MÜRAKEBE RİSÂLESİ

Allahu Teâlâ’nın emirlerine imtisalen, Hak Tarike davetçi bulunanların, irşatlarını kolay­laştırmak için, M. Nurî Şemseddin Nakşibendi (KS) tarafından toplanıp kaleme alınan MÜRAKABE RİSALESİ tarikati âliyye usulünü beyan eder.

Birisine TARİK İ-NEFSANİ, diğerine TARİK-İ-RUHANİ derler. Bunlardan HALVETİYYE ve NAKŞİYYE ve diğerlerinden PİR-İ-TARİK zuhur etmiş ve sâlike kolaylık olmak üzere her usulü göstermişlerdir. Fakat, hepsinin varacakları yer birdir ve hepsinin maksutları da birdir. Her ne kadar, usulleri başka ise de gidecek tarikleri ikidir.

TARIK-İ-NEFSANİ, nefsi terbiye ederek gidenlerdir.

TARİK-İ-RUHANİ, ruhu tasfiye ederek gidenlerdir. Bunların ikisi de, TARİK-İ-HAK’tır.

Her iki tarikin, şartları ve mertebeleri, her makamın zikirleri, teveccüh usülleri, Mürakebe, tecelliler, Yedi letâifin açıklaması ile Nefislerin mertebeleri, her sıfatın ilacı tedavisi nedir ve tarikat usülleri hakkında tafsilatlı bilgi alınabilecek yegâne eserlerdendir.

Bu Kitabı ister sayfanın altındaki konu başlıklarına tıklayarak tamamını sitemizden Akıllı telefonlara uyumlu olarak  okuyabilir. isterseniz hemen alttaki linklerden ÜCRETSİZ olarak indirebilirsiniz…

Cep telefonundan okumak için indiriyorsanız Google play Kitaplarda tam ekran okuyabilmeniz için EPUB formatında indirip Google play kitaplarda açıp okumanızı öneririz…

Muhammed Nurî Şemseddin Nakşibendî

SAYFAYI TAVSİYE ET

BU KİTABI ÜCRETSİZ İNDİR

           

KİTABI OKU (Başlıklara Tıklayın)

MÜRAKEBE RİSÂLESİ

Bu Eserin Yazarı; Muhammed Nurî Şemseddin Nakşibendî (sırrı mukaddes olsun) Hazretleri;

  • 1801 - 1863 yılları arasında yaşamıştır.
  • Kabri, İstanbul - Beşiktaş’ta meşhur Yahya Efendi Dergâhı'ndadır.
  • Abdülkadir Geylânî Hazretlerinin 15. göbekte torunudur.

BİRİNCİ BÖLÜM

Rahman Rahim Allah’ın adı ile..

Âlemlerin Rabbı Allah’a hamd olsun. Salât ve selâm, Resulümüz Muhammed’e ve onun tüm âline olsun.

Bu Fakir MUHAMMED NURİ ŞEMSEDDİN NAKŞİBEND, işbu değerli ri­saleyi; Yûsuf suresinin 108. âyetinde, Allah-ü Taâlâ’nın buyurduğu:

De ki: (İşte benim yolum... Ben, basiret üzere Allahu Teâlâ’ya dâvet ediyorum... Ben de bana uyanlar da böyleyiz... Allahu Teâlâ’yı tenzih ve takdis ile tesbih ederim ve ben müşriklerden değilim.)

İlâhî ihsanı uyarınca, Allahu Teâlâ’nın emirlerine imtisalen ve Hak tariki, üzere Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendi­miz hazretleriyle dâvetçi bulunan evlâtlarıma, irşatlarını kolay­laştırmak için, toplayıp kaleme aldım ve adını MÜRAKABE RİSALESİ koydum.

Bu risale, tarikati âliyye usulünü beyan eder. Azizim: Ma­lûm olsun ki, TARİK İ RUHANİ ile TARİK-Î-NEFSANİ, Hazreti imameyn-il hasibeyn-il nesibeyni seyyidi şübban-ı ehl-il cenneti ve kurreti a'yinü ehl is sünneti El-Hasan-ü vel-Hüseyin-ü radıyallahu Teâlâ anhüma hazeratının tarikleridir ki. Allahu Teâlâ'nın tarikidir ve TARİK-l-HAK'tır. On iki tarik, onlardan zu­hur etmiştir. İnşâallahu teâlâ, ileride geniş bilgiler sunula­caktır.

Bunlardan HALVETİYYE ve NAKŞİYYE ve diğerlerinden PİR-İ-TARİK zuhur etmiş ve sâlike kolaylık olmak üzere her usulü göstermişlerdir. Fakat, hepsinin varacakları yer birdir ve hepsinin maksutları da birdir. Her ne kadar, usulleri başka ise de gidecek tarikleri ikidir. Birisine TARİK İ-NEFSANİ ve diğerine TARİK İ RUHANİ derler.

TARIK-İNEFSANİ, nefsi terbiye ederek gidenlerdir.

TARİK-İ-RUHANİ, ruhu tasfiye ederek gidenlerdir. Bunların ikisi de, TARİK-İ-HAK’tır.

Hepsi, bize rücû edecektir. (Enbiyâ: 93)

Hikmeti uyarınca, bunların maksat ve meramları ve varılacak yerleri birdir. Fakat, TARİK-İ-NEFSANİ güçtür. Önce, nefsi terbiye ederler. Nefis terbiye edilmedikçe, ruh felah bulup ru­hanî zevki duyamaz. Onun için, tariki nefsaniyyede bulunana vuslât uzun zamanda nasip olur, çoğunun ömrü yetmez, güç­lüğü bu bakımdandır. Eğer, mürşit kâmil ve ekmel olursa, bir nazarda VASIL-I-İLALLAH kılmağa kadirdir. Böyle Zât-ı-şerif de, her asırda bir tane olur, iki olması imkânsız dır.

Fakat, TARİK-İ-RUHANİYYE’de kolaylık vardır. Çünkü onlar önce ruhu tasfiye ederek temizlerler. Ruh, aslolan sıfatını bulunca, nefis ister istemez, ruha tâbi olur ve her emrine itaat eder.

TARİK-İ-NEFSANİYYE NEDİR? ŞARTLARI, MERTE­BELERİ. ZİKİRLERİ VE İSİMLERİ NELERDİR? İNÂBE ALAN SÂLİKE KOŞULAN ON ŞART NEDİR?

Ey aziz: Malûm ola ki, nefis tarikinden giden Zât-ı-şerifler, nefsi yedi mertebeye bölmüşlerdir:

  1. Emmâre, 2. Levvâme, 3. Mülhime, 4. Mutmainne, 5. Râdiyye, 6. Merdiyye, 7. Sâfiyye.

Bu yedi nefsin her birini, bir Esma ile terbiye ederler. Fa­kat, bir sâlik gelip inâbe istediği zaman, kendisine on şart ko­şulur ve aralarında anlaşırlar:

  1. Yalan söylemeyecektir.
  2. Kimseyi çekiştirmeyecek, dedikodu yapmayacak ve kimseye iftira etmeyecektir.
  3. Kimsenin aleyhinde bulunmayacaktır.
  4. Namazlarını, vaktiyle kılacaktır.
  5. Geçmiş namaz ve oruç borçları varsa, kaza edecektir.
  6. Bütün ahbaplarından ilgi ve ilişkisini kesecek, halve­te devam edecek ve ERBAİYN çıkaracaktır.
  7. Gayet az uyuyacaktır.
  8. Riyazete devam edecek, yani nefsini kıracak, her tür­lü zevk ve sefadan el çekerek takva içinde kanaatkârane yaşayacaktır.
  9. Her zaman nefsin isteklerinin aksini yapacaktır.
  10. Kendisini daima ölü gibi görecektir.

Sâlik, bu şartlan kabul ederse, istiğfar ve salât-u-selam ile emrolunarak elini tutarlar, ki o zaman sâlikin nefsi;

Nefis, olanca şiddetiyle kötülüğü emreder. (Yûsuf: 53)

 Hükmü uyarınca, NEFS-İ-EMMÂRE’dir. Sâlik, Mürşidinin emirlerine ve kendisine koşulan şartlara uyarak, zikrine devam eder. Kendisine Mefhari-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz manada zuhur edinceye kadar, istiğfar ve salât-ü-selim ile meşgul olur.

Sonra, o sâlike KELİME-İ-TEVHİDİ telkin ederler. Kelime-i-tevhide, sâlikin ilk vereceği mâna:

LÂ MÂBUDE İLLALLAH

(Allahu Teâlâ’dan başka mâ’bud yoktur.)

olur. Bu mâna ve Tevhid-i-şerifin tesiriyle, sâlik her yerde de­vamlı olarak kalbinden LÂ MÂ’BUDE İLLALLAH der gezer. Fakat, henüz nefs-i-emmârede bulunduğundan, işlediği mâ’siyet gözüne görünmez ve kendisini yüksek görür.

         NEFS-İ-LEVVÂMENİN ZİKRİ VE İŞARETLERİ NELERDİR?

Bundan sonra, Cenabı-Hakkın ihsanı ile sâlikin nefsi emmâre sıfatından, levvâme sıfatına tebdil olur. İşareti de şu­dur:

Sâlik, mânasında yeşil çimenler, sahralar, ağaçlar ve akar çeşme görmeğe başlar. O zaman sâlike İSM-Î-CELÂL telkin olunur. Nefs-i-levvâmede olan sâlikin devamlı olarak zikri İsm-i-celâldir. O ism-i-şerifin tesiriyle, sâlik işlediği mâsiyetle­re (günahlara) nadim ve pişman olup, istiğfar eder. Her zaman nefsine levmederek ağlar ve gözlerinin yaşı kaynar su gibi gayetle acı olur. Fakat, bâzan kendisinden isyan da sâdır olursa da işlediği ân nâdim (pişman) olarak istiğfar eder. Sonra yine işler, sözün kısası, lev­vâme’nin gerektirdiği gibi kendisini levm etmekten kurtara­maz.

Sâlik, levvâmede boyun eğmiş halde bulunur. Bâtınen, karanlıklarda bulunduğundan âh-ü-enin eder, gider ve okudu­ğu zikirden ve fikirden lezzet duyamaz?

Nefs-i-levvâme ’de sâlik. Kelime-i-tevhide:

LA MAKSUDE İLLALLAH

(Allahu Teâlâ'dan başka maksud yoktur.)

 Mânasını verir. Her yerde kalbinden LA MAKSUDE İLLALLAH diye çağırır. İsm-i-zâtın harareti kalbine tesir edip, VELED-İ- KALB zuhur eder.

NEFS-İ MÜLHİME’NİN ZİKRİ VE İŞARETLERİ NELERDİR?

 Daha sonra, sâlike Cenabı-Hakkın ihsanı yardımcı olur ve nefsi levvâmeden, mülhime’ye tebdil olur. Bunun işareti de şu­dur:

Sâlik, mânada bağlar, bahçeler, nehirler ve ırmaklar gör­meğe başlar. Bazan da kuş gibi uçar. O zaman, sâlike İSM-İ-HÛ telkin olunur. Nefsi mülhimede olan sâlikin zikri devamlı ola­rak olur ve Kelime-i-tevhide verdiği mâna:

LÂ MAHBUBE İLLALLAH

(Allahu Teâlâ’dan başka mahbub (sevgili) yoktur.)

Olur. O zaman, sâlik ilk on şartı lâyıkıyle yerine getirir, ettiği mâ’siyetlere TÖVBE-İ-NASUH ile tövbe ederek, Allahu Teâlâ’nın nehiylerinden tamamen el çeker ve İlâhî emirlere devamlı surette uyar ve bunda sebat ederek, kalbinde aşk ateşi yan­mağa başlar ki, artık zikirlerinin lezzetini de duyar. Her ân LÂ MAHBUBE İLLALLAH diye dost yüzünü gözleyip ağlar. Bu devrede, sâlikin göz yaşı ılık su gibi ve biraz da kekremsi olur. Akranları arasında sevilir ve sayılır ve kendisine iyi nazarla ba­kılır. Zikrin harareti, vücuduna da tesir ettiğinden bütün azası zikreder, kendisi de azasının zikrinin sesini işitir. Aynı zaman­da, bütün mevcudatın zikirlerini de duyar. Kendisine, bundan sonra kabirlerin, kalplerin ve bütün gizli şeylerin keşfi açılır. TECELLİ-İ-ESMA ve TECELLİ-İ-EF’AL de bu makamda zuhur eder. Bunun işareti de şudur:

Sâlik, mânada denizleri yürüyerek geçer. Kuş gibi uçarak, istediği yerlere gider. Bunlardan başka, biraz da nurani berzah­lar zuhur eder.

Bu mertebede, sâlikin nefsi önüne çıkarak, onu aldatma­ya ve ayartmaya çalışır:

— Sen, artık işini bitirdin. Büyük bir zat oldun. Bu mer­tebeye, binde bir sâlik varamazdı. Sana, Allahu Teâlâ ihsan eyledi, gibi yanıltıcı ve şaşırtıcı telkinlerle, yolundan saptırma­ya başlar. Eğer, sâlikin müridi kâmil ise, bu berzahlardan alıp, ileriye geçirir. Mürşidi kâmil değilse, Allahu Teâlâ sizleri ve bizleri korusun, varlığa düşüp helâk olur, ki işte NEFS-İ-MÜLHİME’nin de hali budur.

NEFSİ-MUTMÂ’İNNE’NİN ZİKİRLERİ VE İŞARETLERİ NELERDİR?

 Ey aziz: Malûm olsun ki, bundan sonra Cenabı-Hakkın ihsanı ile, sâlikin nefsi mülhimeden mutma’inne’ye tahvil olur, ki işareti budur.

Sâlik, mânada denizleri yürüyerek geçer, istediği yerlerde kuş gibi uçarak gitmeğe başlar. Bazan, gökyüzüne çıkarak me­leklerle sohbet eder.

Bundan sonra sâlike İSM-İ-HAY telkin olunur. Nefs-i-mutma’innede bulunan sâlikin zikri devamlı surette İSM-İ-HAY olur. Kelime-i-tevhide vereceği mâna da:

LÂ MEVCUDE İLLALLAH

(Allahu Teâlâ’dan başka mevcut yoktur.) olur.

Bu makamda sâlik gayet cömert olur. Dost yoluna, bütün malını mülkünü vermeye razı olur.

Belki: (Dost yoluna canını ver) defler, hemen boynunu uzatır. Şeyhine, ölü yıkayıcının elindeki ölu gibi teslim olur. Bu makamda, ziyadesiyle kalb rikkati hasıl olup, ilâhi aşk günden güne artar. Fakat anâsır perdesinden geçemeyerek, her ân dost izini gözler, âh-ü-enin ile ağlar Göz yaşı, âdeta su gibi olur. Mânasında, göklere çıkarak Sidre't-ül-müntehâya kadar varır, meleklerle sohbet eder ve yeryüzünü kaftan kafa kadar gezer. Bütün mahlûkat ve mev­cudatın kimini hali ile, kimini dili ile anlar ve onlarla konuşur. Bu ve buna benzer keşif ve keramete dair bazı şeyler zuhur eder işte, bunlar öyle büyük uçurumlardır ki, eğer sâlik bun­lara kapılırsa, Allahu Teâlâ sizleri ve bizleri korusun, bir adım ileri gidemeyerek karanlıklarda kalır. Eğer, bunlara iltifat et­mez ve:

İLÂHÎ ENTE MAKSUDİ VE RİZAKE MATLUBİ

(Allahım! Maksudum (tüm gayem) sensin. Matlûbum (isteğim), senin rızandır.)

 Sözü ile giderse, bundan sonra MÜRAKABE-İ-İFNÂ zuhur eder ve hemen arkasından TECELLİ-İ-SIFAT nûrları da belirir. Bazılarına, bu tecellide:

Ey Emin ve mutma’in olan nefis! Ondan razı olarak ve rızasını kazanmış bulunarak Rabbine dön. Gir, salih kullarım zümresine... Gir, onlarla birlikte cennetime... (El-Fecr: 27, 28, 29. 30)

Âyeti kerimesinin sırrınca, sâlike hitap dahi zuhur eder.

Fakat, bazılarına da bu makamda şeytan kürsü üzerinde veya yeryüzü ile gökyüzünün arasında, yahut yanar ateş içinde görünür ve:

Ben, sizin yüce Rabbinizim.

Türünden veya buna benzer sözler söyler. Nefs-i-mülhime'de olduğu gibi yanıltıp, ayartmaya başlar... Eğer, sâlikin şeyhi kâmil olursa, bu gibi tehlikelerden kolaylıkla kurtulur. Şeyhi kâmil olmazsa, Allahu Teâlâ korusun, dalâlete düşüp, helâk olur

NEFS-İ-RADİYYE’NİN ZİKİRLERİ VE İŞARETLERİ NELERDİR?

 Ey aziz: Malûm olsun ki, bu Nefs-i-mutma'innenin tehlike­lerinden Cenabı-Hakkın ihsan ve keremiyle nefis kurtulur ve SIFAT-I-RÂDİYYE’ye tahvil olur. Onun da işareti budur:

Sâlik, mânada bütün mevcudatı yok olmuş görür. Yalnız bir beyaz veya kızıl, yahut başka bir renkte nur içinde kalırlar Bazıları, o halde:

Yeryüzünde, her şey fânidir. Azamet ve İkram sahibi olan Rabbin Celle Şânenin zâtı bakidir.

El-Rahman: 26. 27 âyeti kerimesi ihsan olunur ve hitap zuhur eder.

Bundan sonra, sâlike İSM İ YÂ HAK telkin olunur. Nefs i râdiyye’de olan sâlikin zikri devamlı surette YA HAK olur ve Kelime-i-tevhide verdiği mânâ, Mutma'inne’de olduğu gibi LA MEVCUDE İLLALLAH olur.

Bu makamda sâlik, gayet halim ve selim olur. Bütün mah­lûkat, onun elinden ve dilinden emin olurlar. Halk arasında son derece sevilir ve sayılır. Her nereye varsa, iradesiz tâzim ederler. Kendisi de kaza ve kaderinde olanların hepsine razı olur ve bir ân bile Allahu Teâlânın rızasından ayrılmaz Dünya ve âhiretle ilgili bütün maksutlardan geçer:

 

İLAHİ ENTE MAKSUDİ VE RİZAKE MATLUBİ

(Allahım! Maksudum sensin. Matlûbum, senin rızandır)

 

Sözü bu mertebede kendisine hal olur. Binaenaleyh, bu merte­bede olan sâlik, kendisine zuhur eden keşif ve kerametlerin hepsinden geçer ve her gördüğü şeyden kendisine müşahede zuhur eder ve gezip yürüdüğü yerlerde: LÂ MEVCUDE VE LA MAKSUDE VE LÂ MAHBUBE İLLALLAH diye çağırır.

Fakat, sâlik bu makamda da ikilikten kurtulamaz ve her ân ölümünü niyaz ederek ağlar ve göz yaşı âdeta su gibi olur. Bundan sonra, sâlike FENÂ-FİLLAH ve hemen arkasından da BEKA-BİLLAH zuhur eder.

İşte, bu HİLÂFET MAKAMIDIR.

Artık, sâlik nefsinin ve şeytanın şerlerinden emin olur. ENEL-HAK sırrı zuhur eder ve her gezip yürüdüğü yerde ENEL-HAK... ENEL-HAK... diye çağırır. Eğer, mürşidi kâmil olursa, kısa zamanda bu uçurumdan da kurtararak ileriye ge­çirir. Mürşidi kâmil olmazsa, mahcubiyette kalır.

Ey emin ve mutma'in olan nefis; Ondan razı olarak ve rızasını kazanmış bulunarak Rabbine dön. Gir salih kullarım zümresine... Gir, onlarla birlikte Cennetime.

(El-Fecr: 27, 28, 29, 30) hitabı, daha önce zuhur etmemişse, bu makamda zuhur eder.

NEFS-İ MERDİYYE’NİN ZİKİRLERİ VE İŞARETLE­Rİ NELERDİR?

 Ey aziz: Malûm olsun ki, bundan sonra sâlikin nefsi SIFAT-I RÂDİYYE'den. SIFAT-I-MERDİYYE’ye tebdil olur. İşareti budur:

Sâlik, Cenabı-Hak ile keyfiyetsiz (nasıl ve ne türlü olduğu) müşahede ve mükâleme eder, ki buna TECELLİ-İ-SIFAT, MÜŞAHEDE-İ-ZÂT denilir.

Bundan sonra, sâlike YÂ KAYYUM ismi telkin olunur ve nefs-i-merdiyye’de bulunan sâlikin zikri devamlı surette YÂ KAYYUM olur. Kelime-i-tevhide vereceği mâna:

Öyle ise bil ki, Allahu Teâlâ’dan gayri hiçbir ma'bud yoktur. (Muhammed: 19)

Olur. Halleri, Şeriat-i-mutahharaya uymak ve gereğini yerine getirmek ve bütün davranışlarında Aleyhissalâtü vesselam efen­dimize inkiyad etmek olur ki:

Allahu Teâlâ'nın ahlâkı ile ahlâklanınız. Allahu Teâlâ’nın sıfatı ile sıfatlanınız.

Hadis-i-şerifi sırrınca, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin sünnetlerini icra ve Efendimizin ahlâkları ile ahlâklanır. Kalbi gayet rikkatte ve merhametleri ziyade olur. Kendileri, daima Allahu Teâlâ'nın huzurunda olurlar. Nefs i merdiyye’de olan Zât-ı-şerif, her ân ve her nefes müşahede üze re olup TECELLİ-İ-ESMÂ, TECELLİ-İ-EF’AL, TECELLİ-İ-SIFAT ve MÜŞAHEDE-İ-ZÂT’tan sonra MÜSTAĞRAK-I-Fİ-ZATİLLAH dahi zuhur eder.

Bu makama erişen Zât-ı-şeriften keşif ve keramet gibi hârikuladelikler de zuhur eder. Lâkin, kendileri aslâ itibar etmezler ve bir ân Allahu Teâlâ’nın huzurundan ayrılmazlar. Meclislerine gelen misafirlere :

İnsanlara, akılları miktarınca söz söyleyiniz.

 Emr-i-şerifine uyarak, ziyaretçilerinin hallerine uygun soh­betler ederler. Eğer, misafirler arasında kabiliyetli birisi bu­lunursa, o kimsenin içinden geçenleri, teslimiyyeti kuvvet bul­ması için haber verirler.

Bu makamda bulunan Zât-ı-şerif, Allahu Teâlâ’nın hizme­ti ile memurdur. Îrşâd veya memleketler tasarrufunda olur. Ehlullah’ın erginlerinin hepsi Nefs-i-merdiyye’de olurlar. Bu makam, MAKAM-I-VAHDET’tir. Herkes, bu makama varamaz. Bu makamda olan Zât-ı-şerifin bütün davranışları:

Gözlerim uyur. Kalbim ise uyumaz.

Hadis-i-şerifi uyarınca uyumaları veya uyanık bulunmala­rı müsavidir. Her halde, her şeyden haberli ve her şeye vakıf bulunurlar. Her halde, her ân ve her nefeste müşahede ve mükâleme eder. Müşahede mertebeleri FENÂ ENDER FENA ve BEKA ENDER BEKA'dır. Yani:

Ölmeden önce ölünüz

Sırrına mazhar olmuşlar, fenâ sahrasında külliyen fâni olarak:

Fâni oldular, sonra fâni buldular.

 Sırrına da ulaşmışlardır ki, TECELLİ-İ-SIFAT’ta MÜSTAGRAKİYN-İ-Fİ-ZATİLLAH olmuşlardır. Bundan ilerisi, SÂFİYYE makamıdır. Bu makamda bulunan zâtı şerif, her asırda ya bir, ya iki veya üç olur.


NEFS-Î SÂFİYYE VE ONA ULAŞAN ZÂT-I-ŞERİFİN MERTEBELERİ NEDİR? SÜLÛKÜ TEKMİL EDENLERLE, GAVS-ÜL A’ZAM, KUTB-ÜL-AKTÂB MAKAM­LARI İLE FATİHA, HİLAFET ve ÎRŞÂD MAKAMLARI NELERDİR?

 

Ey aziz: Malûm olsun ki, Nefs-i-sâfiyyede olan Zât-ı-şerif CÂMİ-İ-ESMÂ MA’A SIFAT olup, TECELLİ-İ-ZATA mazhar ol­muştur. Yani:

Fâni olunuz, sonra fâni olunuz, sonra fâni olunuz,

Bâki olunuz, sonra bâki olunuz, sonra bâki olunuz.

 Sırrınca, üçüncü derecede FENÂ-FİLLAH ve üçüncü derecede BEKA-BİLLAH olarak TECELL-İ-ZAT’a MÜSTAGRAKİYN-İ-Fİ-ZÂTİLLAH olmuşlardır.

Nefs-i-sâfiyyede olan Zât-ı-şerifler de her asırda üç olur:

Birisi, KUTB-ÜL-İRŞÂD’dır. Yani, irşâda memur ne kadar Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin halifesi varsa, Kutb-ül-irşâd olan zatlar, hepsinden üstündür. KUTB-ÜL-İRŞÂD olan zat, kendisi doğuda ve müridi batıda olsa, bulunduğu yerden o müridi terbiye ve irşâd ederek VASIL-I-İLALLAH kılar. Onlar için, yakın veya uzak müsavidir.

İkincisi, GAVS-ÜL-ÂZAM’dır ki, bu da CÂMİ-İ-CİHAN ve MUTASARRIF-I-ÂLEM’dir. Fakat, Kutb-ül-Aktâb’ın mülâzımı olduğu için tasarrufa karışmaz ve daima kendi hallerinde olur­lar.

Üçüncüsü, Kutb-ül-aktâb’dır. Yani, CÂMİ-İ-ÂLEM, FErRİD-ÜZ-ZAMAN ve SULTAN-ÜL-ÂRÎFİYN HALİFETULLAH olur. Makamı şerifleri, hüveyyette olduğundan bütün mahlûkat ve mevcudatın yemeleri içmeleri, oturup kalkmaları, kaza ve kaderleri, sözün kısası dünyada olup bitenlerin hepsi onun tasarrufu altında ve onun dilemesiyle meydana gelir. Nefs-i-Sâfiyye olmak, zikrolunan üçlere mahsus olup, nefs-i-şerifleri

asıl sıfatını bulmuş vc onlar NEFİSSİZ olmuşlardır, iyi anla •

Kim, nefsini bilirse, Rabbini de bilir.

Hadis-i-şerifi, bu makamlar için söylenmiştir. Bu Zât-ı-şerifleri idrak edebilmekten akıllar âciz ve hayran kalır.

Bazı asırlarda, Kutb-ül-irşâd, Gavs-ül-â’zam ve Kutb-ül-aktâb makamlarının her biri, birer Zât-ı-şerife ihsan olunur. Ba­zı asırlarda da bu üç İlâhî makam, bir Zât-ı-şerife ihsan buyu­rulur. Yani, Kutb-ül-aktâb, Gavs-ül-â’zam ve sırrı hilâfet ola­rak bu üç İlâhî hizmet, bir Zât-ı-şerife ihsan olunur.

Buraya kadar sözü edilen nefsin dereceleri:

  1. Nefs-i-emmâre’dir ki, sâlikin ilk halidir.
  2. Nefs-i-lewâme’dir ki, bu da sâlikin başlangıç halidir.
  3. Nefs-i-mülhime’dir ki, sâlikin orta derecesidir.
  4. Nefs-i-mutma'inne'dir ki, sâlikin son halidir. Tarik-i- nefsaniyye’den sülük eden sâlikin nefsi, nefs-i-mutma’inneye varmadıkça, hiçbir şekilde vuslât sırlarını duyamaz. Tarik-i-nefsaniyyeden giden sâlikin, sülûkünü bulmak, uzun zamana muhtaçtır. Eğer, mürşidi kâmil olur da sâlik de teslim-i-külli ile teslim olup, ölü yıkayıcı elinde ölü gibi bulunursa, kabiliyetine göre, kimi dört senede, kimi yedi senede, kimi on iki se­nede, kimi on altı senede, kimi yirmi senede tecellisi gereğince vuslât ihsan olunur.

Eğer, mürşidi kâmil olur da, sâlik nakıs olursa 30 - 40 hat­tâ 50 - 60 senede nefs-i-mutma’inneye ancak tahvil olabilir. Onun için, tarik-i-nefsâniyyede olan sâliklerin çoğunun, ömür­leri yetmediğinden, yolda kalmışlardır.

Eğer, mürit bahadır ve mürşidi nakıs olursa, o sâlik keşif ve keramet tehlikesine düşerek varlık uçurumunda kalsa ge­rektir.

Makam-ı-mutma’inne, sâlikin nihayeti ve Ehlullah’ın bida­yetidir. Bundan ilerisi, Allahu Teâlâ’nın inayetidir, çalışmak­la meydana gelmez.

Nefs-i-Râdiyye, MAKAM-I-HiLÂFET’tir. Yani, râdiyye’de olan sâlike hilâfet haktır.

Nefs-i-Merdiyye, MAKAM-I-İRŞAD ve MAKAM-I-KUTBİYYET’tir. Yani, merdiyye’de olan Zât-ı-şerifler, HALİFE-İ RESÛLÜLLAH’tır.

Bunların hepsi, Allahu Teâlâ’nın hizmetinde bulunurlar. Nefs-i-Sâfiyye makamı, SIRRI-HİLAFET, GAVS-ÜL- A’ZAM ve KUTB-ÜL-AKTAB bu üç Zât-ı-şeriflere mahsustur.

Allahu Teâlâ’ya hamd-ü-senâ olsun ki, bizi bu nimet ve makama hidayet etti. Eğer, hidayet etmemiş ol­saydı, kendiliğimizden bu doğru yolu bulmamıza imkân yoktu. (El-A'raf: 43)

TARİK-İ-RUHANİYYE’NİN ŞARTLARI VE MERTEBELERİ İLE HER MAKAMIN ZİKİRLERİ VE TEVECCÜH USULLERİ NELERDİR?

 

Ey aziz: Malûm olsun ki, Tarik-i-nefsani ile bu tarike süluk edenlerin halleri açıklandıktan sonra, şimdi de saliklerin en yakını, en şereflisi ve en kolayı olan TARİK-İ-RUHANİYYE-İ-NAKŞİBENDİYYE’ye sıra geldi, onu açıklıyoruz

Tarik-i-ruhaniyye’de olan Zât-ı-şeriflerin, sâliki ruh yolundan götürmeleri büyük bir nimettir. Zira, bunda mücahede yoktur. Mücahede, nefis tarafından olur. Bunlar İse, nefse bakmazlar ve hemen ruhu temizlerler. Ruh temizlenince, aslına döner. Nefis de bütün çirkin ve kötü huyları ile gelir ruha teslim olur. Ruh, onları esir ederek emri ve itaati altına alır. Bu sebeple, ruhanî tarik gayet kolaydır. Tarik-i-ruhani pirleri ruhu yedi mertebeye taksim etmişlerdir:

  1. Kalp, 2. Ruh, 3. Sır, 4. Hafi, 5. Ahfâ, 6. Letâif-i-Nefs, 7. Letâif-i kül.

 Zikrolunan bu letâifte, bir nur işareti vardır. Ruh, tama­men temizlenir ve bu temizlik de sâdık olursa, LETÂİF-İ-KÜL’e varıncaya kadar, bu letâifte nurlar zuhur eder. O makamda da temizlik sâdık olursa, yani ruh gerçekten arınmış bulunur­sa, o zaman RUH bütün vücuda ŞAH olur ve bütün çirkin ve kötü huyları ile nefis gelir, ruha teslim olur. Bundan sonra, ru­hun her emrine itaat eder ve âdeta onun esiri olur.

Nefis, her ne kadar ruha teslim ve onun esiri olursa da yine kötü ve çirkin huylarını başına toplayıp, türlü türlü hilelerle ruhun yolunu şaşırtmağa çalışır. Fakat, ruh Cenabı- Hakkın ihsanı ile, bütün bu hilelerin nefisten olduğunu bilir ve nereden çıkarsa önüne dikilir ve daima uyanık bulunur.

İLÂHI ENTE MAKSUDİ VE RİZAKE MATLÛBİ

(Allahım! Maksudum (gayem) sensin. Matlûbum (isteğim) senin rızandır)

Zikri ve fikriyle meşgul olur.

Tarik-i-ruhaniyyede bulunan Zât-ı-şerifler, rü'yâya da itibar etmezler ve sâlike teveccühü öğretirler. Sâlikin teveccühün de ne zuhur ederse, ona göre tâbir ve teselli ederler.

Tarik-i-ruhaniyyede olan bir zata, bir sâlik gelerek inâbe istediği vakit, eğer o Zât-ı-şerif kâmil ve mükemmel ise, o kim­seye istihare emreder. Adını ve ne iş gördüğünü sorar. Boyu­na, posuna, şekline de bakar. Sonra, Resûlüllah sallallahu aley­hi ve sellem efendimize teveccüh eder ve o kimsenin adını ve şeklini tarif ederek, izin ister. Aleyhissalâtü vesselam efendi­miz de meleklere emir buyurarak, o kimsenin ruhunu huzu­runa celbettirir. Ezeli ilminde mühürlenmiş bulunan mühüre bakarak, o sâlikin tarikattan nasibi varsa, alnına SÂDIK müh­rünü basar. Nasibi yoksa, bu defa alnına KÂZIB (yalancı) mühürünü basar.

Sonradan, sâlik şeyhin huzuruna geldiği zaman, alnında KÂZIB mühürü varsa hatırını kırmadan tatlılıkla defederler. SÂDIK mühürü basılmışsa, o sâliki halvethaneye götürür, kar­şısına oturtur ve her şeyden önce kendisine şu beş şartı em­reder:

  1. Yalan söylemeyecektir.
  2. Kimseyi çekiştirmeyecek, dedikodu yapmayacak ve kim­senin aleyhinde bulunmayacaktır.
  3. Abdestsiz gezmeyecektir.
  4. Beş vakit namazını, vaktinde ve zamanında kılacaktır.
  5. Üzerinde namaz ve oruç borçları varsa, kaza edecektir. Bundan sonra, ölümü düşünmeyi ve RABITA’yı öğretir.

Sâlikin kabiliyeti yoksa, kendisine istiğfar ve salât-ü-selâm emrolunur ve bir müddet bunlarla meşgul olduktan sonra zikir telkin edilir. Sâlikin kabiliyeti varsa derhal zikir telkin olunur.

Sâlike, önce kalp mahallerini gösterirler. Zikr-i-kalbi ola­rak, istidâdına göre Lâfza-i-Celâl telkin ederler. Bundan sonra, mürşit sâliki karşısına alır, diz dize oturtur, alnını alnına da­yar ve sâlikin haline nazar eyler. Eğer, sâlikin halinde muhabbet-i-ilâhî, aşk-ı-Rabbanî ve cezbe-i-samedani orta derecede bu­lunursa, onu över ve kalbini kendi kalbinin içine alarak İlâhî feyiz deryalarından bir çeşme açar ve teveccühe memur olan meleklere emrederek sâlikin kalbinde bulunan hased, kibir, kin ve benzeri çirkin ve kötü huy dağlarını, Muhabbetullah kazmalarıyla darmadağın etmeğe başlarlar. Dünya hırs ve istek­lerini, dünya muhabbetini ve buna benzer kin, garaz, düşman­lık, hile ve desise çamurlarını, Muhabbetullah ocağına atarlar ve aşk ateşi ile yakarlar. Bundan sonra, ilâhî feyiz ile kalbini yıkamağa başlarlar. Kendi hallerine göre, sâlike bir elbise giy­dirirler.

Eğer, sâlikin kalbinde bulunan Muhabbetullah ocağına, ilâhı aşk ateşinden bir kıvılcım atar ve bir elbise giydirerek, kalbini yıkamaya başlarlarsa, o ânda sâlikin hali değişir ve kal­binde ilahî aşk zuhur eder. Sâlikin, İlâhî aşkı üstün gelerek aşı­rı derecede cezbe halinde bulunursa, kalbini kendi kalpleri içi­ne alarak Muhabbetullah ocağındaki aşk ateşine, sadakat ve şefkat çeşmelerinden bir musluk açar ve o aşk ateşini teskin ederek kendisinden cezbe halini alırlar. Hakkın inayetiyle, cezbe hali sâlikten kalkar. Sonra, yine İlâhî feyiz ile, yukarıda anlatıldığı gibi sâlikin kalbini yıkamağa başlarlar. Zira, aşırı cezbe ile, sâlik meczup olur. Sâlikte cezbe fazla olursa, o cez­benin harareti ile letâifi göremez. Aşk ateşi üstün geldiğinden, vuslât sırları zuhur ederek MECZUB-U-İLÂHİ olur.

Cezbeden ve İlâhî muhabbetten hiçbir eser olmazsa, o sâ­lik Muhabbetullah’tan korku duymaz ve tarikati âliyyeden de hiçbir şey anlamaz. Onun için mürşid-i-kâmil olan zat, hal ol­mayana hal ihsan ederler. Hali fazla olanın da halini alırlar. Bu gibi hususlar, kâmil ve mükemmel olan Zât-ı-şeriflere mah­sustur. Çünkü, onlar da bulunması ve ele geçirilmesi zor bir madde gibidirler. Yukarıdan beri anlatıldığı şekilde, sâliklere daima teveccüh ederek feyiz ihsan ederler.

Ey aziz: Malûm olsun ki, sâlik kendisine emrolunan beş şartı devamlı olarak yerine getirir, mürşidinin emir ve tenbihlerini lâyıkıyle edâ ederek teslim-i-külli ile teslim olur ve ölü yıkayıcının elindeki ölü durumunda bulunur ve zikir ve fikir­le meşgul olursa, kısa zamanda o sâlikin kalbi asıl sıfatını bu­lur. Cenabı-Hakkın ihsanı ve mürşidinin himmeti ile kin, ga­raz, düşmanlık, hile ve desise ve buna benzer kötü düşünce­leri kalbinden çıkarır ve temizler ve nur zikriyle nurlanır VELED-İ-KALB zuhur eder. Bundan sonra, ruha asıl hil’ati olan bir kırmızı hil’at giydirilir, ki alâmeti şudur:

Sâlik, o vakit kalbine zikrederken, bir kırmızılık gibi, ya­nar ateş gibi, güneş doğar gibi, kırmızıya bakan renkler zuhur eder. İşte, o zaman sâlikin zikri ruha naklolunur. Kalbine oku­duğu zikrinden başka, ruhun yeri de gösterilerek, bir miktar zi­kir de ruha telkin olunur.

Sâlik, yine devam üzere bulunursa, ruhun letâfeti de as­lına döner ve ruha asıl hil’ati olan bir sarı hil’at giydirilir Alâ­meti de şudur:

Sâlik ruhuna zikrederken, ruhun yerinde bir sarı renk gö­rür. İşte, o zaman sâlikin zikri sırrına naklolunur. Lâtife-i-sırrın yeri sâlike gösterilerek, evvelki zikirlerden başka, bu sırra da bir miktar zikir telkin olunur.

Sâlik, yine devam ve sebatta olursa, lâtife-i-sır da aslına döner ve sırra, asıl hil’ati olan bir beyaz hil’at giydirilir. Alâ­meti, sâlik sırrına zikrederken, sırrın yerinde bir beyaz nur veya beyaz renk görür. O zaman, sâlike hafi zikri telkin olunur. Sâlike, lâtife-i-hafinin yeri haber verilerek, önceki zikirlerden başka, bir miktar zikir de hafiye telkin olunur.

Sâlik, devam ve sebat ederek zikrinde ve fikrinde bulunur­sa, lâtife-i-hafi de aslına döner, bu defa ruha asıl hil'ati olan bir yeşil hilat giydirilir. Alâmeti budur ki, sâlik hafiye zikre derken, Lâtife-i-hafi’nin yerinden yeşil bir nur veya yeşil bir renk görünür.

O, gizli sözünü hattâ daha gizlisini bilir. Allahu Teâlâ, o mâ’budu bil-haktır ki, ortağı ve benzeri yoktur. (Tâ-Hâ: 7-8)

Hükmü uyarınca, bu makamda çok istidadı olan sâliklere İLMEL-YAKİN hasıl olur. Yeşil nurun zuhurundan sonra, sâlikin zikri ahfa'ya naklolunur. Sâlike, lâtife-i-ahfa’nın yeri gösterilir, önceki zikirlerinden başka, bir miktar da lâtife-i-ahfa’ya zikir telkin olunur.

Sâlik, evvelkinden ziyade zikre ve fikre devam ve sebat ederek meşgul olursa, Cenabı-Hakkın ihsanı ile, lâtife-i-ahfâ da aslına döner ve ruha asıl hil’atlarından iki hil’at giydirilir. Biri siyah ve birisi de beyazdır. Alâmeti budur ki, sâlik zikri ahfâ ile meşgul iken bir siyah veya beyaz nur zuhur eder. Bun­dan sonra, sâlikin zikri Letaif-i-nefs’e naklolunur. Letaif-i-nefsin yeri sâlike gösterilir ve önceki zikirlerinden başka bir mik­tar zikir de letaif-i-nefse telkin olunur.

Bu makam, FENÂ-FİŞ-ŞEYH makamıdır. Sâlikte, Muhabbetullah orta derecede olur. Burada, Fenâ-fiş-şeyh zuhur eder, sâlik şeyhinde fâni olur. Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizi de teveccühünde görür ve konuşur. Bazılarına da bu haller, Letaif-i-ahfâ’da zuhur eder.

Mürşidinin kuvvetiyle, sâlik ruhta, sırda ve hafi’de iken, bunlardan önce de kalp zuhur etmeden zikrolunan bu hallerin olduğu vardır.

Sâlikte, ahfâ'dan sonra Muhabbetullah artar, zikri ve fik­ri zevk ve şevk ile olur. Eğer, sâlikin muhabbeti aşırı ve son derece aşırı olursa, Fenâ-fiş-şeyh ve müşahede-i-Resûlüllah, mürakabede veya daha sonra zuhur eder. Çünkü, muhabbetin aşırılığı sâliki tarikatten alıkoyar ve geciktirir. Eğer, Sâlikte Muhabbetullah bundan da fazla olursa, cezbenin fazla aşırı git­mesi neticesinde, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendi­mizi göremez meczub-u-ilâhi olur. Sâlikte, Muhabbetullah’tan eser bulunmazsa kötürüm olur. Gerek letaiften ve gerekse murakabenin seyrinden haberi bile olmaz. Meğer ki mürşidi kâ­mil ola, çünkü mürşid-i-kâmile göre bu sayılan hallerin hepsi müsavidir.

Sâlik, bu makamda da devam ve sebat ederse, Letaif-i-nefs de aslına dönerek, ruha asıl hilatlerinden bir turuncu hil’at giydirilir. O zaman sâlikin zikri, Letaif-i-külle naklolunur. Sâlike, Letaif-i-küllün yeri tarif olunur ve bir miktar zikir tel­kin edilir.

Bundan sonra, sâlik yine devam üzere olursa, letaif-i-kül de aslına döner. Yani, LETAİF-İ-KALB’den LETAİF-İ-KÜL’le varıncaya kadar, her birinde ruh arınır ve paklanır ve bu arı­nıp paklanmak sâdık olduğundan, birer hil’at ile bütün letâif ruha teslim olunur.

Letaif-i-külde de ruhun arınması sadık olunca, sâlikin al­nının ortasına SADAKAT mühürü basılır, baştan aşağı bütün vücuduna padişah olur ve bütün letaif ona teslim olunur. Ar­tık, ruh bütün vücuda mutasarrıf olduğundan, zikrin harareti de vücuda tamamiyle tesir ederek, bütün azalar ruh ile zikre­derler. Sâlik, onların zikirlerinin sesini, ten kulağı ile işitir Bazı sâlikler de bunlardan başka bütün mevcudatın zikirlerini ten kulağı ile işitirler:

Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmesin. (Fakat, siz onların tesbihlerini anlamazsınız.) Allahu Teâlâ, halimdir, gafurdur. (El-İsrâ: 44)

Âyeti kerimesi ile teyit buyurulduğu gibi, bütün eşya tesbih ederler. Fakat bu makama erişmeyen kimseler işitemezler. Letaif-i-küllün işareti de budur.

Bu makamda, nefis duracak veya kaçıp kurtulacak bir yer bulamaz ve en sonunda bütün kötü ve çirkin huylarını başına toplayarak gelir, ruha teslim olur ve her emrine itaat eder.

Fakat, daima fırsat kollar ve ruhu tuzağına düşürmeğe çalışır ki Allahu teâlâ masun ve mahfuz eyleye... (Âmin.)

Azizim: Malûm olsun ki, bundan sonra sâlike NEFİY ve İSBAT telkin olunur. Yani, KELİME-İ-USULİ sâlike tarif edilir. Bu makam. İLM EL-YAKİN makamıdır. Sâlik, ilm-el-ya-kin ile bu makamda Cenabı-Hakkı bilir.

Onun için, bundan sonra sâlikin muhabbeti günden güne artar ve âhü-enin ile dost cemalini gözler. AYN-EL-YAKIN MÜŞAHEDE-İ-CEMAL ister.

TECELLİ-l-ESMÂ ve TECELLİ-İ-EF’AL da bu makamda hal olur.

Bazı sâlikler de bu hallerin daha önce de zuhur ettiği ol­muştur. Bazıları da, bu makamda kabirleri, kalpleri ve memleketleri ve bunlar gibi ancak meleklerin vakıf oldukları şeyle­ri biraz keşfetmeğe başlarlar.

Fakat, büyük bir uçurumdur ve sâlikin imtihanıdır. Eğer zuhur eden şeylere kapılır ve onlara değer verirse:

İLÂHİ ENTE MAKSUDİ VE RİZAKE MATLÛBİ

(Allahım! Maksudum (gayem) sensin. Matlûbum (isteğim) senin rızandır)

Sözünde yalancı çıkarlar ve vuslat sırlarını duyamazlar. Meğer ki, sâlikin mürşidi kâmil ola.

Bu hususlar, mürakabeden sonra, FENÂ-FİLLAH ve BEKA-BİLLÂH’a erişilince zuhur ederse, sakınca yoktur. O za­man, sâlike Allahu Teâlâ’nın ihsanı olur ki, hiç birisine sevgi göstermemeli ve Cenabı-Hakkın rızasını gözetmelidir. Ruhani tarikte kolaylık ve nefsani tarikte güçlük ve meşakkat olmasının sebebi de budur. Bu gibi keşif ve keramet ihsanları, nefsanî tarikten giden sâliklere, sülük esnasında zuhur eder. O sebeple, uzun zamana muhtaçtırlar ve kolay kolay sülûkü tekmil edemezler.

Fakat, dersimiz olan ruhani tarikte sâlik, devam ve se­bat eder ve şeyhinin şartlarına ve tariflerine riayet ederse şeyhinin sözünden dışarı çıkmazsa, Kelime-i-tevhitteki ke­limesi, bir ateş gibi sâlikin dünya muhabbet, hırs, istek ve arzularını yaktığı gibi, ukbâyı da tamamen yakarak mahv eder.

Bundan sonra sâlike, CEZBE-İ-KAYYUMİYET ihsan olu­nur ve artık sâlik kelimesini çekince gerek kendisini ve gerekse bütün mevcudatı mahvolmuş görür.

İLLALLAH kelimesini okuyunca, kendisini ve bütün mev­cudatı, Hakla kaim görür. NEFİY ve İSBAT zuhurları budur ki:

Biz, onlara yakında Âyetlerimizi gerek arzın ufukla­rında ve gerek nefislerinde göstereceğiz. Tâ ki, onun hak olduğu, kendilerine tebeyyün etsin.

Fussilet: 53 âyeti kerimesinin sırrı zuhur eder. İyi anla, bu böyledir.

AHADİYYET MURAKABESİ NASIL OLUR? RAH­MANİ, NEFSANİ VE ŞEYTANİ ZUHURLARI NELERDİR?

Ey aziz: Malûm olsun ki, bundan sonra sâlike MÜRAKABE telkin olunur. Bu MÜRAKABE hakkında, âyeti kerimeler ve Hadis-i-şerifler vardır:

Allahu Azim-üş-şân, üzerinizde gözeticidir. (El-Nisa: 1)

O, Allahu Teâlâ’nın gerçekten her şeyi görmekte olduğunu bilmiyor mu? (El Alâk: 14)

 Allahu Teâlâ onlardan razı oldu. Onlar da Allahu Teâlâ’dan razı oldular, işte, bu Rabbi celle şâne’den korkan kimseler içindir.       (El-Beyyine: 8)

- En büyük İhsan, Allahu Teâlâ’yı görüyormuş gibi iba­det etmendir. Sen, onu görmesen bile, o sem daima görür.

Bir saat tefekkür etmek, yetmiş yıl ibadet etmekten hayırlıdır.

 - Kişinin himmeti, kıymetidir.

 - Kim, Allah ve Resûlüne hicret ederse, bu hicreti so­nunda Allah ve Resûlüne kavuşur.

Bu âyeti kerimelerde ve Hadis-i-şeriflerdeki delâlet ve işaret üzere, mürşidinin tarif ettiği şekilde MÜRAKABE ile meşgul olan salik, gece ve gündüz, dost cemali müşahedesini arzusu içinde mürakabesinde zikirsiz ve fikirsiz otururken birdenbire şeytan onun her taraftan helâkine çalışır.

Salık, murakabede iken bütün mevcudatı yok olmuş yalnız kendisini görürse veya başka bir kimsenin şekil ve şemâilinde kendisini görürse, işte bu nefsindendir. Eğer, sâlik kendisini, şeyhini veya Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizi görürse, bu da FENÂ-FİŞ-ŞEYH veya FENÂ-FİR-RESUL olur.

Sâlik mürakebesinde bağlar, bahçeler, nehirler, meyve­ler, güzel kızlar ve oğlanlarla birlikte kendisini şemailiyle görürse bu da nefsindendir. Fakat; kendisini, şeyhini veya aleyhissalâtü vesselâm efendimizi şemâil-i-şerifeleriyle görürse görmüş olduğu bağlar, bahçeler, nehirler ve meyveler ruhani cennettir. O kızlar ve oğlanlar da huriler ve gılmanlardır.

Sâlik, mürakabede otururken, her şeyin yok olduğunu, ateşten veya nurdan bir kürsü üzerinde bir zatın oturduğunu ve karşısında sayısız meleklerin durduğunu görürse yine kendisine bakmalıdır. Kendisinin veya başka birisinin şemâilini görürse, o kürsü üzerinde oturan da karşısındakiler de hepsi şeytandır. Hemen istiğfar etmek gerektir. Fakat; kendisini şeyhini veya Resûl-ü-zişân efendimizi görürse, kürsü üzerin­de oturduğunu gördüğü Zât-ı-şerif ya Cebrail ya Mikâil ya İsrafil veya Azrail’dir.       

Ben, sizin Yüce Rabbinizim. (Nâziat Sûresi: 24)

Şeklinde bir hitab olursa., hemen salik, bu hitap esnasında kendisi­ne bakmalıdır. Eğer kendisini var bulursa., bu hitabı şeytandan bilmeli... Zira, iki varlık bir yerde olmaz. Eğer bu hitaptaki TECELLİ-İ-HAK’tan gelmiş olsaydı; salikte eser kalmazdı. Zira:

Hak, ancak resmi mahvolan, ismi kaybolan kimselere tecelli eder.

 Hükmü uyarınca, sâlik mevcut iken olan hitap, ancak şeyta­nidir. Mel’unun türlü türlü hileleri vardır:

— Kulum; ben senden razıyım. Bundan sonra, senden emr-i-mâ’rufu affeyledim. Bütün nehyolunan şeyleri sana mübah kıldım. Şimdiden sonra her ne işler isen mağfursun, sen benim sevgilimsin, gibi korkunç sözler kimseleri zulüm ve haksızlık deryasına düşürüp helak etmiştir. Bu gibi hallerden, Allahu teâlâ’ya sığınırız.

— Bunları nasıl fark edelim? diye sorulacak olursa:

Ey iyman edenler! Allahu Teâlâ’dan korkun... O’na yaklaşmaya vesile arayın... Ve yoluna cihad edin ki, felah bulasınız. (El-Mâi’de: 35)

Âyeti kerimesinin hükmü gereğince, bu tarikte felah bulmak, ancak mürşid-i-kâmil bulmakla mümkündür. Mürşid-i-kâmil olanlar, bu sırları bilirler. Sâlike de ona göre tâbir ve teselli ederler. Bu sebeple, sâlike mürşid-i-kâmil aramak, farz makamındadır.


Murakabe-i-İfnâ’dan Sonra Vuku Bulan Müşahede ve Tecelliler Nelerdir?

Ey aziz: Malûm olsun ki, mürakabe-i-ifnâ şöyle olur: Sâlik, mürakabede otururken, kendisini ve bütün mevcudatı, en küçük zerreye varıncaya kadar tamamen mahvolmuş görür. Ortada yalnız, beyaz veya yeşil veya kırmızı yahut sa­rı nur kalır. İşte, buna FENÂY-I-MÜRAKABE ve TECELLİ-İ-NUR tâbir olunur. Bazılarına, bu halde iken keyfiyetsiz hitap dahi zuhur eder:

(Bugün mülk kimindir?) diye sorulur. Kimse cevap veremez. Allahu Teâlâ buyurur: (Tek ve Kahhar olan Allah’ın...)   (El-Mü’min: 16)

Yeryüzünde her şey fânidir. Ancak, azamet ve ikram sahibi olan Rabbin Celle Şâne’nin zâtı bâkidir. (Er-Rahman: 26. 27)

Her şey helâk olur, fânidir. Ancak, O’nun zâtı bâkidir.  (El-Kasas: 88)

Bu tecelliler, kendisinde zuhur eden sâlikin, Fâtiha’sının çekilmesi revâdır. Çünkü, sâlikin nihayet derecesi budur. Bu makam, sâlikin nihayeti ve Ehlullah’ın bidayetidir. Çünkü, bundan sonra TECELLİ-İ-İLAHİYYE’ye nihayet yoktur.

Sâlik, mürakabede otururken, kendisini ve bütün mevcu­datı tamamen mahvolmuş görür ve hemen sonra Cenabı- Hakla kaim olarak tekrar zuhur ederse, bütün eşyadan key­fiyetsiz müşahede zuhur eder ki, bu tecelliye FENA-FÎLLAH ve BEKA-BİLLAH tâbir olunur. Bazılarına:

Ey emin ve mutmain olan nefis! Ondan razı olarak ve rızasını kazanmış bulunarak Rabbine dön... Gir, sâlih kullarını zümresine... Gir, onlarla birlikte cennetime...   (El-Fecr: 27. 28. 29, 30)

Hitabı celili de bu tecellide zuhur eder. Bu makam HİLÂFET MAKAMIDIR.

Fakat, BEKA-BİLLAH’ın bir alt derecesidir. Bundan ileri­si de beyan olunmuştur. Sözün kısası, buraya kadar anlatılan TARÎK-İ-RUHANÎYYE’den tarif ettiğimiz sülük usulü, TARİK-İ-NAKŞİYYE’den bu âciz köleleri MUHAMMED ŞEMSEDDİN'in usulüdür ki, en kolay ve şerefli yoldur. Zira, tarik Kuran-ı-azim-üş-şândır.

Kur’an’dan gayrı hidayet arayanı, Allah Teâlâ dalâlete sevk eder.

Hükmü gereğince, Kur’an’dan gayrısından hidayet isteyen, dalâ­lete düşer. Bunu iyice bil! Allahu Teâlâ, sizleri ve bizleri ko­rusun.

Tarik-i-ruhaniyye’den pek çok pir zuhur etmiştir. Bunla­rın, her biri bir usûl üzere gitmiştir. Hepsinin usûllerinden, bu fakire ihsan olunan usûl, tarikin sâlikleri hakkında gayet ko­lay olduğundan söz ve yazı haline getirildi ve TARÎK-İ-ŞEMSEDDİN adı verildi.

Bu tarik-i-ruhaniyyede beyan olunan usûl üzere gidecek tâlip ve sâliklerin, istidatları da varsa 3 günde, veya 7 günde veya 11 günde veya 40 günde veya 2 - 3 ayda veya 6 - 7 ayda veya bir senede kendi kabiliyyetine ve mürşidinin kutsi kuv­vetine göre murat ettiği şekilde sülûkünü tekmil etmesi nasip olur.      

Eğer, sâlikin istidadı noksan olursa, 1 senede, 3 senede, 5 senede, 10 senede. 15 senede, 20 senede sülûkünü tekmil ede­bilmesi nasip olur.

Fakat, eğer mürşit kâmil ve mükemmel olur ve dilerse noksan olan sâliki, kudsî kuvveti hasebiyle çok kısa zamanda tekmil-i-sülûk ettirebilir. Çünkü, kemal ehlinden olan mürşid-i- kamile göre noksan veya tamam, her ikisi de müsavidir. Me­ğer ki, murat etmeyeler. Yahut sâlikin sırrı kaderinde nasibi olmaya... Amma, mürşide lâzım olan odur ki, sâlik tekmil-i-sü­lûk edinceye kadar, Resûlüllah sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimizi, hakkıyla müşahede müyesser olduysa, ne âlâ, eğer olmadıysa:

— Bu, tekmil-i-sülûk etti, diyerek zikrini indirmemelidirler. Zira, yalnız MÜŞAHEDE-İ-CEMAL ile, sâlik tek kanatlı kuş gibidir. Tek kanatlı kuşun uçamayarak helâk olduğu gibi, sâ­lik de bir tehlikeye düşer ve helâk olur. Onun için, şeyhe lâzım olan, bu gibi sâliklerin zikrini ve fikrini tenzil etmemeli, zik­rinden başka her gün bir veya iyi saat teveccüh de emretmelidirler. Sâlik, aleyhissalâtü vesselâm efendimizi müşahede edinceye kadar, şeyhinin de o sâlike, FENÂ-FİR-RESÛL’den tevec­cüh etmeleri lâzımdır.

Eğer, sâlik sülük esnasında Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizi müşahede ederek, tekmil-i-sülûk nasip olursa, o sâlike ZÜL-CENÂHEYN tâbir olunur ki, iki kanatlı kuş gibi olup, yüksek mertebeler aşacağına işarettir.


Ey aziz: Malûm ola ki, sâlike önce FENÂ FİŞ-ŞEYH’ten başlanılarak, tâ LETÂİF-İ-AHFÂ zuhur edinceye kadar böylece teveccüh olunur.

LETÂİF-İ-AHFÂ zuhur ettikten sonra, sâlike teveccühü FENA FİR-RESÛL’den başlanılarak, tâ NEFİY ve İSBAT’a ka­dar böylece teveccüh olunur.

NEFİY ve İSBAT, salikte zuhur ettikten veya telkin olunduktan sonra, sâlike teveccühü FENÂ-FİLLAH'tan etmeli ve FATİHA’sı çekilinceye kadar böylece teveccüh olunmalıdır.

Bundan sonra, yani Fâtiha’sı çekilince, artık teveccühe hâcet yoktur.

Fakat; bu şekil, sâlikin orta halde olursa, yani MUHABBETULLAH sâlikte aşırı derecede olmaz ve orta halli bulunursa sülük esnasında AHFÂ’ya kadar şeyhi bulmalı, NEFİY ve İSBATA kadar aleyhissalâtü vesselam efendimizi müşahede ve mükâleme ihsan olunduktan sonra murakabeye geçmeli, MÜRAKABE’den sonra FENÂ-FİLLAH ve BEKA-BİLLAH ve MÜŞAHEDE-İ-CEMAL ihsan olunursa, o salikin FÂTİHA’sı çekil­dikten sonra, teveccüh iktiza etmez.

Eğer, sâlik AHFÂ’ya kadar şeyhini bulamazsa, o zaman şeyhe lâzım olan, sâlik teveccühünde şeyhini görünceye kadar FENÂ-FİŞ-ŞEYH’ten teveccüh etmek lâzımdır.

FENÂ-FİR-RESÛL’den teveccüh de böyledir. Eğer, sâlike NEFİY ve İSBAT’a kadar, teveccühünde Resûlüllah aleyhi ve sellem efendimizi müşahede müyesser olmadıysa, şeyhe lâzım olan sâlik teveccühünde aleyhissalâtü vesselâm efendimizi gö­rünceye kadar kendisine FENÂ-FİR RESÛL’den teveccüh et­mektir. Sâlik, mürakabeyi bulmuş olsa bile, Resûlüllah’ı mü­şahede edinceye kadar, teveccühü FENÂ-FİR-RESÛL’den etmek lâzımdır.

Zira, bazı sâlikler tekmil-i-sülûk ederler, fâtihaları çekilir, mürakabeyi ve müşahedeyi bulurlar. Fakat, Aleyhissalâtü ves­selâm efendimizi göremezler. İşte böyle olan sâlike, RESÛLÜLLAH’ı görünceye kadar FENÂ-FİR-RESÛL’den teveccüh etmek lâzımdır.

FENÂ-FİŞ-ŞEYH, FENÂ-FİR-RESÛL ve FENÂ-FİLLAH birbirlerine zarf gibi, olmuşlardır. Fenâ-fiş-şeyh zuhur etmez­se, Fenâ-fir-Resûl de zuhur etmez. Fenâ-fir-Resûl zuhur etmez­se, fenâ-fillah da zuhur etmez. Fakat, fenâ-fiş-şeyh ve fenâ-fir-Resûl zuhur etmeden MÜRAKABE ve MÜŞAHEDE sırlarının bazı sâliklerde zuhur etmesi, CEZBE-İ-İLÂHİ’nin üstün gelme­sindendir.

Binaenaleyh, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, sâlike zuhur edinceye kadar teveccüh lâzım olur. Çünkü, salik o hal üzere bırakılsa, ya meczup olmasından veya mertebesinin düşmesinden korkulur.

Eğer, sâlike LETAİF-Î-KALB zuhur ettikten sonra, MÜŞAHEDE-İ-RESÛLÜLLAH zuhur ederse, şeyhe lâzım olan te­veccühü değiştirmeyerek aynı tertip ile devam etmektir. Ya­ni AHFÂ’ya kadar FENÂ-FİŞ-ŞEYH’ten, NEFİY ve İSBAT’a kadar FENÂ-FİR-RESÛL'den, MÜRAKABE’ye kadar ve daha sonra FENA-FİLLAH’tan teveccüh etmelidir.

Bu gibi sâliklerle, orta halli olan sâliklere, FÂTİHA’ları çekildikten sonra, teveccüh iktiza etmez.

Bu bahsi, başından itibaren özetleyelim:

Ey aziz: Malûm olsun ki, mürşid-i-kâmile lâzım olan, bir sâlik gelip kendisinden inâbe istediği zaman, ona istihare tel­kin etmeli ve kendisi de Fahr-i-kâinat aleyhi ve âlihi Efdal-üt- tahiyyat efendimizden izin istemelidir. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz tarafından nasıl bir işaret olursa, ona göre gereğini yerine getirmelidir. Meselâ, müsâde buyurdukları takdirde, o sâlike inâbe vermeli ve hemen onu karşısına alarak FENÂ- FİŞ-ŞEYH’ten teveccüh etmelidir. Bu teveccühte, sâlike ruhaniyyeten bir kırmızı hil’at giydirmeli, sonra İlâhî feyizden bir çeşme açarak, sâlikin kalbi bütün dünya hırs ve heveslerinden temizleninceye kadar doldurmak, Allah sevgisi ile sâlikin kal­bi dolmalı ve bu hal ile AHFÂ’ya kadar her hafta teveccüh olun­malıdır.

Eğer, bu makama kadar sâlik, FENÂ-FİŞ-ŞEYH’i bulabil­mişse, bundan sonra kendisine FENÂ-FİR-RESÛL’den tevec­cüh etmelidir. Bu teveccühünde de sâlike FENÂ-FİR-RESÛL’­den bir yeşil hil’at giydirmeli, aynı usûl ile tâ NEFİY ve İSBAT’ı buluncaya ve MÜRAKABE telkin olununcaya kadar teveccühe devam etmelidir.

Sâlik, FENÂ-FİR-RESÛL’ü de bulursa, bundan sonra FENÂ-FİLLAH’tan teveccüh etmelidir. Bu teveccühünde de sâlike beyaz bir hil’at giydirmeli ve aynı usûl ile her hafta tevec­cüh eylemelidir ki, sâlik MÜRAKABE’yi tam ve eksiksiz olarak bulabilsin.

Nihayet, FÂTİHA’sı çekildikten sonra, bu tertip ile giden sâlike bundan sonra teveccüh iktiza etmez.

Sözü edilen sâlik, orta halli olduğundan, haftada bir kere teveccüh yeter. Ama, sâlik müflis olur ve MUHABBETULLAH’tan haberi bulunmazsa, böyle olan sâliklere 2 - 3 günde bir kerre teveccüh lâzımdır. Zira, bu gibi sâlikler, (MÜFLİS, ALLAHU TEÂLÂ’NIN AMANINDADIR) fetvâsınca, sık sık ihsa­na muhtaçtırlar.

Meczub olan sâlikler de böyledir. Ona da böyle sık sık te­veccüh etmeli ve cezbe halinin aşırılığını mahvederek, kalbini İlâhî feyizle temizlemelidir. Bu bakımdan, meczub olan sâlikin teveccühü gayet güçtür, çok dikkat etmek lâzımdır. Çünkü hem kendisinde olan cezbeyi almak hem de İlâhî feyizle kalbi­ni temizlemek, ancak mürşid-i-kâmil kârıdır.

Eğer, sâlik AHFÂ’ya kadar kendi teveccühünde şeyhini bulamamışsa, teveccühünü mürşidini tam ve eksiksiz olarak buluncaya kadar değiştirmemelidir.

Aynı şekilde, sâlik MÜRAKABE’ye kadar teveccühünde RESÛLÜLLAH’ı bulamamışsa, teveccühünde RESÛLÜLLAH’ı tam ve eksiksiz buluncaya kadar bu teveccühünü de değiştir­memelidir. İsterse, MÜRAKABE’yi ve MÜŞAHADE’yi bulmuş bile olsa, elbette ve elbette FENÂ-FİR-RESÛL’den teveccüh et­meğe muhtaçtır. Zira, irfan-ı-Muhammediyye’den nasipsiz kala­rak büyük bir tehlikeye düşmesinden ve helâk olmasından kor­kulur.

Bazı sâliklere de tecellileri gereğince KALB zuhur eder etmez:

— Şeyhi buldu. MÜŞAHEDE-İ-ŞEYH zuhur etti, diye, FE­NÂ-FİR-RESÛL’den teveccüh etmemelidir. Şimdiye kadar an­latıldığı gibi, AHFÂ’ya kadar FENÂ-FÎŞ-ŞEYH’ten teveccüh etmelidir ki, sâlikin teveccühü kemal bulsun ve kendisinde kuv­vet ve alışkanlık hâsıl olsun.

Aynı şekilde, mübtedi sâlik FENÂ-FİR-RESÛL ve FENÂ- FİLLAH’ı bulsa dahi, şeyhine lâzım olan teveccühlerini yerli yerince değiştirmektir. Fakat bu şekilde giden sâlikin, ziyade­siyle kuvvet bulacağına ve sonradan kemale ereceğine işaret-

TEKMİL-İ-TARİK, TENZİL-İ-ZİKİR ve MAKAM-I- HİLAFET ve İRŞÂD ile TECELLİYAT-I- İLAHİYYE NE DEMEKTİR?

Tecelli-İ-Esma (isimlerin tecellisi), Tecelli-İ-Ef’al (fillerin tecellisi) ve Tecelli-İ-Sıfat (sıfatların tecellisi) Ne Demektir?

1- Sâlike, ilk önce zuhur eden TECELLİ-İ-ESMA (isimlerin tecellisi) dır. Hak sübhanehu ve teâlâ hazretleri, esmâsı ile bir sâlike tecelli kı­lınca, o sâlik bütün lâfızları, kelimeleri, sesleri işittikleri ve söyledikleri Haktan işiten ve söyleyen bir âlet gibi olur ve: (Bunların hepsi Haktandır) der ve böyle müşahede eder. İşte, bu keyfiyyete TECELLİ-İ ESMA (isimlerin tecellisi) tâbir olunur.

2- TECELLİ-İ-ESMA dan sonra TECELLİ-İ EF’AL (fiillerin tecellisi) zuhur eder. Yani, Cenabı-Hak, fiili ile tecelli kılınca, o sâlik bütün mahlûkattan her ne kadar fiiller zuhur ederse, faillerini bir ağaç gibi görür ve o fiillerin hepsini, Haktan müşahede eder: (Bunlarda kudret yoktur. Ancak, hakikî fail Haktır) der ve bü­tün bu fiilleri. Haktan müşahede eder. İşte, bu keyfiyete de TECELLİ-İ EF’AL (fiillerin tecellisi) tâbir olunur.

Gerek TECELLİ-İ-ESMÂ ve gerekse TECELLİ-İ-EF’AL tekmil-i-sülûke mahsus değildir. Belki, bazı sâliklere sülük es­nasında zuhur eder. Bazı sâliklere de MÜRAKABE’de veya MÜRAKABE’den sonra zuhur eder, ki hepsi Allahu teâlâ’nın ihsa­nıdır.

3- Sâlike, TECELLİ İ EF’AL’den sonra TECELLİ-İ-SIFAT (sıfatların tecellisi) zuhur eder. Tecelli-i-sıfat üç kısımdır:

BİRİNCİSİ: Nurâni tecellidir. Ey aziz! Malûm ola ki, sâ­lik mürakabede yok olur. Yeryüzünden, gökyüzüne kadar her şey tamamiyle mahvolur, kendisinden ve gördüklerinden hiçbir şey kalmaz. Ya yeşil ya kırmızı ya beyaz ya siyah ya sa­rı veya hangi renkte görürse, bir nur kendisini kaplamış ve İçinde mahvolmuş gibi olur. İşte, bu keyfiyyete TECELLİ-İ-SIFAT-I-NURÂNİ tâbir olunur.

Bazılarına, bu halde hitap dahi zuhur eder. Bu mertebeler, saliklerin nihayet derecesi ve Ehlullahın Elif-Bâ makamında bidayet derecesidir. Bu derecelere varan sâlik, eğer kuvvetli olur ve bu mertebelere kadar Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizi müşahede buyurmuş olursa, Fâtiha’sı çekil­mek revâdır.

İKİNCİSİ: FENA-FİLLAH ve BEKA BİLLAH’tır, üç derecedir;

A Sâlike, müşahedesine muvaffak olduğu, Tecelli-i-sıfatı-nurâni'den sonra, FENA-FİLLAH zuhur eder. Cenabı-Hak, sıfatiyle o sâlike tecelli kılar. Sâlik, kendisinin ve mahlûkatın, zerreye varıncaya kadar hepsinin ve her şeyin mahv ve fenâ bulduğunu görmesinden hemen sonra BEKA-BİLLAH zuhur eder. Kendisini ve bütün mevcudatı. Hakla bâki olduğu halde müşahede eder.

B — MAKAM-I-HİLÂFET’tir. Bu tecellide, FENÂ-FİLLAH BEKA-BİLLAH zuhur eder ve bazılarına bütün mevcudat secde eylerler.

« İRCİ ’İ » hitabı gelerek, kendisine iki ciha­na tasarruf arz olunur. Hilâfet makamı budur.

C Bazılarına BEKA-BİLLAH zuhur eder. FENÂ-FİLLAH’tan sonra, zuhur eden BEKA-BİLLAH mertebesinde olan müşahede, sâlikin tecellisine göre, bazılarına ağaçlardan ve hayvanlardan, bazılarına meleklerden ve bazılarına da kendile­rinden TECELLİ-İ-BEKA zuhur eder. Yani, bunlara ve bunla­ra benzer şeylerden müşahede zuhur eder. Bu tecellilere, TECELLİ-İ-SIFAT MA’A BEKA-BİLLAH tâbir olunur. Bundan sonra sâlike, mirâç dahi zuhur eder. Onda, keyfiyyetsiz türlü müşahede ve mükâleme zuhur eder ki, bu sayılanların hepsi TECELLÎ-İ-SIFAT’ın ikinci derecesi olup TECELLİ-İ-ZAT değildir;     

Allahu Teâlâ, sizlere ve bizlere gönül açıklığı versin.

 ÜÇÜNCÜSÜ: TECELLİ-İ-SIFAT ve MÜŞAHEDE-İ-ZÂT’tır.

Ey aziz: Malûm olsun ki, bu keyfiyetlerden sonra:

Fâni oldular, sonra fâni buldular.

(Yok oldular, sonra yine yok oldular...)

Uyarınca, ikinci derecede sâlike Cenabı-Hak tecelli kılınca, sâlikin kendisi yanıp kül olur, külü savrulur ve kendisinden eser kalmayarak, tamamen mahv ve yok olmuş iken, birdenbire kendisine Hakkani bir elbise giydirilir. Allahu teâlâ’nın halk ve icat buyurduğu bütün varlıkları ve güzellikleri görünce, bu varlıkların ve güzelliklerin hepsinde ve kendisinde Hakkın sı­fatını müşahede ve o sıfatlardan benzeri ve örneği olmayan Zât-ı-ecelli âlâyı müşahede eder. Zerreye varıncaya kadar göze görünen hiçbir şeyi görmez, yalnız onları yaratanı görür. Bu hal, bâzan o kadar üstün olur ki, İSTİĞRAK zuhur eder. Yani, Zât-ı-ecelli âlâda kendisini gark olmuş bulur. İşte, bu keyfiyyete de TECELLİ-İ-SIFAT’tan MÜŞAHEDE-İ-ZÂT tâbir olunur:

Ne tarafa dönerseniz, namazda onu kıble edinmenize rıza gösterir.

«Ne yana yönelirseniz, Allah’ın yüzü oradadır…»

(El-Bakara: 115)

Âyeti kerimesinin işaretince, bütün Ehlullah’a ihsan olunan İlâhî tecelliler, bu tecellilerdir. Fakat, bu da TECELLÎ-İ-ZÂT değildir.

                               


1)- Ey aziz: Malum ola ki, bu zatlar FENÂ ENDER FENÂ’ dan sonra, üçüncü fenâ ile ifnâ olmuşlardır:

Fâni olunuz, sonra fâni olunuz, sonra fâni olunuz.

 Olan işaret, bunlara mahsustur. Yani, benzeri ve örneği olma­yan Zât-ı ecelli âlâsı ile tecelli kılınca, öyle bir ifnâ ile ifnâ olur­lar ki, ararlar ve kendilerinden eser bulamazlar. Bir şeyi kay­bedenin, kaybettiğini bulamaması gibi, kendilerini kaybeder­ler. Hemen bundan sonra; BEKABİLLAH zuhur eder. BEKA ENDER BEKA’dan sonra, üçüncü beka ile bâki olurlar.

Bâki olunuz, sonra bâki olunuz, sonra bâki olunuz.

 Hadis-i-şerifi, bu mertebeye işarettir. Bu mertebede her ne kadar kendilerini ararlarsa da Zât-ı-ecelli âlâdan gayriyi bu­lamazlar. Bu mertebede MÜKALEME ve         olmaz.

Bazan, kendilerine tenezzül vaki olur ve TECELL-İ-BERK-İ-ZÂTİ zuhur eder. Sözün kısası:

Hal, Kal (söz) ile bilinmez.

 Gerçeği, TECELLİ-İ-ZÂT keyfiyyetinin ilk mertebesidir.

2)- Azizim: Malûm ola ki. Bu Zât ı şerifler. TECELL-İ-Zat’ta ilerleyerek MÜSTAGRAKİYN-İ-Fİ-ZAT olurlar. Yani.

Keyfiyyetsiz Zât-ı-ecelli âlâda, öylesine gark olurlar ki, kendilerinden asla ve katiyen haberleri olmaz.

Bu tecellide de iki hal zuhur etler:

Birine CELÂLİYYE ve diğerine CEMALİYYE tâbir olunur.

CELALİYYE zuhurunda, kendisinden habersiz olarak kahır yüzünden tasarrufa dair bazı alametler zuhur eder, o ânda hasıl olur. Yani, o halde iken, bir kimseye: (ÖL!) demiş olsa, o saat ölüverir. Bir ölüye de: (İZNİMLE KALK!) demiş olsa, o saat diriliverir. Böylece, her ne söylerlerse, derhal oluverir.

CEMALİYYE halinin zuhurunda da, kendisinden haber­siz olarak: kerem, lütuf ve ihsan yönünden tasarrufa dair her ne olursa, kendilerinden zuhur edecek söze göre derhal vücut bulur. O kadar ki, bir harfi bile kaybolmaz.

Bu keyfiyete de TECELLİ-İ-ZAT’ın ikinci mertebesi olan MÜSTAGRAKİYN-İ-Fİ-ZATİLLAH tâbir olunur.

3)- Azizim, malûm ola ki, bundan sonra yine tecelli ilerler ve MAKAM-I-HAYRET zuhur eder. Yani, bu öylesine bir hal­dir ki, MAKAM-I-HAYRET zuhurunda, bir çöpü bile kaldırma­ğa iktidarları kalmaz ve kaldıramazlar.

Hal, Kal ile bilinmez.

 Hikmeti gereğince, tarifi mümkün olmayan hallerdendir. Bu makamdan ilerisi yoktur.

TECELLİ-İ-ZAT'a mazhar olan zevat-ı-kiram, bazen ilerler, bazen de gerilerler. TECELLİ-İ-ZAT’tan gerilerlerse, TECELLİ-İ-BERK-İ-ZÂTİ zuhur eder. İlerlerse MÜSTAGRAKİYN-İ-Fİ-ZATİLLAH zuhur eder. Bunda da daha fazla ilerlerlerse, MAKAM-I-HAYRET zuhur eder. Yanlış anlaşılmasın, bundan ilerisi yok demek değildir. Sülûkün menzilleri ve tarikatlerin mertebeleri yok demekten maksat:

«O, her an, bir başka iştedir.»

(Er-Rahmân: 29)

Âyeti kerimesinin uyarınca, Allahu teâlâ’nın halk ve icat buyur­duğu işlerin bir sonu olduğu demek değildir. Bundan ilerisi, ancak KAL ile tarif ve tavsif edilir bir keyfiyyet olmayıp, HAL ile de vasıf, işaret ve tâbir edebilmek de mümkün ve mutasav­ver değildir.

Fazilet sahiplerini, fazilet sahiplerinden başkası bilemez.

 Sırlarındandır, ki:

Bu hasletlere, ancak sabredenler ve ancak büyük bir hazza (hayır ve ruh olgunluğuna) sahip olanlar kavuşurlar. (Fussilet: 35)

Âyeti kerimesi, bu hükmü açıkça belirtmektedir. Fakat:

Kullarımdan, şükredenler azdır. (Sebe: 13)

Âyeti kerimesinde de işaret buyurulduğu üzere, bu mertebelere ermek, yani TECELLİ-İ-ZÂT’a nail olabilmek, binde bir kişinin kârı değildir. Bu, ancak Cenabı-Mevlâ'nın ihsanı ve ke­remidir.

Allah u Teâlâ’ya hamd-ü-senâ olsun ki, bizi bu nimet ve makama hidayet etti. Şayet, hidayet etmemiş olsay­dı, kendiliğimizden bu doğru yolu bulmamıza imkân yoktu. (El-A’raf: 43)

 

 

Resûlüllah Sallallahü Aleyhi ve Sellem Efendimiz Nasıl Müşahede Olunur?

Ehlullah’ın, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem efendi­mizi müşahedeleri, kendi hallerine ve tecellilerine göre olur. Bazılarının, farkı üstün geldiğinden, fark yüzünden müşahede eder. Yani, kendisini ayrı, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemi ayrı olarak şemail-i-şerifleriyle müşahede ve hatta mükâleme (karşılıklı konuşma) ederler.

Bazılarında da aleyhissalâtü vesselam efendimize muhab­bet fazla olduğundan, kendi şemailini Fahr-i-âlem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin şemailleri görürler ve efendimizi dahi şemâil-i-şerifleriyle görerek ikilik halinde mükâleme eder­ler. Bu keyfiyete, aleyhissalâtü vesselam efendimizin CESED-İ RUHANİ’leri tâbir olunur

Eğer, muhabbet daha da fazla olursa, kendisi Resûlüllahta ifnâ olur ve bu makamda soran da cevap veren de o olur. Bu görüşe FENÂ FİR-RESÛL tabir olunur.       

Bazı sâlikler de cezbe zuhurundan sonra, CESED-İ-RESÛLÜLLAH’ı müşahede edemezler, fakat NUR-U-MUHAMMED’i görürler. Yani, NUR-U-MUHAMMEDİ, NUR-U-ZÂT’ta gark olunur. Bu halde sâlik kendisini görür ve mükâleme (karşılıklı konuşma) olursa buna MÜŞADE-İ-MUHAMMEDİ tâbir olunur.

Bu halde iken, hakiki cezbe zuhur ederse sâlik NUR-U-MUHAMMEDİYYE de ifnâ olur ve TECELLİ-İ-HAK zuhur eder ki o zaman keyfiyetsiz mükâleme (karşılıklı konuşma) olur. Bu tecelliye de SIFAT-I-MUHAMMEDİ ve MÜŞAHEDE-İ-ZÂT tâbir olunur.

Bu müşahedelerin hepsi, ruhaniyyeten olur. Zikrolunan, bu ruhani müşahedeler ya MELEKÛT kapısında ya MUHAMMED kapısında veya HAKİKAT kapısında olur. Melekût kapısında olursa, dığer müminlerin ruhları da orada olur. Muhammed kapısında olursa, bütün enbiyâ ve evliyanın ruhları da orada olur. Hakikat kapısında olursa, miraç dır, zira bütün evliyâ’nın miracı oradadır.     .        .

MELEKÛT KAPISI: Arş-ı-â’lânın gövdesine derler. HAMELE-İ-ARŞ denilen meleklerin makamlarıdır ki, hizmeti ilâhiyye’ye memur olduklarından, oraya CEBERUT âlemi dahi denir. Sözün kısası MELEKÛT KAPISI ile CEBERUT ÂLEMİ aynı makamın isimleridir.

MUHAMMED KAPISI, Arş-ı-â'lânın ortasında bulunur. Bütün enbiyâ ve evliyâ, ruhaniyyette o makamda bulunurlar. MECLİS-İ-RESÛLÜLLAH da bu makamdadır. Bütün ehlullah, Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizi, o makamda müşahede ederler. Resûlüllah’ın, ruhani cesedinin müşahedesi de bu makamda olur.

HAKİKAT KAPISI, arşın üstündedir. ÂLEM-İ-LÂHUT tâ­bir olunan makamdır. Bu makamda bir şey yoktur. Yani, bü­tün Ehlullah'ın miraçları o makamdadır. Bazıları REFREF ile, bazıları da CEZBE ile o makama varırlar ve Hakla, keyfiyyetsiz müşahede ve mükâleme ederler. Bu keyfiyete de:

Noksan sıfatlardan münezzeh ve kemal sıfatlan ile muttasıf olan Allahu Teâlâ, bir gece kulunu mescid-i Haram’dan, Mescid-i-Aksa’ya götürdü. O Mescid-i-Aksa ki, çevresini mübarek kıldık...

Âyeti kerimesinin sırrınca, MİRAC-I-EHLULLAH ve TECELLİ-İ-SIFAT MÜŞAHEDE-İ-ZAT adı verilir. Fakat, sakın sakın Vâcib-i-teâlâ ve tekaddes hazretlerinin ALEM-İ-LÂHUT’ta bu­lunduğu zannolunarak, Hakka mekân isbatı vehm olunmasın. Zira, mirâçtan maksat. MAKAM-I-ULYA’ya ûruç yani yüksel­meden ibarettir:

Allahu Teâlâ, ululardan ulu ve yücelerden yücedir,

Hükmü gereğince, Allahu teâlâ hazretleri, bundan münezzeh­tir. Yani, mekânda olmaktan, inmekten çıkmaktan, yükselmekten, alçalmaktan ve bunlara benzer noksanlıklardan münez­zehtir.

Allahu Teâlâ, her şeyi İhata etmiştir (O, her şeyi çepeçevre kuşatandır.)

— O halde, niçin ALEM-İ-LÂHUT’a ûruç olunur? diye so­rulacak olursa, bunun cevabı:

Tâ ki ona âyetlerimizi gösterelim. Allahu Azim-üş-şân, işitici ve görücüdür. (İsrâ:1)

Âyeti kerimesi uyarınca, Cenabı-vâcib-ül-vücut celle ve âlâ haz­retleri, Habib-i-ekremine ve Mahbub-u-mükerremine âyât-ı-beyyinatını seyrettirmek için ûruç ve isrâ buyurdu. Binaena­leyh, ümmetinden de onun siyretine sülük eden kullarına, Efen­dimiz berekâtı ile, ruhaniyyette Allahu teâlâ’nın bir ihsanıdır.



SÜLÛKÜN BAŞLANGICINDAN. MAKAM-I-HAYRETE VARINCAYA KADAR, NEFİS İLE RUH-U-SULTANININ HER SIFATTA OLAN HALLERİ VE BUNUN SEBEP, HİKMET VE İLLETLERİ NELERDİR?

Azizim: Malûm olsun ki, mürşidinden inâbe alan sâlik, henüz anasından doğmuş bir çocuk gibidir. Kendisi her ne kadar yaşlı ve ihtiyar olsa da sülûkün başlangıcında bulunduğundan ve kendisini mürşide teslim ederek didâra talip ol­duğundan, henüz dünyaya gelen masum hükmündedir ve teslim olduğu zatın mânevi evlâdıdır. Sülûk esnasında, çocuğun gittikçe büyümesi gibi o da büyür. Fakat, onun büyüyüp gelişmesi, çocuk gibi zahir değildir. Bu ancak, bâtında mürşidinin himmetiyle ve İlâhî feyizle seyr-i-sülûk ederek olur ki, ehline malûmdur. Sülûkünü tekmil ederek Fatiha’sı çekilinceye kadar, çocuk gibi onun tarikatte zuhur edecek kusurları­na bakmazlar ve affederler. Kendisine, tecelli İhsan olunarak, sülûkünü tekmil ettiği zaman, o sâlik erginlik çağına ermiş ve kendisine bütün hükümlerle hükmolunmuş kimse gibi ol­duğundan, artık tarikatte zerre kadar kusur etse, o kusuru derhal amel defterine yazılır.

O kimse, sülûkü tekmil ettikten sonra, Ehlullah derecesi­ne henüz ayak basar ki, sâlik o zaman tarikatte erginlik çağı­na ermiş, fakat hakikatte henüz dünyaya gelmiş mâ’sum gibi­dir. Yani, o kimseden tarikatte kusur zuhur ederse, sorumlu­dur. Fakat, hakikatte kusur zuhur ederse, sorumlu değildir. Çünkü, velâyete ayak basmadığından hakikatte mâ’sumdur. Sâlik, henüz EHLULLAH mertebesindedir ki, Allahu teâlâ’ya yakınlaşmış ve FENÂ-FİLLAH BEKA-BİLLAH sırlarına aşina olmuştur. Nefs-i-emmâre, levvâme veya mülhime’de bulundu­ğundan çocuk hükmündedir, hakikatte olan kusurundan so­rumlu sayılmaz.

Zira, Neis i-levvâme veya mülhime'de iken, RUH-U-HAYVANİ, henüz RUH-U-SULTANİ’ye teslim olmamıştır. Her za­man ve her nefesinde; NEFİS, RUH-U-SULTANİ ile mücahede ve muharebe ederler. Bazen, ruh-u-sultani galip gelir ve mürakebesinde TECELLİ-İ-NUR, TECELLİ-İ-EF AL ve TECELLİ-İ-SIFAT gibi tecelliler ihsan olunur. Bazan da nefsi Ruh-u-sul­tani ye galip gelir ve bu gibi tecelliler zuhur etmedikten başka, o kimseden hakikat kusurları da zuhur eder, ki işte bu gibi kusurlar affolunur. Fakat, bu halde iken, tarikat bakımından kusur ederse, yine sorumlu olur. Çünkü, hakikatte kusur deni­len şeyler, tarikatte hiçbir şey değildir. Tarikatte kusur denilen şeyler de şeriatte sakıncasız kabilindendir. Lâkin, şeriatte kü­çük günahlardan sayılan hususlar, tarikatte KEBÂ’İR dediği­miz büyük günahlardan sayılır. Tarikatte, KEBÂ’İR olanlar da hakikatte KÜFÜR sayılır.

Bu sebeple, hakikatte HARAM olan şeyler, tarikatte MÜBAH’tır. Böyle bir şey, o kimseden zuhur etse, bağışlanır so­rumlu değildir.

Nefisleri, levvâme veya mülhime’de iken tekmil-i-tarik ede­rek, Ehlullah zümresine dahil olsalar bile, kendilerinde vela­yet kıdemi yoktur. Zira, velâyet NEFS-İ-MUTMA’İNNE’ye mahsustur. Ehlullah, Nefs-i-mutma'inne’ye ayak basmadıkça, vela­yete ulaşamaz. Bunun için, Nefs-i-mutma’inneye ayak basma­yan Ehlullah, HAKİKAT yönünden çocuk sayılır. Şeriatten ve tarikat'ten mesul, fakat hakikat’ten mâ’sum olur. Velâyet kı­demi kendisine ihsan olunmadığından, HAKİKAT'te ne kadar kusuru olsa, hepsi affolunur. Dediğimiz gibi, nefisleri henüz Mutmainne’ye ulaşmamıştır ve Nefs-i-mutma'inne’ye ulaşma­dıkça da RUH-U-SULTAN'a teslim olmaz. Her ân ve her saat, Ruh-u-sultan ile muharebe eder ki, bir fırsatını bulup Ruh-u-sultan’ı aldatıp, düşürmek ister. Onun için, ehlullah mutma’inne ye varmadıkça, kalbi mutma’in olamaz ve ruhani sefayı tam ve eksiksiz bulamaz. Çoğu zaman, tereddütlerden ve iç kurun­tularından kurtulamaz. Makam-ı-mutma’inne’yi bulmadan velâyete ayak basılmamasının sebebi budur. Çünkü, VELİ demek. Cenabı Hak tarafından FAİL-İ-MUHTAR olmak demektir.

(Benlin âşık ve sâdık kullarıma, seni VELÎ nasbeyledim. Sana vasıl olan kullarımı, İhsan ettiğim tarikattan sülûk etti­rerek, ben Azim-ül bürhana ulaştır.) emrini almaktır.

Bu bakımdan, VELÂYET ile NÜBÜVVET birdir. Yani, ge­rek kadem ve gerekse mâna bakımından bir demek olur Bu­nun içindir ki, Ehlullah’tan biri velayete kadem basmadıkça ona KÂMİL denilmez. Çocuk sayılır. Sebebi ve hikmeti, nefsin Ruh-u-sultan'a galip olmasındandır. İlleti de Nefs-i-Mülhime veya levvâme’ de bulunmasındandır.

Nefisleri mutmainne de olan zatlar, velâyet kıdeminde bulunduklarından FÂİL-İ-MUHTAR sayılırlar. Bunlardan, haki­katte zerre kadar kusur bulunursa, amel defterlerine yazılır. Bundan dolayı, Ehl-i-mutma’inneden olanlar Râdiyye ye ayak basmadan âhirete giderlerse, yazılan bu kusurlarından dolayı sorumlu olurlar. Şöyle ki:

Ceza günü, Cenabı-Hak bunları mahşer halkının göreme­yecekleri bir yere çekerek, fiillerinden zuhur eden keyfiyyetleri sorar:

— Sen, şu vakitte şunu işledin mi? Bu vakitte, bunu yap­tın mı? diye birer birer hepsini sorarlar. Onlar da tasdik ede­rek: (Beli Ya Rab!) cevabını verirler. O zaman, Cenabı-Hak hep­sini affeder ve azapsız cennete girerler. (Bu sorgunun tafsilâtı, 2. maddenin 3. bendinde sunulacaktır. Burada özet olarak bu kadarı beyan olunmuştur.)

Eğer, mutma’inne’de değil de Râdiyye’de bulunurlarsa, o zaman onlara öyle bir hal ihsan olunur ki, kendilerine Cenabı-Hak tarafından gerek nefse keder verecek mücahede ve ge­rekse ruha sefa verecek İlâhî ihsan, onlar için müsavi olur. Ya­ni, onlara bir mihnet, bir meşakkat veya bir belâ düşse, asla kederlenmezler. Kendilerine sefa verecek bir İlâhî ihsan zuhur eylese, ona da sevinmezler. Sefa ile keder, manevî bakımdan onlar için bir olur. Hatta, gerek dünya bakımından ve gerek­se âhiret bakımından zerre kadar maksutları kalmaz, daima Allahu teâlâ’nın rızasını gözeterek ömürlerini geçirirler.

Böyle olanların, yani Nefs-i-râdiyye sahiplerinin, Cenabı-Hak gelmiş geçmiş ne kadar günahları varsa, hepsini affeylemiş:

Muhakkak ki, biz sana bir feth-i-mübiyn açtık. Tâ ki, Allahu Teâlâ geçmiş ve gelecek günahlarını mağfiret buyursun. (El-Feth: 1 – 2)

Âyeti kerimesi, kendilerine HAL olmuştur. Fakat, sonradan olacak noksanları affolunmaz ve onlar amel defterlerine yazı­lır.

Lâkin, bu HAL ile âhirete gitseler, sonradan işleyeceklerin­den sorulur mu?

El-Cevap: SORULMAZ.

Çünkü, Cenabı-Hakkın bütün emirlerine gerek ihsan ve gerekse mücahede, hepsine boyun eğmiş, her birisini şeker ve helva gibi rızası ile kabul etmiş olduklarından, Nefs-i-râdiyyede bulunan zevatın, sonradan işlenmiş her ne kadar noksan­ları yazılmış olsa bile, yine de sual olunmazlar. Sebebi, Cenabı- Haktan kendilerine teveccüh eden şeylerin hepsini rızaları ile kabul etmişler, aslâ ve kat’iyyen Cenabı-Hakka incinmeyerek hepsinden razı olmuşlardır.

Sonra, o kimseye SIFAT-I-MERDİYYE ihsan olunsa, o kimseden Cenabı-Hak razı olur. Nasıl ki, o kimse de daima Cenabı-Haktan razı olmuştur. O halde, Cenabı-Hak o kulunun ahlâkından ve ahvalinden ve ef’alinden ve bütün umur ve hu­susundan razı olur, sonradan işleyeceği noksanları da af buyu­rarak, gelmiş geçmiş ve gelecek bütün kusurları mağfur olur ki:

Tâ ki, Allahu Teâlâ geçmiş ve gelecek günahlarını mağfiret buyursun. (El-Feth: 2)

Âyeti kerimesiyle, kendisine mâ'sumiyyet hil’ati İhsan buyurulur.   .

Bundan dolayı, Nefs-i-merdiyye sahibi olan zevat, gelmiş geçmiş ve gelecek kusurlarından sorumlu değillerdir. Çünkü, bu muhterem zevat, her ân ve her nefes Allahu teâlâ’nın huzurunda TECELLİ-İ-ZÂT ile tecellilenmişlerdir. Her nefeslerinde. Cenabı-Hakkın Zâtı-ecel ve âlâsını müşahede ve mükâleme (karşılıklı konuşma) ederler. Cenabı-Haktan istizan etmedikçe, hiçbir işe başlamazlar. Belki, ihvan arasında konuşacakları kelimeleri de keyfiyetsiz istizan ederler. Bu yüzden, Cenabı-Hak her ân ve her ne­feslerinde onlardan razı olmuş ve kendilerine mâsumiyyet hilatini giydirmiştir. Onlar da mal, mülk, çoluk-çocuk, vücut ve benzeri gibi dünya hırs ve emellerinden el çekmişlerdir. Hat­ta, âhirette cennette olacak İlâhî ihsanları bile düşünmezler. Her ân ve her nefes, Hakkın rızasını gözetir, kendisinden zuhur eden â’mal-i-sâlihayı, Hakkın ihsanında mahvederek, elleri boş, avuçları açık âciz ve nâçiz, biçare olarak Allah korkusu ile (EL­AMAN) çağırıştırlar.

Bundan ilerisi, SÂFİYYE’dir. Sâfiyyede olan zevatın yeri MAKAM-I-HAYRET’tir. Bunların hallerini, kal ile tarif etmek mümkün değildir. Müşahedeleri ruhani bir mirâçtır. Her ân ve her nefes, tecelli-i-zâtta MÜSTAGRAKİYN-İ-Fİ-ZATİLLAH olmuşlar ve kendilerinden eser kalmamıştır. Lâkin, makamları MAKAM-I-HAYRET olduğundan kendilerinin yüceliklerini bilir­ler. Ancak, Hakkı müşahedeleri, Râdiyye ve Merdiyye sahiple­ri gibidir. Zira, Sâfiyye sahipleri, Zât-ı-ecelli â’lâda müstagrak olduklarından, kendilerinden insan sıfatı giderilmiş:

Ve atan da sen değildin. Fakat, atan Allahu Teâlâ İdi. (El-Enfâl: 17)

Âyeti kerimesine uygun düşmüşlerdir. Bu halde iken, onların bütün ahlâkları :

Allahu Teâlâ'nın ahlâkı ile ahlâklanınız.

Allahu Teâlâ'nın sıfatı ile sıfatlanınız.

 Sırrınca, Allahu teâlâ'nın ahlâkı olup, kendilerinden zuhur eden emirler, nehiyler ve her ne olursa hepsi, SIRRI-KADER’e mebnidir. Hayrette olduklarından, kendilerini herkesten aşağı gö­rürler ve Cenabı-Hakka danışmadıkça, bir çöpe bile el sürmez­ler. Ehl-i-kemal olduklarından, her şeyin aslına ve gerçeğine vâkıf bulundukları halde, yine de Allahu teâlâ'nın emrini bek­lerler. Kendilerine: (Şunu, şöyle yap...) diye İlâhî emir zuhur etmedikçe, bir çöpü bile kımıldatmazlar.

Nefs-i-sâfiyye'de bulunan zevatın ahlâkları, fiilleri ve hal­leri keyfiyyetsiz Cenabı-Hakkın Zâtı ecelli â’lâsında olup:

Allahu Teâlâ, dilemeyince siz dileyemezsiniz. (El-İnsan: 30)

Sırrına mazhar olduklarından, bütün halleri hakikate mazhar olmuştur. Onlar, Hakkın tahrikiyle hareketlenir ve Hakkın tes­kini ile sâkin olurlar.

Sözün kısası; zâhirleri HALK ile, bâtınları HAK ile olur.

EMMÂRE'DEN, SÂFİYYE’YE KADAR NEFİS İLE RUH-U-SULTANİ’NİN ASILLARI MERTEBELERİ VE TECELLİLERİ NELERDİR?

NEFS-İ EMMÂRE

Azizim: Malûm ola ki, nefsin mertebe­si evvelâ emmâredir ki, onun ehli hayvan gibi, belki daha da kötüdür. Zira, o kimsenin Ruh-u-sultaniyye’si, nefs-i-emmâre ye esir olmuştur ve bu halde kaldığı için çoğu imansız gider ve cehennemde yerleşirler. Bazıları da imanla son bulur, ceza­ya ve âzaba müstehak olurlar.

Nefs-i-emmâre, bütün kâfirlerin, münafıkların ve fâsıkların (açıktan günah işleyenler) nefisleridir ki, buna ruh-u-hayvaniyye adı verilmiştir. Bu kimselerin, ruh-u-hayvanileri, ruh-u-sultanilerini büsbütün esir etmiştir. Onun için, çoğu imansız giderler. (Allahu Teâlâ ya sı­ğınırız.)

Âdem oğlunda, iki ruh vardır. Birisine RUH-U-HAYVA­NİYYE tâbir olunur ki, o Cenabı-Hakkın CELÂL sıfatının te­cellisidir. Birisine de RUH-U-SULTANİYYE adı verilmiştir ki, o da Cenabı-Hakkın CEMAL sıfatının tecellisidir.

Beden ikliminde, bu iki padişahın birer veziri ile birer Şeyh-ül-İslamları vardır ve onlar ile vücut ikliminde tedbir ve tasarruf ederler.

RUH-U-HAYVANİYYE’nin veziri AKL-I MAAŞ, (geçim ak­lı) ve bağlı bulunduğu yer şeytandır, onlarla istişare eder.

RUH-U-SULTANİYYE’nin de veziri AKL-I-ME’AD (âhiret aklı) ve şeyh-ül-islâmı melektir, onlarla istişare eder.

RUH-U-HAYVANİYYE’nin zevki yiyip içmek, giyinip ku­şanmak, yani zâhirde insana zevk ve lezzet verecek ne kadar şey varsa, onların hepsinden sefa ve kuvvet bularak, Ruh-u-sultana galip gelir.

RUH-U-SULTANİYYE’nin de zevki zikir ve fikir, ibadet ve tâ’at ve Allahu teâlâ’nın emirlerine uymak, nehiylerinden sakınmaktır. Yani, bâtında insana ve ruha zevk ve lezzet ve­ren ruhanî sefa ve Allahu teâlâ’nın emirlerine boyun eğerek Ruh-u-hayvana galip gelir. Sözün kısası, ruh-u-hayvana galip olması, Allahu teâlâ'nın emirlerini yerine getirmekle olur.

Bu iki ruh, tarif ve tavsif edilen şekilde, vücut ülkesinde hükümet kurar ve hükmederler. Birinin sıfatı, diğerine aykırı, tamamen başka ve büsbütün zıt olduğundan, daima muharebe ve mücadele ederler. Ruh-u-hayvaniyye'nin aslı, sıfat-ı-emmâre'dir ki, ona NEFİS adı verilir. Bu sıfat, Cenabı-Hakkın celâl sıfatına mazhar olduğundan, daima Hakkın rızasına uymayan şeylerden lezzet ve kuvvet bulur. Ruh-u-sultaniyye’nin aslı SI- FAT-I-SÂFİYYE’dir ki, ona SIFAT-I-İNSAN adı verilir. Bu sı­fat, Cenabı-Hakkın Cemal sıfatına mazhar olduğundan, daima Cenabı-Hakkın rızasında olup, bir adım ayrılmak istemez. Bu sebeple, birbirlerine zıt olur ve vücut ülkesinde muharebe eder­ler.

İnsan vücudunda; ruh-u-sultan, ruh-u-hayvana galip olmaz da ruh-u-hayvanî kendi haline bırakırsa, emmâre sıfatında ka­lıp giderek, ruh-u-sultandan üstün olduğundan o kimse hayvan gibi olur. Belki, daha da alçak bir derecede, dünya ve âhirette zarar ve ziyan içinde kalır.

Fakat; ruh-u-sultan, ruh-u-hayvanı kendi haline bırakmaz, onunla her ân mücadele ve mücahede ederse, o zaman ruh-u- hayvanı, ister istemez kendisine bağlar ve her emrine boyun eğdirir ve Allahu teâlâ'nın emirlerini ona yaptırır. Bu gibi kim­selerin, kurtulabilecekleri umulursa da yine de düşmelerinden korkulur. Zira, nefsin hilesi çoktur.

Bu sebeple, ilk olarak ele alacağımız NEFS-İ-EMMÂRE sa­hipleridir ki, onlar dünya ehli olup, mâ’siyyet (günah) karanlıklarında, kalpleri kararmıştır. Onlara nasihat kâr etmediğinden, imansız giderler.

İkinci olarak ele alacağımız kimselerin, nefisleri sıfat-ı-emmâre’de, kendileri ukbâ ehlidir ki, bunların da çoğu imansız giderler. Emmârede bulunup, nehyolunan bazı şeylerden sakın­madıkları için azaba ve ikaba (cezaya) müstehak olurlar.

Tarikat ehlinden, nefs-i-emmârede bulunanlar, zikirden ve fikirden aslâ lezzet bulmazlar, her ân ve her nefes iç darlığın­dan kurtulamazlar. Fiillerinin çoğu, nehyedilen (yasaklanan) şeyler olur. Kürsü dibinde ağlarlar, köçek önünde oynarlar. Kendilerinden zuhur eden mâ’siyyet, kendilerine hoş görünür ve İyi gelir. Bu yüzden bir türlü tövbekâr olamazlar ve istiğfarda bulunamazlar. Bir kimse kendilerine:

— Sende, çirkin ve kötü huylar var, tövbe ve İstiğfar et, dese ona düşman olurlar:

— Bende, öyle fiiller yoktur, diyerek diş bilerler. Zikirlerinde ve fikirlerinde asla sebat olmaz. Bazan devamlı olarak çalışır, bâzan da kendilerini büsbütün arzu ve heveslerine kap­tırıp giderler. Bazan da. Ehlullah'ın himmetiyle kendilerine pişmanlık gelir, kötü fiillerine tövbe ve istiğfar ederler, kendi­lerini her şeyden alçak görerek (El-aman) demeğe başlarlar.

Eğer, nefs-i-emmârede olan sâlik, Mürşid-i-Kâmil elinde olursa, onun kudsî kuvveti berekâtiyle kısa zamanda nefs-i-levvâme’ye tebdil olabilirler. Mürşidi de noksan olursa, o hal ile kalmalarından ve büyük tehlikelere düşmelerinden korku­lur.

Sözün kısası, nefs-i-emmâre'de olan salike, hiçbir şekilde vuslât nasip olmaz. Hattâ, imansız gitmesinden bile korkulur.

Nefs-i-emmâre’de olanlar gibi. Nefs-i-levvâmede bulunan­lardan da çok zaman ma’siyyet zuhur eder. Fakat, hemen aklı başına gelir, tövbe ve istiğfar ederek nefsine levm (kınar) eder. Sonra; dayanamaz, yine mâ'siyyette devam eder. Böyle olan sâlikin mürşidi, kâmil olur ve tariki de ruhanî bulunursa, o mürşidin kudsî kuvvetiyle, o sâlike nefs-i-levvâmede vuslât ihsan olunur. Bu ihsan, ruhanî tarike mahsustur.

O halde, yukarıda anlatıldığı gibi, nefs-i-emmâre adı ve­rilen ruh-u-hayvan, Cenabı-Hakkın celâl sıfatının tecellisidir ki, kendisinden zuhur eden haller cemal sıfatına aykırıdır. Ruh-u-sultan da Cenabı-Hakkın cemal sıfatının tecellisi oldu­ğundan, ruh-u-hayvandan razı değildir. Sebebi, ruh-u-hayvanın kendi sıfatı, sıfat-ı-hayvandır. Onun için, nefs-i-emmâre adı ve­rilmiştir. Ruh-u-sultanın aslı, kendi sıfatı olan sıfat-ı-insandır. Onun için, nefs-i-sâfiyye adı verilmiştir. Bundan dolayı, bir kim­se ruh-u-hayvana tâbi olarak geçim aklının düşüncesiyle hareket ederse, o kimse sıfat-ı-hayvan ile sıfatlanır ve hayvandan daha alçak olur. Zira, kendisine ruh-u-sultan ve sıfat-ı-insaniyyet ihsan olunmamıştır. Eğer, ruh-u-sultana tâbi olur ve âhiret aklının düşüncesiyle hareket ederse, o kimse sıfat-ı-insaniyye ile sıfatlanır, meleklerden yüce ve şerefli olur. Kendisinde, ruh-u-hayvan varken, ona tâbi olmayarak, ruh-u-sultana uyma­sından bu şerefe nail olur.

Demek oluyor ki, her insanda ruh-u-hayvan ile ruh-u-sultan iki padişah gibi, vücut ülkesinde hükümet kurmuşlardır. Birbirleriyle, her hüküm bakımından aykırı olarak otururlar. Eğer, ruh-u-sultan ruh-u-hayvanın her emrine karşı koyarak onunla mücahede ve muharebe ederse, ruh-u-hayvan gitgide kendi hilkati olan sıfat-ı-emmâre’likten geçerek, sıfat-ı-levvâme ile sıfatlanır. Çünkü, ruh-u-hayvan ile ruh-u-sultanın, hilkat ba­kımından aralarında yedi derece vardır. Ruhu sultan bütün ke­mal sıfatları ile muttasıftır. Ruh-u-hayvan da bütün çirkin sı­fatlar ve kötü ahlâklarla muttasıftır. Bütün bu ahlâklardan kurtulur, ruh-u-sultanın haliyle hallenir ve sıfatıyla sıfatlanır­sa, ruh-u-hayvan ile ruh-u-sultanın tıpkı tıpkısına aynı olması­na yedi derece vardır. Her derecede, birer miktar ruh-u-hayvan, kendi ahlâkından ve sıfatından vaz geçerek ruh-u-sultan’ın ah­lâkı ile ahlâklanır ve sıfatiyle sıfatlanır. O sıfatların, her biri­nin birer ismi vardır:

EMMÂRE – LEVVÂME - MÜLHİME - MUTMA’İNNE - RÂDİYYE – MERDİYYE - SÂFİYYE.

Bunlardan birincisi, yukarıdan beri anlattığımız, ruh-u-hayvanın kendi sıfatı olan EMMÂRE’dir.

Birisi de ruh-u-sultan'ın asıl kendi sıfatı olan SÂFİYYE’dir ki, bu sıfatı KAL (söz) ile şerh etmek ve anlatmak mümkün de­ğildir. Belki, Cenabı-Kibriya hangi kuluna ihsan buyurursa, o Zât-ı-âli-kadr onu bilir deyip geçelim.

Şimdi, bu ikisi arasındaki beş dereceyi anlatmaya çalışa­lım:

Azizim: Malûm ola ki, nefsin mertebe­si evvelâ emmâredir ki, onun ehli hayvan gibi, belki daha da kötüdür. Zira, o kimsenin Ruh-u-sultaniyye’si, nefs-i-emmâre ye esir olmuştur ve bu halde kaldığı için çoğu imansız gider ve cehennemde yerleşirler. Bazıları da imanla son bulur, ceza­ya ve âzaba müstehak olurlar.

Nefs-i-emmâre, bütün kâfirlerin, münafıkların ve fâsıkların (açıktan günah işleyenler) nefisleridir ki, buna ruh-u-hayvaniyye adı verilmiştir. Bu kimselerin, ruh-u-hayvanileri, ruh-u-sultanilerini büsbütün esir etmiştir. Onun için, çoğu imansız giderler. (Allahu Teâlâ ya sı­ğınırız.)

Âdem oğlunda, iki ruh vardır. Birisine RUH-U-HAYVA­NİYYE tâbir olunur ki, o Cenabı-Hakkın CELÂL sıfatının te­cellisidir. Birisine de RUH-U-SULTANİYYE adı verilmiştir ki, o da Cenabı-Hakkın CEMAL sıfatının tecellisidir.

Beden ikliminde, bu iki padişahın birer veziri ile birer Şeyh-ül-İslamları vardır ve onlar ile vücut ikliminde tedbir ve tasarruf ederler.

RUH-U-HAYVANİYYE’nin veziri AKL-I MAAŞ, (geçim ak­lı) ve bağlı bulunduğu yer şeytandır, onlarla istişare eder.

RUH-U-SULTANİYYE’nin de veziri AKL-I-ME’AD (âhiret aklı) ve şeyh-ül-islâmı melektir, onlarla istişare eder.

RUH-U-HAYVANİYYE’nin zevki yiyip içmek, giyinip ku­şanmak, yani zâhirde insana zevk ve lezzet verecek ne kadar şey varsa, onların hepsinden sefa ve kuvvet bularak, Ruh-u-sultana galip gelir.

RUH-U-SULTANİYYE’nin de zevki zikir ve fikir, ibadet ve tâ’at ve Allahu teâlâ’nın emirlerine uymak, nehiylerinden sakınmaktır. Yani, bâtında insana ve ruha zevk ve lezzet ve­ren ruhanî sefa ve Allahu teâlâ’nın emirlerine boyun eğerek Ruh-u-hayvana galip gelir. Sözün kısası, ruh-u-hayvana galip olması, Allahu teâlâ'nın emirlerini yerine getirmekle olur.

Bu iki ruh, tarif ve tavsif edilen şekilde, vücut ülkesinde hükümet kurar ve hükmederler. Birinin sıfatı, diğerine aykırı, tamamen başka ve büsbütün zıt olduğundan, daima muharebe ve mücadele ederler. Ruh-u-hayvaniyye'nin aslı, sıfat-ı-emmâre'dir ki, ona NEFİS adı verilir. Bu sıfat, Cenabı-Hakkın celâl sıfatına mazhar olduğundan, daima Hakkın rızasına uymayan şeylerden lezzet ve kuvvet bulur. Ruh-u-sultaniyye’nin aslı SIFAT-I-SÂFİYYE’dir ki, ona SIFAT-I-İNSAN adı verilir. Bu sı­fat, Cenabı-Hakkın Cemal sıfatına mazhar olduğundan, daima Cenabı-Hakkın rızasında olup, bir adım ayrılmak istemez. Bu sebeple, birbirlerine zıt olur ve vücut ülkesinde muharebe eder­ler.

İnsan vücudunda; ruh-u-sultan, ruh-u-hayvana galip olmaz da ruh-u-hayvanî kendi haline bırakırsa, emmâre sıfatında ka­lıp giderek, ruh-u-sultandan üstün olduğundan o kimse hayvan gibi olur. Belki, daha da alçak bir derecede, dünya ve âhirette zarar ve ziyan içinde kalır.

Fakat; ruh-u-sultan, ruh-u-hayvanı kendi haline bırakmaz, onunla her ân mücadele ve mücahede ederse, o zaman ruh-u- hayvanı, ister istemez kendisine bağlar ve her emrine boyun eğdirir ve Allahu teâlâ'nın emirlerini ona yaptırır. Bu gibi kim­selerin, kurtulabilecekleri umulursa da yine de düşmelerinden korkulur. Zira, nefsin hilesi çoktur.

Bu sebeple, ilk olarak ele alacağımız NEFS-İ-EMMÂRE sa­hipleridir ki, onlar dünya ehli olup, mâ’siyyet (günah) karanlıklarında, kalpleri kararmıştır. Onlara nasihat kâr etmediğinden, imansız giderler.

İkinci olarak ele alacağımız kimselerin, nefisleri sıfat-ı-emmâre’de, kendileri ukbâ ehlidir ki, bunların da çoğu imansız giderler. Emmârede bulunup, nehyolunan bazı şeylerden sakın­madıkları için azaba ve ikaba (cezaya) müstehak olurlar.

Tarikat ehlinden, nefs-i-emmârede bulunanlar, zikirden ve fikirden aslâ lezzet bulmazlar, her ân ve her nefes iç darlığın­dan kurtulamazlar. Fiillerinin çoğu, nehyedilen (yasaklanan) şeyler olur. Kürsü dibinde ağlarlar, köçek önünde oynarlar. Kendilerinden zuhur eden mâ’siyyet, kendilerine hoş görünür ve İyi gelir. Bu yüzden bir türlü tövbekâr olamazlar ve istiğfarda bulunamazlar. Bir kimse kendilerine:

— Sende, çirkin ve kötü huylar var, tövbe ve İstiğfar et, dese ona düşman olurlar:

— Bende, öyle fiiller yoktur, diyerek diş bilerler. Zikirlerinde ve fikirlerinde asla sebat olmaz. Bazan devamlı olarak çalışır, bâzan da kendilerini büsbütün arzu ve heveslerine kap­tırıp giderler. Bazan da. Ehlullah'ın himmetiyle kendilerine pişmanlık gelir, kötü fiillerine tövbe ve istiğfar ederler, kendi­lerini her şeyden alçak görerek (El-aman) demeğe başlarlar.

Eğer, nefs-i-emmârede olan sâlik, Mürşid-i-Kâmil elinde olursa, onun kudsî kuvveti berekâtiyle kısa zamanda nefs-i-levvâme’ye tebdil olabilirler. Mürşidi de noksan olursa, o hal ile kalmalarından ve büyük tehlikelere düşmelerinden korku­lur.

Sözün kısası, nefs-i-emmâre'de olan salike, hiçbir şekilde vuslât nasip olmaz. Hattâ, imansız gitmesinden bile korkulur.

Nefs-i-emmâre’de olanlar gibi. Nefs-i-levvâmede bulunan­lardan da çok zaman ma’siyyet zuhur eder. Fakat, hemen aklı başına gelir, tövbe ve istiğfar ederek nefsine levm (kınar) eder. Sonra; dayanamaz, yine mâ'siyyette devam eder. Böyle olan sâlikin mürşidi, kâmil olur ve tariki de ruhanî bulunursa, o mürşidin kudsî kuvvetiyle, o sâlike nefs-i-levvâmede vuslât ihsan olunur. Bu ihsan, ruhanî tarike mahsustur.

O halde, yukarıda anlatıldığı gibi, nefs-i-emmâre adı ve­rilen ruh-u-hayvan, Cenabı-Hakkın celâl sıfatının tecellisidir ki, kendisinden zuhur eden haller cemal sıfatına aykırıdır. Ruh-u-sultan da Cenabı-Hakkın cemal sıfatının tecellisi oldu­ğundan, ruh-u-hayvandan razı değildir. Sebebi, ruh-u-hayvanın kendi sıfatı, sıfat-ı-hayvandır. Onun için, nefs-i-emmâre adı ve­rilmiştir. Ruh-u-sultanın aslı, kendi sıfatı olan sıfat-ı-insandır. Onun için, nefs-i-sâfiyye adı verilmiştir. Bundan dolayı, bir kim­se ruh-u-hayvana tâbi olarak geçim aklının düşüncesiyle hareket ederse, o kimse sıfat-ı-hayvan ile sıfatlanır ve hayvandan daha alçak olur. Zira, kendisine ruh-u-sultan ve sıfat-ı-insaniyyet ihsan olunmamıştır. Eğer, ruh-u-sultana tâbi olur ve âhiret aklının düşüncesiyle hareket ederse, o kimse sıfat-ı-insaniyye ile sıfatlanır, meleklerden yüce ve şerefli olur. Kendisinde, ruh-u-hayvan varken, ona tâbi olmayarak, ruh-u-sultana uyma­sından bu şerefe nail olur.

Demek oluyor ki, her insanda ruh-u-hayvan ile ruh-u-sultan iki padişah gibi, vücut ülkesinde hükümet kurmuşlardır. Birbirleriyle, her hüküm bakımından aykırı olarak otururlar. Eğer, ruh-u-sultan ruh-u-hayvanın her emrine karşı koyarak onunla mücahede ve muharebe ederse, ruh-u-hayvan gitgide kendi hilkati olan sıfat-ı-emmâre’likten geçerek, sıfat-ı-levvâme ile sıfatlanır. Çünkü, ruh-u-hayvan ile ruh-u-sultanın, hilkat ba­kımından aralarında yedi derece vardır. Ruhu sultan bütün ke­mal sıfatları ile muttasıftır. Ruh-u-hayvan da bütün çirkin sı­fatlar ve kötü ahlâklarla muttasıftır. Bütün bu ahlâklardan kurtulur, ruh-u-sultanın haliyle hallenir ve sıfatıyla sıfatlanır­sa, ruh-u-hayvan ile ruh-u-sultanın tıpkı tıpkısına aynı olması­na yedi derece vardır. Her derecede, birer miktar ruh-u-hayvan, kendi ahlâkından ve sıfatından vaz geçerek ruh-u-sultan’ın ah­lâkı ile ahlâklanır ve sıfatiyle sıfatlanır. O sıfatların, her biri­nin birer ismi vardır:

EMMÂRE – LEVVÂME - MÜLHİME - MUTMA’İNNE - RÂDİYYE – MERDİYYE - SÂFİYYE.

Bunlardan birincisi, yukarıdan beri anlattığımız, ruh-u-hayvanın kendi sıfatı olan EMMÂRE’dir.

Birisi de ruh-u-sultan'ın asıl kendi sıfatı olan SÂFİYYE’dir ki, bu sıfatı KAL (söz) ile şerh etmek ve anlatmak mümkün de­ğildir. Belki, Cenabı-Kibriya hangi kuluna ihsan buyurursa, o Zât-ı-âli-kadr onu bilir deyip geçelim.

Şimdi, bu ikisi arasındaki beş dereceyi anlatmaya çalışa­lım:


NEFS-İ LEVVAME

Azizim Malûm ola ki, Cenabı-Hakkın İlâhi ihsanı yâver olursa, mürşld i-kâmille himmeti ve kudsi kuvveti berekâtı ile, RUHU-HAYVANİYYE. Emmâre sıfatından çıkarak, LEVVAME sıfatına girer, ki bir derece RUH-U- SULTAN’ın hükmü altında bulunur ve emirlerine boyun eğer. Yani, bir miktar ruh-u-sultanın sıfatı ile sıfatlanır, kendisinden zuhur eden mâ’siyetlere pişman olmağa başlar.

Fakat, eline fırsat geçince dayanamaz, yine mâ'siyyet iş­ler. Makam-ı-levvâme'de, sırf mürşid-i-kâmilin kuvvetiyle tekmil-i-sülûk eden sâliklerin müşahedeleri TECELLİ-İ-NÛR ve MÜŞAHEDE-İ-NÛR'dur. Bazısında da TECELLİ-İ-NUR ve MÜŞAHEDE-İ-SIFAT’tır. Bu İlâhî ihsanlar ve tecelliler kendi­sine ilerlemesi halinde zuhur etmez, önce şeyhini ve daha son­ra belki Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizi mü­şahede eder. Böylelikle, onun gerilemesi SIFAT-I-LEVVÂME ve ilerlemesi SIFAT I-MÜLHİME’dir. Bundan dolayı, sâlik iler­lemesi halinde, teveccühüne oturduğu zaman, şeyhini ve Fahr-i- kâinat efendimizi müşahede ederek, haline göre zuhur ve lez­zet kazanır.

Mürakabesinde de TECELLİ-İ-NÛR veya MÜŞAHEDE-İ-NÛR yahut MÜŞAHEDE-İ-SIFAT zuhur eder. Gerilemesi ha­linde, teveccühe oturursa yine şeyhini müşahede eder. Belki, mümkün olabildiği kadar Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sel­lem efendimizi de müşahede edebilir. Fakat, ilerlemesi halin­deki lezzeti bulamaz ve o zamanki gibi müşahede edemez. Mu­rakabesinde ise, hiçbir şekilde tecelli bulamaz. Tekrar ilerleme halini bulmadıkça, sâlik Sıfat-ı-levvâmede bulunduğundan ona tecelli olmaz. Zira, Sıfat-ı-levvâme, emmâre’ye yakın bir haldir ki bâzan pişman olup tövbe ve istiğfar eder, bâzan da mâ’siyyette bulunur. Sıfat-ı-levvâme’de bulundukça hiçbir şekilde te­celli olmaz. Ancak, bâzan Cenabı-Hakkın ihsanı ve mürşidinin himmetine muvaffak olarak ilerler ve Sıfat-ı-Ievvâme’den, sıfat-ı-mülhime’ye geçer. O zaman, sâlikin içi açılır ve İlâhî mu­habbet zuhur eder, ki bu takdirde mürakabesinde teceli-i-nûr, müşahede-i-nûr veya müşahede-i-sıfat zuhur eder. Bununla beraber, mülhime henüz kendisine hal olmadığından, yine geriler ve sıfat-ı-levvâme’ye döner.

Tecell-i-nûrda olan zatların ifnâ olmalarına FENA-İ-MÜRAKABE adı verilir. Bunlar, Fenâ-i-mürakabe'yi, murakabele­rinde buldukları için, gerek sıfat-ı-levvâme’de ve gerekse sıfat-ı-mülhime’de bulunan sâlikler, murakabelerinden başka zaman­larda, kendilerini ve bütün mevcudatı ifnâ edemezler. Bu se­beple, ifnâlarına FENÂ-İ-MÜRAKABE adı verilmiştir.

Sözün kısası sıfat-ı-levvâmede ve mülhime’de bulunan sâlikin ifnâsına FENÂ-İ-MÜRAKABE ve bunda zuhur eden tecel­liye TECELLİ-İ-NÛR, MÜŞAHEDE-İ-NÜR veya TECELLİ-İ- NÛR, MÜŞAHEDE İ-SIFAT adı verilir. Bu tecellinin bekasına BEKA-Bİ-NURİLLAH denir. Bu tecellinin istiğrakına da MÜSTAGRAKİYN-İ-Fİ-NÛRİLLAH adı verilir, ki hepsi erbabına ma­lûmdur.

Bir sâlik, levvâme’de veya mülhime’de iken, o kimsenin iç kuruntuları ve tereddütleri giderilip kalb itmi’nanı hâsıl ol­madan, yani Nefs-i-mutma’inne'ye ayak basmadan, nasıl olur da Cenabı-Hakkın bu kadar tecellisine mazhar olur? diye soru­lacak olursa, evet bir sâlikin nefsi, mutma’inneye ayak basa­rak, iç kuruntularından büsbütün kurtulmadıkça, tecelli şöyle dursun, kokusunu bile alamaz, ruhanî lezzetlerden de haberi bile olamaz. Ancak, bunlar nefsani tariklere göre böyledir. Bi­lindiği gibi, onlar önce nefsi terbiye ettiklerinden, Nefs-i-mutma’inne ile sıfatlanarak sâlike kalp itminanı gelmedikçe, on­lara müşahede sırları, ruhanî sefalar ve zikirden lezzet duymak hassaları zuhur etmez.

Fakat, ruhanî tariklerde, sâlik ister levvâme’de ister mül­hime’de bulunsun, yukarıda anlatıldığı gibi tecelli ihsan olu­nur. Bunlar, yani sıfat-ı-levvâme’de bulunanlar ilerledikleri ve sıfat-ı-mülhime de bulunanlar da geriledikleri zamanlarda mürakabeye oturduklarında, Cenab-ı-Hakkın İlâhî nuru ile tecelli kı­lar. O tecellide, Cenab-ı-Hakkın İlâhî ihsanı da yetişir ve sâli­kin nefsi sıfat-ı-mutma’inne ile sıfatlanınca, ondan levvâme ve mülhime halleri kalkar, kalp itminanı zuhur eder. İşte o za­man sâlik, kendisini ve bütün mevcudatı mahvolmuş görür ve Cenabı-Hakkın İlâhî nuru müşahede olunur. O nurdan da SIFAT-I-İLÂHİYYE müşahede olunur.

Bazılarına, bu tecellide hitap da zuhur eder. Sonra o hal gider ve bir nevi ayılma, kendine gelme hali gelir ki, o zaman nefis önceden hangi sıfatta ise yine o sıfata döner Yanı, mut­ma’inne hali kendisinin makamı olmadığından, ayılarak kendi­sine geldiği zaman, mutma’inne halleri kalkar, yine kendi sıfa­tının haliyle hallenir.


NEFS-İ MÜLHİME

Azizim: Malûm ola ki, SIFAT-I-MÜLHİME’de bulunan salibin hali, LEVVÂME de olan sâlik gibi de­ğildir. Yani, nefsine levm ederek tövbe ve istiğfar ettiği güna­hını, fırsat geçince kendisini tutamayarak bir daha işlemesi vuku bulmaz. Zira, NEFİS bir derece daha RUH-U-SULTAN’ın ha­li ile hallenmiştir. Ruh-u-sultan, Cenabı-Hakkın ihsanı ve mür­şidinin teveccühü ile, ruh-u-hayvana galip gelmiş, onun her tür­lü tedbirlerini reddederek, kendi haliyle bir derece daha hallendirmiştir. Artık, sâlik tövbesinde sabit olarak durur. Fakat, iç kuruntularından ve tereddütlerinden kurtulamaz ve kalbi mutma’in olamaz. Teslimiyette sebatı bulunmadığından, çok zaman tutukluk ve sıkışıklık içinde olur.

Sıfat-ı-mülhime’de bulunan sâlikin ‘gerilemesi hali, sıfat-ı levvâme’de bulunan sâlikin gerilemesi hali gibidir. Tecellide de levvâme’de beyan olunduğu gibi, TECELLİ-İ-NÛR MÜŞAHEDE-İ-SIFAT'tır. İlerlemesi hali, mutma’inne’dir ki, bu hal zu­hur edince sâlikte kalp itminanı hâsıl olur, teslimiyyeti kuv­vet bulur, tereddüt hali geçer ve o zaman mürakabesinde TECELLİ-İ-SIFAT MÜŞAHEDE-İ-ZÂT ihsan olunur. Keyfiyetsiz mükâleme dahi zuhur eder. Ruhani sefa gelir ve iç darlığından da kurtulur.

Mürakabe’den sonra, ayılıp kendisine gelince, müşahede hali her ne kadar kendisinden kalkarsa da yine iç açıklığı ile teslimiyyette sebat üzere bulunur. Fakat, mutma’inne hali, ken­di makamı olmadığından ve ruh-u-sultanın üstün gelmesi so­nucu zuhur ettiğinden, bir taraftan ruh-u-hayvan gelince Sıfat-ı- mutma’inne’den mülhime'ye döner. Mutma’inne, kendisine sıfat oluncaya kadar, sâlikin gerilemesi mülhime ve ilerlemesi mutma’inne olur.


NEFS-İ-MUTMA'İNNE

Azizim: Malûm ola ki, SIFAT I MUTMA’İNNE’de bulunan zevatın halleri şöyle olur. Bunlar, artık tereddütlerden ve iç kuruntularından kurtulmuşlar ve TESLİM-İ-KÜLLİ ile teslim olmuşlardır. Yani, kendilerine kalp itminanı mülk olmuş, zâhiren ve bâtınen işittiği şeyleri tered­düt etmeden kabul etmeğe başlamışlardır ki, bunlar üzerine öylesine bir sebat ile sâbit olur ve iyman ederler. Bütün dünya bir araya gelse de:

— O keyfiyet öyle değildir, deseler onların sözlerine bakmazlar. Kendilerine aslâ kuşku gelmez ve o itikat üzere olur­lar.

Çünkü, ruh-u-sultanın mücahedesi ve mürşidinin teveccü­hü ile ruh-u-hayvan, ruh-u-sultanın sıfatiyle bir derece daha sı­fatlanır ve o sıfatı kendisine hal edinir, önceki huylarından vaz geçer ve bu makamın ahlâkı ile ahlâklanırlar. Bu zevatın geri­lemesi, yine mutma'inne olur. Bu halde iken, müşahedeleri sıfat-ı-mülhime’nin ilerlemesi hali gibidir. Yani, ne zaman mürakabe’ye otursalar, kendilerine tecelli ihsan olunur. Bu maka­mın tecellisine, TECELLİ-İ-SIFAT ve MÜŞAHEDE-İ-ZAT adı verilir. Bu tecellinin ifnâsına FENÂ-Fİ-SIFATİLLAH denir. Be­kasına da BEKA-İ-SIFATİLLAH ve MÜŞAHEDE-İ-ZÂTÎLLAH denir. İstiğrakına da MÜSTAGRAKİYN-İ-Fİ-SIFATİLLAH ve MÜŞAHEDE-İ-Fİ-ZATİLLAH denir ki, ehline malûmdur.

Sıfat-ı-mutma’inne ile sıfatlanan zevat, ne vakit mürakabe’ye otursalar, yukarıda gösterildiği gibi tecelli ihsan olunur ve keyfiyyetsiz mükâleme olur. Bu zevata VELİ adı verilir, onun için, bütün Ehlullah, sıfat-ı-mutma’inne’ye ayak basınca, hakikatte erginlik çağına ermiş olurlar. Evvelce zikrolunduğu gibi, mübtedi sâlik tekmil-i-süluk edinceye kadar tarikatte mâ’sumdur ve kusurları affolunur, sorumlu olmazlar. Bu hal, Fâtiha’sı çekilinceye kadar devam eder. Ancak şeriatten zuhur eden kusurlarından sorumlu olurlar. Tarikatte zuhur eden kusurlarından mesul olmazlar. Çünkü, o sâlik şeriatte erginlik çağına ermiştir ama tarikatte mâsumdur. Tekmil-i-sülûk edin Fatiha’sı çekilinceye kadar tarikatten kusurları affolunur so­rumlu olmaz.

Bundan sonra, sâlik Ehlullah kıdemine ayak basar ki, ar­tık tarikatte de erginlik çağına ermiştir. Fakat, hakikatte mâ’sumdur. Sıfat-ı-mutma’inneye ayak basıncaya kadar, şeriatten ve tarikatten sorumlu olurlar ki, o isyanlarını KİRÂMEN-KÂTİBİYN yazarlar ve bunlardan ceza gününde sual olunur. Fa­kat, hakikatten zuhur eden kusurları yazılmaz, mahvolur. Zira, her ne kadar tekmil-i-sülûk etmiş ve tecelli-i-nûra mazhar ol­muşsa da yine sıfat-ı-levvâme veya mülhime’de bulundukların­dan, kendilerine sıfat-ı-mutma’inne hal olup kalp itmi’nanı ha­sıl olunmadıkça ve kalpleri sâfiyyet kazanmadıkça, sâlik haki­katte çocuk mertebesinde olur.

Onun için, sâlikin nihayeti, Ehlullah’ın bidayetidir demiş­lerdir. Bu suretle, bir sâlik tekmil-i-sülûkünden sonra, lâyıkı ile İFNÂ-İ-MÜRAKABE edemez ve tecelli-i-nûr ihsan olunmaz­sa, o sâlik tekmil-i-sülûk etmiş olur amma, kendisine Ehlullah adı verilemez. Eğer, daha sonra tecelli-i-nûr fenâsı, bekası ve istiğrakı ile sâlikte zuhur ederse, ancak o zaman kendisine Eh­lullah denir. Yani, Ehlullah zümresine ayak basmış olur. Bu te­celliler ihsan olunmazsa, ona sadece tekmil-i-sülûk etmiş denir. Ehlullah'tan olmaz.

Aynı şekilde, Ehlullah'tan olanlar da nefs-i-mutma’inneye ayak basarak, o sıfat kendisine mülk olmadıkça, ona VELİ denilmez. Çünkü, velayet Kademi Sıfat-ı-mutma’innedir ki bu RİZA-ULLAH derecesidir. Onun için, bütün Ehlullah, sıfat-ı-mutma'inneye ayak basınca, hakikatte erginlik çağına ermiş olurlar. Kendilerinden noksanlık halleri kaldırılmış ve kâmillik başlangıcı zuhur etmeğe başlamıştır. Artık, o zatın düşme­sinden korkulmaz. Zira, günden güne kemali fazlalaşmaktadır. Ruh-u-hayvan da ruh-u-sultana üç derece yakın gelmiş, ruh-u-sultanın sıfatları ile sıfatlanmış ve teslim olmuştur. Başka bir deyimle, ruh-u-sultan galip gelmiş, ruh-u-hayvanı kendisine bağlamış, bütün emirlerini yaptırmağa başlamış bulunduğundan, o kimsenin düşmesinden korkulmaz, günden güne yüksek de­recelere ulaşmış bulunur.

Sözün kısası, bir sâlik sıfat-ı-mutma’inne ile sıfatlanma­dıkça, hali her ne kadar ileride de olsa, o sâlik hakikatte ço­cuk mertebesindedir. Birçok defalar belirtilmeğe çalışıldığı gibi, onda kalp itmi’nanı yoktur. Henüz, tereddütlerden, iç ku­runtularından ve bunlara benzer kötü huylardan kurtulama­mıştır. Onun için, çocuk hükmündedir, hakikatten kusuru sual olunmaz. Bu hal, tâ sıfat-ı-mutma'inne ile sıfatlanıncaya kadar böylece devam eder. Anlatıldığı şekilde, kendisine o haller de ihsan olunduğu zaman, artık hakikatte de erginlik çağına er­miş bulunur. Bundan sonra, kendilerinden şeriat, tarikat ve hakikat yönlerinden zerre kadar kusur zuhur etse, derhal amel defterlerine yazılır ve:

O, yaptıklarından ötürü mes'ul olmaz. Siz ise mes’ul olursunuz. (Enbiyâ 23)

Âyeti kerimesi hükmüne göre, onlardan bir bir sual olunur.

Fakat, bu zatların sualleri şöyle olur:

Rûz-i-cezada, Cenabı-Kibriyâ o kullarını mahşer halkının gözlerinden saklar. Gizli bir yere çeker ve orada onların işle­dikleri kusurları birer birer sayarak sual buyurur. Sonra, Hitâb-ı-izzet buyurur ki:

— Ey kulum! Ben, Azim-üş-şân sana dünyada iken o ka­dar İlâhî ihsanlarım oldu ki saymakla bitmez, tükenmez. Bu kadar İlâhî ihsanlarım olmuşken, bu kusurları neden işledin? Bilmiyor idiysen, bilenlerden sormalı değil miydin?

Onların hepsi birden secde ederek derler ki:

Evet yâ Rab! Bunları biz işledik ve bilen birisinden sorarak gerçekleri de öğrenmedik. İsyan bizimdir yâ Rab! Sen bilirsin, şânına düşeni yap...

Cenabı-Hakkın, İlâhî lûtfundan hitâb-ı-izzet zuhur eder ve kereminden buyurur ki:

— Ey kullarım! Sizleri affettim. Varın, makamlarınızda zevk ve sefa edin. Bundan sonra sizin için korku ve üzüntü yoktur. Varın, arşı â'lâmda makamlarınıza oturun...

Ve daha nice nice iltifatlar da zuhur edip:

İyi bilin ki, Allahu Teâlâ’nın velileri (dostları ve yakınları) için hiçbir korku yoktur. Onlar, mahzun da olacak değillerdir.

Yunus: 62 âyeti kerimesinin tebşiratiyle tebşir olunurlar. Fakat, bu İlâhî iltifat zuhur edinceye kadar, o derece mahcup olurlar ki, anla­tılması mümkün değildir.

Ehl-i-mâ’sum değildir sözü bundan dolayı söylenmiştir ki, sıfat-ı-mutma'inne ile sıfatlanan zevatın, suyu bile üfleyerek iç­meleri gerekir. Yani, her işte ve her şeyde ziyadesiyle sakınma­lı, çekinmeli ve Allahu teâlâ'dan korkmalıdırlar.

Allahu teâlâ, hiylekârlara karşı ceza verenlerin en hayırlısıdır. (Allah, mekredenlerin hayırlısıdır.)

Âl-i-İmran: 54 âyeti kerimesi hükmünce, Cenabı-Hakkın mekr-i-ilâhiyyesini, akıllar ve fikirler idrak edemezler. Her makamda, kuluna bir İlâhî imtihanı vardır. Hikmetinden sual olunmaz. Kul, kulluk­ta olmak gerektir. Emr-i-ilâhî ne ise yerine getirmektir.

Sözün kısası, sıfat-ı-mutma'inne'de bulunan zevat, haki­katte erginlik çağma ererler ve kendilerine velâyet ihsan olu­nur. Bunların, hallerinin gerilemesi, şimdiye kadar anlatıldı. Şimdi de ilerlemeleri hallerine gelelim:

Mutma’inne’de olan zevatın ilerlemeleri, sıfat-ı-râdiyyede olur. Bazan mürşidinin himmeti, kendisinin çalışması ve gayreti ve dikkati ile Cenabı-Hakkın İlâhî ihsanlarına mazhar olur­lar. Ruh-u-hayvan, ruh-u-sultana bir derece daha yakınlaşır ve teslimiyyeti kuvvet bulur. Bu halde iken, sâlike Cenabı-Haktan teveccüh eden üzüntü ve sevinçler, mücahedeler, sefa ve buna benzer şeylerden her ne ki zuhur ederse, hepsine razı olurlar. O kadar ki, rızaları dahi zarurî değildir. Kendilerine zehir yedirilse, şeker veya helva gibi yerler ve ondan tiksinmezler. Bu yüzden başlarına gelecekleri de düşünmezler. Geçmiş için de tasalanmazlar. Cenabı-Hakka, teslim-i-külli ile teslim olurlar ve riza-i-ilâhiyyeyi gözetirler. Onlara:

— Allah rızası için canını ver, denilse; hemen boyunlarını uzatır ve dururlar. Dünyadan, âhiretten, bütün hırs, emel ve is­teklerden bir zerre maksutları kalmaz:

İLÂHİ ENTE MAKSUDİ VE RİZÂKE MATLÛBİ

(Allahım! Maksudum sensin ve matlûbum senin rızandır)

 Sözünde sadık olurlar. Kendilerine ihsan olunan tecelliler, yine TECELLÎ-İ-SIFAT ve MÜŞAHEDE-İ-ZÂT'tır. Fakat, gerileme halindeki tecellide çok fark vardır. Her ne kadar ikisi de TECELLİ-İ-SIFAT ise de yine farklıdır. Bu hal, ehline ma­lûmdur.

Bu makamda, bazı zatların HAKİKAT’leri galip olursa on­lara bâzan TECELLİ-İ-ZÂT zuhur eder. Bu makamda bulu­nan zevatın, daimî olan halleri TECELLİ-İ-NÛR ve MÜŞAHEDE-İ-SIFAT’tır. Gezip yürüdükleri yerlerde, oturup sohbet et­tikleri hallerde dilerlerse TECELLİ-İ-NUR ve MÜŞAHEDE-İ- SIFAT zuhur eder. Ne zaman, dileyip MÜRAKABE’ye otursalar, anlatıldığı gibi TECELLİ-İ-ZÂT ve MÜŞAHEDE-İ-SIFAT zu­hur eder. Ne zaman, Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize ve diğer enbiyâ-i-mürselin, evliyâ, kutuplardan hangisine teveccüh etseler, derhal onunla ruhanî görüşür ve konu­şurlar. Hangi ülkeyi dileseler, teveccühlerinde o ülkeyi bütünü ile görürler. Oralarda bulunanlarla, ruhaniyyette görüşür ve sohbet ederler, hallerine vâkıf olurlar. KEŞFİ-MELEKÛT ve KEŞF İ CEBERUT ve buna benzer keşifler de kendilerine ıh­san olunduğu gibi ruhâni miraç dahi ihsan buyurulur. Kalp­lerin ve hallerin keşfi, bunlara daha kolay gelir. Bu sıfat ile sı­fatlanan zatlara, bir kimsenin kalbine vâkıf olmak, halini bil­mek çok kolay gelir.

Bu saydıklarımız, Sıfat-ı-mutma’inne’nin ilerleme halleri­dir ki, o sıfat da SIFAT-I-RÂDİYYE’dir. Fakat, sıfat-ı-mutma’inne kendilerine hal olup, ondan da ilerleme ihsan olununca, anlatılanların çoğu zuhur eder. Bazan da hal olmadığından ge­rileme zuhur eder ki, sıfat-ı-mutma’inne ile sıfatlanırlar.

Sözün kısası, sıfat-ı-mutma’inne ile sıfatlanan zatlar, geri­leme halinde mutma'inne ile hallenirler. İlerleme halinde RADİYYE ile hallenirler.


NEFS-İ-RÂDİYYE

Azizim: Malûm olsun ki; bu zatlar, yine bu hal ile bâzan ilerler, bâzan da gerilerler ve böylece zik­rine ve fikrine devam ve sebat ederlerse, Ruh-u-Hayvan ruh-u-sultanın haliyle bir derece daha hallenir. Alâmeti, ruh-u-hayvana kötü ve güç gelen şeyler, onlara güzel ve kolay gelmeğe baş­lar. Cenabı Haktan kendilerine teveccüh eden her şeye, rızayı külli ile razı olurlar ve onlar için keder ile sürür müsavi olur. Bu bakımdan, SIFAT-I-RÂDİYYE’ye RÂDİYYE adı verilmiş­tir. Nefisleri, sıfat-ı-râdiyye ile sıfatlanan zatların gerileme hal­leri, anlatıldığı gibi olur. İlerleme halleri ise SIFAT-I-MERDİYYE olur. Alâmeti şudur ki, kendisinin devam ve sebatı, mürşi­dinin hüsnü teveccühü ve Cenabı-Hakkın lütuf ve keremiyle kendisine isabet eden şeylerin hepsine razı olurlar, bir ilâhı im­tihan zuhur edince:

— Bu, bize Allahu teâlâ’nın ihsanıdır, diyerek gönülden kabul ederler ki, o zaman Cenabı-Hak tarafından keyfiyyetsiz bir imtihan mühürü ile mühürlenerek o TECELLİ-İ-ZÂT MÜŞAHEDE-İ-ZÂT ihsan olunur. O müşahede’de:

— Kulum! Ben, senden razıyım. Sen de benden razı mı­sın? hitabı izzeti zuhur eder ve gelmiş geçmiş bütün günahla­rının af buyurulduğu, bizzat tebşir buyurulur.

Bu ilerleme halinde, ne kadar durabilirse, her gün mürakabesinde tecelli-i-zât müşahedesi ihsan olunarak, gelmiş geçmiş günahlarının affı tebşiri ile şereflenirler.

Fakat, vasfedilen bu hal, kendisinde meleke olmadığından yine gerilemeğe yüz tutar ve râdiyye hali bâzan râdiyye'de, bâzan da merdiyye’de olurlar.

Gerek ilerleme ve gerekse gerilemede, kendilerine bir hal de ihsan buyurulur. Râdiyye’de bulunanlar, ellerinde olmaksı­zın gelecekte olacak hiçbir şey için emel beslemezler. Geçmişte olanlar için de tasalanmazlar. Dünya ve âhiret bakımından, zikrolunduğu gibi kendilerinde hiçbir maksut kalmaz ve:

İLÂHİ ENTE MAKSUDİ VE RİZÂKE MATLÛBİ

(Allahım! Maksudum sensin ve matlûbum senin rızandır)

 Sözünde hakkıyla sadık olduklarından başka, kendilerini Alla­hu teâlâ’nın amanında bir müflis sayarlar ve DÂRÜL-AMAN’ da riza kapısı için EL AMAN diye çağrışırlar.

Râdiyyede bulunan zatlara, Cenabı-Hak mahviyyet hil’ati ihsan eder ki, o hil’at giydirilen zevat, ne kadar ilahi iltifat zu­hur ederse, hepsini Allahu teâlâ'nın ihsanı olarak kabul ederler ve kendilerini bir taş veya ağaç farz ederek:

— Zikrimizde ve fikrimizde ve bütün ibadet ve tâ’atlerimizde ve zuhur eden İhsanı İlahilerde aslâ elimiz ve emeğimiz yoktur. Bunların hepsi, karşılıksız ve kasıtsız ihsan-i-ilâhiyye’dir. Ben, âciz ve nâçiz ağaç gibi bir şeyim ki, hiçbir işe yara­mam. Bütün bu ibadetleri yaptıran, bunca ihsanları veren Cenabı-Haktır. Onlar, benim halim değildir. Hepsi İlâhî birer ihsandır, derler, öylesine bir müflislikle müflis olurlar ki, bir zen­gin bezirgân malını yok yere harcayıp nasıl meteliğe muhtaç olur, muhitinde şeref ve itibarı ve güvenecek bir şeyi kalmaz­sa eli ve eteği her taraftan kesildikten sonra nasıl bir hal alır­sa, bu zatlara da Allahu teâlâ tarafından böyle bir hilat giydi­rilir. Bâtını ne kadar mâ'mur olsa ve İlâhî iltifatlara mazhar bulunsa da her ân ve her nefes-anlattığımız gibi bütün bu İlâhî ihsanlar kendilerine görünmez, baştan başa bütün ibadetleri mahvolmuş ve kendileri mâ’siyyet deryasına batmış gibi Dâr-ül-amanda rıza kapısını açabilmek için el’aman çağırışırlar. Dünya ile olan ilgi ve ilişkilerini ve işlerini Cenabı-Hakka bıra­karak öyle bir zenginlikle zenginleşirler ki, anlatılması müm­kün değildir. Meselâ, ceplerinde bir kuruş veya bir tane bulun­masa, asla hatırlarına bir şey gelmedikten başka, gönülleri bin­lerce kese paraya malik imiş gibi dururlar. Buna GINAY-I-EHLULLAH tâbir olunur, ki sıfat-ı-râdiyye’de olan zatlara bir alış­kanlık olur.

Bu makamda, pek çok İlâhî iltifat vardır. Hattâ, bazılarına RIZA kapısı açılır ve TECELLİ-İ-ZÂT dahi zuhur eder.

Eğer, kabiliyetleri olur ve sığınmaları da galip gelirse, sıfat-ı-mutma'innede de riza kapısı açılır ve bâzan tecelli-i-zât da­hi zuhur eder. Lâkin, hali olmadığından gerek mutma’innede ve gerekse râdiyye’de bu hal devamlı olmaz, bâzan ilerleme ha­linde rıza kapısından içeri girerek tecelli-i-zât ve müşahede-i-zât ihsan olunur ve keyfiyyetsiz olarak:

— Kulum! Ben, senden razıyım. Sen de benden razı mı­sın? hitabı izzeti ile biraz İlâhî iltifat ihsan buyurulur.


NEFS-İ MERDİYYE

Azizim: Malûm olsun ki, yukarıda zikrolunan Râdiyye halleri, bir zatta alışkanlık haline gelir. Al­lah korkusunda ve kendisini küçük tutmakta devam ve sebat üzere bulunursa, ihsan buyurulan İlâhî imtihanlar neticesinde SADAKAT mühürü ile mühürlenerek öyle bir derece verilir ki, ahlâkî bakımdan imtihan olunmuş ve en üstün ahlâka malik bulunduğu anlaşılmış olur ve her ahlâkı SADAKAT mühürü ile mühürlenerek kendisine bir MÂ’SUMİYYET hil’ati giydirilir. Yani, o zatın bütün fiilleri, kavilleri ve huyları, Allahu teâlâ’nın rızasına muvafık ve mutabık olur ve bütün emirleri kendisine hal edinir. Hakkın harekete geçirmesiyle harekete geçer ve hak­kın teskini ile sâkin olur. Saydığımız bu hallerin bir zata ihsan buyurulması, o kimsenin sıfat-ı-merdiyye ile sıfatlandığının de­lilidir. Başka bir deyimle, ruh-u-hayvan, ruh-u-sultanın hali ile bir derece daha hallenmiş, ruh-u-sultanın bütün isteklerini ka­bul etmiş ve bütün emirlerine rızasıyla boyun eğmiştir. Ruh u- sultan ve ruh-u-hayvan birbirlerinden razı olmuşlar, aralarında korku ve düşmanlık kalmamış, birbirlerine alışmış ve sevişmiş­lerdir. Bunlar, birbirlerinden emin ve razı olduklarından bu makama da SIFAT-I-MERDİYYE adı verilmiştir.

Alâmeti, sıfat-ı-râdiyye ehlinin ilerlemelerinde gösterilen haller, o kimsede alışkanlık haline gelmiş ve her zaman böylece zuhur etmeğe başlamıştır.

O zaman, Cenabı-Hak o kimseye vekil tayin olunan KİRÂMEN-KÂTİBİYN meleklerinin ellerinden, o zatın amel defteri­ni alır, gelmiş geçmiş, küçük büyük, zelleye varıncaya kadar bütün kusurlarını affeder ve mâ’sumiyyet hil’atini giydirerek, KİRÂMEN-KÂTİBİYN meleklerine hitabı izzet buyurur ki:

— Ey meleklerim: Bunca zamandır, sizleri bu kulumun hizmetlerine vekil tayin etmiştim. Şimdi, ben bu kulumdan ra­zıyım. Sizler de razı mısınız?

Onlar da şahitlik ederler ve:

— Yâ Rab!.. Bizler, bu kuluna hizmet edeliden beri, zerre kadar rızana aykırı bir halde bulunmadı. Bizleri üzüp, eziyet etmedi. Bizler de kendisinden kat kat razıyız, derler.

Yine, hitabı izzet olup buyurur ki:

— Ey meleklerim! Ben de sizi o hizmetten azat ettim ve bu kulumdan ebedî rıza ile razı oldum. Sizler de şahit olun...

Sonra, o kimsenin diğer hizmetlerine vekil tayin olunan meleklerin hepsine de aynı şekilde hitap buyurup, o kimseden ebedi rıza ile razı olduğuna şahit tutarlar.

Artık, o zattan bütün insanlar, cinler, melekler, hayvan­lar ve zahirde ve batında bütün mevcudat, zerreye varıncaya

kadar hepsi, ebedi riza ile razı olurlar. O kimsenin, zahirde de elinden ve dilinden ve bütün fiillerinden hiç bir kimse incin­mez ve:

Mü’minler, uysal ve yumuşaktırlar. Uysal deve gibi­dirler. Bağlanınca dururlar. Sahraya çöktürülürlerse, hemen çökerler.

Hadis-i-şerifine tamamiyle uygun olurlar. Kimin yanına varsalar, ister istemez ona tâ’zim ve tekrim ederler.

Daha sonra, Cenabı-Hak keyfiyyetsiz olarak Zâtı ecelli â’lâsı ile tecelli kılarak buyurur:

— Kulum! Ben, senden razıyım. Sen de benden razı mı­sın? İlâhî iltifatı ile, mâ’sumiyyetini kendisine bizzat ve key­fiyyetsiz olarak tebşir buyururlar ve daha nice nice İlâhî ihsan­larla rıza kapısından içeri alıp mahalli mahsusta TECELLİ-İ- ZÂT müşahedesi de ihsan buyurularak, nice İlâhî sırlara mazhar olurlar.

Bu İlâhî ihsanlar açılarak sıfat-ı-merdiyye kendilerinde alışkanlık haline gelen zatlara, her gün teveccühlerinde RİZA KAPISI fetholunur ve mahalli mahsusunda TECELLİ-İ-ZÂT ve MÜŞAHEDE-İ-ZÂT ihsan buyurularak, sonsuz İlâhî sırlar bağışlandıktan başka, her gün mâ’sumiyyeti de tebşir olu­nur. Ne zaman dileseler ve teveccühe otursalar, anlatıldığı gibi, İlâhî ihsanlara mazhar olurlar, ki ayılmak ve kendine gelmek halleri de TECELLİ-İ- SIFAT ve MÜŞAHEDE-İ-ZÂT olur.

Hazreti Sıddıyk-ı-ekber radıyallahu anh hazretlerinin:

Hiçbir şey görmedim ki, daha evvel Allahu teâlâ onu bana göstermemiş olsun.

 Buyurdukları gibi, daima gezip yürüdükleri yerlerde, Cenabı-Kibriyânın İlâhî sıfatını müşahede ve o İlâhî sıfattan da Zâtı ecelli âlâsını müşahede ederler. Ne zaman dilerlerse, keyfiyyetsiz olarak mükâleme (karşılıklı konuşma) ederler ki, ehline malûmdur. Nitekim:

Fazilet sahiplerini, fazilet sahiplerinden başkası bilmez, demişlerdir.

Kendilerine, her gün bu kadar ilâhı ihsanlar lütuf buyurulurken:

Yoksa, Allahu Teâlâ’nın mekrinden emin mi oldular? Allahu Teâlâ'nın mekir ve tehdidinden, ancak hüsrana uğrayan kullar emin olabilirler.

 Âyeti kerimesinin uyarınca, Cenabı-Hakkın mekrinden emin olmazlar, her ân ve her nefes huzuru İlâhide Allahu teâlâ’nın amanındaki müflis gibi, mekr-i-ilâhiyyeden tirtir tit­reyerek EL’AMAN çağırışırlar ve bütün zâhir hallerini, şeriat-i-mutahharaya tatbik ederek, şeriatten zerre kadar ayrılmadıktan başka, kendilerinden herhangi bir mübah fiilin zerresi bile çıksa, büyük bir günah işlemiş gibi, ciğerleri ya­nar, yakalarını ve üst - başlarını yırtarak temenni ve niyazda bulunurlar.

Bu, öyle bir haldir ki, her ne kadar Cenabı-Hak tarafın­dan her gün masumiyetle ve ebedî rıza ile ve keyfiyyetsiz mükâleme ile tebşir olunurlarsa da, aslâ kendilerine emniyet gelmez, ki mekr-i-ilâhiyyeden ziyadesiyle korkmak da hal kabilindendir. Bu halde bulunan zatlar için emniyet mümkün değildir. Her makamda, bir nevi korku vardır. Kişinin kemali de korkusuna göre olur. Sıfat-ı-emmâre’den başka, nefsin her mertebesinde bir türlü korku vardır: TAKLİT KORKUSU, CEHENNEM KORKUSU, MÂ’SİYYET KORKUSU, RIZA KOR­KUSU, ALLAH KORKUSU, KEMAL KORKUSU adları verilmiş­tir. Yalnız, nefsi emmâre’de korku yoktur. Bu sıfatta olan ki­şiler, Cenabı-Haktan emin olurlar ve Allah korkusu hatırlarına da gelmez. Onun için, çoğu imansız gitseler gerektir. Bunlar­dan:

TAKLİT KORKUSU, sıfat-ı-levvâme’nin korkusudur. Bu sıfatta olan kimseler, her ne kadar Cenabı-Haktan korkarlarsa da emniyetleri korkularından üstün olduğundan, tövbelerinde sâbit olamazlar ki, onlardan da bâzan imansız gidenler bulu­nur.

CEHENNEM KORKUSUdur ki, sıfat-ı-mülhime’de bulu­nan zatların korkusudur. Bu sıfatta olanlarda, korku emniyete üstün geldiğinden onlar tövbelerinde sâbit olurlar. Fakat, bu türlü korkudan Allahu teâlâ razı değildir. Çünkü, bu korku ce­hennem azabı ile cennet arzusundan zuhur ettiğinden, bu gibi korkular Ehlullah'a yakışmaz. Onun için, Ehlullah son nefesle­ri için EL’AMAN çağrışırlar. Mülhime sıfatından da bâzan nef­sinin hilesine kapılanlar ve imansız gidenler vardır. Nefisle­rimizin şerlerinden, Allahu teâlâ’ya sığınırız.

Cehennem korkusuna, altında cehennem korkusu ve cen­net arzusu bulunduğundan NEFSANİ de derler.

MÂ’SİYYET KORKUSU’dur ki mutma’inne de bulunan zatların korkusudur. Bu korkudan da Allahu teâlâ razı değildir. Çünkü, bu da doğrudan doğruya Allah korkusu olmayıp, ma’siyyet korkusudur. Fakat, mülhime’de olduğu gibi, cehennem korkusu ve cennet arzu da değildir. Ancak, İlâhî emirleri lâyıkı ile yerine getiremeyerek, kendisine giydirilen velâyet elbisesini lekelemekten doğan bir korkudur ki, hem mâ’siyyetten sakınmak ve hem de:

İyi bilin ki, Allahu teâlâ’nın velileri (dostları ve yakın­ları) için hiçbir korku yoktur. Onlar, mahzun da ola­cak değillerdir.

Yunus: 62 âyeti kerimesine uygun düşmek arzusunun bağlantısı vardır, ki bu korku doğrudan doğruya Allah korkusu değildir. Her ne kadar, muradı Allahu teâlâ’nın rızasını tahsil ise de bu bağlan­tılar altında bulunduğundan, nefsini korumak için korkmuş olur. İşte, Allahu teâlâ bundan razı değildir. Yalnız Riza-i-bâri gözetilmemiştir. Bu korku, kemal ehlinin korkusu değildir. Belki, kemalin noksanlığına işarettir.

RİZA KORKUSU’dur ki, sıfat-ı-râdiyye'de bulunan zatla­rın:

— Allahu teâlâ’nın rızasını bulamazsam, halim neye va­rır? diye korkmalarıdır. Bu korku, mutma’innede ki korku gibi, hakikaten kusurlarından korkarak kemal arzusu için değildir. Belki, bütün arzu ve heveslerinden vaz geçerek, geleceği için emel beslemeyenlerin ve geçmiş için tasalanmayanların ve Cenabı-Haktan kendisine teveccüh eden her şeyi kendi rızasıyla razı olarak Allahu teâlâ’nın rızasını ararken kusurda bulunan­ların:

— Cenabı-Hak, benden razı olmazsa halim nice olur? diye korkanların korkusu olduğundan, buna da RÎZA KORKUSU denilmiştir. Bu da Allah korkusu değildir. Çünkü, bunun da altında (Rızada kusur edersem...) bağlantısı vardır. Bu korku, doğrudan doğruya Allah korkusu olmadığından kemal ehlinin de korkusu değildir.

ALLAH KORKUSU’dur ki, Sıfat-ı-merdiyyede bulunan zat­ların, dünya ve âhiretle ilgili hiçbir murat ve maksutları ol­maksızın, sebepsiz korkmalarıdır. Bu korkuya, ALLAH KOR­KUSU denilmesinin sebebi hiçbir bağlantısı olmamasındandır.

Çünkü, bu sıfatta bulunan zatlardan Cenabı-Hak, her ân ve her nefes razıdır. Onlar da her nefes Cenabı-Haktan razıdırlar. Ken­dileri için sevinç de keder de müsavi olmuştur. Kendilerinde, varlıktan hiçbir eser kalmamıştır.

İnsanlara kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, salma ve güzel atlar, deve, sığır, koyun, keçi gibi hayvanlar, ekinler kabilinden şehevat sevgisi bezendi.

Al-i-İmran: 14 âyeti kerimesinde açıklanan altı çeşit dünya metaından hiç bi­risine muhabbetleri kalmadıktan başka, âhirete ait isteklerin­den dahi vaz geçmişler.

Bütün bunlar, dünya hayatının geçici metâ’ıdır. Sonunda, varılacak yerlerin en güzeli, Allahu Teâlâ’nın yanındadır.

 Âl-i-İmran: 14 sırrına mazhar olmuşlardır. Bunlar, beş vakitte namazlarını, murakabede ihsan olunan tecelliyat-ı-ilâhiyye ile tecelli bulmuş olarak kılarlar. Yani, namaza başlarlarken tecelli-i-zât ve müşahede-i-zât ihsan olunur ve bu halde namaz kılarlar. Bu, on­larda bir alışkanlık olmuştur. Her gün, ebedî rıza ile tebşir olunurlar. Böyle olduğu halde, yine de Cenabı-Haktan şiddet­le korkarlar. Bunu anlatabilmek mümkün değildir. Fakat, bu korku da kemal ehlinin korkusu değildir. Çünkü, bunların korkularında hiçbir bağlantıları bulunmayan, doğrudan doğruya Allah'tandır. Şu var ki, içlerinden daima hallerinin ilerlemesi­ni isterler. Gerileme halinden son derece çekinir ve tirtir tit­rerler.

Bu korku, iradesiz bir korkudur ki, sıfat-ı-merdiyye'de olan zatlara giydirilmiştir. Onun için, bu gibi korkular doğru­dan doğruya Allahu teâlâ’dandır. Ama, kemal korkusu değildir. Bunu iyice anla!

KEMAL KORKUSU’dur ki, sıfat-ı-sâfiyyede olan zatlara ihsan olunmuştur. Kemal korkusu, KAL (söz) ile tarif olunmaz. An­cak şöyle tarif olunabilir ki, onlara doğu ile batı arasında bu­lunan bütün mahlûkatın tasarrufu ihsan buyurulsa, Allahu Teâlâ’nın bütün umuru da ellerine verilse, yine de Cenabı- Hakka danışmadan bir çöpü bile kımıldatmazlar. Kendilerin­den:

— Cenabı-Haktan bu kadar korkarsın, sebebi ve hikmeti nedir? diye sorulsa, zahiren ve bâtınen o korkunun sebebini düşünse ve arasa, az veya çok bir sebep bularak: (Şu sebepten korkarım...) diye cevap veremez.

Bunun için, ehl-i-sâfiyyenin korkularına KEMAL KORKU­SU denilmiştir.

Bunlardan başka, dört derece korku daha vardır ki, KAL ile târife ruhsat yoktur, ehline malûmdur. Nitekim, aleyhissalâtü vesselâm efendimiz:

Ben, en çok korkanınızım. Eğer, benim bildiğimi bilmiş olsaydınız, az güler çok ağlardınız.

Hadis-i-şeriflerinde buna işaret buyurmuşlardır ki, ehline malûm olur.

Gelelim bahsimize; sıfat-ı-merdiyye’nin ilerlemesi hali Sıfat-ı-sâfiyye’dir ki, Kutb-ül-aktâb’lara ve Gavs-ül-a’zamlara ve sırrı hilâfette olan Zât-ı-şeriflere mahsustur. Bazı asırlarda, irşâd ve tasarrufta olmayarak bir iki zata ve bazı asırlarda da üç veya beş zata dahi ihsan olunur ve onlar da Sıfat-ı-safiyye ile sıfatlanırlar.

Bunlara KÜMMELİYN-İ-VELİYULLAH denilir. Sıfatı sâfiyye ile sıfatlanan zatlardan bahsolunmaz. Zira, onların halle­ri çok ileridir, inşallah yakında zikrolunacaktır. Sıfat-ı-merdiyye sahibinde ilerleme halleri sâfiyye’dedir sıfat-ı-merdiyye'de kendilerine alışıklık geldiğinden bâzan ilerleme hali zuhur eder ve sıfat-ı-sâfiyye’nin en aşağı haliyle hallenirler demek olur.


NEFS-İ SÂFİYYE

Azizim: Malûm ola ki, ruh-u-hayvanın kendisine mahsus olan yaratılışı Sıfat-ı-emmâre ve ruh-u-sultanın kendisine mahsus olan yaratılışı Sıfat-ı-sâfiyye olduğu açık­lanmıştı. Burada, tekrarına hacet yoktur.

Ruh-u-hayvan, Cenabı-Hakkın ihsanı, mürşidin himmeti ve ruh-u-sultanın rağbet göstermesiyle kendi sıfatı olan emmâre'likten geçer, ruh-u-sultan ile aralarında bulunan beş sıfatın her birinin halleriyle hallenir iken, beşinci sıfat-ı-merdiyye ken­disine hal olur. Yani, zikrolunan şekilde, ruh-u-hayvan kendi hallerinden geçer ve ruh-u-sultanın haliyle hallenir ve her em­rine teslim-i-külli ile teslim olur, aralarında düşmanlık kalkar, emniyet ve ülfet ve muhabbetten sonra o zevata Cenabı-Hak HİLÂFET veya GAVSİYYET veya KUTBİYYET yahut KÜM­MELİYN den olmayı ihsan buyurarak ruh-u-hayvana bir tecel­li kılar. O tecellide, ruh-u-hayvanın kendi sıfatları tamamiyle mahvolur, ruh-u-sultanın sıfatları ile sıfatlanır. Yani, başlangı­cından bu hale gelinceye kadar, hayvanlık sıfatlarından arta ka­lan eserler de tamamen mahvolur ve ruh-u-sultanın kendisine mahsus olan SIFAT-I-İNSANİYYE ile sıfatlanır. İşte, bu büyük ihsana malik olan zatlara İNSAN-I-KÂMİL denilir. Sonra, ge­çim aklı yanar ve mahvolur ve artık onun vücut ülkesinde fikri ve tedbiri kesilir. Vücut ülkesinde bâtınen ve zâhiren Ruh-u- sultanın aklı ve tedbiri üzere hüküm ve tasarruf eder.

Bu keyfiyyete AKL-I-KÜL denilir ki, vücut ülkesinde bü­tün hükümler fikirler ve tedbirler ilham-ı-Rabbani olan bu akıl tarafından alınır. O zâtın, kalbinde olan alışkanlık onun halinden haberdar olmadığı gibi, gittiği izi bile kaybeder ve artık hiçbir şeye karışmayarak hayran ve boynu bükük kalır. Şey­tan bile, bu halleri görünce, ister istemez âciz ve nâçar kalır. Kendi boğazına ip takarak, teslim-i-külli ile ruh-u-sultana tes­lim olur, her emrini yerine getirir ve bundan sonra karşı koy­maya ve hiyle etmeye kadir olamaz. Bazılarının şeytanı, bu ma­kamda İslâm ile müşerref olmuştur, lâkin, terbiye kabul etme­diğinden, o zat dâr-ı-bekaya teşrif ettikten sonra, eski haline dönmüştür.

Sözün kısası, sıfat-ı-sâfiyye ile sıfatlanan zatların nefisleri, ruh-u-sultana döner, hayvaniyyetten eser kalmaz. Bundan tamamiyle kurtularak SIFAT I İNSANİYYE ile muttasıf olurlar.

Velilerim, bilgim altındadır. Onları, benden gayri kimse bilmez.

Hadis-i-kudsisinin hükmünce, onların hallerine insan de­ğil, melekler bile vakıf değillerdir. Meğer, Allahu teâlâ bildire. Zira, gerek yiyecek ve içecek, gerek, giyinip kuşanacak, gerek zikre ve fikre dair bütün işlerde HAL’i ve KAL'i her ne ki olur­sa, vücut ülkesinde icra olunan keyfiyetlerin hepsi, AKL-I-ME’AD tarafından, Ruh-u-sultan’a ilham-ı-Rabbani olup ruh-u-sultan da vücut ülkesinde hüküm sürer. Bundan dolayı, sıfat-ı-sâfiyye’de olan zatların gerek KAL'leri ve gerekse HAL’leri, ken­dilerinden çıkan zâhirde ve bâtında fiilleri, her sözleri bu akıl tarafından ilhamı Rabbani ile olur. Onun için, dünya ve ukbâ lezzetleri, onlardan tamamen kalkmıştır. Yiyecek, içecek ve gi­yecekte kendilerine aslâ lezzet hâsıl olmaz. Onlar için, yemeğin lezzetli olanı ile olmayanını yemek müsavidir.

İnsanlar arasında makbul sayılan elbiselerle, olmayanları giyinmek de yine onlar için müsavidir. Gezinti yerlerinde bulunmalarıyla hücrelerinde oturmaları da müsavidir. Bu ve buna benzer ne gibi zevkler ve lezzetler varsa, hepsi onlardan kalkmıştır. Çünkü, geçim aklı tamamiyle yanmış ve mahvol­muş, ruh-u-hayvan da ruh-u-sultana değişmiştir. Ahiretle ilgili olan keyfiyyetleri de Cenabı-Hak onlar için hazırlamıştır. Bu­nun tebşiri, kulaklarına gelince sevinmez ve bundan hoşlan­mazlar. Onlar, ancak her ân ve her nefes Allahu teâlâ’nın rıza­sını gözetirler. Vücutlarını, Cenabı-Hakkın rızasına adamışlar­dır. Her ân emre hazır beklerler ve ilâhı emir nasıl zuhur eder­se, öylece icra ederler. Kendilerinden, en küçük bir şeyi bile kı­mıldatmazlar.

Onlar, Cenabı-Hakkın ihsan-ı-ilâhiyyesiyle, hakikat, mârifet ve ilmi ledün’ne müteallik nice nice İlâhî sırlara maliktirler. Fakat, hiçbir zaman KAL’e getirip, bu taraftan söz etmezler. Meğer ki, kendi yakınlarından bazı kimselere haber vermesi için Cenabı-Hak tarafından emir zuhur ederse, o zaman bir kıs­mını açıklarlar. Onların kalpleri İlâhî hakikatlerle doludur. Li­sanları, şeriate bağlıdır. Huzurlarına gelen kimselerle, her bi­risinin haline göre sohbet ederler. Meğer ki, bir hikmete bağlı olarak bir hakikati, aralarından birisine duyururlar. Onu da şeriatçe, kapalı olarak söylerler. Bundan sonra, zâhirde halle­ri Emr-i-mâ'ruf ve Nehy-i-an-il-münkeri lâyıkı ile yerine getirir ve her türlü davranışlarını Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize tatbik ederler ve bütün sünneti seniyyelerini icra ederler. Kulluk sıfatını, hakkıyla yerine getirenler de onlardır. Her bakımdan, Rablerinin kulu olmuşlardır.

Onlara mürakabe halinde zuhur eden tecelli TECELLİ-İ ZÂT’tır ki buna TECELLİ-İ-BERK-İ-ZÂTİ denilir. Bu tecelli, sı­fat-ı-sâfiyyede olan zatlara mahsustur ki ehline malûmdur. Merdiyye ehline mürakabede ihsan olunan TECELLÎ-İ-ZÂT, MÜ­ŞAHEDE-İ-ZÂT ve istiğrak-ı-zât, sâfiyyede olan zatların daimî halleridir. Çünkü, ruh-u-hayvan ruh-u-sultan'a değişmiş, geçim aklı tamamen yanıp mahvolmuş, vücut ülkesi şeytanın tasal­lutundan kurtulmuştur. Yalnız, AKL-I-MEAD tarafından ruh-u-sultana ilham-ı-Rabbanî ve ihsan-ı-samedanî ile vücut ülke­sinde hükmünü yürütmektedir.

Sâfiyye ehli için, ayılma ve kendine gelme hali olmayıp, her nefeste keyfiyyetsiz müşahede ve mükâlemededirler. Yani, ehl-i-merdiyye’nin mürakabe hali, ehl-i-sâfiyyenin ayılma ve kendine gelme hali demek olur. Zira, ehl-i-sâfiyyeye mürakabe halinde TECELLİ-İ-BERK ihsan olunur. Yani, (KÜNTÜ KENZEN MAHFİYYEN) sırrına uygun düşmüşler HAKİKAT ve MARİFET mahzeni olmuşlardır.

Bundan sonra, bazılarına ruhanî mirâç dahi ihsan olunur ve keyfiyyetsiz ülfet ve muhabbetler bahşolunur ki, saymakla tükenmeyeceği gibi insan aklının alamayacağı şeyler olduğun­dan yazmağa ruhsat olmadı. Bu mirâç, MİRÂC-I-AKTÂB'tır. Velilere ihsan olunan mirâca benzemez.

Sıfat-ı-sâfiyyenin ilerlemesi haline MAKAM-I-HAYRET de­nilir. Gerileme halleri, bildirilen şekilde olup, ilerleme halleri Makam-ı-hayrettir.

Bu makam da üç derecedir:

Birincisi: HAYRET

İkincisi: HAYRET ENDER HAYRET

Üçüncüsü: HAYRET ENDER HAYRET ENDER HAYRET, denilir.

Bundan ilerisi, MAKAM-I-MAHMUD adını alır. O makam, Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin hususî ma­kamlarıdır ki, gerek   mürseliynden ve gerekse evliyâ-i-aktabiynden bir zata ihsan olunmaz. Ancak, HABİB-İ AHMED, MAHBUB-U-MUHAMMED sallallahu aleyhi ve sellem efendi­mize ihsan buyurulmuştur. Bundan ileri makam yoktur. Fakat, İlâhî feyizlere son yoktur. Her makamda, bir başka türlü ilâhî feyizler vardır ki, ona nihayet olmaz, ömürleri son bulun­caya kadar, sayısız ve hesapsız İlâhî ihsanlara malik olurlar ki, insanın aklı dışında kalır.

Bu dört makamın her biri, sonuncusundan ileri olup, her birinde İlâhî feyizler ihsan buyurularak ömürleri son bulur, dâr-ı-bekaya teşrif ederler, İlâhî feyizlerin sonuna varamazlar.

Sevgiyi bardak bardak içtim de yandım,

Ne içmekle tükendi ne de ben kandım...

 dedikleri gibi, ne İlâhî feyizler tükenir, ne de onların susuzluk­ları geçer, ömürleri son bulur tükenir, Cenabı-Hakkın İlâhî ih­sanları son bulup tükenmez.

Bu makamlarda olan ihsanları, makam-ı-sâfiyyeden kıyas edin ki, o da kısaca ve faydalı şekilde anlatıldı. İnsan aklının alamayacağı şeyler olduğundan, KAL ile tarife bundan fazla ruhsat olmadı. Onun için, bu kadarı ile yetinildi.

Hal, Kal (söz) ile bilinmez.


Cenabı-Kibriya'nın, kullarına ihsan buyurduğu TECELLİ-İ-İLÂHİYYE, iki türlüdür:

Âdem oğluna, dünyada iken tayin ve takdir buyurduğu İlâhî tecellilerdir ki, bu da (6) nevidir:

TECELLİ-İ-NUR ve MÜŞAHEDE-i-NUR denilir. Bu te­celli, Ehlullah'ın ilk tecellileridir.

 — Nur tecellisi, nur müşahedesi..

Bu tecelli, ehlullahın ilk hallerinde ihsan olunur. Daha çok, levvâme sıfatı makamında bulunanlara ihsan olunur. Bu tecellinin yok etmesine (fenasına) da: Mürakabe yok etmesi (fenası)...

Tabir edilir. Zira, bunlar, murakabeden başka vakitte yok olmazlar.

Bu da terakki (yükseliş) hallerine mahsus olup tenezzül (iniş) hallerin­de zuhur etmez. İstedikleri vakitte, bu hali bulamazlar; ancak terakki hallerinde zuhur eder.

Bu tecellinin var etmesine de (bekasına da) şu isim verilir: Allah’ın nuru ile var olmak (BEKA-Bİ-NURİLLAH), Allah’ın ruhunu müşahede etmek...

Bunun istiğrakına (dalgınlığına) da şu isim verilir: — Allah’ın nuruna dalanlar (MÜSTAĞRAKIYN-İ-Fİ-NURİLLAH), Allah’ın nu­runda müşahede edenler...

Nur tecellisi, sıfatların müşahedesidir. TECELLİ-İ-NUR ve MÜŞAHEDE-İ SIFAT tır.

Bu tecelli, mülhime sıfatında olan zatlara ihsan olunur. Bu tecellinin yok etmesine (fenasına) : — Allah’ın nuru ile yok olmak (FENÂ-Bİ-NURİLLAH) denilir.

Bunlar da, bu yok oluş halini, mürakabe yok edişinden başka yerde bulamazlar. Zira, bunların ayık halleri ya isimlerin tecellisidir; yahut fiillelrin tecellisidir. Bunun için, ancak mürakabe hallerinde yok olurlar (Fe­na bulurlar)..

Anlatılan yok oluştan sonra, nur tecellisi ve sıfatların müşahedesi zuhur eder.

Bu tecellinin var edişine (bekasına) da şu isim verilir : — Allah’ın nuru ile var olmak (BEKA-Bİ-NURİLLAH); Allah’ın sıfatlarını müşahede etmek (MÜŞAHEDE-İ-Bİ-SIFATİLLAH)

Bu tecellinin dalgınlığına (istiğrakına) da : — Allah’ın zatına dalanlar, Allah’ın sıfatlarını müşahede edenler (MÜSTAGRAKİYN-İ-Fİ NURİLLAH) denilir.

 

Sıfatların tecellisi, zatın müşahedesidir. TECELLİ-İ-SIFAT ve MÜŞAHEDE-İ-ZÂT'tır.

 Bu tecel­li de, mutma’innede bulunan zatlara ihsan buyurulur. Bu tecel­linin fenâsına FENÂ-Fİ-SIFATİLLAH (Allah’ın sıfatlarında yok olmak) denilir. Yani, FENÂ ENDER FENA (Yok olmak içinde yok olmak) demek olur. Bu hal de, murakabelerinde ihsan olu­nur. Ayıklık hallerinde ise; ya nur tecellisi, nur müşahedesi olur; ya da nur tecellisi, sıfatların müşahedesi olur. (TECELLÎ-İ-NUR, MÜŞA­HEDE-İ-SIFAT) Böylece, murakabelerinde, anlatıldığı gibi yok olurlar. olur.

Bu türlü yok oluştan sonra da, sıfatların tecellisi, zatın müşahedesi (TECELLİ-İ-SIFAT ve MÜŞAHEDE-İ-ZAT) zuhur eder. Allah’ın sıfatlarında var olmak, Allah’ın zatını müşahede etmek da­hi (BEKA-Bİ-SIFATİLLAH ve MÜŞAHE­DE-İ-Bİ-ZATİLLAH) zuhur eder. Allah’ın zatına dalanların, Allah’ın zatını müşahede eden­lerin durumu da (MÜSTAGRAKİYN-İ-Fİ-SIFATİLLAH ve MÜŞAHİDİYN-İ-Bİ-ZATİLLAH) zuhur edebilir.

Anlatılan yok oluştan sonra, bu tecellinin bir ihsanı olur ki : Onu eh­li olan bilir.

Zat tecellisi, zat müşahedesidir. (TECELLİ-İ-ZÂT ve MÜŞAHEDE-İ-ZÂT’tır).

Bu tecelli, merdiyye makamında olan zatlara ihsan olunur. Râdiyede olanlara da daha önce anlatıldığı gibi; sıfatların tecellisi, zatın müşahe­desi ihsan olunur. Ama, mutmainne makamında olduğu gibi değildir; ara­larında çok fark vardır; İlâhî iltifat daha çoktur. Zat tecellisi de değildir; bazı hallerinde zat tecellisi zuhur eder. O zaman da, bunların ayık hal­leri, sıfatların tecellisi olur.

Zat tecellisinin yok etmesine (fenasına) : Allah’ın zatında yok olmak.. ismi verilir ki, şu hadis-i şerifin manasına uyar :

— «Fena buldular, sonra yine fena buldular, sonra yine fena bul­dular...»

Bu fena (yok olma) hali dahi, murakabe halinde zuhur eder Ayık halleri ise; sıfatların tecellisi, zatın müşahedesidir.

Eğer yükseliş halinde olurlarsa., murakabe halleri ile, ayık halleri eşit olur. Bu durumda, kendilerine her nefeste zat tecellisi, zat müşahe­desi ihsan olunur. Ancak, mürakabe hallerinde feyizler çoktur.

Bu tecellinin var edişine de (Beka’sına): BEKA-Bİ-ZATİLLAH ve MÜŞAHEDE-İ-Bİ- ZATİLLAH (Allah’ın zatı ile var olmak, Allah'ın zatını müşahede etmek) denir...

Bunun dalgınlık haline (istiğrakına) da : MÜSTAGRAKİYN-İ-Fİ-ZATİLLAH ve MÜŞAHİDİYN-İ-Fİ-ZATİLLAH (Allah’ın zatına dalanlar, Allah’ın zatında müşahede edenler) denir...

Bundan ilerideki tecelliye de : TECELLİ-İ-BERK (şimşek gibi çakan tecelli) denir...

Bu tecelli de,  sıfat-ı-sâfiyyede olan zatlara mahsustur.

Bu tecellinin fenasına da (yok edişine) : İFNÂ-İ-HAYRET (Hayret yok edişi) denilir ki, bu da mürakabe halidir. Ayık hallerinde ise; zat tecellisi, zat müşa­hedesi gelir.

Buradan anlatılacak beş kısım İlâhî tecellilerin cümlesine, TECELLİ-İ-CEMALİYYE (Cemaliyet tecellisi) ismi verilir. Bunların karşılığı olarak, her birinin celâliyet tecellisi dahi vardır. Buna göre, İlâhî tecelli on kısım olur.

Fa­kat, Cenabı-Hakkın cemali, celâline üstün geldiğinden, celâli ile tecelli kılmayarak cemali ile tecelli kılar. Bununla beraber, ba­zı kullarına CELÂL tecellisini de bildirmek için bir iki kerre ce­lâli ile tecelli ihsan eder. Bu da, her veliye ihsan buyurulmaz. Îlâhî iltifatlara fazlaca malik olan zatlara ihsan olunur. Cema­li ile celâli arasındaki İlâhî sırlan bildirmek için ihsan olunmuş­tur.

Bu tecellilerin her birinin nasıl müşahede olunduğu soru­lacak olursa:

Hal, Kal ile (sözle) bilinmez.

Cümlesi ile cevap veririz. Zira, Cenab-ı Hak, mekândan ve şekilden münezzehtir; beridir. Bunun için de, sözle tarife ruhsat yoktur. Bunu da, ehli olan bilir. Bu manayı, ciddî bir şekilde anlamaya çalış.

Azizim: Sıfat-ı-sâfiyyenin ha­li TECELLİ-İ-ZÂT ve MÜŞAHEDE-İ-ZÂT’tır. Çünkü, onların halleri, gerileme hallerindeki ayılma ve kendine gelme halleri­dir, Sebebi, önceden de anlatıldığı gibi, ruh-u-hayvan tamamiyIe ruh-u-sultana çevrilmiş, geçim akılı da yanıp mahvolmuş bu­lunduğundan, hayvaniyyet eserleri ortadan kalkmış ve sıfat-ı- insaniyye ile sıfatlanmışlardır. Artık, onlar her an ve her nefes tecelli-i-zat ve müşahede-i-zat ile karşı karşıyadırlar. Bunun gi­bi, merdiyye’nin hali de tecelli-i-sıfat ve müşahede-i-zattır. On­ların da ruh-u-hayvaniyyeleri, ruh-u-sultanın haliyle hallenmiş, kendi halinden geçmiş ve kendi rızası ile ruh-u-sultana karşı koymamaya başlamıştır.

Merdiyye ehlinin gerilemelerinde, ayılıp kendilerine gelme halleri tecelli-i-sıfat ve müşahede-i-zat ol­muştur.

Râdiyye'nin gerileme hallerinde, ayılıp kendilerine gel­meleri tecelli-i-nur ve müşahede-i-sıfattır. Bu tecelli de râdiyye'nin halidir. Sebebi, ruh-u-hayvaniyyeleri, ruh-u-sultanın her emrine rizasiyle boyun eğmiş, Cenabı-Kibriyâdan kendisine te­veccüh eden her şeyi rizasiyle kabul etmeğe başlamıştır ki, bu tecelli onlarda alışkanlık haline gelmiştir.

Mutma'inne'nin hali de tecelli-i-nur ve müşahede-i-nurdur. Sebebi, ruh-u-hayvaniyyeleri, ruh-u-sultana mağlûp olmuş, ister istemez her emrine bo­yun eğmiş ve ruh-u-sultanın hallerinden olan tam tevekkül ruh-u-hayvana da hal olmuş ve her işini hakka bırakarak kendisine kalp itmi’nanı ihsan buyurulmuştur.

Gerilemelerinde, ayılıp kendilerine gelme halleri olan te­celli-i-nur ve müşahede-i-nur da, onlarda alışkanlık haline gel­miştir.

Mülhime’nin hali de Tecelli-i-esmâ ve tecelli-i-ef'aldir. Gerilemelerinde, ayılıp kendilerine gelme halleri, tecelli-i-esmâ ve tecelli-i-ef'al olur. Sebebi, ruh-u-sultanın hallerinden yalnız pişmanlığı kendisine hal edinmiş, çirkin fiil ve hareketlerine nasuh tövbesi ile tövbe ederek bir daha o fiili işlememiş ve âh-ü- enin ederek dost cemalini gözettiğinden tecelli-i-esmâ ve tecel­li-i-ef'al, ayılıp kendilerine gelme hallerinde onlarda alışkanlık haline gelmiştir.

Levvâme ehlinin hali, bu zikrolunanlara benzemez. Bu sı­fatın ayılma ve kendine gelme halinde tecelli olmaz. Mürakabede her zaman tecelli zuhur etmez, bazan ilerleme hallerinde zuhur eder. Sebebi, ruh-u-hayvan henüz ruh-u-sultanın hallerin­den hiç bir şey alamamıştır. Hâlâ emmârelik hali üzerindedir. Daima, ruh-u-sultan ile muharebe ve mücahede eder. Üstün ge­lirse, emmâreliğini icra eder, altta kalırsa kendisine levm eder, pişman olur. Pişmanlığında sâbit olmadığından, onların ayıl­ma ve kendine gelme halleri iç darlığından ve âh-ü-eninden iba­rettir. Bu sebeple, onların gerileme hallerindeki mürakabelerinde de hiçbir şekilde tecelli olmaz. Bunlara, tecelli ihsan olun­ması, ilerlemeleri hallerine mahsustur.

Her makamın gerilemelerinde olan mürakabe halleriy­le, ayılma ve kendine gelme hallerini ve ilerlemelerinde olan mürakabe haliyle ayılıp kendine gelme hallerini, aşağıdan yu­karıya doğru gözden geçirelim:

Levvâme ehli, gerileme halinde murakabeye oturunca, ken­disine ilerleme hali ihsan olunur, ki mülhime’nin halleri zuhur eder. Bu takdirde; TECELLİ-İ-ESMÂ veya TECELLÎ-Î-EF’AL ihsan buyurulur. Bunlar, ilerleme halinde mürakabeye oturduk­larında, Cenabı-Hakkın ihsanı ile sıfat-ı-mutma’inne hali zuhur eder, ki ruh-u-hayvana tam tevekkül ihsan buyurulur. Onun al­tında bulunan TECELLİ-İ-NUR ve MÜŞAHEDE-Î-NUR ihsan buyurulur. Fakat, bu tecelli kendi alışkanlığı olmadığından, mürakabeden çekilince bu hal gider ve kendi ilerleme halleri olan mülhime hali zuhur eder. Buna, ayılma ve kendine gel­me denir. Yani, levvâmede olanların, gerileme hallerinde olan murakabelerindeki zuhûrat, ilerleme hallerindeki ayılma ve kendine gelme hallerinin aynıdır.

Mülhime ehli de, gerileme hallerinde mürakabeye oturun­ca, Cenabı-Hakkın ihsaniyle kendilerine mutma’inne hali ihsan buyurulur. TECELLÎ-İ-NUR ve MÜŞAHEDE-Î-NUR zuhur eder. Ayılıp kendilerine gelince, yine mülhime haliyle kalırlar. Bun­lar, ilerleme hallerinde mürakabeye oturunca, Cenabı-Hak ruh-u-hayvana bir tecelli kılarak râdiyye halini ihsan buyurur. O za­man, kendisine bir kalp inceliği gelir, bütün olup bitenlere is­ter istemez razı olur. Bu mürakabede de, TECELLÎ-Î-NUR ve MÜŞAHEDE-Î-SIFAT zuhur eder. Ayılıp kendi haline gelince, bu tecelli de kendi hali olmadığından gider. Yani, sıfat-ı-mülhimede bulunan zatların da gerileme hallerinde olan müraka­be hallerinde olanlar, ayılıp kendilerine gelme hallerinin aynı­dır.

Mutma’inne ehli de, gerileme hallerinde mürakabeye otu­runca, mülhime’nin ilerlemesi gibi, kendisine râdiyye hali ih­san buyurulur. TECELLÎ-İ-NUR, MÜŞAHEDE-İ-SIFAT zuhur eder. İlerleme hallerinde mürakabeye oturunca, Cenabı-Hak ruh-u-hayvana bir tecelli kılar ve o tecellide kendisini âciz ve nâçiz, Allahu teâlâ’nın amanında bir müflis, hiçbir işe yaramaz, bütün ibadetleri mahvolmuş, kendisi de isyan deryasında boğulmuş, elinde (AMAN) dan başka bir şey kalmamış gibi olur. Bu hal ile riza kapısında EL'AMAN çağırırken, o zaman İlâhî ihsan olur ve TECELLİ-İ-SIFAT ve MÜŞAHEDE-İ-ZÂT zu­hur eder. Riza kapısından içeri girince, nice İlâhî ihsanlara ma­lik olurlar. Ayılıp, kendilerine gelince, bu hal kendi halleri ol­madığından gider, ancak ayılıp kendine gelme halleri TECELLİ-İ-NUR ve MÜŞAHEDE-İ-SIFAT olur. Yani, mutma'inne eh­li‘nin gerileme hallerinde olan mürakabe halleri, ilerleme hal­lerinde olan ayılıp kendine gelme hallerinin aynıdır.

Râdiyye ehli de gerileme hallerinde mürakabeye oturun­ca, mutma’innede bulunan zatların ilerleme hallerinde ihsan bu­yurulan keyfiyyet gibi, Sıfat-ı-merdiyye hali ihsan buyurulur. TECELLİ-İ-SIFAT ve MÜŞAHEDE-İ-SIFAT zuhur eder. Ayılıp kendilerine gelince, râdiyye hali ile kalırlar. Yani, TECELLİ-İ- NUR ve MÜŞAHEDE-İ-SIFAT ile kalırlar. İlerleme hallerinde mürakabeye otururlarsa, Cenabı-Hak ruh-u-hayvana Zât-ı-ecel-li â'lâsiyle bir tecelli kılar. O tecellide, ruh-u-hayvan ruh-u-sul- tana çevrilir, hayvaniyetten aslâ eser kalmaz. Ruh-u-sultanın rengine boyanır, kendi tamamen mahvolur, zerre kadar eseri kalmaz. O zaman, sıfat-ı-sâfiyye ehlinin hali zuhur eder ve Cenabı-Hak Zât-ı-ecelli â’lâsiyle keyfiyyetsiz ihsan buyurarak TECELLİ-İ-ZÂT ve MÜŞAHEDE-İ-ZÂT zuhur eder. Riza ile ve gel­miş geçmiş günahlarının affı ile tebşir buyurarak nice nice İlâ­hî iltifatlar ihsan buyurulur. Ayılıp kendine gelince, sâfiyye ha­li gider ve kendi hali olan merdiyye hali zuhur eder. Yani, râ­diyye ehlinin de gerilemelerindeki mürakabe halleri ilerleme­lerindeki ayılıp kendine gelme hallerinin aynıdır. Gerilemelerin­de ihsan buyurulan tecelliler, ayılıp kendilerine geldiklerinde zuhur eder.

Merdiyye ehli de, gerileme hallerinde mürakabeye otursalar, râdiyye'de olan zatların ilerleme hallerindeki murakabele­rinde ihsan buyurulduğu gibi, sıfat-ı-sâfiyye ehlinin hali ihsan olunur ve TECELLİ-İ-ZÂT ve MÜŞAHEDE-İ-ZÂT zuhur eder. Bundan başka, her gün riza kapısından girip, hususî bir mahalde tecelli ihsan olunur ki, keyfiyyetsiz olarak gelmiş, geç­miş ve gelecek bütün günahları affolunur, mâ'sumiyyet elbise­si giydirilir ve ebedî riza ile tebşir olunurlar. Ayılıp, kendileri­ne gelince, yine merdiyye haliyle kalırlar. Eğer, ilerleme halle­rinde murakabeye otururlarsa, Cenabı-Hak Zât-ı-ecelli â’lâsiyle keyfiyetsiz olarak bir tecelli kılar ve o, tecellide ruh-u-hayvan, tamamı ile ruh-u-sultana döner ve kendisinden eser kalmaz. Bü­tün ahlâkları, ruh-u-sultanın ahlâkına tebdil olur, kendi de ruh-u-sultana döner ve aralarında zerre kadar fark kalmaz. O za­man, İFNÂ-İ-HAYRET zuhur eder ve hemen sonra TECELLİ-İ- ZÂT ve MÜŞAHEDE-İ-ZÂT zuhuru ile nice nice İlâhî iltifatlara mazhar ve sonsuz İlâhî sırlara vakıf olurlar, ki yine sâfiyye ha­li zuhur eder. Bundan önce, merdiyye'de bulunan zatlarda ol­duğu gibi, gerileme hallerindeki mürakabelerinde kendilerine ihsan buyurulan hali ilerlemeleri hallerinde olan mürakabeden sonra ayılıp kendilerine gelme hallerinin aynı olur. Yani, geri­lemenin mürakabesinde iken ihsan buyurulan tecelliler, ilerle­menin ayılıp kendine gelme halinde iken zuhur eder demektir. Ancak, beyan olunan bu iki nevi tecelli-i-zatın ikisinin de aynı olduğu anlaşılmasın. Bunlardan birincisi, sâfiyye halidir ki ehl-i-merdiyye'nin mürakabelerinde ihsan olunur. Ehl-i-sâfiyye’ nin gerilemesinde, ayılıp kendine gelme halidir.

İKİNCİSİ: Merdiyye ehlinin ilerleme halindeki mürakabe­lerinde ihsan buyurulan tecellidir ki, sâfiyye ehlinin ilerleme hallerindeki ayılma ve kendine gelme halleridir. Bu tecelliler, her ne kadar ikisi de TECELLİ-İ-ZAT ise de, aralarında çok fark vardır. Gerek iltifat ve gerekse bazı sırlara vakıf olmak bakım­larından ve HAL yönünden farkları çoktur, ki ehline malûm­dur.

Sâfiyye ehli de, gerileme hallerinde mürakabeye otururlar­sa, merdiyye ehlinin ilerleme hallerindeki mürakabelerinde ih­san buyurulduğu gibi, İFNÂ-İ-HAYRET zuhur eder ve onun al­tında bulunan İlâhî tecelliler, anlatıldığı şekilde belirir. Fakat ilahi feyizlere karar olmaz. Her ne kadar Merdiyye ehlinin ilerleme halindeki murakabelerinde olan tecelliye kıyas ettikse de aralarında fark çoktur. Yani, tecelli bakımından beraberdir. Ama, feyiz bakımından aralarında saymakla tükenmeyecek fark­lar vardır. Zira sâfiyye ehlinin, ayılma kendine gelme hallerinde TECELLİ-İ-ZÂT ve MÜŞAHEDE-İ-ZÂT'tır. Murakabe halleri de TECELLİ-İ-ZÂT ve MÜŞAHEDE-İ-SIFAT’tır. Murakabelerin­de zuhur eden fenâya İFNÂ-İ-HAYRET denilir. Onun altında zu­hur eden tecelliye de TECELLİ-İ-BERK tâbir olunur. Bu tecelli, sâfiyye ehlinin mürakabesine mahsustur, ki ehline malûmdur. İlerleme halinde, MAKAM-I-HAYRET zuhur eder. Bu makam­dan daha fazlasını anlatmağa ruhsat yoktur. Bu kadarı kâfi ve vâfidir.

 

Hal, Kal ile (sözle) bilinmez.

 

KAL'ine âlim olmak bayağı bir iştir. Fırsat elde iken, bu yolda çalış, gayret et, anlatılanları kendinde alışkanlık haline getir. Sonra, pişmanlık fayda vermez. Bu dünya, bir imtihan âlemidir. Alma aldanıp, rengine boyanma! Gaflet uykusuna da­larak, kendini cehenneme atma! Zira, kişi ne ederse burada, yarın onu bulur orada... Ayârını hâlis ede gör... Çünkü, pota­ya koyarak eritirler... Para gümüşü olma, sırma gümüşü ol­maya çalış, gayret et!... Gümüşlükte de kalma, dünyada iken altın olmaya çalış... Mısır altunu olma, İstanbul altunu olma­ya gayret et... İstanbul altunluğunda da kalma, yaldız altunu olmağa gayret et... Fırsatı ganimet bilme... Bir gün olur seni mihenge sürerler, ayârına göre değer biçerler... (İşte, ayârın budur...) derler... O zaman, pişman olmak fayda vermez. Ah-ü- enin etmek seni kurtarmaz... O kâr, dünyada gerektir. Yeter, gaflet uykusunda uyursun uyan gafil, sonra pişman olursun...

- Cennette Olan Tecelliyat-ı-İlâhiyye Nelerdir?

Azizim: Malûm ola ki, Cenabı-Kibriyâ’nın kullarına cennette ihsan buyurulan İlâhi tecellilerine TECELLİ-İ-ZÂMİR tâ­bir olunur.

Onlar, dünyada iken zâmirlerinden Cenabı-Kibriyâ’ya her birisi bir türlü mâna verir ve o mânayı KAL'e çıkaramayarak zâmirlerinde gizli tutarlar. Herkesin zannı başka başkadır. Bi­ri, diğerine benzemez. Cennet ehli, cennete girince, zâmirlerin­de gizlenmiş bulunan keyfiyyet ne ise, ona göre tecelli zuhur eder. Onlar da (BELİ) diye tasdik ederler.

Bu tecelliler de, belirli vaktinde zuhur eder. Bazılarına yıl­da iki defa, bazılarına ayda bir defa, bazılarına haftada bir de­fa zuhur eder. Tarikat ehlinden de, dünyada iken kendilerine VUSLÂT nasip olmayanlar, cennet ehli gibidirler. Îsra suresinin 72. âyeti bu manayadır :

Kim, bu dünyada kör olursa, o âhirette de kördür. Ve yolca daha şaşkındır.

 Ayeti kerimesinin mâna ve mefhumuna göre, onlara da za­mirlerince tecelli ihsan buyurulur. Şu farkla ki, onlar gibi be­lirli vakitleri yoktur. Her ân ve her nefes, ihsan buyurulan o tecelli ile müşahede ederler. Ancak, vasıta ile ederler. Vasıta­sız mükâleme, dünyada iken kendilerine İlâhi tecelli ihsan bu­yurulan zatlara mahsustur. Cennet ehlini, buna göre kıyas et...

Ehlullah’a ve Veliyullah'a olan tecelli de dört nevidir:

 1)- Tecelli-i-Nur. Müşahede-i-Sıfat:

Bu tecelli, dünyada iken kendisine, TECELLİ-İ-NUR ve MÜŞAHEDE-İ-NUR ihsan buyurulan ve o hal ile beka âlemine intikal eden zatlara ihsan olunur.

2)- Tecelli-i-Sıfat. Müşahede-i-Zat:

Bu tecelli de, dünyada iken kendilerine TECELLİ-Î-NUR ve MÜŞAHEDE-Î-SIFAT ihsan buyurulan ve o hal ile beka âlemine intikal eden zatlara ihsan olunur.

3)- Tecellî-i-Zat, Müşahede-i-Zat:

Bu tecelli de dünyada iken kendilerine TECELLİ-İ-SIFAT ve MÜŞAHEDE-İ-ZAT ihsan buyurulan ve o hal ile beka âlemine intikal eden zatlara ihsan olunur.

4)- Teçellî-i-Zat. Müşahede-i-Künh-ü-Hakikat

Bu tecelli de, dünyada iken kendilerine TECELLÎ-İ-ZAT ve MÜŞAHEDE-İ-ZAT ihsan buyurulan zatlara mahsustur. Bunlar, Cenabı-Hakkın TECELLÎ-İ-ZAT’ına müstagrak olup yine hakikati müşahede ederler.

Bu dört nevi tecelliye mâlik olan zatlara, ihsan buyuru­lan tecelliler, her ân ve her nefestir ki, onlar için ayılıp ken­dine gelme hali yoktur. Her biri, mertebelerine göre yuka­rıda anlatıldığı gibi, kendilerine mahsus olan tecellilerle müs­tagrak olup, vasıtasız tekellüm ederler. Vasıta ile tekellüm, cennet ehli ile, dünyada iken kendilerine tecelli nasip olmayan tarikat ehline mahsustur. Bunlar, tekellümü yazılı olarak ve­ya melekler vasıtası ile ederler. Sebep ve hikmeti, dünyada iken kendilerine VUSLAT nasip olmamış ve İlâhi sırlardan koku duymamışlardır.

NEFSİN ALÂMETLERİ NELERDİR? HER SIFA­TIN İLÂCI VE TEDAVİSİ NASIL OLUR? HER AŞAĞILIK SIFAT SAHİBİNİN, BİR YÜKSEK MERTEBE SAHİBİNİN AKSİ OLDUĞU NASIL ANLAŞILIR?

Azizim: Malûm olsun ki, bundan önce de anlatıldığı gibi, ruh-u-hayvanın kendi yaratılışı olan sıfatı:

Nefis, olanca şiddeti ile kötülüğü emreder. (Yusuf : 53)

 hükmü uyarınca, SIFAT-I-EMMÂRE’dir. Sıfat-ı-emmâre ehli, üç sınıftır.

Bunların hepsi :(MÜSLÜMANIZ...) derler ama, taklit eh­lidirler. Bu sınıfta bulunanlar, EMR-İ-MÂ’RUF’tan hiçbir şe­yi aslâ yerine getirmezler. Buna karşılık NEHY-Î-AN-ÎL-MÜNKER’den olan şeylerin hepsini rahatça yaparlar.

(Biz, hakikati bulduk...) gibi türlü türlü sözler söyler­ler ve bunları tarikat-i-aliyyeye isnad ederler. Kendileri, ne­fis elinde esir olmuşlar ve kendi kendilerini cehenneme at­mışlardır. Asıl bundan da fenası şudur ki, kendilerinden çı­kan bütün çirkin fiilleri gayet güzel görürler ve onlarla öğünürler ve ferahlanırlar. Bunlara ve bunlar gibi olan kimse­lere hiçbir şekilde nasihat ve vasiyyet kâr etmez, sonunda imansız giderler.

Böyle kimselerin tariklerine girmek caiz değildir. Çün­kü, onların tarikatten haberleri olmadığı gibi, şeriatte bile sapıklığa düşmüşlerdir. Onlar, Öyle bir hale gelmişlerdir ki, bütün dünya halkı bir araya gelse de kendilerine:

— Yahu, nedir bu yaptığınız? diyerek çirkin ve yakışıksız fiil ve hareketlerini, âyeti kerime ve Hadis-i-şeriflerle başları­na vursalar, aslâ kulaklarına girmez ve nasihat kabul etmez­ler.

Sebebi ve hikmeti şudur: Nasıl ki, sâfiyye'de olan zatla­rın, ruh-u-hayvanileri, ruh-u-sultani haline gelmiş, kendilerin­den hayvaniyet eserleri kaldırılmış, ruh-u-sultanın rengine bo­yanmış ve aralarında ayrılık ve gayrılık kalmamışsa ve nasıl sıfat-ı-insaniyye ile sıfatlanmışlarsa, emmâre sahipleri de öy­le bir hale düşmüşlerdir ki, ruh-u-sultan tamamen ruh-u-hay-van haline gelmiş, insanlıktan eser kalmamış ve sâfiyye ehlinin hallerinin tam aksi bunlarda zuhur etmiş ve bu sebeple, ruh-u-sultan ile ruh-u-hayvan bir vücut haline gelmiş ve aralarında bu bakımdan ayrılık gayrılık kalmamıştır. Bu yüzden, kendile­rine ihsan olunan insanlık sıfatı da üzerlerinden kalkmış, hay­vanlık sıfatı ile sıfatlanmışlardır.

Bundan dolayı, kendilerinden çıkan çirkin ve yakışıksız fiil ve hareketleri, aralarında farz gibi görerek öğünürler, her gün bu hareketleri yenilemeğe ve tekrarlamağa çalışırlar. Allahu teâlâ, bu gibilerin şerlerinden bizleri korusun. Onların şerlerinden, Allahu teâlâ ya sığınırız.

Bu sıfatlarla, 72 fırka ve bütün kâfirler sıfatlanmışlardır:

Allahu teâlâ, onların kalpleri ve kulakları üzerine küfrü mühürledi ve gözlerine de bir perde çekti, ki hakkı kabul etmezler, doğru yolu görmezler. Onlara, dünyada da, ukbâ'da da büyük bir azap vardır.

(El-Bakara: 7)

Âyeti kerimesinin hükmüne tamamı ile uymuşlardır. Bunlardan, insafa gelerek imanı kabul eden yoktur. Meğer ki hidayet erişe...

Nefs-i-emmâre sahiplerinin ikinci sınıfı da, ehl-i-dünyadır. Bunlar da yukarıda anlatılanlar gibi, EMR-İ-MÂRUF’a uymaz­lar, NEHY-İ-AN-İL-MÜNKER'den kaçınmazlar. Haram olan şeylerin hepsini işlerler. Fakat, haramı helâl itikat etmezler. Haram olduğunu bilerek işlerler. Derler ki:

— Kırk gün günahkâr iken, bir gün tövbekâr oluruz. Allahu teâlâ, afüvvür-rahiymdir. Kulunun kusurunu affeder. Su­lar, bulanmadan durulmaz. Bir gün olur, bunların hepsine töv­be ederiz ve geri kalan ömrümüzü İlâhi emirleri yerine geti­rerek harcarız. Şimdi, gençliğimiz var. Bu dünyanın neye ta­hammülü vardır? Hele biraz cünbüşte olalım, ihtiyar olduğu­muz vakit, tövbe ve istiğfar ejderiz. Haramı, haramdır diyerek işlemek, küfrü icap etmez. Tövbesiz bile ölsek, bize azap etmek Allah'ın şânından değildir. Gün, bugün... Saat, bu saat... So­nunu düşünen, bu âlemde bir şey yapamaz. Allahu teâlâ'nın bu kadar va’adleri varken bizi cennetten mahrum eder mi? Hâ­şâ... gibi sözlerle, birbirlerini teselli ederler, türlü türlü fâsit deliller ve tebşire dair âyeti kerimelerle avunurlar. Bütün ha­ramları işlerler. İçlerine aslâ Allah korkusu gelmez ve kötülük­lerine zerre kadar pişman olmazlar. İşledikleri haramlar, keşiş dağı kadar olsa, gözlerine zerre kadar görünmez. Eğer, fakir­lere sadaka olarak biraz para verseler veya buna benzer küçü­cük bir iyi harekette bulunsalar, Cenabı-Hak kendilerine cen­netin anahtarlarını teslim etmiş kadar öğünürler.

Sözün kısası, içlerinde zerre kadar Allah korkusu yoktur ve sanki Cenabı-Hakkın azabından emin olmuşlardır.

Sebebi ve hikmeti şudur: İlk saydığımız emmâre ehli, sâfiyye'nin aksi olduğu gibi, bunlar da râdiyye ve merdiyye eh­linin aksi ve mukabili olmuşlardır. Yani, Ehl-i-râdiyye ve mer­diyye olan zatların, ruh-u-hayvanları, ruh-u-sultanın ahlâkı ile ahlâklanarak her emrine razı olmuş ve teslim-i-külli ile kendi­sini teslim etmişse ve nasıl ki aralarından çekingenlik ve düş­manlık kalkarak ülfet ve muhabbet etmişler ve birbirlerinden emin ve razı olmuşlarsa ve nasıl ki onlarda sıfat-ı-hayvaniyetten eser kalmamışsa ve gelmiş geçmiş, gelecek günahları af olunarak ebedi rıza ile tebşir olunmuşlar ve ma’sumiyet hil’atini giymişlerse ve bundan dolayı da kendilerine iradesiz Allah korku­su ihsan olunmuşsa; bunların da ruh-u-sultanları, ruh-u-hayvana teslim-i-külli ile teslim olmuş ve her hususta birbirlerinden razı olarak aralarındaki düşmanlık tamamen kalkmış, birbirle­rinden emin olmuşlar ve sevişmişler, ruh-u-sultan kendi ahlâ­kını ruh-u-hayvanın ahlâkı ile değişmiş ve kendisi de ruh-u-hayvanın rengine boyanmış, vücut ülkesinin idare ve tasarrufunu tamamen ruh-u-hayvanın emrine bırakmış olduğundan, Cenabı-Hakkın rahmeti onların üzerinden kalkmış, kalplerine öyle bir emniyet gelmiş ki, nasıl râdiyye’de ve merdiyye'de bulunan­lar hakkı ile Cenabı-Hakkın rızasını yerine getirdikleri gibi, iradesiz olarak ebedi bir korku içinde bulunurlarsa, bunlar da rızaya aykırı her şeyi yapmaktan geri durmadıklarından, Allah tarafından kalplerine öylesine bir emniyet telkin olu­nur ki, aslâ ve kat’iyyen kendilerinden çıkan haram işlere pişman olmak şöyle dursun, âdeta kendilerini Cenabı-Hakkın rahmet deryasına dalmış sanırlar. Onun için, bu sınıftan da, in­safa gelerek tövbekâr olanlar yok denilecek kadar azdır. Çün­kü bunlar, A’raf suresinin 79. âyetindeki mananın gerçekleştiği yerdir :

 

Celâlim hakkı için, biz cin ve insten bir çoğunu cehennem için halk ettik. Kalpleri vardır, anlamazlar.

Gözleri vardır, görmezler. Kulakları vardır, işitmezler. Onlar, dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Belki, on­lardan da şaşkındırlar. İşte, asıl gafil olanlar bunlardır.

Âyeti kerimesinin hükmüne tamamı tamamına uymuşlar­dır. Bu yüzden, kendilerine yapılan vaaz ve nasihatler, kulak­larına girmez. Hatta, nasihat edenlere düşman olurlar. Bu sı­nıfın da çoğunluğu imansız gitseler gerektir.

Nefs-i-emmâre sahiplerinin bir de üçüncü sınıflan vardır ki, bunlar tarikat ehli olan nefs-i-emmâre sahipleridir.

Bunlar da ilk iki sınıf gibi EMR-İ-MÂ’RUF’a uymazlar ve NEHY-İ-AN-İL-MÜNKER’den çekinmezler. Fakat, kendilerin­den zuhur eden çirkin ve kötü fiillere âh-ü-enin ederler. Yani, kendi hallerini iyi görmezler ve:

— Biz, ne külhani herifleriz ki, Allahu teâlâ’nın emirleri­ni yerine getirmez ve nehiylerinden kaçınmayız. Bizim sonumuz neye varacaktır? Bütün fiillerimiz, Allahu teâlâ’nın rızasına aykırıdır. Bu cihanda bizden alçak bir mahlûk yoktur. Aman ya Resûlüllah! Mürüvvet senden, diyerek münâcat ederler. Ken­dilerinin külhani ve alçak olduğunu ikrar ederler. Fakat, bu münâcatları ve temennileri yalnız sözdedir. Kalplerinde, aslâ pişmanlık ve Allah korkusu yoktur. Hem kusurlarını bilirler hem de yine o kusuru işlerler. Bunlar da bu sıfatta iken tövbe ederek hallerini ve ahlâklarını değiştirmezler.

Sebebi ve hikmeti şudur: Nasıl ki, mutma'innede bulunan zatların ruh-u-hayvanları, ruh-u-sultana teslim olmuş, vücut ül­kesinin idare ve tasarrufunu büsbütün ruh-u-sultanın emrine ve tedbirine bırakarak, kendisi bir köle gibi hiç bir işe karış­mayarak ruh-u-sultana teslim olmuşsa, bunların ruh-u-hayvanları da ruh-u-sultana galip gelmiş ve ruh-u-sultan ister istemez ruh-u-hayvana teslim olmuş ve vücut ülkesinin idare ve tasarrufunu tamamiyle ruh-u-hayvana bırakarak kendisi nefsinin esiri olmuştur.

Her ne kadar, kendilerinin alçak ve aşağılık olduğunu bi­lirlerse de bir türlü pişman olmazlar ve tövbe ve istiğfar ede­mezler. Bunlar da sıfatlarını değiştirmeden, bu sıfatla âhirete giderlerse, emmâre halinde bulunduklarından çoğu imansız giderler.

Bunun ilâcı, yani sıfat-ı-emmâre’den, sıfat-ı-levvâme'ye geç­menin ilâcı budur:

Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz.

Hadis-i şerifine uyarak, kendisini hesaba çekmektir. Bu­nun için de, kendisinden herhangi bir çirkin ve kötü hareket ve fiil zuhur edince, hemen Cenabı-Hakkın, Zât-ı-azamet-i-Kibriyâ’sını düşünmeli, ALİM yani her şeyi bilir sıfatım da akla getirmeli ve sonra, rûz-i-ceza’da olunacak hesap, sual, mizân ve cehennem azabının şiddeti hatırlanmalı, Cenabı-Hakkın kullarına karşı ÂDİL sıfatı ile hüküm buyuracağını unutmamalıdır. Böylece, kendisinden zuhur eden çirkin ve kötü fiilleri düşü­nerek, her ne kadar ağır gelirse de pişman olmalı ve o fiilleri bir daha işlememeğe azmederek tövbe etmeli, EMR-İ-BİL-MÂ’RUF’u yerine getirmek çareleri düşünülmeli ve ne kadar ağır gelse de, âhiret korkusunu içinden çıkarmayarak İlâhi emirle­ri yerine getirmekte ısrar etmeli ve buna çalışmalıdır.

Eğer, nefis bir taraftan yol bulur ve yine emniyet içine da­larak Emr-i-mâ’rufun terki veya nehy-i-an-il-münker’in işlen­mesi gibi fiiller zuhur etmeğe başlarsa, kıbleye yönelerek otur­malı, yukarıda gösterilen hususları düşünmeli, pişman olarak tövbe etmeli, tövbesinde sadık ve samimi olmalıdır. Tövbe ederken, fırsat geçerse yine işlemek gibi bir düşünce hasıl olur­sa, tövbesi kabul olunmaz. Zira, böyle tövbeler, münafık töv­besidir ve makbul değildir. Gerçekten pişman olarak ve bir daha işlememek kastı ile tövbe etmelidir. Sonradan, nefis yine üstün gelir ve o fiil işlenirse, hemen tarif olunan usulle tövbe yenilenmelidir. Çünkü, tövbede kayıt ve şart olmadıkça tövbe­nin zararı yoktur. Tam bir pişmanlıkla tövbe kendisine hal oluncaya kadar her günahtan sonra tövbe etmelidir ki, o piş­manlıkla tezden kendisine hal olsun. Alâmeti budur ki, bir gü­nah işledikten sonra, iradesiz olarak kendisine bir pişmanlık gelir ve ettiği bu mâ'siyete ciğeri yanarak, gözlerinden yaş dökmek sureti ile pişman olur ve nefsine levm ederek tövbe ve istiğ­farda bulunursa, bilmiş olsun ki kendisinde sıfat-ı-lewâme hal olmuştur.

SIFAT-I-LEVVÂME VE ONUN ALÂMETLERİ NELER­DİR? TÖVBELERİNDE SÂBİT OLAMAMALARININ SEBEBİ VE HİKMETİ NEDİR?

Azizim: Malûm ola ki, Sıfat-ı-levvâme iki sınıf üzeredir.

Bunlardan birincisine EHL-İ-UKBÂ tâbir olunur. Alâmeti, bunlar emr-i-mâ'rufu mümkün olabildiği kadar yerine getirir­ler ve nehy-i-an-il-münker’den sakınmağa çalışır ve gayret eder­ler. Bazan, suyu üfleyerek içerler ve sofuluğu kimseye vermez­ler. Bazan da öyle saçma-sapan işler yaparlar ki, arkasından hemen pişman olarak tövbe ve istiğfar ederler. Sonra da her­hangi bir yerde kendilerini tutamazlar türlü türlü saçmalıklar yaparlar ve yine arkasından pişman olurlar, nefislerine levm ederler, tövbekâr olurlar. Fakat, bunların fiil ve hareketleri, emmâre’de olanlar gibi tamamen haram şeyler değildir. Yani, emmâre’de bulunanlar gibi, nehyolunan şeylerin hepsini yap­mazlar. Bazılarından, tövbe ve istiğfar ederek kurtulurlar. Ba­zılarına da tövbeden sonra dayanamaz yine yaparlar.

Bu sıfatta üç bölük kimse vardır:

Bir bölüğü, ilmi ve âmil olmayan âlimlerdir.

İkinci bölüğü, zamanında sofu adı verilen kimselerdir ki, bunlar sofuluğu kimseye vermezler, ama ellerine fırsat geçin­ce dayanamaz ve nehyolunan şeylerden bazılarını işlerler. Son­ra, pişman olur, nefislerine levm ederek tövbe ve istiğfarda bu­lunurlar.

Üçüncü bölüğü, ehl-i-dünya denilen kimselerdir ki, bunlar vaaz ve nasihat meclislerinde ağlayarak tövbe ve istiğfar eder­ler, Sonra, yine türlü kötülükler işlerler. Fakat, emmâre’deki gibi, Cenabı-Hakkın affı ile teselli bulamazlar. Bu sebeple, piş­man olur ve nefislerine levm ederler.

Nefs-i-levvâmede bulunanların, tövbelerinde sâbit olama­malarının sebebi ve hikmeti; bunlar sıfat-ı-emmârede iken, ruh-u-sultanileri, nefislerine esir olmuş, her halini ruh-u-hayvanın haline uydurmuş, teslim-i-külli ile teslim olmuşlardır. Şimdi, sıfat-ı-levvâmede, ruh-u-sultan esirlikten kurtulmuş ken­di yaratılışı ile, ruh-u-hayvanın yaratılışı ayrıldığından dolayı mâ’siyyetten sonra pişmanlık zuhur eder. Fakat, ruh-u sultan henüz ruh-u-hayvana mağlûp olduğundan, vücut ülkesinde hük­mü geçmez ve bu yüzden tövbelerinde sâbit olamazlar ve o mâ'siyyeti tekrar işlerler.

Bunlardan İkincisi, ehl-i-tarik olanların levvâmesidir. Bun­lar da, birinciler gibi tövbelerinde sâbit olamazlar. Fakat, bun­ların mâ’siyyetleri onların fiilleri gibi değildir, belki HAL’i dir. Bunlardan, içki içmek, livâta ve zinâ, kul hakkı, rüşvet almak, kendisine bir şey teveccüh etmesi için yalan söylemek ve buna benzer fiil ve günahların hangisi olursa olsun o mâ’siyyeti işlemeleri bir sebebe bağlıdır. Meselâ, içki meclisinde bulunsalar, orada bulunanların hatırlarını kırmamak için o fiili işlerler. Geçimleri uygun olmadığından rüşvet alırlar. Yalan söylenme­dikçe, alışveriş olmaz diye yalan söylerler. Veya mecliste bu­lunanlar gülsünler diye yalan söylerler. Sözün kısası, bir mâ’siyyet işlerken, zâhiri bir sebep o çirkin fiili işlerler. Bundan dolayı, mâ’siyyet fiili denildi.

Fakat, bir ehl-i-tarik, bir mürşid-i-kâmilin elini tutunca, mürşidi ile bütün haramlardan sakınacağına ve bütün farzları yerine getireceğine söz verip sözleşmiş ve üstelik mürşidi ken­disine bir miktar zikir ve fikir de vermiştir ki, sonradan o sâlik levvâme’de ise mürşidinin himmeti ile ehl-i-dünya ve ehl-i-ukbâ gibi zâhiri sebeplerle herhangi bir mâ’siyyeti işleyemezler. Çünkü, mürşidi ile sözleşmiştir. İşlese bile, sebepsiz olarak iş­ler. Yani, bir sözü daha geniş olarak anlatabilmek için yalan karıştırır veya söz arasında birisini çekiştirir. Bu ve buna ben­zer fiilleri ve âza ile ilgili kötü hareketleri hep sebepsiz olur. Yani, istemeyerek mâ’siyyette bulunurlar.

Bunlardan başka; kalp ile ilgili kin, haset, kibir ve buna benzer kötü huyların hepsi kendisinde bulunur. Bunları def edebilmek için, nefsine levm ederler ve ağlayıp sızlarlar.

Bunlar da, ehl-i-dünya ve ehl-i-ukbâ gibi tövbelerinde se­bat edemeyerek sonradan yine işlerler. Şu farkla ki, artık kötü fiillerden kurtulmuşlardır. Ehl-i-dünya ve ehl-i-ukbâ gibi, kötü hareketleri tamamı ile işledikten sonra, fırsat geçince bunları tekrar işlemezler. Yani, ehl-i-dünya ve ehl-i-ukbâ, hem kötü fiil­lerinin tövbesinde sebat etmezler, hem de kötü ahlâklarının tövbesinde sebat etmezler. Fakat, ehl-i-tarik levvâmesinde bu­lunanlar, kötü fiillerinden kurtulduklarından ve yalnız kötü huyları kaldığından, bunların mâ'siyyetleri halidir. HAL de­nilmesi, bu sebeptendir.

Bunların, tövbelerinde sâbit olamamalarının sebebi ve hik­meti; mürşidini tutup, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ile bütün Evliya'ullah'ın sayesinde sâyeban olduklarındandır. Mürşitlerinin hüsnü teveccühü, kendilerinin çalışmaları ve gay­retleri ve Cenabı-Hakkın İhsanı ile, ruh-u-sultan kuvvet bulmuş, türlü mücahede ile ruh-u-hayvanı kötü fiillerinden bir miktar vazgeçirmiş ve kendisine bağlamış olduğundan, kötü huyların­dan da kurtulmuşlardır.

Fakat, kötü fiiller de ruh-u-hayvanın yaratılışı olduğun­dan ve ruh-u-sultan ile ruh-u-hayvan, sıfat-ı-levvâmede vücut ülkesinde müsavi olarak hükmettiklerinden, ruh-u-hayvan üs­tün gelince kötü huylar zuhur eder. Ruh-u-sultan üstün gelirse, pişman olur, nefsine levm eder.

Bunun ilâcı ve tedavisi, yani Sıfat-ı-levvâme'den mülhime'ye geçilmesi, RABITA 'ya devam etmekle olur. Sıfat-ı-levvâmede olan kimseler için bu şarttır. Yani, her gezip oturduğu yerde, şeyhine müteveccih olarak, sanki şeyhinin huzurunda oturuyormuş ve onun elinden tutuyormuş veya şeyhinin hırkası altında bulunuyormuş gibi düşüncelerin hangisi kendisine kolay ge­lirse, ona devam etmeli ve her yerde şeyhini gönlünden çıkar­mayarak RABITA'ya gayret ve dikkat etmelidir:

Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz.

Emr-i-şerifine uyarak, kendisini hesaba çekmeli yani tenha bir yerde oturmalı bütün ahlâklarını ortaya dökmeli, insaf ile dü­şünerek kendisinde ne kadar kötü ahlâk varsa, hepsini birer birer yazmalı ve bunlardan birisini terk etmek için azmedip töv­be etmelidir. Bundan sonra da onun üzerinde ısrarla durmalı ve daima zıddını yapmalıdır. Meselâ, tövbe ettiği kibir ise, te­vazu ile âmil olmalı, alçak gönüllülüğü elden bırakmamalı, dedikodu ise medh-ü-senâ ile âmil olmalıdır. Bütün kötü huyla­rın bir zıddı vardır. Tövbe ettiği ahlâk hangisi ise, onun zıddı ile hareket etmelidir. Bir kimsede bir kusur görünce, o kusuru kendisinde görmeli ve kendi kendisine:

— Ey nefis! însan, insanın aynasıdır. Eğer, bu kusur ben­de olmasaydı, bu kimsede görmezdim. Kendi halimi, bu zatın aynasında gördüm. Bu hal, benim halimdir. Ey nefis! Haksız yere ona isnat ediyorsun, diyerek nefsini azarlamalı, suçlamalı ve mağfiret istemelidir. Demelidir ki:

— Ya Rab! Kalbimde bu küstahlığın vaki olduğunu bili­yorsun. Sen, bütün sırları ve gizli şeyleri bilicisin. Cümlemizi af ve mağfiret buyur. Güzel ahlâk ile sıfatlandır, niyazı ile Hak­tan korkmalı ve o kimseyi çekiştirmekten vazgeçmelidir.

Böyle böyle, o ahlâk kendisinden gidip, yerine güzel ahlâk gelinceye kadar zıddı ile âmil olmalıdır. Nefsin, o ahlâktan vaz­geçip, yerine güzel ahlâkın geldiği şundan bilinir ki, onun bu­lunduğu yerde bir kimseyi çekiştirseler ve mecliste bulunan­ların hepsi bu çekiştirmeye iştirak etseler, o kimse iradesiz ola­rak çekiştirileni medheder veya medhe kadir olamasa bile, çekiştirenlere BUĞZU-FİLLAH düşmanlık ederek, susar. İşte, bu hal kötü ahlâk olan çekiştirmenin, iyi ahlâk olan medhe tebdil olduğuna veya sui-zannın gidip yerine hüsnü-zannın geldiğine delâlet eder.

Sonra, kendisini hesaba çektiği gün, yazdığı çirkin ahlâk­larından bir başkasını ele almalı ve onlardan birisine daha töv­be ederek, zıddı ile âmil olmalı ve o da iyi ahlâk ile değişinceye kadar devam etmelidir. Böylelikle, birer birer bütün kötü huy­larından kurtulmuş ve iyi huy sahibi olmuş bulunur. Bir daha, o kötü huylar kendisinden zuhur etmezse, anlaşılır ki, sıfat-ı- mülhime kendisine hal olmuştur.

Azizim: Malûm ola ki, bu sıfat da iki sınıf üzeredir:

Birinci sınıf: İlimleri ile âmil olan âlimler, âbidler ve zâhidler makamıdır.

İkinci sınıf: Ehl-i-tarik olanlardır.

Birinci sınıfta bulunan ve sıfat-ı-mülhime’de olan kimsele­re, herkesin hüsnü zannı vardır. Çünkü, bunlar zâhirdeki kötü fiillerini, iyi fiil ve hallerle değişmişlerdir. Yani, EMR-İ-MÂ’-RUF ve NEHY-İ-AN-İL-MÜNKER’den sonra, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin sünnetlerini de yerine getir­meğe çalışır ve gayret ederler. Farzları, vacipleri, sünnetleri, müstehapları tamamen icra ve zâhirde fiile çıkarırlar. Nehy-i- an-il-münker’den tamamen sakınırlar. Bundan dolayı, bunlara herkesin hüsnü zannı vardır. Yani, zahir hallerine, göre, vaktin kutbu gözü ile bakarlar. Fakat, bâtın hallerini bilmezler ki, bü­tün kötü ve çirkin ahlâklarla dolu ve sıfatlanmışlardır. Bu kö­tü ve çirkin ahlâkların, bâtında kalarak zâhire çıkmamasının se­bep ve illeti, bu kötü fiillerin ruh-u-hayvanın emri ile vücut ülke sinden çıkıp icra olunmasındandır. Bu âbid ve zâhidler, kendi­lerini en ağır riyazet ile, bir gün oruç tutmak ve bir gün bırak­mak sureti ile bir yıl devam eden Davud orucu ile, nefsin istedi­ğini yemeyerek istemediğini yemekle, bu ve buna benzer nefsin hoşlandığı ne kadar şeyler varsa, hepsini terk ederek hoşlanma­dığı şeyleri yapmakla âmil olduklarından ve bu uğurda türlü mücahedeler ile nefislerine galip gelmişlerdir. Bu sebeple, ruh-u- sultan, ruh-u-hayvana galip gelmiş ve vücut ülkesini kendi ida­re ve tasarrufuna almış bulunduğundan, o vücuttan çıkan fiillerin hepsi, Allahu teâlâ'nın rızasına uygun olur. Çirkin ve kö­tü fiillerin hepsinin, vücut ülkesinde, ruh-u-hayvanın emri ile zâhire çıktığı gibi, iyi ve güzel fiillerin hepsi de ruh-u-sultanın hükmü ve tasarrufu ile zâhire çıkar. Onun için, bütün âbidler ve zâhidler, kötü fiillerden kurtulmuş, iyi ve güzel fiiller ile sıfatlanmıştır.

Kötü fiillerin hepsi, ruh-u-hayvanın yaratılışı olup, ona huy denir. Huy, canın altındadır, can çıkmayınca huy çıkmaz, der­ler. Bu sözü, sakın söyleme ve söyleyeni de dinleme... Çünkü, insana lâzım olan, dünyada iken o çirkin ve kötü ahlâkları ata­rak, yerine ruh-u-sultanın kendi yaratılışı olan güzel ve temiz ahlâkı koymaktır. Bir gün olur, mahcup olursun, özüre baha­ne bulamazsın... Allahu teâlâ’nın bir; günü vardır: YEVM-Î-CEZÂ, YEVM-İ-NEDÂMET derler. Bir güzel düşün, fırsat elde iken, bütün kötü ahlâkları çıkarıp, güzel ve temiz ahlâklar ile ahlâklan... Sonra, pişmanlık fayda vermez. Aklını başına devşirip, bu kötü ahlâkların yalnız ibadet etmekle veya nefse karşı koymak­la veya riyazet ile temiz ve güzel ahlâka dönemeyeceğini anla... Zira, kötü ahlâklar HAL kabilindendir. Ruh-u-hayvanın kendi yaratılışıdır. Onu, o huylardan vazgeçilip, ruh-u-sultanın yara­tılışı olan güzel ve temiz ahlâklar ile ahlâklandırmaya ve sıfat­landırmaya, nefse karşı koymak ve mücahede etmekten başka ZİKİR KILICI da lâzımdır. Bu da kendi kendine olmaz. Mürşid-i-kâmile muhtaçtır. Bir mürşid-i-kâmil bul, kendini ona teslim-i-külli ile teslim et... Telkin edeceği ZİKİR KILICI’nı, her gün ruh-u-hayvanın helâkini kastederek kullan. Tâ ki, bu kötü ahlâklar, temiz ve güzel ahlâka tebdil olsun, Ehlullah sıfatı ile sıfatlanasın... Her kişi, ilk iş olarak akıbetinden endişe etse gerektir. Kişi, sonunu düşünmezse, cahil hayvan budur.

İkinci sınıf olarak, Ehli-tarik olanların mülhime sıfatında bulunanları zikrolunmuştu. Bu sıfat ile sıfatlanan ehl-i-tarik, kısa zamanda kötü fiillerden kurtulur, kötü ye çirkin ahlâkla­rından da mümkün olabildiği kadar uzaklaşırlar. Fakat, varlık uçurumundan, döneklikten, tereddütlerden ve kuruntulardan kurtulamamışlardır. Sebep ve illeti, Cenabı-Kibriyâ'ya her işlerini bırakarak teslim-i-külli ile teslim olamamışlardır. Yani, geleceğe emel beslerler, geçmişe tasalanırlar, (Halimiz neye va­racak?) diye on sene sonra olacak şeyleri düşünerek tasalanır­lar. Bugün rızıklarını yerler: (Sabah için halimiz nice olur?) düşüncesine dalarlar. Hal ile, cenabı-hakkın REZZAK sıfatını inkâr ederler. Kendilerinde itimat yoktur: (Cenabı-Hak, şimdi­ye kadar ne aç koydu ne açık koydu. Şimdi de koymak şanın­dan değildir) diyerek hiçbir taraftan teselli bulamazlar. İster fakir ister zengin olsun, hepsi de bu haldedirler. Daima, geç­mişe tasalanır ve geleceğe emel beslerler. Bundan dolayı, içle­rinde kuruntu ve darlık eksik olmaz, döneklikten ve tereddüt­lerden kurtulamazlar.

Bunlardan başka; dünyaya, dünya hırs ve isteklerine mu­habbetten ve kaydı anasırdan kurtulamamışlardır. Dünya ma­lına meyilleri bulunduğundan, zikirlerinde sefa ve lezzet bula­maz, teveccüh ve mürakabelerinde gayet sıkı olurlar. Hallerin­de de sebat yoktur. Bazan, içleri açılır biraz ruhani sefa duyar­lar. Bazan da yukarıda anlatıldığı gibi darlık, döneklik ve te­reddüt içinde bulunurlar.

Sebebi ve hikmeti; Ruh-u-sultan, ruh-u-hayvana galip gel­diğinde, mürşid himmeti ile ve zikrin şiddeti ve harareti ile te­veccüh ve mürakabede ihsan buyurulan İlâhi feyizlerle ve sâlikin çalışması ve gayreti ile, ruh-u-hayvan ister istemez sıkılıp ilâçsız kaldığından, yaratılışı olan ahlâklarını, ruh-u-sultanın yaratılışı ile değiştirmiş ve vücudun idare ve tasarrufunu, ruh- u-sultanın emrine bırakmış ve hiç bir şeye karışmadığı halde, yine tek durmaz ve ruh-u-sultanın bir taraftan önüne çıkıp yo­lunu şaşırtmak için, veziri olan AKL-I-MAAŞ ile ve onun da mer­cii olan şeytan ile istişare ederek dünya hileleri ile ruh-u-sultanı düşürmek için vesvese yaratırlar. Bundan dolayı, sıfat-ı-mülhimede bulunan sâlikler, tam bir tevekkül ile hakka tevekkül edip, her işlerini Allahu teâlâ’ya bırakamazlar. Bu yüzden, hal­leri anlatıldığı gibi olur. Bazan, ruh-u-sultan galip gelir ve o za­man kendilerine mümkün olabildiği kadar tevekkül zuhur eder ve teveccüh ve mürakabelerinde ruhani sefadan biraz koku alırlar. Bu, onların ilerleme halleridir. Bazısın da ruh-u-hayvan bir hiyle ile ruh-u-sultanı oyalar ve onu ilerlemesinden düşürür ve geriletir.

Sıfat-ı-mülhime’den, sıfat-ı-mutma’inneye geçmenin ilâcı şudur:

Bu sıfat ile sıfatlanan kimseler, daima huzuru MAALLAH’ ta olmalıdırlar. Yani, gezip yürüdükleri yerlerde, Cenabı-Hakkın kendilerine; kendilerinden yakin olduğunu düşünmelidir­ler:

En büyük ihsan, Allahu Teâlâ’yı görüyormuş gibi İbadet etmendir. Sen, onu göremesen bile, o seni dalma görür.

 Hadis-i-şerifi hükmünce, (Nereye varsam, BASİR’dir. Beni görür. Ne söylesem, SEMİ’dir. İşitir. Onun için uzak veya ya­kın birdir. Sesle konuşmadığından, kalbe gelen bütün düşün­celer, indi İlâhisinde müsavidir.) diyerek daima uyanık bulunmalı ve:

— İşte, şimdi Allahu teâlâ’nın huzurundayım. Ben, Cenabı- Hakkı göremesem bile, o şimdi beni görüyor. Halime vakıf bu­lunuyor. Benim, görememem kendi benliğimdendir, diye huzû ve huşû ile kalbine nâzır olarak Allahu teâlâ'nın huzurunda durmalıdır.

Eğer, kendisine bir taraftan gaflet gelirse, hemen aklını ba­şına toplamalı, pişman olmalı, tövbe ve istiğfar etmeli ve yine huzuru İlâhide durmağa devam etmelidir.

Eğer kalbine dünya malından bir şey gelir ve ona muhab­bet ederse, hemen aklını başına toplamalı ve:

— Bu, Allahu teâlâ'nın mahlûkudur. Biz ise, sâlik-i-didârız. Gece ve gündüz:

İLÂHİ ENTE MAKSUDİ VE RİZÂKE MATLÛBİ

(Allahım Maksudum sensin ve matlûbum senin rızandır)

Deriz de lâyık mıdır ki, hâlık dururken, mahlûkuna muhabbet edeyim? Bu sözümüzde, yalancı çıkmak bana yakışır mı? Bü­tün mevcudat, Allahu teâlâ'nın halk ve icat buyurduğu sun’u ilâhiyyesidir. Onları seversem, Cenabı-Hakka (Ben seni seve­mem) demek çıkar. Muhabbet, ortaklık kabul etmez. İki kar­puz bir koltuğa sığmaz, demeli ve o şeyin muhabbetini derhal kalbinden çıkararak, zikrine ve fikrine devam etmelidir.

Sonradan, tekrar zuhur ederek:

— Senin halin neye varacak? Bu dünyanın ucu uzundur. Hastalık ve sağlık bizim içindir. Biraz, sonunu düşünmen lâ­zımdır. Bu gençlik, elden gidip ihtiyar olursan, o vakit sana kimse itibar etmez. Köşe başında, dilenmek sana elvermez. O zaman pişmanlık da fayda vermez. Dünyada oldukça, insana herşey lâzımdır, gibi kalbine kötü düşünceler gelirse, hemen cevap olarak, ona demelidir ki:

— Cenabı-Hak, benim rızkımı ezelden takdir etmiştir. Yiyecek, içecek ve giyecek şeyler, ecel gibidir. Hiçbir şekilde de­ğişmez. Her gün, insanın nasibi ne ise, onu bulsa gerektir. Sırf, irade hemen yorgunluktur. Düşünce ile, çalışmakla, fazla nok­sanlaşmaz. Yorgunluktan ibarettir. Kalbin kasvetidir:

Takdir-i-hudâ, bâzu ile dönmez

Bir şem’a ki, mevlâ yaka, sönmez...

Binaenaleyh, ezelde her ne ki takdir olunduysa, hepsi be­lirli vakitleri gelince zuhur etse gerektir. Dünya için tasalan­mak, ahmaklığın tâ kendisidir. Her iş, olacağı gibi olur. Senin düşünmen ve kafa yorman, yorgunluktan ibarettir, dedikten sonra, yine zikir ve fikir ile meşgul olmalıdır.

Eğer, yine zuhur ederse, ki bu böyledir. Cenabı-Hak, her şeyi ezelde takdir buyurmuştur. Senin, harekât ve sekenâtın nasıl takdir olunmuşsa, senden öylece zuhur etse gerektir. Böy­le olunca, bütün işlerini Hakka bırakır, hiçbir şeye karışmaz, teslim-i-külli ile teslim olduktan sonra, sen kıdemin, yani mer­teben ne ise, fiillerinde zuhur eder. Boşuna niçin zahmet çeker­sin? Eğer, sırrı kaderin ŞAKİ ise, SAİD olmak imkânsızdır. SAİD ise, ŞAKİ olmak imkânsızdır. Öyle ise, boş yere neden zahmet çekersin? Her bir işinde, teslim-i-külli ile teslim ol, bu âlem bir uçurumdur. Hiçbir şeye karışma, rahat et, gibi bir dü­şünce zuhur ederse, ona da şöyle cevap verilmelidir:

— Kul, kullukta gerektir. Bu dünya, imtihan âlemidir. Cenabı-Kibriyâ, kullarının hallerini ve kıdemlerini kendilerine bildirmek için, dünyada bütün İlâhi emirlerini ve İlâhi nehiylerini kesin delillerle haber vermiş, rızasını bildirmiştir. Bu dün­yanın, bir imtihan âlemi olduğunu da bildirerek: (Ey kullarım! Sizler, rızamı tahsilde olun, rızıklarınızı ben azimüşşan veri­rim. Bu hususta, bana mütevekkil olun, rızıklarınıza ben kefi­lim...) diye birçok âyeti kerimelerle va'ad buyurmuştur, öyle olunca, kul kullukta gerektir. Kula lâyık olan, efendisinin emir­lerini yerine getirmektir. Daima, rızasını gözetmek ve neyi ge­rektiriyorsa çalışıp gayret etmektir. Efendisi, dilerse azâd, di­lerse çırağ eder. Dilerse, bütün işlerini ona teslim eder, kendisi hiçbir şeye karışmaz. Dilerse, te’dip ve azab eder. Kul, efendi­sinin kudret elindedir. Bu gibi şeyleri düşünmek, ahmaklığın tâ kendisidir. Kula lâzım olan, mevlâsının rızasıdır. O rıza, ne ile tahsil olunursa ona yönelmeli, Mevlâsının emrini yerine ge­tirmeli ve nehiylerinden sakınmalıdır. Yoksa, emirlerine uy­maz, nehiylerinden de sakınmaz da, (Ben, teslim-i-külli ile tes­lim oldum) diye fiillerinden ve ahlâkından türlü kötülükler zu­hur edince: (Ne yapalım? Takdirde varmış... Çare nedir?) gibi başından büyük sözler söyler ve takdire iftira ederse bununla iş bitmez. Cenabı-Hakkın, bir günü vardır. O günde, bu gibi ba­haneler para etmez, demeli ve yine zikrile, fikrile meşgul olma­lıdır.

Sözün kısası gerek dünya ve gerekse âhiret  bakımların­dan ne kadar kötü düşünceler zuhur ederse, önce bu düşünce­leri şeriat mizânına koyup ölçmeli, eğer şeriate uygun gelirse ne alâ, gelmezse ona zıddı ile cevap vererek yine kendi halile meşgul olmalıdır.

Zira, bu sıfat-ı-mülhime’nin acayip bir yeridir. Bu yerde, ruh-u-hayvanın hilesi pek çoktur. Evvelce de anlatıldığı gibi, ruh-u-hayvan, aklı-maaş ve şeytan üçü birleşerek ve bir vücut haline gelerek, sureti haktan görünür ve türlü hilelerle ruh-u-sultanın yolunu şaşırtmağa, ziyadesi ile çalışır ve gayret eder­ler.

Bu yerde, yukarıdan beri izah edildiği gibi, daima uyanık bulunmalı, ne türlü bir düşünce, gelirse, şeriat mizânında ölç­meli, ona göre cevap vermelidir. Böylece, sâlik daima uyanık bulunursa, nefsi ile mücahede eder. Bu sayede, çok kısa bir za­manda Cenabı-Hakkın inayeti ile mutma’inne sıfatı ihsan buyu­rulur ve bu hal kendisine hal olur.

Alâmeti, bütün kötü ahlâkları, temiz ve iyi ahlâka tebdil olduktan başka, kendisine tam bir tevekkül ihsan buyurulur ki, dünya ile ilgili bütün işlerini Hakkın kudret eline bırakır ve teslim-i-külli ile teslim olur. Kendisine bir göz tokluğu hil’ati de ihsan buyurulur ki, artık aslâ geleceğe emel beslemez ve geçmi­şe tasalanmaz. Bugünden, yarının işini de düşünmez. Gün, bu­gün saat bu saattir diyerek Hakkın verdiği İlâhî ihsanlara te­şekkür eder, kani olur.

Bundan sonra, bütün dünya halkı bir araya gelseler de:

— Yahu, bu senin ettiğin nasıl iştir? Sonra, pişman olur­sun, diye nasihat etseler, onun itikadına zerre kadar halel gel­mez.

Bir sâlikte, bu gibi haller zuhur ederse, o kimsenin mut­ma’inne sıfatı ile sıfatlandığına delâlet eder.

Ey tâlib-i-didâr!

Burada, biraz nasihat vereceğim. Aklını başına devşir bir güzel düşün... Sıfat-ı-levvâme ve sıfat-ı-mülhime’de bulunan kimselere, mürşidinin himmeti ve kendisinin çalışması ve gayreti ve Cenabı-Hakkın ihsan ve inayetiyle, TECELLİ-İ-NUR ve MÜŞAHEDE-İ-NUR veya TECELLİ-Î-NUR ve MÜŞAHEDE-Î-SIFAT gibi ve bâzan da TECELLİ-İ-SIFAT ve MÜŞAHEDE-Î-ZAT gibi tecelliler zuhur edince ve Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz ile teveccühte görüşüp, söyleşmek gibi ve mürakabe de tecelli halinde keyfiyyetsiz olarak İlâhî hitaba mazhar olmak gibi İlâhî iltifatlar zuhur etmeğe başlayınca; sakın sakın bel bağlamayasın.. Bu gibi İlâhî tecelliler ve iltifatlara ba­karak, kendini iyi adam oldum sanmayasın. Bu yer, ne hoşça bir yermiş deyip, aldanmayasın... Zira, bütün Ehlullah'ın EL’- AMAN çağırıştıkları yerdir. Allahu teâlâ, sizleri ve bizleri koru­sun. Bu yerden düşen, Emmâre'ye kadar gider. Tarikten kovularak, imansız gitmesinden ziyadesiyle korkulur.

Zira, Sıfat-ı-levvâme ve mülhimede; ruh-u-hayvan, gerek fiillerinden ve gerekse ahlâkından tamamiyle vaz geçerek ruh-u sultana büsbütün teslim-i-külli ile teslim olmamıştır. Ancak, ruh-u-sultan galip geldiğinden, bütün fiillerini ve ahlâkını, ruh-u-sultanın emrine bırakmış ve ZİKİR KILICI’nın şiddet ve ha­raretinden, vücut ülkesinde bir yere gizlenmiştir. Hiçbir şeye karışmadığından ve ruh-u-sultan vücut ülkesini dilediği gibi idare ve tasarrufu altına almış ve dilediği gibi hükmetmeğe baş­lamış bulunduğundan bu tecelliler zuhur eder ve İlâhî ihsanla­ra mazhar olur. Yoksa, bunlar sâlike henüz alışkanlık olma­mıştır. Eğer, bu ihsanlara aldanarak, ilâçlarını boşlar, istirahate geçilirse, o zaman ruh-u-hayvan fırsat bulur, Akl-ı-maaş ve şeytanla meşveret ederek, bir taraftan ruh-u-sultanın önüne çı­kar, türlü hilelerle ayağını kaydırarak hükümden düşürmeğe ve kendisi onun yerine geçmeğe çalışır.

Bu takdirde, keyfiyyet sâlikin kaderine ve tecellisine bağlı kalır. Eğer, ruh-u-sultan, bu hali görerek şiddetle korkar ve ruh-u-hayvana teslim oluverirse, Allahu teâlâ korusun, emmâre hali zuhur eder ve ruh-u-sultan nefse esir olduğundan, insan sı­fatı kendinden tamamiyle kalkar ve hayvan sıfatı ile sıfatlanır. Allahu teâlâ'ya sığınırız.

İşte o zaman, tarikat-i-aliyyeyi tamamen inkâr eder ve ta­rikten de kovulurlar. Eğer, bu hali görünce kendisine bir yiğit­lik ve cesaret gelir ve ruh-u-hayvana teslim olmaz ve yine mu­harebe ve mücahedeye başlar ve levvâme bahsinde anlatıldığı gibi tövbe ve istiğfar ile nefsine levm ederse, o zaman tekrar levvâme halleri zuhur eder ve zikrolunan ilâç ve tedavilere muhtaç olur. Bu defa, yeni baştan bu ahlâkları değiştirmesi ge­rektir ki, ruh-u-hayvanı mağlûp etsin ve bir vuruşta hükmü elinden alarak vücut ülkesinde kendi hükmetmeğe başlasın, İlâ­hî ihsanlara da mazhar olsun. Bütün bunlar, başa gelmeden ça­resine bakmak lâzımdır. Tekrar tekrar söylediğimiz gibi, bu yer pek korkunç bir yerdir. Ruh-u-hayvanın, bu yerde pek çok hileleri vardır.

Sebebi ve hikmeti, ruh-u-sultana büsbütün teslim olmamış, bütün fiillerinden ve ahlâklarından vaz geçerek kendi arzu ve rızası ile ruh-u-sultanın fiillerine ve ahlâklarına henüz tam mânası ile razı ve teslim olmamıştır. Ancak, ruh-u-sultanın üstün­lüğünden ve zikrin şiddetinden, teveccüh ve mürakabenin fe­yiz nurundan son derece sıkılır ve çaresiz kalarak ister istemez bütün fiillerini ve ahlâklarını ruh-u-sultanın reyine bırakır ve kendisi vücut ülkesinin bir yerinde gizlenerek, hiçbir şeye karışmaz. Bununla beraber, kötü fiil ve ahlâkı zerre kadar değiş­memiştir.

Binaenaleyh, iyi ve güzel fiillerin vücut ülkesinde icra olun­masına hiçbir şekilde razı değildir. Ama ne çare? Kimsesiz kal­dığından, yukarıda belirtildiği gibi bir yere gizlenir ve daima ruh-u-sultanın fırsatını kollar. Bu sebeple, bu sıfatla sıfatlanan kimselere, kalp itmi'nanı gelmez ve işlerini Hakka bırakamaz­lar. Her zaman tereddüt ve döneklik içinde bulunurlar.

O halde, bu sıfatla sıfatlanan kimseler, yani levvâme'de ve mülhimede bulunanlara lâzım olan şudur ki; kendisine ge­rek Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz tarafın­dan ve gerekse bizzat ve keyfiyetsiz olarak Cenabı-Kibriyâ tara­fından ne kadar ilâhi tecelliler zuhur ederse, sakın ve sakın bunlara değer vermemeli, kendilerini o hale indirmelidirler ki, bir kurumuş ağaç gibi meyvesi yoktur; kimse yiyebilsin. Yapraktan yoktur ki, birisi gölgelenebilsin. İşte, böyle bir ağaç gibi olduğunu farz etmeli, hiçbir ameli bulunmadığını, o amel dolayısıyla ihsan buyurulan İlâhî feyizlerden hiç kimsenin ya­rarlanamayacağını düşünmelidir. Nasıl ki, zâhirde kurumuş ağacın meyvesi ve yaprakları bulunmazsa ve onu kimse yiye­mez ve altında gölgelenemezse, ibadet ve tâ'atına karşılık ih­san buyurulan İlâhî feyizlerden de öylece kimsenin faydalana­mayacağını düşünmelidir. Halbuki, ağaç yapraklı ve meyveli olsa, gölgesinde oturulabilir ve meyvesinden de yenebilir. Ni­tekim, İlâhî feyizler de böyledir. Başkaları ondan yararlanır. Birisi zâhiren ve diğeri bâtınen insanlara sefa ve lezzet verirler. Bu düşünce ile, kendi kendisine demelidir ki:

—Bunların hiç birisi sende yok ki, öğünebilesin... Âciz ve nâçiz, hiçbir şeye yaramayan, isyan deryasına batmış, iki elin­de bir şeyler yok… Allahu teâlâ'nın amanında bir müflis durumundasın. Öyle ise, her ân ve her nefes, riza kapısını açabilmek için aman kapısında EL'AMAN çağırmalısın.

Böyle düşünerek ve söyleyerek ve kendisine ihsan buyuru­lan tecellilere aldanmayarak ve daima kendi haline bakarak te­tikte bulunmalı ve eğer kendisinde varlık kokusu belirmişse, yukarıda gösterildiği gibi hitap ederek:

— Ey nefis! Sen, kendini adam mı oldun zannedersin. Da­ha senin yaratılışın olan sıfat-ı-emmâre, zerre kadar değişme­di. Kul için, en aşağı mertebe olan Hakka tefviz-i-umur etmeği bile hal edinemedin. Kalp itmi'nanı gelerek tereddütlerden, ku­runtulardan, dönekliklerden kurtulamadın. Bunlar, sana hal olmadan bir damla İlâhî ihsanı görünce, temcit davulu gibi BEN... BEN... diyerek benlik perdesiyle beni düşürmek mi is­tersin?

Yeter oldu bu hicâba büründün,

Enâniyyet libâsiyle göründün...

Soyun İmdi, bu libâstan beri ol,

Nice menzil kat’eyleyip insan ol...

(Bu perdeye büründüğün, benlik giysisi ile göründüğün yeter.

Bu giysiden soyun uzak ol; çokça yol alıp insan olmaya bak.)

 

Diyerek, gece gündüz ve her nefeste müflis olmakta ayak dire ve bildirilen ilâçları kullan. Rıza kapısının açılması için, her nefeste DAR-ÜL-AMAN’da pişmanlıkla ciğerlerin yanarak, göz­yaşını sel gibi akıtarak, âciz ve nâçiz Allahu teâlâ'nın amanın da müflis ol... Her taraftan eli boşanmış, minareden düşen ada­mın temennisi nasıl olursa, bu sıfatlar ile sıfatlanan kimsele­rin de Cenab-ı-Hakka temenni ve münâcâtları beş kat fazla ol­malıdır. Zira, minareden düşen adamda, yalnız ecel korkusu vardır, imansız gitmek korkusu yoktur. Çünkü, şehitlik umar. Bu sıfatlardan düşen kimselere hem kovulmak korkusu hem de imansız gitmek korkusu vardır. Böyle olduğu için de onla­rın korkuları, bunların korkularına nazaran beş kat değil, bel­ki on kat olmalıdır.

Sözün kısası, kişi kendisinin hekimi olmalıdır. Çünkü, son­ra hekime muhtaç olur. Görmez misin ki, zâhir bir adam, he­kim olursa, hekime muhtaç olmaz. Vücuduna dikkat et: Basu­ru olan kimseler, yemek yerken, basurlarına dokunacak şeyleri yemezler ve içmezler ve perhiz ederek hekime de muhtaç ol­mazlar. Hem de basur hastalığından kurtulurlar. Bunun gibi, bütün hastalıklar böyledir. Önceden gereğine teşebbüs olunursa, sonra hekime muhtaç olunmaz. Fakat, önceden gafletle ha­reket edilir ve gereğine teşebbüs edilmezse, sonunda o hasta­lık vücuduna bulaşır, şiddetlenir ve sıkıntıları da artmağa baş­lar. O zaman, hekime muhtaç olunur ve türlü türlü acı ilâçlarla epeyce zahmetler çekilir.

Bunun gibi, mürşid-i-kâmil olan zât-ı-şerifler de sadık bi­rer hekimdirler. Eğer, yukarıda zikrolunan ilâçlar ile fiillerin­de ve ahlâkında olan illetlerini çalışıp gayret ederek, vücut ül­kesine yerleşmeden defedebilirsen, günden güne mertebeler aşar ve sonsuz İlâhî ihsanlara malik olursun. Fakat, akıllı dav­ranır ve bu illetlerin def'ini mürşidine bırakırsan, yani:

— Benim elimden bir şey gelmez. Onlar, beni benden iyi bilirler. Nâsıl kullanırlarsa razıyım. Boşuna çabalamak, para etmez, diyerek dört ucunu bırakır ve:

— Şeyhin elindedir. Nasıl bilirse, öyle yapsın, teslimiyyeti ile, teslim olursan, mürşit haline bakar ki, kendisini nefsine kaptırmış ve nefsin hilelerine aldanarak dört ucu birden bırakmış, vücut ülkesi nefsin idare ve tasarrufuna geçmiş, has­talıklar yerleşmiştir. Bu hali görünce, anlar ki basur hastası­nın hastalığı vücuduna yerleştiği gibi bunun da illetleri yerleş­miş ve hekime muhtaç olmuştur. O zaman, hastalığın cinsine göre ilâç verir. Onların ilâçları, Allahu teâlâ tarafından zuhur ettiğinden, reddi mümkün değildir. Zahir hekiminin verdiği ilâ­cın, reddi mümkündür. Bunların verdikleri ilâcın ise, hiçbir suretle reddi kabil değildir. Allahu teâlâ tarafındandır. Zehir bile olsa, kullanılır red olunmaz.

Meselâ, en zayıf olan ilâçları beden hastalıklarındandır ki, kolay geçecek hastalıklara bu ilâçtan verir. Geri kalanını buna göre kıyas et... Sözün kısası, herkesin hastalığına göre, bir çeşit ilâçları ve tedavi yolları vardır. Öyle bir ilâç verirler ki, o illet ondan gider ve sıhhat buluncaya kadar nice mihnetler ve me­şakkatler çekilir. Sonra, o ilâcı ondan alırlar ve kendisini tesel­li ederler.

Öyle ise, iyice düşünmeli ve anlamalıdır ki, yukarıda zikrolunan ilâçlar ve tedavi usulleriyle kendi haline bakarak, mür­şidin ilâçlarına muhtaç olmaksızın, ahlâkını değiştirmeğe ve iyileştirmeğe çalış.. Yoksa, mürşit ilâçlarına dayanılmaz ve da­yanılır şeyler değildir.

SIFAT-I-MUTMA’İNNE İLE ONUN ŞARTLARI NELER­DİR? RİZA KAPISI İLE TEVEKKÜL KAPISININ FARKLARI NELERDİR? KIDEMİ-VELÂYET, TEBŞİR-İ-VELÂYET VE MELEKE-İ-VELÂYET NE DEMEKTİR? SEBEP VE HİKMETLERİ NELERDİR? SIFAT-I-RÂDİYYE’NİN İLÂÇLARI VE ALÂMETLERİ NELERDİR?

Azizim: Malûm ola ki, bu sıfat VELİ’lere mahsustur. Yani, bu sıfat ile sıfatlanan zatlar, VELÂYET ve VERASET ile tebşir olunurlar. Velâyetle nübüvvet de daha önce anlatılmıştı, bura­da tekrarına hâcet yoktur. Bu sebeple, bu sıfat EHL-İ-TARİK’e mahsustur. Zühd-ü-tekva ehlinin, nefislerinin bu sıfat ile sıfat­lanmasına imkân yoktur. Onların, en yüksek makamları SIFAT-I-MÜLHİME'dir, ondan bir adım ileri gidemezler. Sebebi ve illeti, yalnız zühd-ü-tekva ile nefs-i-mülhime bahsinde anla­tılan kadar kemal bulunabilir. Ondan, bir parmak ileri gide­mezler. Çünkü, yalnız nefis mücahedesi ile, nefis ancak bu ka­dar kemale ulaşabilir. Bundan fazlası, mürşit terbiyesine muhtaçtır.

Görmez misin ki, dağlarda kendi kendine yetişen ağaçla­rın meyveleri yenmez. Yense bile, lezzeti olmaz. Ham ahlat gibi, yiyenin boğazına durur. Yahut hiç meyve vermez. Fakat bir bahçıvan onları yerinden sökerek, kendi bahçesine dikse, bu­dayıp aşılasa öyle bir meyve ağacı olur ve o kadar lezzetli mey­veler verir ki, ilk hali ile arasında büyük farklar olur. Yabani ağaç, meyve ağacı olmasa bile, bu bakım sayesinde meyve ve­ren herhangi bir ağaçtan aşılanacağı için o da birkaç sene son­ra bir meyve ağacı olur.

Bundan da anlaşılıyor ki, zühd-ü-tekva sahipleri, bu ya­bani ağaca benzerler. Bunlar her ne kadar:

— Ben, zühd-ü-tekva ile hakkı bulurum. Mürşid-i-kâmile ihtiyacım yoktur, derlerse de hallerine bakılınca, yabani armut, elma, kiraz veya vişne gibi meyveler görünür. Şu var ki, yabani meyvenin bâtını acıdır ve onu yiyenler burukluğundan başka bir lezzet bulamazlar.

Zühd-ü-tekva sahiplerinin ameli salihleri de böyledir. On­ların dış görünüşlerine bakarak meclislerine giden ve kendile­rinden yardım isteyenler, onların sözlerinden bir şey anlaya­mazlar. Çünkü, o hal kendi halleri değildir. Tıpkı, yabani mey­velerden tadanların acılıktan ve burukluktan başka bir tad ala­madıkları gibi, bunların sözleri ve nasihatleri de, kimseye tesir etmez ve kimseyi uyarmaz. Bundan başka, dış görünüşlerine aldananlar, bâtın hallerini görünce, yanlarında bulunan kimse­lere sıkıntı ve iç darlığı gelir, bir ân evvel meclislerinden çık­mak isterler.

Bu sebepledir ki, zühd-ü-tekva sahiplerinin en ileri ma­kamları MÜLHİME’dir. Bu gibilerin, sıfat-ı-mutma’inneden nasipleri yoktur. Mutma'inne, yalnız EHL-İ-TARİK'e mahsustur.

Alâmeti, daha önce de belirtildiği gibi, bütün fiilleri iyilik ve güzellik ile ve ahlâkları da üstün ve temiz ahlâk ile belli olur. Kendilerine iradeleri dışında tam bir tevekkül de ihsan buyu­rulmuş olduğundan, her bakımdan Cenabı-Hakka mütevekkil olurlar. Taraf-ı-ilâhiden, öyle bir hal ihsan buyurulur ki, bütün zâhiri işlerini iradesiz olarak Hakka teslim etmişlerdir, dünya işlerini zerre kadar düşünmezler. Dünya işleri için tasalanmaz­lar. Cennet arzusu ve cehennem korkusu, iradesiz olarak ken­dilerinden kaldırılmış bulunduğundan, bundan yana da tasa­lanmazlar. İbadetleri ve tâ’atleri  Allahu teâlâ'nın rızası içindir. EMR-İ-MÂRUF ve NEHY-İ-AN-İL-MÜNKER’leri hakkı ile yeri­ne getirdikten başka, teveccüh ve mürakabelerinden sonra, HUZUR-U-MÂ’ALLAH kendilerine hal olur. Bir nefes bile gaflet etmezler ve daima uyanık bulunurlar.

Bu sıfat ile sıfatlanan zatlara, TEVEKKÜL KAPISI da açı­lır ve mürakabelerinde, keyfiyyetsiz olarak velâyet ile tebşir olunurlar. Mürşitleri kemal ehlinden olursa, bazılarına RIZA KAPISI da açılır ve:

İyi bilin ki, Allahu teâlâ’nın velileri (Dostları ve ya­kınları) için hiçbir korku yoktur. Onlar, mahzun da olacak değillerdir. (Yunus: 62)

Âyeti kerimesi ile tebşir olunurlar.

Fakat, bu sıfatta iken, RIZA KAPISI’nın açılarak bu âyeti kerime ile tebşir olunmaları, daha halleri değildir. Mürşitleri­nin hüsnü teveccühü ile, iltifat-ı-ilâhiyyedir.

Yani, RIZA KAPISI ile TEVEKKÜL KAPISI’nın farkı budur ki, mürakabesinde bu kapı açılarak içeri girince, hususi mahallinde tecelli ihsan buyurulur ve âyeti kerime ile tebşir olunur. Bundan sonra, o kapı bir daha zuhur etmezse, RIZA KAPISI 'dır. Fakat, daha hali olmadığından, İlâhi bir iltifat ola­rak sıfat-ı-merdiyye'ye ayak basıncaya kadar, bir veya iki ve­ya üç kerre açılarak tecelli ihsan buyurulur.

Eğer, açılan kapı TEVEKKÜL KAPISI ise, her gece mura­kabesinde açılarak, içeride tecelli ihsan buyurulur. Her işlerini Hakka bırakmak, kendilerine hal olduğundan, her gece TE­VEKKÜL KAPISI’ndan içeri girerek, hususi mahallinde İlâhi tecelli ihsan olunur.

RIZA KAPISI’nın hal olması, Sıfat-ı-merdiyye’ye mahsus­tur. Sıfat-ı-merdiyye kendisine hal olmadıkça, her gece zuhur etmez. Yani, her gece açılarak, keyfiyyetsiz olarak rıza ile teb­şir olunmak imkânsızdır. Onun için, mürşit himmeti ile belki birkaç kere zuhur eder, ama işte o kadar...

Azizim: Bunu belirtmekten maksat, TEVEKKÜL KAPISI görüldüğü zaman, RIZA KAPISI zannolunmaması içindir. Çün­kü, RIZA KAPISI Cenabı-Hakkın ebedi riza ile razı olduğu kul­larına mahsustur. Ebedi riza da, sıfat-ı-merdiyye’ye mahsustur. Bu sebeple, yalnız işlerini Hakka bırakma alışkanlığını elde et­miş zatlara, açılması güç bir iştir. Meğer ki, belirtildiği gibi, iltifatı ilâhiyye ola...

Mülhime ehli için de TEVEKKÜL KAPISI böyledir. Bazan, mülhime’de olan zatlara ilerleme hallerinde TEVEKKÜL KAPISI açılır, TECELLİ-İ-SIFAT ve MÜŞAHEDE-İ-ZAT zuhur eder. Bunu da gördükten sonra, insaf ile kendi haline bakmalı ve bildirildiği gibi işlerini Hakka bırakmanın, kendisinde alış­kanlık haline gelip gelmediğini araştırmalı, yoksa ruh-u-hayvanın mağlûp olmasından ötürü bir ilerleme hali olup olmadığı­nı anlamalıdır. İnsaf ile bakılacak olursa, belli olur. Çünkü, sıfat-ı-mülhime’de her ne kadar ilerleme halinde zuhur etse bile, her işini Hakka bırakmak sebat üzere olmaz. Onlar, tereddüt­lerden ve dönekliklerden henüz uzaklaşamamışlardır. Bu hal ise insaf ile bakılınca bilinir.

VELAYET MERTEBESİ

Çünkü, velâyet mertebesinin bir tebşiri, bir kıdemi ve bir de hal olması vardır.

Velâyetin tebşiri, yukarıda anlatıldığı gibi olur. Yani, sıfat-ı-mülhime’de iken her işini Hakka bırakmak kendisine hal olduğundan TEVEKKÜL KAPISI açılır ve velâyet ile bir veya iki veya üç kerre tebşir olunmak zuhur eder.

Velâyetin kıdemi odur ki, zikrolunduğu gibi TEVEKKÜL KAPISI, her gece açılır, velâyet hil’ati giydirilir ve âyeti kerime ile tebşir olunur.

Bu velâyetin kıdemidir, hali değildir. Velâyet hali, daha önce etraflıca anlatılmıştı.

VERASAET HALİ

VERASET hali, MA’SUMİYYET halidir. MA’SUMİYYET hali de MERDİYYE halidir. Ondan dolayı, velâyete ayak basan zatlara, merdiyye sıfatı alışkanlık halinde gelmedikçe, velâyet de mülk olmaz.

Aynı şekilde, merdiyye sıfatı mâ’sumiyyet hali olduğundan, dört keyfiyyet kendisinde alışkanlık haline gelmedikçe mer­diyye sıfatı ile sıfatlanmazlar.

Bu sebeple, velâyete ayak basan zatlara, dört şart vardır. Bu şartlar alışkanlık haline gelmedikçe, velâyet de alışkanlık haline gelmez. O kimse, ancak velâyet kıdeminde kalır. Yani, velâyet ihsan buyurulur, hil’ati giydirilir, lâkin mâ’sum değil­dir, mes'uldür. Bundan dolayı bulunduğu hali alışkanlık hali­ne getirmek ve bunun için de çok çalışıp gayret göstermek lâ­zımdır.

Sebebi ve hikmeti, sıfat-ı-mutmainne, yalnız işleri Hakka bırakmaktan ibarettir. Bunun da sebebi, ruh-u-hayvanın ruhu-sultanı düşürmek için her taraftan türlü hilelerle önüne çıktı­ğında, ruh-u-sultanın Cenabı-Hakkın inayetiyle uyanık buluna­rak, o hileleri reddetmesidir. İşin sonunda, ruh-u-hayvanın bütün tedbirleri boşa çıkar ve ruh-u-sultan her bakımdan ga­lip gelir ki, ruh-u-hayvan artık âciz kalır ve teslimi-külli ile ruh-u-sultana teslim olarak esir olur. Bunun için, ruh-u-hayvanın veziri olan aklı maaşın idare ve tasarrufundan, vücut ülke­si kurtulur ve ruh-u-sultanın veziri olan aklı me’adın idare ve tasarrufuna geçer. Artık, o kimseden tereddütler ve döneklik­ler büsbütün kalkar, kendisine kalp itmi'nanı gelir ve her işini Hakka bırakmak alışkanlık olur.

Fakat gerek benlik uçurumu ve gerekse kederi ve sevinci fark etmek uçurumu, dünya sevgisi uçurumu kendisine hal ola­madığından, namazlarını mürakabe haliyle kılamazlar.

İşte velilere şart olan bu dört keyfiyyettir ki, bunlar malik olmayınca velâyet mülk olarak, mâ'sumiyyet hil'ati giydiril­mez. Yani, velâyet hil'ati giydirilir amma, mâ'sumiyyet hil’ati giydirilmez.

Bunlardan başka, biraz da kötü ahlâkları kalmıştır. Her ne kadar, vücut ülkesinde icra olunmazsa da onun içinde bir yere gizlenmiştir. Kendisi, bütün kötü ahlâklarının, temiz ve güzel ahlâka çevrildiğini zanneder. Fakat, bir geçit başında dik­kat edilse içeriden kımıldamağa başlar. Bir taraftan gizlice baş gösterir. Bunun için, onlara velâyet hal olmamıştır. Kemal bakımından henüz noksandırlar.

Bunun da sebebi ve hikmeti; ruh-u-hayvan, her ne kadar ruh-u-sultana teslim-i-külli ile teslim olmuş ve onun esiri haline gelmişse de, bu kendi iradesi ile değil, ruh-u-sultanın üstünlüğün­den, ister istemez teslim ve esir olmasındandır. Henüz, kendi yaratılışı olan ahlâkları değişmemiştir. Ancak, teslim-i-külli ile teslim ve esir olduğundan, artık vücut ülkesinde hükmü geç­mez, bu ahlâk icra edilmez ve kendi yaratılışı olan bütün kötü ahlâklar kapalı kalır. Birisi ile mücadele ederken, dikkât olun­sa, bu kötü ahlâkları birer birer baş göstermeğe başlarlar. Fa­kat, hükmü geçmediğinden, önceleri olduğu gibi icra edemez, öfkelerini yutarlar ve o kimse ile anlaşır ve sevişebilirler! Levvâme'de ve mülhime'de bulunan kimselerin düşmelerinden kor­kulduğu gibi, velâyete ayak basan zatların düşmelerinden kor­kulmaz. Lâkin, hakikatte fail-i-muhtar olmadığından, kendisi­ne giydirilen velâyet hil'atini koruyamayarak, dünya çamurları ile lekelerlerse, rûz-ü-cezada mahcup olarak bu lekelerden su­al ve hesap olunurlar.       

Bunun için, velâyete ayak basanlar, bununla öğünmemelidirler. Zira, ancâk nâr-ı-câhimden azad olmuşlardır. Hesap ver­meyecek değillerdir. Hallerini alışkanlık haline getirememiş, kıdeminde kalmışlardır, öyle ise, halini alışkanlık haline getir­meğe çalışmak ve gayret etmek çok lâzımdır.

Sıfat-ı-mutma’inneden geçip, râdiyye ile sıfatlanmanın ilâ­cı budur ki, İLM-EL-YAKİN sırrını kendisine alışkanlık haline getirmiş ve her nefeste HUZUR-U-MÂ’ALLAH ile SIRRI-MÂ’İYYET’te olmayı da meleke edinmişlerdir. Bundan sonra, HUZUR-U-FİLLAH'a çalışmalı ve gayret etmelidirler. Yani, bütün eşyaya bakınca VAHDET ile bakmalı, mürakabe hali düşünül­melidir. Zira, bu sıfat ile sıfatlanan zatlara, murakabelerinde TECELLİ-Î-SIFAT ve MÜŞAHEDE-İ-ZAT hal olmuştur. Ayılıp, kendilerine geldiklerinde hep o hali düşünmeli, bütün fiilleri Cenabı-Haktan görmeli ve mürakabelerinde ihsan buyurulan İlâhî tecellileri ayılıp kendilerine gelmelerinde de hal etmeğe çalışmalı ve gayret etmelidirler.

Sonradan, kendilerine bir taraftan İlâhî ihsan zuhur edin­ce, ona sevinmemeli ve sırrı kadere yormalıdır. Yani:

— Bu keyfiyyet, ezelde bizim için takdir-i-ilâhiyye imiş. Şimdi, belirli vakti geldi, zâhiri sebebi ile bize teveccüh eyledi. Sebebi veren de hak, bu ihsanı veren de hak, diyerek zâhiri se­bepte olan itmi’nanı kesmeli ve kendi haline bakmalıdır. Eğer, biraz sevinç zuhur ederse, şunu mülâhaza etmelidir:

Herşey, aslına rücû eder.

Deyip, bu keyfiyyetin de zâhirine sevinir isem, bütün eşya top­rak, su, hava ve ateşten ibarettir. Bunlar için de sevinmek, ahmaklığın tâ kendisidir ki sevinmek muhabbetten zuhur eder. Eğer, bu keyfiyyete sevgim olmasaydı, sevinmezdim. Bu gibi unsurlardan meydana gelmiş şeyin zâhirine muhabbet ahmak­lıktır, alçaklıktır, demeli ve mümkün olabildiği kadar o şey­den muhabbeti keserek, zuhur eden sevinmenin önünü almalıdırlar.

Bir taraftan kendisine keder verecek bir şey zuhur edince, bunu da sırrı kadere bağlamak ve:

— Bu, bize Cenabı-Hak tarafından İlâhî bir ihsandır ki, bunun altında çok büyük nimetler vardır. Bu bana, Rabbimin armağanıdır. Buna sabır gerektir. Hem, didâra âşık olduğunu ileri sürersin. Aşık, mâşukundan gelen şeyi reddeder mi? Hâ­şa, zehir bile olsa şeker ve helva gibi yer. Bununla beraber bu bir İlâhî imtihandır. Altında, akıllara gelmeyecek kadar büyük nimetler vardır, diyerek kendi kendini teselli etmeli ve sevin­me ile kederi birleştirmeğe çalışmalı ve gayret etmelidir. Se­vinme ile kederi müsavi olmaması:

Bütün bunlar, geçici dünya hayatının geçici metâ’ıdır. Sonunda, varılacak yerlerin en güzeli Allahu teâlâ’nın yanındadır.

(Al-i-İmran: 14)

Âyeti kerimesinde açıklanan altı çeşit dünya metâ'ına mu­habbetten ileri gelir. Bu altı şey

  1. a) Kadınlar,
  2. b) çoluk-çocuk,
  3. c) para,
  4. d) donanmış atlar, (günümüzde arabalar da diyebiliriz)
  5. e) sığır cinsi dahil her türlü sürü,
  6. f) bağlar, bahçeler, ekip biçmek ki,

Bunlardan her şeyden önce muhabbeti kesmelidir. İlâcı, bildirildiği gibidir. Yani, eşyaya vahdet ile bakmalı ve zâhirine muhabbet etmemelidir. Eğer, bu altı şeyden birisine muhabbet zuhur ederse, verilen ilâcı kullanmalı ve o muhabbeti, gönlünden söküp atmaya ça­lışmalı ve gayret etmelidir. Bu zatlara, değil dünya muhabbe­ti, âhiret muhabbeti bile feyizleri bakımından engel olur. Çün­kü, iki muhabbet bir kalpte olmaz. Kalp adı verilen yer NAZARGÂH-I-İLÂHİYYE’dir. Îlâhî tecelliler, orada görülür. Öyle olun­ca, oraya MUHABBET-İ-İLÂHİYYE’den gayrı hiç bir şey koymamak gerektir. Eğer, girerse seni oyalar ve ihsan buyurulan İlâhî tecellilerden mahrum eyler.

Onun için, velilere velayet kıdemi ihsan buyurulunca, bu altı şeyin muhabbetini gönlünden söküp, kalbinden çıkardık­tan başka, ince damarlarını bile çıkarıp atmak gerektir ki, bir gün onlardan filiz vermesin. Böylece, dünyâ ve âhiret muhab­beti tamamen kalkınca, sevinç ile kederin birleşmesi de gayet kolay olur. Kendisine, dünya metâ’ından veya âhiret metâ’ından bir sevinç zuhur ederse, her iki taraf da müsavi olduğun­dan, hiç birisine muhabbet eseri bulunmadığından zerre ka­dar meserret zuhur etmez. Olmuş veya olmamış, ikisi de mü­savidir. Bunun gibi, keder de aynı şeylerin zâil olmasındandır. Yani, dünya metâ’ından olan altı şeyden birisinin elden çıkma­sından ileri gelir. Buna, yine muhabbet bağlıdır. Elden çıkan şe­yin muhabbeti olmayınca, onun elden çıkmasından zerre kadar keder de zuhur etmez. Hikmete yorar:

— Allahu teâlâ verdi, yine Allah aldı, der zikri ve fikri ile meşgul olur.

Bundan da anlaşılıyor ki, sevinç ile kederin birleşmesi, dünya metâ’ına muhabbetin kesilmesine bağlıdır. Bu sebeple, velayete kadem basan zatlara, bu cihet çok lâzımdır. Sonradan, sevinç ile kederi birleştirmek gayet kolay olur.

Sıfat-ı-râdiyye alâmeti budur ki, iradesiz olarak bu altı şeyden muhabbetini keserek, onların fazla veya eksik olmasın­dan zerre kadar kalbine sevinç veya üzüntü gelmez, her ân bir şân üzere olurlar:

O, her an yeni bir iştedir.

(Er-rahman: 29)

Âyeti kerimesi onlara hal olmuştur:

— Batı ile doğu arasını sana verdik. Seni, padişah nasbettik. Cümle âlem senin hükmündedir, denilerek bütün memle­ketlerin anahtarları kendisine verilmiş olsa, kalplerinde zerre kadar sevinç zuhur etmez, belki üzülürler.

— Bize, meşguliyyet verip, huzura mâni olurlar, diyerek kederlenirler.

Bunun gibi, murakabelerinde keyfiyyetsiz olarak İlâhî tal­tiflere ve türlü âhiret nimetlerine mazhar olsalar ve bununla tebşir buyurulsalar, yine zerre kadar sevinmezler :

İLÂHİ ENTE MAKSUDİ VE RİZÂKE MATLÛBİ

(Allahım Maksudum sensin ve matlûbum senin rızandır)

Derler ki, kendileri tamamen bu söze sadık olmuşlardır. Bun­ların, aksi de olsa yine onlar:

— Allahu teâlâ verdi, Allahu teâlâ aldı. Mülk, Allah'ındır. Bizim, zerre kadar bir şeyimiz yoktur derler ve iradesiz ola­rak kendilerine keder isabet etmez.

Bunlardan başka, kendilerine bir hastalık gelse, ona da razı ve teslim olurlar. Yani zâhirde her ne kadar mihnet ve meşakkat çekerler ve def'ine çare ve sebep ararlarsa da gö­nüllerinden razı olur ve bunu da bir hikmete yorarlar. Yani gerek HAL ile gerekse KAL ile vicdanî olarak o hastalığın şid­det ve zahmetlerinden şikâyet etmezler, böyle bir şey akılları­na gelmediği gibi razı olurlar. Akran ve emsalleri arasında, hal­lerini arz ederlerse de gönüllerinden razı olarak hikâye yolu ile anlatırlar.

Sözün kısası, bunlara öyle bir hal ihsan buyurulur ki, Cenabı-Haktan isabet eden her şeye iradesiz olarak razı ve tes­lim olurlar.

İşte, böyle riza ile Cenabı-Haktan zuhur eden keyfiyyetlere razı olan zatların nefislerinin, SIFAT-I-RÂDİYYE ile sıfatlandığına delâlet eder.

Azizim: Malûm ola ki, bu sıfat da yine velilere mahsustur. Yani, velâyete ayak bastıktan sonra, bu sıfat ile sıfatlanmak imkânsızdır. Bu sebeple, bu da bir sınıftır, iki olamaz.

Alâmeti, yukarıda anlatıldığı gibi, kendisine her ne ki te­veccüh ederse, hepsini Cenabı-Haktan rü’yet eder. Acı ile tatlı, onlar için müsavidir. Öyle bir rıza ile razı olurlar ki, on sene sonra, kendisine isabet edecek kazayı, Cenabı-Hak kendisine haber vermiş olsa, defi için bir kerre:

— Aman... Aman yâ Rab! diye önlenmesini niyaz etmez­ler. Hemen, o kazaya rıza ile bekler dururlar.

Sebebi ve hikmeti, ruh-u-hayvan, ruh-u-sultana esir oldu­ğundan, ZİKİR kementleri ile elini ve ayağını bağlamış, tevec­cüh ve mürakabe feyizleri ile göz hapsinde terbiye ederek, ken­di yaratılışı olan öfkeyi tamamen kaldırmış, ruh-u-sultanın ya­ratılışı olan RIZA kendisine hal olmuştur. Teveccüh ve mürakabenin feyizlerinin nuru ile gözleri nurlanmış ve keyfiyyetsiz olarak ihsan buyurulan İlâhî hitaptan kulakları sağır olmuş, kendi yaratılışı olan dünya zevk ve lezzetlerinden, hırslardan, isteklerden ve dünya sevgisinden tamamen kurtulmuş, gözleri dünya metâ’ını görmez olmuş, kulakları Allahu teâlâ'nın rizasına aykırı sesleri işitmez hale gelmiştir.

Bu sebeple, sıfat-ı-râdiyye ile sıfatlanan zatlar, dünya metâ’ına muhabbet beslemez ve cismani zevk ve lezzetlerden ko­ku duymazlar. Rizaya aykırı sesler, aslâ onların kulaklarına gitmez. Meselâ, bunlar bir saz ve söz meclisinde bulunsalar, orada çalınan ve söylenenlerden hiç birisi onlarda bir zevk ve lezzet uyandırmaz.

Fakat, ruh-u-sultanın gözü gördüğü ve kulakları işittiği için, o mecliste mürakabe halleri zuhur eder ve ruhanî bir safaya dalarlar.

Sözün kısası, bu sıfat ile sıfatlanan zatlar, bütün eşyaya baktıkları zaman topluca bakar ve bütün fiilleri Cenabı-Haktan rüyet ederler. Bu, HAL’dir. KAL ile yapılacak şey değildir. Binaenaleyh, HAL’i olmayan kimse, taklit hevesi ile başlasa, esfeli sâfiline gider. Çünkü, taklit olunur şey değildir.

Bu zatların, ayılma, kendilerine gelme halleri TECELLİ-Î- SIFAT ve MÜŞAHEDE-İ-ZAT olmuştur. Ondan dolayı, dünya sevgisinden eser kalmamış, sevinç ile keder müsavi olmuştur, bütün fiilleri, Cenabı-Haktan rüyet ettiklerinden, RIZAYI KÜL­Lİ kendilerinde alışkanlık haline gelmiştir. Sebebi budur.

Fakat, bunlar henüz varlıktan kurtulamamışlar ve MAH­VİYYET-İ-KÜLLİ kendilerine hal olmamıştır. Onun için, bun­larda kötü ahlâklar kokusu bulunur. Yani, varlıkları tamamen ortadan kalkmamış, kötü ahlâklarının hepsi, güzel ve temiz ah­lâka dönmemiş, güzel ve temiz ahlâkların hepsi kendilerine hal olmamıştır. Bu sebeple, sıfat-ı-mutma'innede bulunan zatlar gibi, bazı fiillerinden ve ahlâklarından sual olunurlar.

Sebebi ve hikmeti, ruh-u-hayvan, ruh-u-sultanın terbiyesi ile RIZAYI KÜLLİ'yi kendisine hal etmiştir. Kötü ahlâkların başı VARLIK’tır. Bütün kötü ahlâklar, ondan zuhur eder. Var­lık, ruh-u-hayvanın kendi yaratılışıdır ki, bütün kötü ahlâklar o sıfatta toplanmıştır. Bu sebeple, varlık tamamen ortadan kalkmadıkça ve MAHVİYYET kendisine hal olmadıkça, kötü ahlâkların tamamen mahvolarak, temiz ve güzel ahlâka tebdil olması imkânsızdır. Varlığın da mahviyyete tebdil olması, ruh-u-hayvanın da sıfat-ı-merdiyye ile olmasına bağlıdır, öyle olun­ca, sıfat-ı-râdiyye de eğlenecek yer değildir. Zira, bu sıfatta iken dâr-ı-bekaya rıhlet etse, mutma'innedeki gibi hesapsız olmaz, yalnız nâr-ı-câhimden kurtulur.

Sıfat-ı-râdiyye'den geçip sıfat-ı-merdiyye'nin kendisine hal olmasının ilâcı budur: Râdiyye'de olan zatlarda, AYN-EL YA­KIN sırları alışkanlık haline gelmiş bulunduğundan, her nefes­te HUZUR-U-FİLLAH'la Cenabı-Hakkı keyfiyyetsiz olarak AYN-EL-YAKİN müşahede eylemek de kendilerinde alışkanlık hali­ne gelmiştir. Bundan sonra HAKKAL-YAKİN sırrını da kendi­sine hal ederek, her nefeste HUZURULLAH’a çalışmalı ve gay­ret etmelidirler. Yani, bu sıfatta bulunan zatlara, çoğu zaman ilerleme hallerindeki mürakabelerinde TECELLİ-İ-ZAT ve MÜŞAHEDE-İ-ZAT ihsan buyurulur. Bu tecelliyi gerek ayılıp ken­dilerine gelme hallerinde gerek gerilemelerinde, belki her ne­feslerinde düşünmelidirler. Yani, kendisine ve bütün mevcuda­ta bakıldığında, TECELLİ-İ-ZAT ve MÜŞAHEDE-İ-ZAT düşü­nülmeli ve kendisini bütün mahlûkat ve mevcudattan alçak ve küçük görmeğe ziyadesi ile çalışmalı ve gayret etmelidir.

Böylelikle, her nefes HUZURULLAH’ta olup daima kendi haline dikkat olunmalıdır. Eğer, kendisine bir taraftan bir VARLIK KOKUSU zuhur ederse, yani bir kimse de kötü bir ahlâk veya çirkin bir fiil ve buna benzer kabahat görürse, ken­disine dikkat etmelidir ki, kendisini o kimseden yüksek görür­se, hemen mürakabedeki tecelliyi düşünmeli ve o kimseden gördüğü kötülüğü bir hikmete yormalı, kendi halini de İlâhî bir ihsan bilmelidir.

— Eğer, Cenabı-Hakkın, İlâhî ihsanları olmasaydı, bizim halimiz bundan beter olurdu. Bizimle, bu kimse arasında zer­re kadar fark yoktur. O ne ise, biz de oyuz. Hepsi bir şeyden ibarettir. Ancak, bizde olan İlâhî ihsandır ki o da ancak bir lûtüftür. Bizim, zerre kadar tesirimiz yoktur. Eğer, bu İlâhî ih­san, bize giydirilmeseydi, bizim halimiz bu kimseden alçak olurdu. El’aman yâ Rab, el'aman, diyerek kendisinde zuhur eden varlığı ihsan deryasına atmalı ve mahvetmelidirler.

Bu ve buna benzer hallerde ve her nefeste kendi haline dik­katle bakmalıdır. Varlık denilen şey malûmdur. Bir şeyden, kendisini yüksek görmektir. Bütün kötü ahlâkların hepsinin, varlıktan zuhur ettiği bilinmektedir. Bu sebeple, varlık tamamen kaldırılıp mahviyyet alışkanlık haline gelmedikçe, bu kö­tü ahlâkların, temiz ve güzel ahlâka tebdil olması imkânsızdır. Sebebi ve hikmeti de anlatıldığı gibidir. Yani, varlık ruh-u-hayvanın kendi sıfatıdır. Bütün kötü ahlâklar o sıfatın yaratılışı­dır. Bunun gibi, mahviyyet de ruh-u-sultanın kendi sıfatıdır. Bütün temiz ve güzel ahlâklar, o sıfatın yaratılışıdır. Bundan dolayı, varlık tamamen gidip mahviyyet alışkanlık haline gel­medikçe, bu kötü ahlâkların değişmesi de imkânsız olur.

Vücut ülkesinde, varlıktan büyük bir hastalık yoktur. Ni­tekim, Fahri âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz :

Vücudun, öyle bir günahtır ki, onunla diğer bir günah mukayese edilemez.

 Buyurmuşlardır. Bütün kötü ve çirkin fiillerin anasının içki içmek olduğu gibi, bütün kötü ve çirkin ahlâkların anası da var­lık olmuştur. Bu sebeple, her an haline bakarak HUZURULLAH’tan bir ân ayrılmamalı, HAKKAL-YAKİN sırrını, alışkan­lık haline getirmeğe ziyadesi ile çalışmalı ve gayret etmelidir.

Zira, varlık farktan zuhur eder. Toplu olarak bakılınca var­lık kalmaz ki varlık olsun. İşte, bunun ilâcı da budur.

Sözün kısası, zikrolunan tertiple ilâçlar kullanılırsa, kısa zamanda kendisine öyle bir hal ihsan olunur ki, her nereye bak­sa iradesiz olarak HAKKAL-YAKİN sırrı kendisine meleke olur ve ayılıp kendine gelme halleri de TECELLİ-İ-ZAT ve MÜŞAHEDE-İ-ZAT olur. O zaman, bütün eşyaya bakarken, iradesiz olarak hiçbir eşyayı, kendisinden alçak göremez. Ancak, kendi­sini bütün eşyadan alçak ve hakir ve Allahu teâlâ’nın amanında bir müflis gibi görür. Sanki, bütün varı mahvolmuş, elinde AMAN'dan başka bir şey kalmamış her nefeste HUZURULLAH' ta şiddetli bir korku ile EL'AMAN çağırışırlar ki, anlatılması mümkün değildir.

Ancak, şu kadarı malûm olsun ki, kendileri her gün ebedi riza ile tebşir olunup, sonsuz İlâhî iltifatlara mazhar olmuşlar­dır. Böyle olduğu halde, iradesiz olarak bir korku elbisesi gi­yinmişlerdir ki, bütün bu İlâhî ihsanlar bu korkunun altında mahvolmuş ve mekr-i-ilâhîden her nefeste emniyetlerini kes­meyerek EL’AMAN çağırışırlar.

îşte, bu korkuya VERASET KORKUSU denilir, ki bu kar­şılıksız ve maksatsızdır. HAL nev’indendir. Zira:

— Cenabı-Haktan bu kadar şiddetli bir korku ile korkar­sın. Beri yandan her gün, ebedi riza ile tebşir olunur, gelmiş geçmiş ve gelecek bütün günahların affolunduktan başka, sonsuz İlâhi iltifatlara nail olursun, öyle ise, bu şiddetli korku sen­de ne haldir? diye sorulsa, bir başlangıç bulup cevap veremez­ler. Ondan dolayı, bu korkuya VERÂSET KORKUSU denilmiş­tir. Kendilerine, velâyet alışkanlık haline gelmiş bulunan kul­larına ihsan buyurulur ki, Cenabı-Haktan bu zatlara büyük bir nimettir.

Mahviyyet bu korkunun altındadır. Kemal de mahviyyetin altındadır. Ebedi riza da bu kemalin altındadır. Bu dört keyfiyyet ki:

VERÂSET KORKUSU

MAHV-I KÜLLİYET

KEMAL-İ-İNSANİYYET

RİZAY-I-EBEDİYYET’ tir.

Bunlar birbirine zarf ve mazruf olmuşlardır. Hepsini, korku toplamıştır. Zira, veli olan zatla­ra ihsan buyurulan korku müsavi değildir. Her birinin tecel­lisine göredir. Bazısında şiddetli ve bazısında hafif olur. Sırrı kadere mebni bir keyfiyyettir. Her ne miktar ise, bu kullarına mahsus İlâhî bir armağandır. Bu sebeple, mahviyyetleri korku­larına göredir. Eğer, korkuları şiddetli olursa, mahviyyetleri de kuvvetli olur. Hafif olursa, mahviyyetleri de az olur. Mahviy­yetin altındaki kemal de böyledir. Ebedi riza da böyledir.

Bundan da anlaşılıyor ki, bu dört keyfiyyetin başı, korku­dur. Korku, ne derece ihsan buyurulursa, geri kalan üç keyfiyyet de ona göre ihsan olunur. Bunun için de bütün velilerin halleri bir değildir. Kimi yüksek, kimi orta ve kimi de aşağı olmuştur. Her veliye mahsus olmak üzere, Cenabı-Hakkın bir rızası vardır. Bu riza, kendisinin kemaline göredir. Kemal de mahviyetine göredir. Mahviyyet de korkusuna göre zuhur eder. Bu dört keyfiyyet, birbirinin peşi sıra gider. Artık veya eksik olması imkânsızdır.

Bu korkuya, VERÂSET KORKUSU denilmesinin hikmeti, karşılıksız ve maksatsız ve sebepsiz olmasından, hiçbir bağlan­tı ile bağlı bulunmamasından ve doğrudan doğruya Allahu teâlâ ya yönelmesinden dolayı, geri kalan üç keyfiyeti de toplamıştır. Bunun için, bu korku hangi veliye alışkanlık olursa, onun altındaki üç keyfiyyet ihsan buyurulur ve mâ'sumiyyet hil'ati giydirilir.

Tıpkı bunun gibi, her makamın başka türlü bir korkusu vardır. Fakat her birisinin altında bir maksat bulunduğundan, Cenabı-Hak razı değildir. Meselâ, emmâre yokluk bakımından merdiyye gibidir. Yani, emmârede hiç korku olmadığı gibi, merdiyye'de de hiç emniyet yoktur. Varlık cihetinden de emmâ­re merdiyye gibidir. Emmâre'de son derece benlik bulunduğu gibi, merdiyye'de de son derece mahviyyet vardır. Levvâme’de olan korku, taklit korkusudur. Çünkü, sebatı yoktur. Bazan, iş­lediği mâ'siyyetlere pişman olur tövbe ve istiğfar eder. Bazan da Allahu tealâ’nın rahmet sıfatı ile emin olur. Bu korku, sahi­bine aslâ fayda vermez. Çünkü, taklit edilmiş bir korkudur.

Mülhime’nin korkusu da, cehennem azabından ve cennet arzusundan zuhur eder. Bundan dolayı, buna da unsurlar kor­kusu veya NEFSANİ KORKU denilir. Bu korkudan da, Allahu teâlâ razı değildir. Ancak, sahibini cehennem ateşinden kur­tarmağa sebep olur.

Mutma'inne korkusu da velâyettir. Bu korku, bundan ön­cekilere göre daha makbuldür. Çünkü, bunlarda cehennem kor­kusu ve cennet arzusu yoktur. Ancak, hesaplaşma korkusu var­dır. Yani. (Dört şartı alışkanlık haline getiremezsem, mahçup olurum...) diye korkarlar. Onun için bu korkuya da VELAYET veya MAHCUBİYYET korkusu da derler. Her ne kadar mak­bul ise de Cenabı-Hakkın rızasına uygun değildir. Mahcubiyyetten zuhur ettiğinden, bağlantısı vardır. Bu korku da NEFSANİ’dir. Yalnız, RİZAY-I-BÂRİ için değildir. Ancak, sahibini mahcubiyyetten kurtarmağa sebep olur.

Râdiyye korkusu da mutmainne gibi makbuldür. Lâkin, yine mahcuptur. Belli bağlantılardan zuhur ettiği ve doğrudan doğruya Allahu teâlâya yönelmediği için bu da rızaya uygun değildir. Ancak sıfat-ı-merdiyyeyi, kendisine hal edinmesine sebep olur.

Bu sebeple, her makamda olan korkularda, birer sebep bulunduğu ve o sebeplerden zuhur ettiği için hiçbirisi rızaya uygun değildir.

Ancak, rızaya uygun olan, Sıfat-ı-merdiyye’nin korkusudur ki, bu da ancak Sıfat-ı-merdiyye’yi kendilerine hal edinmiş zat­lara mahsustur. Zira, onlarda ne bir bağlantı ne de mahcubiyet korkusu olmaz, doğrudan doğruya Allahu teâlâ’nın rızasını gözetirler. Sebebi ve hikmeti, ruh-u-hayvan, ruh-u-sultanın eli altında bulunmakta ve yukarıda anlatıldığı gibi gözaltında tu­tularak terbiye edildiğinden yaratılışı olan öfkeyi, ruh-u-sulta- nın yaratılışı olan rızaya tebdil ettiği gibi, ruh-u-sultanın gay­ret ve himmeti ile, her nefeste kendi hali olan mahviyetle, ruh-u-hayvanı yalanlayarak mürakabe ve teveccühünde ihsan buyu­rulan ilâhî muhabbetin âşk ateşine, ruh-u-hayvanın sıfatı olan varlığı atıp yaktığından ve külünü de havaya savurduğundan, ona kendi sıfatı olan muhabbeti giydirerek öyle bir hale geti­rir ki, ruh-u-hayvana Allahu teâlâ tarafından bir korku ihsan olunur ve o korkunun sebebini bir türlü bulamadığından, ken­di sıfatı olan varlığı ve ondan artakalan benliği korku ateşinde yakarak mahveder ve ruh-u-sultanın sıfatı olan muhabbeti ken­disine hal edinir. Artık, ruh-u-sultan ile aralarında düşmanlık kalmaz ve o da ruh-u-sultanın sıfatı ile sıfatlanarak, kendi yara­tılışı olan kötü ahlâkları da tamamen yok eder ve ruh-u-sulta- nın yaratılışı olan güzel ve temiz ahlâkların bütünü ile sıfat­lanır. Yani, kendi sıfatı olan benliği, mahviyyete tebdil edince, HAKKAL-YAKİN sırrı kendisinde alışkanlık haline gelir ve vah­det deryasına dalar. Bunun neticesi olarak da kendi yaratılı­şı olan kötü ahlâklardan artakalan hallerin hepsi, güzel ve te­miz ahlâk ile tebdil olur. Kendisinde, benlik kalmadığından, bu ahlâklar da kalmaz. Bunun için de bu sıfatla sıfatlanan zatlardan, Cenabı-Hak razı olur ve her gün ebedi rıza ile müj­delenirler. Onlardan, rızaya aykırı herhangi bir hal zuhur et­mesi imkânsızdır.

Sıfat-ı-emmâre, sıfat-ı-merdiyye’nin zıddıdır. Zira, sıfat-ı-emmâre'de bulunanlarda, Allah korkusundan eser olmadığı için, Cenabı-Haktan emniyeti-külliye ile emin olmuşlardır. Bu yüzden benlik sahibi olurlar ve Cenabı-Hakkın mânevi indin­de ve bütün mahlûkat arasında da zelil ve hakir düşerler. Özel­likle, Cenabı-Hakkın rızasından uzak oldukları için, İlâhî gaza­ba hak kazanırlar ve her gün nâr-ı-câhim ve azab-ı-elim ile teb­şir olunurlar.

Bunlarda bulunan EMNİYYET, BENLİK, HAKARET ve GAZAP halleri, sıfatı merdiyye’de bulunan zatların halleri gi­bidir. Zira, emniyet ne derece olursa, benlik de ona göre zuhur eder. Hakaretle, ilâhı gazap da ona göre olur. Onun için, cehen­nemde azapları müsavi değildir. Belki, her birinin hallerine gö­redir. Bundan dolayı, emmâre ile merdiyye arasında, dört sı­fat vardır. Her sıfatta olan korkunun derecesi ne olursa, o sı­fatla sıfatlanan kimselerin halleri de ona göre olur. Bu bakım­dan, levvâme'de mahviyyetten eser olmadığından, kemalden de eser yoktur. Sebebi, korkularında sebatları yoktur. Allahu teâlâ'nın rızasından uzak bulundukları için, imansız gitmelerin­den korkulur. Mülhime’de de, korkularında sebat bulunmadı­ğı için, benlikleri kalkmıştır ve mahviyyetten biraz duymağa başlamışlardır. Fakat, bu korkularının altında, cennet ve ce­hennem bulunduğundan, rızadan kemali ile nasipleri yoktur.

Mutma’inne’de olan korku, velâyet korkusu olduğundan, benlik bir derece daha kalkmış ve yerine mahviyyet hal olmuş­tur. Bu sebeple, tecelli-i-sıfat ve müşahede-i-zat, ayılıp kendi­lerine gelme halleri tecelli-i-nur ve müşahede-i-sıfat olur. Fakat, korkularının içyüzü mahviyyete ve kemale döndüğünden, bun­lar da rızadan kemali ile nasipsizdirler.

Râdiyye korkusu da böyledir. Ancak, benlik bir derece da­ha kalkmış ve yerine mahviyyet zuhur etmiş bulunduğundan, bazı mürakabelerinde tecelli-i-zat ve ayılıp kendilerine gelme halleri tecelli-i-sıfat ve müşahede-i-zat olur. Fakat, bu korkunun da içyüzü kemale râci olduğundan, bunlar da rızadan kemali ile nasipsiz olurlar.

Fakat, bu dört dereceyi ruh-u-hayvan, kendisine hal edi­nince, kendi sıfatı olan benlik, her birinde birer parça mahviyyete tebdil olduğundan, kötü ahlâkları mümkün olabildiği ka­dar, temiz ve güzel ahlâka döner ve kendilerine ihsan buyuru­lan İlâhî feyizler zuhur eder. Bununla beraber, ruh-u-hayvanın artakalan benlik sıfatı tamamen mahviyyete tebdil olamadığın­dan ve bunun altında baki kalan kötü ahlâklar, tamamiyle te­miz ve güzel ahlâka dönemediğinden, yine de rızadan kemaliy­le nasipsizdirler.

Kemaliyle rıza, ancak merdiyye'de olan zatlara mahsustur. Sebebi ve hikmeti; ruh-u-hayvan, ruh-u-sultanın sıfatını kendi­sine hal edinmiş, yaratılışını onun yaratılışı ile değiştirmiş, hay­vanlık sıfatı insanlık sıfatına dönmüş bulunduğundan, kema­liyle rıza da o zaman kendilerinde alışkanlık haline gelir ve bü­tün kötü ahlâklar, ruh-u-hayvanın sıfatı olan varlık ile Allahu teâlâ tarafından imtihan olunur, her biri sadakat mühürü ile mühürlenir ve bundan sonra mâ'sumiyyet hil’ati giydirilir. İş­te, Âdemoğlunu yaratmaktan ve bizleri bu dünya uçurumuna getirmekten murad-ı-ilâhî, bu sıfatla sıfatlanmak içindir. Yok­sa, her birimiz nefsimizin arzu ve isteğine göre gezip yürüme­miz için değildir.’ Bu; Allahu teâlânın bir günü vardır ki, an­cak o günde malûm olur.

Çünkü, her insanda iki ruh vardır. Birisine RUH-U-HAYVAN denilir. Sebebi, bütün hayvanlar onunla diri olmuşlardır. Eğer, ruh-u-hayvana tâbi olarak, sıfat-ı-emmâre'de kalırlarsa, insan iken hayvandan alçak kalıp, türlü azaba müstehak olur­lar. Diğerine de RUH-U-SULTAN denilmiştir ki, bütün melek­ler onunla diri olmuşlardır. Emmâre’de kalanların azaba kal­malarının sebebi, meleklerin sıfatını, hayvanların sıfatı ile de­ğişmeleri yüzündendir.

Eğer, ruh-u-sultana tâbi olurlarsa, mertebeler aşarlar ve sıfat-ı-merdiyye ile sıfatlanırlar. Bu takdirde, bütün melekler ona köle olurlar ve yukarıdan beri anlatıldığı gibi sonsuz ilâhı tecellilere mazhar bulunurlar. Çünkü, ruh-u-hayvanı yavaş ya­vaş terbiye ederek, ruh-u-sultanın sıfatları ile sıfatlandırmış­lar ve kendi hayvanlık sıfatını tamamen ortadan kaldırmışlardır. Bunun için, her kimseye bu sıfat ile sıfatlanmak FARZ-I- AYIN’dır.

Âdemoğullarının hepsinin, bu sıfata kabiliyetleri ve isti­datları vardır. Bunu elde edememesi, ancak kendi ahmaklığındandır. Hal böyle olunca, özür ve bahane fayda vermez. Hemen, fırsat elde iken, tarif olunan ilâçları kullanmalı ve insan olma­ğa çalışmalıdır. Fakat, bu ilâçları kullanırken içinde emel beslememelidir. Çünkü, emel ihsan buyurulan İlâhî feyizleri önler ve bulunulan yerden bir adım ileri gidilememesine sebep olur. Zikirler ve fikirler, Allahu teâlâ'nın rızası için olmayıp, merte­belere ulaşmak için olur ki, bu da tarikatte haramdır ve haki­katte ise küfürdür. İbadete lâyık ve müstehak, ancak Cenabı- Haktır. İnsanın içinde bazı emeller bulunursa, onları kendisi­ne put edinmiş ve onun için ibadet etmiş bulunur ki:

İLÂHİ ENTE MAKSUDİ VE RİZÂKE MATLÛBİ

(Allahım Maksudum sensin ve matlûbum senin rızandır)

Sözünde de yalancı çıkılır ve çekilen emekler, toz zerreleri gibi darmadağın olur gider.

Onun için, hangi makamda bulunulursa, bulunulsun, o makamın ilâçlarını, karşılıksız ve maksatsız, doğrudan doğ­ruya Allahu teâlâ için kullanmalı ve daima kendisine dikkat olunmalıdır ki, ibadetlerinin altında rızadan gayrı bir şey bu­lunmasın.

Bu tertip üzere gayret edilirse, kısa zamanda mertebeler aşarak sıfat-ı-merdiyye ile sıfatlanmak mümkün olur. Bir müd­det, böylece çalıştıktan sonra:

— Ben, bunda tat bulamadım, diyerek sırrı kadere bağ­lamamalı ve gayreti elden bırakmamalıdır. Tam tersine:

— Bu kusur, yine bendedir, demeli ve sebat ederek çalış­malıdır. Aklına, kötü düşünceler gelir ve:

— Bunca zamandır çalışıyorum. Bir fayda elde edemedim. Eğer, sırrı kaderde olsaydı, ben de akranlarım gibi İlâhi ihsanlara mazhar olurdum. Şimdi, boş yere çabalamak neye yarar? Biraz dinleneyim, nasılsa işler olacağına varır, gibi fikirler be­lirirse, ona şöyle cevap verilmelidir:

— Biz, dünyaya istirahat etmek için gelmedik. Ancak, Allahu teâlâ'nın rızasını elde edebilmek için geldik. Rızayı elde edebilmek ise, ancak çalışmakla olur. Bugün vermezse yarın verir. Kul kullukta gerektir. Bana sırrı kader lâzım değildir. Sırrı kader, Allahu teâlâ’nın işidir. Onu düşünmek bize düş­mez. Âşıka lâzım olan, mâ'şukun kendisidir. Ahmak olanlar, evinin delisidir fetvâsınca, âşık-ı-didâr olanlar da mâ’şukunun rızasını yerine getirmek için çalışmaktan ve gayret göstermek­ten bir ân ve bir nefes geri kalmazlar ve rahatlarını düşünmez­ler. İbadet ve ta'atlerinde de onun rızasından ve kendisinden başka bir şey ummazlar ve gece - gündüz ağlayıp sızlayarak ci­ğerlerini yakarlar. Sırrı kaderi düşünmezler. Dünya ve âhiret saltanatı istemezler. Gece ve gündüz, mâ’şukunun yüzünü gözlerler, ağlarlar ye sızlarlar. Dost yolunda, vücutlarını feda ve canlarını kurban ederler. Ey yalancı âşık! İnsaf et, biraz ça­lışıp tat bulamayınca, sırrı kadere bağlanıp, istirahat edersin. Söz sırasına gelince de (Ben, âşık-ı-didârım) dersin. Âşık olan rahat mı ister? Ettiği ibadetten kemal mi bekler?

 

İnsafa gel, İnsafa gel, insafa;

Yazık verdin ömrünü sen israfa...

 

Diyerek, bunları güzelce düşünmeli ve insaf ile hareket etme­lidir. Zira sonraki pişmanlık fayda vermez. Fırsatı ganimet bi­lenin, sonu iyi olmaz. Kula lâzım olan, efendisinin rızasında bulunmaktır. Yoksa, efendisinin ihsanına göz dikip, ha bugün verecek, ha yarın verecek diye gözlemek er kişi kârı değildir.

Sözün kısası, bu tarikat-i-aliyyeye teslim olup, bir mürşid-i- kâmilin elini tutan kimselere lâzım olan, her şeyden önce teslim-i-külli ile şeyhine teslim olmak, şeyhinin her sözünü yeri­ne getirmek, sülûkünün başlangıcından sonuna kadar ve bu sondan mertebeler aşıncaya kadar emeller ile yorulmaktan son derece sakınmaktır. Emel, yorgunluktan zuhur eder. Doğrudan doğruya Allahu teâlâ için olan ibadetlerden, yorgunluk gelmez.

Yorgunluk gelen ibadetlerin içyüzünde, ya mertebeler aşmak ve­ya kerametler keşfetmek ve buna benzer şeyler vardır. Bir kim­se, böyle emeller peşinde olursa, o emellerle kendi kendisinin yolunu tıkamış ve bütün emeklerini boşuna harcamış olur. Böy­le olunca da bir yorgunluk belirir, zikri fikri terk ettirmeğe se­bep olur. Bunun için, başlangıçtan itibaren sülûkün sonuna ka­dar hiçbir şekilde emel beslememelidir. Zira, noksan kalmağa sebep olur.

Her makamın bir emeli vardır. O sebeple, hangi makamda olursa olsun, zikirden ve fikirden bir şey ummamalı:

İLÂHİ ENTE MAKSUDİ VE RİZÂKE MATLÛBİ

(Allahım Maksudum sensin ve matlûbum senin rızandır)

Diyerek ve bulunulan makamın ilâçlarını kullanarak çalışma­lıdır. İşte, o zaman yapılan zikirler, mürakabeler ve teveccüh­ler yalnız Allahu teâlâ’nın rızası için olur. Bu sayede, kısa za­manda mertebeler aşılır ve sıfat-ı-merdiyye’ye ulaşılır. Yani, alâmet-i-merdiyye, anlatıldığı şekilde kendilerine hal olarak zu­hur eder. Fakat, bu defa sıfat-ı-mutma’inne gibi bir tebşiri bir de hali vardır. Tebşiri odur ki, sıfat-ı-râdiyye'de iken, mürşidi­nin himmeti ve kendisinin çalışması ve gayreti ile ilerleme hali belirir ve bu halde biraz İlâhi iltifatlara mazhar olur. Geçmiş günahları af buyurulur, kendisine hil’at giydirilir ve tebşir-i- merdiyye ile tebşir olunurlar.

Fakat, bunlara bakılarak merdiyye'ye ulaşıldığı sanılmamalıdır. Zira, bu ancak bir ilerleme halidir. Mürşidinin himmeti ile İlâhî bir ihsandır. Sonradan gerileme hali belirirse, bu hal gider ve râdiyye hali zuhur eder.

Merdiyye hali odur ki, evvelce de anlatıldığı gibi, benlik ta­mamen ortadan kalkar, varlıktan eser kalmaz, bütün kötü ah­lâklar da yok olur. İşte, o zaman her gün riza kapısından içeriye girilerek hususi mahalde kendisine keyfiyyetsiz olarak biz­zat TECELLİ-İ-ZAT ve MÜŞAHEDE-İ-ZAT ihsan buyurularak, yine keyfiyyetsiz hitab-ı-izzetle sonsuz İlâhî ihsanlar zuhur eder, mâ’sumiyyet hil’ati giydirilir, gelmiş, geçmiş ve gelecek bütün günahları affolunur ve ebedi riza ile tebşir buyurulur. Her gün, mürakabelerinde, bizzat ve keyfiyyetsiz olarak bu İlâhî ihsan­lar zuhur ederse, aşkolsun biz de şahitlik ederiz ki, o zata sıfat-ı-merdiyye ihsan buyurulmuştur. Başka türlü olamaz. Yani, üç, beş gün böylece zuhur edip, sonradan olmazsa veya üç, beş günde bir defa zuhur ederse, İlâhî iltifattır ve mürşit himmeti ile ihsan buyurulmuştur. Merdiyye halinin, alışkanlık olması de­ğildir. Çünkü, alışkanlık aralıklı olmaz. Alışkanlık, öteden beri bir teviye durur, artar eksilmez.

Yorum Yazın