TAM MÎFTAH’ÜL- KULÛB

MÎFTAH’ÜL- KULÛB isimli bu değerli eser 8 kitabın (Risale) bir araya gelmesinden teşekkül etmiştir.

Tarîkat ve tasavvuf âdâbı, alâmetleri, bir mürşide intisâbın lüzumu, râbıta, murâkebe gibi tasavvufa ait mes’elelerden bahsetmektedir. 

Kitabın âhirine Hazret-i Ali Kerremellâhü Vechehû’ye ve müellifin kendisine âit Vasiyetnâme ve Tarîkat-i Aliyye’ye intisâb eden ehl-i sülûka lâzım olan şartlar ilâve edilmiştir. 
Kitap, bu hâliyle Tarîkat-ı Nakşîbendiye’nin şart ve usûlünü en güzel şekilde beyân etmiş ve bu yola intisâb eden müridler için en fâideli bir eser hâline gelmiştir.
O eserler, sunuluş sırasına göre şöyledir:

I. KİTAP: MÎFTAH’ÜL- KULÛB… (Kalplerin Anahtarı)
Bu eserde, bazı tasavvufî yollar anlatılmaktadır; sahte sofulardan uzak durmak için, tenbihler vardır.
Bu eserin yazarı, adı geçen eserinin yazış sebebini anlatırken; bizzat Resulüllah efendimizi rüyada gördüğünü, kendisine şöyle buyurduğunu yazar:
— Nuri, evlâdım, vakitler bir başka oldu. Aşık, sadık, mana yüzünü görmeyi isteyen ümmetlerim; esenlikle yolları bulup hoşnutluk yoluna bel bağlayarak vuslat sırrına nail olsunlar.
Daha sonra, Resulüllah efendimiz, bu eserin yazılmasını emretmek¬tedir; Allah ona salât ve selâm eylesin.
II. KİTAP: MÜRAKABE RİSÂLESİ (Mürakabe Kitabı)
Bu eserde, bazı irşad yolları açıklanmakta; özellikle ruhanî yolla, nefsanî yol, ayrıntıları ile anlatılmaktadır.
Bu eserin yazarı, yine aynı zattır; eserinin başında şöyle yazmıştır:
— Resulüllah ile Hak yola davetçi bulunan evlâdıma irşad işini kolaylaştırmak için, burdakileri derleyip biraraya getirdim.
III. KİTAP: PENDİYYE RİSÂLESİ (Öğüt Kitabı)
Bu eserin yazarı dahi aynı zattır. Tasavvuf yoluna girenlere bazı tavsiyelerde bulunup baş tarafında şöyle yazmıştır:
— Bu tarikat-ı aliyyeye girmek isteyen din kardeşlerine, başta ge¬reken odur ki: Öncelikle kendilerini, her emri açık olan şeriata uygun hale getireler.
IV. KİTAP: VASİYYETNÂME RİSÂLESİ
V. KİTAP: EVRAD-I FETHİYE (Şerhli Tercümesi)
Bu eser, salâvat-ı şerife, dua ve münacattan ibarettir. Metin, tercüme, şerh bir aradadır. Önemli bir eserdir.
Bizler bu velâyet derecesini, bu güzel FETHİYE VÎRDÎNÎ devamlı okumak, onu hiç bırakmamak sebebi ile bulduğumuzu bulduk.
VI. KİTAP: BAHÂİYYE EVRÂDI VE TERCÜMESİ

Bu Kitabı ister sayfanın altındaki konu başlıklarına tıklayarak tamamını sitemizden Akıllı telefonlara uyumlu olarak  okuyabilir. isterseniz hemen alttaki linklerden ÜCRETSİZ olarak indirebilirsiniz…

Cep telefonundan okumak için indiriyorsanız Google play Kitaplarda tam ekran okuyabilmeniz için EPUB formatında indirip Google play kitaplarda açıp okumanızı öneririz…

BU KİTABI ÜCRETSİZ İNDİR

           

KİTABI OKU (Başlıklara Tıklayın)

I. KİTAP: MÎFTAH’ÜL- KULÛB

BİRİNCİ BÖLÜM - YAZARIN HAYATI

Bu eserin yazarı, sadeleştirmede esas aldığımız eserin başında; hilâl şeklindeki bir çerçeve içinde şöyle tanıtılmaktadır:

— Arifler Kutbu Mevlâna Yahya Efendi Hazretlerinin (Allah, üstün sırrını mukaddes eylesin) türbedarı Şeyh Hacı Muhammed Nurî Şemseddin Nakşibendî (sırrı mukaddes olsun) Hazretlerinin hal tercümesidir.

Üstteki cümleler, sadeleştirilerek, mümkün olduğu kadar aslı bozulmadan, terkipler çözülerek alınmıştır. Bundan sonra yazılanlar dahi, aynı şekilde, sadeleştirilerek, Arapça terkipler çözülerek alınacaktır.

Şöyle başlıyor:

Yukarıda namına işaret edilen değerli zat; Rabbani Kutub Gavs Evliya Sultanı Seyyid Abdülkadir Geylânî (Allah, üstün sırrını mukaddes eylesin) Hazretlerinin, on beşinci göbekteki çocuklarından, Anadolu'da Taşköprü kazasında Ayvalı kasabası hanedanından:

— Emiroğulları...

Denmekle meşhur, Seyyid Hüseyin Efendi’nin pâk sulbünden hicrî 1216 (M. 1801) yılında hilâfet Diyarı İstanbul'da vücud beşiğine süs olmuştur.

Yaşı, okumaya ve öğrenmeye müsait olunca; şerefli evlerinin yakınında bulunan Mercanağa Mektebinde besmeleye başlayıp Kur'an-ı Kerim öğrenmeye girişmiştir.

Hicrî 1230 (M. 1814) yılında Kur'an-ı Kerim'i ezberine almıştır. Bu sırada, henüz on dört yaşındaydı.

Hicrî 1231 (M. 1815) yılında ise, Sultan Bayezid Han Camiinde tedris halkası kuran:

— Baltacı...

Namı ile tanınan faziletli dersiamlardan (asistan derecesinde) Hasan efendiden tahsile girmiştir.

Öncelikle sarf, nahiv ve mantık ilminden başlamıştır. Söylenenden ve anlatılan manalardan faydalanmıştır.

Hicrî 1242 (M. 1826) yılında Hicaz'a niyetle yola çıkmış ve farz olan hac vazifesini, yerine getirmiştir.

Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe’yi, Resûlullah'ın (Allah ona salât ve selâm eylesin) mübarek kabrini ziyaret edip döndükten sonra; Sultan Süleyman Han (Süleymaniye) Camiinde tahkik ehli ulemanın övgüsünü kazanan:

— Şehrî Hafız Efendi:

Demekle şöhret bulan İstanbullu Hafız Muhammed Emin Efendinin faydalı ders meclisinde hazır olmuştur. Şemsiye şerhinden, taa son nüshalara kadar ilimleri çözen âlet ve yüksek ilimlerin çırağı olmuştur.

Böylece, zahirî bilgileri tamam ederek, hicrî 1254 (M. 1838) yılında öğrencilere faydalı olmasına izin verilmiştir.

Tanınmış bilginlerden:

— Buledanî... (Buldanlı...)

Demekle tanınan, Kayyumî Hacı Muhammed Emin Efendiden maani ilmi;

— Şalcı...

Namı ile tanınan Tosyalı Ali Efendi’den fıkıh ilmi; Şehrî Hafız Efendinin üstazı olan Kozanlı Muhammed Efendi’den usul ilmini okuyup öğrenmiştir.

Mahir hattatlardan, Kebecioğlu Muhammed Vasfı Efendiden hat ve yazı ilmini tahsil etmiştir.

Hicrî 1236 (M. 1820) yılı ortalarında; Kayserî'nin namlı bilginlerinden ve Nakşıbendiye meşayihinin büyüklerinden irfan sahibi evliyanın önderi Şeyh Hacı Muhammed Said Efendi Hazretleri (sırrı mukaddes olsun), büyük mürşidi Şeyh Hacı Ahmed Behcetî Kayseri Hazretleri ile İstanbul'a gelmiştir.

Bu büyük mürşid Ahmed Efendi, Mürşidi Muhammed Said Efendiye hitab ederek, bu eserin yazarı Muhammed Nuri'yi gösterip şöyle demiştir:

— Bu küçüğü sen irşad edeceksin. Bunun delâleti ile sayıya hesaba gelmeyecek kadar Muhammed ümmeti Hakka ulaşacaktır.

Böylece onu, Muhammed Nuri efendinin irşadına memur etmiştir.

Bu emri alan Muhammed Said Efendi o tarihten itibaren on sekiz sene ramazan aylarında İstanbul'a gelmeye devam etmiş; mürşidinin anlattığı zamanın gelmesini gözeterek, Sultan Bayezid Han cami-i şerifinde vaazı ve dersi sürdürmüştür.

Ve... hicrî 1244 (M. 1828) yılı mübarek ramazan ayında inâbe elini sunmuştur.

Hal tercümesi anlatılan Muhammed Nurî Efendi dahi, babasının hicri 1232 (M. 1816) yılında ölümü ile bıraktığı anası iyi kadınların hanımefendisi Naile Hatunu, Muhammed Said Efendiye nikahlamış; babalık makamına oturtmuştur. Hicri 1250 (M. 1834) senesine kadar tarikat almış, edeplerini ve marifetlerini tamamlamış; halifelik, velilik rütbesine ulaşmıştır.

Hicri 1250 (M. 1834) senesinde hilâfet verilişinin ardından, adı geçen mürşidi Muhammed Said Efendi (sırrı mukaddes olsun); İkinci Sultan Mahmud Han tarafından, Hünkâr Hacı Bektaş Velî (Allah, sırrını mukaddes eylesin) dergâh-ı şerifinin şeyhliğine tayin edilmiştir. Bunun üzerine, mürşidi ile birlikte Kırşehir'e gidip Üç ay kalmıştır. Orada mürşidinin emri ile çıkardığı halvet erbaininin sonunda irşada memur edilip İstanbul'a yollanmıştır.

Bundan sonra, Uzunçarşı başında bulunan evinde tarikata girenleri, hakikata talib olanları irşad edip yola getirmeye ilk defa başladı.

Hicrî 1252 (M. 1836) yılının muharrem aynıda, Beşiktaş'ta gömülü Arifler Kutbu Mevlâna Yahya Efendi Hazretlerinin (Allah, üstün sırrını mukaddes eylesin) türbedarı Ârif-i Billah Şeyh Hacı Ali Efendi Yüce Hakkın dergâhına yürümüştür. Bunun üzerine ikinci Sultan Mahmud Han Hazretlerinin (yattığı yer nur olsun) seçmesi ve arzusu ile yerine geçmiş ve güzel halefi olmuştur.

Birkaç gün geçince; adı geçen Sultan Hazretleri, Tophane meydanında yapılan Nusretiye Cami-i Şerifinde, cuma günleri Şifa-i Şerif okutmaya tayin edilmiştir. Üç hafta cuma alayını oraya yürüterek bereketli dersini dinlemiştir.

Adı geçen Mevlâna'nın türbesinde; beş sene intisab edenleri ve müridleri feyizlendirmeye, irşad etmeye, çeşitli ilimleri öğretmeye gayret sarf etmiştir. Esas ve parça eserlerden Menar, Mülteka, Birgivî Merhumun Tarikat-ı Muhammediyesini okutarak zamanını geçirmiştir.

Hicrî 1257 (M. 1841) yılında ikinci kere Beyt-i Haram'a hacca gitmiş ve Seyyid'ül-Enam'ın mübarek kabrini ziyaret etmiştir. Dönüşünde, daha önce olduğu gibi, bu yola giren saliklerin terbiye edilmesi üzerinde durmuştur.

Hicrî 1274 (M. 1857) yılında Medine-i Münevvere'ye giderek Saadet Kaynağı Fahr-i Risalet'in (Resûlullah'ın) huzurunda beş ay alnını yere koymuştur. Sonra dönüp otuz sene irşad seccadesinde kalmıştır.

Hicrî 1280 (M. 1863) senesinde mükerrem Şevval ayının 14. salı gecesi nefeslerini tamam ederek izzet sahibi Yüce Rabbın huzuruna yürümüştür.

Cenaze namazı; bilginlerden, meşayihten, Müslüman cemaattan katılan büyük bir kalabalıkla Beşiktaş'ta Atik Sinan Paşa Cami-i Kebir'inde eda edildikten sonra adı geçen Mevlâna Yahya Efendi Hazretlerinin mübarek türbesinin iç kısmında, sol tarafa gömülüp kabri yapıldı.

Dış görünüşü ve gidişatı; pâk şeriat ve güzel sünnetlerle bezeli idi.

Zahid, takva sahibi, şüpheli işlerden sakınan, yaratılış itibarı ile ikramı seven, vergisi ve iyiliği cümleye şâmil, mukaddes nefeslerin, açık kerametlerin sahibi pek mükemmel bir mürşid idi.

Müridleri, kendisine bağlıları sayısızdı. Tarikatı tamamlayan, sülûkünü bitirenleri pek çoktu. Yirmiden fazla da halifesi vardı.

Kaleme aldığı eserler arasında; hayatta iken, bağlıları için neşrettiği Vasiyetnamesi vardır, ölümünden sonra ele geçen Miftah'ül-Kulub ve Murakabe adlı eserleri vardır. Bunlar birkaç kere basılmıştır.

Tarikat zinciri aşağıda anlatıldığı şekilde Şah Nakşibend Hazretlerine ulaşmaktadır:
Şeyh Hacı Muhammed Said Kayserili Nakşibendî Hazretleri... Bu, ikramını gördüğü zattır.

Şeyh Hacı Ahmed Behcetî Kayserili Nakşibendî Hazretleri...

Küllahioğlu Şeyh Hacı Mahmud Kayserili Nakşibendî Üveysî Hazretleri...

Hazret-i Hızır aleyhisselâm ve Hazret-i Şah Nakşibend'in ruhaniyeti...

Bunlar, sırası ile birbirlerinden tarikat almışlardır.

Allah, onlara rahmet eylesin; onların feyizlerinden bizleri faydalandırsın.


Âmin!..

İKİNCİ BÖLÜM
Konusu:

a) Giriş.
b) Bu Eserin Düzenleniş Şekli Hakkında Bilgi

Ya Habiballah, salât ve selâm sana...

Ey Evvel Gelenlerin, Sonra Gelenlerin Efendisi, salât ve selâm sana...

Sonra...

Bu eserin derlenip yazılmasına kalkmaya ve başlamaya sebeb olan durum şudur:

Hicrî 1259 (M. 1843) yılı rebiülâhir ayında, kendi hücremizde teveccüh halindeydik.

Bu halde bulunduğumuz sırada; Enbiyanın Sultanı Evliyanın Asfiyanın Müttakilerin Baş Tacı Efendimiz Hazretleri zuhur etti. Allah, ona salât ve selâm eylesin.

Bu hiçbir şey hükmünde olan kula; ihsan, mürüvvet, lütuf ile şöyle buyurdu:

— Nuri, evlâdım, vakitler bir başka oldu. Aşık, sadık, mana yüzünü görmeyi isteyen ümmetlerim; esenlikle yollarını bulup hoşnutluk yoluna bel bağlayarak vuslat sırrına nail olsunlar.

Sofilerden bazısı da arada vasıta olmadan takvası üzere giderek, yollarını düzeltmek için özlerine bir kabiliyet gelsin.

Zira, bir alay kimseler vardır ki; ehlullah kisvesini giymiş, kemer bağlamış, başına taç giymiş, şeriatıma da itibar etmemiş durumdadır. Geçen halinden ve tecellisinden söz ederek; ehlullahın yazdıkları risalelerden ve şiirlerden ezberleyip meclis meclis gezip o hallerden dem vururlar.

— Kal ile hal ettim. (Söz ederek manaya erdim.)

Kıyası ile; kendi akıl, yersiz arzu ve nefsi ile vehmedip anladığı gibi konuşur. Hal böyle iken; gidişatımın, şeriatımın dışında itaat ve boyun eğmekteki kusurunu da görmez.

— Zevk ehli, hal ehli biri imiş... Desinler diye, ayrıca:

— İnsanlar arasında şöhretim artsın...

Düşüncesi ile hep kendi sapıtır, hem de başkalarını saptırır; bundan da habersizdir. Bu yüzden de bazı okuyup yazması olmayan muhabbet ehli ümmetlerin yollarını kesmeye sebeb oluyorlar.

Bu arada ilmi isteyenlere, bildiği ile amel eden bilginlere, ibadet ehli iyilere de:

— Tarikattan nasipsiz... Haricî...

Deyişi ile taş atılıp bütün tarikatlara eğri baktırmağa da sebeb oluyorlar.

Bununla beraber; ilim yolunda olanlar, bildiği ile amel eden bilginler, ibadet ehli iyiler Şeriat-ı Ahmediyemi bilirler. Muhammed’i gidişatıma, üstün sünnetlerime temiz kalble bağlanıp tutunurlar. Böylece bizi bulurlar.

Ehlullahın tamamının, ümmetin iyilerinin, aşık, sadık tüm ümmetlerimin elinde şeriat bir asadır; gidişatım üzerlerinde bir abadır, Allah rızasını elde etmek dillerinde bir gıdadır. Bu böyle olmadıkça; kimse bizi bulamamıştır, bulamaz da... Anlatılanın dışında bir adım giden yolundan kalır; yüzünü haricîler zümresine döndürmüş olur. Bunun böyle olduğunu anlamaz, kendisinin hiçbir şey elde edemeden kaldığını da bilmez. Doğru olanlara da kötü gözle bakılmasına, taş atılmasına sebeb olur.

Aralarında bazı kabiliyetli olanlar vardır. Ne var ki, bunlar da halden habersiz taklitçi olarak sözde kalırlar. Gidişatlarında ve bu yola girişte kendileri mükemmel bir mürşide muhtaç oldukları halde, mürşidlik iddiası ile geçinirler. Ne var ki, şundan da haberleri yoktur: Soğuk demir döverler.

İşte bu helak uçurumu mertebesinden, her birinin tecellisi gereği yakalarını kurtarmalarına sebeb olacağı gibi; şeriat, tarikat, hakikat, vuslat nedir bilmeleri için bir risale yaz. Aşık, sadık, mana yüzünü görmeyi isteyerek doğru yollarını bulsunlar.

Yazılacak risalenin adı da şu olsun: MÎFTAH'ÜL - KULÜB SIRR-I ŞEMSEDDÎN.. (GÖNÜLLER AÇAN ŞEMSEDDÎN SIRRI...)

Böyle bir emir vermeleri üzerine:

— Memur mazurdur.

Kuralına göre, Enbiya Sultanı Resul-ü Kibriya Allah'ın Sevgilisi kıyamet gününün şefaatçisi efendimizin fermanı yerine getirilmesi gereken bir vazifesidir; Allah ona salât ve selâm eylesin.

Efendimiz Hazretlerine tabi olmakta, emrini yerine getirmekte olan bu âciz kul ümmeti; bu risaleye başladı. Yüce Allah'ın vereceği başarı ile güzel bitmesi için niyaza geçti.

Bu durumda, kâtibin elindeki kalem, atıcının elindeki ok ve yay durumunda olduğumuzdan; umulan odur ki: Hatasını, yanlışını af eteği ile okuyanlar örteler. Çünkü:

— El-insan mahallün-nisyan... (Unutma yeridir insan...)

Manası bizim içindir.

Başarım, ancak Allahu Teâlâ’nın yardımı iledir. Yalnız ona tevekkül ettim ve ona döneceğim (Hud suresinin 88. âyetidir.)

Bu değerli risale, şu şekilde düzenlenmiştir:

  1. a) Mukaddime...
  2. b) Üç bab ...
  3. c) Hatime...

Kısaca, bunların içinde yazılanlar da şöyle anlatılmıştır:

Mukaddime, şu hususları açıklar:

  1. a) Bu üstün yolu aramayı...
  2. b) Kâmil mürşide kavuşup ona sahib çıkmayı...
  3. c) Bu yola giren salikin inâbe şeklini...

Birinci babda şunlar vardır:

  1. a) Teveccüh…
  2. b) R a b ı t a …
  3. c) Sülük seyri…
  4. d) Yedi latife…
  5. e) Nefiy ve isbat…
  6. f) Murakabe…

 Bunlar, dört ayrı bölümde açıklanacak.

İkinci babda şunlar vardır:

  1. a) İsimlerin tecellisi…
  2. b) Fiillerin tecellisi…
  3. c) Sıfatların tecellisi…
  4. d) Zat tecellisi…
  5. e) Allah ile fena, Allah ile beka…
  6. f) Allah'ın zatına dalıp gidenler…

 Bunlar da, beş ayrı bölümde açıklanacak.

 Üçüncü babda şunlar vardır:

  1. a) Hilâfet sırrı…
  2. b) Kutuplar kutbu…
  3. c) En büyük gavs…
  4. d) İlk kutub…
  5. e) Diğer kutuplar…
  6. f) Ehlullahın bütünü…

 Bunlar da üç ayrı bölümde açıklanacak.

Hatimede ise, şunlar vardır:

  1. a) Şeyhin usulü…
  2. b) Sona ulaşan salik…
  3. c) Yeni başlayan salik...
  4. d) Mürşidsiz müridin sülûkü…
  5. e) Gerekli bazı uyarmalar…
  6. f) Kader sırrı…
  7. g) Levh-ü Mahfuz.
  8. h) İtikadla ilgili bazı şartları ve sonucu açıklar.

HİTABE

Ey Aziz ey Muhammedi maya ile nurlanan ey Âlemlerin Rabbı Yüce Zat'ın ihsan eylediği başarı ve hidayete zuhur yeri olmakla pâk olan!.

Estaizü billah (Allah'a sığınırım):

— «Deki:
— Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana tabi olunuz ki, Allah da sizi sevsin; günahlarınızı bağışlasın.
Allah tam manası ite bağışlayıcı merhametlidir.» (Âl-i İmrân Sûresi /31)

Nazm-ı celiline inanan tevhid ehli!
Estaizu billah:

— «Kim Resul'e itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur.» (Nisâ Sûresi /8)

Manasındaki sırra itaat edip baş eğen!

 Estaizü billah:

— «Ta Ha, zahmet çekmen için sana Kur'an-ı indirmedik; ancak gönlünde öte endişesi olanlara bir hatırlatmadır.» (Tâ-Hâ Sûresi /1 - 3)

Manasındaki şanı büyük Kur'an dizisinden nasibi bulunan, korku ve endişe üzere olan!
Estaizü billah:

— «Rabları onlara pek temiz şarabı içirmiştir.» (İnsan Sûresi /21)

Kaynağından payı bulunan aklı uçan sarhoş! Sonra:

— «İyi bilin ki, ancak Allahu Teâlâ’yı anmakla kalbler yatışır ve huzur bulur.» (Ra’d Sûresi /28)

Sırrını gerçekten bulan yolcu ve hakikaten Allah rızasına uygun talib!
Bir şiir:

Sevgiyi içerim hep billur billur Ne ben kanarım ne şarap kurtulur...

Manasındaki tadla aşk meydanında tek varlık olan! Sonra:

— «Olan Allah'tır; onunla ikili bir şey olmaz.»

Manasına gelen hadis-i şerifi üzerine:

— Şu anda dahi öyledir. Bu imkân âleminde olmuşlardan daha harikası yoktur.

Diyen gönül ehli, zevk ehli ve ilâhî aşktan zerre mikdar nasib alan:

—Aşk ilâhî bir ateştir. Allah'ın gayrını, sevgiliden başkasını komaz yakar.

Manası ile geceli gündüzlü ülfet edip:

— Ah ederim aşka ve hallerine; yandı kalbim hararetinden.

Cümlesi ile de demlenen dostlara, safa süren kardeşlere malum olsun...

Şöyle ki:

İşbu risaleye; başından sonuna varıncaya kadar, hiçbir yerine dışarıdan tek harf karışmamıştır. Hepsi; Âdemoğullarının Efendisi Ümmetlerin Hayırlısının Baş Tacı Kıyamet Günü Meydanında Asilerin Şefaatçisi Efendimiz Hazretlerinin emri ile, işareti ile alınmıştır. Ona salât ve selâm olsun.

Bu risaleye içten bir bakışla göz atan, işaret edilip anlatılan dürüst yoluna giren, uygun usulüne göre yerine getirilmesi gerekeni yerine getiren, emirlerini yürütmeye çalışıp gayret eden mahabbet ehli, özünde sözünde doğru aşık, Allah rızasına talib olan dostların ve kardeşlerin hepsi Yüce Allah'ın yardımı, Resûlullah'ın himmeti, keza ehlullahın himmeti ile bu yola girmesi ile en üstün gayesine ulaşır. Bundan da hiç şüphe edilmeye...
Resullerin efendisi hürmetine... Âmin!

Bilmeceli bir şiir:

 Bu mahalde bir muamma söylenir;

Okuyanlar bilmez anı hem nedir?

Bilir ancak ol Muhammed Mustafa;

Sorar isen belki söyleye sana...

NUN ü KAF'tan MİM'e varınca Hace;

Üç tane KAF gelir bil iyice...

NUN gidince MİM ü DAL sonra gelir;

MİM ü DAL'dan sonra canım,

 NUN ELİF ŞIN MİM gelir.

NUN mekâna varmasına ey Hace;

MİM KAF ile BE KAF'tır ana netice...

NUN varınca MİM ile NUN yanına;

Olur ancak BA ile YA yer ona...

ŞIN'lı MİM'den MİM'e varınca Hâce;

Ara yerde dört ŞIN gelir bil nice...

                    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

3. MÜRŞİD-İ KÂMİL NASIL ARANIR? NASIL BULUNUR? NASIL TANINIR? SAHTE MÜRŞİTLER KİMLERDİR

Ey hakkı, hak olmayandan ayırd eyleyen... Allah rızasının tâlibi, Hazret-i Resûlullah'ın gidişatına rağbetli olan...

Cümle din kardeşleri, sevdikleri, anlatılacak hususları iyi bilmelidir.

Bu iş yurduna gelip de imân şerefine eren mümin ve müvâhhidin okuduğu:

LÂ İLÂHE İLLALLAH MUHAMMEDÜN RESÛLÜLLAH

— Allah'tan başka ilâh yoktur; Muhammed Allah'ın elçisidir.

Mutlu cümlesini dille söyleyip kalble de doğrulamak, her erkek ve kadın müminlerin yaratılışların aslında vardır.

İşbu kitabın başından sonuna varıncaya kadar anlatılan ilahî feyizler, Allah'ın sonsuz ihsanı dahi cümlesinin alnından sarkan perçemlerde gizlice asılıdır.

Aşıklara yakışır şekilde, gerçekçi olarak; yoluna göre, sırası ile güç harcayanları, karşılıksız armağanlar veren Yüce Zat haşa ki ihsânsız bıraka; yoksun ede...

O halde, itikadını buraya bağla.

Kapıcısı bulunduğun, Allah'ın hazinesi olan kalb kapısını yersiz arzudan, utanç veren işlerden, şeytanın askerlerinden koru... Bunların hiçbirini oraya koymamaya gayret et; çalış...

Sonra...

Bir kâmil mürşid bulup elini tutarak onunla inâbe etmeğe dahi, himmet sarf etmek pek gereklidir.

Zira, kılavuzsuz yola gitmek, yolu bulmak; gece karanlığında, ışıksız olarak bir kimsenin bilmediği yola tek başına gitmesi gibidir. Bu durumda olan kimse; gittiği semti görmez, bastığı yeri bilmez, önünde hendek mi var, uçurum mu anlamaz! Bu durumda; ölüm uçurumuna düşmekten yana çok korku vardır.

Ne var ki, kâmil bir mürşid, o yola gidip gelmiştir. O yolların bozuk yanlarını, tehlikelerini de görmüştür. Bu yolda hemen her şeyi anlamış ve bilmiştir. Kılavuzluk ederek, o yollardan esenlikle müridini geçirir.

Şimdi:

— Bu zamanda, öyle kâmil mürşid nerede bulunur? Öylesi, kimya çeşidinden bir şeydir.

Diyecek olursan, sözün temelde bir gerçeğin ifadesidir. Ne var ki, insaflıca düşünüp tam bir insafla da gerçeğe teslim olursan; bu sözünde, nefsin hilekârlığı ve aldatmacası görülür.

Bu durumda anlaşılan odur ki: Eksiklik, sendedir. O halde, vakit geçirmeden, arayıp taramada gerçekçi olmaya bak.

Mutlak feyzin sahibi Yüce Zat'tan; çaresiz bir kul samimiyetle, gerçekçi olarak onun hoşnutluk yolunu istediği ve. Aradığı zaman: Haşa ki, o yaratan Yüce Zat, onu yoksun bıraka...

Doğrulukla sen onu aradığın sırada, hemen o senin elinden tutabilir.

— Onun bir nişanı yok ki; kâmil mürşid olduğunu nasıl bileyim?

Diyecek olursan, bu da yerinde bir söz olamaz; zira onun nişanı pek çoktur. Burada olanlardan üç tanesini söylersem, sana yeter,


BİRİNCİSİ: Onun mübarek huzuruna vardığın zaman, bütün gamın kederin gider. İçinde, bir ferahlık, bir sevgi hasıl olur.

İKİNCİSİ: Onun saadet getiren meclisinden hiç ayrılmak istemezsin. Onun inciler gibi saçılan sözleri ile özünün aydınlığı ve sevgisi artar.

ÜÇÜNCÜSÜ: Onun hoş ziyaretine gelen büyüklerden, küçüklerden kim olursa olsun; padişah dahi olsa, elini öpmek zorunda kalır. Hayır duasını dilemekle de mesrur olur. Çünkü, bu büyük zatın bütünüyle tutumu ve davranışları Resûlullah'ın gidişatına uygundur; Allah ona salât ve selâm eylesin.

İşte anlatılan bu üç belirti, hangi değeri yüksek zatta; gösterişe ve işitsinlere kaçmadan görülür ve bilinirse; hiç durmayasın. Hemen git, tam manası ile ona teslim ol. Yıkayıcının elindeki ölü hükmüne gir. Emrettiği yerde dur. Her emrine itaat et; boyun eğ. Onun cümle hizmetini ve emrini kendin için birer nimet bil Bundan sonra, artık emirleri üzerinde ve hizmetinde olmak gerekir.

Ancak; şurası dikkat ister.

Babadan kalma bir dergâhı elde tutan biri çıkabilir. Bir yolunu bulup tayınına, gelirine tamahla aracı vasıtası ile dergâh tedarik eden biri de olabilir.

Anlatılan durumda olanlar, ehlullah kisvesine bürünmüş ve bazı tasavvufa dair kitapları ve risaleleri de okumuş olabilirler.

İşbu durumdan sonradır ki:

— Biz de şeyhiz...

Diyerek, şeyhlik makamına otururlar, irşada başlarlar...

Ne var ki, irşadın ne olduğunu bilmezler; bildikleri de yanıldıklarını karşılamaz.

Hali anlatıldığı gibi olan bir kimse; aynen kördür. Müridi zaten kördür. İki kör, nasıl yola çıkabilirler!

Bu işin sonunda, bir ölüm uçurumuna düşme korkusu vardır.

Anlatılanların dışında bir başka zümre daha vardır; şöyle derler:

— Şeriat-ı mutahhara zahir halidir; halbuki bizim yolumuz bâtındır. Boy-abdesti, abdest, namaz, oruç gibi şeyler ebrarın işidir. Ebrar ise; cennet, huri, gılman, cennetin diğer nimetleri ve safaları için çalışırlar. Bizim boy-abdestimiz ezelîdir, abdestimiz de o vakit alınmıştır. Namazımız, orucumuz da o zaman eda olunmuştur. Biz, cemal aşıkıyız; cennetle, cehennemle işimiz yoktur.

Allah, bizleri bu gibi sözlerden korusun. Anlatılandan daha başka uygunsuz söz ettikleri de olur. Meselâ şöyle derler:

— Biz daima huzurdayız...

Dolayısı ile, dinen yasak edilen hemen her türlü yasağı, hiçbir şey değilmiş gibi, mubah sayar işlerler.

Çok çok dikkat edip sakınmak gerekir. Bu türlü kimselerden uzak durmak, Yüce Hakka yakın olmaya sebeb olur. Onların oturduğu yerlerden uzak olmak dahi, en gerekli şeydir.

Anlatılan işte, sözde, amelde bulunanlar, âdemoğlu gübresine batmış gibidirler. Onların yanına gidene ondan bulaşır; hiç olmazsa kokusu gelir. Bu gibi kimselerden çok uzak durmak gerekir.

                   ***

Yukarıda da anlatıldığı gibi; her iman sahibi kadın ve erkeğin alın perçeminde; ilâhî feyizler, sonsuz ihsanlar gizlice yazılıp asılmıştır. Bunlar; Muhammed’i maya, Ahmedî gidişattır.

Bu şekilde hemen herkese şamil, Allah'ın ihsanı olan büyük nimet için yakışır mı ki: Gafletle boşa giderilsin.

İşbu anlatılan manaya derinden bakılmalıdır.

Yukarıda, kâmil mürşidin üç alâmeti anlatılmış, sıfatları belirtilmişti. O alâmetlere ve daha sonra anlatılanlara derinden bakan özünde ve sözünde doğru olan aşık hemen onu bilir; bulur. Onu bulduğu anda dahi, şekke şüpheye düşüp oyalanma ile vakit kaybetmemelidir. Edeple, destur isteyerek huzuruna varmalıdır. Uğurlu ve mutlu elini tutup öpmelidir. İçli dışlı bendeliğe kabul etmesini rica ile niyazla dilemelidir. Allah'ın rızasından başka, bütün talepleri içinden çıkarıp atmalıdır. Kalbinde, sırf Allah'ın rızası olmalıdır. Saf, temiz kalble huzurda oturmalı; vereceği emirleri beklemeli, yapacağı işaretleri gözetmelidir. Her ne emir verirse ağırdan almadan kabul etmelidir. Kesin olarak, tereddüdü belirten bir söz etmeden, ona doğru dönüp durmalıdır.

İşte böyle bir hal ile mürid ortaya çıktığı zaman, kalbi yöneten mürşid; mürid huzurda iken, kendi kalbine bakar. Aradan bir dakika geçtikten sonra, ortaya çıkan durum ne ise; ona göre inâbe verir.

Eğer mürşid, böyle bir teveccühle işi sonuçlandırmaya güçlü değilse... o zaman müride tenbih eder ki, istihareye yatsın. Kendisi de aynı gece Resûlüllah efendimize teveccüh eder. Şöyle bir dilekte bulunur:

— Şu isimde bir ümmetin inâbe etmek istiyor. Kendisine istihare etmesini ısmarladım.

Resûlüllah, her ne yönde emir ve ihsan buyurur ise; o şekilde inâbe verir.

Şeyhte, anlatılan iki çeşit güçten hiçbiri yok ise; o zaman başka türlü hareket eder. Müride ısmarladığı gibi; kendisi de o gece istihareye yatar. Ortaya çıkan emir ve işarete göre inâbe verir.

Sonra...

İnabe vereceği zaman, müridi huzuruna alır, diz dize oturtur, önce, kendisine teveccühü anlatır.

Daha sonra, alnını, müridin alnına dayar. On dakika veya on beş dakika kadar şeyh teveccüh eder.

Bundan sonra; müridin sağ elini, kendi sağ eline alır. Kendisine şu beş şartı yerine getirmesini emreder:

 

1. ŞART: Devamlı abdestli bulunmak...

2. ŞART: Farz olan beş vakit namazını hiç bırakmadan, vaktinde ve zamanında kılmak...

3. ŞART: Kazaya kalmış namazı ve orucu varsa, bütünüyle hepsini eda etmek...

4. ŞART: Yalan söylemekten, gıybet etmekten tam manası ile sakınıp geri durmak...

5. ŞART: Hiçbir kimsenin aleyhinde bulunmadan, daima kendi kusurunun affını dilemek...


— Bunları, mutlaka yerine getir...

Diyerek, müride tenbih eder.

Bundan sonra; müridin kabiliyeti ve teceilisi neyi gerektiriyorsa, o yolda kendisine okuması gerekeni emreder. Meselâ; Fethiye, istiğfar, salât ü selâm ism-i celâl okumak gibi... Bunların hangisi onun haline yakışır ise; onu ders olarak vermelidir.

Daha sonra:

— Estaizü billah... (Allah'a sığınırım...) Diyerek; Fetih suresinin şu 10. âyetini okumalıdır:

— «Onlar ki seninle biat ediyorlar; ancak Allah ile biat etmektedirler...

Allah'ın eli, onların elleri üzerindedir.

Her kim, sözünden dönerse; kendi aleyhine olur. Her kim de Allah adına verdiği sözü yerine getirirse; kendisine büyük bir mükâfat verecektir.»

Daha sonra da Fatiha suresini okuyup işi bağlar.

               ***

Bundan sonra...

Müride gereken ve yakışan odur ki: Verdiği bu söz üzerine, kuvvetlice dura; ayağını pek basa... Bu sözü bozmamak için de çok önem vere... Zina, müridin uyması gereken şartların bir başkası da budur. Zira, en küçük tembellik, verilen sözün bozulmasına neden olur.

Üstte yazıldığı gibi, bir Allah yolcusu; icazet ve inâbeye sahib olduktan sonra, şunu da bilmelidir ki; verilen sözde şart koşulan beş şeyi yerine getirmeye çok dikkat etmesi gerekir. Hiçbir erteleme yapmadan onları eda etme yoluna girmelidir.

Beş vakit namazını, mümkün olduğu kadar, cemaatle eda etmeye rağbet etmeli; bu hususu dikkatinden uzak tutmamalıdır.

Bundan başka, sünnet sayılan: Teheccüd, işrak, kuşluk, tahiyyat-i mescid, salât-ı vüdu, evvabin gibi namazlardan hangisini mürşidi tavsiye ederse; yerine göre emir ve tavsiyesini yerine getirmelidir. Kesin olarak, terkini yerinde görmemelidir. Zarurî bir durum dolayısı ile, bırakma durumu meydana gelir ise; vaktinde yapılıyormuş gibi, hemen eda etmelidir. Bu şekilde nafilelere devam etmek dahi, Yüce Hakka yakınlığı gerektirir; bunun için de devam edilmesi yerinde ve gereklidir.

Eğer Fethiye-i Şerife'nin okunmasına izin verilmiş ise; sabah namazı kılındıktan sonra ve her gün okunmalıdır.

Yine mürşidin izni ve icazeti ile alınan istiğfar, salâvat-ı şerife, tevhid-i şerif, celâl ism-i şerifi ise; gecenin son üçte birinde okunmalıdır. O vakit, teheccüd namazı vakti olup bu dersleri o vakitte yapmak en faziletlisidir. Güneş doğduktan sonra işrak vakti, ikindi namazından sonra da okunabilir ki; bu vakitler de en faziletli vakitler arasında sayılır.

Hâsılı: Bu vakitlerin hangisi, müride iyi gelirse; o vakitlerde dersini okuyabilir.

Mürid, kendisine yerilen dersi okuyacağı zaman; tenha bir yerde kıbleye dönüp oturmalıdır.

Sonra, üç kere ihlâs (112. sureyi), bir kere de Fatiha-i Şerife'yi okuyup sevabını, sırası ile:

a) Şeriatın kurucusu Resûlullah efendimizin tertemiz ruhuna hediye etmeli; cennet bahçelerinden bir bahçe olan kabrine göndermelidir. Allah ona salât ve selâm eylesin.

b) Bütün nebilerin, resullerin temiz ruhlarına hediye etmelidir.

c) Dört halife olan Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hâzret-i Osman ve Hazret-i Ali'nin dahi ruhlarına hediye etmelidir. Allah onlardan razı olsun.

d) Diğer ashabın, ashabı gören tabiinin, tabiini gören teba-ı tabiinin dahi temiz ruhlarına hediye etmelidir; Allah onlardan razı olsun.

e) Müçtehid imamların dahi, ruhlarına hediye etmelidir; Allah onlardan razı olsun.

f) Bütün ehlullah olan velî kullarına hediye etmelidir; sırları mukaddes olsun...

g) Kalan erkek ve kadın müminlerin dahi ruhlarına hediye etmelidir; Allah onlara rahmet eylesin.

Bundan sonra ölümü düşünme haline geçmelidir; bu da şöyledir:

Sanki kendisi hasta olmuş; can çekişme durumuna gelmiştir. Malından ve elindeki dünyalıktan ümidini kesmiştir. Akrabadan, çocuklardan, aileden artık fayda yoktur. Sonunda bunları bırakıp gidecektir. Nefesi kesildikten sonra da kabre koymak için hazırlık yapacaklardır. Kefeni getirilecek, yıkayıcıya teslim edilecek, tabuta konacak, cenaze namazı kılınacak, kabre götürüp içine koyacaklar; yatırıp üzerine de toprak atacaklar. Sonra orada bırakıp gidecekler.

Kısaca düşünüp şunu anlayacaktır: Yüce Hakkın zatından başka, hiçbir şeyin kalıcı durumu yoktur.

İşbu düşünce ile; icazet ve inâbe alırken, mürşidin huzurunda nasıl edeple olmuşsa; öylece mürşidin huzurunda olduğunu düşünerek dersini okumaya başlar.

Hayır olsun, şer olsun, hiçbir şeyi hatırına getirmemeye tam bir gayret harcamalıdır.

Bu halet içinde iken, kendisine manevî yönden bir zuhurat olursa mürşidinden başkasına söylememelidir... Eğer mürşidi birine söylemesi için izin vermiş ise, ona söyleyebilir.

Bu arada bir de rabıta var ki, o da yerinde açıklanacaktır.

Bu kitabı yazan zata ait bir şiir:

Aç gözün bak asumana kim nedir;

Hep gelenler bu cihana andadır.

Cümle gelmiş geçmişi seyret tamam;

Hassu âmme olanı gör vesselâm...

 Ol kadar in'am ü ihsan hep sana;

Hak'tan oldu eyleme vaktin hebâ...

Aç gözün bir hoşça fikret ey civan;

Geçti ömrün hâb-ı gafletten uyan...

Kır bu benlik bendini ey hâce gel;

Mürşide kul olagör etme cedel...

Cümle varlıktan halâs etsin seni;

Taa, getürüp hakka yetürsün seni...

NURÎ'ye gel Hakka vasıl olasın;

Bihisab in'ama nâil olasın...

 

Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:

Gözünü aç, semaya bak, neler olduğunu gör; bu cihâna gelenlerin hepsi oradalar... Bütün gelip gidenleri tam olarak seyret; seçmeye, düşüğe olanı gör vesselam... Bunca nimetin, ihsanın hepsi sana Hak'tan geldi; vaktini boşa harcama... Gözünü aç da güzelce bir düşün ey genç; ömrün bitti, gaflet uykusundan uyan. Ey efendi, bu benlik ipini kır da gel; mürşide köle ol, çekişmeyi bırak. Böylece cümle varlıktan seni kurtarsın; götürüp Hakka ulaştırsın. NURÎ'YE gel ki; hakka ulaşasın, sayısız nimetler bulasın.

                  DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
 

TEVECCÜH VE RABITA NE DEMEKTİR?

 Mübtedi (yolun başındaki) sâlikin ve muktedi (uyan, tabi olan) tâlibin teveccühü üç şekilde olur:

1-
Şeyh huzurunda, diz dize oturur gibi kıbleye yönelmeli, kendi kalbini bir tekneye veya başka bir kaba, şeyhinin kalbini ise bir engin denize benzetmeli, kendi kabını altına tutup o engin denize benzeyen mürşidinin kalbinden İlâhî feyzi doldur­mağa çalışmalıdır. Böylece, en az bir çeyrek saat, ortalama ya­rım saat ve en çok bir saat durmalıdır.

2- Şeyhini bir çadıra benzetmeli, kendisini de o çadırın altında oturur farz ederek dört yanından İlâhî feyzin bu çadı­ra aktığını düşünerek durmalıdır.

3- Şeyhinin ruhaniyyetini, engin bir denize ve kendisini de bir damla gibi o engin denize karışmış farz etmeli ve böyle­ce teveccühte bulunmalıdır.

Bu üç şekilden hangisi kendisine daha kolay gelirse, ona devam etmeli ve ilk şekilde gösterildiği gibi, bir çeyrek saat, yarım saat veya bir saat, kendisini alıştırdığı müddet kıbleye müteveccih oturup, kendisine ihsan olunan zikrini ve teveccü­hü bozmayarak okumalı, en sonunda FATİHA diyerek dua et­melidir.

- Bu makamın rabıtası da üç şekildedir:

a)- Sâlik, gezip oturduğu her yerde şeyhinin eli elinde ve daima huzurunda oturur gibi olmalıdır.

b)- Şeyhinin ruhaniyyetini bir hırka, bir cübbe veya baş­ka bir elbise gibi enine giymiş olduğunu ve her zaman onun­la gezip oturduğunu düşünmelidir.

c)- Şeyhinin hırkası kenarına ve koltuğu altına gizlenmiş ve daima kendisiyle birlikte bulunur gibi olmalıdır.

Bu usûller üzere giden sâlik, uykuya niyet edince, sanki başını şeyhinin mübarek ayaklarına koymuş da, orada uyuyor­muş gibi yatmalıdır.

- Mütavassıt (yolun ortasında olan) sâlikin teveccüh ve rabıtası da üç şekilde olur:

1-
Diz dize huzurda oturur teveccühünde, şeyhini huzurda bulduğu zaman; şeyhinin kendisini alıp Huzur-u-fâiz-in-nûr Hazreti Resûl-ü-Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimize götürdüğünü farz etmeli ye sanki aleyhissalâtü vesselâm efendimizin müvacehe-i-şeriflerinde bulunuyorlarmış da, kendisi şeyhinin hırkası altına gizlenmiş, Sahib-i-şeriat efendimiz mü­cevherlerle bezenmiş yüksek bir kürsü üzerinde oturuyorlar, cihar-yâr-ı-güzin efendilerimiz de sağ ve sollarında bulunuyorlarmış gibi, huzur ve huşû içinde bir çeyrek saat, yarım saat veya bir saat müteveccih durmalıdır.

2- Çadır gibi şeyhini bürünmüş, her yandan İlâhî feyzin nâzil olduğunu görür gibi teveccüh ile şeyhini bulduğu zaman; şeyhinin bir örtü veya elbise gibi kendisini her yanından ört­müş ve kendisi içeride kalıp mahvolmuş ve bu hal üzere Huzur-u-pür-nûr-u-seyyid-il-enbiyâ aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tehâyâ efendimize varılmış Resûl-ü-zişân efendimiz evvelce olduğu gi­bi yüksek ve müzeyyen bir kürsü üzerinde oturmuşlar, bütün enbiyâ-i-izâm ve rüsûl-ü-kirâm aleyhimüsselâm efendilerimiz de sağ ve sollarında birer kürsüde oturmuşlar farz etmeli, şey­hini huzuru saadete müteveccih oturmuş, ayn-i-nûr olan mü­barek kalplerinden şeyhinin kalbine altın oluklardan ilâhî fe­yizler aktığını düşünerek huzur ve huşû içinde, bir çeyrek sa­at, yarım saat veya bir saat müteveccih durmalıdır.

3- Şeyhinin ruhaniyyetini bir engin deniz ve kendisini de o engin denize karışıp kaybolmuş bir damlacık mesâbesinde mahvolmuş teveccühünde şeyhini bulduğu zaman; o engin denizle Huzur-u-Hazret-i-seyyid-il-enbiyâ ve sened-il-evliyâ vel - etkiyâya varıp, sallalahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimizin bütün mevcudatı kaplamış ve kuşatmış bir ummân, sağ ve sol­larında bulunan enbiyâ-i-izâm ve rüsûl-ü-kirâm aleyhimüsselâmı da birer derya farz etmeli, bir engin deniz olan şeyhinin, bir ummân olan Resûlüllah'ta mahvolmuş bulunduğunu düşünme­li ve böylece huzur ve huşû içinde, bir çeyrek saat, yarım saat veya bir saat müteveccih durmalıdır.

Bu üç teveccüh şeklinde zuhur eden eserleri, şeyhinden başka hiç kimseye söylemek gerekmez. Zira, Fenâ-fiş-şeyh ma­kamıdır.

Bu makamın rabıtası da:

Sâlikin oturup kalkarken, uyu­yup uyanırken, yerken ve içerken, gezip yürürken ve işinde ve her yerde şeyhini yanında ve beraberinde bilip görmesi, huşû ve huzû ile daima huzurda oturur gibi olmasıdır.

- Müntehi sâlikin teveccühü de üç şekilde olur:

1-
Şeyhiyle diz dize oturur teveccühünde, Hazreti Resûl-ü- ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizi apaçık şemâil-i- şerifiyle müşahede' ettikte; Fenâ-fir-Resûl’e yakınlaşmış oldu­ğunu farz ederek, şeyhini teveccühünden bırakmamalı ve şey­hinde fâni olduğu halde, aleyhissalâtü vesselâm efendimizin huzur-u-saadetlerinde bulunduğunu ve Resûlüllah’ın kendisi gibi bir çaresizi Allah’a ulaştıracağını düşünerek huşû, huzû ve âdâp ile bir çeyrek saat, yarım saat veya bir saat müteveccih durmalıdır.

2- Sâlik, şeyhini çadır misali teveccühünde gördüğü za­man; şeyhinde fâni olup, bu hal üzere Hazreti Resûl-ü-ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimizi apaçık şemâil-i-şerifiyle müşahede ederek, aleyhissalâtü vesselâm efendimizin huzurla­rına vardığını, huşû, huzû ve âdâp ile oturduğunu, Resûl-ü-zi- şânın mübarek kalplerinden, şeyhinin kalbine altın oluklarla İlâhî feyzin aktığını gördüğünü ve bu İlâhî feyizler içinde hem şeyhinin, hem de kendisinin ifnâ olduğunu, Server-i-âlem efen­dimizin ise Hakkın huzurunda oturduğunu farz ederek ve bü­tün mevcudatın yok olduğunu düşünerek, bir çeyrek saat, ya­rım saat veya bir saat müteveccih durmalıdır.

3- Sâlik, şeyhinin ruhaniyyetini engin bir deniz misali te­veccühünde, kendi bir damlacığının da yok olduğunu, Hazreti Seyyid-il-beşer sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin mübarek kalplerinin bütün âlemleri sarıp' kuşattığını, apaçık şemâil-i- şerifiyle müşahede ettiğini, bir engin deniz olan şeyhinin, bir ummân olan deryayı saadete karıştığını, zerrelere varıncaya kadar bütün mevcudatın o ummânda mahv ve perişan olduğu­nu farz etmeli ve Resûlüllah’ın Hakkın huzurunda oturduğunu düşünerek, bir çeyrek saat, yarım saat veya bir saat mütevec­cih durmalıdır.

Bu mertebede, Hak yolcusu salike Resûlullah efendimizin varlığında yok olma (Fenâ-fir-Resûl) ihsan olunduğuna işaret vardır. Bu makama ulaşanlar böyle söylemeye başlarlar, bu ihsanlara mazhar olurlar ve:

— «Rabları, onlara tertemiz bir şarabı içirmiştir.»

Mealine gelen însan suresinin 21. âyetinin doğrultusunda, asıl varlığa zuhur yeri olma durumu ihsan olunur. Yani: Resûlullah efendimizin nuruna.. Allah ona salât ve selâm eylesin..

Bu manada bir şiir:

Bilirim ki seni haksın; Kamu âlem bütün sensin,

İki cihanda sultansın; Şefaat ya Resulellah.

Seni bulan bulur Hakkı; Seni gören görür Hakkı...

Hakikat madeni sensin; Şefaat ya Resulellah..

 

Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:

Sen Haksın; şunu da bilirim: Cümle âlem, tümden sensin..

Dünyada âhirette bir sultansın; bize şefaat eyle ya Resulellah.

Seni bulan kimse, Yüce Hakkı bulmuştur; seni gören kimse, Yüce Hakkı görmüştür..

Sen hakikatin kaynağısın; bize şefaat eyle ya Resulellah.

Allah-ü teâlâ Resûlullah efendimize salât ve selâm eylesin.

Bu makamın rabıtası dahi, şöyle olacaktır:

Hak yolcusu salik mürid; her gezdiği yerde, her oturup kalktığı yerde, yani: özel ve diğer işlerinde şekilsiz yorumsuz Hakkın huzurunda olacaktır. Bu ölçü içinde; gezecek, oturacak, Hakkın gayrını da kalbinden çıkaracaktır. Bundan sonra, oturması, kalkması, uykusu, uyanıklığı Hak ile olacaktır.

 

Bu kitabın yazarına ait bir başka şiir:

Ya Resulellah cemalin bi-nikab gördüm bugün;

Hamd ü lillah nur u vechin bihicab gördüm bugün...

Çünkü gark olmuştu nura ol mübarek kametin;

Baktığını an aldı berk-ı envarın senin...

Gönlüm içre bir yüce divan kuruldu aman;

Bir mücellâ hem mücevher kürsî dahi nagehan...

Şah-ı Kevneyn ol mücellâ kürsî üzre oturur;

Çar-ı yar-ı- bâ sefâ ashab saf beste durur...

Çünkü gördüm bir dahi ol Şah-ı Kevneyn'i heman;

Ol vakitte cümle aklım târümar oldu aman...

 Mest olup kaldım orada bilmez oldum kendimi;

Gördüm ancak evvel ve âhir cihanı hemzemi...

Kaplamıştı nur cihanı kalmamıştı nesne hiç;

Görünürdü Nur-ı Muhammed kalmamıştı nesne hiç...

Nuru nur etti canım Nur-ı Ahmed Mustafa;

Gel ki aşık Nuri'ye kim kalbin olsun pür sefâ...

 

Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:

Ey Allah'ın Elçisi, bugün, cemalini peçesiz olarak gördüm; Allah'a hamd olsun, yüzünün nurunu, bugün perdesiz gördüm.

O mübarek boyun, nura boğulduğu, içindir ki; baktığım anda, senin nur şimşeklerin gözümü aldı.

Aman aman, gönlümün içinde yüce bir divan kuruldu; parlak mücevherlerle süslü bir de kürsü ortaya kondu...

İki cihanın şahı, o parlak kürsü üzerinde oturuyordu; dört halife, safa ile diğer ashab saf tutup duruyordu.

O iki cihan şahını bir daha gördüğüm zaman; o vakit, bütün aklım darmadağın oldu, aman...

Sarhoş oldum, orada kaldım, kendimi bilmez oldum: İşte o zaman önden sona cihanı ve arkadaşı gördüm.

Cihanı bir nur kaplamıştı, hiçbir şey onsuz kalmamıştı; Muhammed nuru görünüyordu, başka bir şey hiç kalmamıştı.

Canım, Nuri'yi, Ahmed Mustafa'nın nuru nur eyledi; aşık Nuri'ye gel de kalbin safa dolsun.

             BEŞİNCİ BÖLÜM

Bir Hadis-i kudside

BİLMİŞ OLUNUZ Kİ, HER CESETTE BİR KALP VARDIR. HER KALPTE BİR GÖNÜL VARDIR. HER GÖNÜLDE BİR SIR VARDIR. HER SIRDA BİR GİZ­LİLİK VARDIR. HER GİZLİLİKTE, DAHA BÜYÜK BİR GİZLİLİK GİZLİDİR. İŞTE, BEN BU GİZLİLE­RİN GİZLİSİNDEYİM, buyurulmuştur.

Bu bitişiklik, mahlûkattaki bitişiklikle kıyaslanmamalıdır. Bu bitişikliğin, ölçüsü ve keyfiyeti yoktur, akla gelenin de gay­rıdır. Zira, bu cüz’i aklı kuluna ihsan eden de kendisidir. Bu cüzi akıl ise, ancak dünya geçimiyle ilgili işleri ve âhirete ait hususları kavrayabilir. Benzeri ve örneği bulunmayan Zât-ı-vâcib-il-vücudu anlayabilmekten âciz ve kısırdır. Ancak, zâtı­nın ne olduğunu, yine kendi zât-ı-ecelli âlâsı bilir. Böyle olunca da her ferdin hayalinde bulunan Hakkın yaratıcısı, yine Hak celle ve âlâ hazretleridir. Zâtullah, onun gayrıdır.

Sözün kısası, her bakımdan kâmil ve mükemmel birer in­san olan yüce kişilerin, VUSLÂT-I-İLALLAH buyurdukları, Yüce Allah'a vâsıl olmaları; yine Yüce Allah'ın zatına has bir şekildir. Söz ile değil; hal olarak değerlendirilmelidir, dolayısı ile, bu Muhammedî yola girmeye ihtiyaç vardır.

Bu mânada girilen yolların hiçbiri, diğerinden ayrı ve başka değildir. Ama, bazı ehlullah yollarında; irşâda ehliyetli olan kâmil mürşidler, müridlerini nefis yönüyle terbiye ederler. Bazıları da ruh tarafından terbiye edip sülûk yolunu gösterirler. Ta ki, şu ölüm uçurumundan uzak olup kurtulalar.

Zira, hemen her ferd, kendi vehminde (hayalinde) Hakkı bir başka tasavvur eder. Ama, hiçbir şekilde o tasavvur edilen Yüce Hak olamaz. Onun ettiği tasavvur, Yüce Hakkın bir tecellisinden meydana gelir. Dolayısı ile, o tasavvur edileni yaratan Yüce Hak'tır. Bu değerlendirmeye göre; ehlullah olan Allah'ın sevdiği kullar, vehimlerinde hayal olunan hakka tapmaktan beridirler.

Kaldı ki, Nakşibendi tarikatı terbiyecileri, sâliklerini ruh mertebesinden terbiye ederek ve teslik (seyrü sülûk) ederek, ruhlarını asilleştirmek suretiyle tasfiye eylediklerinden, nefs-i-nâtika zımnen temizlen­miş olur.

Diğer tarikatler, nefis mertebelerini itibar ederler. Fakat, hepsinin maksadı ve isteği, ruhu aslolan olgunluğa döndürüp, Hakkı bildirmektir.

Ey seyr-i-sülûkte yedi letâife tâlip ve râgıp olan sâlik! Bil­miş ol ki, şeyhinin izin ve icazeti ile, temiz bir yerde kıbleye yönelerek iki diz üzerine oturur ve yukarıda gösterilen üç çe­şit teveccühten hangisi kolayına gelirse, o şekil teveccüh ede­rek, en az bir çeyrek saat, ortalama yarım saat ve en çok bir saat durduktan sonra, teveccühü bozmaksızın, yüz istiğfar ve yüz salâvat-ı-şerife okur, hayırdan ve şerden dünya ilgi ve iliş­kilerinden, her türlü maksat ve isteklerden uzak olarak bulu­nursan, güya kalb üzerine nurdan bir ism-i-celâl nakşol unmuş gibi olur. Her ne kadar göz kapalı ise de görür gibi olursun. Dilini, damağına yapıştırıp, dişlerini birbiri üzerine koyar, göz­lerini yumup, bütün azanı hareketten men ‘eder ve bütün kuv­vetlerinin hükümlerini tatil etmeğe çalışarak, şeyhinin ruhaniyyetinden yardım istersen, sol memenin iki parmak altında çam fıstığı kozalağı şeklindeki kalb üzerine yazılmış ism-i-celâli gö­rür gibi üç bin ism-i-celâl çeker ve bu lâfz-ı-şerifin mânası olan Zâtı ecelli âlâya öylesine müteveccih olursun ki, artık kendin­den ve Allahu teâlâ’dan gayri her şeyden nisyân (unutma) hâsıl olup :

— «Unuttuğun zaman, Allahu Teâlâ’yı hatırla...»

Mealine gelen Kehf suresinin 24. âyetindeki mana zuhur ede... Hak yolcusu salik, anlatılan şekilde zikri sürdürüp giderse; zikir kalbine yerleşir. O zaman, kalb, asıl sıfatını bulur; akik renginde saf temiz bir şekilde kalbin nuru zuhur eder.

Sâlik, bu suretle zikre devam ederek kalbinde gerçekleri bulur ve bilirse, kalp asıl sıfatına dönerek, akik renginde saf kırmızı, kalbin nuru zuhur eder. Artık, zikreden kalbini zikir­den önleyemez. Veled-i-kalb hâsıl olur ki, kalb kendi kendine zikreder, demektir.

Bazen, güneş doğar gibi bir kırmızılık, doğu yönünden gö­rünür. Bazen de güneş batar gibi veya büyük bir kapı gibi akik renginde görünür. Bu ve buna benzer bazı alâmetler zuhur eder. Fakat, sâlik bunların zuhurunda şaşkınlığa düşerek zikirden ve fikirden geri kalmamalı ve kendisine ihsan olunan bu zuhura­tı, şeyhinden başka kimseye söylememeli ve bunun eserlerini de göz önünden kaybetmemeğe çalışmalıdır.

Kalp, bu suretle asıl sıfatına dönünce, sâlik mürşidinin izin ve icazetiyle zikrini ruha nakletmelidir. Ruh, sağ memenin altında ve iki parmak aşağısındadır. Yukarıda da belirtildiği gibi, aralıksız ve âdet edindiği kadar teveccühte bulunmalı, on­dan önce teveccühle kalbin zikri olan üç bin ism-i-celâli kalbe vermeli, daha sonra o teveccühü bozmadan sağ meme altında­ki ruha nakletmeli ve beş yüz ism-i-celâl de ruhta okuyup, ru­hun nuru ki acı sarı renktedir, belirmelidir. Bu suretle devam olunursa, ruh da asıl sıfatına dönerek nurunun zuhuru ile tas­fiye olunca, mürşidine anlatmalı ve yine mürşidinin izin ve icazeti ile, bu defa da ruhtan sırra nakletmelidir.

Sır, sol memenin üzerinde ve iki parmak yukarıdadır. Sır­rın nuru da beyazdır.

Yukarıda anlatıldığı gibi, âdet edinilen teveccüh üzere, vakti gelince kalb için üç bin ve ruh için beş yüz ism-i-celâl okunduktan sonra, beş yüz ism-i-celâl de sırra nâzır olarak okunmalı ve sırda da gerçekler bulunup, bilinince sır da asıl sıfatına döneceğinden, devam etmeli ve belirtileri zuhur edince mürşidine anlatıp, yine mürşidinin izin ve icazeti ile sâlik, zikrini HAFİ'ye nakletmelidir.

HAFİnin yeri de sağ meme üzerinde ve iki parmak yukarıdadır. Nuru da zümrüdi yeşil renktedir.

Sâlik, alışık olduğu teveccühle KALB’in, RUHun, SIRrın ism-i- celâllerini edâdan sonra beş yüz ismi-celâl de HAFİ’ye nâzır olduğu halde okur ve bu suretle devam ederek HAFİ’nin de nurunun zuhur ederek asıl sıfatına dönmesinden sonra, yine mürşidinin izin ve icazetiyle zikrini AHFÂ'ya nakleder. Böylece, teveccühünü bozmaksızın KALBin, RUH’un SIR’rın, HA­Fİ’nin hakları olan ism-i-celâlleri okuduktan sonra, beş yüz ism-i-celâl de AHFÂ’ya nâzır olduğu halde okumalıdır.

AHFÂ’nın yeri, iki meme ortasındadır. Nuru ya çok be­yaz veya çok siyah zuhur eder. Hangisi zuhur ederse, etsin AHFÂ da asıl sıfatına dönmüştür.

Sâlik, yine mürşidinin izin ve icazetiyle zikrini Letâif-i-nefse nakleder.

Letâif-i-nefsin yeri, iki kaş ortasındadır. Nuru da turun­cu sarıdır.

Zâkir, aynı usule devam ederek hepsinin hakları olan ism-i-celâlleri edâdan sonra, beş yüz ism-i-celâl de letâif-i-nefse nâzır olduğu halde okursa, o da asıl sıfatına rücu eder ve eser­leri de belirir.

Yine izin ve icazetle, Letâif-i-külle geçilir. Letâif-i-küllün yeri, alnın ortasındaki perçem yeri bilmelidir. Burada, ism-i celâli, uzaktan okunacak şekilde celî kalemiyle yazılmış görmelidir. Üzerine nurdan bir celi kalemiyle yazıl­mış bulunduğu farzolunarak, alışılan teveccühle KALBin, RUH’un, SIR’rın, HÂFİnin, AHFÂ’nın, LETÂÎF-î-NEFS’in hakları olan ism-i-celâller okunduktan sonra, beş yüz ism-i-celâl de LETÂİF-İ-KÜL için, kendisini bir aynada görür gibi baştan ayağa bütün âzasına nâzır olduğu halde okur. Bu şekilde de­vam ederek yerli yerince edâya çalışırsa; yakın bir zamanda Allahu Teâlâ'nın ihsanlarına mazhar olur ve bu mazhariyete erdikten sonra; bedenindeki bütün âzaları, hep ism-i celâli (Allah adını) okur. Bunun hareketini kendisi de duyar.

Bu halinde, beden parçalarından:

— Hangisi ile zikredeyim.

Dese, onunla zikreder. Bu ten kulağı ile de seslerini işitir.

Bunlar olduktan sonra, Allah'a hamd etmelidir. Hemen her gün, anlatılan usule göre; dersini okumalıdır.

Kendi zikrinin sesinden başka; ten kulağı ile dışarıdaki şeylerin seslerini de duymaya başlar. Artık, Hakka hamd edip her gün bu usul dairesinde dersini okumalı ve hariçte bulunan şeylerin de zikirlerini dinlemelidir.

Bu kitabın yazarına ait bir şiir:

 Kalbim içre bir cevahirden yapu;

Gördüm anda bir kazıl yakut kapu...

Girip andan ileri vardım heman;

Bir cevahirden saray oldu ayan...

Sarı yakuttandır anın kapusu;

Dürrü safiden yapılmış yapusu...

Orta yerde hem kurulmuş bir çadır;

Kapusu ahdar zebercedden dürur...

Çadırı da bir siyah nur kaplamış;

Nur-ı Hak'tır gözler anı görmemiş...

Girdim andan dahi seyrettim heman;

Bir aceb nur var imiş onda nihan...

Rengi turuncu idi kendisi nur;

Pek mücellâ bakmağa göz kamaştır...

Gördüm anı geçtim ileru heman;

Bir azim iklim göründü ol zaman...

Dağ u sahra kasr u bünyanı anın;

Cümle zikrullaha meşguldür hemin...

Kim ki ister ol sülûku seyr ede;

Bu kitabı başına tâc ede...

 

Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:

Kalbimin içinde cevahirden bir yapı gördüm; kırmızı yakuttan bir de kapı vardı.

Oradan girdim, hemen ileri vardım; cevahirden bir saray açıkça belli oldu.

Onun kapısı da, sarı yakuttandı; yapısı da saf inciden yapılmıştı.

Orta yerde bir çadır kurulmuştu; kapısı da yeşil zebercedden.

Bu çadırı da siyah bir nur kaplamıştı; gözlerin görmediği bir Hak nuruydu.

Buradan girdim, hemen yürüdüm; onda gizli hayranlık veren bir nur varmış.

Rengi turuncu idi, ama kendisi nurdu; pek parlaktı, bakarken gözler kamaşıyordu.

Bunu da gördüm, hemen ileri geçtim; o zaman, büyük bir iklim göründü.

Onun dağı, alanı, binaları tümüyle; Allah'ın zikriyle meşgul idi.

Her kim bu sülûke girip yürümek isterse; o kimse, bu kitabı başına taç etmeli...

              ALTINCI BÖLÜM

6. NEFİY VE ÎSBAT NE DEMEKTİR?

Kelime-i-tevhid-i-şerife, tarikat ehlince üç mânaya gelir buyurulmuştur:

Müptedi (yolun başındaki) sâlike:

LÂ MABUDE İLLALLAH (Allah'tan başka ibadet edilecek zat yoktur.)

 

Mutavassıt (yolun ortasındaki) sâlike:

LÂ MAKSUDE İLLALLAH (Allah'tan başka maksad yoktur.)

 

Müntehi (yolun sonundaki) sâlike:

LÂ MEVCUDE İLLALLAH (Allah'tan başka mevcud yoktur.)

Sâlik, yedi letâif bahsinde zikrolunan hassaların zuhurunu şeyhine bildirdikten, izin ve icazetini aldıktan sonra, mürşidi­nin izni ile NEFİY ve İSBAT'a geçer. Yukarıdan beri anlatıl­mağa çalışıldığı gibi, tam bir temizlikle tenha bir yerde kıble­ye yönelerek dizleri üzerine oturur ve alışık olduğu teveccühü eda ettikten ve yedi letâife ait ve her birinin hissesi olan ism-i- celâli okuduktan sonra, o teveccühü bozmaksızın tevhide baş­lar:

— LA... (YOK...)

Kelimesini okurken, Arapça aslına göre yazılan bu kelimeyi, açık bir şekilde alttan göbeğinin üstüne yazılmış görmeli; bir dalı sağında, diğer dalı ise solunda hissetmelidir. Okurken, sesini beyninin ortasına duyuracak kadar uzatmalıdır.

 — ÎLÂHE... (İLAH.)

Kelimesini okurken de LA kelimesini götürdüğü beyninin ortasından başlatmalı, sağ küreğinin üzerine getirdiğini tasavvur etmelidir.

 — İLLALLAH... (Ancak Allah vardır.)

Kelimesini alırken de bu kelimeyi; sağ omuzundan itibaren yazıldığını ve çam kozası şeklindeki kalbine kadar o şekilde geldiğini tasavvur' etmelidir.

 (LÂ) kelimesini, göbeği üstüne bir celi kalem ile yazarak, bir ucu sağ ve bir ucu sol yana ki, başta damağının ortasına ka­dar çekilmiş farz eder. (İLAHE) kelimesi de damağının orta­sından alıp, sağ küreği üzerine uzanmış olarak tasavvur eder. (İLLALLAH) kelimesini, sağ küreğinden kalbine yazılmış farz eder. Nefesi, göbeğin altına hapsedip, bir nefeste üç kerre ke- Kelime-i-tevhidi okumağa başlar. Şöyle ki:

Ondan sonra; göbeğinin altında nefesini tutmalı; bir nefeste üç kere, anlatılan şekilde, işaret edilen manaları düşünerek kelime-i tevhidi okumaya başlamalıdır.

Şöyle ki:

— LA... (YOK.)

Kelimesini göbeğinin üstünden alıp yukarıya doğru çekenken; yeryüzünden arşa, arştan dahi yeryüzüne kadar tüm varlığın hemen her zerresini fena bulup yok olmuş kabul etmelidir. Hatta, kendisini dahi, ortadan silinmiş görmelidir.

Bundan sonra:

— İLAHE... (İLAH.)

Kelimesini getirip sağ küreği üzerine bırakır. Bu arada:

— Haktan başka bir şey yok... ölçüsünü elden bırakmaz.

Sonra:

— İLLALLAH (Ancak Allah vardır.)

Kelimesini, kalbinin üzerine yapıştırır, içinden şöyle der:

— Haktan gayri hiçbir şey yok ancak, varlığı mutlak gerekli Yüce Zat vardır...

  Bundan sonra:

— MUHAMMEDÜN RESULÜLLAH... (Muhammed, Allah'ın elçisidir.)

Cümlesini, dahi, fikrine getirmeli ve bunu, Yüce Allah'a vuslat için bir vesile bilmelidir.

Daha sonra, nefesini bırakır. Nefesini dışarı verir iken de:

İLÂHÎ ENTE MAKSUDÎ VE RIZAKE MATLUBÎ

 (Allah'ım, maksadım sensin; talebim hoşnutluğundur.)

Diyerek, iki nefesinin arasını, akla gelebilecek bütün diğer dü­şüncelerden korumak suretiyle, yirmi bir nefeste altmış üç Kelime-i-tevhid okur.

Bu tertip ile, her gün okumağa devam ederek, herhangi bir belirti görülmezse, daha ziyade dikkat ve gayretle bir ne­feste yedi kerre Kelime-i-tevhidi okumağa çalışır ki, böylelikle yirmi bir nefeste yüz kırk yedi tevhid-i-şerif okumuş olur. Bu suretle devam ederse, Allahu Teâlâ’nın inayetiyle ihsan buyu­rulan İlâhî feyizlere ve başarılara ait belirtileri görür ve bu ih­sanın zuhurunda:

İLÂHÎ ENTE MAKSUDÎ VE RIZAKE MATLUBÎ

Zikrinde ve fikrinde daim olur. Bu ihsanın birisinde eğleşip kalırsa, çamura veya bir batağa düşmüş ve temizlenmesi ga­yet güç, büyük bir tehlikeye düçar olur. Hiçbir şeye gönül bağ­lamamalı, kendisini bütün bütün yani baştan ayağa varıncaya kadar nura bulanmış görmesi ihsan olunsa dahi daima artan ve ilerleyen bir niyaz içinde :

İLÂHÎ ENTE MAKSUDÎ VE RIZAKE MATLUBÎ

Zira, ism-i celâl, zata bağlı beraberlik cezbesini elde etmeye sebeb olur. Kelime-i Tevhid ise, zata bağlı kayyumiyet cezbesini elde ettirir.

Edeplerine uygun olarak; zikreden kimse, zikrini sürdürür ise; zikrin sonucu faydalar elde edilir.

Şöyle ki;
NEFİY tarafında, beşeriyet varlığı silinir; İSBAT yönünde ise, kayyumiyet cezbesi ortaya çıkar. Bu manada şöyle denilmiştir:

(Tevhid tamam olunca, cezbe zuhur eder. Cezbe zuhur edince, Allahu Teâlâ'dan gayri her şey yok olur. Ancak, Allahü Teâlâ’dan olan kalır) buyurulmuştur.

Kur’an-ı-kerimde ve vahiy menzilinde de buna işaret var­dır :

Sizin yanınızdaki dünya malı tükenir. Allah katındaki rahmet hâzineleri ise hâkidir. (En-Nahl: 96)

Ancak, zâkir zikrini yirmi bire ulaştırır ve zikrinin neti­cesi zuhur etmezse, bilmelidir ki; zikir şartlarında kusuru var­dır. Bu takdirde, işe yeni baştan başlamalı ve zikrin şartlarını yerine getirerek, huşû ve huzû üzere mânasını düşünerek, dün­ya veya âhiretle ilgili hayır ve şerri, ilmi ve amelleri, insanlığın fâni ve geçici olduğunu ve akla gelen ve gelmeyen her şeyi, zihninden çıkarmalı ve NEFİY yönünden bunları kalbinden ta­mamı ile silmeli ve İSBAT yönünden Hakkın varlığını ve bir­liğini düşünerek ilim ve kitap okumalı, bahis ve çekişmelerden çekinmelidir. Zira, tevhidin, akla dayalı şeylerle ilgili kılınması, Hakka yönelmeye perdedir. Bu arada, farz namazları ve sün­netleri tâdil-i-erkânına riayet ederek tam bir huzur ile edâ et­melidir. Zira, bir Hadis-i-kudside :

Onların üzerine farz kıldıklarımda olduğu kadar, hiç kimse bana yaklaşamaz, buyurulmuştur.

Bu sebeple, halktan uzaklaşmalı ve vakit kaybetmeden Tevhid-i-şerif ile meşgul olmalıdır.

 



Zâkir, zikrinin neticesi olarak bazı belirtiler zuhur edince, mürşidine bildirir ve onun izin ve icazeti ile zikri terk ederek mürakabe’ye başlar ki, bu mürakabeye şu Hadis-i-şerifte işaret vardır:

Bir saat tefekkür etmek, yetmiş yıl ibadet etmekten hayır­lıdır, buyurulmuştur.

Bir âyeti-kerimede de:

Nice adamlar vardır ki ne ticaret ne alış-veriş onları Allahu Teâlâ’yı zikretmekten men'edip alıkoyamaz. (En-Nûr :37)

 Buyurulmak suretiyle, murakabeye işaret olunmuştur.

Sâlik, alışık olduğu teveccühle, kalbinde müşahedesine muvaffak olduğu yedi letâifin belirtilerini, nefiy ve isbat ve bü­tün ihsanullahın lûtfu ile ve tam temizlik içinde, kıbleye yö­nelerek oturmalı ve mürakabede bulunmalıdır. Bu mürakabenin en az bir saat olması lâzımdır. Daha fazla olursa aşkolsun; Allah rızasının yoludur ki, üç şekilde olur.

1)- Sâlik, yukarıda tarif olunduğu gibi, temiz ve gizli bir yerde oturur. Gözlerini yumar, kendisini bütün düşüncelerden uzaklaştırır. Sanki ölmüş gibi, bütün âzalarını hareketten alıkoyar. Bir kâr ve zarar diyarı olan bu fâni âlemi, ins ve cinni, melekleri, feriştehleri, hurileri ve gılmanları, cenneti ve ce­hennemi, yeryüzünden gökyüzüne ve gökyüzünden yeryüzüne varıncaya kadar her zerresiyle bütün mevcudatı, sanki hiç ya­ratılmamış ve kendisi de mahv ve yok olmuş farz ederek, her gün bu usul üzere mürakabe ile meşgul olur ve sonunda, Allahu sübhanehu ve teâlâ’nın lütuflarıyla vuslât sırları feth olunur ve Allâhu teâlâ’nın ihsanlarına mazhar olacağı umulur.

2)- Aynı şekilde mürakabe ile meşgul bulunduğu sırada, her türlü isteklerden, arzulardan vaz geçer, kendisini bütün düşüncelerden uzaklaştırır, zikrinde ve fikrinde hiç bir şey bı­rakmaz, ölü gibi bütün âzasını hareketten alıkoyar ve gözleri­ni kapayarak, emr-i-hak vaki olmuşta ölmüş, mezara konulmuş, aradan uzun zaman geçmiş, teni ve kemikleri çürümüş ve büs­bütün mahvolmuş, vücudundan hiç bir eser kalmamış farz ederek, en az bir saat, ortalama iki saat ve en çok üç saat müd­detle bu mürakabeye devam etmek suretiyle:

Ölmeden evvel ölünüz.

 Sırrı feth olunur ve böylelikle Allahu teâlâ’nın lütuf ve ihsanına mazhar olunacağı umulur.

3)- Aynı şekilde mürakabe ile meşgul bulunduğu sırada, her türlü isteklerden ve arzulardan vaz geçer, kendisini bütün düşüncelerden uzaklaştırır, zikrinde ve fikrinde hiçbir şey bı­rakmaz, emr-i-hak vaki olmuş, kabire konulmuş, bütün âzası yok olmuş ve vücudundan hiç bir eser kalmamış kıyamet kop­muş, yeryüzünden gökyüzüne kadar bütün mevcudat mahvol­muş, Haktan başka hiç bir şey kalmamış farz ederek, bir saat, iki saat veya üç saat müddetle bu mürakabeye devam eden sâlike:

(Bugün mülk kimindir?) diye sorulur. Kimse cevap ve­remez. Allahü Teâlâ buyurur: (Tek ve kahhar olan Allah’ın.)

EI-Mü’min: 16 âyeti kerimesinin sırrı zuhur eder, sessiz ve harfsiz:

Ey emin ve mutma’in olan nefis! Ondan razı olarak ve rl zasrnı kazanmış bulunarak Rabbine dön! Gir, Salih kulların zümresine... Gir, onlarla birlikte cennetime... (El-Fecr: 27, 28, 29. 30)

Hitabına mazhar olur ve vuslât sırlarına kavuşmuş bulunur.

Bir şiir:

Aşıkların al canını;

Ver anlara cananı...

Âşık neyler can ü teni;

İster hemen cananını...

 

Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:

Seven âşıkların canını al da onlara sevdiklerini ver.

Seven âşıklara ne ruh lâzım ne beden; onlar her halde sevgililerini dilerler.

            SEKİZİNCİ BÖLÜM

TARİKİN İNCELİKLERİ NELERDİR?

Azizim: Malûm olsun ki, sâlik mürşidinin himmetiyle sülûke başlayarak, alışık olduğu teveccüh ile, KALB' in hakkı olan 3000 ism-i-celâli bir müddet devamlı olarak okur da bir eser zuhur etmezse, mürşidinin telkini ile RUH'un, SIR'rın, HAFİ’nin, AHFÂ’nın hakları olan her birisi için beşer yüz ism-i- celâli ilâve ederek okumaya devam etmelidir. Böylece devamı sırasında, AHFÂ’ya varmadan herhangi birisinde bir eser zu­hur ederse, geri dönmesi gerekmez. Bundan sonra, daha ileri­sine yani LETAİF-İ-NEFS'e ve ondan LETAİF-İ-KÜL’ le geçme­li ve bu usul ile tâ mürakabeye kadar gitmelidir ki, müşahede ihsanından sonra, o letâif dahi ihsan olunur.

Eğer, AHFÂ’da ve daha sonra LETAİF-İ-NEFS’ te bir müd­det zikir ve fikirde devam ettiği halde, yine bir eser zuhur et­mezse, bu takdirde mürşit; o müridi karşısına alır, birlikte te­veccüh buyurur. Müridinin letâifine birer birer bakarak hep­sini açık bulursa, yukarıda yazılı olduğu şekilde onu müraka­beye kadar götürür. Eğer, mürşit teveccühünde sâlikin letâifini kapalı bulursa, onun yiyip içmesinde bir haram olduğuna, üzerinde kul hakkı bulunduğuna veya dedikodu gibi bir kusu­ru bulunduğuna hükmederek bu kötü huylarından vaz geçirinceye kadar kendisini zâhiren ve bâtınen terbiye eder. Yine bir eser zuhur etmezse, ezel pazarlığına yorulur, bulunduğu zikri üzerinde kullanılır. Ancak, o müridin mürşidi; kâmil ve mükem­mel olursa, ister ve dilerse; kudsî kuvvetiyle o biçare sâliki, letâifin bütün eserlerini göstermek suretiyle müşahedeye kadar götürür.

Bazı müritler de zeki, parlak ve kavrayışı çabuk olduğundan, kalbin nuru zuhur ederek müşahede vaki olur. Bunu, mürşidine haber verdiği zaman, mürşid onu örtbas ederek ve kendisine biraz sert davranarak birer birer her letâifin eserle­rini göstermek suretiyle mürakabeye kadar götürür.

Bazı sâlikler de zekâları ve teslimiyetleri dolayısiyle, mürşidinin de himmetiyle kısa zamanda letâifi, nefiy ve isbatı ve mürakabeleri görüp geçerek her türlü kuşkudan uzak Cenab-ı-Hakkın ihsanına mazhar olurlar.

Bazı sâlikler ise, kalın kafalılıkları yüzünden, letâif ve mü­şahedede kalp huzuruna ve rahatlığına varamazlar ki, bu tak­dirde mürşidin vazifesi sâlikini kalp huzuruna ve rahatlığına ulaştırıncaya kadar çalıştırmaktır.

Üç murakabe şeklindeki mertebeler, Allah’ın İhsanıyla hi­lâfet makamları olup, üç türlüdür:

1)- Tecellisi gereğince, kendisinde başkalarını irşâd kabi­liyeti bulunduğundan, ona o veçhile hilâfet verilir.

2)- Kendisinde irşât kabiliyeti bulunmadığından, yalnız hilâfet ihsan olunur.

3)- Kabiliyeti dolayısiyle sülûkü ikmal ettiğinden, ona da o veçhile ihsan olunur.

Ancak, bunlardan birisi tekmil-i-sülûk ederek, hilâfet ma­kamını ihraz edince:

— Halife oldum, ben de bir şeyhim, derse Allah korusun bu büyük bir tehlikedir ki, yedi derya paklayamaz.

Sâlikin, bu makamda selâmeti kendisini herkesten aşağı görmesi ve şeyhine karşı teveccüh ve muhabbetini arttırması­dır ki, bu takdirde kendi derecesi yücelir ve yükselir. Eğer, baş­kalarına karşı böbürlenir ve şeyhini eskisi kadar sayıp sevmez­se, kendi derecesinden o kadar kaybeder ki, hesabını ve sayı­sını bulamaz.

Sâlik, bir ânda arşı ve ferşi müşahede edebilecek kudret­te olsa bile, yularının yine mürşidi elinde olduğunu bilmeli ve her hususta teslim olmalıdır.

Seyrim içre uğradım bir şehre ben.

Görmedim o şehr içinde nesne ben...

Bir beyaz duman dahi hem kaplamış,

Çün taaccüb eyleyüp durdum heman.

Bir hitap erişti sırrıma o ân,

İrci'û deyu denildi bir hitap...

Canımı, tenden ayırdı o hitap,

Görmedim kendimi o demde ben.

Görünenin cümlesi hak, narda sen.

Ol arada çok tekellüm eyledi,

Yek harf ve savtlle değil idi,

Bir libas giydirdi hakken! idi,

Cümle renkler anda pünhani idi,

Çün girenler ol libas içre veli,

Zâhiri halk, bâtını haktır beli.

Nuri gider âlem İçre serteser,

Mahvolup kalmadı kendüden eser...

 

Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:

Bu yolda yürüyüp giderken, ben bir şehre uğradım; o şehir içinde ben hiçbir şey görmedim.

Orayı aynı zamanda bir beyaz duman kaplamıştı; bundan şaşırdım, hemen durdum.

O anda, özüme bir hitap geldi:

— «Dönünüz...»

Şeklinde bir hitab edildi.

O hitap, ruhumu bedenimden ayırdı; o arıda, ben kendimi göremedim.

O görünenin cümlesi Hak idi, sen neredesin? Bu arada çok söz söyledi.

Belli bir harfle, belli bir sesle değildi; bir de elbise giydirdi ki, Hakkani idi.

Bütün renkler onda gizlenmişti; o elbisenin içine girenler de velî

Evet, o elbisenin dışı halk, içi de Hak idi; artık Nuri âlemden tamamen gider

Silindi, kalmadı kendinden eser...

İSİMLERİN TECELLİLERİ ve FİİLLERİN TECELLİLERİ

Tecelli-i-Esma ve Tecelli-i Ef’al Ne Demektir?

Ey aziz! Malûm olsun ki, Allahu Teâlâ’nın rızasına ve Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin siyretine talip olup kemer bağlayan, can ve gönülden âşık ve sâdık olan sâlik, yukarıda anlatılan mürakabe ile meşgul olmağa devam edince, Allahu Teâlâ’nın inayetine mazhar olarak, tecelli-i-esmâ eserle­ri zuhur ettiği zaman görür ki; bütün bu zikir, fikir ve sözler ve diğer belirtiler, kendisinden değildir. Kendisi, tercüman mesâbesindedir ve söyleten Hak'tır. Bunun böyle olduğunu ayn- el-yakin ve beyn-el-yakin gördükten sonra; gökte uçan kuşların, yerde gezen hayvanların, bin bir türlü lügatlerle söyledikleri zi­kirlerini, ağaçların ve nebatlarını hepsinin hal diliyle tesbihle­rini de işitir. Sâlik, bu mertebeye ulaşınca, gezip yürüdüğü her yerde dinleyeceği vaazları, Kur’an-ı-Kerim tilâvetini, âlimlerin meclislerinde konuşulanları, sözün kısası, işitip, dinlediği şeyi;

— Bunlar da tercümandır. Bunları da söyleten Hak’tır, diyerek kabul eder, yani duyduğu her sesi Hak'tan işitir.

Bazı sâliklere, bu mertebede İRCİ’ IY hitabı zuhur eder. Ancak, bu mertebede iki yönlü olmaktan yani hem dünya işleriyle uğraşmak hem de sülûküne devam etmekten kurtulamamış bulunduğundan gece gündüz, dost derdi ve âhı ile çalışır ve kendisinden böylece isbat zuhur etmeğe başlar.

Her ne var ise, bu cihanda söylenir,

Söyleyene bakma canım, söyletir.

Söyleyen Hak’tır, cümleden söylenir,

Tercüman dil ve dudak hem söyletir...

Sâlik, şevk ve muhabbetle âh-ü-eniyn ederek murakabesiyle meşgul iken Allahu Teâlâ'nın ihsanı olarak TECELLİ-İ EF’AL (fiillerin tecellisi) zuhur eder ve sâlik kendisine bakar ve görür ki, kendisi bir ağaç mesâbesindedir. Bütün hareketleri kımıldaması durması, oturup kalkması, kuvvet ve kudreti ve buna benzer fiillerden her ne ki olursa olsun; kendisinden çıkar ve işlenir. Fakat, hepsinin faili Hak’tır ve kendisi ağaç gibi bir şeydir. Bunun böyle olduğunu ayn-el-yakin ve beyn-el-yakin görür, yerdeki ve gökteki vahşi hayvanlar, kuşlar, ağaçlar ve meyveler, nebatlar ve çiçekler hepsi tamamen birer âlettir. Bütün bunların, yani ins ve cin ve bütün mevcudattan çıkan fiillerin hepsinin faili de Hak’tır. Bunların da birer âlet olduğunu ayn-el-yakin gö­rür. Ancak, hâlâ iki yönlü olmaktan kurtulamadığı için, gece gündüz dost cemalini arzulayarak ah-ü-enin içinde bulunur, iş­te, bu sırada mürşidinin ruhaniyyetinden imdat isteyerek mu­rakabesine devam etmek suretiyle TECELLİ-İ-SIFAT ve TECELLİ-İ-ZÂT eserleri de zuhur eder.


SIFATLARIN TECELLİLERİ VE ZAT TECELLİSİ

Tecelli-i-Sıfat ve Tecelli-i-Zatın Belirtileri Nelerdir?

Sâlik, devamlı olarak murakabesiyle meşgul iken, TECELLİ-İ-SIFAT eserleri zuhur eder ve bu suretle Allahu Teâlâ'nın ihsanına mazhar olur. Sâlik kendisini bir ayna gibi görür ve o aynada SIFATULLAH'ı müşahede eder. Bu mertebede, yerde ve gökteki vahşi hayvanlar, kuşlar, ins ve cin, ağaçlar, nebat­lar, bunların meyve ve çiçekleri, sözün kısası zerreye varıncaya kadar bütün mevcudattan her ne görürse, gördüğünü bir ayna görüp, o aynadan SIFATULLAH'ı müşahede etmeğe başlar. Her aynada, aynanın rengine göre aynel-yakin ve ilm-el-yakin sâlike müşahede vâki olur.

Burada, akla bir soru gelebilir:

— Bir nice yüz bin renkte görünmek nedendir?

Hemen cevap verelim ki, gerçekte görünen birdir. Ancak, her aynada görünen, aynanın rengi olarak zuhur eder. Aslında, görünen birdir. Hakkın sıfatıdır.

Sâlik, şevk ve muhabbetle, âh-ü-enini arttırarak ve mürşidinin ruhaniyyetinden imdat isteyerek mürakabeye devam ederken, onun bu perişan haline merhameten, Allahu teâlâ sonsuz lütuf, kerem ve ihsanı ile ve Zâtı ecel ve âlâsı ile tecelli kılar. Buna tahammül edemeyen sâlikin bütün vücudu titre­meğe başlar ve sanki bütün azaları parça parça olarak yanıp tutuşur ve bir avuç kül olur. Onu da rahmet deryasına atar­lar ve artık sâlikten zerre kadar eser kalmaz. O kadar ki, yer­yüzünden gökyüzüne ve gökyüzünden yeryüzüne kadar melek­ler, ins ve cin, vahşi hayvanlar ve kuşlar, nebatlar, deryalar, sahralar, dağlar ve taşlar sözün kısası zerreye varıncaya kadar, bütün mevcudat yanar, Zât-ı-Hak'ta mahvü-perişan olur ve Zât-ı-ecel ve âlâdan gayri hiçbir şey kalmaz.

İşte, tam bu halde iken sessiz, harf siz:

Bütün duâlar, senalar ve ibadetler, Allah Teâlâ’ya mahsustur. Allahu Teâlâ’nın selâmı, rahmeti ve bere­keti, senin üzerine olsun.

Hitabı kulağına gelince, sâlik iradesiz:

Selâm bizlere ve Allahu Teâlâ’nın sâlih kullarına olsun, deyince:

— Kulum! Ben, senden razıyım. Sen de benden razı mı­sın? hitabı sırrına vâsıl olur. Artık, kımıldamağa mecali kal­mayan sâlik, secdeye kapanır ve öylece kalır. Bu halde iken, sonsuz kerem, lütuf ve İhsanı ile:

— Kulum! Bunca zamandır ettiğin ibadetler, zikrin ve fik­rin ve kulluğun rızaya muvafıktır. Razı olduğum için, bundan sonra artık rahat ol! hitabı da sâlikin sırrına zuhur eder. O zaman sâlik:

— El ‘aman... El ‘aman... diye feryat ederek ve:

— Kula, kulluk gerektir, diyerek öncekinden fazla, zikir ve fikrine dikkat ve kulluğunu tam ve eksiksiz olarak yerine getirmeğe gayret eder.

Bu hal üzere, hayretten hayrete düşerek bu fevkalâde sey­rana hayran devam ederken, kendisine akılların alamayacağı, zihinlerin eremeyeceği bir lütuf, kerem ve ihsan ile yeni bir te­celli daha zuhur eder ki, artık sâlik her oturduğu kalktığı, her gezip yürüdüğü yerde:

ENEL-HAK.

(Ben hakkım)

Sırrına mazhar olur ve içinden tamamen iradesiz olarak

ENEL - HAK...  ENEL - HAK-

(Ben hakkım - Ben hakkım..)

diye çağırmağa başlar ki, bu hal FENA - FİLLAH sırlarının zu­huruna işarettir.


ONBİRİNCİ BÖLÜM

FENÂ FİLLAH ve BEKA-BİLLAH NE DEMEKTİR?

Sâlik, devamlı olarak mürakabe ile meşgul olur. Şevk ve muhabbeti gittikçe artar. Kulluğu, doğruluğu, ve kemer-beste istikametiyle ve ayni zamanda mürşîdinin ruhaniyetinden imdat istemesi dolayısiyle FENÂ - FİLLAH tecellisi, Allahu teâlâ’nın lûtfu, keremi ve İhsanı olarak zuhur eder. Burada sâlik kendisini fenâ sahrasında bulur, mal ve mülk, evlât ve ayal, ibadât ve tâ’ati tamamıyla mahvolmuş ve kendisi de müflis olarak Allahu Teâlâ'nın amanında kalmış gibi olur. Sanki, kendisi Âdem neslinden vücuda gelmemiş, Âdem ve âlem, yer­yüzünden gökyüzüne ve gökyüzünden yeryüzüne kadar melek­ler, ins ve cin, dağlar, sahralar, nehirler ve deryalar ve bütün zerreleriyle mevcudat da sanki hiç vücuda gelmemiş gibi olur. Artık ne kendisi ne de mevcudat vardır. Bu hal üzere aklı ba­şından gitmiş dururken:

Yeryüzünde her şey fânidir. Ancak, azamet ve ikram sahi­bi olan Rabbin celle şânenin zâtı bakidir.  (Er-Rahman: 26-27)

Âyeti kerimesinin hükmü gerçekleşir.

Sâlik: (Bu mevcudat nasıl fenâ bulur? Parlak ve aydınlık görünür? Gündüz, güneşin doğması ile hepsi yok makamında mahvolmuş görünür?) diye sorarsa, bütün mevcudat ve bir kâr ve zarar diyarı olan bu âlemler, Zâtı-Ecel-alâsına nisbetle bir yel kadar bile değil; belki ondan da hakirdir. TECELLİ-İ-ZÂT'ın vukuu ile bütün mevcudat fânidir ve mahvolur.

Sâlik, bu makamda da şevk ve muhabbetini arttırarak ve mürşidinin ruhaniyyetinden imdat isteyerek murakabesine de­vam ederken, Allahu Teâlâ sonsuz lütuf, kerem ve İhsanı ile BEKA - BİLLAH tecellisini zuhura getirir. Bu, Hakla baki alâ­metidir ki, âlem-i-lâhuta kadar çıkar. Doğudan batıya bütün mevcudat, melekler, ins ve cin, vahşi hayvanlar ve ağaçlar, nebatlar, meyveler ve çiçekler zerreye varıncaya ka­dar her şey önünde açılır ve kendisine artık gizli örtülü bir şey kalmaz. Karanlık gecede, kara taş üzerinde kara karınca­nın yürüdüğünü görür, ayağının sesini işitir. Bu öylesine bir ihsandır ki, anlatmakla anlamağa imkân ve ihtimal yoktur. En küçük zerreye kadar, bütün mevcudat sâlike itaat eder ve boyun eğer. Kendisi:

— Evveliyn ve âhiriyn ilimlerini sana ihsan eyledim. Var, git kullarımı irşât edip bana getir, hitâb-ı-izzetine mazhar olur.

Sâlike, Libâs-ı-Hakkani giydirilir, Şeriat-ı-Ahmediyye'ye büründürülür ve mülk âlemine döndürülür.

Her şey, aslına rücû edecektir, sırrına mazhar olur.

Bir şiir:

Fena sahrasını görmezse salik;

Olamaz billah irfana malik...

Ne bilsün bekada seyri o salik;

Enel-hak sırrında kalur utanık...

Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:

Salik, fena alanını görmeyince, vallahi irfan sahibi olamaz.

Enelhak (Ben Hak) sırrında utanıp kalan salik, bekada gitmeyi nasıl bilsin?

Ey aziz! Malûm olsun ki. Yukarıdan beri belirtilen yerleri okuyanlar veya görenler, acaip fikirlere düşmemeli, kıt ve kısır akılları ve yarım yamalak anlayışları ile kendisine göre yorumlamamalı ve sakın sakın dil uzatmamaya da dikkat etme­lidir. Bunu, önemle rica ve niyaz ederim. Zira, bu makam, çok tehlikeli bir yerdir. Allahu Telli, sizleri ve bizleri korusun. HAL kabilinden bir şeydir. Düşenin bir parçası bile bulunmaz ve yeri cehennemin gayyası olur. Biz, KAL yani söz ile bu ka­dar ifade edebildik:

Ârife bir işaret yeter

           ONİKİNCİ BÖLÜM

ZÂTULLAH’A MÜSTAĞRAK OLMANIN SIRRI NEDİR?

ZÂTULLAH’A MÜSTAĞRAK OLMANIN (Allah'ın zatında dalgın yaşamak) SIRRI NEDİR? BU MAKAMA ERİŞİLDİKTEN SONRA GÖZETİLECEK HUSUSLAR VE İNCELİKLER NELERDİR? TECELLİLERİ NASIL OLUR?

Yukarıda dört bölüm halinde zikrolunan mertebelerden geçen sâlik, Allahu sübhanehu ve teâlâ’nın tevfiki ve mürşi­dinin himmetiyle MÜŞAHEDE ihsanına mazhar olduktan son­ra, Cenab-ı-kadir-i-müste’ân ve Feyyaz-ı-mutlâkın sonsuz faz­lı ve keremiyle, Zât-ı-ecel ve âlâsından bir tecelli daha zuhur eder, en küçük zerreye varıncaya kadar bütün eşya zâtı eceli i âlâsında mahv-ü-perişan olur ve sâlik de zamandan ve mekân­dan beri olarak o zâtı vâlâ’ya müstağrak bulunur ki, böylelikle küçücük bir damla olan kendisini deryaya vermiş ve artık ne can ve ne de cihan kalmıştır. Bundan öte ne sâlik vardır ne de zerreye varıncaya kadar bütün mevcudat vardır. Hiç birisin­den eser kalmamıştır, hepsi Zât-ı-ecelli âlâsında mahvü-perişan olmuşlardır ki, işte bu mertebeye de ZÂTULLAH’A MÜSTAĞ­RAK OLMAK (Allah'ın zatında dalgın yaşamak) derler.

Aradık Yusuf’u Kenân ilinde,

Yusuf bulundu, Kenân bulunmaz...

 

Hal, Kal ile (söz ile) bilinmez.

 Allahu Teâlâ’nın bu ihsanı da HAL kabilindendir. KAL ile ifade olunursa, ancak bu kadar imâ ve iş’ar olunabilir ki, ârife bu kadarı da kâfidir.

Ancak, bu mertebe sâlikin başlangıçtan buraya kadar zik­ri geçen tecellileri SEYRİ MÂ’ALLAH olup, kendisine başkalarını irşât kabiliyeti gelmesinin derecesi olur. Böylelikle, ZATULLAH’A MÜSTAĞRAK OLMAK, SEYR-İ-MÂ'ALLAH’ın tamamı derecesi olduğundan, Ehlullah için ELİF – BÂ makamın­da başlangıç derecesidir. Zira, SEYR-İ-FİLLAH’ta son bulmaz. Şöyle ki, bir sâlik Allahu Teâlâ’nın ihsanlarına mazhar olarak bin yıl ömür sürse, her nefes alışverişte birer tecelliye mazhar olsa, bir kerre zuhur eden tecellinin bir kerre daha tekrarı vâ­ki değildir. Ezelden ebede kadar gelmiş geçmiş bütün Ehlullah’ın tecellileri tekrar bir velide zuhur etmemiş olduğundan, SEYR-İ-FİLLAH’a da nihayet olmaz. Çünkü, nihayetten uzak­tır:

Allahu Teâlâ’ya hamd-ü-senâ olsun ki, bizi bu nimet ve makama hidayet etti. Şayet, hidayet etmemiş olsaydı, ken­diliğimizden bu doğru yolu bulmamıza imkân yoktu. (El-A’raf; 43)

Bu eserin yazarına ait bir şiir:

Seherlerde gör âşıklar gider sahraya ifnaya;

Olurlar cümleten ifna giderler andan ifnaya;

Varırlar öyle kim güya yoğ imiş bir eser anda;

Ne kendü var ne âlem tefekkürsüz bu esrada...

Dururken bir nida gelir: — Ne istersiz, verem size;

Benim ihsan-ı lütfumdan ne istersiz verem size...

Diyeler: — Rabbena... Bunlar, bu gönlümüz seni özler;

Gerekmez gayrı nesne hiç cemalin gözedir gözler...

Bu hali diyicek anlar tecelli kıla sultanı;

Beka ender beka olup görünür ruy ü Sübhanî...

Görünce dost yüzün bunlar safalar bahşolur cana;

Bekada saltanat sürer şükürler lutf-ü Yezdan’a...

Cenab-ü Kibriya Hakki ne ihsandır bu ihsanlar;

Akıllardan fikirlerden müberradır bu ihsanlar...

Üçüncüde yine bizzat tecelli eyleye ol zat;

Eser kalmaya bunlarda olalar zat ile bizzat...

Yeter bu sözlerin Nuri alan bir noktadan almış;

Bulan dostunun visalini hakikat nuruna dalmış...

 

Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:

Âşıkları seher vakitleri görmelisin, çöle kaybolmaya giderler; tamamen yok olurlar, ondan sonra yok olmaya giderler.

Varacakları yere öyle varırlar ki, kendilerinde bir iz yokmuş gibi; bu gece yolculuğunda ne kendileri ne de fikre dalmayan başkaları var; Durup dururken, bir ses gelir:

— Ne isterseniz, size vereyim.

Benim ihsanımdan, lütfumdan neler istiyorsanız, size onu vereyim. Bunlar şöyle derler:

— Rabbımız, bu gönlümüz seni özler; başka hiçbir şey gerekmez, gözler cemalini görmeyi bekliyor.

Onlar böyle deyince, sultanî bir tecelli kılar; beka içinde beka olur, Sübhanî yüz görünür.

Bunlar dost yüzünü görünce, cana safalar gelir; beka makamında saltanat sürerler, Allah'ın lütfuna şükürler olsun.

Cenab-ı Kibriya hakkı için söyleyin, bu ihsanlar ne kadar büyük ihsanlardır; bu ihsanların ne olduğunu anlamak, hatta düşünmek, akıldan fikirden uzaktır. Yüce Zat, üçüncü kere bizzat yine tecelli eyler; o zaman bunlarda eser kalmaz, bizzat Yüce Zat ile olurlar.

Nurî, bu kadar söylediğin yeterlidir; zaten alan tek noktadan almış, dostuna ulaşmayı bulan hakikat nuruna dalmıştır.


MÜRŞİD-İ-KÂMİL İLE MÜRİD ARASINDAKİ MÜNASE­BETLERDE BİLİNMESİ VE BELLENMESİ GERE­KEN İNCELİKLER NELERDİR?

 Sâlik, bir mürşid-i-kâmilin mübarek elini tutup, hizmeti­ne girdiği ve emirlerini yerine getirmek için canla ve başla ça­lışmağa başladığı gün, anasından doğup dünyaya yeni gelmiş gi­bidir. Artık, mürşidi onun mânevî babasıdır ve İlâhî feyzin me­mesini ağzına vererek ona İlâhî feyzi emzirmeğe başlar ve mü­ridini Allahu Teâlâ’nın rızasına varacak yola ulaştırır.

Ancak, müridin kabiliyet ve İrfanı ve teslimiyyeti bakımın­dan, bazısı kısa zamanda, bazısı da aradan uzun zaman geçtik­ten sonra erginlik çağma girer ki, manevî babası olan mürşid-i-kâmil, sanki sonsuz ve hesapsız mücevherlere mâlik imiş gi­bi, müridine haline göre biraz mücevher ihsan ederek, kendisi­ne İlâhî feyzin ticaretini gösterir. Eğer, mürit bunun değerini bilmeyerek sermayeden ziyan ederse, hepsini elinden alır ve bir zaman böylece gezdirir. Daha sonra, biraz mücevher daha ihsan eder. Bu defa da sermayeden ziyan edecek olursa, tek­rar elinden alır ve onun terbiyeye muhtaç olduğunu anlayarak terbiye kapılarını açar.

Mürit, verileni kaybetmeyerek kıymetini bilir ve ticaretin­de başarı gösterirse, o zaman biraz daha ihsan eder ve onu alış­verişe başlatır. Yani, sülûkün başlangıcını ihsan eder. Sâlik, bu ihsanları kaybetmeyerek ilerledikçe daha fazlasını ihsan buyu­rur. O kadar ki, sâlik o mücevherler içinde gark olur.

Böylelikle, sâlik erginlik çağına girmiş ve erginliğini isbat ederek mânevî babasının güvenini kazanmış olacağından, mürşidi bütün mücevherleri kendisine ihsan eder ve alış-veriş usullerini de gösterir ve öğretir.

Bu dönemde; müridin, mürşidinin himmetiyle kendisine ihsan olunan mücevherleri kaybetmemesi, gayet sağlam bir altın sandığa koyarak muhafaza etmesi gerekir. Kendi kendine

— Gerek bu sandıkta bulunanlar ve gerekse bütün diğer mâlik olduğum şeylerin hepsi, bana mürşidimin ihsanıdır. Bu fakir, müflis bir biçareyim, diyerek bütün hizmetlerini ve emir­lerini yerine getirmeğe evvelkinden fazla çalışmalı, rızasını ve duasını almalı, kendisine emanet olunan şeylerin zerresini bi­le kaybetmemeğe gayret etmelidir.

Böyle bir dikkat ve gayret içinde bulunan müride, mürşi­dinin himmetiyle SEYR-İ-FİLLAH’tan nihayetsiz derecelere ulaşmak ihsan olunacağına, asla şüphe edilmemelidir.

Bu arada, mürit:

— Artık erginleştim, olgunlaştım. Bu kadar da mücevhe­re mâlikim. Bundan böyle, mânevi babaya ne ihtiyacım var? yollu bir davranışa cesaret eder veya buna benzer bir durum gösterirse ve mürşidinin rızasını gözetmeyerek:

— Bundan sonra biz de başlı başımıza bir sultan olduk, gibi hallere düşerse, kısa zamanda bütün o mücevherleri ka­yıp ve telef eder ve Allahu Teâlâ'nın âmanında bir müflis ola­rak kalır. Bundan sonra, kendisine taraf-ı-ilâhiden mücahede kapıları açılır. Bir müddet, o mücahede içinde çalışıp durursa da aslâ faydası olmaz, şaşkın ve üzgün ortalıkta kalıverir.

Eğer, kusurunu anlayarak, bu mücahede rüzgârının ne yön­den olduğunu fark edebilirse ve sıdk ile aman diyerek mürşi­dine yüz döndürüp gelir ise, mânevi babası olan zâtın şefkat ve merhametine kalmıştır. Dilerse, eski halini tekrar ihsan bu­yurur, dilerse kendisini o halde bırakır.

Bir diğer husus da şudur:

Malûm olsun ki, bazı sâlikin tecellisi gereğince, SEYRULLAH vuslatı karanlıkta zuhur eder. Yani, yedi letâifte bir nur eseri görünmeyerek vuslât olur. Ancak, bu suretle giden sâlik, yalnız nefsini kurtarmış olur. Başkalarının irşat ve tesellisine kabiliyeti olmaz. İşte, böyle karanlıkta gidip, kendisini kurtar­mış olan müridin terbiyesi, yedi letâif'ten başlayarak zikir ve fikir ile meşgul iken, yine karanlıkta olmak üzere, kalp yönün­de biraz ağaçlar, akar sular ve bunlara benzer alâmetler görür. Bunu şeyhine ifade ettiği zaman, LETÂİF-İ-KÜL’e varıncaya kadar, mürşidinin telkiniyle bir müddet daha aynı şekilde gi­der ve gerek kalpte ve gerekse diğer letâifte yine karanlıkta ol­mak üzere ruhaniyyette veya cismaniyyette Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizi veya Cihar Yâr-ı-güzin (Dört halifeyi) efendile­rimizi veya Hazret-i-piri görür. Bundan sonra, kendisine LETÂÎF - İ - KÜL telkin olunur. Onda da biraz gittikten sonra, NEFİY ve İSBAT telkin olunur. Eserleri zuhur ettikten sonra, MÜRAKABE telkin olunur.

Bazı sâlikler de TECELLİ-İ-ESMÂ’da veya TECELLİ-İ- EF’AL’de yahut TECELLİ-İ-SIFAT'ta kalır ve daha ilerisine gi­demez. Tecellisi gereğince, orada eyleşip kalırsa, o zaman mür­şidi o sâlike TECELLİ-İ-ZAT’tan iki günde veya üç günde bir veya her gün huzuruna alıp teveccüh buyurur. Böylece, o sâlik düçar olduğu tehlikeden kurtulur ve selâmete ulaşarak ileriye geçirilir. İleri geçmesi mümkün olmadığı takdirde, bulunduğu hal üzere kullanılır. Çünkü, tecellisinin gereği böyledir. Fakat, o müridin mürşidi kudsî kuvvet sahibi ve mâliki, kâmil ve mü­kemmel bir zat olursa o zaman biçare sâliki kudsî kuvveti ha­sebiyle tâ Zatullah'ta müstağrak olmak derecesine kadar gö­türür.

Önemli bir husus daha vardır:

Sâlik, sülûke başlayıp ta kalbin nuru zuhur edince, key­fiyeti şeyhine bildirdiği zaman, birden ileri geçirmemeli ve o nurun sebâtı için birkaç gün o mertebede tutmalıdır. Ondan sonra, ruha geçirmeli ve sırası ile her birinin eserleri zuhur et­tikçe, üçer beşer gün bekletilerek LETÂİF-İ-KÜL’le vardırılmalıdır. Eğer, sâlik LETÂİF-İ-NEFS’e vardığı zaman, arada biri­nin nurunu kaybediverirse, onu tekrar buldurmadıkça daha ile­ri geçirilmemelidir.

Bazı sâliklere de bu letâif arasında kabirlerin veya kalblerin keşfi gibi gaipten bazı alâmetler zuhur eder ve kendisin­de ilişiklik belirtisi görülürse bu tehlikeden o sâliki geçirmek için:

— Bu gibi şeyler tehlikelidir, diyerek yüz vermemeli ve biraz sert davranmalıdır. Sâlike:

— Bunlar, erkeklerin aybaşı hali görmesi gibi şeylerdir. Bizim maksadımız ise vuslâttır, denilmek suretiyle o ilişkilerden geçirmeli ve bu tehlikeden kurtulması için mürşit kendi hücresinde, müridinin gıyabında teveccüh buyurmalıdır.

           ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM

HİLÂFET - KUTUP - GAVS

SIRRI-HİLÂFET NEDİR? KUTB-ÜL-AKTAB, GAVS-ÜL-A’ZAM, KUTB-Ü-ULA VE DİĞER KUTUBLAR İLE, EHLULLAH’IN MEVKİLERİ, MERTEBELERİ VE DERECELERİ NELERDİR?

Sırrı-hilâfet, her asırda bir zât-ı-şerife, Allahu Teâlâ’nın ihsanı olan bir husustur ki, Hazreti Seyyid-il-enbiyâ ve Sened- il-evliyâ vel-etkiyâ aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tehâya aleyhissalâtü vesselâm efendimizin izin ve icazetleriyle, bütün ümmeti Muhammed’in terbiyesi hususu, kendisine Allahu Teâlâ’nın ihsanı olur. Bu veçhile memurdurlar.

Böyle bir Zât-ı-şerife, sırrı hilâfet ihsan olunacağı zaman, Cenabı Vâcib-ül-vücut ve teâlâ ve tekaddes tarafından Hızır aleyhisselâma işaretle:

— Falan oğlu filân kuluma, sırrı hilâfeti ihsan eyledim. Var, müjde eyle, emriyle Hazreti Seyyid-il-enbiyâya gelir:

— Ya Resûlallah! Ümmetinden, filân oğlu filâna, Allahu teâlâ sırrı hilâfeti ihsan buyurdu. Ne emriniz olur? der. Fahr-i- âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, Hızır aley­hisselâma bir yeşil hil’at vererek:

— Var, imdi bu hil’ati o zata giydir ve kendisini alıp bu­raya getir, diye emir buyurur.

Hızır aleyhisselâm, hil’ati alarak o zata götürür ve:

— Resûlüllah aleyhi ve sellem size selâm etti. Bu hil’ati gönderdi. Tarafı İlâhiden size sırrı hilâfet ihsan olunduğunun müjdesiyle geldim. Buyurun, sizi bekliyorlar, der.

O Zât-ı-vâlâ-kadir (NA’AM) diyerek, hiç beklemeden Resûlüllah'ın huzuruna varır ve görür ki; bir yüce divan kurulmuş­tur. Kalem yazmağa, dil anlatmağa kadir olamaz. Hâce-i-kâinat, Hazreti Fahr-i-âlem, seyyidi evlâdı Âdem sallallahu Teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz, türlü mücevherler ve kıymetli taş­larla bezenmiş bir yüce kürsü üzerinde oturmaktadırlar. Sağ­larında ve sollarında bütün Enbiyâ-i-izâm ve Rusûl-ü-kirâm aleyhitnüssalâtü vesselâm, Cihar-yâr-ı-güzin (dört halife) ve bütün ashabı kirâm rıdvanullahi aleyhim ecmaiyn efendilerimizle, bütün pir­ler, kutuplar ve Ehlullah kaddesallahu esrarehüm hazeratı, her biri mertebelerine göre gayet süslü birer kürsü üzerinde otur­maktadırlar.

O anda. Hazreti Fahr-i-kâinat ve ser-defter-i-mahlûkat efen­dimiz, huzuru saadetlerine getirilen Zât-ı-şerifi    karşılarına alıp teveccüh buyururlar. Bu teveccühlerinde, bütün fi­illerini, sözlerini ve amellerini, yani siyret-i-seniyelerinin ta­mamını ihsan buyururlar ve kendi hallerini bütün bütün giy­dirirler. Daha sonra, o zata mücevherlerle süslü yeşil bir hil’at-i-şerif giydirerek, mübarek başlarına yine mücevherli bir Tâc-ı-şerif koyarlar ve üzerine bir de mücevherli sorguç takıp, buyururlar ki:

— Cenabı Kadir-i-kayyum, tarafı ilâhiyyesinden sana sır­rı hilâfeti ihsan buyurdular. Bizim dahi halifemizsin. Bütün ümmetimin terbiyesi, uhdene verilmiş ve havale edilmiştir.

Daha sonra, eline terbiye âletlerinden bir cendere, bir kamçı, ayaktan ve boyundan bağlamak için birer kement İhsan buyurur. Bunlar, birer tâbirdirler. Bunları, dünya âletleriyle kıyaslamamalıdır. Bu âletlerle terbiye edilmeleri gerekenleri, batıda olsalar doğudan yetişip aynı ânda icra buyurabilirler.

O Zât-ı-vâlâ-kadir için, o büyük mecliste hazırlanmış bu­lunan makam Sırrı hilâfet olan irşat postudur ki ona oturması emrolunur ve sonra, Server-i-enbiyâ ve Sertâc-ı-evlivâ. Mefhar-i-mevcudat ve Eşref’i-mahlûkat aleyhisselâm efendimiz hazretleri, el kaldırarak bir yüce dua ederler ve hazır bulu­nanlar (Âmin) diyerek ellerini yüzlerine sürüp (Fâtlha) buyururlar.

Duadan sonra, o Zât-ı-şerifin hilâfet müddetince irşât edeceği zevattan, zamanında ne kadarı geçecekse Ehlullah, inâbe alarak dervişleri, bu yüce mecliste Resûlüllah’ın huzuruna çağırılarak emir ve icazetleriyle o zatın ellerini öperler ve kendisine biat ederler.

Bu da tamamlandıktan sonra, o Zât-ı- şerife:

— Var, ümmetimi dilediğin gibi terbiye ederek Hakka ulaştır diye izin ve ruhsat verilir. Bu surede, Resulullah'ın icazetiyle hücrelerine gelir ve otururlar, kendilerine ısmarlanan rnemuriyetlerinin icrası ile meşgul olurlar.

Kendisine ihsan olunan terbiye âletlerinden Cendere tâbir edileni, o Zât-ı-şerifin bâtınında bir âlet olup, zâhir cenderesi gibi değildir. Belki, Allahu Teâlâ'nın ihsanı olan sırrı hilâfetin gerektirdiği bir keyfiyyettir. Terbiye edilmesi gereken kimse, doğuda veya batıda olsa, sırrı hilâfet nuru ile kendisinden ziyade haline vakıf olur ve o ânda o kimsenin bâtınen el ve ayaklarını bağlayıp bir yere götürür. Yani, tesbih böceği gibi tor-top edip cenderenin içine koyar. Ağzını, sıkıca bağlar ve bu hal ile sıkar. Bunu, zâhirde görmek mümkün değildir. İçerisinin yağı erir. Bazısını kamçı ile, bazılarının el ve ayaklanma ke­ment ile bağ vurur gibi, bazıları da yular gibi boyunlarından ve ağızlarından bağlanırlar. Terbiyeleri, neyi gerektiriyorsa öyle yaparlar.

O Zât-ı-şerif, zerreye varıncaya kadar her şeyi görür, Ken­disi için örtülü, kapalı bir şey yoktur. Bir müridi batıda, bir müridi de doğuda bulunsa ve kendileri de ortada bir yerde olsalar, müritlerinin ikisine birden Emr-i Hak vâki olup son demlerinde İblis bunlara musallat olsa, hilâfet nuru ile bu hali gö­rürler ve bunları İblis'in şerrinden kurtarırlar. O zata göre, kendisinden gizli bir şey yoktur. İster yakın, ister uzak, ister gece, ister gündüz olsun, onun için birdir, Her kişinin haline vakıftır. Kişinin kendi halini, kendisinden iyi bilirler. Nereye uzansa yetişir, nereye dilerse yakın veya uzak ayak basarlar, Göz açıp kapayıncaya kadar, nereye dilerse ve neyi görmek is­terse görürler. Onun için, gizil ve saklı bir şey olmaz. Her yer­de bulur ve bilirler. Herhangi yerde olursa, hazır bulunur, ku­sur ve tecellisine göre terbiyesini ederler. Dilerse, bir müridi­ni bir bakışta VASIL-I İLALLAH eder, Etmediğinin, mutlaka bir illeti ve hikmeti vardır. Bazıları, tez vakitte VASIL-I İLALLAH olurlar. Bazıları ise, uzun zamanda vuslât bulurlar. Zira, o Zât-ı Şerif daima, Resûlüllah'ın huzurunda bulunur. Bu sebeple her ne ki diler ve işlerse, Resûlüllah'ın izin ve ruhsatı ile­dir. Kendiliğinden bir şey dilemez ve işlemez.

İşte hu hallerle hallenmiş ve sıfatlanmış olan Zât-ı-şerif; bulunabildiği takdirde bütün cisimleri altın haline getiren ve KİBRİT-İ AHMER adı verilen olağanüstü kuvveti hâiz cisim nev'indendir. Fakat, Allah rızası yolunda bulunmak isteyen her talibe, hor sâlike, her Aşık ve sadıka mutlaka arayıp bulması ve başka bir iklimde bile olsa peşi sıra koşup araştırması ge­rekir.

Eğer, sâlik:

- Nasıl bilinir ve bulunur? diyecek olursa, alâmetlerinin sonu yoktur. Fakat, en önemlisi şudur ki, bu Zât-ı-vâlâkadirin her fiili, kavli ve ameli Resûlullah aleyhisselâmın siyreti gibi olup, aslâ buna aykırı harekette bulunmaz, kabul dahi etmez. İkincisi, üzgün bir kimse huzurlarına varıp mübarek yüzlerini görse, içindeki üzüntü bir anda gider ve yerine bir ferahlık gelir, içi açılır. Birer İnci tanesi halinde, mübarek ağızlarından dökülen sözlerinden sevinç hâsıl olur, meclislerinden ayrılmak İstenilmez. Üçüncüsü, yaşça ve rütbece büyük görünenler da­hi meclislerine gelince, ister istemez ellerinden öpmeğe mecbur ve hayır dualarını almakla mesrûr olurlar.

İşte, bu vasıfları nefsinde toplayan Zât-ı-şerifi, sâlik ve tâlip bulduğu ve bildiği zaman, hiç düşünmeden mübarek elle­rinden öpmeli, hizmetlerinde bulunmak için can ve başla gö­nüllü olmalı, mâlen ve bedenen güçleri yettiği kadar hizmetin­de bulunmayı ganimet ve emirlerini yerine getirebilmeyi nimet saymalı ve her hususta kendisine itaatkâr olarak teslimi külli ile teslim olmalıdırlar.

Kutb-ül-Aktab, Gavs-ül-A’zam, Kutb-ül-Ulâ ve Diğer Kutublar ile Ehlullah’ın Mevkileri, Mertebeleri ve Dereceleri Nelerdir?

Kutb-ül-aktâb'lık hizmet-i-celilesi, her asırda bir Zât-ı-vâlâ-kadrin uhdesine verilir ve o zat, Allahu sübhanehu ve Teâlâ’nın lûtfu ile HALİFETULLAH olup, iki cihanın tasarrufu bizzat kendisine Ihsan buyurulur ve dilediği gibi tasarruf eder.

Gavs-ül-â'zam tâbir olunan Zât-ı-vâlâ-kadr ise, Kutb-ül-Aktâb'a mülazımdır. Onun da tasarrufa kudreti varsa da el ve dil uzatmaz ve hiçbir şeye destursuz karışmaz.

Kutb-u-ulâ tâbir olunan Zât-ı-şerif de diğer kutupların evveli demektir.

Kutb-ül-aktâb, Gavs-ül-â'zam ve kutb-u-ulâ tâbir olunan bu üç zat, halk arasında ÜÇLER olarak anılan ve tanınan zat­lardır.

Bunlardan başka, YEDİLER ve KIRKLAR tâbir olunan zatlar da her biri birer kutub olmakla beraber, Allahu Teâlânın ihsaniyle Kutb-ül-aktâb’a hizmetçi düşmüşlerdir.

Bunların her birisi, hallerine göre birer yere memurdur­lar. Yani, Kutb-u-ulâ Bağdat, Halep ve Şam gibi beldelere mu­tasarrıf olurlar. Diğer kutuplar da hali halince birer ve ikişer yere mutasarrıftırlar. Hattâ, aralarında küffar beldelerine mu­tasarrıf olanlar da vardır. Ancak, bunların tasarrufları, Kutb-ül-Aktâb’ın emri iledir. Zira, Kutb-ül-Aktâb'ın, iki cihan'da tasarruf edemeyeceği hiçbir şey olmaz. Bütün eşyayı ve bütün Ehlullahı nefsinde toplamıştır. İki cihanda, iyi veya kötü her ne ki olursa, onun bilmesi ve dilemesi ve kalbinin oynamasıyla olur ve memuriyetinin icrasıyla vücut bulur.

Kutupların tasarrufları, memur bulundukları, yerde biz­zat bulunmaları demek değildir. Kendisi İstanbul'da bulunur ve memuriyeti Hindistan'da olur ama, bir ânda icrasına muk­tedirlerdir. Onlara göre, uzak veya yakın müsavidir.

Bunlardan başka, YÜZLER, ÜÇ YÜZLER, YEDİ YÜZLER ve BİNLER de vardır. Tarafı İlâhiden, bunlar da Kutb-ül-Aktâb-ın ve diğer kutupların hizmetlerine memurdurlar.

Ayrıca, ÜÇ BİNLER, YEDİ BİNLER, ON BİNLER de var­dır. Bunların, kâmil ve mükemmeli olsa bile, tasarruf işleri­ne karışmazlar ve bunlarla birlikte her asırda rivayete göre 124,000 VELİYULLAH mevcut bulunur. Kıyamet gününe kadar da bu mevcut hiç eksilmez.

Kutb-ül-Aktâb olan Zât-ı-vâlâ-kadr, vakti gelip Emr-i Hak vuku’u ile bekaya intikal edince, tarikin icabı ve gereği olarak kutbiyyet, Gavsül-â’zam’a Allahu Teâlâ'nın ihsanı olup, hilâ­fet bahsinde anlatıldığı gibi olur. Yani, Hızır aleyhisselâma, Al­lahu Teâlâ ve tekaddes hazretleri ilham buyurur:

— Falan oğlu filân kuluma, var selâm ile müjdele... Kutbiyyeti, kendisine ihsan eyledim, hitabı celilini duyar duymaz, Hızır aleyhisselâm Hazreti Seyyid-il-enbiyâ’nın huzurlarına ge­lerek:

— Ümmetinden falan oğlu filâna, Allahü Teâlâ tarafından kutbiyyet ihsan buyuruldu. Emrinizi bekliyorum, der. Fahr-i- âlem efendimiz, Hızır aleyhisselâma bir yeşil hil’at vererek:

— Var o ümmetime bizden selâm et... Bu hil’ati giyip gelsinler, buyurulur.

Hızır aleyhisselâm, o ânda gelir müjde ve selâm-ı saadeti tebliğ ve hil’ati takdim ederek, durmaksızın Resûlüllah’ın hu­zuruna götürür. Gözlerin görmediği bir yüce divan kurulmuştur. Gözler kamaştıran mücevherlerle süslü bir yüce taht üzerinde Sultan-ül-enbiyâ aleyhi ve âlihi efdal-üt tehâya efendimiz oturmuşlar, sağlarında ve sollarında rütbelerine göre bütün Enbiyâ-i-izâm ve Rüsûl-i-kiram aleyhimüssalâtü vesselâm ve Cihar-Yâr-ı-güzin (dört halife) ve ashab-ı-kiram rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmaiyn efendilerimiz ve bütün Ehlullah kaddesallahu Teâlâ esrarehüm hazeratı yerlerini almışlardır.

O Zât-ı-şerif, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendi­mizin huzurlarına vardığında, bizzat çağırarak teveccüh buyu­rurlar. Bu teveccühlerinde, kendi hallerini ihsan buyurup:

— iki cihanın tasarrufu senindir. Dilediğin gibi tasarruf et, buyurarak tasarrufuna işaret bir mühr-ü-şerif ihsan buyu­rurlar. Sırtına, mücevherlerle bezenmiş bir yeşil hil'at giydirir­ler. Mübarek başlarına, kıymetli taşlarla süslenmiş sorguçlu bir tâc koyarlar. Kendisini, Kutb-ül-Aktâb'a mahsus mücevher­lerle işlenmiş ve süslenmiş bir kürsü üzerine oturtarak, bütün kutuplara o Zât-ı-şerifin mübarek ayaklarını öpmelerini emir buyurarak bi'at ettirirler. Daha sonra, bütün Ehlullah da biat ederler. Nihayet, Fahr-i-âlem sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz el kaldırıp dua ederler ve hazır bulunanlar da (Âmin) derler. (Fâtlha) dan sonra, o Zât-ı-şerif Resûlüllah’ın emirleriy­le bütün kutuplara ve Ehlullah a her gün bu yüce mecliste ha­zır bulunmaları gerektiğini hatırlatır.

Zira, Kutb-ül-Aktâb olan Zât-ı-şerif, Allahü Teâlâ’nın hu­zurlarından ayrı olmayıp, Cenab-ı-Kadir-i-mutlâk cânibinden sessiz ve harfsiz her ne ki ilham olunursa, hizmete memur olan kutuplara Kutb-ül-Aktâb tarafından emrolunur. Böylece, zerre­ye varıncaya kadar bütün işler görülür ve görüşülür, önce, bu suretle bâtınen ve daha sonra da zâhiren icra olunur.

Bazan da Kutb-ül-Aktâb henüz hayatta iken, Gavs-ül-â'zam bulunan zatın siyret ve ahlâk güzelliği ve bütün halleri ve ka­villerindeki üstünlükler dolayısiyle, rızasıyla Gavs-ül-â’zamı kendi makamına getirir ve kendisi tasarruftan el çeker. Böy­lelikle, Kutb-ül-Aktâb hayatta iken, Gavs-ül-â'zamın Kutb-ül- Aktâb olması vuku bulur.

Kutuplardan birisine Emrihak vukuunda, tarafı İlâhiden Hızır aleyhisselâm gelerek Kutb-ül-Aktâb’a bildirir. Onlar da icabını düşünür ve ilham-ı-ilâhî ile nöbet değiştirmek gibi, ka­tarı oynatarak sonda bulunanları ileriye doğru götürerek dışa­rıdan birisini getirir ve katara ithal buyurur. Bazan da:

— Falan yerde, şu şekilde bir adam vardır, var onu getir, denilerek Kutb-ül-Aktâb ile Hızır aleyhisselâm memur olurlar ve gider o zatı getirirler. Bazan da:

— Var cihanı dolaş... Gecenin yarısında uyanık ve agâh birisini bulursan al getir, diye emrolunur, gidip getirirler. Bun­lar, birkaç tane olursa, aralarında en lâyık olanı alırlar. Ehl-i- islâmdan uyanık kimse bulunmadığı zaman, başka milletlerden bulunursa, onu alır götürürler.

Bu suretle seçilen kimseyi, Kutb-ül-Aktâb alarak Resûlüllah'ın huzurundaki divana götürür. Huzuru saadette hîlatîni giydirerek ölenin yerine geçirirler.

Her asırda, bu suretle Kutb-ül-Aktâb, Gavs-ül-â’zam, Kutb-u-ulâ ve diğer kutuplarla Ehlullah bu hal üzere gelip geçmek­tedir ve kıyamet gününe kadar da bu böyle devam edecektir.

Bazan, Kutb-ül-Aktâb, Sırrı-hilâfet ve Gavs-ül-â’zam’lık makamları, üç mertebe halinde Kutb-ül-Aktâb olan Zât-ı-şerifte olmak vardır.


Mürşid-İ-Kâmil Kime Denir? Mürşid-İ-Kâmile Düşen Vazifeler Nelerdir?

Allahu Teâlâ'nın emriyle her asırda, ilimleriyle amel eden âlimlerden, her konuda üstad sayılan kişilerden, Resûlüllah sallallahü aleyhi ve selleme halife olabilecek olgunlukta ve er­ginlikte bulunanlardan 10 -15 ve bâzan daha fazla mürşid-i-kâmil vardır. Vaktine göre, her biri birer büyük beldede irşâd ile memurdurlar. Bazan da üçü beşi, bir büyük beldede bulunur ve irşâda memur olurlar.

Ancak, bunların hepsi tıpkı tıpkısına siyret-i-Ahmediyyeyi baş tâcı etmiş, bir adım ayrı-gayrısı bulunmayan, ayniyle Re­sûlüllah Sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin siyretleriyle âmillerdir. Daima, huzuru Nebevi'de olmak üzere müteveccih­lerdir. Terbiye edilecek müridi, o makama danışarak tecellisi­ne göre terbiye ederler ve seyr-i-sülûkünü gösterirler. Bunlar, Halife-i-irşâd'dırlar. Sırrı-hilâfet bahsinde açıklandığı gibi, Re­sûlüllah'ın huzurunda bunlara da Allahu Teâlâ’nın aynı ihsanı vuku bulur ve müritlerini terbiye etmeleri için her birine bazı âletler verilir. O suretle terbiyeye memur olurlar. Ancak, sırrı-hilâfette olan Zât-ı-vâlâ-kadr, bu Zât-ı-şeriflerden üstün oldu­ğundan ve bu zevat evvelce olduğu gibi hâlâ da dereceleri ba­kımından Resûlüllahın postunda bulunduğundan, iki cihanda­ki bütün ümmeti Muhammed’in ve kendisine biat eden ve müritlerinin ve diğer kimselerin terbiyeleri de onlara tevdi edilmiştir ki, her birini tecellileri gereğince terbiye etmekle görev­lidirler.

- İnabe Almak

Hilâfet irşâdı ile memur olan Zat-ı-şerifin birinden, bir mürit inâbe almak istediği zaman, o zatın siyret-i-Nebeviyyeye uygunluğunu ve şeriat-ı Mustafaviyye’ye uyup uymadığını gör­meli ve kalp huzuru hâsıl olunca, inâbe edip ölü yıkayıcı elinde ölü gibi teslim-i-külli ile teslim olmalıdır.

- Müridin Görevleri

Bazı sâlike, zikri az ve bazısına da çok verilir. Bazılarına, farzlardan başka teheccüd, işrak, dûhâ, evvâbiyn ve tahiyyet-ül-mescit ve abdest namazı gibi nafile namazlar da emrolunur. Bazılarına da BIYZ orucu verilir ki, BIYZ aydın gün ve ge­celer anlamına gelir ve her kameri ayın 13, 14 ve 15 inci gece­lerinin günleridir. Bu suretle, her ay üç gün oruç tutulur ve bu­na BIYZ ORUCU denir. Bazılarına da Dâvud orucu verilir ki, Dâvud aleyhisselâmdan kalan bu oruç, bir gün oruç tutmak ve bir gün bırakmak suretiyle bir yıl sürer. Bunlar, müridin te­cellisinin gerektirdiği hususlardır. Bu sebeple, birine bakıp:

— Filâna çok, bize az verildi veya:

— Falana az, bize çok verildi, diyerek emrolunanı ne çok, ne az görmeli, gönlüne bir şey getirmeden kendisine emrolunanı yerine getirmeğe dikkat ve gayret etmelidir.

İbadetlerde olduğu gibi, zâhir hizmetlerde de böyledir. Ba­zılarına hafif, bazılarına da ağır hizmetler verilir. Bazılarını, huzura sık sık çağırarak taltif ederler. Bazılarını, seyrek olarak huzura kabul ederler, sert davranırlar. Bunların hiç birisine incinmemeli, alınmamalı ve gerek celâl yüzü ile, gerekse cemal yüzü ile hangi şekilde olursa olsun, bunları hakkında büyük ni­met bilmeli, cemalde mesrûr olduğu gibi, celâlde de mesrûr olmalıdır. Bu gibi davranışların bir hikmeti olacağını düşüne­rek, kötüye yormamalı ve daima rızada bulunmağa çalışmaktır. Zira, Ehlullah’ın sırrına, kıt ve kısır akıllarla erişilemez ve hareketlerinin hikmeti bilinemez. Sözün kısası, her halde ve her hususta rızadan büyük yol olmaz. Müride, her şeyden ön­ce edep ve erkân üzere hareket etmek gerekir.

Edeple Şeyh huzuruna girenler,

Onlardır hep saadeti bulanlar:

Dost ile dost olup didâr görenler,

Mülke sultan olup seyran sürerler… 


Müridde Edep

Şeyhin, tekkesi veya hariçte misafir kabul edecek bir yeri yoksa, evlerine giderek kapıyı vurmalı, içeriden: (Kimdir o?) diye sorulmadıkça girmeden beklemeli, sorulduktan sonra is­mini vermeli: (Filân dâ’ileri.) diyerek kendisini tanıtmalı, müsaade olunursa etrafına bakınmadan girmeli ve şeyhin hu­zuruna varılarak iki diz üzerine çökmeli ve mübarek ellerini öpmeli ve ayağa kalkılarak emirleri beklenmelidir. Oturması emrolunursa, gösterilen yere düşünmeden oturmalı ve tevec­cüh üzere durmalı, şeyh sormadıkça söylemek istediği şeyi söylememeli, konuşurken yüksek sesle değil, hafif ve mülayim konuşmalıdır. Sorulmazsa, susulmalıdır. Konuşmalarını, anla­mağa çalışarak dinlemeli ve anladığı kadarı ile yetinmelidir. Sorusuna cevap olarak bir menkıbe anlatırlarsa, sezmeğe gay­ret etmelidir. Sorulmadan bir şey söylememeli, hattâ bir müşkili dahi olsa, kalbinde tutup müteveccih bulunduğu halde durmalıdır. Ancak, sorarlarsa söylenmelidir. Konuşması sırasında bazı hususları saklamağa ve gizlemeğe çalışarak tekrar ettir­memelidir. Kalbine başka düşünceler gelirse, bunları defe uğ­raşmamalı:

— Beni, benden daha iyi bilir. Her halime vakıftır, düşüncesiyle ve teslim-i-külli ile durmalıdır. Bir cezbe veya istiğrak gibi bir hal zuhur ederse, onu da def’e çalışmamak, tam tes­lim olarak beklemelidir.

Şeyhin huzuruna varıldıkta, meclisinde başka şeyhler de bulunursa, onların da ellerini öpmelidir. Gerek şeyhin huzu­runda ve gerekse başka bir yerde başka şeyhleri övmekten veya kötülemekten de çekinmelidir. Başka bir kimse tarafın­dan, bu konuda söz açılırsa ve kendisi de cevap vermeğe mec­bur kalırsa, dilinin döndüğü kadar onları övmeli ve fakat:

— Onlar da şeyh adamlardır. Lâkin, şeyhime tercih ede­mem, demeli ve böylece sâbit kadem olmalıdır.

Şeyhin huzurunda iken aksırma, tükürme veya sümkürme arız olursa, kalben destur ile dışarıya çıkmalı ve onu def’ ettikten sonra, tekrar huzura girmelidir.

Kendisine HAL yönünden bir şey vuku bulunca, hemen gelip söylemesi hususunda izin verilmiş bile olsa, ihtiyata ve âdâba riayet etmeli, boş ve tenha bir vakit gözetilerek huzuruna varmalı ve ellerinden öptükten sonra ne diyecekse söyle­melidir. Ne emrolunursa, can ve gönülden kabul etmeli, hizmetinde bulunmalıdır. Eğer, dilediği zaman gelebilmesi için izin verilmemişse, huzuruna varıldıkta müteveccih durulmalı ve sorulmadan bir şey söylememelidir. Gerek bu gibi hususlar için ve gerekse başka maksatlar için ziyaret olunduğu zaman hu­zurda çok oturmamalı, biraz daha oturması emrolunursa oturmalı ve (Destur) diye kalkılarak şeyhin ellerini öptükten sonra, âdâp üzere yüzü şeyhine ve arkası kapıya gelmek üzere geri ge­ri giderek kapıdan çıkmalıdır.

Yolda giderken, ister yaya isterse bir vasıtaya binmiş ola­rak şeyhine rastlarsa, mümkün olduğu kadar gizlenmeğe ça­lışmalı, gizlenmek kabil olmazsa el ve etek kavuşturup! edep ile selâmını beklemeli, selâm verince boyun büküp kalben se­lâmını almalı, el ile ve sesle karşılık vererek teklifsizlik sureti göstermemelidir.

Mürit, fakir ise şeyhinin ihsanlarını kendisine nimet bile­rek almalıdır. Meclislerinde bulunurken, az veya çok bir şey ihsan ettikleri zaman, oturulan yerden uzanmamalı, ayağa kalkmalı, saygı ile verileni almalı ve mümkünse elini de öpmelidir.

Şeyhin, geçim sıkıntısı veya elbise ihtiyacı bulunur da müridin de bu sıkıntı ve ihtiyacı gidermek imkânı olursa, is­temeden yiyecek, elbise veya harçlık yetiştirmelidir. Bunlara benzer âdâp çoktur. Bu Zât-ı-şerifler, Allahu Teâlâ’nın ihsa­nına mazhar olduklarından, olur olmaz kusura kalmazlar. Fa­kat, her yönden âdâba riayet etmeğe çalışan sâlik, Allahu Teâlâ’nın lûtfu ile kısa zamanda maksatlarının ötesine vara­caktır.

Dergâhları ve hâriciyeleri olan şeyhlere de böylece gitme­li ve hizmetlerinde bulunmalıdır. Bu ziyaret ve hizmetleri kendisi için nimet bilmeli, emir ve tenbihlerini yerine getirme­ğe dikkat ve gayret etmelidir

Ne güzel ihsandır bu, kul iken sultan olur;

Âlem içre hükmedip, her dertliye lokman olur.

 Evveliyn ve âhiriyn, hem zâhirl ve batini;

Ne olursa bu cihanda, zâhiren hem bâtıni;

 Kutb-u-Aktâb hükmeder, Aktâb'dır hem işleyen;

Cümle emrine râm olmuştur kevn-ü-mekân...

 Hem halifedir cihanda, kutb-u-âli serteser;

Ne dilerse hep vücut bulur ol zat, ey bi-haber.

 Hızır İlyas’ı dahi hükmüne almıştır o şah,

Ne dilerse işletir, emrindedir bi-iştibâh...

 Şöyle bil kim, bu cihan içre veli ol şahtır,

Ne ki olur ve olacak, cümleye âgâhtır...

 Ger der isen haktır ol böyle güftâr söyledin,

 Hak sözün, doğru kelâmın, amma yanlış söyledin.

 Aç gözünü, kıl tefekkür işbu nazmı ey deli,

Kul olan hiç hak olur mu? Kim meğer ola veli...

 Bu cihanda kutb-u-aktâb ne kılarsa cümlesin,

 Emr-i-hakla kılar, ol arada koymaz kendüsün...

Kutb-u-aktâb birdürür canım, haber al Nuri'den;

 Kaf bâ tâ eyleyen mim’e varınca al haber...

 

Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:

Ne güzel ihsandır, şu kul olduğu halde sultan olur; âlem içinde hükmeder, her dertliye Lokman Hekim olur.

Öncekilerin ve sonrakilerin hem içi hem dışı; içten dıştan bu cihanda ne olursa olsun... Hep kutuplar kutbu hükmeder, kalan kutuplar da işi yürütür; hepsi emrine girmiş ne yer kalmış ne mekân...

Büyük kutuptur cihanda baştan başa halife olan; ne isterse var olur o zat, ey habersiz...

O şah, Hızır'ı da İlyas'ı da emrine almıştır; hiç şüphe edilmeye onlar emrindedir, ne isterse yaptırır.

Şunu bilesin ki, bu cihan içinde velî o şahtır; olanların ve olacakların hepsini bilir. Eğer dersen: — O Haktır.

Çünkü, sen böyle söyleyip anlattın; senin sözün gerçek, konuşman da doğru, ama yanlış söyledin.

Gözünü aç, bu şiiri iyice okuyup düşün, ey deli; kul olan hiç Hak olur mu, meğerki velî ola...

Bu cihanda kutuplar kutbu ne ederse hepsini; Hakkın emri ile eder, kendisini araya sokmaz.

Kutuplar kutbu birdir canım, haberi Nuri'den al; kafa ba ta eden mime gelince al haber...

 

Ey aziz! Malûm olsun ki, mürşit olan Zât-ı-şerif, inâbe vermiş olduğu müritlerini haftada bir veya iki defa toplamalı, halka gibi oturtmalı, teveccüh edebilmek için kendisi de hal­kanın ortasına girmelidir. Müritlerin, her türlü düşünceler­den uzaklaşabilmeleri için beş dakika kadar alıkoymak ve da­ha sonra her müridin karşısına varıp diz dize oturmalı ve alnını alnına dayayarak birer birer hepsine teveccüh buyurmalıdır.

-Teveccüh usulü de üç mertebede olur:

1)- Başlangıçta olan sâlike FENA - FİŞ - ŞEYH’ten olmak lâzımdır.

2)- Sülükte olan salike FENA - FİR - RESÛL’den teveccüh buyurulmak lâzımdır.

3)- NEFİY ve İSBAT’ta olan ve MÜRAKABE’ye varmış bu­lunan salike de FENA FİLLAH’tan teveccüh buyurul­mak lâzımdır.

Bu üç usulde de mürşit müridin kalbini alıp, kendi kalbine koyar ve kendi kalbinde bulunan İlâhî feyizlerden, müridin kal­bine akıtır.

Bir usulü de müridin kalbini kendi kalbinin altına getirir ve daha sonra İlâhî feyizle doldurur.

Bir başka usulü de müridin kalbini, kendi kalbiyle yan yana getirir ve İlâhî feyiz ile doldurur.

Bundan sonra, müridin kalbinde ters ve aykırı bir rıza işareti zuhur ederse şeyh, Allahu Teâlâ’nın ihsaniyle bunu se­zer ve müride yüzler, bâtınen gereken terbiye ile oralardan ge­çirir.

Mürşit olan Zât-ı-şerif, ne kadar müridi varsa, hepsinin siyretlerini islâh için kendi hücresinde teveccüh buyurur, ki, bu da iki şekilde olur:

Bütün müritlerinin kalplerini, bir araya getirir ve top­lar ve kendi kalbinden hepsinin kalplerine ilâhî feyiz doldurur.

Bütün müritlerinin siyretlerini islâh için Zât-ı-ecelli âlâ’ya müteveccihen oturur.

Saliklerin terbiyeleri de üç şekilde olur:

Bazısına, celâl yüzü göstererek terbiye etmek gerekir.

Bazısını da cemal yüzü göstererek terbiye etmek gerekir.

Bazılarına da celâl ile cemal arasında orta hal üzere ter­biye gerekir.

Bütün bunlar, mürşit olan Zât-ı-şerifin kalbine, tarafı İlâ­hîden ihsan olarak bahşolunur.


Müntehi (yolun sonunda olan) Sâliklerin Gözetmeleri Gereken Hususlar Nelerdir?

Sülûkü tekmil eden sâlike, gözetmesi gerekli beş şart vardır:

1)- Tam bir tevekkül içinde bulunmalıdır. Yani, yiyecek ve içecek, giyecek gibi şeylerde, buldukları ile kanaat etmeli; ye­mekte, içmekte ve giymekte: (Yarın şöyle yapayım.) gibi düşün­celeri tamamiyle kafasından silmelidir. Çoluk çocuk sahibi bile olsa, onların da yemelerinde, içmelerinde ve giyinmelerinde ve kendisine düşen bütün görevlerinde derin derin düşüncelere dalmamalı, zikrinden ve fikrinden başka bir şey düşünmemeli­dir.

Dünya hayatındaki mâ’işetlerini bile, aralarında biz tak­sim ettik. (Ez-Zuhruf: 32)

hükmüne bağlanmalı ve bütün işlerini Hakka bırakmalıdır.

2)- Tam bir rıza içinde bulunmalıdır. Kendisine hayırlı ve­ya bunun aksi ne ki olursa, zuhur edene razı olmalıdır. Gerek çoluk çocuğu gerek akraba ve ahbapları ile veya herhangi biri yabancı ile malına veya parasına ve buna benzer çekişmeyi gerektiren anlaşmazlıklara düştüğü zaman, hayra razı olduğu gibi buna da razı olmalı, kimse ile çekişmemeli ve: (Dost ar­mağanıdır) diyerek asla kederlenmemelidir. Zikrine ve fikrine bıkmadan, usanmadan ve ara vermeden devam etmeli ve Allahu Teâlâ’nın rızasından ayrılmamağa çalışmalıdır.

3)- Teslim-i-külli ile şeyhine teslim olmalıdır. Mürşidinin her emrini, bir mücevher hâzinesi bilmeli ve neye işaret buyu­rurlarsa, onu bellemeli ve emrolunduğu gibi aynen ve harfiyyen yerine getirmeğe çalışmalıdır.

4)- Şeriate son derece itaat etmeli, şeriat-i-Ahmediyye’yi baş tâcı ederek her işini, her fiilini, her kavlini ve her amelini en küçük zerreye kadar şeriatten ayırmamağa dikkat ve gayret etmelidir. Bütün işlerini şer’e tatbik ederek görmeli ve yapma­lı, bütün haramlardan sakınmalı, yemede içmede ve giyinmede, dilini, kulaklarını, ayaklarını ve gözlerini şeriat hükümleri dahilinde kullanmağa son derece itina etmelidir,

5)- Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin siyretlerine uymalıdır, Sünnet-i-seniyyesine canla başla sarılma­lı ve icaplarını gücü yettiği kadar yerine getirmeğe çalışmalıdır. Resûlüllah'ın güzel âdetleri, güzel fiilleri ve amellerini aynen ya­pabilmek mümkün olamazsa da hiç olmazsa taklide çalışma­lı, muvaffak olabileceği kadar bütün hareketlerini benzetmeğe dikkat ve gayret etmelidir. Unutmamalıdır ki, Ehlullah’a bir ne­feste Allahu Teâlâ’nın iki ihsanı olur. Her ne kadar nefes bir olursa da girmesi ve çıkması bakımından İlâhî tecelli iki ihsan buyurulur.

Bu mertebede sâlik, böylelikle daima Hak ile agâh olur ve gönlünü başka şeylerle meşgul etmez. Her nefes alış ve verişte, oturup kalkarken gezip yürüdüğü her yerde ve her zaman, ken­disini agâh tutar ve gaflete düşmemeğe dikkat ve gayret eder. Bir nefesi bile, gafletle kaybetmeyerek İlâhî tecellilere mazhar olma­ğa çalışırken, bu beş şarta da riayet ederse mürşidinin de him­metiyle bu mertebelere ayak basar ve Allahu Teâlâ’nın tevfikine mâlik olur, ki böyle bir tevfik kendisine yâver olan sâlik, SEYR-İ-FİLLAH’tan kısa zamanda sonsuz ihsanlara ulaşır.

Eğer, gevşeklik eder ve bunları savsaklarsa, aslâ ileriye ge­çemez. Daha fazla kusurları bulunursa, büsbütün kaybedeceğin­den de korkulur.

Yukarıda sözü edilen beş şarttan başka müntehi sâlike lü­zumlu ve önemli olan diğer hususlar da şunlardır:

Ey aziz! Malûm olsun ki, mürşid-i-kâmil olan Zât-ı-şerifin 3 - 5 veya daha fazla sülûkü tekmil eden müritleri bulunduğu takdirde, onlar için lâzım olan mürşit âdâbı, tarikate riayet ve SEYR-İ-SÜLÜK-İ-AHMEDİYYET nasıl olur? Şimdi de bunu an­latalım:

Evvelâ, mürşidi olan Zât-ı-vâlâ-kadr, kendisini hizmetlerinden hangisine memur ederse, emirleri gereğince o hizmeti nimet bilmeli, can ve gönülden kabul ederek en iyi şekilde ye­rine getirmeğe çalışmalı ve bundan bıkıp usanmamalıdır. Mür­şit, kendisine hemen o gün inâbe edilmiş bir mürit gibi mua­mele ederse, bundan üzüntüye düşmemeli, verilen hizmeti yapmaya dikkat ve ihtimam eylemelidir. Ortalığı süpürmek ve bu­na benzer aşağı bir hizmet bile olsa, bunu üstün saymalıdır.

— Mürşidim, benim halime münasip bu hizmet ile, fakiri­ni şerefyâb eylemiştir. Gerekse de bu hizmet karşılığında bütün dünyayı verseler, yine de hizmetlerinden ayrılmam, di­yerek dünyayı terk etmeli, emrolunan hizmeti üstün tutmalı­dır.

Olabilir ki, kendisi bu hizmette bulunurken huzura çağırılmaz veya üç ayda bir olsun hatırı sorulmaz. Buna mukabil, ken­disine daha hafif hizmetler verilenler veya hiçbir hizmet gör­meyenler, huzura çağırılırlar ve ikram ve ihsanlara mazhar olurlarsa, bu gibi halleri öğrenince, içine aslâ bir şey getirme­meli:

— Ben, Hazrete yirmi sene emek verdim. Bunlar, beş se­nede benden âlâ oldular, kaygısına kapılmamalıdır. Bu ve bu­na benzer düşünceleri tamamen zihninden silmeli ve bu davra­nışları bir hikmete yormalıdır. Hattâ, her gün şeyhinin iltifatı­na mazhar olan mürit arkadaşına, kendisi de itibar etmelidir. (Mürşit nazarındadır, ondan feyiz almak lâzımdır) diye düşün­meli ve kendisini aşağı görüp, onu yüceltmelidir. Bu arada, kendisine emrolunan hizmete de devam ve sebat ederek mürşidinin rızasından ayrılmamağa tam bir gayret göstermelidir.

Bazılarına halifelikten bahsettiklerini ve böylece dua bu­yurduklarını öğrenirse:

— Bize olmadı, bize müstehak görülmedi, diyerek kendisini tehlikeye atmaktan da korumalıdır. Sözün kısası, şeyhinin tahrikiyle harekete geçmeli, onun teskin etmesiyle sâkin olmalıdır. Zira, nefs-i-hevâ bazı şeyleri zâhire kıyas ettirir. Bir devlet reisi, ileri gelenlerden bir zatı taltif ettiği zaman, diğerleri de onu taltif ederler. Fakat, bu gösteriştir, sûridir. Bâtınen, ya­ni içlerinden onu kıskanır ve düşmanlık beslerler. Bu onların kötü ahlâklarını gösterir. Fakat, tarikat ehli siyret-i-Nebeviyye ve Sünnet-i-Mustafaviyye’ye uyduklarından, Allahu Teâlâ’nın rızasına tâlip ve Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimi­zin siyretlerine râgıb olmak usulüne tâbi olduklarından, canları ve cesetleriyle dünyayı ve ukbâyı terk ederek, her işlerinde Şeri-at-i-Ahmediyye’ye boyun eğerler ve Tarikat-i-âliyyeye bu bakım­dan rağbet ederler. Bu sebeple, tarikat ehlinin halini böyle za­hire benzetmek mümkün değildir. Çünkü; tarikat ehli, mürşidi­nin her emrine dikkat etmekle görevlidir, inâbe aldığının ilk gü­nü, mürşidi dilerse, bir saatte sülûkü tekmil ettirir. Bu yüzden, diğerlerinin içine düşmanlık ve kıskançlık ve kibir düşerse, işte bu en tehlikeli bir hal olur, ki bu gibi hallerden sizleri ve bizleri Allahu Teâlâ, Seyyid-il-mürseliyn hürmetine muhafaza buyur­sun. Zira:

Mü’minlerin ferasetinden çekininiz. Zira onlar Allahu Teâlâ’nın nuru ile görürler.

sırrınca, mürşid-i-kâmillere her hal malûmdur. Bu takdirde, sen sırrı hikmetin ne olduğunu bilmediğinden böyle büyük bir teh­likeye düşmüş olursun. Sonradan, mürşit dilerse ihsan buyurur ve affeder. Dilerse, üç beş yıl gezgincilik verdirir, gezdirir. (Bu gezgincilik, zâhirde mi, bâtında mı?) diye sorulacak olursa, za­hirde olduğu gibi bâtında da gezgincilik olur. Yani, kendisi dergâhta bulunsa da, bâtınen gezginci olur ki, erbabına malûm­dur:

Hal, Kal (söz) ile bilinmez.

Hemen her zaman Hakka sığınmalı ve mürşid-i-kâmilin rızasından çıkmayarak her emrine razı olmalı, ömrünü sıhhat sahrasında yok etmeli, cesedini ibadet ve ubudiyyet deryasına atmalı, ruhunu Hakkın rızasında ifnâ ve beka ender beka sır­larında ibkâ eylemeli, vicdan zevki ile zevklenmeli, keramet ve keşiflere aldanmayıp, nurlara kapılmamalı, hiçbir emel beslememeli, evvellerin ve âhirlerin ilimleri ihsan olunsa, Allahu Teâlâ'nın rızasından başka mazhariyet aramamalı ve:

Mü’minler ölmezler. Fâni olan dünya evinden, bâki ve ebedî olan beka evine naklederler.

sırrına ermeğe çalışmalıdır. Zira, dünya bir azap ve ıstırap uçu­rumudur. Her insana göre bir mücahede ve müşahede vardır. Fakat, teselli bakımından, her insanın haline göre bir tesellisi de bulunur. O halde, ruhlarımız daima VUSLATULLAH’ta, kalp­lerimiz daima HAYRETULLAH’ta bulunmalı:

 Allahım! Sen de benim hayretimi artır. «Allah'ım, zatında hayranlığımı artır.» Niyazının doğrultusunda yolunu bulur.

hükmü gereğince, cesetlerimiz daima HİZMETULLAH’ta olma­lı ve TEVHİD denizine dalmış olduğumuz halde:

Emrolunduğunuz gibi istikamette bulunun. (Hûd: 112)

âyeti kerimesi uyarınca devamla istikamet üzere SEYR-İ-İLALLAH hitamı ve SEYR-İ-MÂ’ALLAH tamamı ve SEYR-İ-ANİLLAH devamı cümlemize müyesser ve hal olup MAKAM-I-FENÂ-FİLLAH ve KIYAM-I-BEKA-BİLLAH’ta iken :

Kim, Allahu Teâlâ’dan korkarsa, her şey ondan korkar, halimiz olsun, hemen Hak ile Hak olalım.

Vahdet deryasında fenâ oldum, beka buldum, beka'da sul­tan oldum haleti, içlerimizi kuşatsın da; Ehlullah'ın makamı olan:

Vuslât gibi nimet mi olur,

Yâ Rab! Nice şükredelim?

Hizmet gibi devlet mi olur,

Yâ Rab! Nice şükredelim?

haliyle hallenmeyi, hemen Cenabı-Mevlâ Hak celle ve âlâ cüm­lemize nasip buyursun;

 

Saray-ı li maallah gönüldür;

Tecellihâne vallahi gönüldür...

Yürü her ne dilersen andan iste;

Huda'nın ulu dergâhı gönüldür...

Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:

—«Benim Allah ile bir vaktim olur.»

Manası ile anlatılan saray gönüldür; tecelli yeri vallahi gönüldür. Yürü her ne dilersen ondan iste; Huda'nın ulu dergâhı gönüldür.

Şeklinde anlatılan yer dahi makamımız olsun.

Men ol şahbaz-ı danayım en edna saydım ankadır;

İnip alçaklara konmam makamım şah-ı tubadır;

Efendim, ben ol murğ-ı hümayım ki daneyi almam;

Tenezzül etmezem kafa mekânım yüce âlâdır...

 

Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:

Ben öyle bilgin bir alaca doğanım ki, en küçük avım anka kuşudur; alçaklara inip konmam, makamım tuba ağacının dalıdır.

Efendim, ben öyle bir hüma kuşuyum ki, tane toplamam; kaf dağına da tenezzül etmem, makamım yüceden yücedir.

 

Şeklinde anlatılanlar dahi vardır. Cenab-ı Hak, cümlemizi bu sırlara mazhar eylesin.

Sülûkün tamamlanmasını büyük bir nimet bilmelidir. Edep lâzım, edep lâzım, edep lâzım...

Allahü Teâlâ’ya giden bütün yollar, edep İledir,

buyurmuşlardır. Tefekkür lâzım:

Bir saat tefekkür, yetmiş yıl İbadetten hayırlıdır.

buyurulmuştur.       

Hemen Cenabı-Vâcib-il-vücut, cümlemizi Ehlullah nazarın­dan uzak etmesin ve her ân Ehlullah ile birlikte olmayı ve is­tikamet üzere hizmetlerimizde bulunmayı tevfik eylesin, âmin...

Sözü bu kadar uzatmaya ihtiyaç yoktur. Fakat:

Kerem sahibi İnsanlar İndinde, özür makbuldür.

İnsaflı olan Muhammed ümmetine gereken de, özrümüzü kabul etmektir. Affedip gerçekten özrümüzün kabul edilmesini dileriz.

Güçlü yardımcı Cenab-ı Hak, cümlemizi rızasından ayırmasın. Amin! ya Muin!


Mübtedi (yola yeni giren) Sâliklerin Gözetmeleri Gereken Hususlar Nelerdir?

1- Hiçbir vakit abdestsiz bulunmamak, uykuya yatacağı zaman dahi abdest ile yatmağa çalışmaktır.

2- Farz olan namazları cemaatle kılmak, yalnız olursa vak­tinde ve zamanında edâ etmeğe dikkat ve gayret etmektir.

3- Yalan söylememek, dedikodu yapmamak, kimseyi arka­sından, çekiştirmemek ve böyle sözler konuşulan meclislerde bulunmamağa ziyadesiyle itina ve ihtimam etmektir.

4- Kazaya kalmış namaz ve oruçları varsa, edâya muvaf­fak olabilmek için tam bir gayret göstermektir.

5- Hiç kimsenin aleyhinde bulunmamak ve bu ahlâkta olan kimselerle görüşmemeğe çalışmaktır.

Bunlardan başka, âşık ve sâdık-ı-didâr olan kimselere, bütün kavillerinde, fiillerinde ve amellerinde Şeriat-i-Ahmediyye'den hiçbir hususta ayrılmamak, buna son derece dikkat ve ria­yet etmek, şeriati baş tacı bilerek gereği neleri icap ettiriyorsa âmil olmak, tam ve eksiksiz yerine getirmeğe çalışmak lâzımdır. Hazreti Seyyid-il-enbiyâ aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tehâyâ efendimiz hazretlerinin sünneti-seniyyelerine tâbi ve itaatkâr olmak, her birini yerine getirebilmeğe gücü yetmese bile, kudreti derecesinde icraya himmet eylemek, boş, faydasız ve manasız sözler söylemekten tamamen sakınmak, boş ve faydasız işlerden de ge­reğinden fazlasını terk etmek icap eder.

Bu saydıklarımızın yapılabilmesini sağlayacak kuvveti art­tırmak için de KILLET-İ-TAAM, yani az yemek, KILLET-İ-ME-NÂM yani az uyumak, KILLET-İ-KELÂM yani az konuşmak ge­rekir. Ayrıca, kameri ayların 13, 14, 15 inci günleri ki onlara EYYAM-I-BIYZ yani aydın günler denir. İşte bu günlerde oruç tutmak, teheccüd namazı, işrak namazı, dûhâ namazı, evvabiyn namazı, Tahiyyet’-ül-mescit namazı ve abdest namazı gibi nafi­le namazlara mümkün olduğu kadar devam etmek suretiyle şevk ve muhabbetlerini arttıranların, pek kısa zamanda, mür­şitlerinin himmetiyle İlâhî feyizlere mazhar olacaklarına aslâ şüphe yoktur.

Mürşid-i-kâmilin nasıl bulunacağı ve bilineceğine dair üç alâmet ve işaret, başlangıçta anlatılmıştı.

Allahu teâlâ’nın rızasına tâlip ve Resûlüllah sallallahu alev­in ve sellem efendimizin siyretlerine râgıp ve tarikat-i-aliyyeye muhib ve sadık olup böyle bir mürşid-i-kâmile kavuşmak mukadder olamayan din kardeşlerimiz. Resûlü zişânın ruhsatı iledir.

Mâlum olsun ki, âşık ve sâdık olan mürit, bütün aramalarına ve araştırmalarına rağmen mürşit bulamazsa, tenha ve  gizli bir yerde, kendi hücresinde belirli bir vakitte kıbleye yö­nelerek oturur. Kendi kendine ölümü düşünmeğe başlar: Güya, son nefese gelmiş, artık âhirete gidecektir. Hasta­lığı artmış, can boğazına gelmiştir. Malını, mülkünü, çoluk ço­cuğunu, akraba ve ahbaplarını, dünyaya ait her şeyini bırakıp gidecektir. Ruhunu teslim eder etmez, kendisini sevenlerin mu­habbetleri de o ruhla birlikte gidecek ve yakınlarında cesedi bir ân önce mezara koymak için bir telâş baş gösterecek, kefen ve diğer lüzumlu şeyler tedarik olunacak, hazırlanan teneşir­de gasledilecek, kefenine sarılıp tabuta konulacak, namazı kı­lındıktan sonra kabrine yerleştirilecek, üzerine toprak atılacak ve bütün sevdikleri, çoluk çocuğu, akraba ve ahbapları kendi­sini orada yapayalnız bırakarak birer tarafa dağılacaklar. İş­te, bütün bunları enine boyuna tefekkür ettikten sonra, bir müddet kendi kendisini dinlemeli ve bu kitabın baş tarafında anlatılan üç türlü teveccüh şeklinden hangisi kendisine kolay gelirse, öylece Hazreti Pir Muhammed Bahaeddin Şah-ı-Nakşibent kaddesallahu sırrahulazize teveccüh etmeli ve bu tevec­cühünü bozmaksızın yüz istiğfar, yüz salât-ü-selâm okumalı ve eğer dayanabilirse bunları 200, 300 hattâ 500’e kadar arttırma­ğa ruhsat vardır, o kadar tekrarlamalıdır. Bitirince, FATİHA diyerek Fâtiha-i-şerifi okuduktan sonra ellerini yüzüne sürerek kalkmalıdır.

Hazreti Şâh efendimizin Şemâil-i-şerifleri orta boylu, tık­nazca, kır sakallı, yani beyazı siyahından fazla, mübarek yüz­leri değirmi, yanakları biraz kırmızıya yakın, iki kaşının ara­sı açık, bıyıkları kırkık, gözleri san şehdâne elâ, ki kestane ka­rası tâbir olunur. Bu hey’et ve bu şekil üzere teveccühüne alıp, huzuru şeriflerinde diz dize otururmuş ve alnını alınlarına da­yamış ve mübarek kalperinden kendi kalbine İlâhî feyiz akı- yormuş farz ederek bir müddet öylece durmalı, daha sonra zik­rini muvacehede okuyormuş gibi düşünerek okumalı ve dua­sını ederek FATİHA’yı müteakip Fâtiha-i-şerifi de okuyup, el­lerini yüzüne sürmelidir.

Eğer, Fethiyye-i-şerifi de okumak için şevk ve muhabbet I gelirse, bir cuma gecesi iki rekât namaz kıldıktan sonra istihareye niyetlenerek Fethiyye-i-şerifi başının altına koymalı ve sağ tarafına yatmalıdır. Mânasında. Hazreti Pir efendimizi veya Ehlullah’tan birisini görür ve onlardan isteğine ruhsat verildiğine dair bir işaret alâmeti olursa, her gün sabah namazından sonra, Fethiyye-i-şerifi okumalıdır.

Böylece, hiç ara vermeden Hazreti Pir efendimizin şemâ-il-i-şerifesi üzerine teveccühüne devam ve sebat etmeli, zahirde olduğu gibi zuhur edinceye kadar Fethiyye-i-şerifi okumalıdır.

Hazreti Pir efendimiz, mâ'nen zuhur buyurduktan sonra, kitabın başlangıcında İBTİDÂ-İ-SÜLÛK bahsinde açıklanan usul ve tertip ile, ism-i-celâle başlamalı, eserleri zuhur edin­ce, diğer mertebelere devam olunmalıdır. Böylelikle, kısa za­manda VUSLÂT-I-İLALLAH kapıları kendisine açılır ve Allahu Teâlâ’nın ihsanlarına mazhar olur.

Bu arada, herhangi bir müşkili olursa, teveccühünde Haz­reti Şah efendimize kalben niyazda bulunmak suretiyle, bu müşkillerinin halli de kolaylaşır. Bu takdirde, ne gibi bir işa­ret veya alâmet zuhur ederse, asla kuşkulanmadan hak ola­rak kabul edilmeli, emir ve iş’arları dahilinde hareket olun­malıdır.

Ey aziz! Malûm olsun ki, Hak sübhanehu ve teâlâ hazret­leri, bizlere tevfik ve hidayetini ihsan buyurmuş, ehl-i-iyman olan mü’min ve muvahhid kullarına, tarikat ve hakikate mu­habbet hassası bahşeylemiş, Siyreti Nebiyye’ye tâbi olmak ve bütün fiillerimizde, kavillerimizde ve hallerimizde şer’i-şerife sıkı sıkı sarılmak suretiyle takvâ ehlinin tarikinden, bizleri hisselendirmiştir.

Sünnet-i-seniyye-i-Mustafaviyye’ye riayet edenler arasında, ezelde kendilerine velâyet derecesi takdir ve tarikat piri olmaları ihsan ve inayet buyurulanlar, vakit ve zamanı gelince kendiliklerinden meydana çıkarlar ve zâhiri sebeplere teşebbüs ederek, Allahu teâlâ’nın rızasını tahsil ve Şeriat-i-Ahmediyye'ye hakkıyla riayet ederek, Resûlü-Ekrem Sallallahu aleyhi ve sellemin efendimizin tarikinde kâmil ve mükemmel olarak:

Bütün işler, belirli vakitlere bırakılmıştır.

 sırrınca, velayet derecesine ulaşırlar. Artık onlar, ÂLİM-İ BİLLAH olarak, Allahu Teâlâ’nın emirlerine zâhirde ve bâtın­da vâkıf birer Zül-cenâheyn sıfatiyle, her birerleri vahdet kö­şesinde, vahdet hakikatine erişirler, CEM’AL-CEM’İ makamın­da aşk ile âh-ü-enin ederek seyrederler. Zamanı gelince de ta­rafı İlâhîden tarikat pirliği ihsanına da mazhar olarak, binler­ce kimseyi feyizlendirirler, TARİKİ-HAK'tan ve TARİK-l-MÜSTAKİM’den zerre kadar ayrılmayarak ŞERİAT-I-MUTAHHARA ellerinde âsâları olur, bütün işlerini Kur'anı azim-üş-şâna tat­bik ederek, Kuranın fark ettiğini fark, cem’ettiğini cem’ederler, kendileri de cemi’den geri kalmazlar ve bu üslûp üzere vakit ve zamanlarını geçirirler.

Her birisi, tecellisine göre tasavvufla ilgili kitaplar te’lif buyurmuşlardır. Hepsi, Şeriat-i Ahmediyye üzerinde ittifak et­mişlerdir. Hiç birisi, başka bir tarafa meyletmezler. Belki, bu­nu sen anlamakta kusur edersin. Zira, başka yönlere meyleden­ler, hidayet yolundan uzaktırlar.

Makamlarını değiştirerek, cemal âlemine göçtükleri tak­dirde, halifeler, makamlarına geçerler. Halife, yerine geçtiği zatın aynı olduğundan, tarikat-i-âliyyenin usulünü bozmazlar, tarikat pirinin yolundan giderek bid’atler çıkarmazlar. Devirden devire bu usûl ile devam olunarak, kıyamete kadar pirini siyreti üzerine, Ümmet-i-Muhammed’i irşâd ederek Hakkın rızasına ulaştırmağa rağbet ettirirler.

Nefret ettirmekten son derece sakınmak lâzımdır. Çünkü, yol kesmenin pek çirkin ve kötü olduğu, bütün Veliyullah ta­rafından kabul ve teslim edilmiş bir keyfiyettir. Zahir ulemâsı Allah'ın kitabındaki emirleri ve nehiyleri haber verirler ama, kendileri amel etmezler ve bu yalnız dillerinde kalır. Amel etmediklerinden dolayı da kendilerine zulmetmiş olurlar. Fakat, tarikat ehline mürşit olan zevat, ümmet-i-Muhammed’i hem şeriatten ayırmazlar hem de Tarikat-i-Mustafaviyye’den uzak taştırmazlar. Hâlin kitabı yoktur. Herkesin haline ve tecellisi ne göre terbiye ve teselli etmeli, aşırı davranmaktan sakınmalı, ortalama hal ile tarikati âliyyeyi göstermelidir. Bu hususla Hak’tan yardım istemeli, Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden ve bütün Ehlullah’tan istimdat ederek irşâda ça­lışmalıdır. Unutmamalıdır ki, bir kulu irşat edene bütün kâi­natı ihya etmişçesine sevap ihsan olunur. Eğer, bir kulu Hak yolundan dalâlete düşürürse, Allah korusun bütün kâinatı yık­mış kadar günah işlemiş olur. Neden böyle olduğu sorulursa, iyi bilinmelidir ki, bütün mü’minler Allahu Teâlâ’nın emanetidirler. Önce ana ve babalar, çocuklarına Kur’an-ı kerimi öğ­retmeli, ilm-i-hali belletmeli ve kabiliyetine göre nüshaları tek­mil etmelidirler, üçüncü derecede, mürşide ihtiyaç duyanlar, bir mürşide bağlanırlar, bütün fiilleri ve kavilleriyle mürşide teslim olurlar. Bu sebeple, mürşit olarak ortaya çıkacak zat, o kimsesiz kulun; doğru olan hak yolundan dönmesine ve da­lâlete sapmasına sebep olabilirler. Bu sırra vakıf olan mürşit, elbette ve elbette Veliyullah'tan olmak lâzımdır. Zâhiri ilim ne kadar lüzumlu ise, bâtıni ilmi de:

Biz, seni şâhit, müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik. (El-Ahzâb 45)

âyeti kerimesinin hükmüne göre hak, saadet-i-Resûldür.

Allahu Teâlâ’nın İzniyle davet edici ve ışık saçıcı bir çerağ olarak gönderdik. (El-Ahzâb 46)

sırrınca, Sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin izin ve icazetleriyle memur olmak lâzımdır. Zira, bu şekilde memur olmayan kimse, sâlikin dalâlete düşmesine sebep olur.

Fakat, zahirde Sofi’lerin elbisesini giyinmiş, sapık ve mur­darlar, şeriat bilmezler, tarikat bilmezler hemen:

— Erenler hû hû, diyerek şeytan ile baş başa kalmışlardır. Rabbim Teâlâ ve tekaddes hazretleri, İsm-i-â’zamı hürmetine şerlerinden emin eylesin.

Bu gibi sapıklıklara uymaktansa, sırf Şeriat-i-mutahhara ile amel etmek, son derece makbuldür. Böyle yol kesenlerin ellerine düşmemek için şeriat-i-mutahhara hepsini göstermiş, hiçbir şeyi dışarıda bırakmamıştır.

Takva sahiplerine hidayet yolunu göstericidir.  (El-Bakara: 2)

Biz, Kur andan öyle âyetler İndiriyoruz ki, müminler için şifa ve rahmettir. (El-İsrâ: 82)

Kurandan gayri hidayet arayanı, Allahu Teâlâ delâlete sevk eder. Buyurulmuştur.

Böyle mürşitlik iddiasında bulunanlardan sakınmak, hem de çok sakınmak lâzımdır. Fakat, bazı tarikatların postnişini olan Zât-ı-şerif, zamanında tahsil edememiş ve tahsil çağı da geçmiş olabilir. Bununla beraber, sâlihlerdendir, takvâ ehlidir ve sünneti-seniyyeye de son derece dikkat ve riayet eder. Bu gibi Zât-ı-şeriflerin meclislerine gitmek ve kendilerinden inâbe almak, faydadan uzak değildir, aynı hayattır. Çünkü, o vere­mese bile tarikatin piri ihsan eder, kabiliyetine göre mahrum edilmez. Böyle, şeriat usulü üzerinde gidenler hakkında ziya­desiyle hürmet ve riayet lâzımdır. Yolda rastlayınca, ellerinden öpmeli ve himmetleri niyaz edilmelidir. Mukabele günleri, der­gâhlarına gidildiği zaman, saygılı davranmalıdır. Kadiriye ve­ya Halvetiye, hangi tarikat olursa olsun, hepsi birdir.

Böyle bir ziyaret için yola çıkılacağı zaman, meselâ Kadiriye dergâhına gidilecekse:

— Bugün, Hazreti sultan Abdülkadir efendimizin dergâhı­na gideceğim, diye niyetlenmeli ve bu ziyareti nimet bilmeli ve ihsana mazhar olmayı ummalıdır. Dergâh-ı-şerife girerken, son derece edepli ve terbiyeli olmalı, kendi mürşidine nasıl hür­met ve riayet ediyorsa, postnişin olan zata aynı hürmet ve ria­yeti göstermeli ve bir kenara oturarak üç thlâs ve bir Fatiha-i-şerif okumalı, Hazreti Pir efendimizin ve diğer kutuplarla, pir­lerin mübarek ruhlarına hediye etmeli, kalbini dünya işleriyle meşgul etmeksizin:

Hemen şimdi feyzimin ihsan olunacağı vakit gelmiştir, düşüncesi ile, mukabele-i-şerifi can kulağı ile dinlemeli, duadan sonra Ehlullah'ın âdâbını yerine getirerek dergâhtan çıkmalı ve işinin başına gitmelidir.

Bir kimse, kendisine rastlayarak:

— Bugün ne tarafta idiniz? diye sorsa ve nerede olduğu­nu öğrenince:

— Acaip! O dergâhta sizin ne işiniz var? Sizin tarikiniz şu eğil midir? öyle yerlerde feyiz yoktur, sakın gitme! gibi boş sözlerle dedikodu yapmaya başlarsa, bundan ziyadesiyle sakınmak lâzımdır. Amma, sen de tahammül edemeyip, onunla beraber olursan, cibilliyetinizin iktizası olur ki, böyle olunca da dergâha gitmeyi terk etmek gerekir. Çünkü, mutlaka feyzine en­gel olur. Hiç olmazsa, boş ve faydasız sözlerden kurtulmuş ola­mazsın.

Bu husus, mübtedilerin son derece dikkat etmeleri icap eden bir keyfiyettir. Bu gibi sözler söyleyenler, eksik insanlar­dır. Olgun ve ergin kişilerden: (SİZİN TARİK) veya (BİZİM TARİK) gibi sözler zuhur etmez. Bunlar erbabına malûmdur.

Azizim: Veliyullahtan bir Zât-ı-şerifin müridine sormuş­lar:

— Şeyhin ne derecededir? Cevaben demiş ki:

— Benim şeyhimin, dünyada mevcut mahlûkat sayısınca bendesi ve kölesi olsa, kısmetlerinden zerre kadar kuşkulan­maz. Böyle, tam tevekkül sahibidir.

Bu cevap üzerine soran zat:

— Ya! demiş. Demek, şeyhinin hem dünyası, bütün mah­lûkat kadar fukarası hem kendisi hem tevekkülü hem şeyh­liği var öyle mi? Eyn-el-fenâ, eyn-el-beka... (Fânilik nerede, be­ka nerede demektir.)

Bu hal ise, zevke muhtaç bir keyfiyettir. Rabbim, cümle­mize hal eyleye.  ... Böylece malûm olunca, ne tâ'riz, ne de taar­ruz, ne de bizim - sizin dâvası kalmaz. GÖRÜNEN KENDİ Z­TIDIR, DEĞİLDİR SANMA GAYRULLAH HEMAN.

Hak diledi, bu âlemi yarada,

Özünden gayri komadı arada,

Zuhuru perde olmuştur zuhura,

Gözü olan, delil ister mi nura?

İşte azizim: bir mürit bir müride, bir şeyh bir şeyhe, bu­nun gibi sözler söylerse, eksikliğine vermeli, yine bâtından olan bu gibi kimselere elden geldiği kadar, dua mı olur, himmet mi olur, ne yapılabilecekse yapmalı, fakat sitemlerden ve dediko­dulardan da ziyadesiyle sakınmalıdır. Zira her insan Hakkın tecellisi bir Esmâ’ya mazhardır. Hâzinesinde olanı satar. Sen sa­tın alırken hakkı al, hakkı sev, hakkı gör, haktan ayrı durma çünkü, bu gayet tehlikeli bir konudur. Feyiz alınmamasının hikmeti de budur. Ayrı-gayrı görülmektendir. Allahu Teâla, bizleri nefislerimizin şerlerinden muhafaza buyursun...

Ya Rab! Eyle beni dua kılıcı.

 Kılıç çün et keser, dua kılıcı...

Cenabı-Mevlâ, cümlemize vakitler gelmeden, insafa gelip:

Kim, Rabbine kavuşmayı dilerse, onun rızasını isteyerek sâlih bir amel işlesin ve Rabbinin İbadetine kimseyi or­tak etmesin.

(El-Kehf: 110) sırrı uyarınca, kendisinden gayri her şeyi unuttursun. Hakkı terk etmemekle şereflendirsin, terki terk ettirip, büsbütün kâmil insan haline getirin de:

Ben, cin ve insi ancak bana İbadet etsinler diye halk ettim.

 (Ez-Zâriyât : 56) sırrına mazhar buyursun. LÂ MEVCUDE İLLALLAH haliyle ol­mamızı ve şânında:

Biz, Allahu Teâlâ’nın kullarıyız. Ancak, ona döneriz. (El-Bakara: 156)

Her şey aslına rücû edecektir.

Her şey helâk olur, fânidir. Yalnız, onun zâtı bâkidlr. (El-Kasas 88)

sırlarını zuhur ettirerek tâm ede, noksanını tamam ede ve ha­yır ile bizi yâd ede...

Ey aziz! Malum olsun ki, Cenabı-Vâcib-ül-vücut (varlığı mutlak gerekli) ezelidir ebedîdir.

Ben, gizli bir hazine idim. Bilinmeyi ve tanınmayı sevdim. Bilinmem ve tanınmam için de mahlûkatı yarattım. Beni tanısınlar ve bilsinler diye, kendimi onlara sevdirdim.

Kutsal kelimeleriyle kendisini bildirmek için, yüksek iradeleri mahlukatın halk ve icadı ile ilgili olup, Zâtı-akdesinin GİZLİ HAZİNE olması sırrını; insana, insan kaderinin gerektirdiği veçhile bildirmeyi murad eyledi. Zirâ, zâtının aslını ve cevhe­rini bilmek, yine zâtına mahsustur. Mahlûkun bilmesi ise, ya ef'al (fiil) ile veya sıfat ile olabilir. O halde, bütün kâinat vücuda gel­meden önce nasıl ne suretle ve ne zaman olacağını bilmiş ve yüksek iradeleri LEVH İ MAHFUZ’a yazılmıştır. Mezhebimizin başı İmâm-ı-â'zam Ebu-Hanife radıyallahu anh, FIKH-I-EKBER’inde şöyle buyurmaktadır:

Dünyada ve âhirette hiçbir şey yoktur ki, Hak sübhanehu ve Teâlâ Hazretlerinin iradesiyle, bilmesiyle hükmü ile, belirli miktarı ile belirli zaman ve mekânı ile, belirli vasıfları ile ve onun takdiri ile olmasın. O şeyin vücut bulmasından önce Levh-i-Mahfuz’a yazılmıştır. Fakat, Hak sübhanehu ve Teâlâ, Levh-i-Mahfuz’a hüküm tarikiyle değil, vasıf tarikiyle yazılmıştır.

Bu takdirde, Cenabı-Mevlâ Hak celle ve âlâ (KÜN) hitabı ile emir buyurmuş ve bütün eşya vücuda gelmiştir:

Bir şeyin olmasını istediği zaman, onun emri (OL) demekten ibarettir. O şey, hemen oluverir. (Yâsln: 82)

Âyeti kerimesi uyarınca, bütün mevcudat âşikâr oldu. Çünkü, mantık, hikmet, mâhiyyat, aka’id, hakayık ve tasavvuf ilimle­rinde A’YAN-I-SÂBİTE (bir tasavvuf kavramı olarak; "dış âlemde var olan eşyanın görünür hale gelmeden önce Allah'ın ilminde bilgi olarak mevcudiyeti, ortaya çıkan varlıkların Allah'ın ilmindeki gizli hakikatleri, mahiyetleri" anlamına gelir.) tâbir olunan lâfzın mânasının bir oldu­ğu ehline mâlûmdur. O halde, her şeyin mahiyyeti ve hakikati ve â’yan-ı-sâbitesi ezelde, Hak Teâlâ’nın ilmi kadiminde ne hal, sıfat ve hassa üzerine bulunmuş ise, şimdiki halde her biri ken­di sıfatiyle zuhura gelmiştir. Zira, ilim malûma tâbidir. O ma­lûm, ne hal üzere ise, İLMULLAH ona o şekilde taalluk etmiş­tir. Bu takdirde, Cenabı-Hallâk-ı-âlem ezelde bütün eşyayı şöy­le bildi ki:

— Şu kulum, şu vakitte, şu işi işleyecektir ve ben âzim-üş- şân onu halk edeceğim. Şu kulum da şu vakitte şu işi terk edecektir ve ben âzim-üz-şân halk etmeyeceğim.

Bu usul üzere, bütün eşya İLMULLAH'ta ne şekilde ve ne hal ile bulundu ise, kısaca o şekilde ve VASIF yoluyla hükmolunmuş ve bu hükme de KAZA adı verilmiştir. Sonra da va­kit ve zamanı gelince her şeyin, tafsilâtiyle hak ve şehadet âle­mine zuhur etmesine kadar isimlendirilmiştir. Sözün kısası, Ehli-sünnet itikadında olanın, itikadını bilmesi farz olduğun­dan, bu kadarcık bir açıklamaya ihtiyaç duyulmuştur. Çünkü, itikatta BİD’AT (dine sonradan katılan) küfürdür. Mû’tezile tayfası derler ki, bütün şerler kuldandır. Zira Cenab-ı-Hak şerri takdir eylemez ve dile­mez. Eğer, şer kaza eylese ve kul da işlese, sonra o kula azap eylese, zulüm olması gerekir. Cenabı-Hak zulümden münez­zehtir. Bu sebeple, kendilerine adalet ehli derler. Biz, Ehl-i-sünnet onlara karşılık olarak deriz ki, kul dilediğini yapabilmekte irade ve ihtiyar sahibidir ve buna da gücü yeter. Binaenaleyh, KAZA, o kulu isyana zorlamaz. Zira, (KAZA), (KADİ) nin sıfa­tıdır. O sıfat, kulu o işin işlenmesine fiilde de dilediğini yapa­bilecek güçtedir. O zaman (KAZA) ile (MUKDİ) hâsıl olur. O halde, (KAZA), Hakkın sıfatıdır, (MUKDİ) kulun sıfatıdır. Bu­na göre, sevap veya ceza da (MUKDİ) nin yani kulun üzerine düşer. Kaldı ki SIRRI-KADER bahsinde, birçokları dalâlete düşmekte, kıt ve kısır akıllan ile konuşarak Ümmet-i-Muhammed’in de delâlete düşmesine sebep olmaktadırlar. Bu konuda şüphesi olanlar, akaid kitaplarını okumalı, okuyamayanlar da işi erbabından sorup öğrenerek şüphelerini gidermelidirler ki, bunu bilmek ve Öğrenmek bütün ümmeti merhumeye farz-ı-ayn- dır. Çünkü, ilm-i-haldir ve imanın şartlarındandır.

VE BİL-KADERİ HAYRİHİ VE ŞERRİHİ MİN ALLAHI TEÂLÂ

(Kader, hayır ve şer Al la hu Teâlâ’dandır.)

 sözünde :

Onların kalplerinde şüphe ve nifak hastalığı vardır. Allahu Teâlâ, onların hastalıklarını arttırır. (El-Bakara: 10)

Âyeti kerimesi uyarınca, kalplerinde hastalık olduğundan, iti­katlarına bozukluk gelmekte:

- Hayır ve şer Haktan olduğuna göre, ibadete ne lüzum var diyerek Haktan geri dönmektedirler. Allahu Teâlâ, sizleri ve bizleri korusun. Bununla beraber:

Sizi de ellerinizle yonttuklarınızı da Allahü Teâlâ halk etmiştir. (El-Saffat: 96)

Âyeti kerimesinde (MÂ) lâfzının, hayra ve şerre de şümulü bulunduğundan. (HAYIR) ın ve (ŞER) rin hâlıkı Haktır. Fakat:

Allahu Teâlâ hayrı diler, şerri çirkin bulur ve ona is­temeyerek razı olur.

Mefhumuna göre, (HAYIR) ı razı olduğu halde ve (ŞER) ri ra­zı olmadığı halde halk eder ki, bu bütün ehl-i-sünnet indinde sâbit ve teslim olunmuştur ve bütün Ehlullah da bu hususta ittifak etmişlerdir.

Ve atan da sen değildin, atan, Allahu Teâlâ İdi. (El-Enfâl: 17)

Nisa suresinin 78. âyetinde şöyle buyurdu:

De ki, İyilik ve güzellik de musibet ve fenalık da hepsi Allahu Teâlâ tarafındandır.

Âyeti kerimesinin iktizası, bütün fiilleri hak yarattığına göre, yine zorlama olmaz mı? denilecek olursa, hâşâ Cenabı-Vâcib-il vücut teâlâ ve tekaddes hazretleri zulümden münezzeh ve müberrâdır. Kuluna, ÎRADE-İ-CÜZİYYE halk etmiş, işleyip işle­memekte kulu muhayyer bırakmıştır. Onun için, zorlama ol­maz. İlim, malûma tâbi olduğundan zulüm de olmaz Çünkü:

— «Ben, kullara zulümkâr da değilim...»

Buyurulmuştur. Zira, yardımına sığınılacak Yüce Yaratan, KÜLLÎ İRADEYİ zatına bağladı; CÜZ'Î İRADEYİ de mahlûkatına bırakmış, peygamber ve kitap göndermiş, hayrı ve şerri ve doğru yolu göstermiş, iyilikleri ve kötülükleri bir bir bildir­miştir. Bunları, itikatla ilgili kitaplar ve mezhep sahipleri ittifak halinde bize bildirmişlerdir:

İttifak, kesin delildir, ihtilâf, geniş rahmettir.

Sırrına uyarak, ulemâ-i-âmiliyn, sulehâ-i-sâlihiyn ve meşâyih-i- izâm âyeti kerimeleri ve hadis-i nebeviyyeleri, bir bir haber ver­mişler ve bugün de bildirmektedirler. Allahu Teâlâ'ya hamd ve minnet olsun ki, cami ve mescitlere gidenlere, okuyup yazarak doğru yola iletecek hizmetlerde bulunan ehl-i iman din kar­deşlerimize hiçbir engel ve zahmet yoktur. Kula lâzım olan, doğrulukla, şevk ile Allahu Teâlâ’nın rızasını kazanmağa çalışmak, Efendisinin emirlerini tutmak ve nehiylerinden kaçın­mak ve rızada bulunabilmek için irade-i-cüz’iyyesini sarf ederek gayret göstermektir. Efendisi ister âzat etsin ister etmesin, bu­nu Efendisine bırakıp, rızasını gözetmektir. Çünkü, KAZA ve KADER sırrı, kullara göre meçhul bir iş olup, her hususta sebeb ve şartlara teşebbüs etmek lâzımdır. Olabilir ki, muratları o sebeb ve şartlarla ve Allahu Teâlâ'nın izniyle hâsıl olur. Zira, LEVH-İ-MAHFUZ değişiklik kabul eder. Alınacak âyet-i kerimeler, bu manada en güzel delildir.

Allah-ü Teâlâ, Râd suresinin 39. âyetinde şöyle buyurdu:

Allahu Teâlâ, dilediğini siler ve dilediğini sabit tutar. Asıl kitap, Allahu Teâlâ'nın nezdindedir.

Allah-ü Teâlâ, Hud suresinin 114. âyetinde şöyle buyurdu:

 Hasenat (iyilikler) büyük günahlardan başka bütün seyyiatı (günahları) giderir.

 Allah-ü Teâlâ, Mümin suresinin 60. âyetinde şöyle buyurdu:

Bana dua edin, size İcabet edeyim.

Ayeti kerimeleri ile:

Sadaka, belâyı defeder, ömrü uzatır.

Hadisi-şerifinde, sebeplere teşebbüsü teşvik eden hikmet­ler çoktur. İster vuku bulsun, isterse vuku bulmasın. Vuku bul­duğu takdirde, şükretmeli, bunun büyük bir nimet olduğunu bilmeli, vuku bulmadığı takdirde yine razı olmalı, sualden son derece sakınmalıdır.

 «O yaptığından sorumlu değildir; ama kulları yaptıklarından sorumlu tutulacaklar.» (Enbiyâ: 23)

Buyurulmuştur. Şükredip, razı olmayanlarda TESLÎM-İ-KÜLLİ bulunmamış olur. Halbuki, kula TESLİM-İ-KÜLLİ ile Hakka teslim olması lâzımdır.

Allahım! Bizi, dinin üzerine sâbit kıl. Bizi, nimetlerini bahşeylediğin nebiler, Sıddıklar, şehitler ve sâllhlerle haşret. Bunlar, en güzel arkadaşlardır. (Âmin).

İmdi, İRADE-İ-CÜZ’İYYE denilen, kulun hatırına gelen­dir. Hayrın ve şerrin hâlıkı Haktır. Hatıra gelen şey, hayır ise işlemeğe, şer ise terk etmeğe çalışmalıdır. Kula lâzım olan budur. Yani, İRADE İ-CÜZ’İYYE, AZİM ile TERK arasında bulu­nan bir fiildir. Hayır veya şer, hangi tarafa meylolursa, hâlıkı Haktır. Böyle olduğu takdirde İrade-i-cüz’iyye sâbittir. Fakat, Ehlullah TECELLİ-İ-SIFAT ve TECELLİ-İ-ZÂT’ın üstün geldiği vakitlerde:

Mürid'in, iradesi yoktur, buyurmuşlardır. Bundan başka:

Mürit, Allahu Teâlâ nın muradıdır, buyurmuşlardır.

— Yüce Hakkın harekete getirmesi ile hareket, eden, onun sükûnet vermesi ile de sakin olan buyurmalarının sebebi, irade-i-cüz’iyye yıldızlar gibidir. İlâhî tecelliler, güneş gibidir. Güneş doğunca yıldızların parlaklığının kaybolduğu gibi, tecelli zuhurunda da irade-i-cüz’iyye, İrade-i-külliyede tüketilmiş olur. Sonra, o veli o tecelliyi hazme­derek farka rücû edince ve insanlar arasına karışınca, cüz’iyye zuhur eder. Ama, senin bildiğin irade gibi değildir. Kendileri, irade-i-cuziyyelerini, irade-i-külliyede yok edip, büsbütün Hakla hak olurlar, Allahu Teâlâ'nın rızasından bir adım bile ayrıl­mazlar, ilahı emirlere uyarlar ve nehiylerden sakınırlar:

Ebrârın hasenâtı, mukarrebiyn, için seyyiattır.

Mefhumuna uyarlar ve:

Muhlisler, büyük bir tehlike içindedirler, sırrına agâh olarak edep ile Huzur u-Haktan ayrılmazlar.

En büyük İhsan, Allahu Teâlâ’yı görüyormuş gibi İbadet etmendir. Sen, onu görmesen bile, o seni daima görür.

Hadis-i şerifine tâbi olarak, işlediği bütün â’mal-i-hasenenin kendilerinden olmadığını bilirler ve hepsini Hakka isnat ederek:

Allahu Teâlâ dilemeyince, siz dileyemezsiniz.   (İnsan suresi: 30)

Allah-ü Teâlâ, Nisa suresinin 79. âyetinde şöyle buyurdu:

Sana gelen her iyilik Allah'tandır. Sana gelen her fenalık da kendindendir. (Nisa suresi: 79)

Âyeti kerimelerinin uyarınca, kendilerine aslâ vücut vermez­ler ve daima: (AMAN... EL-ÂMÂN...) ile özlerini Hakka bağlarlar, sözlerini Kurana, amellerini ve itikatlarını Şeriat-i-Ahmediyye’ye ve Siyret-i-Mustafaviyye'ye raptederler ve:

Yâ Rab; Biz, kendimize zulmettik. Eğer, bize rahmet ve mağfiret etmezsen, muhakkak ziyan edenlerden oluruz.

El-A’raf; 23 âyeti kerimesi dillerinde münâcâtları olur.

İşte, anlatılan hâl üzere olan, Allah'ın bir velî kulu, nasıl cüz'î iradeyi bırakıp cebre kaydığı yorumuna tabi tutulur. Allah, bizi de sizi de korusun. Fakat:

— Böyle buyuran Ehlullah zümresini ben de taklit ederim, diyen ehl-i-iymana aşkolsun, makbulü dergâh olup kabul olu­nur. Ama, kal (söz) ile olduğundan pek tehlikelidir, son derece sa­kınmak lâzımdır. Zira, kişinin bilmediği yola gitmesi gibidir. Hemen, Cenabı-Vâcib-ül-vücut, bütün Ehlullah'a ihsan buyur­duklarından bizleri de hisselendirsin ve yüksek siyretlerini hem kalbimizle hem kalıbımızla bizlere tevfik buyursun. Âmin-bi- hürmeti Seyyid-il-mürseliyn.

Velâyet derecesinin yedi kapısı vardır:

  1. Zâhirde, bütün bütün tevekküldür.
  2. Zâhirde olduğu gibi, bâtında da bütün bütün tevek­küldür.
  3. Allahu Teâlâ’ya ve Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sel­leme kalbiyle iyman ve diliyle ikrar etmektir, ki bu da zâhiridir.
  4. Bâtınen, yani halen (hal ile) dahi iyman ve ikrar etmektir.
  5. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretlerini bulmak­tır.
  6. Aleyhissalâtü vesselâm efendimizde, ifnâ olmaktır.
  7. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretleriyle birlikte. AHADDİYYET sırrında ifna olmaktır.

Bu haller ile hallenerek Ehlullah'tan olan Zât-ı-vâlâ-kadrin, sırrı kadere vâkıf olması, Allahu Teâlâ’nın ihsanı olur. Bu da iki şekilde olur:

BİRİNCİSİ: Budur ki, o Zât-ı-vâlâ-kadr, Seyyid-il-Enbiyâ aleyhisselâm efendimizi ya mânasında veya teveccühünde gö­rür. Efendimiz, o zat-ı-şerife bizzat Rabbin ilhamlariyle gelecek­lere ve olacaklara dair bazı kapalı hususları haber verir. O zat, bütün bunlara agâh olarak bilir ve söylemez. Söylediği de hik­met tahtındadır.

İKİNCİSİ: O Zât-ı-şerife, harfsiz ve sessiz ilham-ı-Rabbani olur, gelmişten ve gelecekten, olmuştan ve olacaktan kıya­met gününe kadar neler olup bitecekse bildirilir. Diledikleri zaman, Levh-i-mahfuza nazar buyururlar ve Kur’an-ı-kerimi gör­dükleri gibi görürler, okurlar ve ruhsat olanını söylerler, ol­mayanı söylemezler. Söyledikleri, hikmete mebnidir.

Seyr-i-sülûke dahil olan bazı zevatın, tecellileri gereğince, çok kısa zamanda tamamlamaları müyesser olur. Bazılarında ise, uzun zaman geçtikten sonra fetholunur. Bir kısmı da Bazısı da kapalı gider. Bir şey göremediği için, kulluk teveccühünü yapıp giderken, peygamberlerin efendisi, asfiya kulların dayanağı onun için zuhur eder; Allah ona salât ve selâm eylesin. Şöyle buyurur:

— Kısa zamanda, gönül açıklığı bulan kimsenin durumu, ezeli bir alışveriş işidir. Açıkçası: Alacağını ezelde almıştır.


Gönül açıklığını bulması, uzun süreye kalan kimsenin durumu da öyledir. Açıkçası: Onun durumu da ezeldeki bir alışverişin sonucudur.

 

Bu ezelî bir pazarlıktır. Uzun zaman geçtikten sonra fetih müyesser olanlar da böyledir. Ka­palı gidenlerden bazdan ölümleri ânında, bazıları kabirlerinde, bazıları ceza gününde keyfiyyetin hakikati malûm olacaktır. Bir kısmına da açılmak, sonradan yani sülûkü tekmil ettikten sonra vaki olur imiş. Başkalarının hallerini bilip öğrenerek iç kuruntusuna düşmemek lâzımdır, buyurmuşlardır.

 

N E T İ C E - İ - Kİ T A B

Bu mahalde, bir netice söylenir;

Dinleyenin aklını başdan alır...

Gel beru ey talib-i didar olan;

Gel beru ay aşık-ı uşşak olan...

Gel beru gel aşk oduna yanıcı;

Gel beru gel dost için cân verici...

Bezl edersen sen bu yolda cânını;

Bir gün olur bulursun cânânını...

Hem vereyim sana bir sâfi cevap;

Sakla anı kalbin içre bil sevap...

Kimde kim aşkın nişânı vardurur;

Akıbet maşuka anı ergürür...

Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:

Bu yerde, bu kitaptan bir sonuç söylenecek; dinleyenin aklını başından alacak...
Beri gel, ey yüzü görmeye talib olan; beri gel, ey aşıklar aşıkı olan.
Beri gel, ey aşk ateşine yanan; beri gel, dost için can veren...
Bu yolda sen, canını verirsen; bir gün olur, cananı bulursun...
Sana şifalı bir cevap vereyim; bunu doğru bil, kalbinin içinde sakla...
Kimde aşkın nişanı varsa; sonunda maşuka (âşık olduğuna) kavuşur.

Ey tâlib-i âhiret ve ey sâlik-i-mağfiret olan din kardeşle­rim ve mü'min ahbaplarım: Malûm olsun ki, bu risâle-i-şerifin yazılmasına sebep ve iş’arı nasıl olmuştur. Dikkat ve gayret gö­zü ile ve insafla bakılarak başından sonuna kadar güzelce oku­duktan sonra:

Hesaba çekilmeden, kendinizi hesaba çekiniz.

Hükmü gereğince, gizli bir yerde kıbleye yönelerek oturunuz. Kulakların ve kalbin, dış âlemin seslerinden ve gürültülerin­den uzak bulunsun. Her şeyden önce, şunu düşün ki, bir kâr ve zarar diyarı olan bu âleme gelmekten ve gönderilmekten murat nedir? En büyük maksat hangisidir? Gelenlerden hiç bi­risi kalmamış, kalacak da yok...

Elbette ve elbette bir gün sana nöbet gelecek ve ecel se­nin de kapını çalacak, ister istemez sen de gideceksin. Allahu Teâlâ’nın emirlerinden ve nehiylerinden neler işlenmiş neler terkedilmiş, az veya çok zerreye varıncaya kadar birer birer sorup cevabını isteyeceklerdir. İster istemez cevap vereceksin. Bu takdirde ömrün boyunca, yani erginlik çağından itibaren, şu kendi kendine oturup düşüncelere daldığın zamana kadar, aradan ne kadar zaman geçmişse, Emr-i-bil-mâ’ruf'tan ve Nehy-i-an-il-münkerden neler işlemişsen hesaba çekileceksin. Güya mahşer günü divan kurulmuştur. Mekândan münezzeh olucu, olduğu halde Zât-ı-ecel ve alâ orada hazır ve nâzırdır. Bütün Enbiyâ-i-izâm ve Rüsül-ü-kirâm aleyhimüsselâm ve bütün asha­bı kiram ve Ehlullah da orada bulunmaktadırlar. Hesap verme sırası sana gelmiştir. Şimdi, bir düşün bakalım: 24 saatin kaçı uyku ile geçmiş, kaçı içki ve sefahat âlemlerinde, ka­çı ibadet ve kaçı kabahatle, boş ve faydasız işlerle geçmiştir. Bu şekilde gelip geçen vakitlerini iyice düşün... Çünkü, hesap ikap, azap, sual ve cevap olacaktır. İyice düşün ve kendi nef­sini suçlayarak, kendi kendini kabahatli bularak büyük ve kü­çük günahlarının hepsine pişman ol, tövbe ve istiğfar et, bun­dan sonra bir daha işlemiyeceğine söz ver.

Sonra, şimdiye kadar dini akaide ve islâmın şartlarına da­ir kitaplar okumadınsa, bul ve oku... Bütün akaidini, şer’a bağ­lamağa çalış... Zira, itikatta bidat küfürdür. İtikat olmadıkça, amel payidar olmaz. Esassızdır, temelsiz bina gibidir. İtikatsız, şeriat de bulunmaz. Şeriatsiz, tarikat de bulunmaz. Tarikatsiz mârifet ve hakikat hiç bulunmaz.

Böyle olduğuna göre, can ve gönülden tövbe ve istiğfar ederek, Allahu Teâlâ’nın emri olan farzları vakit ve zamanı ile edaya çalış. Sünneti seniyyeyi yerine getir, müstehabları da mümkün olduğu kadar ihmal etme.

Sonra, bir mürşid-i-kâmil bulup mübarek ellerinden tut­mağa can ve gönülden tâlip ol. Bu, senin için lâzım değil, hat­tâ pek ararsan elzemdir. Çünkü, delilsiz yola çıkmak tehlike­lidir. O tehlikeleri kolaylıkla geçebilmek için bir mürşid-i-kâ­mil aramak ve bulmak ve bulunca da teslim-i-külli ile teslim olmak, bütün ehl-i-iymana lâzımdır. Vaktiyle işini gör ve bitir. Ruh, bu kalıpta iken yükünü hafifletmeğe bak. Bir mürşid-i-kâ­mil bulmak müyesser olmazsa, o zaman mürşitsiz müridin na­sıl davranması gerektiği hakkındaki uyarmalarımızı dikkatle oku ve o usullerle hareket ederek Allahu Teâlâ’nın rızasına tâ­lip ol ki, Feyyaz-ı-mutlâkta cimrilik yoktur. Gitgide ilerleyerek FENÂ-FİLLAH, BEKA BİLLAH ve MÜSTAGRAKİYNİ Fİ-ZÂ- TULLAH sırlarına mazhar olacağına aslâ şüphe yoktur

 

        *******

2. KİTAP: MÜRAKABE RİSALESİ

BU RİSALEYİ SİTEMİZDE AYRI BİR KİTAP OLARAK YAYINLADIK 
ancak TAM MÎFTAH'ÜL - KULÛB isimli bu kitabımızın EPub, Mobi, PDF dosyalarında hepsi birlikte tek kitap olarak paylaşılacaktır.

MÜRAKEBE RİSALESİ
Tarikatlerin, şartları ve mertebeleri, her makamın zikirleri, teveccüh usülleri, Mürakebe, tecelliler, Yedi letâifin açıklaması ile Nefislerin mertebeleri, her sıfatın ilacı tedavisi nedir ve tarikat usülleri hakkında tafsilatlı bilgi alınabilecek yegâne eserlerdendir.
aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz...

http://tasavvufekitap.com/muhammed-nuri-semseddin-naksibendi/murakebe-risalesi.html

3. KİTAP: PENDİYYE RİSALESİ

BU RİSALEYİ SİTEMİZDE AYRI BİR KİTAP OLARAK YAYINLADIK 
ancak TAM MÎFTAH'ÜL - KULÛB isimli bu kitabımızın EPub, Mobi, PDF dosyalarında hepsi birlikte tek kitap olarak paylaşılacaktır.

PENDİYYE RİSALESİ
Bu eser dilimize ÖĞÜT KİTABI olarak çevrilmiştir:

Eser genel anlamda Nakşîbendî tarîkatı âdâb ve erkânını işleyen bir kitaptır. Nitekim müellif eserin girişinde (Nakşîbendî) tarîkatına intisab edecek bir sâlikin yapması gerekenler ile intisab etme esnasında yapılan usulleri anlatmaktadır. Müellif eserde konuları eserin adından da anlaşılacağı üzere nasîhat ederek anlatmaktadır. Eser dört "kısım"dan müteşekkildir.
Aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

http://tasavvufekitap.com/muhammed-nuri-semseddin-naksibendi/pendiyye-risalesi.html

4. KİTAP: İSLÂM TASAVVUFUNUN ŞARTLARI

1)- Devamlı olarak abdestli bulunmaktır.

2)- Yalan söylememektir.

3)- Dedikodu etmemektir.

4)- Namazları vaktinde kılmaktır.

5)- Kazaya kalmış namaz ve oruçları kaza etmektir.

6)- Şeyhine teslim-i-külli ile teslim olmak, her emrini ye­rine getirmek, her işini ona danışmaktır.

7)- Şeyhinin her işini doğru ve yerinde görmek, gereğini yerine getirmek için olanca gücü ile çalışmaktır.

8)- Her nefeste, şeyhine rabıtaya dikkat etmektir.

9)- Büyük günahlardan tamamiyle kaçınmak, bütün farz­ları yerine getirmek, sünnet-i-seniyye-i-Resûlüllah’ı ic­raya çalışmak ve gayret etmektir.

   10)- Kendisine telkin olunan zikir ve fikri ve şeyhi ile ara­larındaki sözleşme ve andlaşmanın icaplarını yerine getirmeğe gayret etmektir.

 

Mülhime’ye ayak basan zatlara, bu şartlardan sonra, beş şart daha vardır:

 

 I-  Bütün küçük günahlardan kaçınmaktır.

II- İlm-el-yakin sırrını, her nefeste hal edinmeğe çalış­maktır.

    III- Cenabı-Hakka tevfiz-i-umur etmek ve teslim-i-külli ile teslim olmaktır.

    IV- Geçmişe tasalanmamak ve geleceğe emel beslememek­tir.

Şeyhinin kendisine olan emir ve nehiylerini. Cenabı- Hakkın İlâhî ilhamı olarak hak kabul etmek ve ge­reğini yerine getirmektir.

 

Mutma’inne’ye ayak basan zatlara, bu şartlardan sonra beş şart daha vardır :

A — Ayn-el-yakin sırrına mülâzemet etmek ve her nefes­te hal edinmeğe çalışmak ve gayret etmektir.

B — Mübah olan şeylerden de çekinmektir.

C — Dünya malına ve varına muhabbeti kesmektir,

D — Sevinç ile kederi birleştirmektir.

E — Şeyhinden işittiği her şeyi, bizzat ve keyfiyetsiz ola­rak Cenabı-Hakkın İlâhî ihsanı olarak, hakikî iyman ile kabul ve icra etmektir.

 

Râdiyye ye ayak basan zatlara, bu şartlardan sonra beş şart daha vardır:

A — Hakkal-yakin sırrına mülâzemet etmek ve her nefeste hal edinmeğe çalışmak ve gayret etmektir.

B — Mahviyyet-i-külliyeyi, kendisine hal edinmeğe çalışmak ve gayret etmektir.

C — Namazı, mürakabe haliyle kılmaktır.

D — Fakirlik ile zenginliği bir tutmaktır.

E — Hayat ile ölümü birleştirmektir. (Yani, dünyada bulun­makla, âhirete gitmek, indinde müsavi olmaktır.)

 

Merdiyye’ye ayak basan zatlara, bu şartlardan sonra bir şart daha vardır:

Bu şartların hepsini, kendisine mülk edinmek, bütün kö­tü ve çirkin ahlâklardan kurtulmak, bütün güzel ve temiz ah­lâklar ile sıfatlanıncaya kadar, bu şartların hepsi ile âmil ol­maktır.

Hakka giden kullar, İşte, budur yollar; Her kim, hakkı isterse, Bu yola can yollar...

 

*******

5. KİTAP: VASİYYETNAME RİSÂLESİ

Malûm ola ki, aşağıdaki hâlisane vasiyyetimizin gereğini yerine getiren TARİK-î-MUHAMMEDİYYE sâliklerini, Rabbim bir nefes rızayı İlahisinden ayırmasın, âmin..

Tarikat-i-Muhammediyye’ye sülük eden mü’min karde­şim:

Her şeyden önce; kavillerini, fiillerini ve hallerini şeriat-i mutahharaya tatbik gerekir. Zira, bir kimse üç şeyle mü’min olur:

1- Ehl-i-sünnet itikadı

2- Dil ile ikrar etmek

3- Amel-i-sâlihtir.

Bu üç şeyi, nefsinde cem eden zatı, Cenabı-Kibriyâ Kur’an-ı-azim-üş-şânında MÜMİN diye övdü ve adlandırdı.

Fakat, bunların aksi olarak, eğer itikatta bozukluk olur­sa MÜNAFIK, dilde bozukluk olursa KÂFİR ve amelde- bo­zukluk olursa FÂSIK denir.

Şeriatsız tarikat olmaz, buyurmaları bundandır.

Bundan sonra, sâlike şeyhi tarafından verilen evrâd ve ezkârı vaktinde edâ etmesi, Ehlullah’ın şartlarını] teveccüh ve rabıtayı muhafaza eylemesi lâzımdır.

Bütün mahlûklara, İbret gözü ila bakmak uygun olur.

Mesela bir kimsenin güzel amelleri görülse, ona hased etmek şöyle dursun, belki hakikatte gıpta etmek dahi caiz olmayacağından, o kimsenin güzel amellerini artırması için, gıyabında dua edilmesi lâzımdır.

Kaldı ki, bunun aksi olarak bir kimsede de çirkin fiiller görülse, arkasından onu çekiştirmemek; Mevla’yı-ı-müte’âl’den, Siyret-i-Muhammediyye üzere salâhı temenni olunmak gerektir.

Kendisine, bir rü’yayı sadık veya buna benzer güzel bir hal teveccüh edince, bununla övünmemeli:

— Rabbimin ihsanıdır, deyip geçmelidir.

Allahu teâlâ’nın rızasına aykırı bir şey zuhurunda da hemen pişman olmalı, nefsine levm etmeli, tövbe ve istiğfarda bulunmalıdır.

Tarik-i- aliyye şeyhlerine rast gelinince, kendi şeyhine ri­ayet ettiği gibi, saygı göstermekte kusur etmemeli ve tâlib-i-himmet olmalıdır.

Dergâh-ı-aliyyelerine rağbet olunsa, kendi dergâhına olan rağbeti gibi hürmet ve riayet etmeli, orada bulunan mü’minlerin tarikat kardeşi gözü ile kalplerini almalı ve hatırla­rını hoş etmelidir. Onlarla birlikte Zikrullâh ile meşgul olma­lı, pirân efendilerimizin ruhaniyetlerinden feyiz almağa çalışarak aynı hürmet ve riayetle geri dönmelidir.

Bazı meclislerde, meşayih-i-kiram hakkında söz açıldığı zaman, onların iyi hallerini söylemeli ve kendilerini güzellikle anmalıdır.

Dervişlerine rastlanıldığı zaman, onlara şeyhlerine karşı muhabbetlerini artıracak sözler söylemeli ve teşvik etmelidir.

Bütün tarikatlerin, hepsinin bir olduğunu, hepsinin hak­kın rızasına ulaşmağa çalıştığını bilmeli, ayrı-gayrı görmeme­li, ilahi feyizlere mazhar olmağa gayret etmelidir.

Kendi şeyhini veya başka şeyhleri inkâr eden kimseleri, azarlamamak, tatlı sözlerle hatırlarını hoş etmeli ve ayrıldık­tan sonra bu gibi inkâra dair sözlerin, bir hikmete dayandığı­nı düşünmeli ve inkâr edenlerin gıyabında hayır dua etmeli­dir. Rastlandığı zaman:

— Bu, tarikatleri inkâr eder, diye düşmanlık beslememeli, selâm vermeli ve hatırını sormalıdır. Çünkü, şeriat ehline hakaret nazarı ile bakmak, ârif kârı değildir.

Bazı meclislerde, şeriat-i-mutahharadan vaaz ve nasihat arasında, söze karışmamalı, insaf ile dinlemeli ve icabını yap­mağa gayret etmelidir. Kendisini, bütün mahlûkattan aşağı görmeli, mahv-i-külli ile mahvolmalı ve daima böyle davran­malıdır.

Okuduğu tasavvuf kitaplarından veya kendi hallerinden bahseden kimselerin bu söz ve hallerinden şüphe uyanırsa, âlimlere danışmak, eğer şeriat kabul ederse ne âlâ, kabul et­mezse kabul etmemelidir. Çünkü, şeriat tarikin nizamı ve esası­dır. Her veçhile şeriate arz olunmak gerekir. Yoksa, şeriat başka, tarikat başka sözü, noksan olanların sözüdür. Halbuki, Evliyâ’ullah’ın ekmelleri, irfan-ı-Muhammedi ile sıfatlanmış, hallerini Kur’ana tatbik etmiş ve Kur’andan hariç olan şey­leri reddeylemişlerdir.

Arifler sultanı, on sekiz bin âlemin fahri Muhammed Mustafa Sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz hazret­lerinin sünnet-i-Nebeviyyesine tâbi olmak ve siyret-i-aliyyesine sıkı sıkı sarılmak sureti ile tarik-i-müstakime gitmişlerdir. Yoksa, sapıklık yoluna gitmek ve bir taraftan da tarikat ehli olduğunu ileri sürmek, büyük bir hatadır. Allahu teâlâ, sizleri ve bizleri korusun...

Binaenaleyh, tarikat-i-aliyyenin ayak kaydıran yerleri çok olduğundan HAL’inden habersiz olduğun sözü, bir KAL ile meydana getirmek ve ümmet-i-Muhammed’i yoldan çıkarmak, insan-ı-kâmil kârı değildir. Ehlullah bendesi olan zat­lara, bu gibi şeyler uzaktır. Çünkü, onların işleri, mü’minleri Kur’an-ı-azim-ül-bürhan ile Hak tarikine muhabbet ettirmekten ve Allahu teâlâ’nın rızasına döndürmekten ibarettir.

Tarikat kardeşleri arasında, alış-veriş işlerine ziyadesi ile dikkat etmek lâzımdır. Çünkü, alış-verişten dolayı, bir­birlerine gücenmeleri, feyizlerine engel olur.

Eğer, tarikat kardeşlerinden birisi dünyalık isterse, he­men dervişin durumunu şeyhine haber vermek ve o taraftan emin olmak gerektir. Yoksa, bunu saklamak, o dervişin so­nunda tarikatten muhabbetini azaltır ve onu uzaklaştırır ki, Allahu teâlâ’nın rızasına aykırıdır. Fakat:

— Bu keyfiyyet, şeyhimin gaibane malûmu değil midir? Benden def’eylesin, demek hatadır. Zira, gaibi yalnız Allahu teâlâ bilir. Bir de bildirdiği Evliyâ’ullah kullan bilir. Çünkü, evliya mutlaka gaibi bilir, hüküm caiz değildir. Bu sebeple, her şeyi açıkça ifade şarttır, ifadeye göre tâbir ve teselli ola­cağı için, icap edeni yapmalıdır.

Tarikat-i-Muhammediyye’den feyiz almak hizmetledir buyurdukları, ancak Cenabı-Vâcib-ül-vücudun İlâhi emirleri­ne uymak ve nehiylerinden sakınmaktır. Yoksa, tarikat hiz­metle imiş diye derviş olan zatlardan para ve hediyye iste­mek ve daima hizmetinde kullanmak değildir. Çünkü: «YÂR ol BÂR olma!» buyurmuşlardır. Eğer, para ve diğer şeyleri isteyen şeyhin halifesi veya dervişlerden birisi ise, hemen şeyhe bildirilerek def’olunması lâzımdır. Çünkü, sâlikin zik­rine ve fikrine engel olur.

Eğer, şeyhi tarafından istenirse, istenilen şeye bakmalı, verebileceğinden fazla ise, hakkın buna rızası yoktur diye gizlice bildirmeyerek o istenilen şeyden ayrılmak lâzımdır. Zira, mürşit olan zatlar, doğrudan doğruya Allahu teâlâ için irşâda memurdurlar. Onlar, hakkın rızasına aykırı şeylerle müridi imtihan etmezler. Eğer, istenilen şey azsa, vermeli, arada sırada şeyhi tarafından sâlike işaret olunan hizmetleri hemen yerine getirmeli ve feyzini kesmemeğe çalışmalıdır.

Tarikat-i-Muhammediyye’ye sâlik olan ümmet-i-Muhammed, EMANETULLAH’tır. Emanete hıyanet ise, noksan ki­şilerin kârıdır. Kâmillerden, böyle şeyler zuhur etmez. Onlar, müritlerine Hakkın muhabbetine dair şeyler telkin ve mürit­lerini irşâd ederler.

Tarikat-i-âliyyede, tam bir tevekkül, teslim-i-külli, tefviz-i-umur, kalp istikameti ve Haktan gayrı maksut ve mat­lûp olamayacağından, nasıl olur da müritlerinden bir şey is­teyebilirler?

İstenmeden gelen hediye, her ne kadar kabul olunursa da hediye getirenle, getirmeyeni bir tutmalıdır. Hediyeyi, kul vasıtasiyle veren Hak olduğundan, ziyadece dikkat lâ­zımdır.

Rabbim, tevfik-i-ilâhiyyesine mazhar eyleye, âmin...

Tarikat-i-aliyyede, hiçbir şey için emel beslememek ve daima Allahu teâlâ’nın rızasına talip olmak gerektir. Bir kimse, seni methederse o methe aslâ değer vermemeli:

—- Nakşı medh, nakkaşa râcidir, diyerek zikirle ve fi­kirle meşgul olmalıdır.

Eğer, çekiştirirlerse çekişteren kimseye düşmanlık beslememeli, çekiştirme konusu olan hususu nefsinde aramalı, gerçekten kendisinde böyle bir kusur varsa:

— Rabbim, bana kusurumu kullarının diliyle bildirdi, di­yerek tövbe ve istiğfar etmeli ve kendisini çekiştirenin arka­sından dua etmelidir.

Eğer, çekiştirme konusu olan kötü şey kendisinde yok­sa, Cenabı-Kibriyâ’ya teşekkürler ettikten sonra, o kimseye helâl etmeli ve duada bulunmalıdır.

Çağırılan bir yere gittiği zaman, ev sahibinden vuku bu­lacak kusurlara gücenmemeli, bunu da bir hikmete yormalı­dır.

Büyüklerin meclislerine çağırıldığı zaman, orada bulu­nan kimselere saygı göstermekte aşırı gitmekten sakınma­lıdır. Bir başka meclise gidilince, daha önce bulunduğu mec­lisi söylemek lâyık değildir. Olabilir ki önceki mecliste bulu­nanlara düşmanlık besleyenler dedikodu yaparlar ve buna da sen sebep olmuş olursun. Tarik ehline lâzım olan, Cenabı- Hakkın kullarını, sui-zanna sevk edecek şeylere sebep olma­maktır.

Tarik âdâbından bir husus daha vardır ki, daima hayıra iletecek şeylere sebep olmaktır.

Bir kimse, diğer bir kimse hakkında sui-zan veya bir ha­lini beyan ederse, hemen onu tasdik etmemeli, susmalı ve o zat hakkında şöyle niyazda bulunulmalıdır:

— Yâ Rab! Şu kulunun anlattığı hallerden, o adamda gerçekten varsa af buyur ve kendisini temiz ve güzel ahlâk­lar ile sıfatlandır. Eğer, o kimsede bu haller yoksa, hakkında sui-zan edeni bu hasedinden doğan kötü ahlâkından kurtar.

    Alimler hakkındaki sözlerden dolayı düşmanlık beslememeli ve daha çok muhabbet etmeğe çalışmalıdır, ki onların makamı ULEMÂ makamıdır. Âlimlere muhabbet, hazreti Resûlüllah’a muhabbettir. Hazreti Resûlüllah’a muhabbet ise Allahu zül-celâl hazretlerinedir. Bir kimse, âlimlere saygı göstermek için ellerini öpse, nice nice İlâhi ihsanlara mazhar olur. Âlimlere hakaret gözü ile bakmak, küfrü gerektirir. Hal­buki, ÂRİF-l-BİLLAH olanlar, küfürden uzaktır. Ârif-i-billah olanlar, âlimlere şöyle dursun, bir karıncaya bile hakaret gözü ile bakmazlar. Nerede kaldı ki, biz tarik ehliyiz, onlar âlimlerdir, diyen kötü bakışlı kimselerin bakışlarından hele kullarına noksan nazarlarından Rabbim korusun ve ârif-i- billâh olanların nazarlarını tevfik buyursun, âmin...

   Bir mürşide bende olmayı isteyen mü’min kardeşimin, ön­ce inâbe edeceği zatı gereği gibi bakarak tecrübe etmesini, şer’i- şerife riayette, ittikada, ahlâkta, itikatta ve diğer hallerinde tarikat-i-Muhammediyye’ye, sünnet-i-Nebeviyye’ye ve siyer-i-Ahmediyye’ye tam ve eksiksiz uyup uymadığını araştırmasını ve buna çok dikkat etmesini tavsiye ederim. Bu şartları hâiz bir mürşit bulduğu takdirde, ona hizmet ve riayette kusur etmemesini, bu hal ile aradan 40 sene geçse bile bıkmadan ve usan­madan zikrine ve fikrine devam etmesini, basireti açılmazsa ve tarikatten tat almasa dahi mürşidine kusur bulmamasını ve kendi kusuru olarak kabul etmesini ve basiretinin açılmasını emel edinmemesini de hatırlatırım. Çünkü, emel sâlikin tarikine mânidir. Kaldı ki, emel Allahu teâlâ'nın rızası altına dönmekten ibarettir. Yoksa, emel basiret, keşif ve keramet değil­dir. Hele kerametin, Allahu Zülcelâl hazretlerinin İlâhî keremi olduğu, âriflerin malûmu bulunduğundan bunu KAL ile ifade mümkün değildir.

   Öyle ki, irfan-ı-Muhammedî ve ahlâk-ı-Rabbanî lâzımdır. Fakat, sâlikten kerametin zuhurunda aslâ değer vermemeli, yi­ne Allahu teâlâ’nın rızasına talip olmağa çalışmalıdır.

    Allahu teâlâ, cümlemize müyesser eyleye, âmin...

Bununla beraber, bir dervişin:

— 40 senedir basiretim açılmadı, diyerek başka bir şeyhe intisap etmesi olmaz. Meğer, kendi şeyhi işaret ederek başka bir yere gönderirse, câizdir ki, bu hal Evliyâ’ullah tarikinde sık sık vuku bulur. Bazan, birkaç şeyhten mertebeleri tekmil eden zatlar bulunduğu da ehline malûmdur.

Yoksa, bir şeyh haber alır almaz kendi şeyhinden izin al­madan giderse, o sâlik feyiz alamadıktan başka, Ehlullah ter­biyesine lâyık olur. Zira, o gittiği şeyhin feyzini, Allahu teâlâ' dan gayrı kim ihsan edebilir? Öyle ise, hepsi Hakkın ihsanı ol­duğuna göre, bu konuda sâlike lâzım olan, bulunduğu yerde is­tikamet ile feyzini Haktan istemektir. Şeyhini yenilemekle, İlâ­hî feyizler de yenilenmez. Nerede bulunursa bulunsun, Hak te­âlâ o kulun haline münasip İlâhî ihsanlarını kesmez. Böyle olan müritler, himmetlerini artırmalıdırlar. Ümit kesmek hatadır. Hakkın rahmetinden ümit kesmek caiz değildir. O halde:

— Rahmetiyle herkesi nimetlendiren Allahu zül-celâl haz­retleridir, diye bulunduğu tarikatte çalışmalı, Riza'ullah yolu­nu, aşmalı ve bir an önce Allahu teâlânın rızası altına girme­ğe uğraşmalıdır.

Keşif, keramet ve müşahede arzusu hüner de­ğildir. En yüce makam, irfan-ı-Muhammedi elde ederek kulluk etmek, Resûlüllah'ın âdâbına riayet etmek, rızaya ve Esmâ'ya mazhar olduktan sonra, vahdet sırrından geçerek VAHDET-İ-VÜCUT ile TEVHİD-İ-ZAT'a ulaşmaktır. Fakat, vücuttan geç­medikçe, vücut ile bulunmaz. Zira, vücut denilen şey, Allahu teâlâ’dan gayrı her şeyi ifnâ etmek, iki cihana muhabbetten ve belki cesaret ve ruhtun da vazgeçmek ve ilgi kesmek ve:

Her şey, aslına rücû eder.

Gerçeği gereğince, emanetlerin hepsini yerine teslim etmekten ibarettir.

Fakat, ölçüsü yine şeriat olduğundan, bu yolda bulunan kimselerin, şeriat ile harekete geçmeleri ve şeriat ile sükûnet bulmaları gerekir:

        Mürit, iradesi olmayandır.

veya:

        Mürit, Allahu teâlâ’nın muradıdır.

Buyurulduğundan, Hakkın tahriki ile harekete geçer ve Hak­kın teskin etmesiyle sâkin olurlar ki, hepsi yerindedir.

Arifler sultanı, Seyyidimiz, senedimiz, efendimiz, Habibullah sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem hazretleri, Kur’an-ı-azim-ül-bürhan ile ümmetini tarik-i-müstakime ve İlâhî hidayete dâvet buyurmuşlar ve Kur’an-ı-azim-üş-şândan hariç bulunana TARİK-İ-DALÂLET demişlerdir. Cenabı-Hakka vuslât da Kur’an-ı-kerim ile olduğuna göre, Kur’an’a tâbi olmayan kimseden zuhur eden şeye İSTİDRAÇ ve Kur’an’a tâbi olan mü'minden zuhur edene de ki Evliyâ’ullah’tan zuhur eder, KERAMET adı verilmiştir.

Ayak kaydıran yerler, bunlar olduğundan bu yerlere çok dikkat etmek lâzımdır. Bütün bunlar, Vâcib-ül-vücudun kud­ret elleri altında bulunduğundan, dalâlete yani sapıklığa mey­ledenlere CELÂL hil’ati giydirir. Hidayete rağbet edenlere de CEMAL hil’ati giydirir. Onun, mülkünde benzeri ve ortağı yoktur. İnsana lâzım olan, kulluk makamında istikamettir. Bütün vücudu ile hidayet yoluna gitmek ve her nefes EL’AMAN YÂRAB demek suretiyle korku ile rica arasında bulun­maktır. Eğer, korku tarafı galip gelirse aşkolsun. Eğer, rica tarafı galip ise, uyanık bulunmalı, her nefes şeriat mizanı ile kendisini ölçmelidir. Rabbim, bunu cümlemize tevfik buyur­sun.

Sözün kısası, tarikat-i-aliyye hakkında söylenilenler, an­cak tarikat âdâbını beyan içindir. Yoksa, HAKİKAT-İ-MUHAMMEDÎYYE’yi MA’RİFET-İ-ZAT-I-İLÂHİYYE’yi ve HİKMET-İ-RABBANÎYYE’yi dil ile tarif edebilmek imkân­sızdır. Çünkü, şeriat ve tarikatin yeri dil olduğundan tercümanı KAL (söz) olur ve KAL ile edâ daha kolaydır. Mârifet ve ha­kikatin yeri de kalp olduğundan, tercümanı HAL’dir. Bina­enaleyh:

        Hal, Kal ile bilinmez

Buyurdukları budur. Şer’i-şerife aykırı mâ’rifetin itibara bu­lunmadığı, ehlinin malûmudur. Şer’i-şerife uygun olan mâ’rifetin itibarı daha yüksek ise de, buna değer vermemeli, hep­sini buna kıyas ederek dalâlet tarikinden kurtulmalıdır. Al­lahu teâlâ, bunu cümlemize nasip buyursun, âmin...

Dervişin, yemek ve içmek konusunda da uyanık bulunma­sı tarikat âdâbındandır. Helâlinden kazanmak ve helâl lokma yemek, Allahu teâlâ’nın emirlerindendir. Haram lokma ile, basiret açılmaz. Halbuki, şeriatta haram olan şeyler, tarikat ehli için küfürdür. Hele, hakikatte hiç yeri bulunmadığından, buna çok dikkat etmek gerekir.

Rabbim, Ümmet-i Muhammed’in rızkını, helalinden ihsan buyursun, âmin...

Bir derviş, mürşidinden gördüğü iltifata aldanmamalı, daha fazla zikre ve fikre dikkat etmelidir. Azarlanırsa, buna da gücenmemesi ve daha fazla muhabbet etmesi gerekir. Mürşidi, bâzan iç darlığı halinde bulunursa, huzurunda edep ile bulunmalı, ruhsat verince gitmelidir. Mürşit, keyifli ve neşeli olur, bazı lâtifeler anlatırsa, buna da aldanmamalı, zikir ve fikirle meşgul olmalıdır. Yoksa, mürşidinin iltifatlarına, lâtife olarak anlattıklarına aldanarak kâmil insan haline gelindiğini sanmak, büyük bir hata olur. Bu gibi şeyleri üzerine aslâ mal et­memelidir. Umduğunun aksi zuhur ederse, tarikatten kovulma­sına sebep olacağından, bu hususlara da çok dikkat etmek lâ­zımdır. Çünkü, mürşitlerin halleri daima aynı olmaz. Onlar; iç darlıklarından ve genişliklerinden uzak kalamazlar. Sâlike lâ­zım olan, mürşidinin emirleri gereğince hareket etmektir. On­ların emirleri, şeriate tamamen uyar. Yukarıda anlatıldığı gibi, mürşitlerden şer’e aykırı emirler zuhur etmeyeceğinden, bun­ları yerine getirmek, mürit için farzdır.

Müritler, arasında YENİ DERVİŞ veya ESKİ DERVİŞ tâbirleri de hoş değildir. Hepsine, Ümmet-i-Muhammed gözü ile bakılınca, eski veya yeni kalmaz.

Dervişler arasında BU HARİÇ veya ŞU DAHİL gibi sözler de yakışıksızdır. Bunun yerine BU MUHİB veya MÜNİB tâbir­lerini kullanmak daha güzeldir. Münib olan yani bütün isyan­ları terk ederek hulûs-u-kalp ile Dergâh-ı-ilâhiyye dönen ve te­veccüh eden dervişe, şeyhi fazlaca sevgi gösterse, hikmete yor­mak lâzımdır. Zira, mürşidin hâlleri meçhul bir sırdır. Mürşi­din iltifatının sebebi ve müridin hali bilinmez. Mürşit ile mürit arasında ezelî bir anlaşma olduğundan, diğer müritlerin buna gıpta etmeleri caiz değildir.

Şuna da çok dikkat edilmelidir: Şeyhin fazlaca iltifat etti­ği bir müride, dervişin de itibarı fazla olmamalı ve belki diğer arkadaşlarına göre ortalama bir iltifatta, bulunmalıdır.

Tarikat-î-Muhmmediyye'de bâtınla amel caiz olmadığın­dan zahiri şeriat-i-mutahharaya uydurmak lâzımdır. Eğer bâtın ile amel mümkün olsaydı, İlâhi saltanat diye bir şey kalmaz, herkes ya rüyası ile ya keşfi veya kerametiyle veya şeytan ta­rafından vuku bulan keyfiyetlerle amel eder, birinin fikri diğe­rine aykırı olur ve hepsi dalâlete düşerlerdi.

El-hamd-ü-lillah, İlâhî inayetine ve Rabbani ihsanlarına ki, Kuran-ı-azim-ül-bürhan hepsini nefsinde topladığından KUR’AN adı verilmiştir. Aynı zamanda hakkı, hak olmayandan ayırt ettiği için de FÜRKAN denilmiştir. Bundan dolayı, bütün pirân efendilerimiz kuddise sırrahum hazeratı, Kur’an ile irşadı emir buyurmuşlardır. Kur’an-ı-kerime uymayan bir tarik, de­lâlet tariki olduğundan, hiçbir surette itibara lâyık değildir. Zi­ra, Allahu teâlâ’nın kovduğu İblis'tir. Bu hususta, diğer risale­lerde geriş bilgiler verilmiştir.

Kimin tarafından yazıldığı bilinmeyen tasavvuf kitapları­nın okunmaya lâyık olmamasının sebebi şudur:

Olabilir ki, sapık fırkalara mensup birisi tarafından, ken­di bâtıl mezhebini yaymak için ileri sürdüğü bazı kelimeleri, okuyanlar bilmeyerek tasavvufa dair sözler olarak kabul eder­ler ve ehl-i-sünneti bilmeyerek kötülerler.

Özellikle günümüzde, bazı cahillerin, gelmiş geçmiş sâlihlere saygısızlıklarından dolayı, birini diğerine tercih eder görünmeleri, her ne kadar muhabbetlerinden ileri geliyorsa da, rûz-i-cezada mahcup olmaları da muhakkak bulunduğundan bu gibi şeyler, üzerimize lâzım olamayan maddelerdir, belki de hik­mete bağlıdır.

Allahu teâlâ hazretlerinin kazasına mâni yoktur: Zira, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Bize lâzım olan, teslim-i-külli ile teslim olmak, ilâhi hikmetlerine karışmamak ve ârif-i-billâh olmağa çalışmaktır. Yoksa, tarik dâvası değildir. Rûz-i-cezada, o büyük hesap gününde hepsi meydana çıkacağından, boş ve yersiz dâvalar nafiledir.

Bunun için, Ehlullah’a tâbi ve Evliyâ'ullah'ın tarikine sâlik olan zatlara lâyık olacak şeyler değildir. Kaldı ki, pirân efendilerimizin bazısını sevmek, bazısını sevmemek, hele kendi pirinden başka diğer tariklere muhabbetsizlik de caiz olmadığından, bütün pirleri ve Allahu teâlâ’nın velilerini aynı muhabbetle sevmeli, saymalı ve fakat bu arada kendi şeyhine daha yüksek bir değer vermelidir. Yoksa:

— Benim pirim, diğer pirlerden, benim şeyhim de diğer şeyhlerden daha yüksektir, dâvasında bulunmak, Ehlullah tarikine aykırıdır.

Tarikat-i-aliyyeye Sülükten maksadımız: AYN-I-CEM’, CEM’İL-CEM, HAKKAL-YAKİN, SIRRI-VAHDET, TEVHİD-İ-ZAT ile VAHDET-İ-VÜCUT olduğuna göre, hiç birisi­ne ulaşamayacağımız lâzım geleceğinden, artık TEVHİD-Î-ZAT’tan bahsetmek pek abestir. Ârif-i-billah olanlar, hepsini bir bilmişler ve öyle amel etmişlerdir.

Mürşide inâbeden maksat, temiz ve güzel ahlâk elde ede­bilmekten ibaret iken, pirlerin ve gelmiş geçmiş sâlihlerin öne alınması, geride bırakılması gibi boş şeylerle uğraşılması la­yık mıdır? Her birinin, Allahu teâlâ indindeki kıdemlerini bilemeyeceğimizden ve ilmullah’a da hiçbir şekilde vâkıf ola­mayacağımızdan, ancak bilinenlere tâbi olmak, şeriate uymak ve hepsine muhabbet beslemek ve ruhanî feyizlerinden feyizlenmek ve bir ân önce İRFAN-I-MUHAMMEDİYYE’ye nail olmak gerekir. Yoksa, onların hal ve şanları, Allahu teâlâ’nın inayetiyle ehlinin malûmudur.

Ey benim mü’min kardeşim:

Hazır fırsat elimizde iken, insafa gelelim. Hakka münâcatta bulunalım, ümmet-i-Muhammed’e, milletimize ve mem­leketimize dua edelim. Hakkın kullarına hayır isteyelim, âkibetlerinin hayır olmasına duada bulunalım. Hiç kimseye in­kisar etmeyelim, çünkü haramdır. Bize ezâ ve cefa edenlere, sabır ve iyilik edelim. Düşmana, bildirmeksizin ikramda bu­lunalım. Herkese hizmet edelim, sıkıntısına yardımda bulu­nalım. Mevlânın hizmetinde kaim olalım ve kul haklarını sa­hiplerine verelim, ölüm gelip çatmadan, Allahu teâlâ’nın haklarını da yerine getirelim. Ana ve baba hukukuna riayet ve kendilerine hürmet edelim. Dünya malına düşmeyelim, fakir­lere ve zayıflara ikram ederek, kalplerini alalım. Evlerimizde, hizmetimizde bulunanlara lâyıkı veçhile riayet edelim. Onlar da Allahu teâlâ hazretlerinin kullarıdır, diye hatırlarını hoş edelim. Kibirlenmeyelim, zahmet çekmeyelim. Evlâtlarımıza, ilm-i-hali, ehl-i-sünnet akaidini, bununla ilgili diğer hususları ve Kur’an-ı-kerimi öğretelim.

Rabbim, cümlemize amel tevfik ve müyesser eylesin, âmin Âhir ve âkibetimizi hayreyleyip, iki cihanda hepimizden razı olsun.

Bu vasiyetnamemizi okuyan kardeşlerim ve ümmet-i-Muhammed, kusurlarımızı af buyurup, hayır dua ile fakiri yâd eylesin.

Âmin, bi-hürmeti Seyyid-il-mürseliyn ve âlihi ve ashabihi ecmaiyn.

6. KİTAP: EVRÂD-I FETHİYYE  ve ŞERHLİ TERCÜMESİ

BU EVRÂDI VE ŞERHİNİ SİTEMİZDE AYRI BİR KİTAP OLARAK YAYINLADIK 
ancak TAM MÎFTAH'ÜL - KULÛB isimli bu kitabımızın EPub, Mobi, PDF dosyalarında hepsi birlikte tek kitap olarak paylaşılacaktır.

Fethiyye Evrâdı ve Şerhli Tercümesi

Bu eser, salâvat-ı şerife, dua ve münacattan ibarettir. Metin, ter­cüme, şerh bir aradadır. Önemli bir eserdir.

Bu eser, baş kısmındaki bir yazı ile şöyle tanıtılmaktadır:

Hazret-i Emir Seyyid Ali Hemedanî şöyle anlattı:

— Bin dört yüz (1400) evliya ile karşılaşma ve buluşma nasib oldu. Hemen her birine sordum:

— Mana yolunda velayet kapısının açılması nasıl müyesser oldu?

Hemen her birinden şu şekilde bir cevap geldi:

— Bizler, bu velâyet derecesini, bu güzel Fethiye Virdini devamlı okumak, onu hiç bırakmamak sebebi ile bulacağımızı bulduk...

 

Aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.

(Kalblerin Anahtarı)

Muhammed Nurî Şemseddin Nakşibendî

SAYFAYI TAVSİYE ET

3 thoughts on “TAM MÎFTAH’ÜL- KULÛB

  1. İndirme linkleri çalışmıyor maalesef, güncelleyebilirseniz çok memnun olurum. Teşekkürler

Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: