursa’da bir köpeğe hilâfet vermiş. O köpek dağa gitmiş ve etrafına elliden fazla köpek toplamış. Halk, bunlara çeşitli yiyecekler hazırlarlarmış ve derlermiş ki: (Bunlar, Mevlâna Alâüddin haz­retlerinin köpekleridirler.)

Gör, Hakkın muhabbeti köpeklere tesir etmiş ve o tesir ile insanlardan uzaklaşarak birçok nimetlere vasıl olmuşlar.

Yine buyurmuşlardır ki, meşâyihte öfke gayet kuvvetlidir. Ne zaman, öfkelenirlerse âlemi tahribe kastederler. Fakat, on­larda islâhı için dua başta gelir. Hak teâlâ hazretleri:

Rahmetim, gazabımı geçti. Affetmeniz, tekvaya daha yakındır.

buyurulmuştur. Onun için, Allahü teâlâ’nın ahlâkı ile ahlâklanarak, islâhına dua etmek evlâdır.

Hazreti Nuh aleyhisselâm, kavminin helâk olması için beddua ettikten ve kavmi de helâk olduktan sonra, iblis aleyhil-lâ’ne kendisine gitmiş:

— Yâ Nuh! demiş. Bana teklifin nedir? Buyur, zira be­nim üzerimde senin büyük nimetin vardır.

Nuh aleyhisselâm, sebebini sorunca şöyle cevap vermiş:

— Kavmini gazaba mazhar eyledin. Ben, ömrüm boyun­ca onları helâk etmeğe çalışsam, senin gibi helâk edemezdim.

Nuh aleyhisselâm, o zaman hatasını anlamış ve pişman olmuş. Çünkü, bir topluluğun helâkine gücü yetenin, onları islâha da gücü yeter. Nitekim Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz hazreteri:

Allahım! Kavmime hidayet buyur... Onlar, gerçekleri bilmiyorlar.

buyurmuşlardır.

Hazreti İbrahim Halilullah’a, Melekût âlemi açılınca, mülk âlemine baktı, âsilerin isyanlarını gördü, beddua etti, helâk ol­dular. Denildi ki:

— Yâ İbrahim! Kullarımı incitme...

Bundan sonra, hakikate ulaşınca, mâsivâ gitti tamamiyle fenaya vardılar. Hakikat emirlerinden ziyade, şeriat emirleri­ne riayet lâzımdır.

Hazreti Niyaz-i-Mısrı, mektubunda buyurmuşlardır ki; ekmel olan Ârif-i-billâh, dosta gelince zarurî olarak nasıl kayırır­sa, düşmana gidince de zarurî olarak öyle kayırır. Çünkü, düş­man kalkınca kârın terakkiden geri kalır. Dost ile düşman, iki ayak gibidir. Düşman gidince, bir ayak ile kalır. Bir ayakla da varılacak yere varılmaz.

Onun için, bu âlemde herkesle dost olmalı ve her gönül­den Cenabı-Hakkın ihsanına nail olmağa çalışmalıdır. Böyle düşünen ve yapan kimseler, bu âlemde kendi nefislerinden aşa­ğı bir mahlûk görmezler ve bütün halka eşit olarak iyi gözle, iyi zanla bakarlar, zâhiren ve bâtınen hürmet, riayet, muhab­bet ederler, alçak gönüllü olurlar ve böylelikle her gönülden rızaya talip bulunurlar ki, o zaman o evlerin sahipleri de o kim­seden razı olurlar.

Hazreti Aziz Mahmut Hüdayi buyururlar ki; insanların ayıplarına bakmaktan, şeyhime şikâyet ettim. Bana şöyle bu­yurdular:

—Ben de şeyhime şikâyet etmiştim. Bana buyurmuşlardı ki, her şeyin kemal yönü vardır, onu bilemezsin. Kemalini gör­mek istersen, tahkir ettiğin kimsenin elini öperek kurtulursun.

Dersimize devam edelim:

Evlerin sahiplerinden murat, Hak teâlâ’dır. Ev sahipleri­nin hoşnut olmasından murat, Cenabı-Hakkın her gönülde sen­den razı ve hoşnut olmasıdır.

Zengin kimsenin evinin yanması ve bütün varlığının elin­den gitmesinden ve fakir kalmasından murat, senin ölüm halin­dir ki, rahmet ve mağfirete muhtaçsın.

O zengin ve kudretli kimsenin böyle fakir ve muhtaç kal­dığı ânda en dar zamanında yetişerek birden kalkındırıvermeleri ve aslâ düşmemiş hale getirmelerinden murat, Allahu teâlâ’dır. Eğer, öldüğün zaman her gönül senin hakkında iyi şa­hitlik eder, hayır dua ve rahmetle anarsa ve herkes hoşnut ve razı olursa, hakkında Allahu teâlâ'dan rahmet, mağfiret ve ih­san dileyeceklerinden, Allahu azim-üş-şân da fazlı ve keremi ile sana lütfeder bir ânda ebedî ve sermedi hayata ve saadete ulaş­tırır. Bütün isteklerini yerine getirir.

Buraya kadar zikrettiklerimiz vakit ve zamanında sebebi­ne teşebbüs olunacak şeylerin, misal yolu ile tarif ve beyanı­dır. Hemen, Cenabı-Hak cümlemizi hal ve hakikati üzere amel­lere muvaffak-ı-bil-hayr eyleye, âmin...

Fakat, burada gösterilen yedi şartı yerine getirmekle adam, insan olmaz. Mutlaka, her şeyden önce tahsil olunacak elde edilmeli ve gereği yerine getirilmelidir.

Çünkü, bu yedi şarta ancak kalp huzuru ile varılabilir. Kalp huzuru da, kalp selâmeti ile bulunur. Kalp selâmeti de_ tarikatle elde olunur. Tarikate de, seriatle girilir. Seriatte de. Kur'an-ı-kerim ile amel edilir. Yani, hak sâliki olan zat, her şey­den Önce şeriat-ı-mutahharayı tıpkı tıpkısına yerine getirecek, EenchsmiKur'an-ı-kerime tatbik edecek ve:

Aleyhissalâtü vesselâm efendimizin yürüdüğü yolda O’nun mübarek ayak izlerine adımlarım uyduranlar

gibi muvafık ve mutabık olacaktır ki, işte buna tarikatın kapı­sından girmek denir.

Tarikat dediğimiz, SIRAT-I-MÜSTAKİM'den ibarettir.

Hazreti Aziz Mahmut Hüdayi kuddise sırrahul-âli rivayet ederler ki:

Mevlâna’nın evlâtlarından Divâne Çelebinin keşif ve ke­rametleri, o ülkede zahir olmuştu. Fakat, kendisi vefat etmek üzere iken, âh ile pişman olarak:

— Meğer biz Sırat-ı-müstakimden gafil imişiz, demiştir.

Sırat-ı-müstakimin ne demek olduğu, inşâ’allahu teâlâ aşa­ğıda tarif edilecektir. İşte, böyle sahih itikat ile şer'i-şerif hü­kümlerini yerine getirerek zühd-ü-tekva ile tarikatı aliyyeye doğrudan doğruya Allahu teâlâ için girecek olanlar, bir mürşi­de teslim olmalı, şeyhi tarafından verilen evrâd ve ezkârı zama­nında edâ etmeli. Ehlullah'ın şartlarını, teveccüh ve rabıtayı muhafaza etmelidir ki, böyle olanlara SÂLİK denilir. Bizim de sözümüz onlaradır. Yoksa, henüz şeriatı tekmil edememiş, zühd-ü-tekva bakımından tamam olamamış, teslim olamamış kimselere sözümüz yok... Onlar da kendi kendilerine birer sul­tandır. Bizim sözlerimiz, sâliker içindir. Fakat, bu dersi okuya­rak veya okuyandan dinleyerek:

— Benim kusurlarım çoktur. Artık, halim haraptır, diye nefs-i-levvâme ümit kestirmesin. Zira, Hakkın rahmetinden ümit kesilmez ha...

Allahu teâlâ’nın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Zira, Allahu teâlâ bütün günahlarınızı mağfiret buyurur,

Ez-Zümer: 53

Kul, kusursuz olmaz. Hemen, kusurlarımızı BÂBULLAH'ta ikrar ve itiraf edelim. Mevlâyı müte’âl cümlemizi inkâr su­retinden korusun... Daima kendi nefislerimizi ayıplayalım, bü­tün kusurları kendi üzerimizde bilelim. Kendi ayıplarımızı bil­dikten sonra, elin ayıbını da kendi kusuru gibi kabullenmek âdaptandır. Zira, bu âlemde herkes halini görür. Ehl-i-halden nice garip haller zuhur eder ki, onu yine erbab-ı-hal olanlar görürler. Hal'den haberleri olmayanlar göremezler. Cahillerden de nice ayıplar zâhir olur ki, onları da benzerleri olan cahiller görürler, irfan sahipleri görmezler. Çünkü, herkeste ayıp görmemek ir­fandır. Cenabı-Risaletpenâh efendimiz hiçbir şeye noksanla nazar etmemiştir. Hattâ, haramlardan ve menhiyattan nehiy buyurmaları da aynı şekilde kemal içinde olmuştur.

Bu bakımdan, talibin ilerleyebilmesi için Şeyh Üftâde haz­retleri buyurmuşlardır ki:

— Nefsin ayıplarının açılması, yerlerin ve göklerin açıl­masından hayırlıdır. Zira, nefsin ayıplarının açılması ile tâlip o tehlikeden ve yoluna engel olmasından kurtulur. Yerlerin ve göklerin açılması ise, tamamiyle bir sırdır, onda fayda yoktur. Nefis islâh olmadan devamı da yoktur. Belki, zâil olur gider. Fakat, böyle söyleyerek Hakkın mekrinden emin olmağa da gelmez. Zira :

 

Yoksa, Allahu teâlâ’nın mekrinden emin mi oldular?

Allahu Teâlâ’nm mekrinden, ancak hüsrana uğrayan kullar emin olabilirler.

El-A'raf: 99

buyurulmuştur. Böylece, korku ile rica arası bulunmalıdır.

Eğer, korku tarafı üstün gelirse daha iyi; itikadını düzeltmiş, şeriatını tekmil etmiş, perhiz ve riyazetle zühd-ü-takvasını tamamlamış olur. Böylece bir şeyhten inâbe alarak tarikat-i-âliyyeye girmiş, basireti açılmış bulunur ki, artık keşfi var, kera­meti var, müşahedesi var, tecelli-i-zatı da var, gözünü kapayınca görmediği, bilmediği bir şey yok, sol tarafına ibadetlerini, sağ tarafına keşif ve kerametlerini dizmiş, ikisinin ortasına geç­miş, oturmuş, iki tarafı da seyrediyor.

Bu zatı soldan görenler :

— îşte; âbid, zâhid ve mütteki budur, derler. Sağdan gö­renler de:

— Veli ve keramet sahibi ancak budur, derler.

Fakat, (İşte insan buna derler) diyemezler. Böyle olanlara sâlik denilir. Daha insan olamamıştır, bizim de sözlerimiz sâlikleredir ki, sağlarına ve sollarına bakarak bataklığa saplanıp kalmasınlar. Sırat-ı-müstakimi arasınlar. Bu yola da RIZA’ULLAH, MUHABBETULLAH ve AŞKULLAH denilir. Kalplerinde, mahviyyet-i-külli olarak kalp huzuruna kavuşsunlar, yukarıda zikrolunan yedi şartı yerine getirmek suretiyle insanlığı bulsun ve insan olsunlar, bu âlem-i-berzahta ruhanî cennete girsinler, ruhanî vuslâta ersinler vuslât ile kemale erişsinler.

İnsan olanın alâmetleri vardır: Bu âlemde hiçbir düşmanı kalmaz, herkesle dost olur. Canı sıkılmaz, darlığı arasa da bulamaz.

Allahım! Sen, bunu bize kolaylaştır, âmin...

HAZRETİ ALÎ İBN-Ü-EBİ TÂLİB RADIYALLAHU ANH VE KERREMALLAHU VECHEHU EFENDİMİZİN VASİYYETLERİDİR.


BİLMİŞ OLUNUZ Kİ; ÂŞIKIN ÜÇ ALÂMETİ VARDIR:

1- Dünyayı hakir görmek

2- Cefâya tahammül etmek

3- Belâya sabretmek

HALİMİN DE ÜÇ ALÂMETİ VARDIR:

1- Kendisini arayıp sormayan akrabalarını arayıp, sormak ve ziyaret etmek (Sılâ-i-rahim etmek)

2- Kendisini mahrum edene vermek

3- Kendisine zulmedenleri affetmek

SIDDIYKIN ALÂMETİ DE ÜÇTÜR:

1- Malını, kendisinden daha az malı olana vermek

2- Irzını, başkalarının ırzından üstün görmemek

3- Nefsini, başkalarının nefsinden aşağı görmek

Abdullah bin Muknâ' hazretlerine buyurmuşlar ki : — Sana, dostun mu sevgilidir, yoksa düşmanların mı?

Şöyle cevap vermişler:

— Düşmanlarımı, dostlarım olduğu için severim. Dostun alâkası ruhanîdir.

Hazreti Resûl-ü-Ekrem sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinden rivayet olunmuştur ki:

— Çok kardeş edininiz. Zira, Rabbiniz hayâ edicidir. Kı­yamet günü, kardeşleri arasında, kuluna azap etmeğe hayâ eder.

Hazreti Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu teâlâ anh efendimiz buyurmuşlar ki:

— Üç şeyde dostluk hakkını korumayınca, dost olmaz:

1- Bir musibet ve felâket zamanında.

2- Gıybet zamanında (Yani, dostunun hazır bulunmadığı bir yerde onun aleyhinde dedikodu yapıldığı zaman, hakkını gözetmek.)

3- Vefatı zamanında (Yani, öldükten sonra dostluğa lâyık olan şeyleri yerine getirmek, ona hayır duada bulun­mak ve hayırla anmak.)

Tevfike mazhar olan kişilere, Allahu teâlâ dosttur, yardımcıdır, arkadaştır. O, ne güzel arkadaştır.

 


SIRAT-I-MÜSTAKİM NEDİR? İNSANLIK SIFATI NASIL ELDE EDİLİR? DERVİŞLİĞİN EN KOLAY ŞEKİLDE ELDE EDİLMESİ NASIL OLUR?

DOĞRU YOL - DERVİŞLİK

Gelelim, doğru yol olan sırat-ı müstakime ve insanlık sıfatını bul­maya...

Burada, sırat-ı müstakim ile, insanlık sıfatını bulmakla, en kolay yoldan dervişliğin elde edileceği tarif edilip açıklanacaktır.

   Allahu teâlâ’ya giden yollar, mahlûkatın her birinin, her nefesi sayısıncadır. Fakat, bütün bu yollar ka­palıdır. Ancak, hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin izinden gidenler ulaşabilirler.

Her şahsın, vücut mülkünde sülûk için, kendisine mahsus bir tariki vardır ki, onu ancak irşât ehli bilir. İrşat ehli diye, Peygamberi zişân aleyhi ve âlihi salâvatullah-ül-Mennan efen­dimiz tarafından, ümmetini Hak tarikine dâvete memur olan zevata denir. Biz, onlara MÜRŞİT diyoruz. Fakat Hakka ulaşmak, ancak Hazreti Peygamber’in eliyle olur. Mürşidin ke­mali odur ki, müridi Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin zat-ı-şerifine ulaştırır. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, bir ânda hemen hazreti aliyesinin ilâcı ile imdadına koşar ve ona şefaat buyurur. Bu ise, şeriat-i-mutahharalarını icra, sünnet-i-seniyyelerini ihyâ ve eser-i Muhammediyyelerine iktida ile elde olunabilir.

O halde, bize her şeyden önce, Sırat-ı-müstakimi bulmak ve insan olmak lâzımdır. İşte, bu dersimiz o sırat-ı-müstakimin ve insanlık yolunun ne olduğunu tarif eder ki, bunlar elde olun­duktan sonra, bir kimse DERVİŞ olmağa çalışırsa, buna kolay­ca muvaffak olabilir.

SIRAT-I-MÜSTAKÎM’den murat. KUR’AN-IKERİM’dir.

İnsanlıktan murat ise; tıpkı tıpkısına Kur’an-ı-kerim ile amel etmektir. Nitekim, Hadis-i-şerifte:

Kur'an ve insan, İki ikizdirler.

buyurulmuştur. Her kim, Kur’an ile ikiz ise. o kimse insandır. Her kim ki şeriatte noksandır, başka şeyde nasıl kâmil olabi­lir? Şeriatte, hepsine kapı olmuştur. Bu kapıdan girmeksizin, hiçbir kimse Hak yoluna ve sırat-ı-müstakime hidayet bulama­mıştır. Ancak, şeriat kapısından girmiş ve öyle bulmuştur.

Demek oluyor ki, şeriat kapısına ulaşamayan veya ulaştı­ğı halde gereğini tam ve eksiksiz yerine getiremeyen ve zâhiren bazı noksanlıkları bulunanların, henüz zâhir şeriatleri tekmil olamadığından, o kapıdan içeri lâyıkı veçhile büsbütün gi­remezler ve noksanlıkları kadar uzakta kalırlar. Bu gibi kim­selerin:

— Bu yol, aşk yoludur. Zühd yolu değildir, diyerek kendi hevâ ve heveslerine tâbi olmaları ve sırat-ı-müstakimi bulduk­larını sanmaları boştur. Bu gibilerin, gördüklerinin ve bildik­lerinin ne olduğu ehline malûmdur.

Biz, gelelim şeriat-ı-mutahharayı tam ve eksiksiz yerine ge­tirerek Şeriat kapısından içeri girmeğe muvaffak olan sâlikin halini anlatmağa...

Sâlik, şeriat kapısından içeri girer girmez, bazılarının ba­siretleri açılır. Bazıları da kapalı giderler. Bunların ikisi de bir­dir. Şu var ki basireti açılanın, bu açılışı aslâ kendisine mal et­memesi ve sırat-ı-müstakimi bulmağa çalışması lâzımdır. Çün­kü, basiretinin açılmasını üzerine mal ederek, onunla öğünmek veya basiretinin açılmasını emel edinerek:

— Niçin olmadı? diye ye'se düşmek, Allahu teâlâ korusun, Hak yoluna engeldir. Bu fâsit fikirleri gönülden atmalı, basi­retin açılması ile sevince, açılmaması ile üzüntüye kapılmama­lı, her halde hakka teslim-i-küllî ile teslim olmalıdır ki, feyiz alınabilsin. Asıl mâ'rifet, gayret ve istikamette kusur etme­mektir.

Cenabı - Hak, cümlemizi bu gibi bağlantılardan kurtar­sın ve:

Emrolunduğunuz gibi, istikamette bulunun.

(Hûd: 112)

emr-i-şerifinin zuhurunu hâlen ve mülken ihsan buyursun, âmin...

Şeriat kapısından içeri girince basireti açılan sâlik bakar ki, ne baksın, büyük törenlerde iki taraflı askerlerin selâm dur­maları gibi, bu sâlikin de sol tarafında kulluğunun şânı ve sağ tarafında da sülûkünün hali, öylesine dizilmiş ki, ucu bucağı görünmüyor.

Kulluğun şânı namazlar, oruçlar, zekâtlar ve bütün ibadet ve tâ’atlerdir. Kul olanda, bunların hepsi bulunmalıdır. Eğer, o kimse kulluğun şânı olan bu İlâhî saltanata meyl ederek yal­nız, bu yoldan gider ve gönlünü bu saltanatın zevkine bağlar­sa, o kimseye ÂBİD denilir. ZÂHİD denilir. MÜTTEKİ denilir. Fakat, İNSAN denilmez. Bunlar, cenneti de cemali de bulurlar.

Sülûkün hali de keşifler, kerametler, müşahedeler ve vuslâttır. Daha bunlar gibi sayılamayacak kadar çok türlü türlü şeylerdir ki, bunların hepsi sülûkün HAL’idir. Sâlikin, bu hal­leri görebilmesi, İlâhî saltanatın ve sülûkünün şânının eseri­dir, kendi mülkü değildir. Eğer, sâlik bu şân ile İlâhî saltanatı birleştirir ve onun zevkine gönül bağlarsa, o kimseye de KE­ŞİF EHLİ veya KERAMET SAHİBİ derler. Amma, İNSAN den­mez.

İki tarafın şartlarını da yerine getirerek, bunların zevkle­rine gönül bağlamamağa muvaffak olur ve bu ikisi arasında sırat-ı-müstakimi bulur ve sırat-ı-müstakim üzere insanlık şartla­rını da yerine getirirse, kendisine insanlık sıfatı elbisesini giy­dirirler ve insan derler.

Cenabı-Hak, ezelî ilminde bu yolu böyle iki taraflı kurmuş­tur. Sonradan olma değildir. Enbiyâ ve evliyâsına hidayet bu­yurduğu sırat-ı-müstakimi, bu ikisinin ortasında kılmıştır.

Dervişliği de bu insanlığın tam ortasında kılmış ve bütün kullarını bu sırat-ı-müstakime hidayet buyurmuştur. Her biri, çalışıp çabalaması ve kazançları kadar nasip almışlardır. Bazı­ları, HİDAYET-İ-ÂMME’ye nail ve bazıları da HİDAYET-İ-HASSA’ya vasıl olmuşlardır. Gerçekte, hepimiz sâlikiz ve bu yolun yolcusuyuz. Allahu teâlâ, cümlemize tevfik ve selâmet, medet ve inayet ihsan buyursun, âmin...

Anamızdan doğduk, kendimizi sülük üzere bulduk, oturu­yoruz. Fakat, gitmekteyiz. Bu dünyadaki sülûkümüzün tekmi­li, teneşir tahtasına kadardır. Ondan ileri sülûkümüz, âhireti bulunca olacaktır. Hiç bir aramız yoktur. Bu bakımdan, kişi zâ- hirde ister sülûke girsin, isterse girmesin, gerçekte yine sâlik- tir. Her yolun bir sonu vardır. Fakat, Allah yolunun sonu yok­tur. Ancak, SÂLİK-Î-RÂH-I-HAK ve TALİB-İ VECH-İ MUTLÂK o zata denir ki, yukarıda anlatıldığı gibi şeriat kapısından içeri girer ve iki tarafında bulunan kulluk şânı ile sülük şa­nına gönlünü bağlamaz, himmetini yüceltir. Nitekim, Hadis-i- şerifte:

Ricalin himmeti, kıymetidir.

buyurulmuştur.

Bir diğer Hadis-i-şerifte de:

Himmetin yüksekliği, imandandır,

buyurulmuştur.

 

Böyleleri, bütün malların MALİK-ÜL-MÜLK’ün mülkü ol­duğunu bilir, onu sahibine teslim eder, hiçbir şey için emel beslemez ve üzerine mal etmez. Sağına, soluna da bakmaz. Zühd-ü-takva bir tarafında, keşif ve kerametler bir tarafında bu­lunduğu halde, bu ikisinin arasında yokluk yolunda durmaz gi­der, doğrudan doğruya Allahu teâlâ’ya kulluk eder.

Ev sahibi, içeride olanı daha iyi bilir.

Kaidesi uyarınca, daima insaf gözü ile kendisine bakar, insan­lığa yakışmayanları hesaba çekerek dışarı çıkarır, kendisini bütün mahlûkattan aşağı görür, aczini bilir, günahlarını önü­ne koyar, aman kılıcını bir eline ve riza kalkanını diğer eline alır, Allahu teâlâ’nın rahmet nazarına göz diker. Her nefeste (AMAN... EL’AMAN YÂ RAB!) diye münâcatta bulunur, kendi tarik-i-müstakimini bilmeğe, bu yolda Allahu teâlâ’nın rızası, muhabbeti ve aşkı ile mahviyeti ve kalp selâmetini ister. Böy­lelikle, kalp huzuruna ve insanlık sıfatına ulaşır, derviş olabil­mek için Cenabı-Haktan tevfik niyaz eder.

Allahü Teâlâ’nın inâyetiyle, ilâhı bir ihsan ve Rabbani bir nimet olarak, bütün enbiyâ ve evliyâ'ya in’am buyurulan sırat-ı-müstakim ve o sırat-ı-müstakim içinde o zata mahsus olan sırat-ı-müstakim ihsan buyurulur ve kendisine insanlık yolu açı­larak hidayet olunur. Bu tarik üzere, kalp huzuru ile yedi şartı yerine getirerek insanlık libasını giyer. İnsanlık sıfatı ile sıfatlanır.

Sarı karıncaya kadar bütün mahlûkatı bir daire içine alır, kendisi dairenin dışında bir yerde oturur ve bakar ki, geride hiçbir şey yoktur, kendisinin de hiçbir şeyi yoktur. Oracıkta, dilencinin bile elinde bulunan çanağı da bunda yoktur. Yiyecek verilse giyecek diyemeyecektir. Onun dilenciliği ancak, son ne­feste imandır ve bir de mahşerde utanmamaktır. Yani, enbi­yâ ve evliyâ huzurunda o büyük toplantıda, ayıplarının ve günahlarının meydana çıkmaması, İlâhi divanda rezil ve rüsvay olmaması, mahcup düşmemesidir. İşte, bu zat insandır. Bu âlemde iken ruhânî cennete girer, her nefes ruhanî vuslâta erer bir insandır.

Dervişliği bulana, bir hırka ile bir lokma yetmez mi? Der­vişlik dediklerinde, hırkadan murat insanlık hırkasıdır. Lok­madan murat, Cemalullah lokmasıdır. Dervişlik, bunun adıdır.

Cenabı-Hak, cümlemize nasip ve müyesser eyleye, âmin bi-hürmeti seyyid-il-mürseliyn.

Eğer, derviş olan zat, şöyle dönerek arkasına bakmış ol­saydı, dünya ile ukbâ’yı hamam halveti gibi küçük küçük iki ev gibi görür, burada bulunanları da hamamda sıcaktan bayılmak derecesine gelmiş kimseler gibi bunalmış, daralmış ve zahmet içinde bulurdu.

 

Nifak, alâmetleri şunlardır: Konuşursa, yalan söyler. Va'dederse döner. Emanet edilirse, hıyanet eder.

buyurulduğundan, tarikatte bulunan kimsenin kalbinin istika­meti alâmetleri de şöyle sıralanabilir :

Şeriat ehli, nasıl ki zâhirde halk ile olan muamelelerinde, bu sıfatlardan birisinin kendisinde eserini bulundurmazsa: ta­rikat ehli de bâtında halk ile olan muamelelerinde bile bulun­durmaz; doğruluk, ihlâs ve istikamette kalbi ve kalıbı bir olur ve ister topluluk içinde, isterse tek başına bulunduğu zaman aynı şekilde davranır, gönül hazînesinin kapısında durur, Hak­kın hazînesine Haktan gayrı kimsenin girmemesine çalışır. Zi­ra, kulun kalbi, Hakkın hazînesidir. İnsan, hazinedardır. Hakkı düşünmekten başka bir düşünceye kapılsa, hırsız olur. Eğer, ihmal eder ve Hakkın hâzinesini hırsızlara yağma ettirirse, hali müşkil olur. Çünkü emanete hıyanet etmiş bulunur. Kur'an-ı- kerimde:

Allalıu Teâlâ, hâinleri sevmez.

(El-Enfâl: 58)

buyurulmuştur. Tarikat ehli katında her türlü düşünce, düşü­nen kimselerden zâhiren cereyan eden fiiller ve kaviller gibidir. Onun için, mürakabe ehli, Hakkın rızasına aykırı düşünceler­den sorumludurlar. İlk defasında sual olunmaz. Fakat, kul bunları def'etmez ve Hak fikrine tebdil etmeyerek ısrar ederse, sorulur buyurmuşlardır.

Özellikle, namazda ilk tekbiri alıp Fatiha suresinin 4. âyeti olan :

Ancak sana İbadet ederiz, ancak senden yardım dileriz.

Derken, nefiy ve ispat ederken tam huzur içinde bulunmalı, tövbesinde sabit olmalı ve Hakka olan va'dinden ve ahdinden dönmemelidir ki, bu azalar da Allahu teâlâ’nın emanetleridir­ler. Hem de insanın gözcüleridirler. Yani, zâhir zâhirin ve bâ­tın bâtının gözcüsüdür. Bu vücut, bütün azalar, hisler ve kuv­vetler, her ân ve her zaman insanı gözetir ve idaresine aykırı davranmaz, bilâkis hizmet ederler. Her ne iş işlerse, yarın rûz-i-cezada sorulunca, doğruca haber vericidirler. Halbuki, insan onlardan: “Elim, ayağım, gözüm, kulağım, burnum, yanağım, dilim, dudağım, bacağım ve hepsi benim vücudum” diye bah­seder ve onlardan hiçbir şey gizlemez. Belki, her şeyi onlarla işler. Oysa, onlar insanın casuslarıdırlar. Gece gündüz seni göz­lüyorlar, senin haberin yok... Onlar; hayır olsun şer olsun, in­sanın bütün işlediklerini rûz-i-cezada birer birer söyleyecekler ve Kirâmen kâtibiyn meleklerini tasdik edeceklerdir.

Bütün işlenenler, Hakkın mâlûmu iken, İlâhî saltanatı ola­rak insanın kendi vücudunu, kendisine gözcü koydu ki, bu âlemde insanoğlu ne işlerse vücut haber verecektir. Onun üze­rine iki de melek memur etti ve bütün fiillerini ve kavillerini yazdırdı. Yarın, rûz-i-cezada Kirâmen kâtibiyn meleklerinin yazdıkları ile, vücut ve âzaların şahitlikleri tatbik edildiği zaman, birbirine tamamen mutabık gelecektir.

Sözün kısası, insana lâyık olan, bu İlâhî emanetleri iyice gözetmek, haklarını vermek ve Allahu teâlâ’nın rızası için helâlinden onları beslemektir. Uyku zamanı uyumak, kirlendiği zaman temizlenmek ve bütün âzalarını yaratılışlarına uygun davranışlarda kullanmak ve vakti gelince de tertemiz olarak sa­hibine teslim etmektir, ki hain olmaya vesselâm...

TASAVVUF KİTAPLARI

Tasavvufa ve diğerlerine ait tasnif olunmuş ne kadar ki­taplar varsa, bunlar nakşedilmiş lâfızlardan ibarettir. Bunları tasnif eden zevat; Allahu teâlâ’ya ve Resûlüllah sallallahu aley­hi ve selleme hizmet kastiyle mutlak olarak yazmışlar ve öyle meydana koymuşlardır. Her tarafa yüzü vardır. Zâhirde bunun temsili, sahipsiz ve çıplak bir köle gibidir. Her kimin eline geçer­se, kendi elbisesini giydirir. Yani, asker eline geçerse asker el­bisesi, kâtip eline geçerse kâtip elbisesi, esnaf eline geçerse es­naf elbisesi, hoca eline geçerse hoca elbisesi giydirirler. Köle, buna aslâ karşı koyamaz.

Kitap da böyledir. Mütteki eline geçerse, takva elbisesi; âbid eline geçerse, âbid elbisesi; zâhid eline geçerse, zâhid el­bisesi giydirilir. Fakat, mâ’rifet odur ki, bugünkü günde ve şu saatte Allahu teâlâ hangi elbiseden razı ise, onu bilmeli ve o elbiseyi giydirmelidir. Mevsimini de bilmek lâzımdır. Çünkü, temmuzda elma kürkün ve zemheride şâli cübbenin giyilecek zamanı değildir.

Allahu teâlâ, cümlemize bu irfanı ihsan buyursun, âmin...

Bu kitaplar, hakikatte sütü sağılır birer koyun veya inek gibidir. İçindeki sözler, meme gibidir. Sütü, on sekiz bin âle­min fahrından gelir. Kitap sahiplerinin ruhaniyyeti başı ucun­dadır. Eğer, kitabı açan kendi kuzusu ve yavrusu ise, kendi cin­sinden ise, memeyi onun ağzına sokuverir. O da istediği kadar sütünü emer ve karnını doyurur, çekilir. Bir tarafta ya­tar, zevkine bakar. Ne sesi çıkar ne sedası., öyle ya; sütü em­di, karnı doydu, artık nesine lâzım ki sesini çıkarsın.

Eğer, kitabı açan kendi kuzusu ve cinsi değilse, ona süt vermez. İsterse, gece ve gündüz tasavvuf sözleri okusun, yine karnı açtır. Karnı aç olan bir adam, bütün gün kebap, bakla­va ve börek okumuş olsa, bunların her türlüsünü bilse, yeme­dikçe açlığına faydası olamayacağı gibi, bu adama da kitapları okumasından bir fayda hâsıl olmaz. Meğer ki, gereğince hareket edebilsin veya bir mürşid-i-kâmile teslim olarak onun söz­lerini yerine getirebilsin. Mürşid-i-kâmil bulamayan, okuduğu kitapların gereğini yerine getirmeyen, yalnız ağız kavaflığı ile kendisini tasavvuf ehline benzetenin zâhirde misali o kadın gi­bidir ki, erkek kılığına girmiş ve kendisini hiç kimse erkeklerden ayırd edememiştir. Amma, o herkesten önce kadın olduğunu bilir. Sorulursa, ben kadınım der. Saklarsa, yarın rûz-i-cezada kadınlığı meydana çıkar ve herkesin malûmu olur. Yani, erkek kılığına girmekle, kadın erkek olamadığı gibi, erkeklik hallerine dair söyledikleri ve yazdıkları da hakikati anlatamaz, kendisi de bir şey anlayamaz. O sözü, yine erkekler anlarlar ve derler ki:

— Vaktiyle bu zat da bizim gibi bayram namazlarına bir saat önce kalkar ve hazırlanırmış.

Cenabı-Hak, taklidimizi tahkik eyleye, âmin...

VÜCUD GÜNAHI

Vücudun, öyle bir günahtır ki, onunla bir diğer günah mukayese edilemez.

Bu varlık günahı dedikleri şeyin zâhirde misali şuna benzer ki, bir mahallede sâlihlerden bir zata :

— Semtimizde, böyle bir zat bulunsun, diye en iyi yerde geniş bir ev yeri bedava verilse ve üzerine yapılacak binanın masrafı için de yardımda bulunulsa, o zat da bu yere gayet süs­lü sekiz odalı bir ev yaptırarak içini ve dışını zümrüt gibi yeşile boyatsa, Kur’an-ı-kerimi, tefsir-i-şerifleri, Hadis-i-Nebeviyyeleri ve bütün mû'teber kitapları en güzel yazı ile bu evin içine ve dışına altın kalemle yazdırsa, bütün kitaplar için hu­susî bir kütüphane yaptırarak içine koysa, görenler anlatmak­tan âciz ve duyanlar hayran kalsalar, bu evin içini ve etrafını görmek için uzaktan ve yakından halk sınıf sınıf gelse ve içine girip beğenseler, bundan daha güzel bir yer olamayacağına ka­naat getirerek bu zata türlü türlü menfaatler va'diyle evini ki­ralamağa tâlip olsalar, o zat da bunlara aldanıp evinin her oda­sını kiraya verse, o evin her tarafı muhtelif cinsten insanlarla dolsa, ev sahibi baksa ki bunların hiçbir faydası olmadığı gibi evden çıkarması da mümkün değil, kendi nefsi ve rahatı için bunca zahmetler çekerek yaptırdığı evde bir yataklık yer bula­mayarak dışarıda kalsa ve artık her odada her milletten bir çok insan türlü kötülükler ve gürültülerle bütün mahalleli tâciz ola­rak rahatları kaçsa:

— Yahu; gerçi senin mahallemizde bir ev sahibi olmanı istedik. Sana bu arsayı da verdik, ev yapabilmen için yardım da ettik. Eşyanı aldık, seni yerleştirdik, günlük masraflarını da ödedik. Sen de hakikaten bilgili adam olduğundan, evini gayet güzel dayadın döşedin, içine dışına bütün ilimleri yaz­dırdın, türlü türlü nakışlarla süsledin, bu kadar zahmet çek­tin. Amma, gel gör ki tam içinde oturup rahat edecek ve il­minden etrafındakileri de faydalandıracak vakitte, içine ip­ten kazıktan kurtulmuş pranga kaçkını her cinsten adam ge­tirip yerleştirdin Kendin de açıkta kaldığın gibi bizim de rahatımızı, huzurumuzu kaçırdın. Biz senin rahat etmeni ve halka vaaz ve nasihatta bulunmanı istemiştik. Şimdi ne olacak? deseler biçare adam da kendilerine'

— Evet, haklısınız. Benim de istediğim buydu. Bunlar da bana böyle dediler de içeri girdiler. Tâ’at ve ibadetinize ve her işinize yardımcı oluruz, sana hizmet ederiz, tek sen şu evi bize kirala dediler, cevabını verse, mahalleli o zaman kendisine:

— Eğer, sen bunlara: «Ben bu evin sahibi değilim. Ben bu mahallede garip ve fakir bir kimseyim. Gerçi, şimdilik bu ev benim tasarrufumdadır amma, başlı başına benim mülküm değildir. Mahalleli, sevabına bunu bana yaptı. Ben kulum, ku­la hizmet gerekmez. Tâ'at ve ibadette de yardımcım Allahu teâlâ'dır. Her hususta Allahu teâlâ ya sığınırım» diyerek mülkü malikine teslim etseydin bu belâlara duçar olmazdın. Hoş, bu­nun da bir çaresi bulunur. Fakat, sen bize teslim olmalısın. Çünkü, bu ev burada bulundukça, bunların defolup gidecekleri yok. Eğer, bizi dinler ve bunlar buradan çıksın, gitsin dersen sen bu evden de bu eve verdiğin emekten de vazgeç... Dediği­miz gibi yaparsan, bunlardan kurtulur ve evine kavuşursun, der­ler ve yol gösterirler.

Bunun, iki türlü yolu vardır. Ya, dört yanından ateşleyip yakmalı veya bizler bir olup ellerimize kazma, kürek, balta, ne geçerse hücum etmeli, birer taraftan birer tahta kopararak evi bunların başına yıkmalı ve başlarına göçürmeliyiz.

O kimse, insaf eder ve mahalleliye teslim olursa, o ev ya­kılır veya yıkılır. İçinde bulunan uygunsuz kimseler de tabiatıyla sürülür ve çıkarılır. Tertemiz olarak, arsanın mülkü kendisine teslim olunur.

Eğer, o kimse:

— Yok, olmaz… Ben bu eve bu kadar emek verdim, zahmet çektim. Bu kadar mal sarf ettim. Ne yıktırabilirim ne yakara­bilirim, kıyamam... derse:

Kıyamazsan, başü cana ırak dur girme meydana,

Bu meydanda nice başlar kesilir, hiç soran olmaz...

Dedikleri gibi ne o evin içindekileri çıkarabilir ne kendisi evi­ne sahip olarak içine girebilir. Ne de o evden fısk-ı-fücur eksik olur, öyle ki, içinde bulunan kötü kişiler için, konuşup, anlaşa­bilecekleri ve türlü kötülükler tasarlayacakları bir ev yaptırmış olur. İçyüzünü bilmeyenler ve evi dışarıdan görenler:

— Filân zatın ne güzel evi var, diye överler. Halbuki, biça­re adamın evi, devi olmuştur. İçinde, sa’lepçi güğümü gibi ateş yanmaktadır. Ama, dışarıdan kimsenin haberi olmaz. Yalnız, ağzından akan bala bakarlar.

Bu misalden dersimizi alalım:

Sen de, bu âlem mahallesinde, sana ihsan buyurulan bu beden arsası üzerine, Allahu teâlâ'nın yardımı ve tevfikiyle, küçük yaşından başlayarak ve 50 - 60 yıl çalışarak elde ettiğin ilimler, ameller, hünerler, mâ'rifetler, kemaller, zühd-ü-takvalar, keşifler ve kerametlerle, şeyhlikler, hocalıklar, sözün kısa­sı şu âlemde eline geçirebildiğin şeylerle bu sekiz odalı eve ben­zersin. Eğer, bu vücudu aşk ateşiyle yakmaz veya mücahede kaz­ması ile yıkmazsan, ondan hâsıl olan günah, öyle bir günahtır ki, hiçbir günah onunla mukayese edilemez. Halbuki, seni dı­şarıdan görenler, ilmine ve kemaline hayran olurlar. Bilmezler ki, vücut evinin içi günahlarla dolu olduğundan, o elde ettiğin şeylerin sana hiçbir faydası yoktur. Sen, yine açıktasın. Vü­cut evi ise, ilimle ve amelle kalkar şey değildir. Mutlâka bir mürşid-i-kâmile teslim olmalı ve onun terbiyesi altında, ar­tık neş'esine göre ya aşk ateşiyle yanarak bir ânda mahvolur veya tecelline göre günde bir tahta koparmakla yıkılırsın ki, bü­tün gün nefisle ve şeytanla CİHAD-I-EKBER ederek birer birer kötü ahlâklarının hepsinden kurtulur, bütün ilim, amel, kemal ve mâ’rifetini de denize atarak varlığından geçer ve külliyen yok olursun. İşte;

Vücudun, öyle bir günahtır ki, onunla bir diğer günah mukayese edilemez.

sırrının hikmeti budur:

Tevfike mazhar olan kişilere, Allahu teâlâ dosttur, yardımcıdır, arkadaştır. O, ne güzel arkadaştır.

HÜZÜN - DERT - MİHNET - AŞK

Cenabı-Hakkın, dört tokmağı vardır. Bir insan, ne kadar kâmil olsa, sırrını bu tokmaklardan kurtarabilmesi mümkün değildir. Yani, tokmağın biri kalkar, hemen arkasından diğeri iner. Dört tokmağın biri HÜZÜN TOKMAĞI’dır. Hüzün tokma­ğı kalkar, hemen arkasından MİHNET TOKMAĞI iner. Mihnet tokmağı kalkar, hemen arkasından DERT TOKMAĞI iner. Dert tokmağı kalkar, hemen arkasından AŞK TOKMAĞI iner.

Sözün kısası, bu dört tokmak, ki, hüzün, mihnet, dert ve aşktır. Birbirlerini takiben, biri kalkar, biri iner. Kendisini bu tokmaklardan kurtarabilmiş bir kâmil yoktur.

Dert ile geldi enbiyâ,

Mihnetle göçtü evliyâ,

Dâr-ı-Belâdır bu dünyâ;

Ağlama gönül ağlama,

İnleme gönül inleme...

Tarikat-i-aliyyede, yani sırat-ı-müstakimde, insana lâzım­ olan; havas yoluna sapmamak, ancak nefisle şeytana galip gel­mek, emirlere uymak ve nehiylerden kaçınmak, nefsin arzu edip hoşlandığı şeyleri, dünya hırs ve muhabbetlerini terk etmek ve Kur’an yoluna gitmek için hangi mürşitten olursa olsun, aldığı evrâd ve ezkâr kılıcı ile düşmana karşı koymak, yani nefisle şeytana karşı çıkmak ve Allahu teâlâ’dan gayrı her şeyi kalbin­den sürüp çıkarmaktır.

VİRDLER - ZİKİRLER

Evrâd ve ezkâr da dört türlüdür:

1- İstiğfar-ı-şerif

2- Salâvat-ı-şerif

3- Kelime-i-tevhid

4- İsm-i-celâl’dir.

Bunlardan başka, FETHİYYE-İ-ŞERİF ile KUR’AN-I-AZİM-ÜŞ-ŞÂN’ı ve DELÂİL-ÜL-HAYRAT’ı hatmeylemektir. Bunların hepsini doğrudan doğruya Allahu teâlâ için okumalıdır. Hep­sinin murat ve maksudu ancak ve yalnız ALLAHU TEÂLÂ ve Matlûbu da yalnız RİZA’ULLAH olmalıdır. Vaki olan zuhuratı rü’yadan saymalı, zuhuratı olmayanlar da olmadığı için üzülmemeli ve emel beslememelidir.

Rüya zuhurat olduğu zaman da âyetten ve hadisten ise, mânasını düşünmeli, ihtar mı, tenbih mi anlamalı ve ona göre davranmalıdır. Eğer, mânaya gücü yetmiyorsa, o rüyada gör­düğü, işittiği, okuyup bellediği âyet ve hadisin mânasını bir ho­caya sormalı ve ondan kendi halini anlamalıdır. Âyete ve ha­dise uymayan rü’ya zuhuratı ile amel caiz olmadığından, bu gi­bileri bir kenara bırakmalıdır.

Amelde de çok aşırı gitmekten çekinmeli, nâfilelerde gücü­nün yetebildiği kadarı ile yetinmelidir. Yani, şu vakitte bugün­kü günde, nefsi hangi amele razı olur ve gücü yeter kaldırabilir­se, onunla amel etmeli, fazla yüklenmemelidir.

Beş vakit namazı vaktinde kılmalıdır.

Ramazan orucunu tutmalı ve her veçhile şeriatten ayrıl­mamalıdır.

Bütün ümmet-i-Muhammed'e hayır dua etmeli, onların hürmetine kendisinin af ve mağfiret olunmasına ve ömrünün sonuna kadar Allahu teâlâ’nın rızası altında bulunmasına ve son nefeste iyman selâmeti ile hüsnü hâtimesine ve huzuru Rabbül-âlemiynde ayıplarının meydana çıkmaması ve mahşerde utanmamasına da dua etmelidir.

Bunları yaparken, arada kendisinin kalıbını gözünün önü­ne almalı ve sanki Hazreti Âdem Safiyullah salâvatullahü ve selâmühü âlâ nebiyyinâ ve aleyhi hazretlerinin balçığı gibi, ka­ra balçıktan cansız bir kalıp olduğunu düşünmeli ve üzerinde Allahu teâlâ’nın emanetleri olan süsler ki, gülmek, söylemek, işitmek, tutmak, yürümek, âzasında bulunan can, bağırsaklar­da olan hareket, akıl, ilim, güzellik ve benzeri her ne varsa, hep­sinin İlâhî bir tecelli olduğunu, bütün emanetler yerli yerine teslim edildikten sonra Ahmet'tik, Mehmet'liğin de kayboldu­ğunu, Haktan başka mevcut kalmadığını mülâhaza etmelidir.

Bu halde iken, sağ elinde aman kılıcı olmalıdır. Bu, öyle bir kılıçtır ki, onun üzerine kılıç olmaz. Aman, öyle bir kılıçtır ki, kılıcı keser. Aman'da olan kimse, her türlü kaza ve belâdan zâhiren ve bâtınen emin ve salim olur.

Sol eline de riza kalkanını almalıdır. Yani, murad-ı-ilâhî olmadıkça, sineğin kanadını kımıldatamayacağını düşünerek hakka teslim-i-küllî ile teslim olmalı, her işi Hakka bırakmalı ve tam bir tevekkül ile mütevekkil olmalı, onun yaptığını beğenmeli ve razı olmalıdır. Allahu teâlâ indindeki mertebesini de bütün mertebelerden aşağı, âdeta ayakkabı hizasında bilmelidir:

NEFSİ BİLMEK

Her kim, nefsini bilirse, Rabbini de bilir.

Buyurulmuştur. Bu, insanın iki küreğinin arasında bir keyfiyyettir. Yani, bu nefsin mâ’rifeti, Hakkın inayeti ve tevhidin nu­ru ile hâsıl olur. Zevki ve vicdanidir.

Bayezid-i-Bistami kuddise sırrahu hazretleri:

— Kırk yılda buldum, dediği zaman:

— Peh, peh, peh.. Ne tez bulmuşsun, demişlerdir.

Allah versin, sen kırk dakikada bul... Fakat, abdestsiz, na­mazsız, oruçsuz, taharetsiz, şeriatsiz bulunmaz. Cenabı-Hak, bu âlemde kullarının her istediğini vericidir. Her ne istersen verir. Fakat, kendi rızasından başka bir şeye talip olursan, aldanır­sın.

Hemen, maksudumuz Allahu teâlâ, matlûbumuz RİZA’ULLAH, lokmamız CEMALULLAH, hırkamız İNSANİYYET ve HAKKANİYYET olsun... Son nefeste, yoldaşımız, iyman ile Kur’an olsun... Cenabı-Hak, cümlemizi mahşer yerinde rezil rüsvây olmaktan korusun, âmin... Bi-hürmeti Seyyid-il-mürseliyn ve Resûl-ü-rabbül-âlemiyn.

Şeriat-i-mutahhara, üç eczadan mürekkeptir. Bir tanesi noksan olursa olmaz:

 

ŞERÎAT-I MUTAHHARA

İLİM - AMEL - İHLÂS

İlimden murat, ilm-i-haldir. Bu üçünü bir araya getiren za­tın şeriat ehli olduğuna hükmolunur.

Buyurmuşlardır ki; şeriat metbû, tarikat, hakikat ve mâ’rifet ise şeriate tâbidirler. Bir kimsede, şeriat-ı-mutahhara var­sa, tabiatiyle tarikat ve hakikat onunla beraberdir.

 

TARİKAT-I MUHAMMEDlYE

Yine buyurmuşlardır ki; TARİKAT-İ-MUHAMMEDİYYE, üç şeyden ibarettir:

TESLİM - İSTİKAMET - TALEB - İ - RİZA

Yani, teslim-i-küllî ile teslim olup :

Emrolunduğunuz gibi istikamette bulunun.

(Hûd: 112)

emri şerifi üzere istikamette bulunmak, emeli ve matlûbu RİZA’ULLAH olmaktır.

BÎD ’AT

Yine buyurmuşlardır ki, tarikat-i-aliyyenin üs ve esası, takva ile ameldir. Bazılarımız, ehl-i-sünnet itikadını bilmediğinden, noksanı bakımından BİD’AT-İ-SEYYİ’E'de bulunur. Hal­buki, bid'at-i-seyyi'e'de bulununca, mâ'azallah ismi başka türlü olur. Bid’at hakkında, gelmiş geçmiş sâlihlerden fikirlerini sor­muşlar ve şu cevabı almışlardır:

— Hasenesinden bir hasene göremedik. Seyyiesini de bil­meyiz, buyurmuşlardır.

Sözün kısası, bir insan her şeyden önce, ehl-i-sünneti lâyıkı ile tahkik ve kendi itikadını ona tatbik etmeli, bununla ilgi­li diğer ilimleri ve fıkıh meselelerini iyice öğrenmeli ve gere­ğince hareket etmeli, alış-verişini riyâdan korumalı ve lokma­sını helâl etmelidir. Usule ve bununla, ilgili mes'elelere iyice vâ­kıf olduktan sonra, kendisine bir mürşit arar ve bulmağa mu­vaffak olursa, şartlarını yerine getirmek suretiyle, Allahu teâlâ'nın fazlı ve keremi sayesinde o kimse Tarikat-i-Muhammediyye'nin tadını duyabilir.

Yine buyurdular ki, daima hatırınızda bulunsun... İnsana hizmet etmekten sakının... Ben, insana hizmet ettim:

Sen sevdiğini, iymana hidayete muktedir değilsin...

(El-Kasas: 56)

Âyeti celilesinden gafil imişim. Size vasiyetim olsun, siz insa­na hizmet etmeyin. Zirâ, bir insana ne kadar gücendirmemek niyetiyle hizmet etsen, kırk yıl ağzına şeker versen, sonra bir defasında kaşık kaza’en ağzına eğri konulunca:

— Bu adam, kırk yıldır ağzıma incitmeden, gönlümce şe­ker verdi. Bu defa da kaza'en kaşığı ağzıma yanlış soktu, diye­rek affetmez ve derhal:

— Yahu, ne yapıyorsun? Kaşığı ağzıma eğri koydun, der veya:

— öyle dürtülür mü? dudağımı incittin, diye azarlar. Sen de:

— Benim, bunca hizmetim bilinmedi de bir kerre kaşığı ağzına yanlış vermekle kırk yıllık emeğim hebâ oldu, diye hem adama kalbinden incinirsin hem de ettiğin hizmetten usanç duyarsın. Böylece, senin o adama ettiğin hizmet, hiçbir şeye yaramamış olur. Onun için, insana hizmet etme! Hizmet ede­cek misin? Ancak, Allahu teâlâ'ya hizmet et ki, hizmetin zâyi olmasın. Kimseye incinmeyesin ve sana usanç da gelmesin... Çünkü, Allahu teâlâ'ya edilen hizmet zâyi olmaz. Hakka olan hizmetten dolayı, incinmek ve gücenmek de olmaz. Belki, daha ziyade muhabbet hâsıl olur.

Şöyle niyet etmelisin:

— Ya Rab! Bütün halk senin mahlûkatındır. Ben de se­nin hepsinden aşağı bir kulunum. Aczimi bilerek ve itiraf ede­rek, senin riza-i-şerifin için, sana kulluk niyetiyle kapı yoldaş­larıma senin emrin üzere hizmet edeyim. Yâ Rab! Sen bana tevfik ihsan eyle ve İlâhî rızana aykırı hareketlerde bulundur­ma...

Böyle niyet ederek, her kime hizmet ederseniz, Allahu teâlâ’nın emrini ve rızasını gözeterek hizmet ediniz. O hizmetle, Allahu teâlâ’yı ve onun rızasını isteyiniz. Hizmet ettiğiniz in­sanın hatırı kırılmaması, incinmemesi için onun gönlünce ha­reket etmekten sakınınız. Ama, senin Allahu teâlâ için ettiğin hizmet, o adamın ister gönlünce olsun, isterse olmasın ister bilinsin ister bilinmesin... İster senden razı olsun ister olma­sın. Fakat, sen herkesle daima barışık ol, hepsinden razı ol, hiz­metlerinde sâbit ol... Çünkü, senin niyetinde o insana hizme­tinden, Allahu teâlâ ya bir nevi kulluk ve rızası vardır. O kimse­nin, gönlünce olup olmaması, senden razı olup beğenmesi, sa­na muhabbet edip, (Aferin...) demesi için hizmet etmedin ki, senden razı olunca sevinesin... Yahut gönlünce olmaz ve beğen­mezse sana düşmanlık beslerse, bundan da üzülme. Eğer, se­nin o hizmetinden Hak razı olmuşsa, insanın beğenmemesinden sana ne zarar? Hizmet ettiğin beğendi sevdi de Hak razı olma­dıysa, halkın rızasından sana ne fayda? Çünkü, İndallah hiz­metin kabul olunmamıştır. İşte, niyetini buna göre uydur ve hizmetini Hakka et ki, cezasıda, mükâfatı da Haktan olsun. Böyle yaparsan, başka kimseden ceza veya mükâfat beklemez­sin.

Eğer, hizmetini böyle niyetle Hakka hasreylemez, hal­kın gönlünce ve kimseyi gücendirmemek kaygusu ile yapar­san, hatır için insana hizmet ve iyilik etmiş olursun ki, ileride mücazat veya mükâfat olarak:

 

İyilik ettiğin kimsenin, şerrinden korun.

Hazır olur. Çünkü, hizmetin mutlak değil, bağlantılıdır. On­dan dolayı, sana yağmur gibi taşlar yağdırır, ki sana hizme­tin ve dostluğun ancak kendisine mahsus olduğunu bildirmek ve bir daha halka hizmet etmeğe nasuh tövbesiyle tövbe et­tirmek için...

Bu sebeple, hizmet edecek misin? Yalnız, Allahu teâlâ’ya hizmet et…

Sevecek misin? Yalnız, Allahu teâlâ’yı sev...

Korkacak mısın? Yalnız, Allahu teâlâ’dan kork...

Utanacak mısın? Yalnız, Allahu teâlâ’dan utan…

İsteyecek misin? Yalnız, Allahu teâlâ’dan iste…

Dost, Allah ve bir de Resûlüllah... Bir de Allah ve Resûlüllah yolunda, içi ve dışı insan bir arkadaş bulabildinse, o da dosttur. Yoksa, henüz kendi nefsine zulmü olan, sana nasıl dost olur?

Ve yine buyurdular ki, dua ettiğiniz zaman doğudan ba­tıya kadar bütün Ümmet-i-Muhammed’e birden dua ediniz. Duayı, yalnız kendi nefsinize hasretmeyiniz. Ümmet-i-Muhammed deyince, ümmet-i-dâvet ve ümmet-i-icâbet hepsine birden ÜMMET-İ-MUHAMMED denir.

 

LÂTİFE

Nasreddin efendi rahmetullahu aleyhe isnat ederler:

Hoca efendiye:

— Buyurun, yağmur duasına gidelim, demişler. Hoca efen­di merhum, kendi tarlasının yanından geçerlerken:

— İşte Yâ Rab! Benim tarlam burasıdır, diyerek parmağı ile işaret etmiş. Meğer, hocanın tarlası dağın eteğinde çukur bir yerde bulunduğundan, fazla yağmurdan biriken seller, yük­seklerde bulunan taşları ve kumları hocanın tarlasına doldur­muş, dümdüz etmiş ve tarla kaybolmuş.

Yağmur dindikten sonra, hoca efendi aramış, taramış, tar­lasını bulamamış. Ellerini açarak:

— Yâ Rab! demiş. Kabahat sende değil, bende... Tarlanın yerini ben gösterdim.

Bir beldeye yağmur yağdığı zaman, o beldede bulunan bağlar, bahçeler, tarlaların hepsini suladığı gibi, bir dua Allahu teâlâ indinde makbul olursa, o dua sebebiyle Cenabı-Hak bü­tün halkı İlâhî ihsanlarına mazhar eder. Onun için, duayı her­kes için etmelidir. Olur ki, o dua Allahu teâlâ indinde makbul olur ve bütün halkın ihyasına sebep olursun. Bundan büyük devlet mi olur?

Cenabı-Hak, cümlemizi duası makbul ve razı olduğu kul­larından eyleye, âmin..

RAMAZAN AYI

Yine buyurdular ki, insana lâyık olan ramazanı şerifi sıkmamalıdır. Yani, diğer ayları gafletle geçirip, ramazan gelince: (Aman Ramazan’dır...) diye fazla sarılıp mübarek ayı huzursuz etmemeli ve utandırmamalıdır. Yani, bir padişah fakirlere ken­di huzurunda ihsan dağıtmak için bir vezirini memur etse, bü­tün vezirleri de bu divanda hazır bulunsalar, ihsanı dağıtan ve­zirin üzerine insanlar hücum ederek, (Bu ihsanı, bize sen dağıtıyorsun...) diyerek eline ve eteğine sarılsalar, o vezir padişahın huzurunda nasıl mahcup olur ve sıkılırsa, ramazan da Hakkın huzurunda öyle mahcup olur ve sıkılır. Ramazan-ı-şerife hür­met etmeli, fakat sıkmamalıdır. Diğer aylarda da öyle ibadet etmelidir ki, yalnız ramazanda sofuluk olmasın... Malûm ola ki, akılsız adam seyir yerine gider, ayaklar altında kalır. Akıllı adam ise, önce kendisine selâmet bir yer bulur, sonra oradan ne seyredecekse, seyreder. Bazı kimseler, düğün evine gider de karagöz seyretmek için aç kalır.

MÜNAFIKLIK

Fahr-i-âlem sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz, âhirete teşrif buyuracakları zaman, bir hadis-i-şerife mum yapış­tırmıştır. Hadis-i-şerifi herkes bilir:

— Benim ümmetim, benden sonra 73 fırka olur.! Yetmiş ikisi nâr ehli, bir fırkası ehl-i-nâciyye’dir, buyurmuşlardır. Han­gi fırka olduğu sorulunca:

— Benim ve ashabımın yolunda olanlardır, buyurmuşlar­dır:

Ashabım, yıldızlar gibidir. Hangisine uyulursa, hidayete erişilir, buyurulmuştur.

Her kim ki, peygamber aleyhisselâmın sünnetine ve siyretine tâbi olur ve Ashabı Resûle uyarsa, FIRKA-İ-NÂCİYYE’den olur. Fakat:

— Ben, Hazreti peygamber aleyhisselâmın sünnetini ve su­retini nasıl bileyim? Ashabı Resûle nasıl uyayım? dersen, Kur’ an-ı-kerim ve Hadis-i-şerifler, hepsini haber verir, durur. Kur’ andan ve Hadislerden öğren.

— Benim, mâna istihracına gücüm yetmez, dersen, gücü, yetenlerden ve bilenlerden sor... Bak, gör ki, Hazreti Peygam­ber aleyhisselâmın fiilleri, kavilleri, halleri ve ahlâkları, itikat­ları ve İslâm dinini korumaktaki gayretleri nasılmış, öğren ve kendini bunlara tatbik et... Eğer, sende onların sünnetine ve siyretine benzer yönler varsa, Hakka şükret:

Kim, bir kavme benzerse, onlardandır.

Hadis-i-şerifi gereğince, Fırka-i-Naciyye’densin. Eğer, ken­dini onların sünnetinde ye siyretinde bulamadınsa ve âhirete, imanın da varsa, vakit kaybetmeden insafa gel... Geçmiş gaf­letlerine pişman ol, sebebine teşebbüs et, temiz bir itikat ile fiillerini, kavillerini, hallerini ve ahlâkını şer-i-şerife uydurma­ğa çalış ve gayret et, ki şeriat-i-Muhammediye sana da:

— Fırka-i-nâciyye’dendir, diye hükmetsin.

Yoksa, yalnız dil ile:

— Ben Müslümanım. Ben, Fırka-i-nâciyye’denim demek­le olmaz. Nitekim Hadis-i-şerifte:

 Nifak alâmeti üçtür: Konuşursa, yalan söyler. Va'dederse döner. Emanet edilirse, hıyanet eder.

Buyurulmuştur. Yani, bir kimsede bu alâmetlerden birisi bu­lunsa, münafıklığın üç bölükte bir bölüğü o kimsede vardır. Eğer, üçü de varsa, tamamen münafıklık alâmetidir. Yani, her ne kadar:

— Ben, Müslümanım. Ben, ehl-i-sünnetim. Ben, Fırka-i-nâciyye’denim, dâvasında bulunursa da namaz kılar, oruç tutar, hacca gider, zekât verirse de madem ki bu alâmetler kendisin­de mevcuttur, bu sıfatlar ile sıfatlandığı müddetçe, zahiren etti­ği ibadet ve tâ’at ile asla bir fayda elde edemez. Meğer ki, bu sıfatlardan tövbe ve istiğfar ederek kurtulsun ve ameli sâlihlerde bulunsun:

Malûm ola ki, Allahu teâlâ hazretleri vericidir. Dünya iste­yen, ayağının pabucuna varıncaya kadar Haktan istesin, aslâ sıkılmasın, her ne isterse mutlaka verir. Dünya için, hiç kimse­ye boyun eğmek lâzım değildir. Âhiret isteyen de, şeriat-i-mutahharaya sıkı sıkı sarılsın, başka şey lâzım değildir. Şer’i-şerif, onu tertemiz olarak istediği selâmete çıkarır.

 

Âhiret ehli için, dünya haramdır. Dünya ehli için, âhiret haramdır. Ehlullah için, İkisi de haramdır.

Hâdis-i-şerifi uyarınca:

— Ben, dünya talibi de değilim, âhiret talibi de değilim. Benim, ibadet ve tâ'atten muradım, maksudum ancak Allahu teâlâ’dır. Ben, Allahu teâlâ'nın rızasına tâlibim, dersen o zaman sana yolu bildirecek bir de arkadaş lâzımdır. Fakat, arkadaş edineceğin zatın, itikadı sahih ve zâhir hali şer'i-şerife tıpkı tıp­kısına uygun olması şarttır. Amma, bâtından irşâd ile memu­riyeti var mıdır, yok mudur? Orası, sana lâzım değildir. Eğer, böyle bir arkadaş bulabildinse ne âlâ... Bulamadınsa, kalp ça­nağını eline alırsın. Ravza-i-mutahharayı bilenler bilirler. Bil­meyenler, Ayasofya ve Süleymâniye cami-i-şerifi gibi bildiği bir cami-i-şerifin mihrabı içinde Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin ruhaniyyeti oturmuş, başında îmâme-i-şerif, gözleri sürmeli, arkasında yeşil ferace, ashabı yanında, şimdi bana nazar buyuruyorlar, ben de huzuru saadetlerinde kalp ça­nağını eline almış, sadakalarına muhtaç bir dilenciyim, diye farz edip, kemali edeple:

— Aman yâ Resûlallah! Ümmetinden bir dilenciyim, diye yalvarır ve yavaş yavaş yaklaşarak, huzuru saadette boynunu büker, kalbini dilencinin çanağı gibi şöylece tutar ve durursun. Hiç kimse, boş çıkmaz. Hiç olmazsa çanağına, bir avuç koca top gibi bir nur olsun alırsın. Böyle böyle, kalbin nurla dolar, ruhun ihya olur, nefsine ve şeytana galip gelirsin. Maksût ve matlûbun hemen hâsıl olur. Sermayesi, üşenmeden ve usanma­dan ve acele etmeden, Zat-ı-peygamberlerinden ruhanî feyiz almağa gayret etmekten ibarettir. Fakat, arkadaşı olanlara, yal­nız gitmek olmaz, edepsizliktir. Onlar, arkadaşları ile birlikte giderler. Mihrab-ı-Nebî'nin önünde, Resûlüllah'ın huzurunda ar­kadaşı ile beraber diz dize otururlar, o nurlu kalpten İlâhî fe­yiz önce arkadaşının kalbine ve ondan da sâlikin kalbine çağ­layanlar gibi akar. Böylece, bâtınlarını temizleyerek riza yolu­na girerler.

Eğer, ömrü vefa etmeyerek maksuda vasıl olmadan bu yol­da vefat edilirse, hacca veya gazaya niyet ederek yola çıkan ve yolda ölenler gibidir.

Allahım! Nebi Aleyhisselâm ile ashabının şefaatini kolaylaştır.

SONUN HAYIR OLMASI

Bu âlemde, hiç kimse yoktur ki, âkibetinin hayır olması­nı istemesin. Kime sorsan:

Akıbetim hayır olsun, der. Fakat, bu da irade-i-cüz’iyyenin sarfı ile ihsan buyurulur.

Bu âleme ne kadar çocuk gelirse, o çocuğun sol memesi altında fındık kadar, fındıktan da ufak bir et vardır ki, ona KALB denir. Onun genişliğini, bu kâinat kadar farz et, Ayasofya camii kadar farz et. Veya herhangi bir cami kadar farz et. Nasıl tutarsan tut... Çünkü:

Mü’minin kalbi, beytullah’tır, buyurulmuştur.

Kalp hakkında çok sözler söylenmiştir. Herkes, kendi ilmi­nin mertebesi kadar söyler. Nitekim:

Allahu teâlâ'ya giden yollar, mahlûkatm her birinin, her nefesi sayısıncadır. Fakat, hepsi kapalıdır. An­cak, Hazret! Muhammed (S. A. V.) Efendimizin İzin­den gidenler ulaşabilirler.

Sözünün mânasında söylenildiği gibidir. Fakat, tarifinde hepsi, mecaz olarak birer misal ile temsil etmişlerdir. Şimdi, bu bi­zim tarif edeceğimiz de mecazdır, hakikat değildir. Zira, kalbin hakikati, Haktan gayrı kimsenin malûmu değildir. Nitekim, Zat-ı-ilâhinin hakikatinin künhünü de kimse bilmez.

Kalp, insan vücudunun tohumu ve çekirdeği gibidir. Azalar, dalları ve budakları, lisan çiçeği, fiiller de onun meyvesi gibidir. Bunun için, lisanı güzel olup da fiilleri hoş olmayan kimseyi, çiçeği güzel ve fakat meyvesi olmayan ağaca ben­zetmişlerdir. Meselâ, İdris ağacının çiçeği gibi, kiraz ağacı­nın çiçeği gibi çiçek açar amma, meyve vermez. Çünkü, kökü­ne, yani çekirdeğine meyve konulmamıştır. Bu gibi ağaçla­ra, işinin ehli öyle bahçıvanlar vardır ki, meyveli ağaçlardan kalem veya yaprak aşısı yaparlar ve onlar da meyve verme­ğe başlarlar.

Fakat, her şeyden önce aşı denilen kalem ince ve zayıftır. Kırılmasından, hayvanlardan sargısının ipinden ve balmumu­nun gevşeyerek hava almasından korunması lâzımdır ki, aşı tut­sun ve kuvvet bulsun. Eğer, korunmaz ise, aşı tutmaz ve ağaç kökünden aslını sürer ve meyve vermez.

Bu aşıyı yapan da işinin ehli olmalıdır. Bazıları vardır ki, ayva yerine meşe aşılar. O halde, bu işi hakkıyla bilen bir aşıcı aramalı veya insanın kendi elinden gelirse, kendi yapma­lıdır.

Böylece aşılanacak kabiliyette birisine rastlanınca:

— Birader, gerçi güzel çiçeklerin var amma, çekirdeğinde meyve olmadığından, meyveden mahrum kalmışsın. Benim bil­diğim bir üstad aşıcı var... Gel, seninle gidelim. Âlâ meyve aşı­lar. Benim de elimden gelir, gel sana bir güzel aşı aşılayım. İnşâ’allahu teâlâ meyvesinden yer, bana da dua edersin, diyerek birbirimize hayra delâlet edelim.

Kalp, iki nevidir. Bazıları çocuk iki yaşına gelince, İlâhî hikmet ve Rabbani bir ihsan neticesi olarak, ruh-u-insaniyi o çocuğun kalbine dokanıp çarptıkça, kalp yaralanır. O ya­ralardan, delikler ve pencereler açılır ve çocuk on yaşına ge­lince o kalbe ilham zuhur eder.

Bazıları da, hikmet-i-ilâhî, öylece yuvarlak kalır.

Fakat, bu kalp adını verdiğimiz şey meydanda olduğun­dan, herkes kullanır. Bir tarafını kiraya vermişler, bir tarafını da mezbelelik yapmışlar. Her gelen bir şey atmış, karı leşi, oğ­lan leşi, konak leşi, altın leşi, sözün kısası leşlerle dolmuştur. O kadar ki, hiç kimse kendi kalbini temizleyemez. Mutlaka, Allahu teâlâ'nın yardımına muhtaçtır. Çünkü, kul kul iken bir yerde leş olsa, o taraftan başını çevirir. O halde Vâcib-i-teâlâ hazretleri, hiç leşlerle dolu olan kalbe bakar mı? Elbette bak­maz. Bir kalbe, nazar-ı-ilâhî erişmeyince, o kalbe rahmet de nâzil olmaz. İlâhî rahmet nâzil olamayınca, feyiz de olmaz. Feyiz olmayınca, zevk ve lezzet hâsıl olmaz. Daima içi sıkılır, bir yer­de eğlenemez, kiminle görüşse ve dertleşecek olsa, bakar ki, o da aynı haldedir.

— Canım birader, bunun çaresi nedir? diye sorunca:

— Vallahi kardeş, ben de bilmem. Hiçbir çaresi yoktur, cevabını alır.

Fakat, Cenabı-Hakkın inayetiyle, bu kimse kendisini bir toplar ve o âna kadar ettiklerine tövbe-i-nasuh ile tövbe eder HAKKULLAH’ı ve kul haklarını da edâya başlar, kötü ahlâk­larının, güzel ve temiz ahlâka tebdili için dört usule başvurur, yani;

a) Kendisini bütün mahlûkattan aşağı görür,
b) Bütün günahla­rını önüne koyarak, gözünü Allahu teâlâ'nın merhameti ve rah­metine diker,
c) Aczini bilerek her zaman aczini itiraf eder,
d) Aman kapısından ayrılmayarak her nefes zikri aman olursa ve Alla­hu teâlâ'nın rızasını kazanmağa çalışır ve gayret ederse, Cenabı-Hak bu kulun sıdkına, istikametine, sebatına ve ihlâsına na­zar eder, İlâhî ihsanı ve Rabbani inayetiyle, on sekiz bin âlemin fahri efendimiz Muhammeden-il-Mustafa sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerine emrü ferman buyurur ki:

— Habibim Ahmed ve Resûlüm yâ Muhammed! Filân kulum, geçmiş günahlarına pişman olup, İlâhî rızam yoluna girdi:

Allahu teâlâ günahlarından tövbe edenleri, fenalık ve kirliliklerden temizlenenleri sever.

El-Bakara: 222 âyeti kerimesinin altına girdi. Fakat, o kulumun kalbi hâlâ açıktadır. Dünya hırs, heves ve istekleriyle doludur. Seni, o ku­lumun korunmasına, temizlenmesine, süslenmesine taraf-ı-ilâhiyyemden memur eyledim. Nezaret eyle ve meleklerimle temiz­le ve süsle, diye emir buyurur.

O ânda, Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimi­zin ruhaniyyetleri, o kalbe nazar eder ve meleklere emir buyu­rur. Melekler, temizlemeğe başlarlar. Şöyle ki, o kalpte dünya hırs, heves ve isteklerinden hiçbir şey bırakmazlar, ayna gibi parlatırlar, türlü süslerle süslerler.

NEFİS — MURAD

Fakat, o kalbin bazı yerle­rinde hayvan suretinde bir şey dönüp dolaşmağa başlar. Onun ele geçirilmesinin hiçbir şekilde mümkün olamadığını, melekler, Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize haber ve­rirler. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz de Cenabı-Hakka münâcat buyururlar:

— Yâ Rab! Bu kulunun kalbi temizlendi. Fakat, hayvan şeklinde acayip bir şey dönüp dolaşıyor ve ele geçirilmesi de mümkün olmuyor. Melekler âciz kalmışlardır. Tam tutulaca­ğı sırada, bulunduğu yeri delerek kayboluyor. Üç gün sonra başka bir yerden tekrar çıkıyor. Hasılı, o dairenin içinden dı­şarı çıkması mümkün olmuyor, diye arz ettiklerinde, Vâcib-i-te- âlâ ve tekaddes hazretleri buyururlar ki:

— Habibim! îşte, nefis dedikleri odur. O hayvanı, benim emrimle meleklerime yakalattır ve kalbin dışarısında, sağlam zincirlerle bağlattır. Bir daha kımıldamağa mecali kalmasın. Akla da tenbih et, kalbin kapısı önünde otursun, hiçbir yere ayrılmasın. O kalbe bir veled ihsan edeceğim. Ona MURAT adını koysunlar. Habibim, onu da sen emzireceksin. Kalbin anahtarlarını da ona teslim edeceksin. O kalbin ortasına, bir mücevher kürsü ihsan eyledim. Kur’an-ı-azim-üş-şânı da o kürsünün üzerine koydurdum. O veled okusun da:

Kur’an ve insan, iki ikizdirler.

Sırrına mazhar olsun, diye buyurulunca bu İlâhî emir gere­ğince o nefis yakalanır ve zincire vurulur. O mübarek veled de kalbe doğar ve adı MURAT konur. O ânda muradı hâsıl olarak MÂZAG-EL-BASAR sultanı emzirir. Bir saat içinde beş on yıllık kadar büyüdüğünden, İlâhi emir gereğince kal­bin anahtarları ve bütün hizmetleri MURAT EFENDİ’ye teslim olunur. Artık kalbin içinde, zerre kadar dünya hırs, heves ve arzusu sığacak yer kalmaz, iğne ucu kadar delikleri dahi kapatır ve her bakımdan kalbin korunmasına ve bakımına, başlar. Kapılarını ve pencerelerini sıkı sıkıya kapatır, anah­tarları beline sokar, kalbin ortasındaki mücevher kürsü üze­rinde İlâhî kelâmı okurken Cemal tahtının sultanı efendimiz hazretlerine Vâcib-il-vücut teâlâ ve tekaddes hazretleri biz­zat keyfiyyetsiz ve mekânsız olarak emir buyurur ki:

— Kalpte bulunan Murat efendiye haber ver. Kulumun kalbine İlâhî tecellim zuhur edecek.

Fahr-i-âlem sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz, keyfiyeti murat efendiye bildirir. Derhal, kalbin kapıları açılır, türlü süslerle süslenir ve kalp emre âmade beklemeğe başlar. O ânda İlâhî tecelli zuhur eder ve acayip haller belirir.

Hal, Kal ile bilinmez. Tatmayan hiç bilmez

Bu bir zevktir ki, tarif kabul etmez. Fakat, bu veled MAKAM-I-ZİYAFET’ten sonra ihsan buyurulur. Tevfik-i-ilâhiyi unutmamalı... Amma, ben unutuyorum, olmadı. Bu da ne ile? ÎSTİKAMET -  SEBAT  -  İHLÂS.. Bu üçünün toplanması ile olur. Bunlar da, abdest, namaz, tesbih ile değil, ancak mücahede ile olur. Mücahede de sabredip üşenmemek, usanmamak ve acele etmemekle olur. Kırk yılda bulanı, ne çabuk bul­du diye parmakla göstermişler. Sabahtan akşama kadar, 5000 İsm-i-celâl çek, akşam olunca iki paralık bir mumla komşu­ya git, birisi için dedikodu yap... Gündüz çektiğin İsm-i-celâl’- den ne fayda hâsıl oldu? Çünkü senin çektiğin farz değil, va­cip değil, sünnet değil, müstehap değil, ancak bir fazilettir. Fakat, akşam yaptığın dedikodu haramdır. Zahirde, tebdili kıyafet edenler olduğu gibi, bâtında da Allahu teâlâ’nın teb­dil melekleri vardır. Senin sattığın şeyi, hakikat mizanı ile ölçerler. Noksan şey buldukları zaman, bâtın hapishanesine atarlar, senin haberin bile olmaz. Kalıp gezer amma, ruh ha­piste olur.

Evde, karısı ile kavga eder, canı sıkılır. Kalkar, birisi ile dertleşmeğe gider. O da komşusu ile kavga etmiş, çocuğu has­ta olmuş. Bilir ki o da eksikçi olduğundan hapishaneye at­mışlar. Eğer, dirhemi ve terazisi doğru ise ona göre bir şey yok:

Sen, gözlerini aç Allahu teâlâ da sana her şeyi açsın.

Dünyada fâni’yi taşıyan âhirette de fânidir. Dünyada bâki'yi taşıyan âhirette de bâkidir.

CEMAL — CELÂL

Cemal tahtının sultanı, on se­kiz bin âlemin fahri, sultan-ı-enbiya aleyhi ve âlihi efdal-üt-tehâya efendimiz hazretleridir. Şân-ı-şeriflerinde :

Biz, seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.

Enbiya: 107

Buyurulmuştur. Daima, Cenabı-Hakkın kullarını İlâhî rızası altına, Kur’an-ı-azim-ül-bürhanın yoluna, ashap, tabi'iyn, tebe-i-tâbi’iyn, e’imme-i-müctehidiyn, meşayih-i-kâmiliyn, pirân-ı -izam vasıtası ile dâvet eder.

Malûm ola ki, CELÂL sıfatının altında MUDİL ismine tam mânasiyle mazhar olan îblis’tir. Onun hakkında:

 

Zira, o sizin apaçık düşmanınızdır

(Yâsin: 60) buyurulmuştur. İnsanoğlunu, daima nefsinin hevâsına ve şeh­vet düşkünlüğüne çekmek ve kendi avanesi vasıtası ile onla­rı kandırarak dünya gururuna düşürmek ve Hak yolundan saptırmak için çalışmakta ve gayret etmektedir. Eğer, bir kimse Kur’an-ı-kerim ve Hadis-i-şerif ile kendilerini cemal tah­tına dâvet eden Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efen­dimiz hazretlerinin askerlerinin vasiyyet ve nasihatlerine kulak vermez, İblis ve avanesinin hilelerinden hâsıl olan kötü düşüncelere ve nefsinin desiselerine meylederse, böylece ken­di bildiğine giderse mâ’azallahü teâlâ o kimsenin sonundan korkulur. Meğer, bu halinden Hakka rücû eder, tövbe ve is­tiğfarda bulunur, dışarıdan nasihat kabul etmeğe başlar ve içinden gelenleri de:

— Ya şeytandır veya nefistir, ikisini de dinlemem, diye­rek Hakka sığınırsa, bütün bu kötü düşüncelerden ve hare­ketlerden kurtulur. Bunun çaresi de bulunduğu yerde iyi ola­rak tanınan kimselere danışmak, bütün fiillerini, kavillerini ve ahlâklarını Kur’an’a ve kendisini Kur’an’a uydurmuş bir zata sormak suretiyle düzeltmeğe çalışmaktır. Ancak, böyle olursa İlâhi İhsanlara ve tevfike (başarıya) mazhar olur. Bunun için de şeriat hükümlerini tam ve eksiksiz yerine getirmesi, bunda sebat etmesi, daima doğruluk üzere bulunması ve her nefeste aman demesi lâzımdır. Allahu teâlâ'nın mekrinden hiçbir su­retle emin olmamalıdır. Kutb-ül-aktâb bile olsa, emin olamaz:

Allahu teâlâ’nın mekrinden, ancak hüsrana uğrayan Kullar emin olabilirler.

(El-A’raf: 99) buyurulmuştur. Bir kerre tövbe ve istiğfar edersen, affolu­nursun. İkinci defa da tövbe ve istiğfar edersen, affolunur­sun. Üçüncü seferinde, Cenabı-Hak îblis’e emir ve ferman buyurur ki:

— Yâ İblis... Filân kimse, ben Azim-üş-şânın İlâhi emir­lerime uymayı, nehiylerimden sakınmayı, Habibimin sünnet ve siyretine kendisine uydurmayı terlettiğinden, kendisini Cemal-i-ilâhiyyemden mahrum ve mahcup, Hadi Esmâ-i-ilâhiyyemin altından çıktığı ve sana tâbi olduğu ve İlâhî nime­tim olan tasdikin şükrünü terk ederek başkalarına muhabbet ettiği için, Celâl sıfat-ı-ilâhiyyeme mazhar oldu. Tarafımdan seni memur eyledim ki, o kimsenin itikadını boz...

Bu ferman-ı- İlâhî zuhur ettiği ânda, İblis bulunduğu yer­den şöyle bir bakar ki:

Allahım! Bizi, onun şerrinden muhafaza buyur.

o kimsenin itikadının altını üstüne getirir. İblis ile kim başa çıkabilir?

ŞEYTANIN DÜŞMANLIĞI

 İnsanoğlunun, damarlarının içini ve dışını bilir. Da­ima, damarlarda gezer. Hattâ, Âdem aleyhisselâmın balçığı­nın, suyunun ve toprağının alındığı yerlerden, içine konulan şeylerden ne ile bozulacağından ne ile düzeleceğinden malû­matı vardır. Tâ o zamandan, kıyamete kadar insanlara düş­manlığı olduğu, âyeti kerime ile sâbittir. İblis, Allahu teâlâ nın emriyle bir kimsenin itikadını bozunca, o kimse mâ’azallahu teâlâ hâşâ ve kellâ:

— Kur’an-ı-kerime, Allahu teâlâ’nın kelâmı diyorlar Acaba doğru mudur? diyerek kalben Kur’an-ı-azim-ül-bürhanı, daha sonra ne’uzü-billah Resûlüllahı, daha sonra el-ıyaz-ü-billâh Cenabı-Hakkı inkâr eder. Fakat, bu düşüncelerini açığa vuramaz. Bunu tasdik ettirmek için adam şekline gir­miş iki şeytan gönderilir. Bunlar, o adamın inkârını açığa çıkarabilmek için:

— Bunların hiçbirisinin aslı yoktur, işin doğrusu şudur, diyerek yaltaklanırlar. O da onların sözlerini tasdik eder ve:

— Ben de sizin gibi düşünüyorum. Fakat, sizler gibi dost bulamadığımdan bu sırrımı kimseye açıklayamadım. Sizin sözleriniz, benim gönlümde olanı tasdik etti, diyerek mâ’azallah büsbütün bu küfür itikadına içten ve dıştan öyle bir metanet verir ki, ne din kalır, ne iyman!.. Böylelerinin bir da­ha düzelebilmelerine, imkân ve ihtimal yoktur. Hakikatte, bu bâtınî hastalığı yüzünden, Bersisa ve îbn-i-Bâ’ur’da olduğu gibi, bâtını ölür.

BATINÎ HASTALIKLAR

Bâtınî hastalıklarına sebep olan şeyin aslı, gönül yıkmak­tır.

Gönül, kalbin içinde bulunduğundan ve şerefi kalpten faz­la olduğundan, büsbütün içeriden bitirir.

Bir de kalp kırmak tâbir olunur ki, herkesin kalbinden kalbine birer ipi vardır, Bazan uzanır, bâzan kısalır. Fakat, birbirine bağlıdır. Bu şekilde bağlı olmayan hiçbir kalp yoktur. Ne var ki, bu ipler görülmezler. Her kim ki, kalbe bağlı olan o ipi çeker ve ko­parırsa, kopardığı adamın güya kalbini kırmış olur. Bu ip koptuğu ânda, kopan tarafı gelir, koparan adamın ayağına dolaşır ve onu yüzüstü düşürür. Bundan dolayı, o adamın ba­şına çok işler gelir. Evi yanar, malı biter, başı yarılır, ciğer pâre evlâdı elinden gider.

Sözün kısası kalp kırmak insanın zahirini fena ve helak eder. Bâtın tarafını helâk etmez. Fakat gönül kalbin içinde bulunduğundan, gönül yıkmak insanın hem zâhir tarafını hem bâtın tarafını helâk eder, ki bundan son derece sakın­mak lâzımdır.

Vâcib-ül-vücut teâlâ ve tekaddes hazretleri, bizleri on sekiz bin âlemin fahri, iki cihanın güneşi, efendimiz sallalla­hu teâlâ aleyhi ve sellem hazretlerine ÜMMET-Î-MERHUME buyurmuştur ki, şükründen âciziz. Bizlerden önce birçok üm­metler gelip geçmiştir. Tâ, Hazreti Âdem aleyhisselâmdan bugüne kadar, bu âlem-i-berzahta hiç kimse ferah bulmamış, her şeye malik olduğu ve görünüşte hiçbir şeye ihtiyacı bulunmadığı sanılan kimseler de, kaygulardan, gamdan, iç sı­kıntılarından kurtulamamıştır. Bu yüzden, dış görünüşleri içindeki devlet ve saltanattan da tad alamamışlar, bir türlü huzura kavuşamamışlar ruhları daralmıştır. Böylesine bu ruh darlığından da elbette kimse memnun değildir. Herkes, iç açıcı şeyler ister, arar, fakat bulamaz. Bulamamasının da sebebi vardır.

Meselâ, zengin ve hali vakti yerinde bir adam düşünelim. 40 - 50 yıldan beri yatağa esir olmuş, derdine bir çare bula­mamıştır. O zata, bir kimse gelse de:

— Ben, senin derdine çare bulurum. Hem, pek kolay ve ucuz şeydir. Eğer, sen iki paralık ebegömeci denilen otu alır, kaynatır ve suyunu içersen, bu illetten kurtulursun. Ömrünün sonuna kadar vücudun sıhhatte olur, devlet sürersin, dese ve hasta olan zat da inat etse ve tarif edilen ilâcı kaynatıp iç­mese, böylesine ne denir?

— Sen, bu illetten hoşnut olduğundan o da senden kıya­metin son gününe kadar kalkmaz. Var döşeğine yat. Fakat, unutma ki ölüm denen bir şey vardır. Son nefeste huzur is­terler. Huzur ile bir kerre ALLAH demek isterler. O huzuru bulabileceğimize dair, elimizde bir senedimiz de yok., Şimdiden onun çaresine ve ilâcına bakıp, her nefeste (EL'AMAN YA RAB..) diyerek bu huzurun elde edilmesine çalışmalıdır. Eğer, istika­met, sebat ve ihlâs ile her işini Hakka bırakırsan, Cenabı-Hak da son nefesinde sana yardımcı olur. O huzur ile ALLAH diye­bilmeği ihsan buyurur. Kolaylıkla ruhunu teslim edersin.

Allahu teâlâ, cümlemize nasip ve müyesser eyleye, âmin…

ASLA DÖNÜŞ

İnsan, aslına ulaşmadıkça ruhaniyyette gamlardan ve elem­lerden kurtulamaz, tam bir huzur bulamaz. Bizler, hepimiz dünyadan büyük, benzeri olmayan büyük bir sarayda doğan bi­rer şehzâde idik. Öyle bir şehzâde ki, gönül aynası aslâ keder görmemiş, türlü nimetler, izzet ve ikram içinde idik. Zevk ve sa­fa ile geniş ve rahat yataklarda uyurken, o şehzâdeyi birisi kap­tığı gibi taşlık ve kıraçlık bir yere bırakıverdi. Şehzâde uyandı ve gözlerini açtı ki, ne saray var, ne ana var, ne ata var, ne cariyeler, ne gılmanlar var.. Harap ve perişan bir yerde bulun­maktadır. Bu hal ona elem verir. Gurbet acısı içine çöker. Fer­yat ve figan etmeğe başlar. Gelir sorarlar:

— Niye ağlıyorsun?

— Nasıl ağlamayayım? cevabını verir. Ben, öyle bir saray­dan, anadan babadan ve devletten ayrıldım ki, sana tarif ede­mem. Onlar da şöyle derler:

— Ah, birader... Biz de senin gibi idik... Sonradan, nasıl ol­duysa kendimizi burada bulduk. Bunun çaresi, sabredip razı olmaktır.

Derken, hiç tanımadığı iki kimse görür. Biri baş ucunda, birisi de ayak ucunda oturmuşlar:

— Vah evlâdım sana ne oldu? diye sızlanıyorlar. Onlara sorar:

— Sizler kimlersiniz? Cevap verirler:

— Evlâdım, ben senin ananım. Bu sakallı da babandır, i

Buna şaşar kalır, fakat ne çare? Mecâzen birisine ana, bi­risine de baba diyerek büyür. Onlar kendisini demirci, kö­mürcü her ne ise bir san'ata verirler. Fakat, daima gamlı, daima kederlidir. Ruhu her ân asıl vatanını anmakta, eski zevkini düşünmekte ve içi yanmaktadır. Bu sırada, bir ihti­yar belirir ve halini sorar, O da, başından geçenleri bir bir anlatır. İhtiyar, haline merhamet eder ve der ki:

— Ey oğul... Eğer, sen bana tâbi olursan, ben seni aslına ulaştırmağa delâlet ederim. Bu yolları iyi bilirim. Cenabı-Hak, beni sana rast getirdi. İnşa’allahu teâlâ dileğin hâsıl olur. Ben, her zaman seninle beraberim. Bir ân bile senden ayrılmam. Fa­kat, sen beni böyle her zaman açıkça göremezsin. Benim, bir arkadaşım vardır. Seni, ona teslim ederim. Ben gözükmem, sana söyleyeceklerimi, onun vasıtasiyle söylerim. Sen de onun em­rinden ayrılmayacaksın...

Şehzade, bu teklife can ve gönülden razı olur. Teslim, te­sellüm muamelesi yapılır, yani mürşide kavuşur. Aralarında sözleşir ve anlaşırlar, elele tutuşurlar.

Bu pir-i-kâmilden murat, Tevfik-i-ilâhiyyedir ki, kalbe ih­san buyurulan da odur. Adı Murat’tır. Kendisine teslim edil­diği mürşidin, emirlerinden dışarı çıkmayarak giderken, bir gün asıl geldiği sarayın hizmetkârları o şehzadeyi görürler. Ha­kikî pederi olan, on sekiz bin âlemin fahri iki cihanın sultanı sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerine derhal haber verirler. Resûl-ü-zişân, kendisini saadetle karşılar ve bu­luşurlar:

— Ah evlâdım, nerelerde kaldın? diye onu bağrına basar. O da sevinçle teşekkürler ederek:

— Ah efendim, der. Nasıl olduğunu ben de bilemedim. Kendimi, bir yabanda buldum. Başıma çok şey geldi. Elhamd-ü-lillah, şimdi Efendimi buldum. Ve göz yaşları ile Resûlüllah’a sarılır. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz buyurur ki:

— Eğer, gayret etmiş olsaydın, Allahu teâlâ’nın İhsaın bir ânda sana yolları açardı. Bu kadar gecikmezdin. Yine kusur sende oldu. Mazi zikredilmez, her ne ise zevke bakalım, murat hâsıl oldu...

Kendisine öyle bir zevk ve muhabbet bahşeder ki, aslâ ta­rif kabul etmez. Allahu teâlâ, cümlemize ihsan buyursun, âmin bi-hürmeti Seyyid-il-mürseliyn...

Z E N G İ N — F A K İ R

Görünüşte bu âlemin vaziyeti nasılsa, mânevide de öyle­dir. Meselâ, Allahu teâlâ zahirde bir kuluna devlet verse ve san­ki bin akçe ihsan buyursa, başka bir kuluna da bir akçe bile vermese, şimdi bu ikisinden hangisinden Allahu teâlâ razıdır? Bir kimse hükmedebilir mi ki:

—- Filândan razıdır.

Diyemez, bu îlmullah'a dair bir keyfiyettir. Fakat, kendi­sine çok ihsan buyurulan, eğer şükrünü edâ etmişse:

Bütün haklan, hak sahiplerine ver...

Emrine uymuş olduğundan, ona AGNİYAY-İ-ŞÂKİRİYN (Şük­reden zenginlerden) denilir. Eğer, şükrünü edâ edememişse, o da yaratanı ile kendi arasındaki bir keyfiyettir, ona da bir şey denilmez. Fakir olan kimse de :

— Benim hakkımda hayırlı olan, fakir olmakmış. Eğer, benim elime on kese akçe geçmiş olsaydı. Firavun gibi tanrılık dâvasına kalkacak imişim, diyerek haline şükreder ve fakirli­ğinden razı olursa, ona da FUKARAY-İ-SÂBİRİYN (Sabreden fakirler) denir. Bu işin, dış görünüşü... Şimdi, gel bunun mâne­vi görünüşüne bakalım:

Meselâ, Cenabı-Hak bir kuluna mânevi bir devlet verse, diğerine de vermese, bunların da hangisinden Allahu teâlâ razı, hangisinden razı değil, belli değildir. Nitekim, zâhir zengini ile, zâhir fakiri arasında da Allahu teâlâ’nın rızasının hangi tarafta olduğunun bilinemediği, gibi...

Mânevi zengin ile mânevi fakir ki, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin ruhaniyetine vasıl olan ile olamayan arasında, Allahu teâlâ’nın rızasının hangi tarafta olduğu da bilinmez. Çünkü, razı olduğuna da, olmadığına da zâhir devletini verdiği gibi, mânevide de razı olduğuna da, olmadığına da mânevi devletini verir. Bu, Allahu teâlâ’nın hikmeti iktizasındandır.

Burası, ayak kaydıracak yer olduğundan; Ehlullah, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin siyretine tâbi olmuştur ki, son nefes için her nefes EL'AMAN dedikleri budur. Eğer, bir kimse bu meseleyi zevki ile anlar ve kendisini buna tatbik edebilirse, bir anda on yıllık feyiz alır. Çünkü, bu meseleyi anlayınca, hiçbir ilişik, dolaşık kalmaz. Bu me­seleye, ehlinin yanında baha ve kıymet biçilmez.

Cenabı-Hak, cümlemize anlamak ve gereğince hareket ede­bilmek hazzını İhsan buyursun, âmin…

Yorum Yazın