YOL GİDENLERİN KLAVUZU

İmam Gazâli (KS) bu risâleyi hak ve gerçeği arayanların yapışıp tutunmaları ve sülûklarını (kulluk vazifelerini) sağlıklı bir şekilde tamamlamaları için yazdığını belirtip şöyle söylemiştir.
Allah teâlâ’ya hamd olsun. O, dostlarının kalplerini kendi sevgisinin ateşiyle yakmış, ruhların kendisiyle buluşmanın ve kendi zatını müşâhede etmenin iştiyakıyla mest etmiş, gözlerini ve zihinlerini kendi azamet ve rahmetinin eserlerini görüp mütalaa etmekle meşgul etmiştir. Bunlar, O’nun büyüklüğünü düşünmenin verdiği lezzet ve hayretle yaşarlar ve bu âlemde yalnız O’nun güzelliğini görür ve O’nun sevgisini duyarlar. Gözlerine güzel suretler ilişirse, zihinleri hemen musavviri (o suretleri yapan ve yaratanı) görür, kulaklarına tatlı nağmeler gelirse, kalpleri hemen O’nun sevgisiyle coşar. Dış dünyaya açılan gözleri ve kulakları da O’ndan başkasına kapalıdırlar. O bunları kendisi için seçmiş ve erişilmez bir mutluluğa mazhar kılmıştır.

Bu Kitabı ister sayfanın altındaki konu başlıklarına tıklayarak tamamını sitemizden Akıllı telefonlara uyumlu olarak  okuyabilir. isterseniz hemen alttaki linklerden ÜCRETSİZ olarak indirebilirsiniz…

Cep telefonundan okumak için indiriyorsanız Google play Kitaplarda tam ekran okuyabilmeniz için EPUB formatında indirip Google play kitaplarda açıp okumanızı öneririz…

BU KİTABI ÜCRETSİZ İNDİR

       

KİTABI OKU (Başlıklara Tıklayın)

Bismillâhirrahmânirrahim

Allah teâlâ'ya hamd olsun. O, dostlarının kalple­rini kendi sevgisinin ateşiyle yakmış, ruhların kendi­siyle buluşmanın ve kendi zatını müşâhede etmenin iştiyakıyla mest etmiş, gözlerini ve zihinlerini kendi azamet ve rahmetinin eserlerini görüp mütalaa et­mekle meşgul etmiştir. Bunlar, O'nun büyüklüğünü düşünmenin verdiği lezzet ve hayretle yaşarlar ve bu âlemde yalnız O'nun güzelliğini görür ve O'nun sev­gisini duyarlar. Gözlerine güzel suretler ilişirse, zihin­leri hemen musavviri (o suretleri yapan ve yaratanı) görür, kulaklarına tatlı nağmeler gelirse, kalpleri he­men O'nun sevgisiyle coşar. Dış dünyaya açılan göz­leri ve kulakları da O'ndan başkasına kapalıdırlar. O bunları kendisi için seçmiş ve erişilmez bir mutluluğa mazhar kılmıştır.

O'nun tarafından risâletle şereflendirilen Pey­gambere, hakkın kılavuz ve öncüleri olan âl ve ashâbına (ev halkı ve dava arkadaşlarına) da salât ve selâm olsun.

Ben bu risâleyi hak ve gerçeği arayanların yapı­şıp tutunmaları ve sülûklarını (kulluk vazifelerini) sağlıklı bir şekilde tamamlamaları için yazdım. Bunu yazarken, şahsen de yanılmaktan ve hata yapmaktan Allah teâlâ'ya sığındım. O, en iyi yardımcı ve en ha­yırlı destekçidir. Bu risâleyi faydalı kılmayı da O'ndan dilerim. [1]

[1]- Sülük, lügat olarak bir yolda yürümek, bir iş yapmak de­mektir. Tasavvuf! bir terim olarak, bir şeyhin kontrolünde inziva yapmak, çile çekmek ve tekkede kalıp olgunlaşmaya çalışmaktır. Sülük yöntem mânasına da gelir.

Bil ki, insanların Hak’tan[1] uzaklaşmalarının sebe­bi, Allah teâlâ yerine, kendilerini veya kendileri gibi olan diğer varlıkları görmeleridir. Bu öyle bir perdedir ki, ona takılan insanlar, doğru ve hak olan akide­den uzaklaşır ve kendi hayal ve heveslerini akide ha­line getirirler. Bundan sonra da bu kimseler nefislerinin hüküm ve tahakkümü altına girip dünya sevgisi, mal hırsı, şan ve şöhret sevdası, uzun yaşama isteği, tevbe ve ameli erteleme, ucup, riyâ ve gösteriş yap­ma, haram yiyip içme, günah işleme, kendi nefisleriy­le mücâdeleyi terk etme, göz, dil ve el gibi uzuvlarını kontrol etmekten vazgeçme, gaflet, ahmaklık ve tem­bellik gibi kusur ve illetlere yakalanırlar.

Bil ki, insanın kendi amellerini kendi kudretinden bilmesi şirktir. Çünkü bu amelleri yaratan da Allah te­âlâ' nın kudretidir. Kul ise, sevap kazanmak veya ceza­ya müstahak olmak için bunlara talip olur. İlâhî kudre­tin yarattığı bir amele talip olmak, kula nisbet edilen kesp'tir. Kul amele talip olup onu kesbetmek isteyince, Allah teâlâ, onda bir güç yaratır ve kendisi bu güçle o fiili meydana getirir.[2] Durum bu iken, kulun bu gücü kendisinden bilmesi ve kendisine mal etmesi, kendisi­ne yaratıcılık vasfı vermesi olur. Bu ise şirktir. Çünkü yaratıcılık vasfı Allah Teâlâ’ya mahsustur. Mutezile ve Kaderiler, bu gücü kula mal ve nisbet etmek suretiyle şirke düşmüşlerdir. Bunlara karşı, Cebriler ise kesp ve talebi de yok saymışlar, daha doğrusu, bunları da Al­lah Teâlâ’ya nisbet etmişlerdir. Sorumluluğu kaldırdığı için bunların görüşü de yanlıştır.[3] Ehl-i sünnet ise, bu iki taifenin düştükleri hatadan sakınmışlardır. Bunlara göre, maişet, güç ve icâd Allah Teâlâ’dan, talep ve kesp ise kuldandır.

Akidenin sahih olması çok önemlidir. Çünkü o, amel için temel ve kurtuluş için olmazsa olmaz şart­tır. Bu sebeple, imamlardan bir zat şöyle demiştir:

"Nice insanları, amellerinin azlığına rağmen, sa­lih olan akideleri kurtarır. Nice insanları da amelle­rinin çokluğuna rağmen, sakat ve bozuk olan akidele­ri helâk eder."

Akide bu derecede önemli iken, cehalet, nefsin hevesleri, şu veya bu fikir ve ekol için körü körüne ta­assup ve diğer bazı saplantılar akideyi tashih etmek için gösterilmesi gereken hassasiyetin geri plana itil­mesine sebep olurlar.

Dünya sevgisi, mal hırsı ve şöhret düşkünlüğü öldürücü zehirlerdir. Riyâset (baş olmak) ve şöhret (meşhur olmak) kibir doğurur ve dünyayı sevdirirler. Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyur­muştur:

"Dünya sevgisi bütün kötülüklerin başı ve anası­dır."

"Aç kurtlar koyun sürüsünü nasıl parçalayıp he­lak ederse, dünya sevgisi ve şöhret hırsı da kişinin din ve ahlâkını o şekilde bozup perişan eder."

Sözü delil sayılan zatlardan birisi de şöyle demiş­tir: "Bir amel (ibadet ve hayır) yaptığım zaman, kim­se görürse, ben o amelden bir sevap beklemem." Çün­kü bu amele riya, gösteriş ve şöhret girmiştir. Bunlar ise, amelin sevabını bitirirler.

Uzun yaşama ümidi ve beklentisi hak yoluna gir­meyi ve ciddî bir şekilde amel etmeyi önler.

Ameli başka bir zamana ertelemek, şeytanın insa­na kurduğu büyük tuzaklardandır.

Cimrilik, nefse düşkünlük ve kendini beğenmek helâk edici afetlerdendir.

Haram gıda kalbi karartır ve katılaştırır. Hadiste de buyurulduğu gibi, kalpleri kararmış ve katılaşmış kimseler ise Allah Teâlâ’dan uzaktırlar. Onun için Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Ey iman edenler! Size verdiğimiz helâl ve temiz rızktan yiyin." (Bakara Sûresi, 172. âyet) Helâl ve temiz rızktan yiyip içmek kullukta büyük bir öneme sahiptir. Onun için, helâl ve temiz rızktan yiyip içmeye dikkat edersen, gece namazın ve nafile orucun olmasa da kalbine nur, ay­dınlık ve rikkat girer.[4] Buna dikkat etmezsen, gecele­ri direk gibi dikilip sabaha kadar namaz kılsan da bu hasletleri kazanamazsın.

Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm şöyle bu­yurmuştur:

"Haramdan beslenmiş olan bir vücuda cehennem ateşi yakışır." Kıyamet gününde Sırat köp­rüsü üzerinden en süratli geçenler, yeme ve içmeleri­nin helâlden olmasına dikkat eden kimselerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:"Kulum Verâ sahibi olursa (haramlardan sakınırsa) beni tanır."[5]

Bu İlâhî söze göre, kulun Allah Teâlâ’yı tanıması­na ve O'nu anlamasına engel olan şey haramlardır. (Bundan dolayıdır ki, nice çok zekî ve bilgili kimseler, günah işledikleri ve haramdan beslendikleri için Al­lah Teâlâ’yı bir türlü tanıma kabiliyetini gösteremez­ler.) Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Ben Verâ” sahiplerine azap vermekten haya ede­rim. Çünkü, onlar da benden hayâ ederek günahlar­dan sakınmışlardır. Ben, prensip olarak kuluma bana karşı davrandığı gibi davranırım." Büyüklerden bir zat şöyle demiştir:

"İlim tahsil etmek ve haramlardan sakınmak kul­luğun özü ve ruhudur. İlim ışık gibi aydınlatıcıdır, ha­ramlardan sakınmak da hikmete açılan kapıdır."

Oruç tutmak da basireti açar. Bir zat şöyle demiş­tir: "Allah teâlâ için oruç tuttuğum her gün, basireti­min bir parça daha açıldığını hissederim."

Halk tarafından tanınmamak, din ve dünyanın rahatlığı ve selâmetidir. İnsanların bu konudaki umu­mî yanılgısı şu sözle ifade edilmiştir:

"Şöhret âfettir, fakat herkes onu arar; tanınmamazlık ise rahatlıktır, fakat herkes ondan kaçar."

Kötü sıfatlar (geçimsizlik, kıskançlık, cimrilik, merhametsizlik, haksızlık gibi huylar) düşünce ve duygular için gece karanlığı gibidirler. Bunların ka­ranlığında ne doğru düşünmek ne de güzel şeyler duymak mümkün değildir. Bu sebeple, bunları iyi sı­fatlarla değiştirmedikçe, Allah Teâlâ’ya yakın olmayı ümid etmek de boşunadır. Hz. Osman radıyallahu anh şöyle demiştir:

"Kalpler kötü sıfatlardan arınmış olsalardı, in­sanlar Kur'ân-ı Kerim'i okumaya doyamazlardı. Çün­kü o zaman, kalpleri üzerindeki perdeler kalkar ve onlar Allah Teâlâ’yı görerek (görür gibi hissederek) okurlardı." Bir zat da şöyle demiştir:

"Kalp ağyar ile meşgul oldukça, Allah Teâlâ’ya ya­kın olmaya ve O'nu müşahede etmeye elverişli olmaz."

Bil ki, Hak'tan gayrisi O'nun önündeki perde ve hicaptır. Bu perdenin karanlığı (gölgesi) olmasaydı, Hakk'ın nuru açıkça görülür ve gayb (gizli olan) açı­ğa çıkardı. Nefsin fitneciliği (gayra meftunluğu ve hayranlığı) olmasaydı, bu perde de olmazdı. Nefsin tamahkârlığı ve dünya istekleri bulunmasaydı, Hakk'ın sevgisi daha bir şiddetle kalpte duyulurdu. Nefiste marifet (Allah Teâlâ’yı tanımak) bulunsaydı, Hak iştiyakı onu ateş gibi yakardı. Nefsin kendi uzak­lığı olmasaydı, Rabbin çok yakın olduğu görülür ve "Biz insana can damarından daha yakınız." (Kâf Sûresi, 16. âyet) âyetinin mânası iyice anlaşılırdı.

Öyleyse, Hakkın nurunu görmek ve müşâhede etmek istiyorsan, gayr perdesini yırt ve nefis engelini ortadan kaldır,

Büyük zatlardan birisi şöyle demiştir:

"Allah teâlâ bir kul için hayır irade etmezse, onun yüzüne amel kapısını kapatır, söz ve iddia kapı­sını açar."

Amel etmek yerine iddialarda bulunmak ve ol­mayan şeyleri söylemek muvaffakiyetsizliktir. Çünkü amel olmayınca, söz ve iddia aldatıcı birer serap olmaktan öteye geçmezler. Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Susuz adam, çöldeki serabı su zanneder. Fakat yanına gelince, onun bir şey olmadığını görür.” (Nur Sûresi, 39. Âyet Not: Bu âyette inançsız ve amelsiz kimse susuz kalmış adama benzetilmiştir.)

Akidenin geçerli olmasının önemli bir şartı kesin olması ve herhangi bir şüphe ve tereddüt taşımamasıdır. Bir adam, sahâbi Muâz ibni Cebel'e gelip şöyle dedi:

"Bana iki adamın durumunu söyle. Adamlardan birisi çokça amel eder, fakat yakîni zayıftır. Bu sebep­le, şüphelere kapılır. Diğeri ise bunun kadar amel etmez, fakat akidesi kuvvetlidir. Ondan dolayı da şüphelere yer vermez” Muâz radıyallahu anh şu cevabı verdi:

"Birinci adamın şüpheciliği onun amelini bozar. İkinci adamın yakîni de onun için amel yerine geçer." (Şüphe taşımamak, Allah ve Resulünün söyledikleri ve haber verdikleri her şeye tereddütsüz bir şekilde inanmak ve onları kabul ve tasdik etmek demektir. Bunu bir misal üzerinde gösterelim: Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm İsrâ ve Mirac'a çıktığı gecenin sabahında olayı anlattı.[6] Anlatması da gerekliydi. Çünkü bu olayda, Allah Teâlâ’n büyük bir kudreti ve mucizesi sergilenmişti. O, sevdiği bir kulunu bir melek vasıtasıyla Mekke'den almış, göz açıp kapaya­na kadar iki aylık mesafedeki Kudüs'e götürmüş, ora­dan da alıp aynı süratle elli bin sene yükseklikteki göklere çıkarmış, ona melekût (mülk ve madde ötesi) âlemdeki acayiplikleri seyrettirmiş, cenneti gezdir­miş, cehennemi göstermiş ve bu uzun seyahati bir gecede tamamlayıp onu tekrar evine ulaştırmıştı. Ken­disi olayı anlatınca, duyan müşrikler şamata çıkararak şöyle dediler: "Böyle bir şey olamaz. Biz Kudüs'e ancak iki ayda gidebiliriz. Gökler ise zaten ulaşılmaz­dır. Muhammed ise bir gecede buralara gidip geldiği­ni söylüyor. Zahir, hayal görmüştür." dediler, iman ile küfür arasında gidip gelen ve ne münkir ne de mü'min olmakta karar kılmayan, zayıf iman sahibi bazı kimseler de "Muhammed, böyle olmayacak şey­ler söylüyorsa, demek ki, gerçek dışı konuşuyor." de­diler. Gerçek mü'minler ve onların da önünde olan Ebu Bekir radıyallahu anh ise şöyle dediler:

"Bunu Muhammed söylemişse, doğru söylemiş­tir. O haber vermişse, biz iman ettik."

Taraflar böylece süzgeçten geçer gibi birbirinden ayrılınca, Peygamberimize hitap eden şu âyet-i kerime indirildi:

"Biz sana yaptırdığımız rüya gibi yolculukla in­sanları denemek ve (hem kudretimize hem de senin verdiğin habere) inanıp inanmadıklarını ortaya çıkar­mak istedik." (İsrâ Sûresi, 60. âyet)

Bir zat şöyle demiştir:

"Ben on iki sene nefsimi demirci tokmağıyla vur­dum. O yumuşayınca, bu sefer beş sene kalbimin ay­nasını parlattım. Bunu da bitirince, belimde "zünnar"[7] (papaz kuşağı) bulunduğunu fark ettim. Beş sene de bu zünnarı açmaya çalıştım. Bunu da yaptık­tan sonra, Hakkın nuru güneş gibi parladı. Onun ışı­ğıyla bakınca, kendisinden başka bütün varlıkların ölü olduklarını gördüm ve üzerlerinde dört tekbir ge­tirip cenaze namazını kıldım."

Bu sözün açıklaması şöyledir: Sözün sahibi, nef­siyle mücadele etmiş ve onun sertlik ve katılığını oluşturan ucup, kibir, hırs, kin, hased ve diğer kötü sı­fatlarını gidermeye çalışmış, bunun için de Allah teâlâ korkusunu körük gibi yakmış ve nefsinin başını emir ve nehiylerin çekiç ve tokmağıyla dövmüştür. Onu bu suretle yumuşatıp kötü sıfatlarından temizledikten sonra, kalbine bakmış ve onun üstünde amelini gör­mek, gösteriş yapmak, Hakkın rızasını aramak yerine sevap ve uhrevî kazanç istemek ve mukarreblerin na­zarında gizli şirk olan keramet türü hallerle şereflen­dirilme beklentisinin bir kir ve toz tabakası gibi dur­duğunu görmüş ve bunları da silmiştir. Ondan sonra, kalbinin dünya ve içindeki varlıklarla gizli alâka ve bağlantılarının bulunduğunu fark etmiştir. Bu alâka ve bağlantılar, temiz ve masum bile olsalar, bir ölçüde ibadet, hizmet ve itâati engelledikleri için, Hak ehli­nin gözünde zünnar gibidirler. Bunun üzerine, sözü edilen zat, bu alâka ve bağlantıları da koparmıştır. Kalbini bu suretle tüm varlıklardan çekince, onların ölü olduklarını görmüş ve onları diri gibi gösterenin kendi ilgi ve alâkasının olduğunu anlamıştır. Ölüler üzerinde cenaze namazı kılmak farz olduğu için, o da bu ölülerin üzerinde bu namazı kılmıştır. Ancak onun kıldığı bu namaz, diğer cenaze namazlarından farklı­dır. Çünkü bu namazı kılan kimse, varlık âleminde yalnız Allah Teâlâ’yı diri, O'nun dışında kalan bütün eşyayı ise ölü olarak görür. O'nun nazarında, Allah Teâlâ’dan başka her şey hayal, her şey yokluk ve her şey hiçliktir. (Bu makama ulaşan biz zat şöyle demiş­tir: Beni dünyaya çağırma. Ona geldim, fenâ buldum."[8] Kurân-ı Kerim'de de şöyle buyurulmuştur:

"Yerin üzerindekilerin hepsi fânidirler. Bâki olan yalnız senin yüce Rabbindir.” (Rahmân Sûresi, 26-27. âyetler)

Cenaze üzerinde dört tekbir getirmek ise şundan­dır: Halkı Hak'tan koparan şeyler nefis, heves, şeytan ve dünyadır. Tekbirlerden her biri bu dört şeyden bi­rine karşı söylenir. Mânası ise şudur: Allah teâlâ, mâ’bud, matlup ve maksud olarak bu şeyden daha bü­yük, daha değerli ve daha hayırlıdır.

 Bil ki, sen altı çukur ve hendeği aşmadıkça, Hak­ka yakınlık menziline ulaşamazsın. Bu çukur ve hen­dekler şunlardır:

1-Uzuv ve organların şeriatın emirlerine muhâlefeti;

2-Nefsin alışkanlık ve âdetleri (itiyâdları);

3-Kalbin duygusal takıntıları ve eşyaya bağlılık­ları;

4-Sırrın tabiî (tabiatten gelen) bulanıklıkları (amelini görmek, hak rızasından başka bir şey talep etmek gibi.)

5-Ruhun hissî (hislerden hasıl olan) buhar ve du­manları;

6-Akim (aklın) hayal ve evhamları (şüpheleri ve yanlış tasavvurları);

Bu çukur ve hendeklerden birincisini geçersen, hikmet pınarlarına ulaşırsın. İkincisini geçersen, ledünnî ilimler (tahsilsiz hâsıl olan, Allah teâlâ tarafın­dan verilen bilgiler) edinirsin. Üçüncüsünü geçersen, meleklerin duâ ve niyazlarını işitirsin. Dördüncüsünü geçersen, İlahi nurların inişini seyredersin. Beşincisini geçersen, bu nurların kaynağını görürsün. Altıncısını geçersen, ruh bahçelerinin içine girersin, oraya girince de kaba ve ince bütün beşerî ve maddî duygu ve du­yarlılıktan soyutlanırsın. Hak, sana bu ruhanileşmiş ve melekleşmiş halinde muhabbet ve sevgisinin şarabın­dan bir bardak içirir. Onu içtikten sonra da mahşere kadar kendine gelip beşeriyete dönmezsin (Bir zat bu son aşamayı kastederek şöyle demiştir: "Hak, ezelde bu kuluna bir bardak şarap içirdi. Bu kul o şarabın et­kisiyle ebede kadar mest ve haraptır."[9]

Bu temiz ve manevî ve bütünüyle duygu ve du­yarlılıktan ibaret olan bu şarap susuzluğunu şiddet­lendirir, ondan aldığın zevk şevk ve iştiyakını çoğal­tır, ondan hâsıl olan yakınlık talep ve sa'yini güçlen­dirir, ondan dolayı hissettiğin sükûn ve itminân da heyecan ve çalkantılarını arttırır. Bu atmosferde beşe­rî sıfatların eriyip maddî varlığın yok olunca, Hak se­nin her şeyin olur. Artık konuşursan yalnızca O'nu konuşursun, bakarsan yalnızca O'na bakar ve O'nu görürsün, yürürsen yalnızca O'na doğru ve O'nun için gidersin, elini uzatırsan yalnız O'nun için tutarsın. Burada artık sen olmadığın için, ikilik aradan kalkmış ve gerçek tevhid tahakkuk etmiştir.[10] Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyurmuştur:

"Allah teâlâ buyurdu ki, kulum sebatlı bir şekil­de ibadet ederek bana yakın olmaya çalışırsa, ben onu sevmeye başlarım. Onu sevince de ben onun kulağıy­la duyduğu, gözleriyle gördüğü, eliyle tuttuğu, aya­ğıyla yürüyüp yaklaşmak istediği şey olurum. Artık o, yalnızca beni duymak ve dinlemek, yalnızca beni görmek, yalnızca benim için alıp vermek ve yalnızca benim için gidip gelmek vaziyetinde olur."[11] (Bu manaya işaret eden bir zat şöyle demiştir:

"Yalnız bir olanı iste, başkası istenmeye değmez. Yalnız O'nu ara, başkası her zaman bulunmaz. Yalnız O'nu gör, başkası her zaman sevindirici olmaz. Yalnız O'nu bil, başkasını bilmek fayda sağlamaz. Yalnız O'nu sev, başkasını sevmek derdine dert katar.")

[1]- Hak hem Allah Teâlâ’nın bir ismi hem de doğru olan şey anlamındadır. Doğru olan şey de doğru akide, doğru amel ve doğru muamele gibi kısımlara ayrılır. Hak, başkasına ait olan şey ve hukuk anlamına da gelir.

[2]- Yani, kul bu gücün tatbikinde âlet ve aracı olur. Ehl-i sün­netin bu konudaki yaygın ifadeleri ise şöyledir: "Kul amele ta­lip olunca, o ameli Allah teâlâ kendi kudretiyle yaratır."

[3]- Hicrî üçüncü ve dördüncü asırlarda İslâm toplumunun gündemini büyük ölçüde meşgul eden Mutezile ve Kaderiler, Yunancadan tercüme edilen felsefe ve mantık’ ın etkisinde kal­mış ve onları asıl ve ölçü kabul ederek dinî nassları ve esasları yorumlamaya kalkmışlardır. Bu yüzden, birçok yanlışlar yap­mış ve kafaları karıştırmışlardır. Bunlar, ehl-i sünnet âlimlerini de pratikte hiçbir faydası olmayan nazarî tartışmaların içine çek­miş ve böylece ehl-i İslam’ın zekâ ve ilimlerini boşa harcatmışlar- dır. Cebriler ise, bunlara karşı tepkilerinde ileri gitmiş ve karşı yönde ifrata girmişlerdir. Bunların içinde de kötü niyetli kimse­ler bulunmuştur.

[4]- Rikkat; duyarlı olmak, Allah Teâlâ’dan korkmak ve kula merhamet etmek demektir.

[5] Bu söz Kurân-ı Kerim'den değildir. Onun tamamı da şöyledir: ''Aç kalırsa beni görür, dünyadan sıyrılırsa bana kavuşur."

[6]- İsrâ, Peygamberimizin Mekke'den Kudüs'e götürülme­sidir. Miraç ise, oradan göklere çıkarılmasıdır. Birinci olay İsrâ sûresinin başında, ikinci olay da Necm sûresinin başında anlatıl­mıştır. Bu iki olayın ayrı sûrelerde anlatılmış olmasına bakan ba­zı âlimler, iki olayın ayrı zamanlarda meydana geldiğini söyle­mişlerdir. Fakat genel kanaat, ikisinin aynı gecede gerçekleşmiş olması yönündedir.

 

[7]-  Zünnar kalın bir kuşaktır. Onu giyen, rükû' ve secde et­mek için eğilemez. Papazlar onu giyerler. Bu sebeple, o küfür sembolü olmuştur.

[8]-  Fena, fânilik ve yokluk demektir.

228-  Ruhun şad olsun ey dost! Ben sana bu beyti okuduğum zaman ağlamıştın. Bakalım, senden sonra dünyada bu duyarlılık ve içliliğe sahip kaç mü'min kalmıştır?

Dinî manalar için şarap ismini kullanmak konusundaki fik­rimizi daha önce açıkladık.

[10]- Yanlış anlaşılmasın; kul bu dereceye gelince de yine kul­dur. Onun için, haddini aşıp "el-Hak!" gibi şathlar söylemeye kalkmamalıdır. Aradan ikiliğin kalkması ise, kulun artık kendi nefsini görmemesi ve onu amel ve hareketleri için gaye ve hedef olmaktan uzaklaştırmasıdır.

[11]-  Buhari

 

Bil ki, "kelime-i şehâdet"[1], kısa olan iki cümle­den oluşmasına rağmen, hem Allah Teâlâ’nın zatına, sıfatlarına ve fiillerine iman etmeyi, hem de Peygam­berin hak, sözlerinin de doğru olduğuna inanmayı ifade eder. İman da bu dört şeye inanmaktan oluşur.

Allah Teâlâ’nın zatına inanmak, O'nun zatıyla il­gili olan on hususa iman etmeyi kapsar. Bunlar O'nun var oluşu, bir oluşu, ezelî ve ebedî oluşu (bir zaman­da başlayıp bir zamanda bitmeyişi), cevher, cisim ve araz olmayışı,[2] bir mekâna yerleşmiş ve gözle gö­rülebilir olmayışıdır.

 Allah Teâlâ’nın sıfatlarına inanmak, O'nun sıfatla­rıyla ilgili olan on hususa iman etmeyi kapsar. Bunlar O'nun diri olması, ilminin bulunması, güçlü olması, irade sahibi olması, duyup işitmesi, konuşması, doğ­ru sözlü olması, hâdis olan (zaman içinde olup biten) olaylara mahal olmaması ve sıfatlarının ezelî ve ebedî olmasıdır.

Allah Teâlâ’nın fiillerine inanmak da O'nun fiiliy' le ilgili olan on hususa iman etmeyi kapsar. Bunlar kulların fiil ve amellerinin O'nun (Allah Teâlâ’nın) ta­rafından irade edilmesi ve O'nun tarafından yaratıl­ması, kulların ise sadece talep ve kesp'lerinin bulunması,[3] kullarına iyilik etmesinin buna mecbur olma­sından değil, O'nun âlicenaplığından ileri gelmesi, kulların gücünü aşan şeyleri onlara teklif etmesinin nazarî olarak câiz olması [4] suçu olmayana ceza vermesinin nazarî olarak mümkün olması[5], kul için en iyi olanı yapmak zorunda olmaması, kullara vâcip olan işlerin yalnızca vahiy ve şeriat yoluyla bildirilen şeyler olması, peygamber göndermenin Allah teâlâ için vâcip olmaması, (O'nun rahmet ve merhametin­den dolayı olması),[6] diğer peygamberler gibi, son peygamber Muhammed Aleyhissalatü vesselâmın da hak peygamber olması ve bunun mucizelerle teyit edilmiş olmasıdır.[7]

 Muhammed (sav) peygamberin hak, sözlerinin de doğru olduğuna inanmak da on hususa iman etmeyi kapsar. Bunlar peygamberin kendi akıl ve bilgisiyle konuşmadığı, konuşup söylediği şeylerin Allah teâlâ tarafından ona yapılan vahiyden ibaret olduğu hu­suslarıyla onun ısrarla Üzerinde durduğu kıyamet kopmasının hak olması, tekrar dirilmenin hak olması, kabir azabının, münker ve nekir sualinin hak olması, sırat köprüsünün, cennet ve cehennemin hak olması ve imam tayininin gerekli ve vâcip olmasıdır.[8]

[1]-  Kelime-i şehâdet biri uzun, diğeri kısa olmak üzere iki tanedir. Uzun olanı, "Eşhedu enlâ ilâhe illelllah ve eşhedu enne Muhemmeden Resûlüllah." tır. Hanefiler, "Muhammeden abduhu ve resûluh." derler. Kısa olanı ise, "Lâ ilâhe illellah, Muhamedün-Resûlüllah." tır.

[2]-  Maddî varlıklar cevher, cisim ve araz olarak üç çeşittir­ler. Cevher bileşik olmayan maddedir. Cisim, bileşiktir. Araz ise, renk, koku, şekil gibi şeylerdir.

[3]-  Kesp kazanmak demektir.

[4]- Fiilen ise, bu türlü teklifler yapılmamış, yapılan teklifler­de de kolaylık gözetilmiştir. Bunu bildiren âyetler şöyledir: "Al­lah bir kimseye ancak gücü nispetinde mükellefiyet verir." (Ba­kara, 286), "Allah din konusunda size herhangi bir zorluk ve sı­kıntı vermemiştir." (Hac, 78), "Allah sizin için kolaylık diler, zor­luk dilemez." (Bakara, 185) Ancak, Allah teâlâ mutlak hâkim ol­duğu için, isteseydi kullarına ağır teklifler de yapabilirdi.

[5]- Ancak, fiilen böyle bir şey de yoktur. Kuı'ân-ı Kerim, baştan sona kadar Allah Teâlâ’nın adaletini anlatır ve O'nun kul­larına ancak hak etmeleri halinde ceza verdiğini, çoğu zaman da af yolunu tuttuğunu açıklar. Bir âyet şöyledir: "Size isabet eden bir musibet, sizin yaptıklarınızın karşılığıdır. Allah çoğu yaptık­larınızı da affeder." (Şurâ, 30)

[6]- Bu husus, "Biz seni merhametten dolayı, âlemlere pey­gamber olarak gönderdik." (Enbiyâ, 107) gibi âyetlerle sabittir.

[7]-  Bir peygamber hak olunca, ona iman etmek de farz olur. Buna rağmen, ona iman etmeyen kâfir olur. Bu hüküm bizim Peygamberimiz için de böyledir. Buna göre, bu peygambere iman etmeyen kim olursa olsun kâfirdir. Bunun kâfir olmadığını söyleyen veya kâfir olup olmadığında tereddüt eden de kâfirdir.

[8]- Bir toplumda adalet ve huzurun sağlanması için, imam ve hükümetin tayin edilmesi vaciptir. Bunun vâcip olması ima­mın veya hükümetin kudsiyetinden dolayı değil, adalet ve dü­zeni sağlamanın ancak bunlarla gerçekleşebilmesinden dolayı­dır. Bu sırrı anlamayan bazı kimseler, "imam-ı kebir” in veli, ku­tup gibi bir şey olduğunu veya olması gerektiğini zannederler. Halbuki, o, adalet ve düzeni sağlayabilen herhangi bir insan ve­ya bir heyet ve hükümettir. Böyle bir insan, heyet veya hükümet seçim yoluyla gelirse, o zaman bu kalitede olanları seçmek va­tandaşlar için vacip olan bir görevdir.

 

Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyur­muştur:

"Beni Rabbim terbiye etti ve bana güzel bir edep verdi.”  Edep, zahir ve bâtın’ın (dış ve için) terbiye edilmiş hâlidir. Bir kimse zâhir ve bâtın'ını terbiye ederse o kimse, edîp ve edepli olur. Bir kimse kendini "sünnet" in edeplerine uydurursa, Allah teâlâ o kim­senin kalbini marifet (kendisini tanıma ve bilme) nu­ruyla nurlandırır “Habib" olan peygamberin[1] emir­lerine, fiillerine ve ahlâkına uymaktan ve onun edep­lerini yaşamaktan daha şerefli bir mertebe yoktur. Bunları yapmak, sıradan bir insanı habiblik mertebe­sine çıkarır.

Üç şeyin bir yönü kula, bir yönü de Allah teâlâya aittir. Yardım dilemek kula, yardım etmek Allah Teâlâ’ya aittir. Cehd etmek kula, muvaffakiyet vermek Allah Teâlâ’ya aittir. Edepli davranmak kula, kabul edilmek Allah Teâlâ’ya aittir.

Edepler aşağıdan yukarıya doğru mükemmelle­şerek sâlihlerin edepleri, velilerin edepleri, sıddıkların edepleri, peygamberlerin edepleri olmak üzere dört çeşittirler. Diğer bir ifade ile, bunlar yukarıdan aşağıya doğru mükemmelliğini kaybederek peygamberlerin edepleri, sıddıkların edepleri, velilerin edep­leri ve sâlihlerin edepleridirler. En aşağı derecede olan sâlihlerin edepleriyle edeplenenler, Allah Teâlâ’dan lütuf görme liyakatini kazanırlar. Bunların üs­tünde olan velilerin edepleriyle edeplenenler, Allah Teâlâ’ya yakın olmaya liyakat kazanırlar. Daha yuka­rıda olan sıddıkların edepleriyle edeplenenler, Allah Teâlâ’nın nurunu müşahede etme mertebesini kaza­nırlar. En üstte olan peygamberlerin edepleriyle edeplenenler ise, Allah teâlâ ile ünsiyet etme ve aracısız bir şekilde onunla konuşma mertebesini kazanırlar; bu edep çeşitlerinden mahrum olanlar, bütün bu mertebe ve liyakatlerden da mahrum kalırlar. (Bu yüzden, Mevlâna Celâlüddin şöyle demiştir: Allah Teâlâ’dan edep isteyelim. Çünkü edebi olmayan, O'nun rahmetinden mahrum kalır.)

Hak yolundaki büyük zatların emir ve tavsiyele­rine uymayanlar, kitap ve sünnet’ in edeplerine uyma­mış olurlar.[2] Kulluğun başında olanların edepleriyle edeplenmeyenler, kullukta ileri dereceye varanların mertebelerini kazanamazlar. Allah Teâlâ’yı tanımayanlar, O'na karşı edepli davranmazlar. O'na karşı edepli davranmayanlar da O'ndan uzak olurlar. Allah Teâlâ’nın emir ve yasakları edeplerdir. O'nun emir ve yasaklarına uyanlar edep kazanırlar.

Tâatın edebi, onu en güzel bir şekilde ifâ etmeye çalışmak ve fakat buna rağmen, kendini veya tâati değil, Allah Teâlâ’yı görmektir. Kul, tâatıyla cenneti, tâatı ifâ etmesindeki edebiyle de Allah Teâlâ’nın yakın­lığını kazanır.

Tevhid, Allah Teâlâ’nın tek yaratıcı olduğuna inanmaktır. O'na bu şekilde iman etmeyenin tevhidi geçersizdir.[3] Allah'a ve peygambere iman etmek, şe­riata uymayı gerektirir. Şeriata uymayanın imanı ge­çersizdir.[4] Şeriat edepli olmayı gerektirir. Edepli ol­mayanın şeriata bağlılığı geçersizidir.

Edebi terk etmek, kovulmayı gerektirir. Huzurda su-i edepte bulunan, kapının önüne çıkarılır. Burada da su-i edepte bulunan, hayvanların ahırına gönderilir.

En yararlı edep, dini iyice öğrenmek,[5] Allah Teâlâ’nın hakkını gözetmek ve dünyaya karşı zühd yü­rütmektir. Rabbini bilen, O'na karşı edebi terk ederse, helak olanlarla (kâfir, müşrik ve mücrimlerle) beraber helâk olur.

Şöyle denilmiştir:

"Üç şeyi yapmakta tereddüt etmemek lâzımdır. Bunlar şaibeli kimselerden (akidesinin bozuk olduğu, farzları terk ettiği, büyük günahları işlediği söylenen insanlardan) uzak durmak, güzel edep kazanmaya çalışmak ve (herhangi bir canlıya) eziyet vermekten sakınmaktır."

Vasat Müslümanların edebi, nefislerini tezkiye et­mek,[6] uzuv ve organlarını hayırda istimal etmek, ha­ram işlerden uzaklaşmak ve gereksiz istekleri terk etmektir. Zirvedeki müslümanların edebi ise, kalplerini temizlemek[7], kulluğun inceliklerine riayet etmek, söz ve ahitlerine vefâ göstermek[8] vakti boşa harcamamak, aklı meşgul eden vesveselere takılmamak, ta­lep ve arayışta sünnet çizgisini muhâfaza etmek, te­fekkür etme süresini mümkün mertebe uzatmak ve korumaktır.

Allah Teâlâ’ya ibadette hakikî ihlâsı korumaktır.

Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğu söylenmiştir.[9]

"Benim isim ve sıfatlarımın önünde duran (beni bunlarla tanımaya çalışan), bana karşı edebi gözetmiş olur. Beni tanımak ve keşfetmek bahanesi ve iddiasıyla bunların ötesine geçmeye kalkışan, edep sınırını aş­mış olur. Bu kimse, edepsizlere vurulan tokadı yiyip aşağıya yuvarlanır. (Bu kimse Allah Teâlâ’yı şeriat yo­luyla değil, akıl veya keşif yoluyla tanımaya çalışmak isteyendir. Bu kimse hiçbir zaman O'nu tanımaya muvaffak olmaz.)”

Mürid, sülük ve kullukta edep gözetmediği takdir­de, başladığı yere geri çevrilir. Bir zat şöyle demiştir:

"Ben Mekke'de iken, bir gün Kâbe'nin önünde oturmuştum. Yorulunca da yere yatıp ayaklarımı uzattım. Beni bu halde gören bir zat, yanıma geldi ve bana şunları söyledi: "Ey falan! Sözde sen ilim ehlindensin. Halbuki, bu vaziyetin edep bilmeyenlerin işi­dir”. Allah Teâlâ’ya karşı edebi elden bırakma. Aksi takdirde, senin adın ilim ehlinin divanından (defter ve sicilinden) silinir."[10]

Bir zat şöyle demiştir: "Edebi hem zâhirde hem de bâtında (hem dış hareketlerde hem de düşünce, duygu ve niyette, ya da hem halk içinde hem de yal­nızken) gözet. Edebi zâhirde terk edersen, zahirde (açıkça) cezalandırılırsın. Onu bâtında ihlâl edersen, bâtında (kalbi hayatında) cezalandırılırsın." (Bu ceza­lardan hangisinin daha şiddetli olduğu ise, cezanın türüne göre değişir. Ancak kalbî hayatta verilen bir ceza, bazen kişinin   dergâhtan uzaklaştırıl­masına ve bir daha da kendisine dönüş fırsatı veril­memesine sebep olabilir. İblis hem zâhirde hem de bâtında edebi terk ettiği için, iki şekilde de cezalandı­rılmış ve ebediyen kovulmuştur. Çünkü o, hem bü­tün melekler secde ederken zâhiren muhalefet etti, hem de kalbinde kibir taşıdı.)

Edebin aslı ve kaynağı olan güzel seciye, Allah Teâlâ’nın fiili ve icadıdır. Fakat o, çakmak taşındaki ateş gibi, insan fıtratında gizlenmiştir. Bu sebeple, onu kuvveden fiile çıkarmak lâzımdır. Bunu yapma göre­vi de kulun kendisine verilmiştir. Kul çalışıp o seciye­yi ortaya çıkardığı takdirde, edep kazanmış olur.

Ta­savvuf, Allah Teâlâ’nın insan fıtratına derç ettiği (yer­leştirdiği) güzel huy ve seciyeleri ortaya çıkarma mes­leği olduğuna göre, sûfilerin herkesten daha fazla bu­na önem vermeleri, ibâdet ve riyâzet yoluyla fıtratla­rındaki güzel huy ve seciyeleri ortaya çıkarıp edep ve terbiyede örnek insan hâline gelmeleri gerekir.

Bütün edepler, Allah Resulünden öğrenilir. Çün­kü o, her hâliyle edep örneğidir. Rabbinin huzurunda da en güzel edebi o göstermiştir. "Gözleri kaymadı ve sınırı aşmadı." ( Necm Sûresi, 17. âyet) Âyeti de bunun delil ve şahididir. Çünkü bu âyet, Allah Resulünün Miraç'ta ilâhi huzurdaki vaziyetini bildirmiştir. Buna göre, o yüce hu­zurda iken, gördüğü İlâhî nurdan başka bir şeye ve hitabın geldiği cihetten başka bir cihete bakmamıştır. Bu vaziyet, yüce huzurda olmanın gerektirdiği birin­ci edeptir. (Allah Resûlü Aleyhissalâtü vesselâm, bu edebi insanlarla karşılaşırken ve konuşurken de gö­zetmiş ve onlarla birlikte olduğu sürece başka şeylere ve başka taraflara bakmamış ve ilgi duymamıştır. Bu edep, karşısındakine değer vermenin ifadesidir.) Di­ğer bir edep ise, onun bu mertebeye erişmiş olmanın cesaretiyle, kulluğunu unutup istekte ileri gitmemesi­dir. Halbuki, kendisi de büyük bir peygamber olan Musa aleyhisselâm Tur dağında miraç yaparken, yü­ce Rabbin hitabını duyunca, bir an kulluğunu unutup "Kendini bana göster, seni göreyim." (A’râf, Sûresi, 143. âyet) Demiştir. Bu sebeple, Allah Resulüne, "Sen miraçta Rabbini gördün mü?" diye sorduklarında, "Ben O'nu nasıl göre­bilirim?" demiş ve kulluğunun sınırını göstermiştir. Sehl et-Tüsterî şöyle demiştir:

"Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm, Rabbinin huzurunda iken kendini görmekten (kendini bir şey saymaktan) sakınmış ve bu yüzden de nefsin isteği sayılabilen herhangi bir talepte bulunmamıştır. O, sa­dece kendisine gösterilen şeylere büyük bir dikkatle bakmış ve onların delâletiyle Rabbin azametini daha geniş bir çerçevede görmeye çalışmıştır."

 

 

[1]- Habib sevilen ve seven demektir. Bu sıfat Peygamberi­miz için kullanılır. Çünkü o, Allah teâlâ tarafından en çok sevi­len ve Allah Teâlâ’yı en çok seven kimsedir. O aynı zamanda, bü­yük bir yekûn tutan ümmeti tarafından sevilen ve onları seven müstesna bir insandır. Büyük bir ümmet olan Hristiyanlar da Hz. İsa'yı severler. Ancak onlar Meryem'in oğlu ve Allah'ın pey­gamberi olan gerçek İsa'yı değil, kendi hayallerinde uydurduk­ları ve aslı, varlığı bulunmayan, Allah'ın oğlu ve ortağı İsa'yı se­verler.

[2]- Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm şöyle buyurmuş­tur: "Büyüklerimizi saymayan bizden değildir." Bu ifade çok çarpıcıdır. Bunun yanında bir şey daha söylemek gerekirse, "Bü­yüklerini saymayan bir millet iflah olmaz." denilebilir. Biz millet olarak yavaş yavaş bu kötü sona geliyoruz. Çünkü, büyükleri­mizi ne tanıyor ne seviyor ne de onlardan yararlanıyoruz.

Allah Resulünün Tâif seferini hatırlatıyor. Hani, kâinatın efendisi, kendi şehri Mekke'de hemşehrileri olan müşriklerden ısrarlı zulüm, tazyik ve baskı görmüştü. Bunun Üzerine, biraz nefes almak düşüncesi, biraz da davetini tebliğ edebilme ümidiyle Tâif e gitmişti. Fakat, bu yerin halkı da ona karşı anlayışsız ve acımasız davranmıştı. Buradan da çok büyük bir teessür ve elemle ayrılıp nereye gideceğini bilmez bir halde yola düşmüştü. Dalgın bir halde epey gittikten sonra, bir ağacın golgesinde oturmuş ve halini Rabbine arz ederek, "Ey benim ve bütün mazlum, mağdur ve zayiflerin Rabbi, sığınağı, sahibi, yar­dımcısı! Beni tanıyan kavmimin de beni tanımayan bu kavmin ile bana karşı bu şekilde zalim ve haşin davranmalarım sana şi­kâyet ediyorum." demişti. Kendisi bu hazin üslupla şikâyetini sürdürüken, Cebrail aleyhisselâm inmiş ve ona, "Ya Resûlallah! Rabbin beni sana gönderdi. İstersen, şu dağı kaldırıp bu zalimle­rin başına indireyim." demişti. Allah Resûlu Aleyhissalatu vesse­lam, gücünü toplamaya çalışmış ve biraz daha dayanabileceğini düşünerek şöyle demişti: "Hayır! Ben biraz da sabredeceğim. Umarım, Rabbim bunlardan ve zürriyetlerinden bir iman ordusu çıkaracaktır." Hakikaten de onun bu ümidi ve kerameti gerçek­leşmiş ve Allah teâlâ, zalim bir topluluktan dünyaya adalet ve fa­zilet götüren bir iman ve tevhid ordusu çıkarmıştır.

Lût aleyhisselâm da kavminin zulüm ve tazyikine uğramış ve içini çekerek şöyle demiştir: "Keşke size karşı gücüm olsaydı veya güçlü birisine sığınabilseydim!" Bunun üzerine, melekler ona şöyle demişlerdir: "Sabaha kadar sabret. Bunlar sabah vaktin­de helâk edileceklerdir. Sabah yakın değil midir?" Ve sabah olun­ca, ona zulmeden kavmi zelzele ve tufanlarla helâk edilmiştir. Bu olayı anlatan Kurân-ı Kerim onu şu cümle ile bitirmiştir: "Bu tür­lü azaplar hiçbir zurnan zalimlerden uzak değildir." (Hud, 83)

Zamanımızda da türlü musibetler ve acı hadiseler gibi, ge­çen korkunç depremler de Allah -Teâlâ’nın bir takım zalim ve mücrimlere şiddetli bir tokalıydı. Bu müstahakların yanında ba­zı masumların da zarar görmüş olmaları muhtemeldir. Ancak insanlar o kadar gafil, riyakâr ve Allah Teâlâ’ya karşı saygısızdır­lar ki, ölüp gidenlerin hepsini Bedir savaşını yapmış gibi, şehit derecesine çıkarıp cennete uçurdular, insanlar, gaflet ve dalâlete hiç doymuyorlar!

[3]  Mutezile taifesi, kul kendi fiillerinin yaratıcısıdır, derler, bunun yanında da tevhid ehli olduğunu söylerler.

[4]-  Şeriat, Allah Teâlâ’nın peygambere yaptığı vahiyler ve onun Üzerine indirdiği hükümlerdir. Kendisi de bunları tebliğ etmiş ve duyurmuştur.  Fıkıh ise, âlimler tarafından bunlara yapı­lan açıklamalardır. Şeriatı kabul etmemek, doğrudan doğruya Allah ve Resulünü kabul etmemektir. Fıkhı kabul etmemek ise, âlimleri kabul etmemektir. Bir tek âlimin veya mezhebin bir gö­rüşünü haklı delil ve gerekçelere dayanarak kabul etmemek câ- izdir. Fakat bütün âlimlerin görüşlerini kabul etmemek için ge­çerli bir delil ve dayanak bulmak mümkün değildir. Bu sebeple, dine asgarî derecede de olsa saygısı olan bir kimse âlimleri top­tan reddetmez.

 

[5] Ancak biz, vicdanı titremeyen bazı kimseler gibi, İslâm yozlaştırıldığını ve şimdi yaşanan dinin islâm olmadığını söyle­miyoruz ve böyle bir şeyi söylemenin gerçekle bir alâkası bulun­madığını biliyoruz. Çünkü İslâm bütün saflığıyla ortadadır ve müslümanların yaşadığı din de İslâmın kendisidir. Bunun ya­nında, bir kısım müslümanların kafalarına bazı yanlışlıklar yer­leşmiş ve dinî hayatlarına birtakım bidatler girmiştir. Bu yanlış­lıklar ve bidatlerin bir kısmı imana da dokunur bir ciddiyettir­ler. Bir olumsuzluk da İlmî ehliyeti olmayan bir takım kimsele­rin din rehberi geçinmeleri ve gerek ilimlerinin azlığı ve gerekse niyetlerinin bozukluğu yüzünden dini yanlış tasvir etmeleri ve olup biten hadisleri çarpık yorumlamalarıdır.

 

[6]- Tezkiye etmek, terbiye etmek demektir. Nefsi tezkiye ve­ya terbiye etmek, onu kötü isteklerden çekmektir

[7]-  Kalbi temizlemek nefsi temizlemekten daha ince bir iştir. Bu iş, kalbi kötü sıfatlardan arındırmaktır.

[8]-  Bu söz ve ahidlerin çoğu, Allah Teâlâ’ya verilmiş olanlar­dır. Nitekim, her namazda Fatiha okunurken, "Yalnız sana kul­luk eder ve sadece senden yardım dileriz." deyip bu ahitler ta­zelenip tekrarlanır.

[9]-  Bu söz, Kurân âyeti değildir.

[10]  "Geçmiş zaman olur ki, hayâli cihana değer" demişler­dir. Hayatında çok az mutluluk duyan bu fakir de şad ve mutlu olduğu bir günde Medine mescidinde sabah namazından sonra Allah Resulünün cennet misali türbesine karşı uzanmış, şevk ve iştiyakla onu seyrediyordum. O hâlim ne kadar sürmüştü, bilmi­yorum, bir ayağın şiddetle bacaklarıma değdiğini hissettim ve rüyadan uyanır gibi kendime gelip baktım. Nur yüzlü, yaşlı, sa­kallı bir zat, gülümseyen bir hiddetle bana, "Edep, ey hacı!" de­di ve süratle geçip gözümden kayboldu. Mahcup olup ayakları­mı toplarken, kendi kendime şöyle mırıldandım:" Sevgi ve işti­yak yetmez. Edep de lâzımmış.

Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyur­muştur:

"Beni Rabbim terbiye etti ve bana güzel bir edep verdi.”  Edep, zahir ve bâtın’ın (dış ve için) terbiye edilmiş hâlidir. Bir kimse zâhir ve bâtın'ını terbiye ederse o kimse, edîp ve edepli olur. Bir kimse kendini "sünnet" in edeplerine uydurursa, Allah teâlâ o kim­senin kalbini marifet (kendisini tanıma ve bilme) nu­ruyla nurlandırır “Habib" olan peygamberin[1] emir­lerine, fiillerine ve ahlâkına uymaktan ve onun edep­lerini yaşamaktan daha şerefli bir mertebe yoktur. Bunları yapmak, sıradan bir insanı habiblik mertebe­sine çıkarır.

Üç şeyin bir yönü kula, bir yönü de Allah teâlâya aittir. Yardım dilemek kula, yardım etmek Allah Teâlâ’ya aittir. Cehd etmek kula, muvaffakiyet vermek Allah Teâlâ’ya aittir. Edepli davranmak kula, kabul edilmek Allah Teâlâ’ya aittir.

Edepler aşağıdan yukarıya doğru mükemmelle­şerek sâlihlerin edepleri, velilerin edepleri, sıddıkların edepleri, peygamberlerin edepleri olmak üzere dört çeşittirler. Diğer bir ifade ile, bunlar yukarıdan aşağıya doğru mükemmelliğini kaybederek peygamberlerin edepleri, sıddıkların edepleri, velilerin edep­leri ve sâlihlerin edepleridirler. En aşağı derecede olan sâlihlerin edepleriyle edeplenenler, Allah Teâlâ’dan lütuf görme liyakatini kazanırlar. Bunların üs­tünde olan velilerin edepleriyle edeplenenler, Allah Teâlâ’ya yakın olmaya liyakat kazanırlar. Daha yuka­rıda olan sıddıkların edepleriyle edeplenenler, Allah Teâlâ’nın nurunu müşahede etme mertebesini kaza­nırlar. En üstte olan peygamberlerin edepleriyle edeplenenler ise, Allah teâlâ ile ünsiyet etme ve aracısız bir şekilde onunla konuşma mertebesini kazanırlar; bu edep çeşitlerinden mahrum olanlar, bütün bu mertebe ve liyakatlerden da mahrum kalırlar. (Bu yüzden, Mevlâna Celâlüddin şöyle demiştir: Allah Teâlâ’dan edep isteyelim. Çünkü edebi olmayan, O'nun rahmetinden mahrum kalır.)

Hak yolundaki büyük zatların emir ve tavsiyele­rine uymayanlar, kitap ve sünnet’ in edeplerine uyma­mış olurlar.[2] Kulluğun başında olanların edepleriyle edeplenmeyenler, kullukta ileri dereceye varanların mertebelerini kazanamazlar. Allah Teâlâ’yı tanımayanlar, O'na karşı edepli davranmazlar. O'na karşı edepli davranmayanlar da O'ndan uzak olurlar. Allah Teâlâ’nın emir ve yasakları edeplerdir. O'nun emir ve yasaklarına uyanlar edep kazanırlar.

Tâatın edebi, onu en güzel bir şekilde ifâ etmeye çalışmak ve fakat buna rağmen, kendini veya tâati değil, Allah Teâlâ’yı görmektir. Kul, tâatıyla cenneti, tâatı ifâ etmesindeki edebiyle de Allah Teâlâ’nın yakın­lığını kazanır.

Tevhid, Allah Teâlâ’nın tek yaratıcı olduğuna inanmaktır. O'na bu şekilde iman etmeyenin tevhidi geçersizdir.[3] Allah'a ve peygambere iman etmek, şe­riata uymayı gerektirir. Şeriata uymayanın imanı ge­çersizdir.[4] Şeriat edepli olmayı gerektirir. Edepli ol­mayanın şeriata bağlılığı geçersizidir.

Edebi terk etmek, kovulmayı gerektirir. Huzurda su-i edepte bulunan, kapının önüne çıkarılır. Burada da su-i edepte bulunan, hayvanların ahırına gönderilir.

En yararlı edep, dini iyice öğrenmek,[5] Allah Teâlâ’nın hakkını gözetmek ve dünyaya karşı zühd yü­rütmektir. Rabbini bilen, O'na karşı edebi terk ederse, helak olanlarla (kâfir, müşrik ve mücrimlerle) beraber helâk olur.

Şöyle denilmiştir:

"Üç şeyi yapmakta tereddüt etmemek lâzımdır. Bunlar şaibeli kimselerden (akidesinin bozuk olduğu, farzları terk ettiği, büyük günahları işlediği söylenen insanlardan) uzak durmak, güzel edep kazanmaya çalışmak ve (herhangi bir canlıya) eziyet vermekten sakınmaktır."

Vasat Müslümanların edebi, nefislerini tezkiye et­mek,[6] uzuv ve organlarını hayırda istimal etmek, ha­ram işlerden uzaklaşmak ve gereksiz istekleri terk etmektir. Zirvedeki müslümanların edebi ise, kalplerini temizlemek[7], kulluğun inceliklerine riayet etmek, söz ve ahitlerine vefâ göstermek[8] vakti boşa harcamamak, aklı meşgul eden vesveselere takılmamak, ta­lep ve arayışta sünnet çizgisini muhâfaza etmek, te­fekkür etme süresini mümkün mertebe uzatmak ve korumaktır.

Allah Teâlâ’ya ibadette hakikî ihlâsı korumaktır.

Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğu söylenmiştir.[9]

"Benim isim ve sıfatlarımın önünde duran (beni bunlarla tanımaya çalışan), bana karşı edebi gözetmiş olur. Beni tanımak ve keşfetmek bahanesi ve iddiasıyla bunların ötesine geçmeye kalkışan, edep sınırını aş­mış olur. Bu kimse, edepsizlere vurulan tokadı yiyip aşağıya yuvarlanır. (Bu kimse Allah Teâlâ’yı şeriat yo­luyla değil, akıl veya keşif yoluyla tanımaya çalışmak isteyendir. Bu kimse hiçbir zaman O'nu tanımaya muvaffak olmaz.)”

Mürid, sülük ve kullukta edep gözetmediği takdir­de, başladığı yere geri çevrilir. Bir zat şöyle demiştir:

"Ben Mekke'de iken, bir gün Kâbe'nin önünde oturmuştum. Yorulunca da yere yatıp ayaklarımı uzattım. Beni bu halde gören bir zat, yanıma geldi ve bana şunları söyledi: "Ey falan! Sözde sen ilim ehlindensin. Halbuki, bu vaziyetin edep bilmeyenlerin işi­dir”. Allah Teâlâ’ya karşı edebi elden bırakma. Aksi takdirde, senin adın ilim ehlinin divanından (defter ve sicilinden) silinir."[10]

Bir zat şöyle demiştir: "Edebi hem zâhirde hem de bâtında (hem dış hareketlerde hem de düşünce, duygu ve niyette, ya da hem halk içinde hem de yal­nızken) gözet. Edebi zâhirde terk edersen, zahirde (açıkça) cezalandırılırsın. Onu bâtında ihlâl edersen, bâtında (kalbi hayatında) cezalandırılırsın." (Bu ceza­lardan hangisinin daha şiddetli olduğu ise, cezanın türüne göre değişir. Ancak kalbî hayatta verilen bir ceza, bazen kişinin   dergâhtan uzaklaştırıl­masına ve bir daha da kendisine dönüş fırsatı veril­memesine sebep olabilir. İblis hem zâhirde hem de bâtında edebi terk ettiği için, iki şekilde de cezalandı­rılmış ve ebediyen kovulmuştur. Çünkü o, hem bü­tün melekler secde ederken zâhiren muhalefet etti, hem de kalbinde kibir taşıdı.)

Edebin aslı ve kaynağı olan güzel seciye, Allah Teâlâ’nın fiili ve icadıdır. Fakat o, çakmak taşındaki ateş gibi, insan fıtratında gizlenmiştir. Bu sebeple, onu kuvveden fiile çıkarmak lâzımdır. Bunu yapma göre­vi de kulun kendisine verilmiştir. Kul çalışıp o seciye­yi ortaya çıkardığı takdirde, edep kazanmış olur.

Ta­savvuf, Allah Teâlâ’nın insan fıtratına derç ettiği (yer­leştirdiği) güzel huy ve seciyeleri ortaya çıkarma mes­leği olduğuna göre, sûfilerin herkesten daha fazla bu­na önem vermeleri, ibâdet ve riyâzet yoluyla fıtratla­rındaki güzel huy ve seciyeleri ortaya çıkarıp edep ve terbiyede örnek insan hâline gelmeleri gerekir.

Bütün edepler, Allah Resulünden öğrenilir. Çün­kü o, her hâliyle edep örneğidir. Rabbinin huzurunda da en güzel edebi o göstermiştir. "Gözleri kaymadı ve sınırı aşmadı." ( Necm Sûresi, 17. âyet) Âyeti de bunun delil ve şahididir. Çünkü bu âyet, Allah Resulünün Miraç'ta ilâhi huzurdaki vaziyetini bildirmiştir. Buna göre, o yüce hu­zurda iken, gördüğü İlâhî nurdan başka bir şeye ve hitabın geldiği cihetten başka bir cihete bakmamıştır. Bu vaziyet, yüce huzurda olmanın gerektirdiği birin­ci edeptir. (Allah Resûlü Aleyhissalâtü vesselâm, bu edebi insanlarla karşılaşırken ve konuşurken de gö­zetmiş ve onlarla birlikte olduğu sürece başka şeylere ve başka taraflara bakmamış ve ilgi duymamıştır. Bu edep, karşısındakine değer vermenin ifadesidir.) Di­ğer bir edep ise, onun bu mertebeye erişmiş olmanın cesaretiyle, kulluğunu unutup istekte ileri gitmemesi­dir. Halbuki, kendisi de büyük bir peygamber olan Musa aleyhisselâm Tur dağında miraç yaparken, yü­ce Rabbin hitabını duyunca, bir an kulluğunu unutup "Kendini bana göster, seni göreyim." (A’râf, Sûresi, 143. âyet) Demiştir. Bu sebeple, Allah Resulüne, "Sen miraçta Rabbini gördün mü?" diye sorduklarında, "Ben O'nu nasıl göre­bilirim?" demiş ve kulluğunun sınırını göstermiştir. Sehl et-Tüsterî şöyle demiştir:

"Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm, Rabbinin huzurunda iken kendini görmekten (kendini bir şey saymaktan) sakınmış ve bu yüzden de nefsin isteği sayılabilen herhangi bir talepte bulunmamıştır. O, sa­dece kendisine gösterilen şeylere büyük bir dikkatle bakmış ve onların delâletiyle Rabbin azametini daha geniş bir çerçevede görmeye çalışmıştır."

 

 

[1]- Habib sevilen ve seven demektir. Bu sıfat Peygamberi­miz için kullanılır. Çünkü o, Allah teâlâ tarafından en çok sevi­len ve Allah Teâlâ’yı en çok seven kimsedir. O aynı zamanda, bü­yük bir yekûn tutan ümmeti tarafından sevilen ve onları seven müstesna bir insandır. Büyük bir ümmet olan Hristiyanlar da Hz. İsa'yı severler. Ancak onlar Meryem'in oğlu ve Allah'ın pey­gamberi olan gerçek İsa'yı değil, kendi hayallerinde uydurduk­ları ve aslı, varlığı bulunmayan, Allah'ın oğlu ve ortağı İsa'yı se­verler.

[2]- Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm şöyle buyurmuş­tur: "Büyüklerimizi saymayan bizden değildir." Bu ifade çok çarpıcıdır. Bunun yanında bir şey daha söylemek gerekirse, "Bü­yüklerini saymayan bir millet iflah olmaz." denilebilir. Biz millet olarak yavaş yavaş bu kötü sona geliyoruz. Çünkü, büyükleri­mizi ne tanıyor ne seviyor ne de onlardan yararlanıyoruz.

Allah Resulünün Tâif seferini hatırlatıyor. Hani, kâinatın efendisi, kendi şehri Mekke'de hemşehrileri olan müşriklerden ısrarlı zulüm, tazyik ve baskı görmüştü. Bunun Üzerine, biraz nefes almak düşüncesi, biraz da davetini tebliğ edebilme ümidiyle Tâif e gitmişti. Fakat, bu yerin halkı da ona karşı anlayışsız ve acımasız davranmıştı. Buradan da çok büyük bir teessür ve elemle ayrılıp nereye gideceğini bilmez bir halde yola düşmüştü. Dalgın bir halde epey gittikten sonra, bir ağacın golgesinde oturmuş ve halini Rabbine arz ederek, "Ey benim ve bütün mazlum, mağdur ve zayiflerin Rabbi, sığınağı, sahibi, yar­dımcısı! Beni tanıyan kavmimin de beni tanımayan bu kavmin ile bana karşı bu şekilde zalim ve haşin davranmalarım sana şi­kâyet ediyorum." demişti. Kendisi bu hazin üslupla şikâyetini sürdürüken, Cebrail aleyhisselâm inmiş ve ona, "Ya Resûlallah! Rabbin beni sana gönderdi. İstersen, şu dağı kaldırıp bu zalimle­rin başına indireyim." demişti. Allah Resûlu Aleyhissalatu vesse­lam, gücünü toplamaya çalışmış ve biraz daha dayanabileceğini düşünerek şöyle demişti: "Hayır! Ben biraz da sabredeceğim. Umarım, Rabbim bunlardan ve zürriyetlerinden bir iman ordusu çıkaracaktır." Hakikaten de onun bu ümidi ve kerameti gerçek­leşmiş ve Allah teâlâ, zalim bir topluluktan dünyaya adalet ve fa­zilet götüren bir iman ve tevhid ordusu çıkarmıştır.

Lût aleyhisselâm da kavminin zulüm ve tazyikine uğramış ve içini çekerek şöyle demiştir: "Keşke size karşı gücüm olsaydı veya güçlü birisine sığınabilseydim!" Bunun üzerine, melekler ona şöyle demişlerdir: "Sabaha kadar sabret. Bunlar sabah vaktin­de helâk edileceklerdir. Sabah yakın değil midir?" Ve sabah olun­ca, ona zulmeden kavmi zelzele ve tufanlarla helâk edilmiştir. Bu olayı anlatan Kurân-ı Kerim onu şu cümle ile bitirmiştir: "Bu tür­lü azaplar hiçbir zurnan zalimlerden uzak değildir." (Hud, 83)

Zamanımızda da türlü musibetler ve acı hadiseler gibi, ge­çen korkunç depremler de Allah -Teâlâ’nın bir takım zalim ve mücrimlere şiddetli bir tokalıydı. Bu müstahakların yanında ba­zı masumların da zarar görmüş olmaları muhtemeldir. Ancak insanlar o kadar gafil, riyakâr ve Allah Teâlâ’ya karşı saygısızdır­lar ki, ölüp gidenlerin hepsini Bedir savaşını yapmış gibi, şehit derecesine çıkarıp cennete uçurdular, insanlar, gaflet ve dalâlete hiç doymuyorlar!

[3]  Mutezile taifesi, kul kendi fiillerinin yaratıcısıdır, derler, bunun yanında da tevhid ehli olduğunu söylerler.

[4]-  Şeriat, Allah Teâlâ’nın peygambere yaptığı vahiyler ve onun Üzerine indirdiği hükümlerdir. Kendisi de bunları tebliğ etmiş ve duyurmuştur.  Fıkıh ise, âlimler tarafından bunlara yapı­lan açıklamalardır. Şeriatı kabul etmemek, doğrudan doğruya Allah ve Resulünü kabul etmemektir. Fıkhı kabul etmemek ise, âlimleri kabul etmemektir. Bir tek âlimin veya mezhebin bir gö­rüşünü haklı delil ve gerekçelere dayanarak kabul etmemek câ- izdir. Fakat bütün âlimlerin görüşlerini kabul etmemek için ge­çerli bir delil ve dayanak bulmak mümkün değildir. Bu sebeple, dine asgarî derecede de olsa saygısı olan bir kimse âlimleri top­tan reddetmez.

 

[5] Ancak biz, vicdanı titremeyen bazı kimseler gibi, İslâm yozlaştırıldığını ve şimdi yaşanan dinin islâm olmadığını söyle­miyoruz ve böyle bir şeyi söylemenin gerçekle bir alâkası bulun­madığını biliyoruz. Çünkü İslâm bütün saflığıyla ortadadır ve müslümanların yaşadığı din de İslâmın kendisidir. Bunun ya­nında, bir kısım müslümanların kafalarına bazı yanlışlıklar yer­leşmiş ve dinî hayatlarına birtakım bidatler girmiştir. Bu yanlış­lıklar ve bidatlerin bir kısmı imana da dokunur bir ciddiyettir­ler. Bir olumsuzluk da İlmî ehliyeti olmayan bir takım kimsele­rin din rehberi geçinmeleri ve gerek ilimlerinin azlığı ve gerekse niyetlerinin bozukluğu yüzünden dini yanlış tasvir etmeleri ve olup biten hadisleri çarpık yorumlamalarıdır.

 

[6]- Tezkiye etmek, terbiye etmek demektir. Nefsi tezkiye ve­ya terbiye etmek, onu kötü isteklerden çekmektir

[7]-  Kalbi temizlemek nefsi temizlemekten daha ince bir iştir. Bu iş, kalbi kötü sıfatlardan arındırmaktır.

[8]-  Bu söz ve ahidlerin çoğu, Allah Teâlâ’ya verilmiş olanlar­dır. Nitekim, her namazda Fatiha okunurken, "Yalnız sana kul­luk eder ve sadece senden yardım dileriz." deyip bu ahitler ta­zelenip tekrarlanır.

[9]-  Bu söz, Kurân âyeti değildir.

[10]  "Geçmiş zaman olur ki, hayâli cihana değer" demişler­dir. Hayatında çok az mutluluk duyan bu fakir de şad ve mutlu olduğu bir günde Medine mescidinde sabah namazından sonra Allah Resulünün cennet misali türbesine karşı uzanmış, şevk ve iştiyakla onu seyrediyordum. O hâlim ne kadar sürmüştü, bilmi­yorum, bir ayağın şiddetle bacaklarıma değdiğini hissettim ve rüyadan uyanır gibi kendime gelip baktım. Nur yüzlü, yaşlı, sa­kallı bir zat, gülümseyen bir hiddetle bana, "Edep, ey hacı!" de­di ve süratle geçip gözümden kayboldu. Mahcup olup ayakları­mı toplarken, kendi kendime şöyle mırıldandım:" Sevgi ve işti­yak yetmez. Edep de lâzımmış.

Bil ki, tasavvuf ve sülûk ahlâk, amel ve bilgileri­ni tehzip etmek, arıtmak ve temizlemek içindir. Bu ise, kulun kendi zâhir ve bâtınıyla meşgul olması de­mektir. Bu bir anlamda, Allah Teâlâ’dan başka şeyler­le meşgul olmak ise de gaye Allah teâlâ ile meşgul ol­ma liyâkatini kazanmaktır. (Bu yönüyle tasavvuf ve sülûk, namaz kılmadan önce abdest alıp vücudunu temizlemek yerindedir.) Ancak tasavvuf ve sülûk eh­linin cehdini semeresiz ve çabasını sonuçsuz bırakan iki şey vardır. Bunlardan birisi, te'vil yoluna sapıp emir ve yasaklardan ruhsat çıkarmaktır.[1] İkincisi de nefislerinin isteklerine uymayı ibadet ve tâat sayan cahil veya kasıtlı kimselerin peşinden gitmektir.[2]

Vaktin kıymetinden habersiz olan bir kimse gafil­dir. Vakti nasıl değerlendireceğini bilmeyen bir kimse cahildir. Vaktinden kazanç tahsil edemeyen bir kimse de âcizdir. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

"İnsanların çoğu ayetlerimizden gafildirler.”  (Yûnus Sûresi, 7.âyet)

"Ahiretten bir şey beklemeyen, dünya hayatına râzı olan ve ona ısınan, ayetlerimizden gafil olan kimse­lerin yeri cehennemdir. Bu, amellerinin karşılığıdır." (Yûnus, Sûresi, 92. âyet)

"Bu böyledir. Lâkin insanların çoğu cahildirler." (En'âm, Sûresi, 111. âyet)

"De ki: Ey cahiller! Allah'tan başkasına tapmamı mı istiyorsunuz? ...Onlar Allah'ı lâyıkıyla tanıyama­mışlardır." (En'âm, Sûresi, 35. âyet)

"Sakın ha, cahillerden olma!" (En'âm, Sûresi, 35. âyet)

Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselam da şöyle dua etmiştir:

"Allah'ım! Acizlikten sana sığınırım."[3]

 Allah ve Resulünü kalbinin yegâne hedefi, kıble­si ve gayesi haline getirmedikçe, gündüzleri oruç tu­tup dilini ağzında hapsetmedikçe (boş sözlerden ve iddialardan kendisini korumadıkça) müridlik yap­mak geçersiz bir gayrettir.

Gerçek müridin sırtı rükûda, alnı secdede, dili zikirdedir; gözleri yaşlı, kalbi hüzünlüdür. O çok ye­mez, çok konuşmaz ve çok uyumaz. Mürid organları­nı, duygularını ve aklî melekelerini her zaman Allah ve Resulünün emir ve işaret ettikleri bir vazifeyi yap­mak veya bunların nehyettikleri bir işi terk etmekle meşgul eder. Verâ'ya[4]  riâyet etmek, hevesleri terk et­mek, muvaffak olduğu amel ve ibadetleri bütünüyle Allah Teâlâ’nın fazlı ve lütfu olarak görmek, müridliğin olmazsa olmaz şartlarındandır.

Mürid, yaptıklarını âdet olduğu için değil, ibadet niyetiyle yapar,[5] ibadeti de sevap getirsin diye değil, itâat için yapar. Bu sebeple, kendisine sevap verilmeyeceğini bilse bile, aynı ibadeti aynı neşe ve coşkun­lukla yerine getirir. İtâat ettiği yüce zatı mülahaza eden ve O'nu görür gibi düşünen bir kimse, ona yaptığı ibadetin farkında olmaz. Çünkü bu kimsenin zihni, gözü ve kalbi Onunla meşgul ve dolu iken, başka bir şeyi görmesi veya mülahaza etmesi mümkün değildir.

Sağlıklı bir şekilde mürid olmanın bir şartı da kendi irade ve ihtiyarını terk etmek, işlerini murâd'ın irade ve ihtiyarına bırakmaktır.[6]   

Bu mâna şu beyitte şiirleştirilmiştir:

Ben O'nun vasimi dilerim, O benim hecrimi diler.

Ben de dileğimi O'nun dileği için terk ederim

Allah Teâlâ’nın hükmüyle halktan, O'nun emriy­le hevâ ve hevesinden, O'nun fiil ve kaderiyle irade ve ihtiyarından vazgeç.[7] Bunları başarırsan, Allah Teâlâ’nın ledünnî ilmine liyakat kazanırsın.[8] Kurân-ı Kerim'de buna işaret edilerek şöyle buyurulmuştur:

“Allah’tan sakının, Allah size öğretiyor; Allah her şe­yi bilir."[9]

Halktan vazgeçmek, amel ve ibadetinde onları görmemek, Allah Teâlâ’nın emir ve rızasını onların is­tek ve rızasından üstün tutmak demektir. (Bir zat, söyle demiştir: "Hakkın hatırı âlidir, hiçbir hatıra fedâ edilmez!'') Hevâ ve hevesten vazgeçmek, nefsin arzularına aldırmamak ve bu konuda zaruri şeylerle yetinmektir. İrade ve ihtiyardan vazgeçmek ise, kade­rin bir şekilde tecelli ettiğini görünce, en hayırlısının bu olduğuna inanmak, işin başka türlü olmasını te­menni etmemek ve başka ihtimalleri akimden (aklından) silmek­tir.

Bir zat şöyle demiştir:  

Hak şerleri hayr eyler

Zan­netme ki gayr (bundan başka türlü) eyler

 Mevlâ görelim neyler

 Neylerse güzel eyler.

Kurân-ı Kerim'de de şöyle buyurulmuştur:

"Bilin ki Allah, hoşlanmadığınız bazı şeylerde de sizin için çok hayırlar yaratır.” (Nisa Sûresi, 19. âyet)

Geçmişine dönüp bak! Sen bir zaman anne rah­minde bir cenindin. Ne irade ne de kudretin vardı. Fakat seni yaratan, kendi irade ve kudretiyle seni ora­da rahatça yaşattı. Dünyada da önce beşikte bir ço­cuktun ve yeni şartlara karşı yine çaresiz ve güçsüz­dün. Fakat, merhametli ve güçlü olan Rabbin, seni bu halde de gıpta edilen bir rahatlık, bolluk ve nazlılık içinde tuttu. Şimdi de kendini O'na karşı bu iki vazi­yette görürsen, o yine seni o şekilde koruyup kollaya­caktır. Çünkü O'nun lütfu sonsuz ve gücü nihayetsiz­dir. Fakat kendine sahip olmaya kalkar, irade ve ihti­yarını O'nun lütuf ve merhametinin önüne duvar gi­bi dikersen, ölünceye kadar ve belki de ebede kadar bu ağlama duvarı önünde yas ve matem tutacaksın.

[1]-  Burada şunu belirtelim ki, geçersiz te'villerle ruhsat çı­karmak bir şeydir, Allah teâlâ tarafından verilen ruhsatlarla amel etmek başka bir şeydir. Onun için, bazı tarikatların mutlak olarak ruhsatlarla amel etmemeyi prensip haline getirmeleri pek isabetli değildir. Çünkü Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselam, sâbit olan ruhsatları kullanmış, ümmetine de bunları kullanma­yı emir veya tavsiye etmiştir. Müsned'teki iki hadis-i şerif şöyledir: "Allah teâlâ, azimetleri gibi ruhsatlarına da uyulmasından hoşlanır.", "Kim Allah Teâlâ’nın ruhsatlarını kabul etmezse, onun üzerine Arefe dağı kadar günah yüklenir." Bu hadislerden İkincisi nispeten zayıf ise de birincisi tam sahihtir.

[2]-  Bu husus da büyük bir vartadır. Bazı câhil veya zındık şeyhler, nefislerinin her istediğine keşif, keramet ve ilham süsü­nü vermiş ve kimi bid'at, kimi de küfür olan bir takım fikir ve hareketleri bu adlar ve perdeler altında arkalarından giden ma­sum kimselere ve hatta kitlelere kabul ettirmişlerdir.

[3]  Müttefekun aleyh

[4] -Verâ', şüpheli şeyleri terk etmektir.

[5]-  Haram ve günah olmayan bütün âdetleri ibadet niyetiy­le yapmak ve onları bu suretle ibadete çevirmek mümkündür. Mürid, bunu yapan kişidir.

254-  Mürid, Allah Teâlâ’nın rızasını arayan kimse demektir. Murâd ise, müridin isteyip talip olduğu şey, yani Allah Teâlâ’nın rızasıdır. Rızasına talip olunan Allah teâlâ da bir anlamda murad olmuş olur. Metindeki murad sözüyle Allah Teâlâ’nın kendisi kastedilmiştir.

[7]-  Fiilî durum ve kaderin hükmü ortaya çıkıncaya kadar, irade ve ihtiyarı kullanmak câiz ve hatta lâzımdır. Fakat, bu ol­duktan sonra artık teslim olmak ve rıza göstermek gerekir.

[8]-  İlimler kesbî ve ledünnî diye iki kısma ayrılır. Kesbî ilim­ler çalışmak yoluyla tahsil edilen ilimlerdir. Bu ilimler damdan akan damlalar gibi azar azar gelir ve yavaş yavaş birikirler. Le­dünnî ilimler ise, takva ve ibadetle olgunlaşan kimselerin kalp ve dimağlarına ilham edilen ilimlerdir. Bu ilimler kişinin kabiliyet ve ehliyetine göre kovalarla onun kabına boşaltılırlar. Peygamberle­rin ilimleri de bu kısımdandır. Çünkü peygamberler özel olarak ilim tahsil etmemiş ve kitaplardan bir şey okuyup öğrenmemiş­lerdir. Fakat, ledünnî ilimleri alınca her şeyi bilmişler ve dünyanın üstadları haline gelmişlerdir. Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed Aleyhissalatü vesselâm da dağlarla çevrili, dünya­dan kopuk, çanak gibi küçük bir beldede dünyaya geldi, güzel ahlâk sahibi olmanın ötesinde ilim adına bir şey öğrenmedi. Fakat kırk yaşına gelince, kendisine ledünnî ilimler verildi. Bu sebeple, o günden bugüne geçen bin beş yüz sene boyunca beşeriyet, sa­hip olduğu bütün İlmî gelişme ve terakkilere rağmen, onun ilim ve marifetlerinden bir dilenci gibi yararlanmak ihtiyacı içindedir. Bismarck gibi mağrur ve fakat akıllı devlet ve siyaset adamları bi­le bu gerçeği kabul etmek zorunluluğunu hissetmişler ve "Ey Muhammed! Bu karmakarışık hale gelen beşeriyet sorunlarını an­cak sen çözebilirsin." demişlerdir. Ancak, Avrupa kâfirleri bile bu itirafta bulunurken, Asya zındıkları bu büyük peygambere düş­manlıklarını sürdürmektedirler. Bu Asya zındıklarının en zehirli­leri de bizim ülkemizde olanlardır.

[9]- Bakara Sûresi, 282. âyet

Ahireti için çalışan kimsenin, bu yolda engellerle karşılaşmamak için uzlet yapması lâzımdır. Uzlet, hü­küm yönünden biri farz, biri de fazilet olmak üzere iki türlüdür. Farz olan uzlet, şerden ve şer ehlinden ayrıl­mak ve onlardan uzak durmaktır. Fazilet olan uzlet ise, fuzulî (gereksiz ve faydasız) şeylerden ve bu şeylerle uğraşan kimselerden uzaklaşmaktır' Şöyle denilmiştir:

"Hikmet on parçadır. Dokuz parçası susmakta, kalan bir parçası da uzlettedir."[1] Uzlet de bir çeşit susmaktır. Çünkü yalnız kalan insan, konuşmaz. Ge­rek susmak ve gerekse uzlet sebebiyle konuşmamak ise selâmetliktir. Konuştuğu için pişman olanlar çoktur. Sustuğu için pişman olanlar ise, azdır. Konuştuğu için hata yapanlar çoktur. Sustuğu için hata yapanlar ise hiç yoktur.

Şöyle denilmiştir:

"İnsan için asıl olan, halvet ve yalnızlıktır. (Çün­kü o, anne rahminde de mezarda da yalnızdır.) Baş­kalarıyla bir araya gelmek ve bir topluluk içinde yaşamak ise sonradan oluşan ve geçici olan bir olaydır. Onun için, asıl olana bağlı kalmak ve ancak ihtiyaç öl­çüsünde onun dışına çıkmakla yetinmek lâzımdır. Susmak da konuşmaya göre asildir. (Çünkü, insan be­bek iken de ölü iken de konuşmaz.) Bu sebeple, zo­runlu haller dışında susmak gerekir."

Şöyle denilmiştir:

"Uzlet ve aynı mânada olan halvet, varlıklardan maddeten ayrılmak değildir. O, kalbin bütün mevcu­diyetiyle Allah Teâlâ’nın huzurunda olması, O'nunla beraber olmanın duyarlılığını yaşaması, bu sebeple O'ndan başka bir şeyin varlık ve yokluğunu hissetmemesidir."

Şöyle denilmiştir:

"Zikrin başlangıcı dille zikretmektir. Dille zikir kuvvetli ve ısrarlı bir şekilde yapılırsa, kalp zikretme­ye başlar. Kalp zikredince, o da "Allah, Allah" sesini çıkarır. Kalple zikir kuvvetli ve ısrarlı bir şekilde sür­dürülürse, akıl da zikretmeye başlar. Akıl da zikre katılınca, artık zâkirin (zikreden kişinin) bütün latife ve melekeleri Allah Teâlâ’nın yakınlığını duyarlar; kalp ve aklın iç gözü olan basiret O'nu müşâhede eder ve zâkir kendisine hem huzur hem de sekr veren bu müşâhedede kaybolur. O zaman, şu âyeti bir mânası ta­hakkuk eder:

"Bugün mülk kimindir? O, bir ve râm edici olan Allah'ındır." (Fâtır, Sûresi, 16. âyet) Çünkü zâkir, tüm varlığıyla hakkı müşâhede, O'nu tâ’zim ve O'na arz-ı ubudiyetle meşgul ve meşbu (dolu) olduğu için ne başka bir şeyi görür ne de duyar. Bu durumda da ortada Allah Teâlâ’dan ve O'nun hüküm ve hâkimiyetinden başka bir şey kalmaz." Kurân-ı Kerim'de bu hâle işaret edilerek, Allah teâlâ için "O hem şâhid (gören), hem de meşhûd'tur (görülendir)." (Burûc, Sûresi, 3. âyet) Denilmiştir. Çünkü, yalnızca kendisinin bulunduğu bu ortamda gören de görülen de O'dur. O, kendisini ve kendi eserlerini görür.

Zikirle bu sonuca ulaşmanın yolu ağyarı kendin­den uzaklaştırmaktır. Ağyar ise nefis, şeytan ve var ol­ma, varlık taşıma hissidir. Bunlardan birisi önünde durdukça, senin Allah Teâlâ’nın nurunu görmen ve O'nun huzurunda olduğunu duyman mümkün değil­dir. Bunlar, elbette ki, Allah Teâlâ’nın nurunu gizleyebilecek kadar büyük şeyler değildir. Ancak senin görme gücün zayıftır. Bu sebeple, gözüne bir toz parçası gir­se, bütün dünyayı aydınlatan güneşin nurunu görme­ni engeller ve gündüzü senin için geceye çevirir.

Ağyarı kendinden uzaklaştırmak, daha doğrusu, onların etkilerinden kurtulmak ise, şu cehd ve mücadeleleri gerektirir:

1-Yemek ve gıdayı azaltmak. Çünkü yemek ve gıda, maddî varlığa kuvvet verir, nefis ve şeytanı güç­lendirir. Bu sebeple, yemeyi ve gıdayı en aza indir­mek lâzımdır. Sağlık yönünden zarar görmemek için de bunu tedricen (bünyeyi alıştırarak) yapmakta ya­rar vardır.

2-Kendi akıl ve fikrinin istibdadından kurtulup güvenilen bir âlimin veya olgun bir şeyhin emir ve işa­retleriyle hareket etmek. Çünkü herkesin akıl ve fikri, ona rehberlik etme gücüne sahip değildir. İnsanların çoğu yıl ve takvim hesabıyla büyürler, fakat akıl ve fi­kir olgunluğu açısından yine çocuk kalırlar. Onun için, hareketleri, karar ve karakterleri, tercihleri, zevkleri ve tüm işleriyle çocuk ve sefihtirler.[2] Normal çocuklar için bir veli ve rehber gerektiği gibi, anormal çocuklar olan sefihler için de bunlar gereklidir.

3-On şeye devam etmek. Bunlar her zaman abdestli olmak, oruç tutmak, susmak, halvet yapmak, lâ ilâhe illallah sözüyle zikretmek, terbiye ve tasarrufu altına girdiği büyüğün ilim ve amelinden yararlan­mak, vesveseleri akıl ve kalpten uzaklaştırmak, Allah Teâlâ’dan gelen tatlı ve acı her olayı rıza ve teslimiyet­le kabul etmek, çokça dua edip cenneti istemek ve ce­hennemden sakınmaktır.

Zikir esnasında gözlerini kapadığın zaman, mad­dî varlığını siyah bir gece gibi görürsün. Zikre devam edince, bu muhit siyahlık büzülüp toplanır ve siyah bir bulut haline gelir. Zikri sürdürürsen, bu bulut be­yaz bir pamuk yığını şekline girer. Bu, maddî varlığı­nın karanlığından ve engelinden kurtulduğunun işa­retidir. Zikir yaparken nefis mavi bir renk yığını şek­linde görünür. Bu hava rengindeki yığından şimşek ve yıldırımlar gibi sert ışıkların akması, nefsin ham­lık, sertlik ve serkeşlik halinde olduğunu, ay ve yıl­dızların ışığı gibi yumuşak ve okşayıcı ışıkların akma­sı ise, onun olgunluk halinde olduğunu gösterir. Şey­tan ise küfür karanlıklarıyla sarılmış nursuz bir ateş şeklinde görülür. Çünkü onun yaratılışı da ateştendir. (Rahman Sûresi, 15. âyet) Bazen de büyük cüsseli bir zenci gibi görünüp sana sokulmak ister. O zaman, "Ey imdad isteyenle­rin imdadcısı! Bana imdad et!" diye duâ edersen, sen­den uzaklaşır.

[1]- Hikmet İlmî ve amelî olmak üzere iki kısımdır. İlmî hik­met uzak görüşlü olmak, eşya ve olayların derinliklerine nüfuz edebilmek, olup bitenlerden ibret almak, tecrübelerden yararlan­mak demektir. Amelî hikmet ise, ilim ve akıl ölçülerine göre hare­ket etmektir. İlmî anlamda en büyük hikmet Allah ve Resulünün sözleri, amelî planda da en büyük hikmet Allah ve Resulüne ita­attir. Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "Kime hikmet veri­lirse, ona büyük bir hayır verilmiş olur." (Bakara, 269)

[2]- Sefih, yaşı ve cesedi büyüdüğü halde aklı büyümeyen kimsedir. Reşit ise, yaşı ve cesediyle paralel olarak aklî meleke­leri de gelişen kimsedir.

Tasavvuf; nefsi Allah Teâlâ’ya ubudiyet, ibadet ve kullukta eritmek, kalbi de O'nun azamet ve rububiyetiyle meşgul etmek ve tefekkür bağıyla O'na bağlayıp rapt etmektir. Şöyle denilmiştir:

"Tasavvuf; yoklukları gizlemek, diyanet (dindar­lık) ve âhiret için âfet olan şeyleri (tasavvurları, huyla­rı ve amelleri) kendinden uzaklaştırmaya çalışmaktır.” Şöyle de denilmiştir:

 "Tasavvuf; kalbi maddî âlemden koparmak, tabiî ve beşerî huy ve sıfatları atmak, nefis hesabına olan işlerden uzaklaşmak, hakikî ilimleri tahsil etmek, Al­lah Rasûlünün şeriat ve sünnetine uymaktır."

Sûfi de o kimsedir ki, kendisi için fakirliği süs, sabrı (sabırlı olmayı) ziynet, rızayı (kader ve takdire râzı olmayı) binek, tevekkülü sermaye, Allah Teâlâ’yı gaye edinir; [1] uzuvlarını ibadette ve emre itaatte, gücünü şehvetleri bırakmakta kullanır; zühdü ve nefsin arzularına aldırmamayı prensip haline getirir; dünya­ya hiç rağbet etmez ve nefsine hiç değer vermez; tü­ketimi zaruret ve kifayet miktarını geçmez; her işinde Rabbine sığınıp iltica eder; yalnızca O'nunla ünsiyet eder ve O'nun sevgisinden mutluluk duyar; dini ko­nusunda çok ihtiyatlı davranır; işlere en önemli olan­dan başlar; Rabbinin rızasını her şeye tercih eder Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Allah'ın rızası her şeyden büyüktür." (Tevbe Sûresi, 72. âyet) Sufinin inanç ve anlayışına göre, "Hakkın hatırı âlidir. Hiçbir hatıra fedâ edilmez."

Sehl ibni Abdullah şöyle demiştir:

Sûfi, kalbi bulanıklıktan (beşerî hislerden) arı olan, fikir ve tefekkürle dolan, altın ve toprağı aynı değerde (veya değersizlikte) bulan kimsedir."

Şöyle de denilmiştir: "Sûfi, devamlı olarak tasfiye ile meşgul olan[2], kalbini kirletici özelliği olan şeyler den temizleyen, vaktini bulandırıcı olan işlerden arındıran kimsedir. Sûfi olumsuzlukları düşünmez, kö­tülükleri kurcalamaz, su-i zanlara yer vermez, her şe­yin iyi tarafına bakar, faydalı yönünü görür. Sûfiye göre, ölü köpeğin dişleri güzeldir. Bardağın yarısı do­ludur. Hak şerleri hayr eyler. Sûfi şöyle söyler:

Seyrimde bir şehre vardım

Gördüm sarayı güldür gül

 Sultanın tacı tahtı

Bağı duvarı güldür gül

 

Gül alır gül satarlar

Gülden terazi tutarlar

Gülü gül ile tartarlar

 Çarşı pazar güldür gül.

 Sûfi, muhtaç olduğu yardım ve desteği Allah Teâlâ’ya karşı duyduğu ihtiyaçtan alır çünkü kul Allah Teâlâ’ya karşı ihtiyaç duyar ve bunu şuurlu olarak dü­şünürse, O'ndan yardım ve destek görür. O'na karşı istiğna (muhtaç olmamak) vehmine kapılırsa, o zaman da kendi zayıflığı altında kalıp ezilir. Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Kim kendi aczini bilip Allah'a sığınırsa, Allah ona yeterlidir." (Talâk Sûresi, 3. âyet)

"Allah size yardım ederse, size galip gelen ol­maz. O sizi kendi halinize bırakırsa, size yardım eden bulunmaz. Mü'minler yalnızca Allah'a güvenip da­yansınlar" (Âl-i İmrân Sûresi, 160. âyet)

"Hüneyn'de çokluğunuza güvendiniz. Fakat bu size bir yarar sağlamadı. Sayınıza rağmen sıkıştınız ve yenilip kaçtınız." (Tevbe Sûresi, 25. âyet)

"Yeryüzünde dolaşmıyorlar ve helâk ettiğimiz fert ve milletlerin akıbetlerini görmüyorlar mı? Bun­lar güçlü, varlıklı ve eser sahibi kimseler ve milletler­di. Fakat bütün bu güç ve varlıkları onları elimizden kurtaramadı." (Gafir Sûresi, 82. âyet)

"Sabah vakti onları öldürücü bir çığlık (gök sesi) yakaladı. Sahip oldukları şeyler onları bundan koru­yamadı." (Hicr Sûresi, 83-84. âyet)

"Ne dersin! O inkârcı ve mücrimlere birkaç sene mühlet versek de ondan sonra onlara vadettiğimiz azap ve felaketi göndersek, onlar, kendilerini bize karşı koruyabilirler mi?" (Şuarâ Sûresi, 205-207. âyet)

"İnsan (gafil ve inançsız kimse), sıkıştığını görün­ce bize dönüp yalvarır. Biz onu bu sıkıntıdan kurta­rınca, "Ben kendim yaptım, kendim ettim." der... On­dan önce de böyle söyleyenler oldu ve biz onları ya­kalayınca, söyledikleri hünerleri ve iş bilirlilikleri on­lara yardımcı olamadı." (Zümer Sûresi, 49-50. âyet)

"Onlar inkâr yoluna sapınca, kendilerine verdiği­miz gözleri, kulakları ve akılları da onlara bir fayda sağlayamadılar ve onlar için azabımıza karşı uyarıcı olamadılar."[3]

Allah teâlâ tarafından muvaffakiyet verilmiş bir kul, nüfuz edici olan basiretiyle nefsinin yanlış yön­deki bir hareket ve kıpırdanışını anında görür ve onu derhal bastırır. Kul nefsini bastırıp kalbini işlettikçe Rabbine yakınlığı artar. Nefsine fırsat verip kalbini engelledikçe de O'ndan uzaklaşır. Kul, Rabbinden al­dığı güçle kalbini, kalbinden aldığı destekle de nefsi­ni hizaya getirir. "Kalbine danış!" hadisinin mânası şudur: Önce Allah teâlâ'ya danışıp kalbini düzelt. On­dan sonra da kalbine danışıp nefsini ıslah et. Kurân-ı Kerim'de de şöyle buyurulmuştur:

"Allah için (rızasını kazanmak ve O'na yakın ol­mak için) nefsinizle mücâdele edin ve bunun karşılığı olan (göz aydınlatıcı) mükâfatı müşâhede edin." (Mâide Sûresi, 8. âyet)

[1]- Sufi'nin vasıfları arasında günümüzün düşünce ve anla­yışına uymayan bir sıfat vardır. O da fakirliği süs gibi kabullen­mektir. Bu yaklaşım umum halk için doğru olmayabilir. Fakat, Sûfi dünyayı bırakmış, kendisini âhirete vermiş bir insandır. Bu insanın fakirliği zenginliğe tercih etme hakkı da vardır. Çünkü fakirlik, dünyayı terk etmekte büyük yardımcıdır. Bir şeyi olma­yan bir kimse dünyayı boşayıverir. Fakat mal ve servete sahip olanlar dünyayı bu rahatlıkla bırakamazlar. Bununla birlikte Sûfi için süs olan fakirlik, herkes için ideâl bir durum değildir. Onun için, fakirliği herkese telkin ve tavsiye etmek ve onu devlet ve mil­let politikası haline getirmek doğru değildir. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Değerler objektif ve sübjektif olmak üzere iki kısımdır. Objektif değerler herkes içindirler. Sübjektifler değerler ise, bazı haller ve bazı kimseler içindirler. Örneğin diyet yapmak sübjektif bir değerdir. Hastalık sebebiyle buna ihtiyaç duyulur.

[2]- Tasfiye arıtmak demektir. Çoğu maddeler tasfiyeye muhtaçtırlar. Onun için, mutfaktaki süzgeçten fabrikalardaki arıtma ve eritme tesislerine kadar değişik yol, usul ve âletlerle bu şeyler arıtılır. Tıpkı bunun gibi, insan tabiatı, huyu, mizacı, nefsi, arzuları, tasavvurları, sevgi ve nefretleri de tasfiyeye muh­taçtırlar. Sûfi, bunların tasfiyesiyle meşgul olan ve bu işi kendi­ne mesele ve meslek yapan kimsedir.

[3] Ahkâf Sûresi, 26. âyet

Not: Allah teâlâ, bir fert veya toplumu bir azap ile cezalandırmak istediği zaman, onların gözleri kör, ku­lakları, sağır ve kafaları çalışmaz olur. Bunlar ayyuka çıkan ses ve gürültülerle gelmekte olan azabı ne görür, ne duyar, ne de an­larlar. Ve azap gümbür gümbür gelir.

Tasavvuf yoluna giren bir kimsenin uyması gere­ken temel prensipler şunlardır:

1-Helâl yemek. Haram yiyen bir kimsenin tasav­vufla alâkası yoktur.

2-Ahlâk, fiil, emir ve sünnetiyle Allah Resulüne uymak. Allah Resulüne mutlak bir şekilde uymayan bir kimsenin süfliliği yalancılıktır.

3-Kurân ve hadisi bilmek. Kurân ve hadisi bil­meyen bir kimse ne başkasına kılavuz olabilir ne de kendisi doğru yolu bulabilir. Çünkü, âhiret ve kurtu­luş yolu olan doğru yolun istikametini Kurân ve Sün­net çizmişlerdir.

4-Dava ve iddiayı bırakıp verâ' ve takva halinde yaşamak.[1]

 

Tasavvufun başı ilim, ortası amel, sonu Allah te­âlâ vergisidir. İlim ne istediğinizi ve neyin peşinde ol­duğunuzu açıklar. Amel, o cihete yönelmenizi sağlar. İlâhî mevhibe ve vergi (tevfik ve inayet) de sizi hede­fe ulaştırır. ,

Tasavvuf ehli üç kısımdır:

Bir kısmı yolun başın­da, bir kısmı ortasında, bir kısmı sonundadır. Yolun başında olanlarda irade ve niyet ön plandadır. Ortada olanlarda amel ve cehd önem kazanır. Sonda olanlar­da ise yakın ve itminân öne çıkar.

Sûfi vaktinin sahibidir; onu bir altın değerinde bi­lir ve o titizlikle kullanır. O, hal sahibidir; onda duy­mak, sezmek ve hissetmek dış duyulardan daha kuv­vetlidirler. Onun yakîni de hiçbir şeyle sarsılmaz.

Şöyle denilmiştir:

"Sûfilere bu ismin veriliş sebebi, onların kulluk mescidinde birinci safta durmaları, himmetlerinin yüksekliğiyle Allah Teâlâ’ya en yakın bir durumda olmaları, kalpleriyle O'na yönelmeleri, iç âlemleriyle kendilerini O'nun huzurunda hissetmeleridir."

Sûfilerin nazarında bolluk-darlık, nimet-musibet, sefâ-cefâ, tokluk-açlık, uyumak-uykusuzluk aynı şey­lerdir. Onlar Allah Teâlâ’dan bir şey istemek yerine, O'nun hukukunu ifâ etmeyi esas alırlar. Onların be­denleri ayrılığın ifadesi olan kullukta, kalpleri (zihin, akıl ve düşünceleri) ise tevhidin icabı olarak Allah teâlâ ile beraberdir. Bu hal, sûfilerin seyyidi olan Allah Resûlünün yaşadığı hâli ve uyulması gereken sünne­tidir. Sûfilerin işi nefeslerini saymaktır. (Çünkü her bir nefes, ölüme doğru atılan bir adımdır. O son adım da olabilir.) Sıfatları ise yoruluncaya kadar ibadet et­mek, yorucu olan amelleri yapmak, acılara katlanmak, arzuları terk etmek, rahatlıktan yüz çevirmek, nimete değil, külfete tâlip olmak, tehlikeleri göze al­mak, doğruluğu gözetmek, edebi korumak, Allah te­âlâ hangi nerede ve niçin çağırırsa, "Lebbeyk!" deyip öne atılmaktır.[2]

[1] Vera' ve takva aynı şeylerdir. Fakat, ikisi bir arada kulla­nıldıkları zaman vera' şüpheli şeylerden, takva da haramlardan sakınmak manasında olurlar.

[2]  Lebbeyk!" buyur demektir. Hacılar, hac ederken bu sö­zü çokça ve sıkça söylerler. Fakat çokları hacı bitirip ev ve işleri­ne dönünce, Allah Teâlâ’nın çağrılarına "Lebbeyk!" şeklinde ce­vap vermeyi de ihramlarıyla birlikte hatıra sandığına yerleşti­rirler. Halbuki, Allah teâlâ kulun ölümüne kadar onu her yerde çağırıp kendisine şunu yap, bunu yapma! der. Onun da bu çağ­rılara, "Lebbeyk!" deyip cevap vermesi ve verilen emirlere sü­ratle ve istekle uyması lâzımdır. Diğer bir ifade ile, gerekli olan, ömürde bir veya birkaç sefer hac ve umreye gidip "lebbeyk!"

Çekmek, ondan sonra da ağzına gem vurup susmak değil, her yerde ve her zaman "lebbeyk!" deyip Rabbinin davetlerine ica­bet etmek ve emirlerine koşmaktır. Hac ve umre bunun bir tatbi­katı ve talimidir.

Melâmilik içi ve dışı bir tutmak, iyilik gösterip kötülüğü gizlememektir. Melâmetî olan Sûfi, doğruluk ve ihlâsa çok önem verir. Bu sebeple, onda yalan­cılık ve iki yüzlülük bulunmaz ve o, gerçek olan amel ve kerametlerinin de kimse tarafından bilinmesini is­temez. Bu şeylerin kendisiyle Allah teâlâ arasında kalmasından özel bir zevk duyar. Amel ve iyilikleri bir kimse tarafından bilindiği takdirde, lezzeti bozul­muş gibi rahatsızlık ve huzursuzluk duyar. Bu hal, melâmetilerin ihlâsa büyük bir değer verdiklerini ve onların kulluğun zevk derinliğine vardıklarını gösterir. Çünkü ibadet ve kulluğun kabulü gibi, zevki de ihlâstadır. Bu sebeple, ihlâssız amel hem gayr-i mak­bul, hem de lezzetsiz ve tatsızdır.

 İhlâs, "Ben ihlâs sahibiyim." demek değildir. O, riya ve gösterişe karşı kalbinde tepki, alerji ve rahat­sızlık duymaktır. Şöyle denilmiştir:

"İhlâs, devamlı olarak Allah Teâlâ’ya bakmak ve onu görmektir.”

Devamlı olarak O’na bakmak ve O'nu görmek ise, halka bakmak ve onları görmek olayını engeller. Çünkü, bir anda iki şeye bakmak ve iki şe­yi görmek (iki şeyi düşünmek, iki şeyi duymak) mümkün değildir.

Cüneyd Bağdadi (ks) şöyle demiştir:

"İhlâsın temeli sıdk ve doğruluktur. Sıdk ve doğ­ruluk ise, Allah Teâlâ’nın uluhiyetine (ilâh olduğuna) yalnız sözle değil, kalben de inanmak ve O'na kulluk yapmayı samimî olarak istemektir."

İhlâsın bir derecesi de muhâlasa'dır. Muhâlasa, amelini başkasına göstermemenin yanında, bizzat ken­disinin de onu görmemesidir. Muhâlasa sahibi, ken­disini ve amelini görmek yerine, Rabbini ve O'nun tevfik ve inâyetini görür. O, Rabbini görünce kendisi­ni, Rabbinin tevfik ve inâyetini görünce de amelini göremez olur.

İhlâs sahibi halkı da görür ve bu sebeple amelini onlardan gizler. Muhâlasa sahibi ise, yalnız Allah Teâlâ’yı görür. Onun nazarında Allah Teâlâ’dan gayrı her şey yokluğun bir çeşidi ve türüdür. İki âlemde de var olan yalnızca Allah Teâlâ’dır. O, Allah Teâlâ’dan başka bir şey görmediği için de amelini gizlemek için özel bir çaba harcamaz. Şöyle denilmiştir:

"Melâmetîlerde zikir dört derecelidir. Bir üst dere­ceye çıktıkça, ondan önceki zikir terk edilir. Bunlar dil­le zikir, kalple zikir, sırla zikir ve ruhla zikirdir. Ruhla zikir, Allah Teâlâ’yı müşâhede etme halidir. Zâkir (zik­reden kişi) bu son dereceye ulaşınca, artık zikri terk eder. Çünkü zikir, görülmeyen bir şeyi düşünmek ve hatırlamaktır. Müşâhede durumu hasıl olunca, düşün­me ve hatırlama diye bir olay söz konusu olmaz."[1]

Zikir iki türlüdür. Birincisi, Allah Teâlâ’nın bü­yüklüğünü, isim ve sıfatlarını düşünmek, İkincisi de O'nun nimetlerini ve kullarına yaptığı iyilikleri dü­şünmektir. Bu düşünmelere hatırlamak da denebilir. Çünkü, düşünmek ya ilk sefer ya da tekrarlamak tar­zında olur. İkincisi hatırlamaktır. Zikir de genelde bu anlamdadır. Çünkü mü'min, Allah Teâlâ’yı veya O'nun nimetlerini zikrederken, bunları ilk sefer dü­şünmüyor, düşüncesini tazeliyor ve onu unutmama­ya çalışıyor.

Zikirde niyet ve kasıt iki kısımdır. Birincisi, Rububiyetin hakkını vermek ve iyiliğin şükrünü edâ et­mektir. İkincisi ise, sevap kazanmak ve manevî mer­tebe elde etmektir. Bu niyetlerden birincisi İkincisin­den daha üstündür.

[1]- Şimdiki zamanlarda Allah Teâlâ’yı müşâhede etme dere­cesine ulaşan insan yok gibidir. Onun için, Kur’ân ve hadisin ısrarlı emirlerine uyarak zikri kalp ve dil­le sürdürmek lâzımdır.

Bil ki, lügat itibarıyla vüsûl, aranıp talep edilen bir şeye, yere, hâle ulaşmak demektir. Visâl ise, ayrılık çeken iki insanın birbirine kavuşmasıdır. (Bu kavuşmada hasret ve özlem bulunduğu için, bu eylem varlıklar arasında insanlara mahsustur. Çünkü can­sızlar ve diğer canlılar insanlar gibi hasret ve özlem duymazlar. Bu kelimeler kulun Allah Teâlâ’ya karşı vaziyetini belirlemek için kullanıldıkları zaman ise, vüsûl ve visâl, kulun çok sevdiği Rabbinin marifetini kazanması ve manevî anlamda kendisini O'na veya O'nu kendisine yakın hissetmesi mânasını ifade eder­ler. Çünkü bu kelimelerin lügatte taşıdıkları mânada Allah Teâlâ’ya ulaşmak veya kavuşmak mümkün de­ğildir. Vüsûl ve visâl derecesinde Allah Teâlâ’nın ma­rifet ve yakınlığını kazanan bir kimse, yalnızca O'nu tanır, sadece O'nu düşünür ve O'nu duyar. Bu sebep­le, kendisi Allah Teâlâ’nın tefekkür ve muhabbetinde kaybolur. O artık ne kendisini ne de kendisine ait va­sıf ve sıfatları görmez. Görmemenin de ötesinde, on­ları duyup hissetmez. Buna göre, vüsûl, Allah Teâlâ’yı sevgiyle tefekkür ederken, kendi kendini unutmak ve kendi varlığını kaybetmektir. Visâl ise, bu halde iken, Allah Teâlâ’yı kalp gözüyle görmek ve görür gibi ya­kın hissetmektir. Müminler âhirette Allah Teâlâ’yı baş­larındaki gözleri ile gördükleri gibi, dünyada da O'nu kalp gözüyle görürler. Ancak gözlerin görmesiyle kalbin görmesi aynı şeyler değildir. Kalbin görmesi, şekil görmekten ziyade şiddetle duymaktır.

Bil ki, sûfilik dört temel üzerine kuruludur. Bu temeller ictihad, sülûk, seyr ve tayfdır. İctihad, İslâmın hakikatleriyle hem-hâl olmaktır. Sülûk, imanın hakikatleriyle hem-hâl olmaktır. Seyr, ihsân'ın haki­katleriyle hem-hâl olmaktır.[1] Tayr da bu adımlarla yürüyen kulun Allah Teâlâ’nın lütuf ve keremiyle O'nun yakınlığına uçurulmasıdır. (Burada uçurma tabiri yerinde bir tabirdir. Çünkü, kulun sınırlı olan ken­di cehd ve emeği bir yerde biter. Ondan sonraki mesa­fede ise yol yürümeye kapalıdır. Kulun kendisinde uç­ma yeteneği de olmadığı için, bundan sonra onun İlâhî güç ve lütufla uçurulması lâzımdır.) Bu uçurma olayıyla vüsûl ve visâl denilen durum gerçekleşir. Çünkü bu olayla kul, Rabbine ulaşabileceği en son ya­kınlık derecesine ulaşır, marifeti, muhabbeti ve arınmışlığı da artabileceği en yüksek dereceye çıkar. Kurân-ı Kerim'de bu dereceye ulaşanlara "mukarrebler" denilmiş ve mükâfatları şöyle bildirilmiştir:

"Ölen kişi mukarreblerden ise, önünde rahatlık, çiçekler ve nimet dolu bahçeler vardır”[2] Ancak, za­man geçtikçe mukarreblerin azalacağı da haber veril­miş ve şöyle buyurulmuştur: "Mukarreblerin çoğu öncekilerden, birazı da sonrakilerdendir" (Vakıa Sûresi, 13-14. âyet)

Vüsûl ve visâl’ in yolu zikir ve namazdır. Bundan dolayı bunlar farz kılınmışlardır. Aynı sebepten dola­yı, Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm da çok zikret­miş, çok namaz kılmış ve şöyle buyurmuştur:

"Gözümün nuru (aydınlığı) namazdadır."

Lügatte kendilerine göre mânaları olan kelime ve terimler Allah teâlâ ile ilgili münasebetlerde kullanıl­dıkları zaman, manalarını Şeriat ölçülerine göre yeni­den ayarlamak lâzımdır. Çünkü, bunları lügat manalarıyla Allah teâlâ için kullanmak câiz bu hâlleriyle küfrü de mucip olabilirler. Bu sebeple, şeriat ölçülerine sığmayan ve uymayan kelime ve te­rimleri hiç kullanmamak gerekir. Vecd ve zevk ehli ta­rafından kullanılan ittisâl deyimi de ayarlanması ge­reken kelimelerdendir. Çünkü bu kelime lügatte iki şeyin birbirine yapışması demektir. Herhangi bir şe­yin Allah teâlâ ile ittisali mümkün değildir. Çünkü, ittisal, iki şey arasında bir çeşit benzerlik ve münasebet gerektirir. Allah ile diğer varlıklar arasında ise bu tür­den hiçbir benzerlik ve münasebet yoktur. Onun için, ittisal kelimesini bu anlamda Allah teâlâ ile ilgili ola­rak, kullanmak küfürdür. Sözü edilen kimselerin bahsettikleri ittisal ise, Allah Teâlâ’nın hakikî marifetiyle buluşmak ve O'nun manevî yakınlığını kazanmaktır. Bunu anlatmak isteyen Süfyân es-Sevrî şöyle demiştir:

"İttisal, kulun kendisini yok hissettiği bir ortam­da kalbin Allah Teâlâ’yı mükâşefe etmesi, sırrın O'nu müşâhede etmesidir."

Bu mükâşefe ve müşâhede de üç türlüdür.

 Birin­cisi, kendinde ve âlemde yalnızca Allah Teâlâ’nın fiil­lerini görmektir. Bu görüşe sahip olan kul, etrafında olup biten bütün şeylerde kaderin hüküm ve işleyişini görür. Ancak, bu görüş mücerret bilmek veya inanmak değil, bunlara ilâve olarak kalben ve ruhen duymak ve hissetmek şeklindedir.

İkincisi, her şeyde ve her yerde yalnızca Allah Teâlâ’nın sıfatlarını görmektir. Bu derecede olan kul, ör­neğin, güçlü olan şeylerde Allah Teâlâ’nın kudretini, güzel olan şeylerde O'nun sanatını, nimet olan şeyler­de O'nun rahmetini, azap olan şeylerde O'nun kahr ve gazabını görür. Bu görüşte de hem ilim ve iman hem de kalbî duyuş ve his vardır.

Üçüncüsü, her şeyin yerinde Allah Teâlâ’nın nu­runu görmektir. Bu derece fenâ derecesidir. Bu dere­ceye ulaşmak ve eşya yerinde Allah Teâlâ’nın nurunu görmek için eşyanın yokluğunu görmek lâzımdır. Çünkü eşyanın varlığını görmek, Allah Teâlâ’nın nu­runu görmeye engeldir. Bunların ikisi bir arada görülmezler.

Şu gerçeği de bilmek lâzımdır ki, kul, bu yüksek derece ve makamlara ulaşırken de Allah Teâlâ’ya gi­den yolda henüz yolculuğun başında sayılır. Çünkü Allah Teâlâ’ya giden nihayetsiz yolda bütün adımlar ilk adımdır ve her zaman Allah teâlâ uluhiyetin ula­şılmaz zirvesinde, kul da kulluğun aşılmaz sınırlılığı ve mahdudiyeti içindedir.[3]

[1]- İslâmın hakikatleri, farzlar ve amele taalluk eden diğer emirler ve hükümlerdir. İmanın hakikatleri, âmentü'de zikredi­len altı esastır. Bunlar Allah Teâlâ’ya, meleklere, peygamberlere, kitaplara, âhiret gününe ve kadere inanmaktır. İhsan’ın iki mâ­nası vardır. Birincisi, iyi olmak, iyilik yapmak, iyiliğe iyilikle karşılık vermek, yaptığı işi iyi ve tam yapmaktır. İkincisi ise, Al­lah Teâlâ’yı kendine yakın hissetmek ve ibâdet ederken O'nu gö­rür gibi olmaktır.

Tahakkuk kelimesinin karşılığı olarak kullandığımız "hem- hâl olmak" sözü, bir şeyle kaynaşmak, onunla içli dışlı olmak, haşir neşir olmak, et ve kemik haline gelmektir. Bu itibarla bu söz, farzları ifa etmek, bazı esaslara iman etmek ve bazı iyilikle­ri yapmak sözünden daha derin bir mânayı taşır.

 

[2] - Vâkıa Sûresi, 88-89. âyet.

Not: Ölünce kara toprağın bağrına sokula­cağını ve karanlık, dar bir çukura gömüleceğini düşünüp ürpe­ren bir insana, âlemlerin Rabbi tarafından bu müjdenin verilme­si, ah bilseniz, ne muazzam ve müthiş bir olaydır.

 

[3]- Vüsûl, visâl, ittisâl gibi kelime ve sözler bir sürü te'vil den geçirildikten sonra doğru bir manaya çekilebilirlerse de bi­ze göre, bunları Allah teâlâ ile olan ilişkileri ifade etmek için kullanmak câiz değildir. Çünkü bu kelime ve sözler, tamamen beşe­rî özellikler taşırlar. Bu sebeple, onları te'vil etmek aşırı bir tekellüf ve taassüftür. Tekellüf ve taassüf yoluyla yapılan düzeltme­ler de geçersizdirler. Fakat te'vil etme gücü kuvvetli olan mer­hum İmam Gazalî ve asrımızda onun çapında gördüğümüz merhum Bediüzzaman gibi zatlar, tevhid ve tenzih-i ulûhiyet konusunda çok hassas olmalarına rağmen, şu veya bu şekilde İs­lâm kültürüne dahil edilmiş sakat görüş, inanç ve sözleri eleşti­rip batıl olduklarını ortaya çıkarmak yerine, te'vil ölçülerini zor­layarak onları savunma cihetine gitmişlerdir. Bu sebeple, bunlar Hallac-ı Mensubun "Enel Hak" sözünü de te'vil etmişler, Muhyiddin-i Arabi'nin bazı acayip söz ve keşiflerini de reddetmeyip akıl çerçevesi içine sokmaya çalışmışlardır. (İmam Gazalî, Muhyiddin-i Arabi’den önce olduğu için, bunun dinle kabil-i telif olmayan sözlerini te'vil ve tefsir etme görevi İmam-ı Rabbani, Şa'rânı ve  Bediüzzaman'a kalmıştır.)

 

Tevhid, kadîm olanı (başı ve başlangıcı olmayanı), hadis (sonradan) olandan ayırmak ve bundan (hâdis olandan O'na (kadîm olana) yönelmektir. Kadîm olan yalnızca Allah teâlâ olduğu için, tevhid yalnızca O'nu görmek ve O'nu duymaktır. O'nunla birlikte hâdis olan şeyleri ve hatta kendi varlığını da görüp hisseden bir kimse, farklı mahiyetteki iki şeyi görüp duyduğu için tevhid’ ten uzaklaşmış ve ikiliği kabul etmiş olur. Kadîm ile hâdisin mahiyetleri birbirinden farklı ol­dukları için, hâdis'in özellik ve sıfatları olan şekillilik, benzerlik, yapışmak, ayrılmak, birlikte olmak, bir ara­da bulunmak, birbirine karışmak, bir şeyin içine gir­mek, bir şeyden dışarı çıkmak, değişmek, yok olmak gibi durumlar kadîm için söz konusu değildirler. Bu vasıflardan beri olan Allah teâlâ, görme, düşünme ve duymanın sınırlı olan çerçevesi içine sığmaktan da yü­cedir. O'nu kelime ve ibarelerin sınırları içine sığdır­mak da imkânsızdır. Bu sebeple, O'nu anlamak da an­latmak da zordur. Anlatmak kelimelerle olduğu için, daha da zordur. Çünkü kelimeler, O'nu anlattıkları za­man farklı manalar kazanırlar. Örneğin, O'nu görmek demek, aslında O'nu görmeye çalışırken hayrete düş­mek, O'nu anlamaya çalışırken şaşırıp kalmak demek­tir. (Bu olay, şiddetli bir ışığa bakarken veya derin bir meseleyi anlamaya çalışırken de böyledir.)

Eğer, Allah teâlâ için, "O nerde?" diye sorarsan, bil ki, yer ve mekân O'nun yaratığıdır.

Eğer, O'nun için, "Ne zaman?" diye sorarsan, bil ki, zaman O'nun icadıdır.

Eğer, O'nun için "Nasıl?" diye sorarsan, bil ki, keyfiyet (nasıl oluş) O'nun fiilidir.

Eğer, O'nun için, "Ne kadar?" diye sorarsan, bil ki, kemiyet (miktar durumu) O'nun amelidir. Bu se­beple, bu sorular O'nun zatına yönelik olarak sorula­mazlar. Çünkü ezel ve ebed O'nun tasarruf alanları­dır. Kevn ve mekân (varlıklar ve yerler) O'nun tez­gahlarıdır. O; akıl, fehm, his ve kıyas çerçevesine gi­ren her şeyden yüce ve mukaddestir. Bütün bunlar hâdistirler. Hâdis olan insanlar da ancak bu hâdisleri anlayıp algılayabilirler ve onları Allah Teâlâ’nın varlı­ğı, birliği ve büyüklüğü için delil ve kılavuz yapabi­lirler. O'nun zatını idrâk etmekten ise âcizdirler. Hz. Ebubekir e nisbet edilen bir sözde denildiği gibi, "İd­râk (akıl), Allah Teâlâ’yı idrâk etmekten âcizdir. O'nu idrâk etmek, O'nu idrâk etmekten âciz olduğunu bil­mek ve itiraf etmektir." Onun için, kula düşen, bile­meyeceğini bilmek ve bu konudaki aczini kabul et­mektir. Allah Teâlâ’yı yine ancak O bilir. Bu sebeple, tevhid ehlinin O'nu idrâk etmek konusunda kazan­dıkları marifet kendileriyle sınırlıdır. O, Allah Teâlâ’yı kendilerine göre tanımaktır, Allah Teâlâ’ya göre ve O'nun hakikatiyle tanımak değildir. Hal bu olunca, Allah Teâlâ’yı hakkıyla tanıdığını iddia eden ve O'nu tanımanın son sınırına vardıklarını söyleyenler, al­danmış olurlar. Kurân-ı Kerim'deki şu âyet-i kerime bunları uyarıcı mahiyettedir:

"Allah hakkında şeytan sizi aldatmıştır." (Hadid Sûresi, 14. âyet)

Tevhidin nuru güneşin nuru gibidir. Güneşin nuru bütün zulmetleri sildiği gibi, onun (tevhidin) nuru da Allah teâlâ ile bağlantısı bulunmayan ve O'nun için olmayan her şeyi silip yok eder. Cüneyd rahimehullah şöyle demiştir:

"Resmî (Allah teâlâ için olmayan) ameller ve dünyevî (zahire yönelik olup kalbî derinliği bulun­mayan)) ilimler tevhidin nuru karşısında eriyip yok­luğa dönüşürler."

- TEVHİD'İN UNSURLARI

Bil ki, tevhid beş şeye iman etmekten oluşur. Bü­tün mükelleflerin bu şeylere iman etmeleri lâzımdır. Bunlar şöyledir:

1-Allah Teâlâ’nın varlığına iman etmek. Allah Teâlâ’nın varlığına iman etmemek tatil'dir. Tatil, âlemi yaratıcısız, sahipsiz, gayesiz ve sonuçsuz görmektir.

(Bu görüşe göre, bu dünyadaki varlıklar tesadüfün eserleri ve oyuncaklarıdır. Şefkat gözüyle bakıldığı zaman da yetim, garip ve çaresizdirler. Ne koruyucu­ları ne savunucuları ne de gelecekleri vardır. Onun için, yaşamaları güvensiz, ömürleri vefasız ve beklen­tileri ümitsizdir.)

 2- Allah Teâlâ’nın birliğine iman etmek. Allah Teâlâ’nın birliğine iman etmemek şirktir. Şirk, Allah te­âlâ ile birlikte başka yaratıcı ilâhların bulunduğuna inanmaktır. Şirke inanan müşrikler, her şey için ayrı bir yaratıcı aramak ve çoğalan yaratıcılar arasında bo­calamak durumunda kalırlar.)

3- Allah Teâlâ’yı cisim ve araz olmaktan ve bunla­rın özellik ve sıfatlarını taşımaktan tenzih etmek. Tenzih'in zıddı teşbih'tir. Teşbih, Allah Teâlâ’yı cisim ve arazlara benzetmek ve bunlar için lâzım olan hususi­yet ve özellikleri O'nun için de düşünmektir.

4- Allah Teâlâ’nın her şeyi kendi kudreti ve ihtiyârı (iradesi) ile yarattığına iman etmek. Buna göre, Allah teâlâ her şeyi kendi kudret ve ihtiyârı ile yaratmıştır. Bu inancın dışına çıkan bazı filozoflar ise, Allah Teâlâ’nın eşyanın illeti olduğunu söylemişlerdir. İllet, bir şeyin var olmasına sebep olan ve fakat bu işte kendi iradesi, isteği ve seçimi bulunmayan şeydir. Örneğin, güneş gündüzün oluşmasının sebebi ve illetidir ve onun bu işte irade ve ihtiyarı yoktur. Allah Teâlâ’nın eş­ya ve âlemin yaratıcısı değil, illeti olduğunu söyleyen­ler, O'nu güneşe benzetirler. Bu inanç da küfürdür.

Çünkü iradesiz olmak büyük bir kusurdur, irade dışı bir oluşuma sebep olmak da meziyet değildir.

5-Allah Teâlâ’nın her şeyi tedbir, tedvir de terbiye ettiği, evirip çevirdiği, halden hale soktuğu ve yapıp yıktığına iman etmek. Bu inancın aksi, sebeplerin (ta­biat kanunlarının, yıldızların ve meleklerin) eşyada etki yaptığı inancıdır, "lâ ilâhe illallah" sözü bu beş inancın toplu bir halde ifadesidir. Bu itibarla, bu inançlardan herhangi birisi gerçekleşmediği takdir­de, "lâ ilâhe illallah" demenin bir değeri yoktur.

 - TEVHİD KONUSUNDAKİ İHTİLAFLAR

Bil ki, bütün Müslümanlar, Allah Teâlâ’nın her türlü yüceliklere ve yüce sıfatlara sahip olduğu, her türlü noksanlık ve eksikliklerden de beri ve münez­zeh bulunduğu hususunda ittifak halindedirler. An­cak, bunlar bazı vasıfların yücelik mi, yoksa noksan­lık mı olduğu konusunda ihtilâf etmişler ve bu ihtilâ­fın tabiî neticesinde de kimileri bu vasıfları Allah te­âlâ için kabul etmişler, kimileri de bunları O'ndan nefyetmişlerdir. Bunun bazı misalleri şöyledir:

1- Mutezile taifesi, insanın kendi fiillerinin yara­tıcısı olduğunu söylemişlerdir. Bunların bunu söyle­mekteki gerekçeleri şudur: insanların fiillerini Allah teâlâ yaratmış olsa, bu fiillerden dolayı onları ceza­landırmaması lâzımdır. Çünkü, dahli bulunmayan bir kimseyi kendi fiilden dolayı cezalandırmak zulüm­dür. Zulüm ise bir eksiklik ve kusurdur. Onun için, Allah Teâlâ’yı zulümden tenzih etmek gerekir. O'nu bundan tenzih etmek için de insanların fiillerinin on­lar tarafından yaratıldığını söylemeyi icap ettirir.

 Ehl-i sünnet ise, yaratma ve yapmayı birbirinden ayırmış, yaratmayı Allah Teâlâ’nın fiili, yapmayı da kulun fiili olarak görmüşlerdir. Nitekim, Kurân-ı Kerim'in ilgili âyetlerinde de konu bu şekilde açıklan­mıştır. Ehl-i sünnet, yaratıcılığın paylaşılmasını bir eksiklik ve kusur olarak mütalaa etmişler ve Allah Teâlâ’yı bu kusurdan (yaratıcılığının paylaşılmasından ve bu vasıfta ortaklarının bulunmasından) tenzih et­mişlerdir.[1]

 2- Mücessime taifesi, Allah Teâlâ’nın cisim oldu­ğunu ve bir cihette bulunduğunu söylemişlerdir[2] Bunlara göre cisim olmamak ve herhangi bir cihette bulunmamak yok olmak demektir. Yokluk ise en bü­yük kusurdur. Öyleyse, Allah teâlâ cisimdir ve bir cihettedir.

Ehl-i sünnet ise, Allah Teâlâ’yı cisim olmaktan ve bir cihette bulunmaktan tenzih etmişlerdir. Çünkü ci­sim olmak, yaratıklarla aynı derecede olmak demektir.[3] Bu ise, Allah teâlâ için bir kusurdur. Bundan baş­ka, cisim olmak terkip ve tahlili gerektirir. Çünkü bunlar cisimlerin ayrılmaz özellikleridir. Terkip ve tahlil ise, bir cismin önce yok iken parçalarının birleş­mesi veya birleştirilmesi sonucunda var olması ve parçalarının dağılması veya dağıtılması neticesinde de yok olması demektir. Bu haller ise, Allah Teâlâ’ya yakışmayan kusurlardır. Bu sebeple, O'nu cisim ol­maktan tenzih etmek lâzımdır. Allah teâlâ cisim ol­madığına göre, O'nun bir cihette olması da söz konu­su değildir. Çünkü bu da cisimlerin bir özelliğidir.[4]

 3- Mutezile taifesi, kendisine itâat edenleri mükâfatlandırmayı Allah teâlâ için vâcip saymışlardır. Ge­rekçeleri de iyiliği karşılık bırakmanın zulüm ve hak­sızlık olması, bunun da Allah Teâlâ’ya yakışmamasıdır. (Mutezile, benzer bir gerekçe ile, büyük günah işleyenleri cehennemde yakmanın da Allah teâlâ için vâcip olduğunu ileri sürmüşlerdir.)  '

Ehl-i sünnet ise, yaratıklara karşı hiçbir muamelenin Allah teâlâ için vâcip olmadığını söylemişlerdir. Çünkü vâcip olmak, hürriyet ve serbestliği sınırlandı­rır. Sınırlı olmak ise, Allah Teâlâ’ya yakışmayan bir kusurdur. Allah teâlâ elbette ki, iyilikleri mükâfatlan­dırır, ancak bu O'nun lütuf ve rahmetinin eseri ve adaleti sevmesinin sonucudur. (Kötülükleri cezalan­dırması da bu gibi sebeplerdendir.)

 4- Mutezile taifesi, Allah Teâlâ’nın kullar tarafın­dan işlenen günah ve kötülükleri irade etmediğini ve istemediğini söylemişlerdir. Gerekçeleri de şudur:

Kötülükleri yapmak gibi, irade etmek ve istemek de bir kusurdur. Onun için, Allah Teâlâ’yı bu kusurdan tenzih etmek lâzımdır.

 Ehl-i sünnet ise şöyle demişlerdir: Allah Teâlâ’nın mülkünde O'nun irade etmediği ve istemediği işlerin olup bitmesi ve kulların O'nun iradesi dışında işler yapması Onun gücü, otoritesi ve hâkimiyeti adına bir kusur ve eksikliktir. Bu yüzden, O'nu bundan ten­zih etmek lâzımdır.

Bunu söyleyen Ehli sünnet, irade ve rızayı birbi­rinden ayırmışlardır. Onlara göre, Allah teâlâ günah ve kötülükleri de irade eder ve bunların yapılması için izin, fırsat ve güç verir. Fakat bu O'nun kötülük­leri sevmesinden ve bunların yapılmasına râzı olma­sından dolayı değildir. Çünkü "O, kullarının küfre düşmelerine ve kötülük yapmalarına rıza göster­mez." (Zümer, 7; Mâide, 64, 87; Hac, 38; Şura, 40) Ancak imtihan bunlara da fırsat verilmesini gerektirir. Çünkü imtihan edilen bir kimseye yanlış yapma imkân ve fırsatının da verilmesi lâzımdır.

5- Mutezile taifesi, Allah Teâlâ’nın kullar için en yararlı olan işleri yapmasının vâcip olduğunu söyle­mişlerdir. Çünkü gücü yetenin diğerleri için en iyi olan işi yapmaması bir kusurdur.

- Ehl-i sünnet ise, "Allah Teâlâ’yı herhangi bir mü­lâhaza ile mecburiyet altına sokmak câiz değildir.

Çünkü bu hal O'nun için bir eksikliktir." demişlerdir. Kullar için en iyi olan işlerin yapılıp yapılmadığı me­selesi ise, tartışmalıdır. Doğru olan görüş odur ki, Al­lah teâlâ mecbur olmaksızın kulları için en iyi işleri yapar. Ancak insanların bir kısmı bunları kendi aleyh­lerine çevirir ve onlara şer görüntüsünü kazandırırlar. Musibetler de Allah Teâlâ’n işleridir. Ancak bunlar­da da kötülük yoktur. Çünkü musibetler üç Kısımıdırlar. Bir kısmı cezadırlar. Kurân-ı Kerim'de bunlara işaret edilerek şöyle buyurulmuştur:

"Size isabet eden bir musibet, kendi yaptıklarınızın karşılığıdır. Allah, yaptıklarınızın çoğunu da affeder.” (Şura Sûresi, 30. âyet)

"Allah, günahlardan dönmeleri için insanlara, yaptıklarıyla müstahak oldukları cezanın bir kısmını tattırır." (Rum Sûresi, 41. âyet) Bir kısmı hata ve yanlışların sonuçlarıdır. Bunlar insanları bilgi edinmeye ve dikkatli davran­maya zorlarlar. Bu da İlmî gelişmelere ve terakkilere yol açar. Bir kısmı da günahların affına vesile olmak, cennete gitmek için gerekli olan sermayeyi tamamla­mak, aşırı dünya sevgisinden kurtulmak, nefsin taz­yik ve baskısını ortadan kaldırmak, kötülük yapmayı önlemek, âhiret için daha çok çalışmak, ölüm korku­sunu azaltmak, hatta bazen onu aratmak, ibret oluş­turmak, nimetlerin kıymetini ortaya çıkarmak gibi hikmet ve maslahatları temine yöneliktirler.

-HEVÂ VE BİD'ATLAR [5]

 Bil ki, hevâ ve bid'atler, asıl ve kök olarak altı ta­nedir. Bunlardan her iki tanesi de birbirinin zıddı du­rumundadırlar. Çünkü biri ifrat, diğeri de onun zıddı ve aksi olan tefrittir. Şeytanın yolları olan bu hevâ ve bid’atler şunlardır:

1-Teşbih.

2-Tatil. Bu ikisi birbirinin zıddıdır.

3-Cebr.

4-Kader. Bu ikisi birbirinin zıddıdır.

5-Rafd.

6-Nasp. Bu ikisi birbirinin zıddıdır ve bütün bun­lar, sırat-ı müstakimden sapmanın sonucunda ortaya çıkan bâtıl görüşlerdir. Bu görüşlerden teşbihi benimseyenler, Allah Teâlâ’ya nass'larla (Kurân ve hadislerle) vârid olmayan sıfatlar (örneğin oturma, kalkma, yerleşme, ayrılma, bir şeyin (mekânın) içine girme gibi haller) nisbet etmişlerdir. Bu sıfatlar insanların, cisim ve maddelerin sıfatları oldukları için, bunların Allah Teâlâ’da bulunduklarını söylemek, O'nu bu şeylere benzetmektir. Halbuki Kurân-ı Kerim'de, "Allah’ın. Hiçbir misli, benzeri ve örneği yoktur." (Şurâ Sûresi, 11. âyet) Denilmiştir

    Tatili benimseyenler, bunların aksine, Allah Teâlâ’nın naslarla sâbit olan sıfatlarını da inkâr etmiş­lerdir. Allah Teâlâ’yı tanıtan ve büyüklüğünü gösteren bu sıfatlar inkâr edilince, geride ne olduğu anlaşıla­mayan ve büyüklüğü görülemeyen meçhul bir mahi­yet kalmış olur.

 Ehl-i sünnet ise, ne teşbih ehli gibi, kendi hevâ ve akıllarına göre Allah Teâlâ’ya sıfat uydurmuşlar, ne de tatil ehli gibi, O'nun sâbit olan sıfatlarını inkâr etmiş­lerdir. Böylece orta yolu bulmuşlar ve hak çizgisini temsil etmişlerdir.

Cebri benimseyenler, Allah Teâlâ’nın insanları fi­ile zorladığını, bu sebeple onların yaptıkları fiillerde hiçbir katkılarının bulunmadığını söylemişlerdir.

Kaderi benimseyenler, bunların aksine, insanla­rın kendi fiillerinin yaratıcıları olduklarını ileri sür­müşlerdir.

 Ehl-i sünnet ise, fiillerde kudret gerektiren yaratma cihetinin Allah Teâlâ’ya, tercih etmek ve istemek anlamında olan talep ve kesp cihetinin de insanlara ait olduğunu söyleyerek orta yolu bulmuşlar ve hak­kın temsilcisi olmuşlardır.

Rafd ehli, diğer adlarıyla râfiziler, ehl-i beyti sev­diklerini söylemişler ve bunu bahane ederek ashâba buğz etmişler ve onlar aleyhinde dillerini uzatmışlardır.

Nasp ehli veya nâsibiler, bunların aksine, ashâbı sevdiklerini söylemişler ve bunu vesile ederek ehl-i beyte ve özellikle Hazret-i Ali'ye düşmanlık etmiş ve onu küfür ve zulümle suçlamışlardır.

 Ehl-i sünnet ise, orta yolu takip ederek hem ashâbı hem de ehl-i beyti sevmişler ve hepsine ayırım yapmadan sevgi ve saygı duymuşlardır. Çünkü hem ashâbın hem de ehl-i beytin, İslâm dininin bize kadar yaşayıp gelmesinde yeri doldurulamayan hizmetleri, emekleri ve fedakârlıkları geçmiştir. Allah teâlâ da onları birbirinden ayırmaksızın Kurân-ı Kerim'de övmüş ve kendilerine büyük mükâfatlar vadetmiştir. Örneğin, bir âyette şöyle buyurulmuştur:

"Önce iman eden muhacirler ve ensârdan ve iman etmekte bunlardan sonra gelenlerden Allah râzı olmuştur, bunlar da O'ndan râzı olmuşlardır. Allah bunlara altından ırmaklar akan cennetler hazırlamış­tır. Bu büyük bir kazançtır” (Tevbe Sûresi, 100. âyet)

Allah teâlâ, ashaptan sonra gelenler mü'minleri izlemeleri gereken tutumu da şöyle belirtmiştir:

"Onlardan sonra gelenler şöyle dua ederler Rabbimiz! Bizi ve bizden önce geçen mü'minleri affet ve iman edenlere karşı kalplerimize kin ve düşmanlık sokma. Sen çok şefkatli ve çok merhametlisin.” (Haşr Sûresi, 10. âyet)

Bil ki, Kurân-ı Kerim'in bazı yerlerinde kulun fi­illeri kendisine nisbet edilmiştir. Örneğin, şöyle buyurulmuştur:

"Bu, onların yaptıklarının karşılığıdır."  (Vakıa Sûresi, 24. âyet)

"Müşrikleri öldürünüz.”[6] Bazı yerlerde de bu fi­iller Allah Teâlâ’ya nisbet edilmiştir. Örneğin şöyle buyurulmuştur:

"Onları sen öldürmedin, Allah öldürdü. (Müşrik­lerin üzerine çakıl) attığın zaman da sen atmadın, Al­lah attı” (Enfâl Sûresi, 17. âyet) Çelişki gibi görünen bu durum, bir fiilin iki yönünün bulunmasından dolayıdır. Bunlardan bi­risi talep, kesp ve yapma yönüdür. Bu kula aittir. Di­ğeri ise yaratma ve icâd etme yönüdür. Bu da Allah Teâlâ’ya aittir. Bu hususla ilgili bir incelik de şudur: Kul, fiili yapan, Allah teâlâ da O'nu bundan dolayı mükâfatlandıran veya cezalandırandır. Böylece, mü­kâfat ve ceza filin bir yönü ve boyutu olmuş olur.

Fiillerin kesp yönünü de kula değil, Allah Teâlâ’ya atf eden bazı sûfiler (Muhyiddin ibni Arabî gi­bileri), Allah Teâlâ’yı hem Mâ’bud hem de âbid gör­müşler ve Şeriat izin vermediği halde "âbid" ismini de O'nun için kullanmışlardır. Şeriata göre ise, "mâ’bud" Allah teâlâ, "âbid" de kuldur. Örneğin bir âyet­te şöyle buyurulmuştur:

"Ey insanlar! Sizi ve sizden önceki (baba ve dede­lerinizi) yaratan Rabbinize ibadet edin." (Bakara Sûresi, 21. âyet)

"İbadet edin!" denilince, ibadet edenler âbid, kendisine iba­det edilen de "mâ’bud" olmuş olur.

Fiillerin kesp yönü kula ait olduğu için, cezalar da bunun Üzerine bina edilmiştir. Örneğin Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Size isabet eden bazı musibetler, sizin yaptıkla­rınızın karşılığıdır." (Şurâ Sûresi, 30. âyet)

"Kıyâmet gününe günahlarla gelenler, yüz üstü ateşe atılırlar ve onlara, "Bu sadece sizin amellerini­zin karşılığıdır." denir." ( Neml Sûresi, 90. âyet)

Fiillerin kesp yönü bulunduğu için, onları düzen­lemek için peygamberler gönderilmiş, kitaplar indi­rilmiş ve dinler tesis edilmiştir.

Bir fiil değişik açılardan değişik fâillere nisbet edilebilir. Örneğin, hırsızın elinin kesilmesi bir cihet­ten kesme fiilini icra eden cellada, bir cihetten kendi­sini buna müstahak hale getiren hırsıza, bir cihetten de bu cezayı emir ve takdir eden Allah Teâlâ’ya nisbet edilir. Bu böyle olduğu için, fiilin yalnızca yaratma ve takdir yönünü görüp kesp yönünü inkâr etmek veya bunun aksini yapmak eksik ve yanlış bir değerlendir­me olur. O halde, inanılması gereken gerçek şudur: Kul, Allah Teâlâ’dan bağımsız bir şekilde ve O'nun is­tek ve iradesine muhalif olarak bir iş yapamaz. Ancak o, hayvanlar ve cansızlar gibi bütünüyle eli kolu bağ­lı bir varlık da değildir. Ona saadet takdir edilmişse, o bu takdire bağlı olarak iyi işler yapar ve cennete gi­der. O'na şekavet murad edilmişse, o zaman da bu yönde kötü işler yaparak cehenneme gider.

Bil ki, fiildeki yaratma ve kesbin ikisini de kendi­ne nisbet eden bir kimse kaderî'dir. Bunların ikisini de kendinden uzaklaştıran bir kimse cebrî'dir. İrâde ve yaratmayı Allah Teâlâ’ya, talep ve kesbi kendine nisbet eden kimse de sünnidir. Sünnî demek, Allah Rasûlünün sünnetine uyan ve onun yolunda olan kimse demektir. Kaderî ve cebrî ise, özellikle fiilin iza­hı konusunda sünnete muhâlefet etmiş ve Allah Rasûlünün izinden ayrılmışlardır.

Kader, kadir olan Allah Teâlâ’nın bir şeyi takdir etmesidir. Kazâ ise, O'nun bu şeyi yaratmasıdır. Daha açık bir ifade ile, kader, bir şeyin Allah teâlâ tarafın­dan takdir edilmesi, yaratılmasına karar verilmesi, kemiyet ve keyfiyetinin belirlenmesi ve zamanının ta­yin edilmesidir. Kazâ ise, zamanı gelip şartları tahak­kuk edince o şeyin kader ölçülerine ve planına göre fiilen yaratılmasıdır. Kader toptan yapılmış[7], kazâ ise zaman ve mekâna yayılmıştır.

Kader sadaka, duâ, ibadet, istiğfar veya Allah Teâlâ’nın mücerret lütuf ve rahmeti sayesinde değişebi­lir. Çünkü bir kısım kaderler şartlara bağlanmıştır. Kazâ ise, değişmez. Çünkü onda şartlara bağlanmış, olma durumu yoktur. Onun için, Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Allah, yaratmak istediği zaman, sadece, "Ol!" der ve emrettiği şey olur." (Gâfir Sûresi, 68. âyet) Kazâdaki kesinlikten do­layı, ona " mübrem (kesin) emir" de denilmiştir.

Suâl: Kulda oluşan kudretin (gücün) fiilde etkisi varsa, bu kudret fiilin icadında Allah Teâlâ’nın kudre­tine ortak olmuş olur. Onun bunda etkisi yoksa, o za­man da cebr (zorlama) durumu gerçekleşir.

Cevap: Kulda oluşan kudretin fiilde etkisi vardır. Ancak bu etki, yaratmak ve icâd etmek şeklinde de­ğil, kesp ve yapmak şeklindedir. Allah Teâlâ’nın kud­retinin etkisi ise, yaratmak ve icâd etmek tarzındadır. Bu sebeple, iki kudretin fiilde ortaklaşması veya cebr olayı gerçekleşmez.

Kulun kudretini Allah Teâlâ’nın kudretine ortak etme durumunu defetmek için, kulda kudret bulun­madığını ve onun fiili cebr (zorlanmak) yoluyla işle­diğini söylemek doğru değildir. Çünkü kudretsiz ve iradesiz olan bir varlığa kitaplar ve peygamberler göndermek, ona yönelik emirler ve yasaklar koymak, ona öğüt vermek ve onu tehdit etmek anlamsızdır. Bir kimse, Allah Teâlâ’nın bu türlü anlamsız işler yap­tığını söylerse, o kimse akıl ve muhakeme yönünden tedâviye muhtaç bir hastadır. Bu böyle olmasına rağ­men, bazı kimseler, önce Kurân-ı Kerimi doğru bir şekilde anlamaya çalışmaları gerektiği halde, bunu yapmadıkları için, yanlış anladıkları bazı âyetlerden cebr mânasını anlamışlardır. Bazı kimseler de bazı âyetlerden kader (kaderilik, insanın fiilinin yaratıcısı olması) hükmünü çıkarmışlardır. Bu İkincileri, yaratı­cının kadîm (hep var olan) kudretiyle yaratığın (insa­nın) hâdis (sonradan) olan kudretini birbirine karış­tırmışlardır. Halbuki bu ikisi birbirinden ayrı ve fark­lı şeylerdir ve yaratıcının kudreti yalnızca yaratmayla ilgili iken, yaratığın kudreti de sadece kesple ilgilidir. Mükellefiyet ve sorumluluk da kesbe, dolayısıyla kesbin sahibi olan yaratığa yöneliktir. Onun için, yaratıcı Allah teâlâ olmasına rağmen, sorumlu kesp sahibi olan kuldur.

Bu sebeple, Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Allah insanlara hiç zulmetmez. Fakat onlar, ken­dilerine zulmederler." (Yûnus Sûresi, 44. âyet)

"Bunlar, yıkılışlarını sana haber verdiğimiz memleketlerdir. Biz onları yıktık. Kiminden hâlâ iz­ler vardır, kimi de tamamen silinmiştir. Fakat bunların sakinlerine biz zulmetmedik, onlar kendilerine zulmettiler." (Hûd Sûresi, 100-101. âyet)

"Mücrimler cehennem azabı içindedirler ve ora­da ebediyen kalıcıdırlar. Azapları hiç hafifletilmez ve onlar bundan ümitsizdirler. Onlara biz zulmetme­dik, fakat onlar kendi kendilerine (ve başkalarına) zulmettiler." (Zuhruf Sûresi, 74-77. âyet)

- İLİM VE MA'RİFET

İlim lügatte mutlak olarak bilmek demektir. Mâ’rifet ise, bilmezken daha sonra bilmektir. Bu se­beple, Allah Teâlâ’ya, "âlim-ilim sahibi" veya “allâm” (çok ilim sahibi) denir, fakat "ârif-marifet sahibi" de­nilmez. Çünkü, O her şeyi ezelden beri bilir. İnsanlar ise, daha sonra öğrenirler.

 Sûfilerin dilinde ise mâ’rifet, şek ve şüphe kaldırmayan kesin ilim demektir. Marifetteki bu kesinlik­ten dolayı, sûfiler Allah Teâlâ’yı bilmeyi mâ’rifet sö­züyle ifade ederler ve O'nu kesin bir şekilde bilen (za­tının gerçek, emirlerinin hak ve doğru olduğunda şüphe etmeyen) kimseye "arif" derler. Bazılarına göre de İlim ile mâ’rifet arasındaki fark şudur: İlim bir şe­yi külli ve kapsamlı bir şekilde bilmek, marifet ise onu cüz’i ve sınırlı bir şekilde bilmektir, insanların Al­lah teâlâ hakkındaki bilgileri cüz’i ve sınırlı olduğu için de O'nu (Allah Teâlâ’yı) bilen bir kimseye "âlim" denmez, "ârif" denir.

Suâl: Allah Teâlâ’nın zatı ve sıfatları hakkındaki mâ’rifet nedir?

Cevap: Allah Teâlâ’nın zatı hakkındaki mâ’rifet, O'nun var olduğunu, bir olduğunu, araz olmadığını[8]  kendi gücüyle ayakta durduğunu (bunun için başkasına muhtaç olmadığını) ve hiçbir şeyin O'na benzemediğini kesin olarak bilmektir. Sıfatları hakkındaki mâ’rifet ise, O'nun diri ve ilim sahibi olduğu­nu, her şeyi görüp işittiğini ve uluhiyete yakışan her türlü yüce sıfatlarla vasıflı bulunduğunu şüpheye yer vermeyen bir kesinlikle bilmektir.[9]

Suâl: Marifetin özü ve ruhu nedir?

Cevap: Marifetin özü ve ruhu tenzihtir. Tenzih ise, Allah Teâlâ’nın ne zatının ne de sıfatlarının ben­zeri, misli ve denginin bulunmadığını söylemektir. Kurân-ı Kerim'deki, " Allah'ın benzeri ve misli yok­tur." (Şûra Sûresi, 11. âyet) âyeti tenzihi ders vermiştir.

Suâl: Ma'rifetin varlığının alâmeti nedir?

Cevap: Bunun alâmeti, kalbin Allah Teâlâ’yı bil­mekle dirilmesidir. Kalbin dirilmesi ise, Allah Teâlâ’yı müşâhede etme derecesinde sevmek ve O'ndan korkmak ve utanmaktır. Bunun yanında, ibadet etme iste­ğinin artması ve ibadet etmekten zevk almaktır. Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm mâ’rifet "ihsan" demiş ve onu şöyle tarif etmiştir:

"İhsan, Allah Teâlâ’yı görürcesine O'na ibadet ve kulluk etmektir."

 Hakikî marifetle bu dereceye ulaşı­lır ve onun ışığıyla Allah Teâlâ’nın zat ve sıfatları mü­şâhede edilir. Ancak bu müşâhede, maddî ve sınırlı olan bir şeyi görmek gibi kuşatıcı değildir. Çünkü ku­lun mâ’rifet gücü Allah Teâlâ’yı kuşatıcı bir şekilde müşâhede etmek ve görmek için yeterli değildir. Kal­dı ki, Allah Teâlâ’nın kendisi de sınırlı bir varlık değil­dir. O, her türlü sınır, tahdit ve kuşatılma halinden münezzehtir. İman ve ma'rifetle hâsıl olan dirilmeyi anlatan bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur:

"Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine bir nur verip insanlar arasında yolunu aydınlattığımız kimse, ka­ranlıklar içinde kalan ve onlardan bir türlü kurtulamayan kimse gibi midir? İnkârcılar karanlıkta olduk­ları için, yaptıkları çirkin işler şeytan tarafından ken­dilerine güzel gösterilir." (En'âm Sûresi, 122. âyet)

 Bil ki, mükâşefede görülen İlâhî azamet ve bü­yüklük, kalpte korku ve heybeti arttırır, görülen gü­zellik ve lütuf ise sevgi ve muhabbeti çoğaltır. Eğer güzellik ve lütuf görülmezse, azamet ve büyüklüğü görmekten neşet eden korku ve heybet kalbi yakıp yı­kar. Bundan dolayıdır ki, Kurân-ı Kerim'de Allah Teâlâ’n celâl (azamet ve büyüklük) sıfatları zikredil­dikçe, onlarla birlikte Cemâl (güzellik ve lütuf) sıfatla­rı da zikredilmiştir. Çünkü, diri olan bir kalp, Allah Teâlâ’n salt azamet ve heybetini görmeye ve düşün­meye dayanamaz. Hatta buna dağlar bile dayanmaz. Onun için, Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Biz bu Kuran’ı bir dağın üzerine indirseydik, o dağın Allah korusuyla parçalanıp darıldığını görür­dün." (Haşr Sûresi, 21. âyet)

"Musa'nın Rabbi dağa tecelli edince dağ sallanıp parçalandı, Musa da bayılıp yere düştü."[10] (A'râf Sûresi, 143. âyet)

Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm da şöyle buyurmuştur: "Allah teâlâ ile yaratıklar arasında bir perde vardır. Bu perde kalkarsa, O'nun yüzünün nu­ru (azamet ve heybeti) bunların hepsini yakar."[11]

Ariflerden bir zat şöyle demiştir:

"Allah teâlâ dünyayı ve kalbi karanlık yaratmış, ondan sonra güneşi dünyaya, mârifeti de kalbe ışık yapmıştır. Onun için, dünya güneşsiz kaldığı zaman karardığı gibi, kalp de ma'rifetsiz kalınca kararır."

Şöyle denilmiştir:

 "Arifin kalbindeki güneş (mâ’rifet ışığı), dünya güneşinden daha parlak ve daha aydınlatıcıdır. Ve dünya güneşi battığı halde bu güneş hiç batmaz."

Şöyle denilmiştir:

"Mâ’rifet, müminin kalbinde yakılan bir İlâhî ışık­tır. Bu ışık kadar aydınlatıcı başka bir ışık yoktur."[12]

Şöyle denilmiştir:

"Herkes karanlıkta kör gibi yaşarken, ârifler kalplerinin ma'rifetiyle Rablerinin nurunu görürler ve bu nurun ışığında her eşyanın hakikat ve mahiye­tini de anlarlar.”[13]

Bir ârife sormuşlar:

"Kul, Rabbinin marifetine sahip olduğunu nasıl anlar?" Kendisi şöyle cevap vermiş:

"O bunu kalbinde Rabbinden (Rabbini düşün­mekten, sevmekten ve nurunu müşâhede etmekten) başka bir şeye yer kalmadığını görmekle anlar."

Hz. Ali'ye sorulmuş:

"Gördüğün bir ilâha mı, yoksa görmediğin bir ilâ­ha mı kulluk ediyorsun?" Kendisi şu cevabı vermiş:

"Gördüğüm bir ilâha kulluk ediyorum. Ancak O'nu gözlerimle değil, kalbimle görüyorum."

Cafer es-Sâdık'a sormuşlar:

"Allah Teâlâ’yı görmüş müsün?"

Kendisi şöyle demiş: "Görmediğim bir ilâha kul­luk etmem."

Sormuşlar: "Onu nasıl görebilirsin ki, Kurân-ı Ke­rim'de, "Gözler O'nu görmezler." (En'âm Sûresi, 103. âyet) Buyurulmuştur?"

Şöyle demiş: "Baştaki gözler O'nu görmezler, fakat O'nun marifetiyle aydınlanan kalpler O'nu görürler."

Allah teâlâ, diğer varlıklar cinsinden olmadığı için, O'nu görmenin yolu gözler değil, kalplerdir.

Bir ârif şöyle demiştir: "Mâ’rifet; âdetleri (âdet üze­re yapılan işleri) terk etmek, ibadet ve tâat”[14] yapmak­tan başka bir istek duymamak, Allah Teâlâ’nın zikrine ısınmak ve O'ndan başka bir şeye iltifat etmemektir."

Bil ki, Allah Teâlâ’nın ne zatının ne de sıfatlarının mahiyetini bilmek mümkün değildir. Bunların mahi­yetini ancak kendisi bilir. Kullara düşen ise, O'nun mahiyetini kurcalamak değil,[15] O'nu tazim ve tenzih etmektir. (Tazim etmek büyütmek demektir. Allah Teâlâ’yı tazim etmek, O'nun yüce sıfatlara sahip olduğuna inanmaktır. Tenzih etmek ise, O'nun kötü sıfat­lardan uzak olduğuna ve kusur ifade eden hiçbir va­sıf ve sıfatın O'nda bulunmadığına inanmaktır.)

 Mâ’rifet, basiret, mükâşefe, müşâhede ve muâyene, ayrıntılarda farklı da olsalar, genel anlamda aynı şeylerdir. Bunların hepsi, Allah Teâlâ’yı kalp nuruyla tanımak ve O'nu görür gibi bilmek ve duymaktır.

Yakîn, inanç ve bilginin kişi için zarurî ilim hali­ne gelmesidir.[16] İman kalpte yakîn haline gelirse, ondan mâ’rifet doğar. Bundan sonra, şeriatin haber ver­diği her şeyin kesin bir şekilde doğru oldukları müşâhede edilir.

Yakın ve mâ’rifet ibadet ve cehd’ in semereleridir.

İlhâm, dünyadaki şeylere iltifat karanlığından te­mizlenen kalpte yakılan ışıktır. İlhamın ışığında ledünnî ilimler[17] hasıl olur.

Ferâset de[18] Allah teâlâ tarafından bilgilendiril­mektir. Ancak o, derece itibarıyla ilhamın altındadır. Çünkü ferâsette, bilmeyi kolaylaştıran bazı alâmetler ve belirtiler vardır, ilham ise bütünüyle Allah Teâlâ’dandır. Vahiy ise ilhamın da üstündedir.

Vahiy alanlar peygamberlerdir, ilham alanlar ve­lilerdir. Ferâset alanlar ise salih mü'minlerdir.

[1] Mutezile, kuldaki yaratma gücünün ona Allah teâlâ ta­rafından verildiğini söylemişlerdir. Nitekim, İmam Matüridî de buna yakın bir şey söylemiştir. Bu itibarla, Mutezile'nin kulun yaratması dedikleri olay, aslında ehl-i sünnetin (özellikle de İmam Maturidî ve ekolunun) yapmak ve kesbetmek dedikleri olaydan çok farklı değildir. Kulun yaratma gücünün de kendisine ait olduğunu söylemek ise açıkça küfürdür. Çünkü, Kurân-ı Kerim'de "Allah'tan başka yaratıcı yoktur. Allah her şeyin yaratıcısıdır."(Fâtır, 3, 62; Zümer, 62) buyurulmuştur.

[2]- İslâm âlimlerinin çoğu, mücessime taifesini tekfir etmiş­lerdir. Çünkü Allah teâlâ cisim değildir. Cisim O'nu yarattığı bir maddedir. Şunu da bilmek lâzımdır: Mücessime'nin çoğu Allah Teâlâ’nın cisim olduğunu söylerken, O'nun et ve kemikten ibaret olduğunu kastetmemişlerdir. Çünkü cismin pek çok cins ve tür­leri vardır.

[3]-  Hani, kendilerini bizden üstün tutanlara şöyle deriz: "Ne bu kibir, bu büyüklük taslaması? Hepimiz aynı sudan ve aynı topraktanız!" Buna göre, eğer yüce Rabbimiz de bizim gibi cisim olsaydı, ona da böyle itap etmek bir anlam ve haklılık ka­zanabilirdi. Fakat, o böyle değildir.

[4]- Ehl-i sünnetin çoğu Allah teâlâ için cihet düşünmekten şiddetle sakınmışlardır. Fakat, âyet ve hadis nassları cihetin var­lığını bildirilmişilerdir. Çünkü Allah teâlâ kendi Arş'ının üzerin­dedir. Bu itibarla O'nun ciheti, daha doğrusu kulların O'na yö­neliş ciheti Arş'ın cihetidir. Kurân-ı Kerim'deki Arş. âyetleri gibi, "ileyhi= O'na doğru, O'na taraf" sözüyle söylenmiş pek çok âyet-i kerimler de ciheti ispat etmişlerdir. Ancak, altını çizerek şunu da söylemek lâzımdır ki, Allah Teâlâ’nın bütün vasıf ve sı­fatları gibi, cihet sıfatı da cisim ve maddelerin sıfatlarından farklıdır. Bu itibarla, cihet sıfatı Allah Teâlâ’ya yakışan ve O'nun yüceliğine göre anlamı olan bir vasıf halinde vardır. Bunu inkâr etmek, yukarıda işaret edilen âyetleri de inkâr etmeyi veya te'vil etmeyi gerektirir.

[5]- Hevâ, nasslara dayanmayan dinî görüş demektir. Bu görüş sahiplerine "hevâ ehli" denir. Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyurmuştur: "Birinizin hevası, benim getirdiğim esaslara uymadıkça, o iman etmiş olmaz." Bid'at ise, dinin amel kısmına sokulan yabancı unsur demektir. Bid'atları işle­yenlere de "bid'at ehli" denir. Allah Resûlü Aleyhissalatü vesse­lam, şöyle buyurmuştur. "Her türlü bid'at dalâlettir ve her türlü dalâlet cehennemliktir."

Hevâ ve bid'at aynı mânada da kullanılırlar. Nitekim, me­tinde o şekilde kullanılmışlardır

[6]-  Ayetin tamamı şöyledir: "Haram aylar geçince, müşrik­leri gördüğünüz yerde öldürün, onları tutup esir edin ve her yerde önlerine geçin. Fakat eğer küfürden tevbe edip namaz kı­lar ve zekât verirlerse, yollarını açın. Allah bağışlayıcı ve merha­metlidir." (Tevbe, 5) Müşriklerle savaşmayı ve onları öldürmeyi emreden bu âyet, müslümanlarla müşriklerin fiilen savaş halin­de oldukları ve birbirlerini öldürdükleri bir dönemde indiril­miştir. Bu sebeple, savaşma ve öldürme emrinin verildiği za­mandaki fiilî durumu gözden uzak tutmamak lâzımdır. O halde, âyette durup dururken kimseyle savaşma ve onu öldürme hük­münü çıkarmak doğru değildir. Ayrıca, âyetin sonundaki "Allah bağışlayıcı ve merhametlidir." fezlekesi de mü'minlerin bu va­sıflara sahip olmaları gerektiğini ima etmiştir.

277- Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyurmuş­tur: "Allah teâlâ, gökleri ve yeri yaratmadan elli bin sene önce, bütün yaratıkların kaderlerini yazmıştır." (Müslim, Tirmizî), "Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı varlık kalemdir. O, bunu yaratınca kendisine, "Kıyamete kadar gelip geçecek şeylerin kaderlerini yaz!" dedi. Kalem de (anında) yazdı." (Ebu Davud, Tirmizî)

102- Araz, zatî ve sabit bir mahiyeti olmayan ve bu sebeple her han dağılıp yok olmaya müsait olan şey demektir.

[9]- Alimlerin tespitine göre, Allah Teâlâ’nın sübûtî sıfatları yedi tanedir. Bunlar hayat, sem', basar, irade, kudret, ilim ve ke­lâmdır. Hanefî âlimleri bunlara tekvin sıfatını da eklemişlerdir. Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm, Allah Teâlâ’n doksan do­kuz ismi bulunduğunu söylemiştir. Kurân-ı Kerim'e serpiştiri­len bu isimlerin her biri bir sıfatı ifade eder. Örneğin, alîm ismi ilim sıfatını, rahîm ismi rahmet sıfatını bildirir.

[10]  A'râf Sûresi, 143. âyet. Not: Bazı inkârcılar, inançsızlıklarını mazur göstermek için, "Allah varsa, niye açıkça bize görünmüyor? Ve­ya niye doğrudan bize hitap etmiyor?" derler. Bu akılsızlar bil­mezler ki, güçleri ne Allah Teâlâ’yı görmeye ne de ondan söz dinlemeye yeterli değildir. Dağlar bile O'nun tecellisine dayan­maz ve fiilen de dayanmamışken, onlar nasıl dayanabilirler?

Evet, kâinatları yaratıp yöneten fevkaladenin fevkalâdesi bir güç ve kudrete sahip yüce bir padişah, elbette ki kâinatların bile dayanamadığı bir heybete sahiptir.

[11]- Müslim, Ahmed

[12]- Başka ışıktan maksat akıl, ilim, tecrübe, nasihat gibi bil­gi yollarıdır. Fakat vahiy ma'rifetten daha üstündür. Onun ışığı, ma'rifet ışığı gibi yalnız bir kalbi değil, bütün dünyayı aydınla­tır. Onun için, vahiy alan peygamberin ma'rifet sahibi bir kimse­den üstünlüğü tıpkı güneşin mumdan üstünlüğü gibidir. Kaldı ki, son tahlilde, mumun ışığının da güneşten gelmesi gibi, ma'rifetin ışığı da vahiyden gelir. Vahiy ve Kurân'dan gelmeyen bir ma'rifet ise dalâlet ve karanlıktır.

[13]- Günümüzde alt ve elit tabakaların da dahil bulunduğu müslümanların çoğunluğu, etraflarında olup biten olay ve hadi­selerin mâna ve mahiyetini anlayamıyorlar ve bunları ters yapıp o şekilde algılıyorlar. Bu hal, bunların kafalarında dillerini çalış­tıracak kadar bilgi kırıntıları bulunsa bile, kalplerinde marifet bulunmadığını gösteriyor. Çünkü marifet ancak Allah Teâlâ’dan korkan ve ihlâs sahibi olan kimselerin kalplerinde bulunur. Hal­buki, zaman ve olaylar gösteriyor ki, çoğu kelli felli, şöhretleri belli kimselerde bile Allah teâlâ korkusunun ve ihlâsın zerresi yoktur. Bunları kasteden Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm şöyle buyurmuştur: "Kıyamet gününde terazi önüne kelli felli adamlar getirilir. (Dünyada olsa, bunların arkasında övgüler yağdıran binlerce ayak takımı, saf ve avâm halk bulunur.) Fakat, teraziye konulunca, bir sinek kanadı kadar ağırlıkları çıkmaz."

[14]- Allah Teâlâ’nın emrine uyularak yapılan her iş ibadet ve tâattır. Buna rızk temini için çalışmak, ilim tahsili için çabalamak, hayır ve hasenat yapmak için mal ve servet için çırpınmak da da­hildir. Tek şart, farzları ifâ etmek ve haramlara girmemektir.

[15]- Mantıktaki manasıyla Allah teâlâ için "mahiyet" sözü­nü kullanmak câiz değildir. Fakat biz burada bu sözü o mânada kullanmadık. Muhakkak ki, onu hiç kullanmamak en iyisidir. Fakat, onun yerine kullanacak bir kelime bulamadık. Buna haki­kat mı deseydik? Öyleyse, bunu demiş olalım.

 

[16]- Genel anlamda zarurî ilim, kesin olduğu ve herkes ta­rafından kabul edildiği için tartışılmayan ilim demektir. Bu tür­lü ilimlere "zaruriyyât" denir. İki kere ikinin dört etmesi, güneş doğunca gündüz olması gibi şeyler zaruriyyât'tandır. Bunun karşıtı nazariyyât'tır. Nazariyyât, tartışılan ve kimileri tarafın­dan kabul edilirken, kimileri tarafından reddedilen ilimler ve görüşlerdir. Özel anlamda ise bir kişinin kesin olarak bildiği ve­ya inandığı şeydir. Buna göre, bir kişi için zarurî olan bir şey, başka bir kişi için nazarî olabilir. Şu durumlar da varittir: Bazı şaşkınlar zarurî olan şeyleri nazarî zannederler ve onlarda şüp­he ve terddüt ederler. Bunların hali, güneşi bir yıldız zannedip vaktin gece olduğunu söyleyen uyku sersemlerinin hali gibidir.

Söz ve görüşleri de o kadar geçerlidir. Bazı kimseler de nazarî olan şeyleri zarurî zannederler ve herkesin de onları o şekilde kabul etmelerini isterler. Bunlar da rüyayı uyanıklık zannedip uykuda gördüklerini hakikat zanneden sarhoşlar gibidirler. Söz­leri de iddiaları da o kadar muteberdir.

[17]- Ledünnî deyimi, bir âyet-i kerimeden alınmıştır. Hızır aleyhisselâmdan bahsedilen bu âyette şöyle buyurulmuştur: "Ona kendi katımızdan bir rahmet ve kendi tarafımızdan bir ilim verdik." (Kehf, 65) Kendi tarafımızdan sözü âyette "ledünnâ" lafzıyla ifade edilmiştir. Buna göre ilimler kesbî ve ledünnî olmak üzere iki kısımdırlar. Kesbî ilimler çalışarak ve kitap oku­yarak kazanılan ilimlerdir. Ledünnî ilimler ise, doğrudan doğru­ya Allah teâlâ tarafından verilen ilimlerdir. Bu ilimlerin en mü­himlerini de peygamberlere indirilen vahiyler teşkil ederler.

[18]- Arapça olan bu kelime, dilimize feraset olarak geçmiş­tir. Ve bu dilde daha çok sezgi mânasında kullanılır.

Bil ki, bu isimler bazen aynı, bazen de farklı manalar için kullanılırlar.

Kalp iki şey için kullanılır. Bunlardan birisi, yum­ruk biçimindeki maddî kalptir. Göğsün sol tarafında bulunan bu kalp, vücudun kan deposu ve pompası­dır. Diğeri ise, bu kalple ilgi ve ilişkisi bulunduğu ka­bul edilen manevî kalptir. Bu kalbe ruh da denir. Bu kalp insanın hakikatidir. İnsan, bununla duyar, bu­nunla bilgi edinir, bununla mükellefiyet altına girer ve bununla sevap veya cezaya müstahak olur.

Ruh da iki şey için kullanılır. Bunlardan birisi kal­be gelip giden kanın buharıdır. Kan, irili ufaklı da­marlarla vücudun her tarafına giderken, onun buharı olan ruh da gittiği her yere (bütün doku ve hücrelere) hayat ve canlılık götürür ve duyu organlarını (göz, kulak, burun, dil gibi) çalıştırır. Doktorlar ruh derken bunu kastederler. Bu türlü ruh hayvanlarda da var­dır. İkincisi, kalbin de ikinci mânası olan ve insanın hakikatini oluşturan şeydir. Bu ruhun da kanla ilişki­si vardır. Fakat, bu ruh kandan ayrı ve sâbit bir şeydir. Bu ruhun ne olduğu Peygamberimize sorulunca, şu âyet indirilmiştir:

"Senden ruhu soruyorlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindendir. Size (bu konuda) az bir bilgi verilmiş­tir" (İsrâ Sûresi, 85. âyet)

Nefs de iki şey için kullanılır. Bunlardan birisi, kızgınlık ve şehvet gibi hislerin kaynağı olan şeydir. Sûfiler de nefsi bu mânada kullanırlar ve onu kötü huyların sebebi ve kaynağı olarak görürler. Onun için, örneğin, "Nefisle mücâdele etmek, şehvet ve hiddeti bastırmak lâzımdır." derler. Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm da şöyle buyurmuştur:

"Senin en büyük düşmanın, iki yanın arasındaki nefsindir." Diğeri ise, kalp ve ruhun da ikinci mânala­rı olan şeydir. Bu mânadaki nefis, insanın ruhu ve hakikatidir. Bu nefis, Allah Teâlâ’nın emirlerine karşı ta­kındığı tavra göre sıfat kazanır. Bu sebeple o, kendi içindeki muhalefeti kırıp İlâhî emirlere tam uyduğu takdirde, "mutmeinne nefis" ismini alır. İlâhî emirle­re uymak için kendi kötü duygularıyla mücâdele et­mek zorunda kaldığı takdirde, "levvâme nefis" ismi­ni alır. Kötü duygularına teslim olup İlâhî emirlerden yüz çevirdiği takdirde ise, "emmâre nefis" adını alır. Nefsin bu üç hali şu âyetlerde bildirilmiştir:

"Ey mutmainne nefis! Râzı olmuş ve kendisinden râzı olunmuş bir halde Rabbine dön. Kullarımın ara­sına ve cennetime gir." (Fecr Sûresi, 27-30. âyet Not: Bu hitap, ölüm anında veya mahşerde bu nefislere, yani ruhlara yöneltilir.)

"Kıyamet gününe ve levvâme nefse yemin ede­rim ki, biz insanları dirilteceğiz ve onların parmak iz­lerini de düzelteceğiz.'' (Kıyamet Sûresi, 1-4.  âyet)

"Nefis, kötülüğü çokça emredicidir (emmâredir). Rabbimin merhamet ettiği nefisler (mutmainne ve levvâme olanlar) ise böyle değildirler.'' (Yusuf Sûresi, 53. âyet)

Kurân-ı Kerim'de olduğu gibi, ilahiyatçı filozof­lar da nefsi genellikle ruh manasında kullanırlar.

 Akıl da iki şey için kullanılır.

Bunlardan birisi, eşyanın hakikatlerini bilmektir. Bu akıl, ilimle eş anlamlıdır. İkincisi ise, ilmi idrâk eden şeydir. Diğer bir ifade ile, idrâk merkezidir. Bu şey kalp, ruh ve nefsin de ikinci mânaları olan insanın hakikatidir.

-KALBİN, YANİ RUHUN ASKERLERİ

 Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Göklerin ve yerin askerleri (göklerde ve yerde olan askerler) Allah'ın askerleridir." (Fetih Sûresi, 4. âyet)

"Rabbinin askerlerini (bunların çeşitlerini ve sa­yılarını) ancak kendisi bilir." (Hicr Sûresi, 29. âyet)

Bu âyetlerin de ifade etikleri gibi, yer ve gökteki varlıkların hepsi Allah Teâlâ’nın askerleridir. Allah te­âlâ, bunları istediği şekillerde talim eder, istediği iş­lerde kullanır, onlarla istediği şeyi yıkar, istediği şeyi ya­par, kimini hayra, kimini de şerre âlet eder. Kuşlar, si­nekler ve mikroplar bile O'nun emriyle büyük işler yaparlar. Ancak O, askerlerin bir kısmını direkt olarak sevk ve idare ederken, bir kısmını da kendi emri altın­daki küçük kumandanlara emanet etmiştir. Bu cümle­den olarak, bir miktar askeri de kalbin emir ve komu­tasına vermiştir. Kalbin komutasındaki askerler gözle görülenler ve basiretle görülenler olmak üzere iki kı­sımdır. Gözle görülenler el, ayak, göz, kulak ve dil­dir. Basiretle görülenler ise, irade, kudret ve idraktir.  İrade çekici ise şehvet ve istek halini alır.  İtici ise ga­zap ve kızgınlık durumuna gelir. Kudret uzuv ve organları irade istikametinde kullanan güçtür. İdrak ise, duyu organlarının algılamasını sağlayan ve onlar va­sıtasıyla bilgi toplayan merkezdir. (Beyin de denilen) bu merkez beş parçadan (veya beş bölüm ve bölge­den) oluşur. Bunlar ortak his, hayal, tefekkür, hatırla­ma ve hafızadır.

İnsanın hakikati olan kalp, bu asker ve cihazlara muhtaçtır. Çünkü onun âhiret azığı olan ilim ve amel ancak bunlar sayesinde elde edilebilir. Bunları bu yönde kullanmak da kalbin görevidir. Kalbin bir gö­revi de mahal ve mekânı olan, hadis-i şerifin ifade­siyle de âhiret yolculuğunda onun bineği olan vücu­du korumak ve beslemektir. Vücudu korumak için ona kızgınlık duygusu ve bu duyguyu fiil haline geti­recek olan el ve ayak gibi uzuvlar verilmiştir. Bunlar, zararlı şeylere karşı savunma silahlarıdır. Onu besle­mek için de kendisine şehvet duygusu ve bu duygu­ya bağlı âlet ve organlar (dil, mide gibi sindirim ci­hazları) verilmiştir. Bunlar da vücudun yaşaması için gerekli olan gıdayı temin ederler. Bütün bu işlerin doğru ve düzenli bir şekilde yapılması için bilgiye de ihtiyaç vardır. Bu sebeple ona ayrıca idrak gücü ve bunun emrinde çalışan duyu ve algılama organları da verilmiştir.

Bu açıklamadan da anlaşıldığı gibi, kızgınlık ve şehvet hisleri ve bunların cihazları önemli maksatlar için yaratılmışlardır. Bu sebeple, yaratılış maksatlarına uygun olarak kullanılmaları halinde, bunlar insan için âhiret yolculuğu esnasında çok kıymetli vazifeler ifâ eder ve büyük faydalar sağlarlar. (Ancak, insanla­rın çoğu nefis ve şeytanın tahriklerine uyup bu duygu ve cihazları, bu askerleri ebedî hayatları aley­hine sonuç verecek biçimde kullanırlar.)

Bil ki hayvanların canlılığını temin eden şey yalızca kandır. Onlar kanın gücü sayesinde diri ve ha­reketlidirler. Onlarda akıl ve idrâk gerektirmeyen his­ler de vardır. Fakat kendilerinde İnsanî ruh (akıl ve idrâk) bulunmadığı için, hayvanlar sorumlu değildir­ler. Onun için de kanları çekilince ebediyen ölürler.

 İnsanlarda ise, kandan ileri gelen canlılığın yanında, başlı başına bir varlık olan ruh da vardır. Bu ruh, ce­setle birlikte yaşadığı gibi, tek başına da yaşayabilir. Bu ruh, yukarıda anlatılan âlet ve cihazlarla donatıl­mış ve Allah Teâlâ’ya karşı muhatap ve sorumlu mev­kiine çıkarılmıştır. Bu mevki onun ebedî saadetine de ebedî felâketine de yol açabilir.

Durum bu olduğu için, cesedin ölmesiyle birlikte ruh ölmez. Cesedin ölmesi, ruhun bu dünyadaki im­tihan süresinin son bulması ve bundan sonraki âlemde mükâfat veya ceza görme vaktinin gelmesi de­mektir.

Hayvani ruh kandan yükselen bir buhar ve araz iken, İnsanî ruh lâtif (ince, şeffaf, saydam, transparan) bir cisimdir. Çünkü cisimler kesif (katı, koyu, ka­lın, boyutlu) ve latif olmak üzere iki kısımdırlar. Ceset birinci tür cisimden, ruh ise ikinci türdendir.

Bazı âlimlere göre ise, ruh cisim değil, cevherdir. Çünkü cisimde terkip (birkaç parçanın birleştirilmesi) özelliği vardır. Cevher ise bir tek parçadır. Ruh da bir tek parçadır.

Kurân-ı Kerim'de, "Âdem'i tesviye ettiğim za­man ona ruhumdan üfledim.” (Hicr Sûresi, 29. âyeti) Buyurulmuştur.

Bu âyetteki tesviye, Âdem'in maddesini ruhu kabul ede­cek vaziyete getirmek ve ona uygun bir düzen ver­mek demektir. Hz. Âdem'in maddesi topraktı. Ondan sonraki insanların maddesi ise, erkek suyudur. Bu su kadın rahminde dört ay tesviye edilir ve ruhu kabul edebilecek bir düzene sokulur. Bundan sonra da ona ruh üfürülür. Ruhun üfürülmesi deyimi, bu olayın ateşin yakılması olayına benzetilmesinden dolayıdır. Çünkü ateş yakılırken ona üfürülür. Ruh da ateş gibi yanmaya başlar. Ancak Allah teâlâ ruha üflemez. Çünkü üflemek içinden nefes çıkarmakla olur. Bu ise Allah teâlâ için muhâldır. O'nun yaptığı şey ise, ru­hun yanması için emir vermektir. Çünkü o herhangi bir iş yapmak istediği zaman zaman, sadece ona, Ol!" der ve o iş olur. Bu sebeple, meselâ Allah teâlâ,

"Biz göğü bina ettik." (Nebe Sûresi, 12. âyet) Veya

"Biz bu mücrimleri de­nizde boğduk.” (Araf Sûresi, 136. âyet)

Derken de bu ifadelerden O'nun duvar ustası gibi gökte çalıştığı veya elleriyle suçlula­rın boğazlarını sıkıp onları boğduğu mânası çıkmaz. Bütün bu ve benzeri fiillerde Allah Teâlâ’nın yaptığı şey, "ol!" emrini vermekten ibarettir. Ama, işin husu­siyetine göre bu emir göğü yapma, mücrimleri boğ­ma, ruhu üfleme gibi kelimelerle anlatılmıştır.

"Adem'i tesviye ettiğim zaman ona ruh üfledim" âyeti şu mânayı da kapsar: Allah teâlâ, mutlak cö­mertlik sahibidir. Ancak her varlık O'nun cömertli­ğinden kendi kabiliyeti nispetinde yararlanır. Bunun maddî âlemdeki misâli güneştir. Güneş de O'nun bir cömertliğidir. Ancak, bundan her şey kendi kapasite­si kadar ışık alır. Bu sebeple, bazı şeyler az ışık alır ve karanlıkta kalırlar, bazı şeyler de çok ışık alır ve ay­dınlığa çıkarlar. Bunlardan bazıları da bizzat kendile­ri de ışık haline gelirler. Bu böyle olduğu için, ruh üfürülmesinden önce cesedin tesviye edilmesi ve Al­lah Teâlâ’nın bir lütfu olan ruhu alabilecek hale getiril­mesi lâzımdır. Çünkü ceset tesviye edilmezse, sünnetullah gereği, ona ruh üfürülmez. Herhangi bir şeyi Allah Teâlâ’nın lütuf ve keremine lâyık hale getirmek de cesedi tesviye etmek gibidir.

-ALLAH TEALA'NIN ZATI HAKKINDAKİ TASAVVURLAR

 İnsanların Allah Teâlâ’nın zatı hakkındaki tasav­vurları, onların aklî ve dinî gelişmişlik seviyelerine göre farklılık gösterir.

   Bu sebeple, âmî (sıradan insan) derecesinde olan­lar, Allah Teâlâ’yı elle işaret edilebilen bir cisim olarak tasavvur ederler [1] ve O'na cisimlere mahsus olan sıfatlar (oturmak, kalkmak, yürümek gibi özellikler) at­federler.;

 Bu dereceden bir parça yukarıda olanlar, Allah Teâlâ’yı cisim olarak düşünmez; ancak yine de O'nun bir cihette olduğunu tasavvur ederler. Halbuki bir cihette olmak cisimlere mahsus bir keyfiyettir.[2] Mârifeti bunlardan da fazla olanlar, Allah Teâlâ’yı cisimle­re mahsus bütün sıfat, vasıf ve arazlardan tenzih ederler. Eş’ariler bu seviyeye ulaşmışlardır.

Mutezile ise, bu makul çizgide de durmamış ve Allah Teâlâ’yı tenzih etmek iddiasıyla O'nun sâbit olan sıfatlarını inkâr edip hataya düşmüşlerdir. Bu taifeye göre, Allah Teâlâ’nın sıfatlarını kabul etmek O'nu ya­ratıklara benzetmek olur. Çünkü bu sıfatlar yaratık­larda da vardır. Bu telakki yanlıştır. Çünkü, Allah Teâlâ’nın sıfatlarıyla kulların sıfatları, mahiyette değil, yalnızca isimde birbirine benzerler, isimde benzerlik ise, bir mahzur oluşturmaz.

Suâl: Bu sıfatlar nelerdir?

Cevâp: Bu sıfatlar hayat, ilim, kudret ve irade sahibi olmak, görmek, duymak ve konuşmaktır. Bun­lar, kemâl sıfatlarıdır. Bunların yokluğu ise kusur ve eksikliktir. Bu sebeple, Allah Teâlâ’nın bunlara sahip olduğuna iman etmek farzdır. Kullarda da bu isimle­ri taşıyan sıfatlar vardır. Fakat Allah Teâlâ’nın sıfatları Allah Teâlâ’ya göre, kulların sıfatları da kullara göre­dir. Her şeyden evvel, Allah Teâlâ’nın sıfatları ezelî ve ebedidir. Kulların sıfatları ise belli bir süre içindir. Bu süreden sonra, bu sıfatlar birer birer alınır ve en so­nunda da hayat sıfatı alınarak kul ölüme mahkûm edilir.

 Suâl: Allah Teâlâ’nın benzerlik taşımayan özel sıfatı hangisidir?

Cevap: Bu sıfat "Kayyûm" olma sıfatıdır. Kayyûm; kendi kendine var olan, kendi gücüyle ayakta duran ve diğer her şeyi de kendi gücüyle ayakta tutan demektir. Bu sıfatın özelliğinden dolayı, bazı âlimler ve ehl-i mâna veliler onun Allah Teâlâ’nın ism-i a'zamı olduğunu söylemişlerdir. Bu mübarek isim, Kurân-ı Kerim'in en büyük âyeti âyet'ül-kürsi'nin ilk cümlesinde de yer almıştır.

Suâl: Halk âlemi ve emir âlemi ne demektirler?

Cevap: Halk âlemi sebepler vasıtasıyla yaratılan ve yönetilen âlem demektir. Buna şehâdet âlemi ve maddî âlem de denir. Cesetler de bu âlemdendirler. Onun için, cesetlerin yaratılması bilinen sebepler zin­ciri içinde gerçekleşir. Emir âlemi ise, yaratılma ve yö­netilmesinde sebeplere yer verilmeyen âlem demek­tir. Bu âlem gayb âlemi ve âhiret âlemidir. Ruhlar da bu âlemdendirler. Onun için, Kurân-ı Kerim'de,

"De ki: Ruh Rabbimin emrindendir." denilmiştir. Bu âlem­deki yaratma ve yönetme şekli şöyledir: "Allah bir şey irade ettiği zaman, ona "Ol!" der ve o şey hemen olur.” (Yasin Sûresi, 82. âyet)

Suâl: Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm şöy­le buyurmuştur:

"Allah teâlâ, Âdem'i kendi suretinde (bir rivayet­te de Rahman’ın suretinde) yaratmıştır.” Bu hadis-i şe­rifin mânası nedir?

Cevap: Bu hadis-i şerif, Allah Teâlâ’nın Âdem'i ve onun zürriyetini bir model üzerine yarattığını ve bu modelin kendi sureti olduğunu bildirmiştir. An­cak, Allah Teâlâ’ya suret izafe edilmesi, O'nun cisim olduğunu akla getirir. Nitekim, bu gibi hadislere da­yanan bazı kimseler, Allah Teâlâ’nın cisim olduğunu söylemiş ve dalâlete düşmüşlerdir. Bunların bilmedi­ği veya gözden kaçırdığı husus şudur: Arapçada su­ret, her zaman madde için kullanılmaz. O aynı oran ve sıklıkla mâna için de kullanılır. Bu sebeple, örne­ğin, "Meselenin şekli ve sureti şöyledir. Olayın aslı ve sureti böyledir." denir. Çünkü sûret tarz, usul, tertip, münasebet ve uyum demektir. Bunlar ise, maddî şey­ler gibi, manevî şeyler için de geçerlidirler. Hal bu olunca, Allah Teâlâ’ya sûret izafe edilmesi O'nun ci­sim olmasını gerektirmez. Nitekim, O'nun cisim ol­madığı da Ehl-i Sünnetin kesin akidesidir.

Hadisteki sûret ise, sıfatlarla ilgilidir. Bu şu de­mektir: Allah teâlâ kendisi ilim, kudret, irade, gör­mek, işitmek, konuşmak gibi sıfatlara sahip olduğu gibi, Adem'i ve onun zürriyeti olan diğer insanları da bu sıfatlara sahip olarak yaratmıştır. Diğer canlı türle­rini ise, bu şekilde yaratmamıştır. (Ancak, daha önce de söylendiği gibi, Allah Teâlâ’nın sıfatları ile kulların sıfatları yalnızca sûret ve isimde birbirine benzerler. Mahiyet itibarıyla ise birbirinden tamamen farklıdır­lar. Hadisteki sûret kelimesi de esasen bu benzerliğin mahiyette değil, sadece sûret ve şeklide olduğunu bil­dirmiştir.)

Suâl: Rivayet edildiğine göre, Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyurmuştur:

"Allah teâlâ, ruhları cesetlerden iki bin sene önce yaratmıştır. Beni de diğer peygamberlerden önce halk etmiştir." Bu hadisin zâhir mânası, ruhların cesetlerden önce yaratıldığını gösterir. Nitekim, "Rabbin Âdemin zürriyetini babalarının sırtından çıkarıp ken­di varlığına şâhid kıldı." (A'râf Sûresi, 172. âyet) Ayetinin de bu hususa işaret ettiği söylenmiştir.

[1]- Daha önce de işaret edildiği gibi, cisim olmak her za­man et ve kemikten olmak demek değildir. Bu itibarla, Allah te­âlâ için cisim diyenlerin bir kısmı onun et ve kemikten olduğu­nu söylememişlerdir. Allah Teâlâ’nın et ve kemikten olduğunu veya et ve kemikli cisimlerin özelliklerini taşıdığını söylemek ise küfürdür. Bu yakınlarda dikkatsiz bir adam, bir topluluğa hitap ederken, onların kendisine gösterdikleri ilgiden memnun olmuş ve şöyle demişti: "Allah sizleri alınlarınızdan öper." Böyle bir söz küfürdür. Allah teâlâ hakkında söz söylerken azamî dikkat göstermek lâzımken, bazıları ağızlarına geleni söylerler. Önle­rinde birkaç günlük dünya ömrü vardır. Ondan sonra, kâinat sultanına hesap vermek için bacaklarından sürüklenip götürü­lünce, bakalım ne halt yiyeceklerdir?

[2]-  Biz, daha önce de bir cihette bulunmanın cisimlere mahsus bir keyfiyet olmadığını ve Allah Teâlâ’nın bir cihette ol­masının O'nun açısından değil, kul açısından olduğunu belirt­tik. Bu özellik de Allah Teâlâ’ya mahsustur. Bunu söylememizin sebebi şudur: Allah teâlâ bir cihette olmazsa, hiçbir cihette de ol­maması lâzımdır. Çünkü bütün cihetlerde olursa, bir cihette de olmuş olur. Hiçbir cihette olmazsa, o zaman da hiç olmaması lâ­zımdır. Çünkü hiçbir cihette olmayan bir şey yok olan bir şeydir.

Bir cihette olmak bir mekânda olmak demek değildir. O, iki şey arasındaki mesafe ve uzaklıktır. Bu şeyler manevî şeyler ise, ara­larındaki mesafe de manevîdir. İkisi de maddî ise, mesafe de maddîdir. Yalnız birisi maddî ise, o zaman da mesafe bir yönüyle manevî, bir yönüyle maddîdir. Ayet ve hadisler de cihetin var­lığını açıkça bildirmişlerdir. Neymiş, efendim? Cihet kabul edi­lirse, bilgi ve kültürü az olanlar, Allah Teâlâ’nın bir mekânda ol­duğunu zannedeceklermiş. Aman sen de?

Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Ey iman edenler! Sizden kim dinden dönerse, bilsin ki, Allah başka bir topluluk getirecek ve hem kendisi o topluluğu sevecek hem de o topluluk kendi­sini sevecektir."[1] (Mâide Sûresi, 54. Âyet)

"İman edenler, Allah'ı her şeyden daha çok severler” (Bakara Sûresi, 165. âyet)

"Allah, iman edip sâlih amel işleyenlerde sevgi yaratacaktır. (Meryem Sûresi, 96. âyet)

Bil ki, Allah teâlâ muhabbet ve sevgisi tevhid ve ma'rifetin meyvesidir. Bu sebeple, ilâh olarak O'nu bir bilen ve O'nun sınırsız olan büyüklüğünü idrâk eden kimseler, O'nu severler. Sevgilerinin derecesi de bilgi ve idrakleri derecesindedir. Bu sebeple, kulun Allah Teâlâ’yı tanıması ve O'nun hakkındaki bilgisi ve marifeti arttıkça, O'nu sevmesi de artar. Allah Teâlâ’yı sevmeyenler ise, O'nu hiç tanımayan ve bilmeyenler­dir. (Bu kimseler maddî şeyler hakkında türlü bilgile­re sahip olabilirler. Fakat onlar, Allah teâlâ hakkında hiçbir bilgiye sahip değildirler. Onlar bu konuda top­lumun en cahil fertleridirler.)

Allah Teâlâ’yı sevmek, Kurân ve hadislerin emir­leriyle vâciptir. Bu sevgi, ruha zevk veren ve kulu iba­det ve tâat içtenlikle sevk eden bir güçtür. Bu sevgi, Allah Teâlâ’yı çokça zikretmeyi ve O'nun hatırını her şeyin Üstünde tutmayı gerektirir.

Allah teâlâ sevgisinin kalbe verdiği zevk, bazen artar ve kulun tahammül gücünü aşar. Bu durumda da onda sekr denilen baygınlık hali gerçekleşir. An­cak, bazı sûfilerin zannettikleri gibi, sekr ne muhab­betin şartı ne de onun kemâl derecesidir: Bu sebeple muhabbetini ispat etmek veya onu yükseltmek için kendini sekr ve baygınlığa zorlamak doğru değildir. Sekr, kasıtlı ve yapmacık olmamalıdır. Çünkü o ne muhabbette ne de zikirde gaye değildir. O bir anlam­da zayıflık ve hamlık eseridir. Bu sebeple, peygam­berler, Allah Teâlâ’yı herkesten daha fazla sevmeleri­ne rağmen, "sekr" geçirmemişlerdir. Onlar daima "sahv" halinde kalmışlardır. "Sahv" ise kendinde ol­mak, akıl ve iradesine sahip çıkmaktır.

-MUHABBETLE İLGİLİ BAZI DEYİMLER

Sûfiler, muhabbetle ilgili bazı deyimler ve terim­ler kullanırlar. Bunlar şöyledir:

1- Zevk. Zevk, muhabbetten hasıl olan ruhî lezzet ve tatlılıktır.

2- Lahz. Lahz, kalp gözüyle Allah Teâlâ’yı gör­mektir. (Gözle görmek gibi olmayan bu olay, ağırlıklı olarak bilmek ve duymak şeklindedir.) Buna işaret eden Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm şöyle bu­yurmuştur: " Allah Teâlâ’yı görürcesine O'na ibadet ve kulluk et."[2]

3- Vakit. Vakit, muhabbetin yoğunluk kazanıp şiddetlendiği zamandır.

4- Safâ. Safâ, muhabbet dalgalarıyla kalp ve his­lerin temizlenip arınmasıdır. (İnsanların kalp ve his kirliliği, Allah Teâlâ’yı az sevmelerinden dolayıdır. Bu sevgi tam olursa, kalp ve duygular inci ve mercanlar gibi temiz, pâk ve parlak hale gelirler.)

5- Nefes. Nefes, muhabbetin şiddeti altında ciğeri­ne sertçe hava çekmek ve o esnadaki duygularını an­latmak için söz söylemek veya işarette bulunmaktır.

6- Gaybet. Gaybet, zihnen ve kalben Allah Teâlâ’nın tefekkürü ile meşgul olup O'nun dışındaki şeylerden habersiz hale gelmektir.

7- Sekr. Sekr, (biraz yukarıda geçtiği gibi) muhab­betin verdiği zevkle kendini kaybetmektir. Sekr, Allah Teâlâ’nın sıfatlarını görmek ve bundan alınan zevkle mest olmaktır. '

8- Sahv. Sahv, sekrden önceki kendinde oluş hali ile ondan sonraki kendine geliş halidir. Sahv, sekrden üstündür. Sahv, muhabbetin bilgi ve şuur hali, sekr ise onun his ve zevk halidir.

9- Fenâ. Fenâ, kelime olarak yok olmaktır. Deyim olarak ise, Allah teâlâ dışındaki varlıkları ve bizzat kendi varlığını yokluk derecesinde görmektir. Bu görüşe sahip olan bir kimse, Allah Teâlâ’dan başka her şe­yin O'nun gücüyle varlığını sürdürdüğünü, kendisine ait bir güce sahip olmadığını, bu itibarla hakikî varlık sahibinin yalnızca Allah teâlâ olduğunu, diğer şeylerin ise, bir yönüyle yok olduklarını müşâhede eder.

10- Beka. Beka, varlıklardan yüz çevirip Allah Teâlâ’ya sığınmak ve O'nunla var olmaktır. Fenâ merte­besinde varlıkların hakikatte yok olduklarını gören bir kimse, bundan sonra Allah Teâlâ’ya döner ve O'ndan başka hiçbir şeye iltifat etmez ve değer vermez. O artık Allah teâlâ ile birlikte kalır ve yalnızca O'nu düşünür, O'nu görür, O'nu sever ve O'na kulluk eder.

Beka, ulaşılabilen en son mertebe ve en yüksek derecedir. Peygamberimiz de bu mertebede olduğu için onun Kurân-ı Kerim'de onun hakkında, "Gözü (Allah'ı görmekten) kaymadı ve (O'nu) aşmadı." (Necm Sûresi, 17. âyet) buyurulmuştur.

Muhabbeti bu zikredilen derecelere çıkarmak, ancak uzun süren bir cehd ve mücâdele ile mümkün olur. Bu sebeple, bu şekildeki muhabbet az sayıda kimselerde gerçekleşir. Bu kimseler de velilerdir. Veli­yi veli yapan da bu sevgidir. Herkese farz olan sevgi ise, Allah Teâlâ’nın yüce sıfatlarına iman etmekten ha­sıl olan sevgidir. Çünkü Allah teâlâ hem büyüktür hem merhametlidir hem cömerttir. Bu vasıfların gölgesi ve asgarisi bile bir varlıkta bulunduğu zaman, kalplerde ona karşı sevgi ve muhabbet oluşur.

 

[1]-Mâide Sûresi, 54. Âyet

 Not: Bu topluluğun kimlerden oluştuğu âyette tayin ve tahdid edilmemiştir. Bu suretle, bu topluluktan olma hakkı ve fırsatı bütün millet ve ırklara tanınmıştır. Ancak tarih içinde fiilen bu topluluktan olma vasfını kazanan milletler olmuştur. Yemenliler ve Türkler bunlardandır. Türkler, Arapla­rın güç ve kuvvetlerini yitirdikleri ve dış saldırıların etkisiyle da­ğıldıkları kritik bir zamanda İslâmın bayraktarlığı ellerine almış ve onu asırlarca dalgalandırmışlardır. Bunu göz önünde tutan merhum Bedüzzamanan, bu âyette bildirilen kavmin Türk kavmi olduğunu söylemiştir..

[2]- Müslim

Bil ki, ünsiyet etmek, sevgi ve muhabbetin önem­li meyvelerindendir. Çünkü insan ancak sevdiği ile ünsiyet ederdi.[1]

Allah teâlâ ile ünsiyet etmek, O'nun yakınlığını düşünmekten, lütuf ve merhametini görmekten dola­yı kalbin rahatlık ve ferahlık duymasıdır.

Şöyle denilmiştir:

"Ünsiyet, eşyanın kalpteki izlerinin silinmesi ve kalbin Allah Teâlâ’nın varlığıyla sükûnet, hafiflik ve huzur bulmasıdır." Bu hali yaşayanlar, "Allah var, gam ve keder yok.", "Allah her şeye bedel." der, mo­ral ve güç bulurlar.

Allah teâlâ ile ünsiyet bulabilmek için, eşyanın kalpten çıkarılması şarttır. Çünkü eşya, kul ile Allah teâlâ arasına giren perdelerdir. İnsanın kendisi de bu perdelerdendir. Bu perdeler bulundukça, Allah teâlâ ile hakikî yakınlık, müşâhede, Ünsiyet ve hatta mu­habbet gerçekleşmez.

Ünsiyet iki türlüdür:

 Birincisi, Allah Teâlâ’nın ya­kınlığını duymanın verdiği ünsiyettir. Bu, âriflerin (Allah teâlâ hakkında ilim ve mâ’rifet sahibi olan kimselerin) ünsiyetidir.

 İkincisi, Allah Teâlâ’nın varlı­ğına (var oluşuna) inanmanın verdiği ünsiyettir. Da­ha düşük derecede olan bu ünsiyet bütün mü'minlerin ünsiyetidir. Çünkü bunlar eşyaya yansıyan kud­ret, güzellik, lütuf ve merhametin Allah Teâlâ’ya ait olduğuna inanırlar ve bu inanç yoluyla Allah Teâlâ’nın yakınlığını duyar ve ünsiyet bulurlar.

Allah teâlâ, dünyada da âhirette de kullarına ay­nı yakınlıktadır. Ancak, bunlar âhirette O'nu başların­daki gözlerle görebilirken, dünyada ancak yakîn (kuvvetli iman) ve basiret gözüyle görebilirler.

Allah teâlâ'dan korkmak kalpte çekilme, büzül­me, söz ve hareketlerine olağan üstü dikkat etme ve niyaz pozisyonunda olmayı sonuç verirken, O'nu sevmek bir parça serbestlik ve bir ölçüde nazlanma halini doğurur. Bu halin şerî ve meşrû sınırların dışı­na taşmaması için, beraberinde korkunun da bulun­ması lâzımdır. Çünkü ne ümitsizliğe düşüren bir kor­ku ne de dikkatsizlik ve külfetsizliğe yol açan bir mu­habbet makbul değildir. Bu ikisi de küfre açılan yol­lardır. Kurân-ı Kerim'de, mü'minlerin Allah Teâlâ’ya karşı tavrı şöyle belirlenmiştir:

"Onlar, korku ve ümitle Rablerine yalvarırlar." ( Secde Sûresi, 16. âyet)

 Suâl: Gayret nedir?

Cevap: Gayret, iki türlüdür. Bunlar Allah Teâlâ’nın gayreti ile kulun gayretidir. Allah Teâlâ’nın gayreti de iki çeşittir. Birincisi, O'nun küfür, zulüm ve günah işlemekte ısrar eden kimselerin iman etmeleri­ni ve kelâmını (Kurân-ı Kerim'i) anlamalarını isteme­mesi ve hatta önlemesidir. Şu âyetlerdeki durumlar bu gayretin sonuçlarıdır:

"Allah, zâlimleri doğru yoldan saptırır." (İbrahim Sûresi, 27. âyet)

"Allah, fitneci olanları doğru yola iletmez." (Nahl Sûresi, 37. âyet)

"Allah israfçı ve şüpheci kimseleri doğru yoldan saptırır." (Gâfir Sûresi, 34. âyet)

"Allah, inançsızları doğru yoldan saptırır." ( Gâfir Sûresi, 74. âyet)

"Biz inançsızların kalpleri üzerine, Kurân'ı anla­malarını önleyen perdeler koyarız ve kulaklarını da onu duymamaları için sağırlaştırırız.” (İsrâ Sûresi, 46. âyet)

"Allah, kâfir olmak için acele edenleri fitneye uğ­ratmıştır. Ve O bunların kalplerini temizlemek isteme­miştir. Bunlar için dünyada rezillik, âhirette de büyük bir azap vardır." (Mâide Sûresi, 41. âyet)

 İkincisi, hadis-i şerifte de açıklan­dığı gibi, O'nun kötü, kirli ve çirkin işleri yasaklama­sıdır.

Bu gayrete de şu âyetlerle işaret edilmiştir:

"Allah, emir ve yasaklar koymakla sizi sıkıntıya sokmak istemez. O, sizi bunlarla temizlemek ve bun­ların sağladığı faydalarla nimetlendirmek ister.” (Mâide Sûresi, 6. âyet)

"Allah, bu emir ve yasakları koymakla kendisine ve âhiret gününe iman edenleri arındırmak ve temiz­lemek ister." (Bakara Sûresi, 232. âyet)

"De ki: Rabbim yalnızca çirkin şeyleri ve edep dı­şı işleri yasaklamıştır.” (A'râf Sûresi, 36. âyet)

Kulun gayreti de iki çeşittir. Birincisi, genel olarak halkın gayretidir. Bu gayret, na­musunu koruma hissidir. Allah teâlâ Resûlu Aleyhissalatu vesselâm şöyle buyurmuştur:

"Mü'min kimse gayret sahibidir. Gayret sahibi ol­mayan bir kimse deyyustur. Deyyus da cenneti gör­mez, onun uzaktan kokusunu bile duymaz." İkincisi, Allah teâlâ ile ünsiyet bulan kulun gayretidir. Bu gay­ret, ulaşılan tatlı ve lezzetli ünsiyetin maddî meşguli­yetlerle veya herhangi bir sebeple bozulmaması için dikkat ve titizlik göstermektir.

Suâl: Üns ile şevk arasındaki fark nedir?

Cevap: Üns, ulaşılan ünsiyet ve müşahede edi­len şeyle yetinmektir. Şevk ise, bununla yetinmemek, daha fazlasına tâlip olmak ve hep fazlası için iştiyak duymaktır.[2]  Şevk sahibi bilir ki, üns yoluyla kazan­dığı lütuf (marifet, ilim ve yakınlık), ondan daha ötedekilerin yanında denizden bir damla gibidir. Bu sebeple, o hep daha ötedekileri ister ve bunlar için çalı­şıp çırpınır.

Şevk sahibinin Allah teâlâ hakkındaki marifeti daha çok, O'na yakınlığı da daha fazladır.

Suâl: Vecd nedir?

Cevap: Vecd, (lügatte genel kullanımda) görmek ve bulmak demektir. Sûfilerin ıstılahında (özel kulla­nımında) ise, kalp gözüyle görülebilen şeyleri gör­mek ve onları bulmaktır. Buluş ve elde ediş demek olan vecd, maddî alanda olduğu gibi, manevî alanda da heyecan ve coşkunluk doğurur. Bunlar (coşkunluk ve heyecan) bazen dehşete kapılma (şoke olma) dere­cesine de ulaşabilirler. Dehşete kapılan bir kimse ise, kendi kendinden habersiz bir duruma gelir ve vücu­duyla ilgili duyarlılığını kaybeder. Kurân-ı Kerim, Mısırlı kadınların hayran oldukları Yûsuf peygambe­ri gördüklerinde bu türlü bir dehşete kapıldıklarını ve "Onu görünce, acı duymadan ve farkına varmadan ellerini kestiklerini” (Yusuf Sûresi, 31. âyet) haber vermiştir. (Ancak, her şeye rağmen, vecd coşkunluğunu oynamak, zıpla­mak gibi hafiflik ve basitliklerle açığa çıkarmaktan sa­kınmak lâzımdır. Esasen, hakikî vecdi duyanlar, derin sular gibi vakur ve görkemli dağlar gibi ağırdırlar. Sûfiler, bunların vecd haline "temkin" derler. Temkin, istikrar ve sebat sahibi olmak demektir.)[3]

Suâl: Hâl ve makam ne demektirler?

Cevâp: Hâl, ruhî duyuş ve buluşların gelip geçi­ci olmasıdır. Makam ise, bunların sabitleşmesi ve de­vamlı hale gelmesidir. Tariflerinden de anlaşıldığı gi­bi, makam hâlden, dolayısıyla makam sahibi de hal sahibinden üstündür.

El-Vâsitî şöyle demiştir:

"Varlıklardan tevehhüş etmeyen bir kimse, Allah teâlâ ile ünsiyet etme derecesine ulaşamaz."

El-Verrak şunu söylemiştir:

"Allah teâlâ ile hakikî ünsiyet arttıkça, O'na kar­şı saygı ve ta'zim de artar. Kullarla ünsiyet ise, saygı ve ta'zimi ortadan kaldırır." Bu şundandır ki, Allah Teâlâ’yı tanıdıkça O'nun daha büyük (yüce) olduğu görülür.

Kulları tanıyınca da onların tahmin edilenin altında oldukları fark edilir. Allah teâlâ, kelimenin hakikî an­lamıyla büyüktür. Kullar ise, zan ve tahmin ile büyür­ler. Onun için, Allah teâlâ ile ünsiyet etmek, O'na kar­şı heybeti de arttırdığı halde, kullarla Ünsiyet heybeti azaltır.

(Ancak, peygamberler de hakikaten büyük (derecede) var­lıklardır. Çünkü Allah teâlâ onları kendi zatına elçi yapmak için büyük sıfat ve yeteneklerle yaratmıştır. Bu sebeple, ehl-i sünnet akidesine göre, başka hiçbir beşer (ne bir veli ne bir imam) hiçbir fazilet ve mezi­yette peygamberlerin seviyesinde değildir. Bunun aksini iddia eden de kâfir olur. Peygamberlerin sahip ol­dukları sıfat ve yeteneklerin başında da güzel ahlâk, doğruluk, iffet, ismet (günahlardan korunmuş ol­mak), emanet (güvenilir olmak) ve merhamet gelir. Peygamberler büyük oldukları için, Busirî, Peygam­berimiz hakkında şöyle buyurmuştur: "Hristiyanla­rın Hz. İsa için iddia ettikleri şeyi bırak.[4] Bunun dı­şında hangi büyüklüğü istersen ona nisbet et')

Allah teâlâ ile Ünsiyet etme derecesine ulaşan bir kul, O'nu zikretmek, O'na ibadet etmek, O'nun Kurân'ını okumak ve O'nun rızasına vesile olan di­ğer salih ve hayırlı amelleri yapmakla da Ünsiyet eder. Bu sebeple, bunları çok yapar ve onlardan usan­maz. Bu durum, Allah teâlâ ile ünsiyetin derecesini de Gösterir. Bu konuda da en önde giden Allah Resulüdür. Çünkü O, Allah teâlâ ile en üst derecede ünsiyet ettiği için, bu şeylerle de azami ölçüde ünsiyet eder­di. Onun için, başkasının yapamayacağı kadar çok zikreder, yorulmadan ibadet eder, "Gözümün nuru namazdadır." der ve her türlü salih ve hayırlı ameli yapmak için muttasıl çaba ve gayret gösterirdi.

[1]- Bir şâir şöyle demiştir: "Sevdikleriyle birlikte olan için iğne deliği geniş bir meydandır. Düşmanlarıyla beraber olan için, geniş meydanlar daracık zindandır."

[2]-   Sûfiler şevk hali için, "Daha fazlası yok mu?" âyetini (Kaf, 30) okurlar

[3]- Nakşibendi tarikatı gibi ciddî tarikatlerde de vecd baha­nesiyle oynayıp zıplamak yasaklanmıştır.

[4]-  Hıristiyanlar, Hz. İsa'nın ilâh olduğunu söylerler.

Bil ki, tevbe muttakilerin (takva sahiplerinin) ilk makamı olduğu gibi, hayâ (utanma) da mukarreblerin (Allah Teâlâ’ya en yakın olanların) ilk makamıdır. Hayayı uyandıran sebep iki şeyden oluşur. Bunlardan birincisi, Allah Teâlâ’nın kulunu görüp gözettiğini bil­mektir] Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Rabbin, (seni) gözetlemektedir.'' (Fecr Sûresi, 14. âyet)

"Allah, her şeyi görüp gözetendir.'' (Mücâdele, 6; Burûc, 9; Fussilet, 53; Sebe', 47; Hac, 17; Yunus, 46; Mâide, 117; Âl-i İmrân, 98)

"Siz nerde olursanız olun, Allah sizinle beraber­dir." (Hadid, 4; Muhammed, 35;) Allah Teâlâ’nın Kurân-ı Kerim'de sıkça zikre­dilen isimlerinden iki tanesi, "her şeyi gören ve her şeyi işiten" isimleridir. Hz. Âişe radıyallahu anha şu­nu anlatmıştır:

"Havle binti Sa'lebe, odanın bir köşesinde Allah Resulüne kocasından şikâyette bulunuyordu. Ben de odanın öteki köşesinde oturuyordum. Kadın, yavaşça konuştuğu için, ben bu mesafede onun sesini duy­mazken, Allah teâlâ yedi kat göklerin ötesinde onu duydu ve konuyu ciddî bulup hakkında Mücâdele sûresini indirdi."

İkinci şey ise, Allah Teâlâ’ya itaat ve O'nun vâcip olan hakkını ifâ konusunda kendi kusur ve eksikleri­ni bilmektir. Bu iki şeyi bilmek, hayâ duygusunu uyandırır. Hayâdaki kuvvet ve şiddet de bu bilginin açıklık ve derinliği nispetinde olur. Çok ileri derecele­ri de bulunan hayânın herkese farz olanı, emirleri yapmaya ve yasakları terk etmeye sevk eden miktarı­dır. Hiç hayâsı olmayan iman geçerli değildir. Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm, buna işaret ederek, "Hayâ imandandır." buyurmuştur. Bir hadiste de şöyle buyurmuştur:

"Allah teâlâ'dan hayâ edin. Bunun için de başı­nızı ve başınızdaki organları, karnınızı ve karın böl­gesindeki organlarınızı haramlardan koruyun. Ölü­mü ve ondan sonraki çürümeyi hatırlayın ve bilin ki, âhirete tâlip olan bir kimse, dünya hayatının ziyneti­ni terk eder."

Bu kadar hayâ, hayânın tabanı ve ol­mazsa olmaz miktarını teşkil eder. Bundan sonra, imanın kuvvetine göre, onun grafiği yukarıya doğru yükselir. Örneğin- Hz. Osman radıyallu anh şöyle de­miştir:

"Ben yıkanmak için karanlık banyoda soyunur­ken de Allah teâlâ'dan haya eder, utanırım."

Seriy rahimehüllah şöyle demiştir:

"Utanma ve ünsiyet kalpleri dolaşırlar. Bir kalpte zühd ve vara' bulurlarsa, ona yerleşirler. Bunları bu­lamazlarsa, onu geçerler." Zühd ve vera” ise, haram, şüpheli ve fuzulî şeyleri istememek ve bunlara ilgi duymamaktır.

Haya ve utanma, kalp ve ruhun Allah Teâlâ’nın büyük olan hakkı karşısında burulup büzülmeleridir. Ünsiyet ise, O'nun lütuf ve merhametini görmenin lezzetini duymalarıdır.

Zünnûn rahimehüllah şöyle demiştir:

"Hayâ, kendi kusuruna karşı Allah Teâlâ’nın hey­betini duymaktır."

İbni Ata rahimehüllah şöyle demiştir:

"İlmin özü, Allah teâlâ'dan utanmak ve O'nun heybetini duymaktır. Bir ilimde bu özellikler yoksa, o ilim boştur."

Süleyman ed-Dârânî rahimehüllah şöyle demiş­tir:

"Hayâ sahibi bir kimse, ibadet ve hizmetlerini ek­sik ve yetersiz bulduğu için, günah işlemiş gibi bun­lardan utanır."

Bu zat şunu söylemiştir:

"Kulluğun alt yapısı dört şeydir. Bunlar korku, ümit, tazim (saygı) ve hayadır. Bu temeller üzerine bi­na edilmeyen bir kulluk yıkılmaya mahkûmdur."

Bir zat da şöyle demiştir:

"Hayâ sahipleri, Allah Teâlâ’nın kendilerini gö­rüp gözettiğini duydukları (hissettikleri) için, O'na karşı azamî tazim ve saygı hali içinde olurlar."

Murâkabe ise, Allah Teâlâ’nın gözetimi altında ol­duğunu düşünmek ve hissetmektir. Bu hal hem Al­lah teâlâ'dan utanmayı hem de ondan korkmayı ve ona karşı saygı ve edep hududunu muhâfaza etme­yi doğurur. Murâkabe, daha ileri aşamalarda fena'ya yol açar. Bu durumda kul, Allah teâlâ'dan başka hiç­bir şeyi görmez. Kendi kendisini de göremediği için, organları otomatik olarak görev yaparlar. Ancak, ter­biye ve disipline alıştırıldıkları için, doğru çizgiden ayrılmazlar. Bu kimsenin dilinden "şath" denilen saç­malıklar da duyulmaz.[1]

İhsan da murâkabe demektir. Riâyet, himmet ve edep ise, haya ve murakabenin ürünleridir. Riâyet, hakları kabul etmek; himmet, büyük şeylere tâlip ol­mak; edep ise, ölçüleri korumak demektir.)

Haya ve murâkabe sahibi olan kimseler, kötü olan işleri yalnız âhirette mahcup olmak korkusuyla terk etmezler. Çünkü bunlar, Allah Teâlâ’yı dünyada da gördükleri için, bu şeylerin mahcubiyetini burada da duyarlar.

297-  İçki, kişinin karakterini ortaya çıkarır, derler. Tıpkı bu­nun gibi, sekr ve fena hâli de, sufinin ne kadar terbiye ve olgun­luk kazandığını, Allah teâlâ hakkında ne ölçüde edep ve saygı­ya sahip olduğunu gösterir.

Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Secde et ve yaklaş.” (Alâk Sûresi, 19. âyet)

Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm da şunu söylemiştir:

"Kulun Rabbine en yakın olduğu hal, secde hali­dir."

Çünkü Allah Teâlâ’ya yakınlık, kendini ve varlık âlemini terk etmekle gerçekleşip Secde halinde de bu hal yaşanır. Secde eden kul, olmuş ve olacak bütün şeylerin sergisini toplar (defterini dürer) ve İlâhî aza­met karşısında yokluk seccadesinin ucuna baş ve al­nını koyar.

Allah Teâlâ’ya yakınlık halini yaşayanlar, uzaklık düşüncesine tahammül edemezler. Onun için bir zat şöyle demiştir:" Ben, " ya Allah! Ya Rab!" dediğim za­man, bu sözler bana dağlar kadar ağır gelirler. Çünkü "ya" çağrı edatı uzaklığı aklıma getirir. Allah teâlâ'dan uzak olmak düşüncesi de bana çok ağır gelir." Allah teâlâ açısından hiçbir uzaklık söz konusu değil­dir. Fakat kul açısından, kulun kul oluşu ve onun ih­tiyaçları arada bir uzaklık ve mesafe gibidirler. Bu se­beple, ihtiyaç için çağırırken, "ya Allah!" diye çağrılır. Çünkü Allah teâlâ uluhiyet zirvesinde, kul ubudiyet çukurunda, O izzet ve gına makamında, kul fakr ve zillet eşiğindedir.

Cüneyd rahimehullah şöyle demiştir:

"Allah teâlâ, kullarına kendi kalplerinde duy­dukları yakınlık kadar yakındır. Onun için, herkes kendi kalbinde duyduğu yakınlığı yoklasın."

Yakup es-Susî rahimehullah da şunu söylemiştir: "Allah Teâlâ’ya yakınlık duymak, araya yakınlık kavramı da girmeyecek ölçüde olmalıdır."

Şiir:

Ben seni içimde anıp zikredince

Dilimin zikri bana yabancı gelir

Özüm tümüyle seni tazimde iken

Dilimin seni tazimden utancı gelir.

 

Zünnun rahimehüllah şöyle demiştir:

"Kul Allah Teâlâ’ya yaklaştıkça, O'na heybet duy­ması da artar."

Sehl rahimehüllah şöyle demiştir:

"Allah Teâlâ’ya yakınlığın ilk aşaması haya duy­maktır."

Naarâbâdî de şunu söylemiştir:

" Sünnete uymak marifet kazandırır. Farzları edâ etmek yakınlık sağlar. Nafilelere devam etmek de muhabbet doğurur.”

Bil ki, göklerin, yerin ve bunlardaki çeşitli varlık­ların neler olduğunu, neye yaradıklarını ve hepsinin yaratıcısı olan Allah Teâlâ’nın varlık ve azametine na­sıl delâlet ettiklerini bilmek ilimle olur. İlim, bütün bu sorulara cevap veren ve bunlardaki belirsizlik ve ka­ranlığı gideren bir ışıktır. Kur'ân-ı Kerim'de, yaratılı­şın önde gelen gayesinin ilim olduğu belirtilerek şöy­le buyurulmuştur:

"Allah, yedi kat göğü ve o kadar da yeri yarattı ve emrini bunlarda câri ve hâkim kıldı ki, Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve her şeyi ilmiyle ihâta edip ku­şattığını bilesiniz." (Talâk Sûresi, 12. âyet)

"Ben cinleri ve insanları bana ibadet etsinler diye yarattım." (Zâriyat Sûresi, 56. âyet) Bazı müfessirlere göre, bu ikinci âyette Allah Teâlâ’yı bilmek, O'na ibadet etmek lafzıyla ifade edilmiştir. Çünkü ilim hem ibadetin vesilesi, öncüsü ve şartıdır, hem de bizzat ibadettir.

İlim eşyanın ve insanın yaratılış gayesi olduğuna göre, en şerefli ve öncelikli iş de ilim öğrenmek, ilimle meşgul olmak ve ilmin hizmetinde bulunmaktır. An­cak ilmin mücerret olarak bırakılmaması, amel, ibadet ve ahlâk haline getirilmesi lâzımdır. Aksi takdirde, ilim, "eşeğin sırtındaki kitap yükü olmaktan” (Cuma Sûresi, 5. âyet) ve sa­hibi aleyhinde delil ve şahit olmaktan öteye gitmez. Bu türlü bir ilim, sahibini bilmezlik mazeretine sığın­mak imkânından mahrum bırakır. Halbuki bazı haller­de bu mazeret cahillere sığmak olabilir.

Bu böyle olmakla birlikte, (ilim önem bakımından amel ve ibadetten öncedir. Bu da iki sebepten dolayı­dır. Birinci sebep, ilim olmadan amel ve ibadetin doğ­ru bir şekilde yapılamamasıdır. İkinci sebep ise, ibadetten neyin kastedildiğinin ve onunla nereye var­mak gerektiğinin ilimle anlaşılmasıdır. Bu böyle oldu­ğu içindir ki, hakikî ilim sahipleri, ibadet ettikçe Allah Teâlâ’ya karşı haşyet, tâ’zim ve saygıları çoğalır, iyi iş­lere karşı hırs ve talepleri, kötü işlere karşı da tepki ve alerjileri artar. Bu gerçeğe işaret edilen Kurân-ı Ke­rim'de şöyle buyurulmuştur:

"Kulları arasında Allah'a karşı gerçek huşu' ve saygıyı ancak âlimler duyarlar." (Fâtır Sûresi, 28. âyet)

"Allah size imam sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi; sizi küfür, fasıklık ve günahkârlıktan da iğren­dirdi. İşte bunlar (bu vasıfta olanlar) âlimlerdir.'' (Hucûrat Sûresi, 7. âyet)

Durum bu olduğuna göre, faydalı ve hakikî ilmin tahsiline çalışmak lâzımdır. Bu ilmin de en öncelikli, en şerefli ve en faydalı olanı Allah Teâlâ’nın isim ve sıfatlarını bilmek ve O'na nasıl ibadet edileceğini öğ­renmektir. Çünkü O'nu yanlış bir şekilde bilmek, kü­für ve dalâlet, ibadeti yanlış yapmak ise boşuna yo­rulmaktır. Allah Teâlâ’yı bilmek, O'nun için vâcip olan sıfatların hangileri olduğunu ve O'nun hakkında câiz olan ve câiz olmayan şeylerin neler olduğunu bilmektir. İbadeti bilmek de farz, vâcip ve sünnetlerin han­gileri olduğunu, emir ve yasakların neler olduğunu ve bunların hangi yol ve usulle ifâ edilmeleri gerekti­ğini bilmektir. Buna göre, bütün mükellefler için üç çeşit ilim öğrenmek farzdır. Bu ilimler şunlardır:

Tevhid ilmi. Buna akide ve iman ilmi de de­nir.[1] Bu ilmin konusu, doğru olan akideyi öğret­mektir. Bu ilim sayesinde Allah Teâlâ’nın zat ve sıfat­ları ve "âmentü" nün diğer esasları doğru bir şekilde öğrenilir. (Bunların doğru şekli ise, ehl-i sünnet’ in izah ve yorum tarzıdır.)

İbadet ilmi. Bu ilme fıkıh da denir. Bu ilmin ko­nusu, ibadetlerin neler olduğunu ve nasıl ifâ edilme­leri gerektiğini, ibadeti bozan şeylerin neler olduğunu açıklamaktır.

Kalp ilmi. Bu ilme tezkiye, tehzip ve tasavvuf ilmi de denir. Bu ilim Allah Teâlâ’yı tâ’zim etmeyi, O'na karşı huşu' duymayı, edepli olmayı, O'nu sev­meyi, O'nu zikir ve tefekkür etmeyi, O'nun sevdiği huy ve sıfatları kazanmayı, O'nun razı olmadığı ah­lâk ve sıfatlardan arınıp temizlenmeyi öğretir.

Allah Teâlâ’nın lütuf ve minnetiyle (tevfik ve yar­dımıyla) bu üç ilmi öğrenen ve onların gerektirdiği şekilde iç ve dış davranışlarını tanzim edip düzenle­yen bir kimse, Allah Teâlâ’nın kendi üzerindeki hakkı­nı edâ etmiş bahtiyarlardan olur ve şu âyetle cennet ve ebedî mutluluğa davet[2] edilir:

"Ey mutmâin nefis! Razı olmuş ve O'nu razı etmiş olarak Rabbine dön. Kullarının arasına gir ve cennetine buyur." ( Fecr Sûresi, 27-30. âyet)

[1]-  Bu ilme kelâm ilmi diyenler de vardır. Ancak kelâm il­mi, bu ilmin kendisi değil, onun üzerindeki izah, açıklama ve tartışmalardır. Bu itibarla, tevhid ilmine "metin", kelâm ilmine "onun şerhi" demek daha doğrudur.

[2]-  Davet çağırmak demektir.

Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Allah'tan başka ilâh yoktur; en güzel isimler de Onundur.” (Tâha Sûresi, 8. âyet)

"En güzel isimler Allah'ındır. O'nu bu isimlerle çağırın” (A'râf Sûresi, 180. âyet) Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm da şunu söylemiştir:

"Allah Teâlâ’nın doksan dokuz güzel ismi vardır. Kim bunları ezberleyip okursa cennete gider." Bu isimlerden bir tanesi "ism-i a'zam" dır. En büyük isim demek olan bu ismin hangisi olduğu konusunda âlimler arasında ihtilaf varsa da en makul görüşe gö­re o, "Allah" ismidir. Çünkü bu isim Allah Teâlâ’nın özel ismidir ve Kurân-ı Kerim'de en çok zikredilen isimdir.[1] Bu isim zat ismidir. Diğer isimler ise sıfat isimleridir. Bu sebeple Allah ismi Allah Teâlâ’nın za­tını ifade ederken, diğer isimler Ondaki birer sıfatı ifade ederler. Örneğin, "Rahmân" ismi, Allah Teâlâ’nın rahmet sıfatına sahip olduğunu bildirir. Bu sı­fatların kaynakları da yedi sıfattır. Bunlar hayat, ilim, irade, kudret, sem' (duymak, işitmek), basar (gör­mek) ve kelâm'dır. Buradaki kelâm konuşmak de­mektir. Hanefilere göre, "tekvin" de bu temel sıfatlar­dandır. Tekvin, "Kün!" emrini vermektir. Kün ise "Ol!" demektir. Çünkü Allah teâlâ, istediği şeyleri bu emirle yaratır. Bu sıfatlara zatî ve subutî sıfatlar denir.

Bil ki, kulun kemâli (mükemmelliği) ve saadeti de Allah Teâlâ’nın sıfatlarıyla vasıflanmasında ve bu sıfatların manalarını kazanmasındadır. Onun için bir rivayette, "Allah Teâlâ’nın ahlâkıyla ahlâklanın." buyurulmuştur. Buradaki ahlâktan maksat güzel sıfat­lardır. Ancak kulun bu sıfatlarla vasıflanması ve ahlâklanması, kulluk ölçüleri içindedir. Bu ölçüler ise, çok sınırlı ve dardırlar. Bu böyle olduğu için de Allah Teâlâ’ya ortak olmak veya O'na benzemek gibi bir du­rum ortaya çıkmaz. Çünkü " O'nun benzeri yok­tur." ( Şura Sûresi, 11. âyet) ve "Göklerde de, yerde de O en yüce varlık­tır." (Rum Sûresi, 27. âyet) Ancak, damlanın denizi, zerrenin de güneşi göstermesi gibi, kullardaki güzel sıfatlar (hayat, ilim, irade, kudret, görmek, işitmek, konuşmak) da Allah Teâlâ’nın en güzel olan sıfatlarını bir ölçüde tasavvur etmeye ve tanımaya vesiledirler. Çünkü insanlar, hiç­bir ölçüde sahip olmadıkları bir vasıf ve sıfatı ne tanı­yabilir ne de tasavvur edebilirler. Bundan dolayıdır ki, onlar Allah Teâlâ’nın mahiyeti ve ezeliyeti hakkın­da hiçbir şey bilmezler. Çünkü bu iki hakikat, her yönüyle Allah Teâlâ’ya mahsusturlar. Bu böyle olduğu için de Allah teâlâ sıfatlarıyla malûm iken, mahiyet ve ezeliyeti ile meçhuldür. O'nun bu yönlerini yalnız­ca kendisi bilir. Kullar içinde O'nu en çok bilenler ise, O'nun bilinen sıfatları hakkında en çok bilgi ve mari­fete sahip olanlardır.

İnsanlar bir ölçüde sahip olmadıkları ve dene­medikleri bir şeyi bilemedikleri için, onlar nübüvvet ve peygamberliğin hakikatini de bilemezler. Bu ko­nuda da nübüvvet yoluyla indirilen vahiy ve kitabı öğrenmekle yetinmek zorundadırlar. (Nübüvvetin hakikati de insan bilgisine kapalı olduğu için, bir ta­kım felsefecilerin, müsteşriklerin ve sûfilerin onu an­lamaya ve anlatmaya çalışmaları, onları kasıtlı veya kasıtsız olarak bir sürü yanlış ve bâtıl görüş üretme­ye sevk etmiştir.)

Eğer denilse ki, âriflerin Allah teâlâ hakkındaki marifetlerinin (bilgilerinin) son sınırı nedir?

Biz de deriz ki, bu sınır, Allah teâlâ'nın mahiye­tini ve zatının hakikatini bilmenin mümkün olmadı­ğını, bu bilginin O'nun kendisine mahsus bir sır olduğunu bilmektir. Bunu bilen âlimler ve ârifler, onu kur­calamaktan sarf-i nazar ederek, Allah teâlâ'nın iş ve icraatında ve yarattığı varlıklarda kendisini gösteren isim ve sıfatlarını mümkün olan en geniş bir çerçeve­de anlamaya çalışırlar.

Allah teâlâ'nın isimlerini mânaları açısından on grupta toplamak mümkündür.

1)-Bu gruptaki isimler, yalnızca zatı ifade ederler. "Allah" ismi bu gruptandır. "Varlığı zorunlu olan zat" anlamıyla alındığı takdirde, "el-Hak" ismi de bu gruba dahildir.

2)-Bu gruptaki isimler, zattan bir olumsuzluğu nefyederler. "el-Kuddûs", "es-Selâm", "el-Ganiyy", "el-Ehad" ve benzerleri bu gruptandırlar. Çünkü "el- Kuddûs", akıl ve hayale gelen her türlü kirlilikten te­miz ve münezzeh olan zat demektir. "es-Selâm", hiç­bir eksikliği ve kusuru olmayan, hastalık, ölüm gibi olumsuzluklardan selâmette olan zat demektir. "el-Ganiyy", hiçbir ihtiyacı olmayan, varlıklı ve zengin olan zat demektir. "el-Ehad", benzeri olmayan, ortak ve rakip problemi bulunmayan ve parçalardan oluş­mayan zat demektir.[2]

3)-Bu gruptaki isimler, zata yüce bir vasıf eklerler. "el-Alîyy", "el-Azîm", "el-Evvel", "el-Âhir", "ez-Zâhir", "el-Bâtın" ve benzerleri bu gruptandırlar. Çünkü "el-Alîyy" rütbe ve mertebe itibarıyla varlıkların üs­tünde olan zat demektir. "el-Azîm", idrâk sınırlarını aşacak derecede büyük olan demektir.[3] "el-Evvel", varlıklardan önce var olan zat d emektir. "el-Ahir”, var­lıklardan sonra da var olan demektir. (Çünkü, kıya­met koptuğu zaman bütün varlıklar yok edilirler. O zaman da ilk zaman olduğu gibi, yalnız Allah teâlâ vardır.) "ez-Zâhir”, akıl gözüyle bakıldığı zaman (yani, aklî delillerle), açık olan zat demektir. “el-Bâtin", baş­taki gözle bakıldığı zaman görülemeyen, his ve evha­mın ötesinde olan zat demektir.

4)-Bu gruptaki isimler hem bir olumsuzluğu nefyeder hem de yüce bir vasıf eklerler. "El-Melik", "el-Azîz" ve benzerleri bu gruptandırlar. Çünkü "el-Melik", kendisi kimsenin ve bir kuvvetin yönetiminde olmayan, fakat herkes ve her şey kendi yönetiminde ve idaresi altında olan zat demektir. "es-Samed", ken­disi bir kimseye ve bir şeye muhtaç olmayan, fakat herkes ve her şey kendisine muhtaç olan zat demek­tir. "el-Azîz" ise, kıymet ve değeri yüksek olan, ken­disine şiddetle ihtiyaç duyulan, ulaşılması zor ve çe­tin olan zat demektir.[4]

5)-Bu gruptaki isimler, zatî ve subutî bir sıfata de­lâlet ederler. Bu isimler, delâlet ettikleri subutî sıfatlar gibi yedi tanedir. Bunlar "el-Hayy", "el-Alîm", "el- Kadîr", "el-Mürid", "es-Semî”, "el-Basîr", "el-Mütekelim”'dirler.

6)-Bu gruptaki isimler, ilmin türlerine delâlet ederler. "el-Hakîm", "el-Habîr", "eş-Şehîd", "el-Muhsi" bu gruptandırlar. Çünkü "el-Hakîm", ilmin en şe­refli türü olan hikmetin sahibi zat demektir. "el-Habîr" ilmin en zor ve ince türü olan gizli ilmin sahibi demektir. "Eş-Şehîd" ilmin en kesin türü olan müşâhedenin sahibi zat demektir. (Bu sıfata göre, Allah teâlâ'nın bilgisi her şeyi müşâhede etmek tarzındadır.) "el-Muhsi", hiçbir ayrıntıyı kaçırmayan kapsamlı il­min sahibi demektir.

7)-Bu gruptaki isimler, kudretin türlerine delâlet ederler. "El-Kavîyy", "el-Metîn", "el-Kahhâr" bu gruptandırlar. Çünkü "el-Kavîyy" son derecedeki gü­ce sahip olan demektir. "el-Metîn", hiçbir zorluğa ye­nilmeyen ve hiçbir şeyden yılmayan güce sahip olan demektir. "El-Kahhâr", her türlü mukavemeti kıran ve her şeyi mağlup eden güce sahip olan demektir.

8)-Bu gruptaki isimler, iradenin türlerine delâlet ederler. "er-Rahmân", "er-Rahîm", "er-Raûf", "el-Vedûd" bu gruptandırlar. Çünkü bunlardan "er-Rahmân", "er-Rahîm", za­yıf ve muhtaç olan yaratıkların ihtiyaçlarım giderme iradesine sahip olan zat demektir. "er-Raûf", bu hu­susta ciddî ve kuvvetli bir irade gösteren zat demek­tir. "el-Vedûd" ise, ihsan ve ikramda bulunma iradesi­ne sahip olan zat demektir. Bu son ismin önceki isim­lerden farkı, öncekiler, ihtiyaç anında iyilik yapma iradesine sahip olmayı ifade ederken, son isim, ihti­yaç olup olmamayı gözetmeksizin iyilik yapma irade­sine sahip olmayı bildirir.[5]

 9)-Bu gruptaki isimler, bir fiile delâlet ederler, "el- Hâlık", "el-Musavvir", "er-Rezzak", "el-Fettâh" gibi isimler bu gruptandırlar. Çünkü bunlardan birincisi, yaratma fiiline sahip olan, İkincisi tasvir etme, suret ve şekil verme fiiline sahip olan, üçüncüsü rızk verme fi­iline sahip olan, dördüncüsü tıkanıklıkları giderme, sorunları çözme, kapalı kapıları açma fiiline sahip olan zat demektir. Genişleten, Daraltan, indiren, Kal­dıran, Aziz Eden, Zelil Yapan, Adalet gözeten, Besle­yen, Yardım Eden, Cevap Veren, Öldüren, Dirilten, Başlatan, Tekrarlayan, Öne Çıkaran, Geri Bırakan, Tevbeyi Kabul Eden, intikam Alan, Hakkı Gerçekleşti­ren, Toplayan, Dağıtan, Zenginleştiren, Hidayet Veren Zat anlamına gelen isimler de bu gruba dahildirler.

10)-Bu gruptaki isimler, fiilin türlerine delâlet ederler. "el-Mecîd", "el-Kerîm", "el-Latîf" bu grup­tandırlar. Çünkü "el-Mecîd", şeref kazandıran ikram türüne sahip olan zat demektir. "el-Kerîm", kendi yü­celiğinin eseri olan ikram türüne sahip olan zat de­mektir. "el-Latîf", lütuf kabilinden olan ikram türüne sahip olan zat demektir.

Görüldüğü gibi, Allah teâlâ'nın güzel isimlerinin bir kısmı, O'nu türlü ayıp ve kusurlardan tenzih edi­yor, bir kısmı O'nda bulunan yüce vasıf ve sıfatları bildiriyor, bir kısmı da O'nun fiillerinin tür ve çeşitle­rini açıklıyorlar. Bütün bunlar da O'nun niçin tek ilâh olduğunu ve neden övgü, medih ve ibadete lâyık bulunduğunu ispat ediyorlar.

Bu manalar, kısaca, "Sübhanallahi vel-hamdü lillahi ve lâ ilahe illallahu vallahu ekber." sözünde derç edilmişlerdir. Bu sebeple, bu söz en önemli zikir kabul edilmiş, çok okunması tavsiye edilmiş[6] ve onun Kurân-ı Kerim'de geçen "bâkıyât sâlihât" olduğu bil­dirilmiştir. Kalıcı sevaplar ve servetler demek olan "bâkıyât sâlihât", Kurân-ı Kerim'de şöyle geçmiştir:

"Mal ve evlat dünya hayatının süsleridir. Bâkı­yât sâlihât ise, Rabbinin yanında daha yararlı bir ser­vettir ve talep edilmeye daha lâyıktır.'' (Kehf Sûresi, 46. âyet)

"De ki: Rahmân olan Allah, dalâlette olanlara ge­çici olarak ne nimetler verirse versin, bâkıyât sâlihât, âhirette bunlardan daha hayırlı bir servettir ve sonuç itibarıyla daha iyidir." (Meryem Sûresi, 76. âyet)

Bu sözün birinci kelimesi olan "Sübhânellah", Al­lah teâlâ her türlü kusur ve olumsuzluklardan mü­nezzehtir, demektir.

İkinci kelime olan, "el-hamdu lillâh", her türlü medih, övgü, üstün vasıf ve güzel sıfat Allah teâlâ içindir, demektir.

Üçüncü kelime olan "Allahu ekber", Allah teâlâ, O'nu kusurlardan tenzih edişimizden ve O'na üstün sıfatlar nisbet edişimizden de daha yüce, daha büyüktür, demektir. Çünkü bizim akıl ve idrâkimiz, O'nun ne kusur­lardan hangi ince ölçülerde münezzeh olduğunu, ne de güzel sıfatlarla hangi üstün seviyede sahip oldu­ğunu anlamaya elverişli değildir. Bu sebeple, Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm yukarıda geçen sözü söyledikten sonra şunu eklerdi:" Ben senin medih ve meziyetlerini sayıp bitiremem. Sen benim methettiğim gibi değil, kendi kendini methettiğin gibisin."

Dördüncü kelime olan "Lâ ilâhe illallah", ilk üç kelimenin sonucudur. Mânası ise şudur: "Allah teâlâ her türlü kusurdan münezzeh, her çeşit güzel sıfatla­ra sahip ve akıl seviyemizin üstünde olduğu için ilâh­tır. Bu vasıflarda bir benzeri ve dengi olmadığı için de tektir ve O'ndan başka ilâh yoktur."

İlâh, ibadete ve mutlak itâata lâyık olan demektir.[7] Buna lâyık olmak için de zikredilen vasıflara sahip olmak lâzımdır. Allah teâlâ bu vasıflara sahiptir. Öyleyse, O gerçek bir ilâhtır. Kendisinden başka bu vasıflara sahip başka bir varlık bulunmadığı için de O tektir ve ortaksızdır.

Bu inanç, bütün akıl sahiplerini bağlar. Onun dı­şına ancak, Allah teâlâ'nın kendileri için zillet takdir ettiği ve kendi kapısından kovup lütfundan mahrum ettiği kimseler çıkabilirler. Bu nasipsizler, dünyada Allah Teâlâ’yı tanımak ve O'nu ta'zim etmek şerefin­den yoksun kaldıkları gibi, âhirette de O'nu görme ve cennete girme saadet ve mutluluğundan yoksun kala­caklardır.

[1]- Bu mübarek isim Kuı'ân-ı Kerim'de 2700 kere tekrarlan­mıştır. Onu takip eden isim "Rab" ismidir. Bu isim 1030 kere tek­rarlanmıştır. Alîm ismi 178, Rahman ve Rahîm isimleri 185, Ha­kim ismi 100, Azız ismi 98, Kadir ismi 57, Basîr ismi 51, Semi' is­mi 45 kere tekrar edilmişlerdir. Diğer isimlerin tekrarı bunlardan daha azdır.

[2] Allah teâlâ'nın parçalardan oluşmaması şundandır ki, parçalardan oluşmak hem oluşturana ihtiyaç duyurur hem de bir gün dağılmayı gerektirir.

[3]  Ne Alîyy, mekân itibarıyla yukarıda olan, ne de Azîm cüsse ve gövde itibarıyla büyük olan demek değildir. Ancak, ci­het itibarıyla Allah teâlâ yukarıdadır. Çünkü mekân ve cihet, maddî olan varlıklar için birbirine bağlı şeyler olsalar da Allah teâlâ için böyle değildirler.

[4]  Kayyûm veya Nâdir kelimeleri "el-Azîz" isminin yerini tutmazlar. Çünkü el-Kayyûm kıymetli olan şey demektir. Fakat, bir şey kıymetli de olsa, eğer ona ihtiyaç duyulmazsa önemsiz­dir. Nâdir de az bulunan şey demektir. Fakat nice nadir şeyler vardır ki, onlara da ya hiç ihtiyaç duyulmaz veya az ihtiyaç du­yulur. O zaman önemsiz olurlar.

[5]  İmam Gazali, sırayla rahmet ve merhamet eden, acıyan ve seven anlamında olan bu dört ismi, çeşitli şekillerde yardım ve iyilik yapma iradesine sahip olmakla tefsir etmiştir.

[6] Farz namazlardan sonra okunan sübhâne, hamd ve tek­bir de bu zikrin parçalarıdır.

[7]-  İtâat iki türlüdür. Biri mukayyed, diğeri mutlaktır. Mukayyed itâat, kayıtlı ve şartlı itâat demektir. Kayıtlı ve şartlı itâ­at, Allah teâlâ'nın tayin ettiği ölçüler içinde ve en azından, ada­let ve doğruluk şartıyla birine itâat etmektir. Bu şekilde insanla­ra itâat etmek câiz ve hatta çoğu durumlarda farz ve vâciptir.

Mutlak itâat ise, hiçbir ölçü ve esasa bağlılığı önemsemeden itâ­at etmektir. Bu türlü itâat ancak Allah teâlâ'ya gösterilebilir.

Çünkü bu itâat türü ibadettir, ibadet de ancak Allah teâlâ'ya ya­pılabilir. Bu sebeple, Allah teâlâ dışında bir kimseye bu türlü itâat etmek, şirktir. Bu, o kimseyi ilâhlaştırmak ve ilâhlıkta Allah teâlâ'ya ortak etmektir. Allah teâlâ'dan başka herhangi bir kimse de mutlak itâat isteyemez. İstediği takdirde, kendi kendisini ilâhlaştırmış ve Firavunlaşmış olur. En büyük küfür de budur.

Bil ki, Allah teâlâ hakkında sahih olan itikada sa­hip olmak lâzımdır. Çünkü âhirette kurtuluşun birin­ci şartı sahih itikattır.

Sahih itikadın delil ve ölçüsü Kurân, Sünnet (Al­lah Resûlunun söz ve hadisleri) ve ümmetin icmâı’dır.[1] Bu itibarla bu delil ve ölçülerin üçüne bir­den uygun olan itikat sahih itikattır. Bunlardan hiçbirine uymayan itikat küfür, bazısına uyup bazısına uymayan itikat ise eksik ve sakattır. Çünkü bu üç de­lil, birbirini açıklayıcı mahiyettedirler. Bu üç delil ve ölçünün müşterek sonucuna göre sahih olan itikat, Allah Teâlâ’yı her türlü kusurdan tenzih etmek ve O'nun her türlü tasavvurun üstünde azamet ve bü­yüklük sahibi olduğuna inanmaktır. Bunun için de ilhad, teşbih, tecsim, tekyif, hulûl, ittihad, terkip, nakz ve ibahe'den uzak durmak lâzımdır.[2]

Sahih olan itikat, ashâbın da inandığı gibi, Al­lah teâlâ'nın zat ve sıfatlarında bir ve tek olduğuna, zatında dengi, sıfatlarında benzeri, mülk ve yöneti­minde ortağı bulunmadığına, zat ve sıfatlarında her hangi bir değişme olmadığına, zevâli bulunmadığı­na, kadimliğinin başı, bâkiliğinin sonu olmadığına, hep var olduğuna ve hep var olacağına, bütün yara­tıkları yaratan ve ayakta tutanın kendisi olduğuna, celâl ve cemâl sıfatlarıyla vasıflı bulunduğuna[3], büyüklüğünün nihayeti ve azametinin sınırı bulun­madığına, cisim olmayıp cisim özelliklerini taşıma­dığına, ruh olmayıp ruh hususiyetlerini taşımadığı­na, sınırlı bir cevher olmayıp cevherlerden oluşmadığına[4] bütün varlıkların yaratıcısı olduğuna, kimseye ve bir şeye ihtiyacı bulunmadığına, birin­den doğmadığına ve birini doğurmadığına (ne ev­lat, ne baba olmadığına)[5], her varlığa yakın bulunduğuna ( Hac Sûresi, 17 âyet), insanlara şah damarlarından daha yakın olduğuna ( Kaf Sûresi, 16. âyet), ancak yakınlığının varlıkların bir bir­lerine yakınlığı cinsinden olmadığına, bunun kendisine mahsus ve lâyık bir vasıf olduğuna inanmaktır.

Cüneyd rahimehullah şöyle demiştir: "Allah te­âlâ ne yapışmak şeklinde yakın ne de mesafe bulun­ması tarzında uzaktır. O'nun yakınlık ve uzaklığının keyfiyeti (şekli, tarzı, mânası) meçhuldür. Çünkü O'nun zatı yaratıklara benzemediği gibi, yakınlık, be­raberlik ve uzaklığı da onlarınki gibi değildir. Hiçbir şey yokken O vardı. Bu sırada O'nunla birlikte bir şey yoktu[6] ve kendisi o sırada nasıl idiyse, şimdi de öyledir. Ne değişmiş ne de eksilmiştir.[7]

 

- ARŞ ÜZERİNDE İSTİVÂ ETMEK [8]

Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Rabbiniz o Allah'tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, ondan sonra Arş'ın üzerinde istivâ etti.” (A’râf Sûresi, 54. âyet)

"Allah o Allah'tır ki, gökleri gördüğünüz bir di­rek kullanmadan yükseltti.[9] Ondan sonra Arş'ın üzerinde istivâ etti." (Ra'd Sûresi, 2. âyet)

"Rahmân, Arş. üzerinde istivâ etti. Gökteki şeyler, yerdeki şeyler, bunların arasındaki şeyler ve yer altın­daki şeyler O'nundur." ( Tâha Sûresi, 5-6. âyet)

"O, bundan sonra Arş. üzerinde istivâ etti. O, yere dahil olan şeyleri, yerden çıkan şeyleri, gökten inen şeyleri, göğe çıkan şeyleri bilir. Siz nerede olursanız, O sizinle birliktedir. Allah, ne yaptıklarınızı görendir.'' ( Hadid Sûresi, 4. âyet)

Bil ki, bu âyetlerde geçen "Arş. üzerinde istivâ" deyimini Arş'a yerleşmek şeklinde anlamak, Allah te­âlâ'nın cisim olduğuna inanmak olur. Bu ise, sahih olan itikada aykırıdır. Onun için böyle bir anlayışa il­tifat etmemek lâzımdır. Tıpkı bunun gibi, bir hadis-i şerifte geçen, "Allah teâlâ, kutsal gecelerde ve her ge­cenin son yarısında dünya semasına (dünyaya en ya­kın olan gök katına) iner...”[10] sözünden de, Allah teâlâ'nın inip çıktığını ve hareket ettiğini anlamak da O'nun cisim olduğunu söylemek olur. Çünkü inip çıkmak ve hareket etmek cisimlerin özelliğidir.[11]

Bil ki ilâhiyât konusundaki bazı âyet ve hadisler müteşâbihtirler. Müteşâbih olmak, lafzın değişik manalara çekilebilmesidir. Onun için, bu türlü âyet ve hadisleri mânalandırırken, onların lâfızlarıyla yetin­memek, İslâmın genel prensiplerini de nazarı itibara almak lâzımdır. Doğru olan mâna ancak bundan son­ra ortaya çıkar.

Hata etme ihtimalini göz önünde tutan selef âlimleri (ilk üç nesil), müteşâbihleri tefsir ve te'vil et­mekten bütünüyle çekinmişler ve "Allah teâlâ, bun­larla ne irade etmişse, biz de ona iman ettik." demek­le yetinmişlerdir. Selefin müteşabihler konusundaki yaklaşımı budur ve bu en selâmetli yaklaşımdır.[12]

Çünkü bu yaklaşımda yanılma ve hata etme riski ve tehlikesi yoktur. Halef âlimlerinden (ilk üç nesilden sonrakiler) bazıları ise, müteşâbihleri İslâm'ın genel prensipleri ve kesin olan kabulleri çerçevesinde tefsir ve te'vil etmişlerdir. Çünkü bu âlimlere göre, müteşâbihleri olduğu gibi bırakmak, bazı insanların (cahillerin ve garaz sahiplerinin) bunlardan yanlış manalar çıkarmalarına yol açar. Nitekim, Ehl-i Sünnet ekolun­dan ayrılan fırkalar ve fraksiyonlar bu müteşâbihleri yanlış anlamak yüzünden İslâma zıt görüşler, itikatlar ve mezhepler oluşturmuşlardır.

Müteşâbih âyetlerden birkaç tanesi şöyledir: "Allah, Arş. üzerinde istivâ etti."[13]

"Doğu ve batı cihetleri Allah'ın mülküdürler. Onun için, hangi cihete dönerseniz, Allah'ın yüzü oradadır.” ( Bakara Sûresi, 115. âyet)

"Allah’la birlikte başka herhangi bir ilâha duâ ve ibâdet etme. Çünkü O'ndan başka gerçek ilâh yoktur. O'nun yüzünden başka her şey helâk olucudur. Hüküm O'nundur. Dönüşünüz de O’nadır." (Kasas Sûresi, 88. âyet)

"Yahudiler, "Allah'ın eli bağlıdır." dediler. Bu sözlerinden dolayı kendi elleri bağlandı ve lânetlendiler. Aksine, Allah'ın elleri açıktır ve dilediği gibi masraf yapar." (Mâide Sûresi, 64. âyet)

"De ki: Fazlalık Allah'ın elindedir. Onu dilediği kimseye verir. Allah zengin ve bilgindir." ( Âl-i İmrân Sûresi, 73. âyet)

"Sana bey'at verenler, hakikatte Allah'a bey'at ve­rirler. Allah'ın eli onların elleri üzerindedir. Bu iti­barla, kim bey'ati bozarsa, onu Allah'a karşı bozar ve cezaya müstahak olur. Kim de Allah'a verdiği söze vefâ gösterirse, Allah ona büyük bir mükâfat verir.[14]

"Biz ona (Nuh aleyhisselâma) şunu vahyettik: Gözlerimizin önünde ve bildirdiğimiz şekilde gemi­yi yap, zâlimler için de şefâat dileme! Onlar kesinlik­le boğulacaklardır." (Hûd, 37; Mü'minûn, 27)

"Rabbinin hükmüne sabret. Sen (Muhammed Aleyhissalatu vesselâm), gözlerimizin önündesin. Gündüz Rabbini hamd ve tesbih et. Gecenin bir kısmında ve yıldızlar batarken de O'nu tesbih et." ( Tûr Sûresi, 48-49 âyet)

"Biz senin (Musa aleyhisselâmın) annene şunu vahyettik: Onu (çocuğunu, Musa'yı) sandığa koy ve denize at. Dalga onu sahile atsın ve benimle onun düşmanı onu alsın. Ey Musa! Benim gözümün önün­de (nezaretim ve himayem altında) yetiştirilmen için seni sevdirdim.'' (Tâha Sûresi, 39. âyet)

"Ben onu (Adem aleyhisselâmı) tesviye ettiğim (insan şekline sokup düzelttiğim) ve kendi ruhum­dan ona üflediğim zaman, siz ona secde edin." (Hicr Sûresi, 29. âyet)

"Allah onun (Âdem aleyhisselâmın) zürriyetini hakir bir suyun özünden (içindeki spermden) yarattı. Sonra, bu suyu tesviye edip ona kendi ruhundan üfledi." (Secde Sûresi,  8-9. âyet)

Bu ve benzeri müteşâbihleri anlamaya çalışırken bidatlardan, şeytanın telkinlerinden ve nefsin uydur­malarından selâmet bulmak için ya Selefin ya da Ehl­i Sünnetten olan Halefin yaklaşımlarını benimsemek lâzımdır. Takva ile süslenmiş, hidâyetle teyid edilmiş, vara' ile arındırılmış ve zikirle beslenmiş mü'minlerin yapacakları budur.

[1]   Ümmetin icmâı da şefî delildir. Bu, ümmetin herhangi bir zamanda bir konuda fikir ve görüş birliği etmesidir. Çünkü Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm şöyle buyurmuştur: "Be­nim ümmetin yanlış üzerinde icmâ ve ittifak etmez." Ümmetin icmaı gerçekleşmediği zaman, ekseriyetin fikir ve görüşü öne çı­kar. Bu hususta da Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm şöyle buyurmuştur: "Çoğunluğa uyun.", "Allah'ın eli cemaatla bera­berdir.", "Şeytan iki kişiden bir kişiye göre daha uzaktır. Dört ki­şiden iki kişiye göre daha uzaktır. Sayı arttıkça o da o kadar uzaklaşır.

[2]  İlhad, Allah teâlâ'nın varlığında veya büyüklük ve aza­metinde şüphe etmektir. Tatil, O'nun zatını kabul edip sıfatları­nı inkâr etmektir. Örneğin, O'nun ilim veya merhamet sahibi ol­duğuna inanmamaktır. Fakat, sıfatların O'nun zatından ayrı şey­ler olmadığını söylemek, bazılarının zannettiği gibi, tatil değil­dir. Teşbih, O'nu yaratıklara veya yaratıkları O'na benzetmektir.

Tecsim, O'nun cisim olduğunu söylemektir. Tekyif, O'nun zatını ve sıfatlarını nasıl, niçin ve nedenlerle sınırlandırmak ve bunlar için şekil ve kalıp uydurmaya kalkışmaktır. Hulûl, O'nun herhangi bir mekân veya varlığın içine girdiğine inanmaktır. İttihad, O'nun bir şeyle veya bir şeyin O'nunla birleşip bütünleşti­ğini düşünmektir. (Bazı sapıkların, ölenlerin ruhlarının Allah te­âlâ ile bütünleştiğine inandıkları gibi.) Terkip, O'nun parçalar­dan oluştuğunu söylemek, nakz ise O'nu parçalara ayırmaktır.

Ibâhe, ibadet etmenin gerekmediğini, kalp temizliği, keşf ve ke­ramet gibi şeylerin ibadet yerine geçtiğini söylemektir. İbâhenin diğer bir mânası da haram şeyleri helâl saymaktır.

[3]- Celâl heybet demektir. Cemâl ise güzelliktir. Buna göre, celâl sıfatları heybet ve korku uyandıran sıfatlar, cemâl sıfatları ise, ünsiyet ve ümit veren sıfatlardır. Meselâ, intikam almak sıfa­tı bir celâl sıfatıdır. Affetmek ise bir cemâl sıfatıdır. Çünkü Allah teâlâ hem intikam alıcı hem de affedicidir. Kul, O'nun intikam almasından korkup isyankârlık etmekten uzaklaşacak, fakat bir kusuru olduğu zaman da ümitsizliğe düşmeyip O'nun affına sı­ğınacaktır.

[4] -Felsefe ve kelâm ıstılahında cevher mürekkep olmayan cisim, basit madde demektir.

[5] Hıristiyanlar, Hz. İsa'yı Allah teâlâ'ya oğul yaptıkları için, O'na "Baba" derler. Bu sebeple, Allah teâlâ'ya "Baba" de­mek şirk ve küfürdür.

[6]-  Buharî'nin naklettiği bir hadis şöyledir: "Allah vardı, O'ndan başka bir şey yoktu." (Bed'ül-Halk) Bunun böyle olduğunun Kurân'dan delili ise Allah teâlâ'nın her şeyin yaratıcısı olduğunu ve yaratmayı sonradan başlattığını bildiren ayetlerdir. (Örneğin, Zümer, 62; Ankebut, 20) Allah teâlâ'nın isimlerinden olan "El-Evvel" ve "el-Ferd, el-Vâhid, el-Ehad" de„ O varken başka bir şeyin olmadığını gösterirler. Tirmizî'nin naklettiği bir hadis de şöyledir: "Ben, "Ya Resûlellah! Rabbimiz, varlıkları ya­ratmadan önce nerdeydi (nasıldı, ne haldeydi)?" dedim. Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselam, "Burasına akıl ermez." diye ce­vap verdi. Allah teâlâ, önce Arş'ı, ondan sonra suyu yaratmış ve uzunluğunu kendisinin bildiği bir süre bu halde kaldıktan son­ra gökleri ve yeri yaratmıştır. Bunu bildiren âyet şöyledir:" Allah gökleri ve yeri altı günde yarattı. O zamana kadar O'nun Arşı su üzerindeydi." (Hûd, 7) Bu suyun bizim bildiğimiz su mu, yoksa renk, şeffaflık ve hareket gibi özellikleriyle suya benzeyen esir deryası mı olduğu tartışılmıştır. Yeni ilim, maddî âlem yaratıl­madan önce, onun yerinde esir tabakası bulunduğunu söyle­mektedir. Bu da âyetin anlattığı gerçeğin aynısı veya ona yakın olan bir tespittir.

[7]- Cüneyd Bağdadî, sûfilerin başbuğudur. Tasavvuf ve süfliliğin Kurban ve hadise dayanan esaslarını açıklamış, meyda­na gelen yanlışlık ve sapmaları önlemeye çalışmıştır. Bağdat'ta doğmuş ve hicri, 297, milâdî, 910 yılında aynı şehirde vefat et­miştir. Bazı telifleri de vardır.

[8]-  Bu sözün mânası, Arş üstüne çıkmak veya Arş'ın üze­rinde durmaktır.

[9]- Bu âyet, gökleri ve yıldızları ayakta tutan görülmez bir direk bulunduğuna işaret etmiştir. Günümüzde bu direk keşfe­dilmiştir. Bu cazibe ve çekim gücüdür. Bununla Kurân'ın ilme müteallik mucizelerinden bir tanesi daha meydana çıkmıştır.

[10]-  Buharı ve diğer kütüb-i sitte.

[11]-  Ehl-i sünnet kelamcılarının bir kısmı böyle demişlerdir.

Fakat biz de, Allah'a şükür, ehl-i sünnetten olmamıza ve bu kelâmcılara da saygı duymamıza rağmen, onların bu görüşünü paylaşmadığımızı açıkça söylemek isteriz. Çünkü hareket etme­mek bir kusur, acz, sakatlık ve eksikliktir. Bu sebeple, böyle bir şeyi Allah teâlâ'ya izafe etmemek lâzımdır. Hareket etmenin ci­simlerin özelliği olduğunu söylemek de delilsiz bir iddiadır. Kal­dı ki, Allah teâlâ'nın hareket ettiğini hem sahih olan bu hadis, hem de bazı âyetler bildirmişlerdir. Örneğin, kıyamet gününü tasvir eden bir âyet şöyledir: "Rabbin gelir, melekler de saf saf olurlar." (Fecr, 22)

[12]- Selef in yaklaşımını benimsemeye selefîlik denir. Selefîlik iki mânaya gelir. Birisi, yukarıda söylendiği gibi, müteşâbih âyet ve hadisleri tefsir etmemek ve onlara Allah teâlâ'nın muradı üzere iman etmektir. Diğeri de belli bir mezhebe kayıtsız şart­sız bağlı kalmamak, doğru olan görüşleri fark gözetmeden bü­tün mezheplerden almaktır. Selefîlik bu iki manasıyla da doğru­dur ve ehl-i sünnetin yoludur. Fakat, bu isim altında bazı sapık­lıklara revaç verilmek istenirse, o ayrı bir olaydır.

[13]- Yukarıda geçen âyetler.

[14]- Feth Sûresi, 10. âyet. Bey'at, sözleşme demektir. Yukarıda bahsedilen sözleşme, Hudeybiye'de müşriklerle savaşmak için yapılmıştır.

Bey'at kelimesi Türkçede "biat" haline getirilmiştir.

Bil ki, daha önce de açıkladığımız gibi, Allah teâlâ'nın her bir ismi O'nun bir sıfatını taşır. Bu sıfatlar­dan yedi tanesi ise zatî subutî sıfatlardır. Zatî olmalarından maksat, fiile değil, zata ait olmalarıdır. Subutî olmaları ise, olumsuzluğu nefyetmek değil, olumlu bir mâna ifade etmek tarzında olmalarıdır. Bu sıfatlar hayat, ilim, irade, kudret, sem', basar ve kelâmdırlar.

Hayat, bütün kemâlatın ve üstün sıfatların kay­nağıdır. Bu sebeple hayatın olmadığı yerde olumlu olan hiçbir mâna ve meziyet de yoktur. Hayat Allah teâlâ için de zorunlu bir sıfattır.

İlim, bilmek demektir. Allah teâlâ'nın ilmine da­hil olan şeyler üç kısımdır. Bunlar vâcip olan şeyler, câiz olan şeyler ve muhal (imkânsız) olan şeylerdir. Vâcip olan (olması zorunlu olan) şeyler, Allah Teâlâ’nın zatı ve sıfatlarıdır. Bunlar, zorunlu bir şekilde var olan şeylerdir. Câiz olan şeyler, var olmasında ve­ya olmamasında zorunluluk bulunmayan, olabilen ve olmayabilen şeylerdir. Muhal olan şeyler ise, olması mümkün olmayan, olmamasında zorunluluk bulu­nan şeylerdir. Bunlar, realitede olmayan, ancak tasav­vur ve tahayyül edilebilen farazi şeylerdir. Allah te­âlâ, bu üç kısım şeylerin hepsini bilir. "O, her şeyi bi­lendir." Âyeti  (En'âm Sûresi, 151. âyet) bunu açıkça bildirmiştir.

Kelâm konuşmaktır. Allah teâlâ konuşandır. O her zaman konuşur. Kurân-ı Kerim'de, "Allah dedi ki..., Allah diyor ki..., Allah diyecek ki..." sözleriyle başlayan âyetlerin sayısı beş yüzü geçkindir. Bu âyet­ler, Allah teâlâ'nın her zaman konuştuğunu açıkça bildirmişlerdir. Şu âyetler de aynı gerçeği teyid etmiş­lerdir:

"Sana peygamberlerden bazılarının hikâyelerini anlattık, bazılarını anlatmadık. Allah Musa ile de ko­nuştu. Bunlar, müjde verici ve uyarıcı elçiler olarak gönderildiler. Ta ki, bunlardan sonra kimsenin Al­lah'a karşı bilmemek mazereti kalmasın. Allah güçlü ve hakîmdir." (En'âm Sûresi, 151. âyet)

"Allah bir insan ile ancak ona ilham vermek tar­zında yahut perde arkasından ya da bir elçi gönder­mek suretiyle konuşur." (En'âm Sûresi, 151. âyet)

"De ki: Eğer deniz Rabbimin sözleri için mürek­kep olsaydı, Rabbimin sözleri bitmeden deniz biterdi. Bir deniz daha yedekte tutulsaydı, oda biterdi." (En'âm Sûresi, 151. âyet)

Eş'arîler, bu sıfatların Allah teâlâ'nın zatından ay­rı olduklarını (daha doğrusu ne O'nun aynısı ne de gayrisi olduklarını), Mutezile ise, onların zatın aynısı olduklarını söylemişlerdir. Mutezile'nin bu konuyu kurcalaması sunucunda ortaya çıkan bu farklı görüşler, aslında aynı gerçeği farklı lâfızlarla ifade etmek­ten ibarettirler. Ancak lâfızlardaki bu farklılık kafaları karıştırmış ve müslümanlara arasında tartışmalara yol açmıştır. Bunun müsebbibi ve günah sahibi de Mutezile olmuşlardır. Bu fırka, Allah ve Resûlunun sustukları bazı ilâhiyât konularında da açıklama yap­maya kalkışmışlar ve bilinenden fazla bir bilgi ortaya koyamadıkları gibi, mevcut bilgileri de bulandırmış­lardır. Halbuki, bu konuların açıklanmasında zaruret veya yarar bulunsaydı, bu açıklamayı, Allah ve Resû­lunun kendileri yaparlardı. Allah Resûlu Aleyhissala­tu vesselam bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

"Allah hiçbir şeyi unutmaz. (Meryem Sûresi, 46. âyet) Bu sebeple, O bir konuda sükût ettiği zaman, bilerek sükût eder. Çün­kü o konuyu öyle bırakmakta sizin yararınız vardır."

Allah teâlâ da şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler! Bazı şeyleri sorup kurcalama­yın. Çünkü bunlar açıklanırsa, sizi üzerler." (Mâide Sûresi, 101. âyet)

Muhakkik âlimler şöyle demişlerdir. Sıfatlar, hükümleri olan, fakat kendileri olmayan nisbet ve izafelerden ibarettirler. Çünkü Allah teâlâ birdir ve kendi zatından başka hiçbir şeye muhtaç değildir. Buna göre, Allah Teâlâ’nın ilmi, O'nun kudreti, O'nu iradesi gibi izafeler kullanılabilir. Nitekim, Kurân-ı Kerim'de ve hadis-i şeriflerde de bunlar kullanılmış­lardır. Ancak, bu izafeler ortada iki şey bulunduğunu ifade etmezler. Çünkü Allah teâlâ birdir ve O'nun ili­mi, kudreti ve diğer sıfatları zatından ayrı şeyler de­ğildir. Sıfatların hükümlerinin bulunması ise tabiidir. Çünkü ilim, kudret ve rahmetin etki, eser ve sonuçla­rı vardır ve bu sonuçlar birbirinden farklıdırlar. Örneğin, Kurân-î Kerim kelâm sıfatlarının bir ürünü var­lıklar ise kudret sıfatının bir eseridirler.

(Not: Ehl-i Sünnet ekolünü temsil eden Eş'arîlerin, "Allah Teâlâ’nın sıfatları ne O'nun zatının aynısı ne de gayrisidir." derken kastettikleri mâna şudur: Bu sıfatlar, tasavvurda zattan ayrıdırlar. Çünkü mese­lâ, Allah Teâlâ’nın ilmi dediğimiz zaman iki şey tasav­vur ederiz. Bunlardan biri Allah Teâlâ’nın zatı, diğeri de O'nun ilim sıfatıdır. Ancak hariçte ve realitede böyle bir ikilik yoktur. Çünkü ortada sadece Allah Teâlâ’nın zatı vardır. Hal bu olunca, bu sıfatlar tasavvur itibarıyla Allah Teâlâ’nın zatının aynısı değildirler, fa­kat, hariçte de O'ndan gayrisi değildirler.

Mutezile ise şöyle demişlerdir: "Sıfatlar yoktur. Sadece zat vardır. Bu zat hem bilen, hem gören, hem duyandır." Bu söz, Eş'arîlerin, "Hariçte sıfatlar zat­tan ayrı değildirler." sözlerinin aynısıdır.) [1]

[1]- Fakat insanlar ya birbirlerini hakikaten anlayamazlar ya da kasıtlı olarak ayrılık çıkanlar. Bu şuna benzer: Bir adam, "Kar beyazdır." der, ikinci bir adam da "Kar siyah değildir." der.

Ve bu iki söz birbirine çok yakın olan bir mânayı ifade ettikleri halde, câhil veya kasıtlı kimseler tarafından iki farklı iki görüş haline getirilir ve onların üzerine ayrılıklar, kavgalar ve huzur­suzluklar bina edilir.

Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"insanlara emredilen şey şudur: Allah'ı bir bilsin­ler, dini O'na hâlis kılarak kendisine ibadet ve itaat et­sinler, namaz kılsınlar ve zekât versinler. Sağlam din­darlık budur." (Beyyine Sûresi, 5. âyet)

"Allah daima diri ve berhayattır. O'ndan başka ilâh da yoktur. Öyleyse, dini O'na hâlis kılarak kendi­sine ibadet ve itaat edin." ( Fâtır Sûresi, 65. âyet)

"De ki: Dini Allah'a hâlis kılarak O'na ibadet ve itaat etmekle emrolundum." (Zümer Sûresi, 11. âyet)

"De ki: Dinimi Allah'a hâlis kılarak O'na ibadet ve itaat ediyorum." (Zümer Sûresi, 14. âyet)

Bil ki, ihlâs, lügatte, herhangi bir şeyi yabancı unsurlardan arındırmak ve onu öz haline getirmektir. Bu yönüyle o, tasfiye ve tezkiye kelimeleriyle de eş anlamlıdır. Din dilinde ise, Allah Teâlâ’ya imanı şirk­ten, O'nun için yapılan amel ve ibadeti de riyâdan arındırmak ve uzak tutmaktır.

İmanda ihlâs, Allah'tan başka ilâh bulunmadığı­na inanmaktır" Sahih ve kurtarıcı olan iman budur. Allah Teâlâ’ya iman etmekle birlikte, O'ndan başka da ilâh bulunduğuna inanmak şirktir. Şirk ise küfrün en yaygın olan türüdür. Kurân-ı Kerim'de şöyle buyu­rulmuştur:

"İnsanların çoğu, ancak Allah'a şirk koşarak ken­disine iman ederler." (Yûsuf Sûresi, 106. âyet)

Bu âyete göre, Allah Teâlâ’ya iman etmiş görünen çoğu kimseler, şu veya bu şekilde şirke düşüyor ve imanlarını geçersiz hale getiriyorlar.

 İbadette ihlâs ise, Allah teâlâ için yapılması emre­dilen işleri yalnızca O'na itaat etmeyi düşünerek yap­maktır. Bu işlerin yapılması sırasında bundan başka şeyler düşünmek ise riyâ dır. Görmek kökünden gelen riyâ kelimesi, ibadet ederken, Allah Teâlâ’dan başkası­nı görmek demektir. Amel ve ibadet sırasında Allah Teâlâ’dan başkasını görmek, yapılan işin kabul edil­mesini önler. Allah teâlâ bir kudsî hadiste [1] şöyle bu­yurmuştur:

"Ben yalnız benim için yapılan ameli kabul ede­rim. Hem benim için hem de başkaları için yapılan amelleri ise başkalarına bırakırım."

İhlasın bir ince türü de amel ve işi yalnızca Allah Teâlâ’yı tâ’zim etmek, O'nun emrini yerine getirmek ve kendisine yakın olmayı sağlamak için yapmaktır; bunun getireceği sevabı düşünmemek ve sevabı gaye haline getirmemektir. Bu ihlâs türü, amelin makbuliyet derecesini yükseltir ve sevabını daha da arttırır. Onun için bir kudsî hadiste Allah teâlâ şöyle buyur­muştur:

"Ben her amel için bir sevap belirttim. Kulum, bu sevabı umarak amel ettiği zaman, ben ona bu sevabı veririm. Fakat, ben oruç için sevap belirtmedim. Çünkü, kulum sevap düşünmeden oruç tutar. Ben de ona diğer amellerin sevabından daha fazla sevap veririm." karşılığını dünyada istemek, bu istek Allah Teâlâ’dan da olsa, onu gayesiz ve içi boş bir vaziyete sokar.[2]

Şu da bilinmelidir ki, ameller açıkta yapılanlarla gizli yapılanlar olmak üzere iki kısımdırlar. Gizli yapılan amellerde kaba riyâ azdır. Çünkü bunlar gözle görülmezler. Bu sebeple, bunlarda gösteriş yoktur. Fakat bunlarda ince riya yoğundur. Bu riya, iyiliğin karşılığını dünyada istemektir. Allah teâlâ bu riya sahipleri hakkında şöyle buyurmuştur:

"Bazı kimseler (bir ibadet veya iyilik yaparken), "Rabbimiz! Bunun karşılığını bize dünyada ver." der­ler. Bu kimseler için âhirette bir hisse yoktur." (Bakara Sûresi, 200. âyet)

Hz. Musa aleyhisselâm zamanında yahudiler, hayırlı bir amel yapınca, Allah teâlâ onlara şunu vahyetti:

"Bunun karşılığında günahlarınızın affını isteyin. O zaman biz günahlarınızı affederiz ve size başka şeyler de veririz." Fakat yahudiler, bunun yerine, "Bi­ze bol rızk ver, bizi zengin et." dediler. Kurân, olayın bundan sonrasını şöyle anlatmıştır:

"Zâlimler, kendilerine telkin edilen sözleri başka sözlerle değiştirdiler. Bu sebeple, biz de üzerlerine gökten bir azap indirdik.” (Bakara Sûresi, 58-59. âyet)

Bil ki, amel ve ibadet yaparken on şeyden sakın­mak lâzımdır. Çünkü bu şeylerin bir kısmı yapılan amel ve ibadeti kökten bozar, bir kısmı da onun sevabını asgariye indirir. Bunlar şöyledir:

1)-Nifak. Nifak, Allah teâlâ için yaptığı vehmini vererek bir ameli veya ibadeti başka maksatlar için yapmaktır.

2)-Riya. Riyâ, amel ve ibadeti Allah teâlâ için yap­mak, fakat bu esnada insanları da görmek ve onlar­dan veya bizzat Allah Teâlâ’dan dünyaya ait bir karşı­lık beklemektir.

3)-Tahlît. Takvanın zıddı olan tahlît, iyi bir amele kötü bir amel karıştırmak ve bu suretle onun faydası­nı ve sevabını gidermektir.

4)-Minnet ve eziyet etmek. Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Onlar müslüman oldular diye sana minnet edi­yorlar. De ki: Müslüman olduğunuzdan dolayı bana minnet etmeyin. Eğer gerçekten müslüman olduysanız, sizi hidayet ettiği için Allah'ın sizin üzerinizde minneti vardır." (Hucûrat Sûresi, 17.  âyet)

"Ey iman edenler! Minnet ve eziyet etmek suretiyle sadaka ve hayırlarınızı boşa çıkarmayın." (Bakara Sûresi, 264. âyet)

"Mallarım Allah yolunda (Allah için) sarf eden, ondan sonra da bunu vesile edip minnet ve eziyet et­meyen kimselerin sevapları Rableri yanında mahfuzdur." (Bakara Sûresi, 263. âyet)

5)-Pişmanlık duymak. Yapılan iyilik ve iyi amel­ler, dünyada üzücü sonuçlar doğursalar bile, bunları yapmış olmaktan dolayı pişmanlık duymamak lâzım­dır. Çünkü amelleri gayesi dünya değil, ahirettir. Bun­ların ahiretteki göz aydınlatıcı sevapları ise garantili­dir. Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Bir iyilik getirene on karşılık vardır." ( Enâm Sûresi, 160. âyet) ;

"Kim zerre kadar iyilik yapsa, onun karşılığını görecektir.” (Zilzâl Sûresi, 7. âyet)

"Biz kıyâmet gününde adâlet terazilerini kuraca­ğız. Onun için, hiç kimsenin bir hakkı zâyi edilmeye­cektir. Yapılan bir iş hardal tanesi kadar da olsa, onu getirip teraziye koyacağız. Biz, hesap edici olarak ye­terli ve güçlüyüz." (Enbiyâ Sûresi, 47. âyet)

"Bugün (kıyâmet günü) hiçbirinize zulmedilme­yecek ve ancak yaptıklarınızın karşılığı verilecektir."  (Yâsin Sûresi, 54. âyet)

"Yaptığınız herhangi bir hayrın karşılığı size ödenecektir. Bu hususta mağdur edilmeyeceksi­niz." ( Bakara Sûresi, 272. âyet)

"Yaptığı ibadet ve iyiliklere karşılık olarak kendi­si için ne türlü göz aydınlatıcı şeyler hazırlandığını şimdiden hiç kimse bilemez." (Secde Sûresi, 17. âyet)

Ahiretteki karşılıkları hem kat’î hem de sevindi­rici ve göz aydınlatıcı iken, iyi amellerin dünyadaki karşılıkları bazen ters ve üzücü de olabilir. Allah Teâlâ’nın her işinde olduğu gibi, bunda da pek çok hik­metler vardır. Bu hikmetlerden birisi kulun iman ve ihlâsını denemektir. Çünkü şuurlu ve köklü bir iman ve ihlâs sahibi olmayan bir kul, yaptığının karşılığını bu dünyada görmeyince, amelden soğur ve ondan vazgeçer. Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Kimi insanlar, Allah'a kararsız ve istikrarsız bir şekilde iman ve ibadet ederler. Onun için, eğer yap­tıklarının karşılığını dünyada bulurlarsa devam eder­ler. Bunu bulamazlarsa, geri dönerler. Bu kimseler dünyada da âhirette de hüsrana uğrarlar. Bunların hüsranı açık bir hüsrandır." (Hac, 11)

Hikmetlerden birisi de yapılmış olan hatalara dikkat çekmektir. Onun için, iyiliğinin karşılığında iyi bir sonuç görmeyince, bunun suçunu iyilik yapmaya yükleyip ondan vazgeçmek yerine, "Bunun neresinde hata yaptım ki, iyi sonuç vermedi?" diyerek bu hata­nın tespitine çalışmak lâzımdır. Çünkü bu hata giderilmediği takdirde, söz konusu iyiliğin ve amelin ahiretteki sevabı da yanabilir.

6)-Ucup, ucup, amelini mükemmel me kusursuz zannedip onunla kabarıp şişmektir. Ucubu gidermek için Allah Teâlâ’ya şöyle yakarılmıştır:

"Ey herkesin ve her varlığın ibadet ettiği Rab! Sana lâyık olacak şekilde ibadet edemedik. Ey herkesin ve her varlığın tanıdığı Rab! Seni lâyık olduğun şekil­de tanıyamadık. Ey herkesin ve her varlığın şükretti­ği Rab! Sana lâyık olacak bir tarza şükredemedik."[3]

(Ucubu gidermenin bir yolu da kendisinden daha çok ibadet eden, daha çok iyilik yapan ve daha çok şükreden kimseleri göz önünde tutmak ve mümkün­se, onlarla oturup kalkmaktır. Bu tembelliği de gide­ren teşvik edici bir yöntemdir. Bundan dolayı, Allah teâlâ Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler! Takva sahibi olun ve sadıklar­la beraber bulunun." (Tevbe, 119) Sadıklar, Allah Teâlâ’ya karşı doğru, dürüst ve samimî olanlardır.)

7)-Küçümsemek. Küçümsemek, amelin yapılma­sını engeller. Onun için bu da bir şeytan tuzağıdır. Bu sebeple, şartların el verdiği hiçbir ibadet, sâlih amel ve iyiliği küçümsemeden yapmaya çalışmak lâzımdır. Çünkü "Allah teâlâ, Bir kimseden ancak onun gücü nispetinde itaat ve hizmeti ister." (Bakara, 286) Bu itibarla, bir in­san için en büyük amel, kendi gücünü kullanıp yaptı­ğı ameldir. Objektif değeri ne olursa olsun, bu amel o kişi için Allah teâlâ nazarında büyük bir ameldir. Kal­dı ki, amel maddî ağırlığıyla değil, niyet ve ihlâsın derecesiyle büyür. Bundan dolayı, "Bir dirhem ihlâslı amel, bir okka ihlâssız ve karışık amelden daha bü­yüktür." denilmiştir. Allah Resûlü Aleyhissalatü ves­selâm da şöyle buyurmuştur:

"Yapabildiğiniz herhangi bir iyiliği küçük görüp onu yapmaktan vazgeçmeyin. Bu sebeple, bulabildi­ğiniz bir tek hurma olsa, onu da sadaka edin, bir keçi ayağı olsa onu da verin."

8)-Önemsememek. Herhangi bir ibadet ve hayra muvaffak olmak, Allah Teâlâ’nın bir lütfudur. Çünkü O lütfedip muvaffakiyet vermezse, bunları yapmak zorlaşır ve hatta imkân dışı olur. Bu bahsettiğimiz, ge­nel anlamda kulun Allah Teâlâ’nın verdiği güç ve kudretle iş yapması ve hareket etmesi değildir. Salih amel ve hayır yapmak için, bunun yanında Allah Teâlâ’nın yeni bir teyid ve desteğine ihtiyaç vardır. Çün­kü insan nefsi ve onu dışarıdan etkilemeye çalışan şeytan ve benzeri kötü etkenler, hayra mâni olurlar. Onun için Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Allah'ın lütfu ve teyidi olmasaydı, çok az haller dışında hep şeytana (ve şer dürtülerine) uyardınız." (Nisâ Sûresi, 83. âyet)

"Allah'ın üzerinizde lütuf ve rahmeti olmasaydı, hüsrana uğrayanlardan olurdunuz." (Bakara Sûresi, 64. âyet)

Onun için herhangi bir amel ve hayra muvaffak olunca, Allah Teâlâ’nın vermiş olduğu teyid, tevfik ve desteği düşünüp kendisine şükretmek lâzımdır. Bunu yapmak ucubu da önler. Çünkü ucup, Allah Teâlâ’nın verdiği destek ve muvaffakiyeti değil, kendi zahirî ça­basını görüp onu gözünde ve gönlünde büyütmektir.

Allah Teâlâ’nın yardım, teyid ve nimetlerini tazim etmek, O'nun kendisini tanzim etmenin bir boyutudur. Bu yüzden, Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Kim Allah'ın emir ve hükümlerini tazim ederse, bunu kalbinde O'na karşı duyduğu tazimden dolayı yapar." ( Hac Sûresi, 32. âyet)

9)-İnsanların kızmasından ve azarlamasından korkmak. Kişinin yakınında olan insanlar, kötü insan­lar olup ibadet, hayır ve iyilikten rahatsız olabilirler.

Böyle bir durumda bunlara aldırmamak ve onların kızmasından veya azarlamasından etkilenip doğru olanı terk etmemek lâzımdır. Allah teâlâ, Peygambe­rimizin ashabını takdir makamında şöyle buyurmuş­tur: "Bunlara, "Düşmanlarınız aleyhinizde güç ve kuvvet toplamış ve savaş hazırlığı yapmışlardır, on­lardan korkun” denildiği zaman, imanları artar ve "Allah bize yeterlidir. O en güzel vekildir." derler." (Âl-i İmrân Sûresi, 173. âyet) Ve Allah teâlâ, genel olarak sevdiği kullarını şöyle vasıflandırmıştır: "Allah onları sever, onlar Allah'ı se­verler. Mü'minlere karşı mütevazi, kâfirlere karşı ise izzetlidirler. Allah yolunda çalışırlar ve dil uzatanla­rın kınamalarından korkmazlar.” ( Mâide Sûresi, 54. âyet)

Kötü insanları dinlenmemek lâzımdır. Fakat, herkes kötü olmadığına göre, kulaklarına kurşun tı­kayıp, "Kim ne derse desin." havasına girmek de doğru değildir. Çünkü, iğfal ve ifsâd ayrı şey, irşâd ve nasihat ayrı şeydir. İğfâl ve ifsâdı dinlemezken, irşâd ve nasihati dinlemek lâzımdır. Bu konuda insanlar üç kısımdırlar. Bir kısmı ne iyi ne kötü hiç kimseyi din­lemezler. Bunlar ya söz anlamayan câhil ya da hakkı kabul etmeyen inatçı, kibirli ve inkârcı kimselerdir. Kurân-ı Kerim'de bunlar için şöyle denilmiştir:

"Kâfirler, çobanın bağırma ve çağırmasından baş­ka bir şey duymayan davarlar gibidirler. Sağır, kör ve lâldırlar. Onun için de aklılarını kullanmazlar.” (Bakara Sûresi, 171. âyet)

"Bunlar, uzaktan çağrılanlar gibidirler." ( Fussilet Sûresi, 44. âyet)

"Bunlara ne oluyor, niye söz anlamıyorlar?" (Nisa Sûresi, 78. âyet)

"Cahillerden olma!" (En'âm Sûresi, 35. âyet)

"O inkârcılardan bazıları seni dinliyorlar. Fakat (niyetleri anlamak ve inanmak olmadığı için), kalple­rine perde geçirdik ve kulaklarına da ağırlık koyduk. Bunlar, bütün âyetleri, delil ve mucizeleri görseler de inanmazlar." (En'âm Sûresi, 25. âyet)

"Onlardan bazıları sözde seni dinliyorlar. Fakat, dışarı çıkınca (hiçbir şey anlamadıkları için), "Bu bi­raz önce ne diyordu?" derler. Allah, bunların kalple­rini mühürlemiştir. Çünkü bunlar nefis ve hevesleri­ne uymuşlardır." (Muhammed Sûresi, 16. âyet)

Bir kısım insanlar, kötü olanları dinler, iyi olanla­rı dinlemezler. Kurân-ı Kerim'de bunlar için şöyle buyurulmuştur:

"Onlar, yalanları dinlerler." (Mâide Sûresi, 41. âyet)

"Biz, her bir peygambere cinnî ve insî şeytanlardan birtakım düşmanlar yarattık. Bunlar, birbirlerini aldatmak ve yanlışa sevk etmek için, aralarında dışı süslü ve içi çürük ve bozuk olan sözleri mübadele ederler.” (En'âm Sûresi, 112. âyet)

"Bunlar, birbirlerinin sapıklığını arttırıcı sözler söylerler ve bunu yapmaktan hiç geri durmazlar." (A'râf Sûresi, 202. âyet)

"Yerde haksız bir şekilde kibirlenen kimseleri ayetlerimi anlamaktan mahrum bırakırım. Onun için bunlar, âyetleri görseler (ve dinleseler) bir şey anlamaz ve iman etmezler. Bunlar doğru olan şeyle­re uymaz, yanlış ve sapıklık olan şeylere uyarlar. Bunlar ayetlerimizi inkâr eder ve onlardan gafil yaşarlar."( A'râf Sûresi, 146. Âyet)

Bir kısım insanlar ise iyileri dinler, kötüleri dinle­mezler. Bu üçüncü kısımdan olmak lâzımdır.

Allah teâlâ bunlar hakkında şöyle buyurmuştur:

"Kullarıma müjde ver. Onlar ki, sözü (ehlinden) dinlerler ve onun en iyi ve en güzel olanına uyarlar. Bunlar Allah'ın hidayet verip doğruya yönelttiği kimselerdir. Bunlar, öz akıl sahipleridir." (Zümer Sûresi, 17-18. âyet)

[1]- Hadis iki kısımdır. Bunlardan biri ve en meşhur olanı nebevi hadistir. Bu hadis, Allah Resûlunun sözü demektir. Hadis denince, bu anlaşılır. Diğeri ise kudsî hadistir. Bu hadis, Allah te­âlâ'nın Kurân dışındaki sözüdür. Kudsî hadisler azdır ve bunlar sahih hadis kitaplarında tespit edilmişlerdir. Fakat, bazı sorum­suz ve Allah teâlâ'dan korkmaz ve O'na saygı duymaz kimseler (kıssacılar, bazı vaizler, bazı sûfiler), hoşlarına giden mânaları hadis-i kudsî diye zikretmişler ve bunlar da avâm halk nazarın­da "kudsî hadis" haline gelmişlerdir.

324- Elbette ki, Allah teâlâ'dan dünya ile ilgili şeyler de iste­nebilir. Hatta istenmelidir de. Duâların büyük bir kısmı da bu şeyleri istemekten oluşurlar. Bu sebeple, sağlık, şifâ, helâl rızk,

[3] - Herkes ve her varlık Allah teâlâ'ya ibadet eder. Fakat bunların ibadet şekilleri birbirinden farklıdır. Ayrıca, cansızların ve insanlar dışındaki canlıların ibadetleri fitrî ve tabiîdir. İnsan­ların ibadeti ise iradî ve şuurîdir. Bunların Allah Teâlâ’yı tanıma­ları ve O'na şükretmeleri de O'na ibadet etmeleri gibidir.

1-Peygamberler için Câiz Olmayan Şeyler:

Bil ki, peygamberler de insandırlar. Onlarda ne ilâh olma özelliği ne de melek olma vasfı vardır. Bu sebeple, diğer insanlarda mevcut olan beşerî haller onlarda da mevcuttur. Bu gerçeği göz ardı eden müş­rikler, Peygamberimize itiraz sadedinde şöyle demiş­lerdir:

"Bu nasıl peygamber ki, yemek yitiyor ve yerde dolaşıyor?" ( Furkan Sûresi, 7. âyet)

Allah teâlâ da onlara şöyle cevap ver­miştir:

"De ki: Ben Rabbimin sıfatlarına sahip değilim. Ben sadece insan olan bir elçiyim." (İsrâ Sûresi, 93. âyet)

Durum bu olduğu için, peygamberlerde insan üs­tü haller aramamak lâzımdır. Onların davalarında doğru olduklarını ve hakikaten Allah Teâlâ’nın elçile­ri olduklarını gösteren ve ispat eden mucizeler de on­ların kendi fiil ve icatları değil, Allah Teâlâ’nın fiili ve icâdıdır. Bunlara "mucize" denilmesinin sebebi de budur. Çünkü "mucize", insanların yapmaktan ve ortaya koymaktan kesin olarak âciz oldukları harika şey demektir.[1]

Ancak, peygamberler gerek özel yaratılışları se­bebiyle ve gerekse aldıkları vahiy ve İlâhî terbiye ve eğitim yüzünden diğer insanlara göre çok daha olgun kimselerdir. Bu sebeple, onlarda diğer gö­rülen beşerî zaaflar hemen hemen hiç mevcut değil­dir. Hemen hemen dememizin sebebi ise peygamberlerin küçük günah işlemelerinin câiz olup olmadığı konusunda ihtilâf bulunmasıdır! Bazı âlimler, bunun câiz olduğunu, bazıları da câiz olmadığını söylemiş­lerdir. Bunun câiz olduğunu söyleyenler, peygamber­lerin de beşer ve insan olduklarını ve beşerî özellik­lerden tamamıyla soyutlanmadıklarını göz önünde tutmuşlar; câiz olmadığını söyleyenler ise, onların din öncüsü ve rehberi olma mevkiinde olduklarını, bu sebeple, onlardan oluşan ufak tefek sapmaların ar­kalarındaki kitlede büyük sapmalara yol açacağını, bunun da onların sapmaları önlemek yönündeki va­zife ve misyonlarıyla ters düştüğünü ileri sürmüşler­dir. Bu ikinci gruptan olan Kadi İyâd rahimehüllah eş-Şifâ kitabında şöyle demiştir:

"Bil ki, peygamberlerin küçük günah işlemeleri­nin câiz olduğunu söyleyenler, bu görüşlerini bazı âyet ve rivayetlerden anladıkları manalara dayandır­mışlardır. Ancak bunların anladıkları bu manalar, herkes tarafından anlaşılan ve kabul edilen manalar değildir. Çünkü bazı âlimler, bu mânaları yanlış bul­muşlardır. Konu bu yüzden tartışmalı hale gelince, peygamberlerin büyük mertebe ve mevkilerini düşü­nerek, onların bütün günahlardan masûm oldukları görüşünü tercih etmek ve bu mübârek ve yüksek himmetli zatların küçük günah işlemelerinin de câiz olmadığını söylemek lâzımdır."

(Burada şunu belirtmek gerekir ki, peygamberle­rin küçük günah işlemelerinin câiz olduğunu söyleyen âlimler de onların fiilen bu türlü bir günah işledikleri­ni söylemek istememişlerdir. Demek istedikleri, bunun prensip olarak câiz ve mümkün olmasıdır. Fakat pren­sip olarak câiz ve mümkün olan her şeyin mutlaka fiil halinde gerçekleşmesi gerekli değildir. Durum bu olunca, bu mevzuda yapılan ihtilâf lafzî bir ihtilâftan ibarettir. Çünkü peygamberlerde kasıtlı olarak yapılan küçük günahlar da tespit edilmemiştir.)

Bil ki, peygamberler ve özellikle hepsinin her yönden en büyüğü, üstünü ve efdali olan Peygambe­rimiz, şeytanın tasallutundan (musallat olmasından) korunmuşlardır. Bu sebeple, şeytan onların kalplerine kötü fikir ve kötü his sokamaz. Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyurmuştur:

"Herkesin şeytanı vardır. Benim de şeytanım var­dır. Fakat benim şeytanım müslüman olduğu için, bana yalnız iyi ve doğru olan şeyleri telkin eder."

Peygamberler ve özellikle bizim Peygamberimiz, Allah Teâlâ’nın zatı ve sıfatlan hakkında yanlış ve ek­sik bilgi taşımaktan ve bu türlü bir bilgi yanlışlığı ve eksikliği yüzünden yanlış söz söylemekten, yanlış ibadet etmekten ve yanlış tebliğ yapmaktan da ko­runmuşlardır.

Bunlar, Allah Teâlâ’dan aldıkları din ve şeriata herhangi bir şekilde muhalefet etmekten ve onlarla ters düşmekten de korunmuşlardır.

Bunlar, yalan söylemekten, verdikleri sözü yerine getirmemekten ve herhangi bir günahı işlemekten de korunmuşlardır. Bazı âlimlere göre, küçük günah işlemeleri prensipte câiz olsa bile, bunlar fiilen bu türlü günahları işlemekten ve hatta daha ehven olan mek­ruh şeyleri yapmaktan da korunmuşlardır.

Peygamberler, ibadet olmayan mübâh ve helâl şeylerden bir kısmını beşer olmaları sebebiyle, bir kıs­mını da sadece onların dindeki hükümlerini fiil yo­luyla açıklamak maksadıyla işlemişlerdir.

Peygamberler râzı olmak, kızmak, ciddî olmak, şaka yapmak, sıhhatli veya hasta olmak gibi genelde insanları farklı davranışlara iten değişik hallerde bile hak, doğru ve adâletten ayrılmaktan korunmuşlardır.

Bütün bu hususlarda ittifak ve görüş birliği eden âlimler, peygamberlerin ve en başta da bizim Pey­gamberimizin vahiy almak, onu tebliğ etmek, şerh ve yorumunu yapmak hususunda hata ve yanlış yapma­larının, vahyi unutmalarının, gaflet ve umursamazlık göstermelerinin muhâl olduğunu söylemekte de icmâ ve söz birliği etmişlerdir. Ancak bir vahyi tatbik eder­ken, örneğin namaz kılarken sehv yapmaları câizdir. Bu durumda da ya kendileri sehvi fark edip onu düzeltirler veya yeni bir vahiy ile bu konuda uyarılırlar. Nitekim, Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm bir iki sefer namaz kılarken sehv yapmış ve dört rekât ta­mamlaması gerektiği halde ikinci rekâtte selâm ver­miştir. Bu sehvler de ümmet için “teşri” durumunda­dırlar. Çünkü kendileri sehv yaptıkları zaman nasıl davranmaları gerektiği bu yolla bildirilmiştir. Onun için, Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm şöyle bu­yurmuştur:

"Ben unutmuyorum. Size unutkanlığın hükmü­nü açıklamak için bana unutturuluyor."

Peygamberler ve bizim Peygamberimiz, vahyi ve ümmeti ilgilendirmeyen kendi özel ve beşerî hallerin­de, diğer insanlar gibi, bazı şeyleri unutabilirler, bazı şeyler akıllarına takılabilir, bazı işlerde sehv ve yanlış­lık yapabilirler. Onlar da hastalanabilir, acı ve ağrı çe­kebilirler. Peygamberlerin sehv ve yanlışlığı nadir, fa­kat hastalık, ağrı ve musibetleri çok olmuştur. Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm bir hadis-i şerifte şöy­le buyurmuştur:

"Bize (peygamberlere) verilen musibet, hastalık ve ağrılar normal olanların iki katıdırlar."

2-Peygamberimiz İçin Vâcip Olan Şeyler:

Bil ki, Peygamberimiz dinin çoğu hükümlerinde diğer müminlerle aynı durumdadır. Bu sebeple, onlara farz olan şeyler kendisi için de farz, onlara haram olan şeyler kendisi için de haramdır. Ancak, peygam­ber olması hasebiyle diğer müminlerden farklı bir pozisyona sahiptir. Bu sebeple, bazı şeyler diğer mü'minler için farz değilken, ona farzdırlar. Bazı şey­ler de diğerler için haram olmadığı halde, ona haram­dırlar. Onun şahsına özel olarak farz olan şeyler şun­lardır:

1- Teheccüd (gece) namazı kılmak. Kurân-ı Ke­rim'de ona hitap edilerek şöyle buyurulmuştur:

"Ey örtüye bürünen! Azı hariç, geceyi ibadetle geçir..." (Müzzemmil Sûresi, 1. âyet) Kurân-ı Kerim'in emri farz olmayı ifade ettiği için, gece namazı Peygamberimiz için farz ol­muştur. Bu namaz diğer mü'minler için sünnettir.

2- Vitr namazı kılmak. Peygamberimize farz olan bu namaz, diğer mü'minler için Şâfi mezhebine göre sünnet, Hanefî mezhebine göre vâciptir.

3-Duhâ (kuşluk) namazı kılmak. Sabah ile öğle vakitleri arasındaki vakitte iki, dört, altı veya sekiz re­kât olarak kılman bu namaz, diğer mü'minler için sünnettir. Bazı müfessirler göre, Ved-Duhâ suresinin başındaki, "Duhâ'ya yemin ederim." âyeti bu namaza işaret etmiştir.

4- Kurban kesmek. Kurân-ı Kerim'de Peygambe­rimize hitap edilerek şöyle buyurulmuştur:

"Rabbin için namaz kıl ve kurban kes." (Kevser Sûresi, 2. âyet) Kur­ban kesmek, diğer mü'minler için, Şâfi mezhebine göre sünnet, Hanefî mezhebine göre ise vâciptir. [2]

5- Devlet ve yönetim işlerini ashabıyla müşavere etmek ve danışmak. Kurân-ı Kerim'de ona hitap edi­lerek şöyle buyurulmuştur:

"İşlerde onlarla danış." (Âli İmrân Sûresi, 159. âyet) Diğer müminler için de şöyle buyurulmuştur:

"İşleri aralarında danışma iledir." ( Âli İmrân Sûresi, 159. âyet) Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm da şunu söylemiştir:

"İstişare eden hata etmez."

(İstişarenin bu büyük önem ve faydasına rağmen, ne yazık ki, çoğu kimseler ondan yararlanma cihetine gitmiyor ve kendi kişisel görüşleriyle hareket ediyorlar. Bundan da çok zararlar doğuyor. Özellikle toplumu ilgilendiren konularda istişare etmemek, toplu­mun hakkına ihanet ve tecavüzdür.)

6- Hanımlarını boşanmak konusunda serbest bı­rakmak. Kurân-ı Kerim'de ona şu talimat verilmiştir:

Ey peygamber! Hanımlarına şöyle de: "Siz eğer dünya rahatlığını ve bolluğunu istiyorsanız, gelin, si­ze boşanma bedellerinizi verip sizi güzellikle boşa­rım." (Ahzâb Sûresi, 28. âyet) Allah Resûlu için farz olan bu durum, evlilik­te ideal olan bir durumdur. Buna göre, erkek, nikâh bağını kadına karşı bir esirlik zinciri gibi kullanmaz. Aksine, kadına istediği anda boşanma isteğinde bu­lunma serbestliğini tanır ve onu evliliği sürdürüp sür­dürmemekte her an özgür bırakır. Kadına bu hakkı tanımak diğer mü'minler için, peygamberlerinin bir sünnetidir. Peygamberlerinin sünnetine uymak ise, gerçek mü'minler için farz gibidir. Allah Resûlu Aley­hissalatu vesselâm, sünnetinin önemi hakkında şöyle buyurmuştur:

"Beni seven sünnetime uyar. Sünnetime uyan beni sevmiş olur. Sünnetimi terk eden, benden değildir."[3]

7- Misvak kullanmak. Misvak kullanmanın önce­likli hikmeti dişleri temizlemektir. Elbise temizliğine kadar her türlü temizlik Peygamberimize emredilmiş ve şöyle buyurulmuştur:

   "Elbiseni temizle. Pislikten uzak dur." ( Müddessir Sûresi, 4-5. âyet)

8- Düşmanla savaşırken vaziyet ne olursa olsun, geri çekilmemek. Savaş taktiğinin gerektiği hallerde geri çekilmek, diğer mü’minler için câiz iken, çekilmemek ve harp sonuçlanıncaya kadar sebat etmek Peygamberimiz için farz kılınmıştır. Bu' sebeple, Uhud ve Huneyn savaşlarında İslâm askerleri (as­hap), bir an geri çekilmek zorunda kaldıkları halde, Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm hiç geri çekil­memiş ve bu yüzden ortada kalıp düşmanın toplu hücumuna maruz kalmıştır. Fakat buna rağmen, Al­lah teâlâ onu korumuştur. Nitekim Kurân-ı Kerim'de de onun korunacağı sözü verilerek şöyle buyurulmuştur:

"Allah seni insanlardan koruyacaktır." ( Mâide Sûresi, 67. âyet)

9- Yanlışlık ve kötülüklere karşı elle veya dille açıkça tepki göstermek. Bu şekilde açık tepki göster­mek kendisi için farz olduğu için, Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâmın gördüğü veya duyduğu halde, olumsuz tepki göstermediği her şeyin helâl ve mübâh olduğuna hükmedilir. Diğer müminlere de yanlışlık ve kötülüklere karşı elle veya dille tepki göstermek farzdır. Ancak, onların bu şekillerde tepki göstermeye güçleri yetmediği takdirde, kalben nefret etmek ve iğ­renmekle yetinmeleri de câizdir. Onun için Allah Re­sûlu Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyurmuştur:

" Sizden kim bir kötülük görürse, onu eliyle de­ğiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Bu­na da gücü yetmezse, kalben iğrensin. Bu, imanın en zayıf halidir ve bunun ötesinde iman yoktur."

3-Peygamberimiz için Haram Olan Şeyler:

1-Yazı yazıp okumak. Allah Resûlu Aleyhissala­tu vesselâm, peygamberlikten önce yazı yazıp oku­mayı öğrenmemişti. Peygamber olduktan sonra da bu ona yasak edildi. Çünkü, onun buna ihtiyacı yoktu. Ona bilgi şifahi olarak göklerden geliyordu ve Allah teâlâ onu bizzat eğitip yetiştiriyordu? Bu ise Allah Teâlâ’nın ona büyük bir lütfuydu. Kurân-ı Kerim'de de buna işaret edilerek şöyle buyurulmuştur:

"Allah senin üzerine kitap ve hikmeti indirdi ve bu yolla sana bilmediklerini öğretti. Allah'ın senin üzerindeki lütfu büyüktür." (Nisa Sûresi, 113. âyet) Durum bu iken, onun okuyup yazmaya kalması, bu İlâhî lütuf ve inâyeti küçümsemek olurdu. Yasağın bir hikmeti budur. İkin­ci bir hikmeti ise, onun hakikaten Allah teâlâ tarafın­dan vahiy aldığının açıkça anlaşılmasıdır. Bu hikmete işaret edilerek Kurân-ı Kerim'de ona şöyle buyurulmuştur:

"Sen bundan önce ne kitap okur ne de yazı ya­zardın. Eğer, okur yazar olsaydın, bozguncular şüp­heye düşerlerdi." Çünkü o zaman, "Muhammed, okuduğu eski kitaplardan ilham almış ve iktibas (alıntı) yapmış." derlerdi.

Yazı yazıp okumak Allah Resûlu için haram iken, diğer müminler için sünnet veya vâciptir. Bundan dolayı, Allah teâlâ kalemi yüceltmek için onunla ye­min etmiş (Kalem Sûresi, 1. âyet) ve kalemle eğitimin bir lütuf ve nimet olduğunu bildirmiştir. ( Alâk Sûresi, 4. âyet)

 2- Şiir söylemek veya okumak. Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Biz ona (peygambere) şiir öğretmedik ve şiir ona yakışmaz da.” (Yasin Sûresi, 69. âyet)

Diğer müminlerin şiir söyleyip okumalarının hükmü, şiirin konusuna ve türüne göre değişir. Onun için Allah teâlâ Resûlu hem, "Şiirin bir kısmı hikmettir." buyurmuş, hem de bir kimsenin içi­nin kanla dolması şiirle dolmasından daha iyidir." demiştir.

3- Zekât ve sadaka almak. Zekât ve sadaka almak kendisine haram olduğu için, Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm aç ve muhtaç olduğu dönemlerde de bunları almamıştır. Bunun sebebi, zekât ve sadaka alan elin bunları veren elin altında olması ve alanın derenin önünde küçülmesidir. Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm ise herkesten daha üstün ve daha şereflidir. O, beşeriyetin ziyneti, zübdesi ve ziyasıdır. “O, Ademoğullarının seyidi ve efendisidir." O, kâinatın fahri ve iftiharıdır. Bu sebeple, zekât ve sadaka al­mak ona yakıştırılmamıştır.

4- Dünyalık olan herhangi bir şeye gıpta duyma­sı. Kurân-ı Kerim'de ona şu emir verilmiştir: “Kendilerini imtihan etmek için bazı kimselere verdiğimiz geçici dünya nimetlerine imrenme. Rabbinin sana verdiği şey, daha hayırlı ve daha kalıcıdır." (Tâha Sûresi, 132. âyet)

"Bazı kimselere verdiğimiz dünya nimetlerine gıpta etme ve o kimselerin iman etmeyişlerine de üzülme." (Hicr Sûresi, 88. âyet)

Diğer mü'minler için ise haset haramdır, fakat gıpta câizdir. Gıpta, başka kimselerin sahip oldukları helâl şeyler cinsinden şeylere sahip olmayı arzu etmek ve bunun için çalışmak veya duâ etmektir. Bunu açıklayan Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyurmuştur:

"İki kişi gıpta edilmeye değer. Bunlardan birisi çalışıp mal kazanan ve kazandığı malı Allah yolunda harcayan kimsedir. Diğeri ise, çalışıp ilim tahsil eden ve bu ilmi Allah için öğreten kimsedir."

5- Soğan, sarımsak gibi ağızda kötü koku bırakan şeyleri yemek. Diğer mü'minler için bunları yemek haram değildir. Fakat bunları yemişken, topluluğun ve özellikle namaz kılan cemaatin içine çıkmaları nehyedilmiştir. Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm şöyle buyurmuştur:

"Kim soğan veya sarımsak yerse, ağzı koktuğu sürece mescidimize gelmesin."

6- Yastık, koltuk, duvar gibi bir şeye yaslanmış bir halde bir şey yemek. Bu pozisyonda yemek ye­mek, kibirli insanların âdetidir. Onun için, Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm bundan menedilmiştir.

7- Ehl-i kitap kadınlarıyla evlenmek.

8- Cariye (köle kadın) bulundurmak.

Bu son iki maddedeki işler ümmet için haram de­ğildir. Ancak ideâl olan, bu işlerden uzak durmaktır. Çünkü aynı dinden olmayan bir kadınla evlenmek, dinî açıdan önemli sıkıntılar doğurduğu gibi, cariye bulundurmak da bir anlamda köleliği onaylamaktır.

Diğer mü'minler için haram iken, Allah Resûlu için helâl olan şeyler de vardır. Dörtten fazla kadınla evlenmek bu şeylerdendir Allah Rasûlünün dörtten fazla kadınla evlenmesi, zındık ve münafıkların çene­sini çok yormuştur. Bunlar, bu olayda zayıf bir nokta bulup peygamberi ve dolayısıyla İslamiyet’i kötüle­mek için çok uğraşmışlardır. Fakat, çabaları sonuç vermemiştir. Bu olay uzunca ele alınmıştır. Biz bura­da kısaca şunları söyleyebiliriz:

A)- Çok evlilik çok evlilik olduğu için kötü değil­dir. Çünkü onun bu şekilde kötü olması için bir sebep yoktur. Madem ki, evlilik meşru bir şeydir, onun bir veya birkaç kadınla olması arasında meşru olmak açı­sından bir fark yoktur. Onun için, değirmene saldıran Donkişot gibi, hemen kılıcını çekip çok evlilik olayına saldırmak yanlıştır.

B)-Kötü olan şey, nikâh altına alman kadınlar ara­sında adalet gözetmemek ya onların maddî ve ma­nevî haklarını yerine getirmemek veya getirememek­tir. Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm ise, hanımla­rı arasında adalet gözetmiş ve haklarını yerine getir­miştir. Normal bir insan da normal şartlarda dört ka­dına kadar adalet gözetebilir ve haklarını yerine geti­rebilir. Ancak her zaman bu iki normalliğin bir araya gelmesi kolay değildir. Çünkü kimi insanlar, adalet gözetebilecek normal bir yapıda değildirler. Kimi in­sanlar da adaleti gözetebilmek için gerekli olan nor­mal şartlan bulamazlar. Bu şartlardan birisi de ekono­mik durumdur.

C)-Allah Rasûlünün çok evliliği dinî bir ihtiyaçtan doğmuştur. Çünkü, onun evdeki ve evlilik hayatında­ki dinî tatbikatını bu hanımlar görmüş, şahit olmuş, onunla birlikte yaşamış ve başkalarına nakletmiş ve onları bilgilendirmişlerdir. Bu tatbikatlar ise büyük bir yekûn tutarlar.

D)-O bazı kadınları bunların kavim ve kabileleriy­le barışmak için almıştır. Yahudilerin ve Mekke müş­riklerinin ona karşı sürdürdükleri savaşlar, bu evlilikler sayesinde son bulmuştur. Bunlar küçük hadiseler değildir.

E)-Bazı sâliha kadınlar, kocaları ölünce yalnızlığa terk edilmişlerdir. O bu kadınların salahet, hicret ve er­ken müslüman olmak gibi hallerini göz önüne alarak onlara sahip çıkmış ve onları sıcak bir yuvaya kavuş­turmuştur. Bakın, buna dair bir misâl vereyim. Hz. Ömer’in kızı Hafsa'nın kocası şehit edilmiş ve bu sâliha kadın yalnız kalmıştı. Babası olan Hz. Ömer, kızını bu yalnızlıktan kurtarmak için, onu Hz. Ebubekire tek­lif etti. Olumlu cevap alamadı. Hz. Osman'a teklif etti. Olumlu cevap alamadı. Bu olumsuz cevaplar üzerine daha da kırılmış bir halde, olayı Allah resulüne arz et­ti. Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm, bu büyük insa­nı bu keder ve sıkıntıda bırakmanın doğru olmadığını düşünerek, kızını kendisinin alacağını söyledi.

Mekke döneminde ise, henüz dinî hükümler ve tatbikatlar çok az olduğu ve diğer sebepler de oluş­madığı için, Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm tek evlilikle yetinmiş, ya da Allah Teâlâ’nın ona emri bu şekilde olmuştur.

F)-Bu evliliklerde itirazcıların zannettikleri gibi, nefs ve şehvet mülahazası bulunsaydı, Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm, çoğu güzel olmayan ve bir sürü problemi bulunan orta yaştaki dul kadınlarla de­ğil, genç ve taze bakirelerle evlenecekti. Çünkü bun­larla evlenmesini engelleyen hiçbir engel yoktu.

Allah Resulünün Medine'de evlendiği kadınların sayısı on bir veya on ikidir. Fiilen bir arada tuttuğu kadınların sayısı ise dokuzdur.)

4-Peygamberimizin Diğer Bazı Özellikleri:

Bu özellikleri de şöyle özetlemek mümkündür:

1-Uyumakla abdestinin bozulmaması. Bir hadisi şerifte şöyle buyurmuştur:

"Benim gözlerim uyur, fakat kalbim (şuurum) uyumaz."

2- Kendisinden sonra hanımlarının başkalarına haram olması. Bunu bildiren âyette şöyle buyurul­muştur:

"Onun eşleri müminlerin anneleridir." (Ahzâb Sûresi, 6. âyet)

"Allah'ın resulüne ne eziyet etmeye ne de on­dan sonra hanımlarıyla evlenmeye hakkınız yoktur. Bu şeyler Allah yanında büyük günahlardır.” (Ahzâb Sûresi, 53. âyet)

3- Kendisinden geriye kalan malın akrabasına mi­ras olmaması. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

"Peygamberlerden kalan mal umumun malıdır. Bazı kimseler için miras değildir."

4- Ona ismiyle hitap etmenin câiz olmaması. Bu sebeple, onu çağırırken, "Ya Muhammed!" yerine, "Ya Resûlallah! " veya "Ya Nebiyallah!" demek lâzımdır. Bu ona karşı gösterilmesi farz olan edep ve saygı cümlesindendir

5- Onun yanında yüksek sesle konuşmamak. Ha­yatta iken, onun önünde böyle konuşmak câiz olmadı­ğı gibi, türbesini ziyaret ederken de bu câiz değildir. Bu sebeple, orada okunan duaları da yavaşça ve edep­le okumaya özen gösterilmelidir. Bu da ona karşı say­gının bir ifadesidir. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler! Sesinizi peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin ve birbirinizle konuştuğunuz gibi yüksek sesle onunla konuşmayın. Öyle yaparsanız, farkına bile varmadan amelleriniz yanar." (Hucûrat Sûresi, 2. âyet)

Bu âyette de görüldüğü gibi, Allah teâlâ peygam­berine saygı gösterilmesine önem vermiş ve onu emretmiştir. (Feth Sûresi, 9. Âyet) Bu kadarla da kalmayıp örnek olmak üzere, bu saygıyı gösteren bir taifeyi övmüş ve onu göstermeyen bir taifeyi de yermiş ve kötülemiştir. Birinciler için şöyle buyurmuştur:

"Allah Rasûlünün yanında seslerini kısanlar Al­lah'ın kalplerine takva yerleştirdiği kimselerdir. Bu kimseler için bağışlanmak ve büyük bir mükâfat vardır." (Hucûrat Sûresi, 3. âyet)

İkinciler için de şöyle buyurmuştur:

"Seni uzaktan seslice çağıranların çoğu düşünemeyen akılsız kimselerdir." (Hucûrat Sûresi, 4. âyet)

6- Sözlerinin kısa ve çok mâna taşıması. Bu özel­lik, hem Allah Rasûlünün gerçek sözleriyle ona nisbet edilen uydurma sözleri birbirinden ayırmak için önemli bir kriter ve ölçü, hem de onun sözlerinden çeşitli manalar ve hükümler çıkarmak için kazandırıl­mış bir zenginlik, genişlik ve elastikiyettir.

(Bu özellik, daha büyük çapta Kurân-ı Kerim'in sözlerinde de vardır. Onun için, bu "nazm-i çelil", ilk indiği günden bu yana yüzlerce kere tefsir edilmiştir. Bundan sonra da yüzlerce kere tefsir edilecektir. Fa­kat mânaları hiç bitmeyecektir.)

(Kurân bu özellik, zenginlik ve genişlikte iken, bir takım kuş kafalılar dört beş yüz sayfalık bir meâl kitabının onun yerine geçebildiğini söylemektedirler. Bunu söylemek, tıpkı bir denizin bir kovaya sığdırıla­bileceğini söylemek gibidir. Bunu söylemek için de Allah Teâlâ’nın insanı şaşırtması ve aklî dengesini bozması lâzımdır.)

7-Ona herhangi bir şekilde eziyet etmenin kebi­re (büyük günah) olması.

Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Allah'ın Resûluna eziyet edenlere elem verici bir azap vardır." (Tevbe Sûresi, 61. âyet)

"Allah ve Resûluna eziyet edenlere Allah dünya­da da âhirette de lânet eder ve onlara aşağılayıcı azaplar hazırlar." (Ahzâb Sûresi, 57. âyet)

Allah Resulüne sövmenin, onunla alay etmenin, onun dinine, ahlâkına, sünnetine bir kusur nisbet etmenin cezası ise ölümdür.

İbnül-Münzir şöyle demiştir:

"Bil ki, âlimlerin büyük çoğunluğu, Allah Resûlu­na söven bir müslüman dinden çıkıp mürtedleştiği, tevbe ve pişmanlığının kabul edilmeyeceği ve öldürü­leceği hususunda icmâ ve söz birliği etmişlerdir."

[1] Bir kimsenin yapıp başardığı nâdir ve dikkat çekici bir işe mucize demek hem dil hem de din yönünden yanlıştır. Dil yönünden yanlış olmasının sebebi, o işin benzerlerinin başka kimseler tarafından yapılmasının da mümkün olmasıdır. Din yönünden yanlış olmasının sebebi ise, mucizenin yalnızca pey­gamberlerin elinde ortaya çıkan ve onların hak peygamber ol­duklarını ispat eden harika şey olmasıdır. Fakat dine, İslama karşı saygısızlığını göstermek için, dili de yanlış kullanmayı gö­ze alan nasipsizler, olur olmaz işler için yaratma ve mucize keli­melerini kullanırlar. Halbuki, bu iki kelime de Allah teâlâ'ya mahsus olan fiillerin isimleridir.

[2]- Hanefiler mezheplerinin görüşüne uyarak kurban ke­serler. Ancak onu bütünüyle mâna ve gayesinden saptırırlar. Çünkü kurban kesmenin mâna ve gayesi, bayram günü çevrede­ki fakir ve diğer yakın ve komşuları et vererek sevindirmektir. Halbuki çoğu kimseler, kurbanı kavurma yapıp yalnızca kendi­leri yerler. Hatta bir kısmı, bütün çevredeki komşuların gözleri önünde hayvanı kestikleri yerde kendilerine güzel bir kebap zi­yafeti çekerler, ateşinin dumanını da komşu evlere gönderiler. Bu hal, ibadeti mâna ve gayesinden saptırmanın ve soyutlama­nın tipik bir örneğidir. Kurban ibadeti bu suretle ciddiyetten uzaklaştırılınca, bazı ciddiyetsiz adamlar da onu daha da ciddi­yetsiz hale getirmek için modern fetvalar çıkarırlar. Bunlara gö­re, deve kuşu, leylek ve kaz da kurban olurmuş. Bu adamların söyledikleri kuşlar, yeni yaratılmış yaratıklar değildir. Bunlar, Allah Resûlunun zamanında da ashabın zamanında da daha sonraki müctehid ve imamların zamanında da vardılar. Fakat buna rağmen, bu kuşların veya benzeri yaratıkların da kurban olabileceğini söyleyen olmamıştır. Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselâm, kurban edilecek hayvanlar ve bunların özellikleri hak­kında ayrıntı ve teferruat sayılabilecek derecede geniş bilgi ver­miştir. Bu durumda eğer bu kuşlar ve benzerleri de kurban ola­bilseydi, mutlaka bunu da söylerdi. Çünkü açıklamak gereken yerde susmak peygamber için câiz değildir. Şairin kesilecek hay­vanın kulaklarına kadar bilgi verirken, kuşlardan da kurban ola­bilmesi halinde bunu sükûtla geçiştirmesi katiyen muhtemel değildir. Kaldı ki, Kuı'ân-ı Kerim de kurbanın, "En'âm" türü hayvanlardan olması gerektiğini açıkça bildirmiştir. (Bkz: Hac, 27, 34) En'âm türü hayvanlar ise, yalnızca deve, sığır, koyun ve keçilerdir.

[3]- Evlilik müessesemize çok yanlış bir anlayış yerleşmiş­tir. Buna göre, nikâh akdi yapıldı mı, artık kadın erkeğin eşeği, eşiği, merkebi, uşağı, esiri ve mahkûmudur. Her türlü hizmeti yapacak, her türlü hakareti ve zulmü görecek, fakat ne şikâyet edecek ne sesini çıkaracak ne de ayrılmayı aklına getirebilecek­tir. Başta bir hata yapılıp nikâh yapıldıysa, artık kadının çekece­ği vardır. Bu anlayışın İslâm diniyle bir alâkası yoktur. O tama­men yanlış oluşan bir örf ve geleneğin sonucudur. İslâm dinine göre ise, kadının kocasına karşı bir tek sorumluluğu vardır. O da kocasına ihanet etmemek ve sebepsiz yere onun cinsel teklifleri­ni reddetmemektir. Bu bir veya iki maddenin dışında kocanın hiçbir teklifi meşru değildir. Böyle teklifler karşısında kalan bir kadın, mahkemeye gidip boşanmasını isteyebilir.

Bil ki, şeytandan korunmak, müslüman olan herkesin en başta gelen görevi ve ödevidir. Çünkü şeytan cehennem ateşi gibidir. Ona yaklaşan tutuşur ve yanar. Allah teâlâ onun hakkında şöyle buyurmuştur:

"Kimi insanlar inatçı şeytana uyarlar. Halbuki şeytan kesin olarak, kendisine uyanları saptırıp ce­hennem ateşine sürükler.” (Hac Sûresi, 3-4 âyet)

Şeytandan sakınmak üç şeyle olur:

1)-Şeytanın hilelerini aldatma türlerini ve tuzak­larını bilmek.

2)-Onun çağrılarını ve vesveselerini önemseyip kulak vermemek.

3)-Dil ve kalp ile devamlı surette Allah Teâlâ’yı zikretmek ve anmak.

Şeytanın hilelerini bilmek ise, akıl ve kalbe gelen tasavvurların (hatırların, düşüncelerin, fikirlerin) ma­hiyetlerini bilmeyi gerektirir. Bütün tasavvurların yaratıcısı Allah teâlâ dır. Çünkü "O her şeyin yardımcısıdır." (Zümer Sûresi, 62. âyet) ve "Nefsi yaratıp tesviye eden (uygun şekil ve biçime sokan) ve kendisine iyiliği de kötülüğü de il­ham eden O'dur.” (Şems Sûresi, 7-8. âyet) Ancak, bu tasavvurlar mahiyet­leri itibarıyla birbirinden farklıdırlar. Bunlar şu çeşit­lere ayrılırlar:

1-Allah Teâlâ’nın doğrudan doğruya zihin ve kalpte uyandırdığı tasavvurlar. Bu tasavvurların çoğu hayra davet edicidirler. Ancak bazıları, kulun karşı koyma ve direnme gücünü ölçmek için şerre davet edici de olabilir.

2-Allah Teâlâ’nın kişinin tabiat, hal ve mizacına göre onun zihin ve kalbinde uyandırdığı tasavvurlar. Bu tasavvurlar kişiye göredirler. Onun için, kendisi iyi ise bu tasavvurlar da iyiliğe davet edici tasavvur­lardır. Kendisi kötü ise bunlar da kötülüğe davet edi­cidirler.

3-Allah Teâlâ’nın şeytanın kişiyi kışkırtması üze­rine uyandırdığı tasavvurlar. Bu tasavvurlar, şeytanın sesi olup şer ve kötülüğe davet edicidirler.

4-Allah Teâlâ’nın meleğin kişiye telkin yapması üzerine yarattığı tasavvurlar. Bunlar meleğin sesi olup hayır ve iyiliğe çağırıcıdırlar.

5-Âlimler şöyle demişlerdir: İyi ve kötü tasavvurla­rı birbirinden ayırmak istiyorsan, onları üç terazide tart ve hallerini gör.

Birinci terazi şeriattır. Binaenaleyh, herhangi bir    tasavvuru şeriatin terazisine vurursan onun iyi veya kötü bir tasavvur olduğunu anlarsın.

İkinci terazi sâlih kimselerin siyretleri ve hâlle­ridir.

Buna göre, herhangi bir tasavvuru bunların siyret ve halleriyle karşılaştırırsan onun iyi veya kötü (doğru veya yanlış) olduğunu anlarsın. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Bunlar Allah'ın hidâyet ettiği kimselerdir. Sen de onların hidâyetine (yoluna) uy.” (En'âm Sûresi, 90. âyet) Allah Resûlü Aleyhissalâtü vesselâm da şöyle buyurmuştur:

"Ashâbım yıldızlar gibidirler. Onlardan hangisi­ne uyarsanız, doğru yolu bulursunuz."

Üçüncü terazi nefistir. Bu sebeple, akıl ve kalbe gelen bir tasavvuru (düşünceyi, fikri) nefsin isteyip is­tememesi onun mahiyetini tayin eder. Çünkü nefis kö­tü olanı ister Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Nefis kötülüğü emreder." (Yusuf Sûresi, 53. âyet)

Bazı ihtimali ölçüler de şunlardır:

Bir tasavvur, sâlih bir amelden sonra kalp veya dimağda zuhur ederse, onun bu amelin acil bir mükâfatı olması ve yeni bir hayra davet edici olması muhtemeldir.

Bir tasavvur, bir günahtan sonra ortaya çıkarsa, onun bu günahın acil bir cezası olması ve yeni bir kö­tülüğe davet edici olması muhtemeldir.

Bir şer tasavvuru ısrarlı ise, onun nefisten olması, tereddüt halinde ve gelip geçici ise şeytandan olması ihtimali daha kuvvetlidir. Çünkü nefis kuvvetli ve ısrarlı, şeytan ise zayıf ve ürkektir. Bu özelliklerinden dolayıdır ki, şeytandan gelen kötü bir tasavvur zikir ve istiâze ile (eûzu okuyup Allah Teâlâ’ya sığınmakla) eriyip gider; fakat nefisten gelen bir tasavvuru dağıt­mak için daha yorucu çabalar gerekip hatta bazı zat­lar, nefsin tasavvurlarını dağıtmak için vücutlarına işkence etmişler ve örneğin el veya parmaklarını ateş­te yakmışlardır. Kurân-ı Kerim'de de şöyle buyurulmuştur:

"Şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisâ Sûresi, 76. âyet)

"Şeytan seni bir şekilde dürterse, Allah'a sığın." (A'râf Sûresi, 200. âyet)

"Nefis ısrarla kötülüğü emredicidir” (Yûsuf Sûresi, 53. âyet)

Bir hayır tasavvuru bazen şeytandan da gelebilir. Çünkü şeytan az bir hayrı çok olan bir şerre düşür­mek için yem ve tuzak olarak kullanır. (Kaz gelen yer­den tavuk esirgenmez deyimine uygun olarak, şey­tan da beş koyup beş yüz almak için bazı hayırları ödün olarak verir.) Bu sebeple, bir hayır tasavvurunun Allah Teâlâ’dan mı, yoksa şeytandan mı geldiğini anlamak için kendi içini dinlemek ve nefsin ona karşı tutumunu anlamaya çalışmak lâzımdır. Buna göre eğer nefis, bu tasavvuru neşe ile karşılarsa, onu he­men ve sabırsızlıkla uygulamak için sabırsızlanırsa onun doğru ve yerinde bir tasavvur olup olmadığını anlamayı lüzumsuz bulursa ve hatta bunu engelleme­ye çalışırsa onun sonuç ve semeresinin ne olacağını düşünmek istemezse bu tasavvur şeytandandır. Nefsin tutumu bunun aksine ise, o zaman, tasavvur Allah teâlâ dır. Çünkü nefs şeytandan gelen tasavvuru se­ver, Allah Teâlâ’dan geleni ise sevmez. Ayrıca, Allah teâlâ sabır telkin eder, şeytan ise aceleciliği körükler. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

"Sabır Allah Teâlâ’dan, acele ise şeytandandır." Bir iş Allah teâlâ için yapılırsa, o işin doğru, uygun ve yerinde yapılması önem kazanır. Şeytan için yapılır­sa, bu sıfatlar önemini yitirir. Çünkü şerrin doğru, uy­gun ve yerinde olmak gibi sıfatları yoktur. Bu sebep­le, hakkın, hayrın ve hatta aklın yolu bir iken, batılın, şerrin, yanlışlık ve sapıklığın yolları binlercedir. Allah teâlâ için yapılan bir amelin sonuç ve akıbetinin ne olacağını düşünmek lâzımdır. Çünkü, akıbeti şer olan bir amel, hayır gibi görünse de şerdir ve dolayısıyla Allah teâlâ için değildir. Şeytan için yapılan bir ame­lin akıbet ve sonucu düşünülmez. Çünkü düşünülse onun şer olduğu görülür ve bu amel yapılmaz.

Allah teâlâ için yapılan bir işte de neşe ve istek vardır. Fakat imandan gelen bu neşe ve istek, nefisten gelen neşe ve istekten farklı ve ayrı bir şeydir. Bu se­beple, bunda aynı zamanda yanlış yapma korkusu ve reddedilme endişesi de vardır. Kurân-ı Kerim'de bu­na işaret edilerek şöyle buyurulmuştur:

"Gerçek mü'minler Rablerinden korkarlar, O'nun âyetlerine iman ederler, Rablerine ortak koşmazlar ve yaptıklarını (amel, ibadet ve hayırları) kalplerinde korku olduğu halde yaparlar. Çünkü Rablerine döne­ceklerini ve amellerinin O'nun tarafından incelenece­ğini bilirler. (Mü'minûn Sûresi, 60. âyet)

-ŞEYTANIN YEDİ TUZAĞI

Şeytan insanın önüne yedi tane tuzak kurar. Onu bunlardan hangisine düşürürse, muradına ermiş olur. Bunlardan hiçbirine düşüremezse, o zaman da ondan vazgeçer. Bu tuzaklar şöyledir:

1)-Önce onu değişik telkinlerle ibadet etmekten menetmeye çalışır.

2)-Bunda muvaffak olmazsa, ibadeti geciktirmesi­ne çalışır. (Bazı kimseler üstlerine gidilince, "Tamam, ibadet haktır. Elbet, günü ve zamanı gelince yaparız." derler. Bazıları da namazı son dakikaya kadar erteler­ler. Şeytan bu kimseleri bu ikinci tuzağa düşürmüştür.)

3)-Bunu da başaramazsa, ibadeti acele ile ve eksik yapmaya sevk eder. Çünkü böyle bir ibadetin sevabı yoktur.

4)-Bunu da tutturamazsa, ibadete riya ve gösteriş katmasına çalışır. Çünkü riya ve gösteriş, amelin ka­bul edilişini önler.

5)-Bunu da yutturmazsa ibadetinden dolayı ucup duymaya, amelini üstün görmeye ve kendine Allah yanında imtiyazlı bir kul gözüyle bakmaya iter. Bir anlamda da kibir olan bu hal, amelin reddine ve kişinin kovulmasına sebep olur.

6)-Bunu da yaptıramazsa amel ve ibadetinin (ve diğer hizmet ve çalışmalarının) karşılığını dünyada görme arzusunu uyandırır. Kişide bu arzu uyanınca, amelin kabul şartı olan ihlâsı bozulur ve yaptığı amel ve ibadet (diğer hizmet ve çalışmalar da böyledir) Al­lah teâlâ için olmaktan çıkar. Ve yemyeşil iken, çıkan bir fırtına ile bütün yaprak ve meyvelerini döken bir çıplak ağaca döner.   .

7)-Onu bu tuzağına da düşüremezse, bu sefer, iba­dete lüzum olmadığını, çünkü insanı cennete götüren şeyin ibadet değil, Allah Teâlâ’n takdiri olduğunu, bu takdir yoksa, ibadetin de bir işe yaramadığını söy­ler ve kişiyi sözde takdire iman etmek yoluyla saptır­maya ve ibadeti bıraktırmaya çalışır. Eğer kul, buna karşı da "Ben kulum. Bana düşen, kulluk görevini ifâ etmektir. Bunun ötesi ise, seyidimin işidir. O ne is­terse onu takdir eder ve ne uygun görürse onu ya­par' deyip teslimiyet gösterirse, şeytan onu terk edip hüsran içinde uzaklaşır.[1]

-NEFİSTEN SAKINMAK

Bil ki, nefis şeytandan da tehlikeli ve zararlı bir düşmandır. Çünkü o, insanın içindedir, içerideki düş­man ise, dost zannedildiği için, dışarıdaki düşman­dan daha tehlikeli ve daha zararlıdır, ikinci olarak da nefis sevilir. Bir şey sevilince de ayıp ve kusurları gö­rülmez ve düşman olduğuna hiç inanılmaz.

Durumu bu olan nefsin şer ve zararından sakın­manın yolu üç şeydir. Bu şeyler nefsin isteklerinden yüz çevirmek, ona ağır gelen ibadetleri yapmak ve onun şerrinden Allah Teâlâ’ya sığınıp dua etmektir. Çünkü Allah Teâlâ’nın tevfik ve yardımı olmadan tam olarak nefisle başa çıkmak mümkün değildir. Onun için Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

 "Nefis illâ ki, kötülüğü emreder. Fakat Rabbim merhamet ederse onu bundan vazgeçirir." (Yusuf Sûresi, 53. Âyet- Not: Bu sözü Yusuf Aleyhissalatu vesselâm söylemiştir. Allah teâlâ da onu tasdik ederek sözünü nakletmiştir.)

[1]-  Niçin ibadet etmedikleri sorulunca, "Kalbim temizdir." diyenler de şeytanın tuzağına düşmüşlerdir. Çünkü Allah teâlâ, ibadeti emrederken, "Kalbi temiz olanlar bundan muaftırlar." dememiştir. Eğer böyle bir muafiyet olsaydı, en evvel Allah Re­sûlunun bundan yararlanmış olması lâzımdır. Çünkü onun kal­bi bütün kalplerin en temiziydi. Halbuki o herkesten daha fazla ibadet etmiştir. Kaldı ki, kalbim temizdir, diyenler bunu neye göre söylerler ve kalplerinin temizliğini ne ile ispat ederler? Hem sonra, kalp temizliği, insanı yaratıp onu türlü nimetlerle besleyen Rabbinden yüz çevirmesini ve O'na karşı nankörlük et­mesini mi, yoksa O'nun huzurunda binlerce teşekkür ve minnet duygusuyla "kemerbeste-i ubudiyet" olmasını mı gerektirir?

Not: "Kemerbeste-i ubudiyet olmak", kuşağı sıkıca bağla­yıp kuvvet ve ciddiyetle namaza durmaktır.

Bil ki, dilin yirmi kadar âfeti vardır. Bu âfetlerden maksat yanlış ve uygunsuz konuşma tarzlarıdır. Bunların hepsi birer günahtırlar. Bu sebeple, dili doğ­ru ve uygun bir şekilde kullanmaya dikkat etmek lâ­zımdır. Aksi takdirde, dil bir makine gibi gece gün­düz günah üretir. Bu afetler şunlardır:

1- Malayani şeyler konuşmak. Malayani şeyler, kişiyi ilgilendirmeyen ve ona ne hayır ne de şer getir­meyen şeylerdir.

2- Fuzulî şeyler konuşmak. Fuzulî şeyler, ihtiyaç miktarından fazla olan şeylerdir.

3- Bâtıl şeyler konuşmak. Bâtıl şeyler, konuşan ve dinleyenin din ve ahlâkına zarar veren ve genellikle konusu günahlar ve uygunsuzluklar olan şeylerdir.

Konuşulacak bir sürü faydalı ve iyi şeyler varken, bu kötü şeyleri konuşmak akıl ve maslahata da aykırıdır. (Burada, "Bâtıl şeyleri tasvir etmek, saf zihinleri boz­maktır." sözünü de hatırlamak lâzımdır.) Bu türlü şeyleri eleştirmek de ancak onları yapan ve onlarla yakın ilişkisi bulunan kimselere karşı câizdir. Eleştir­mek bahanesiyle bunları gelişigüzel bir şekilde ko­nuşmak ve yaymak ise, bilerek veya bilmeyerek şerre hizmet etmek ve onu yaymaktır.[1]

Tarihte geçmiş bazı vakaları yeni şeylermiş gibi ele almak ve onlara karşı kendini hakem ve hâkim mevkiinde görüp lehte ve aleyhte hükümler vermek doğru değildir. Onun için Kurân-ı Kerim'de şöyle bu­yurulmuştur:

"Öncekiler gelip geçmiş bir ümmettirler. Onların yaptıkları onların, sizin yaptıklarınız sizindir. Siz on­ların yaptıklarından sorgulanmazsınız." (Bakara Sûresi, 134,141. âyetler)

"Öncekilerden sonra gelenler şöyle duâ ederler: "Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip giden mü'min kardeşlerimizi affet ve iman eden kimselere karşı kalplerimize kin koyma. Sen merhamet­li ve şefkatlisin”[2]

4-Bir gerçeği açıklarken veya haklı bir savunma yaparken gerektiğinden fazla sert konuşmak veya kı­rıcı sözler söylemek.

5-Mezhep ve dinî görüşlerdeki ayrıntıları asıl meseleler haline getirip onlar için hummalı ve sıtma­lı tartışmalar yapmak.

6-Fuhuş konuşmak. Fuhuş konuşmak, ayıp sayı­lan şeyleri açık isimleriyle söylemektir. Bu şeyleri ki­nayelerle (kapalı kelimelerle) ifade etmek edep gereğidir.

 7- Sövmek.

 8- Beddua etmek. Haksız olarak yapılan beddu­alar kabul edilmezler. Bunlar sahipleri için günah oluşturur ve bazen onların kendilerine dönerler. Bu sebeple, haksız yere bedduâ etmekten korkmak ve ondan şiddetle sakınmak lâzımdır.

9- Lânet etmek. Allah teâlâ Kurân-ı Kerim'de kü­für, zulüm ve fısk ehline lânet etmiştir. Bunun bazı ör­nekleri şöyledir:

"Allah, inkârcılara lânet etmiş ve onlar için şid­detli bir ateş hazırlamıştır.” (Ahzâb Sûresi, 64. âyet)

"Onlar Allah'a verdikleri sözü bozdukları için Al­lah onlara lânet etti ve kalplerini katılaştırdı." (Mâide Sûresi, 13. Âyet Not: İman etmek Allah teâlâ'ya itâat sözü vermektir. Bu sözü verdikten sonra itâatsızlık yoluna sapanlar, O'nun tarafından lânetlenirler. Kalpleri de katılaştırılır. Çoğu in­sanların bu kadar katı kalpli hale gelmeleri, lânete uğramış ol­malarından dolayıdır.)

"Kim bir mümini bilerek öldürürse onun cezası cehennemdir. Orada ebediyen kalıcıdır. Allah ona gazap eder, ona lânet eder ve ona büyük bir azap ha­zırlar.” (Nisâ Sûresi, 93 âyet)

"Allah kâfirleri müminlerden üstün tutanlara lâ­net eder." (Nisâ Sûresi, 52. âyet)

"Allah münafık erkek ve kadınlara lânet etmiştir. Bunlara kalıcı olan bir azap vardır." (Tevbe Sûresi, 68. âyet)

" Allah ve Resulüne eziyet edenlere Allah dünya­da da âhirette de lânet eder ve onlar için horlayıcı ve şeref kırıcı bir azap hazırlar." (Ahzâb Sûresi, 57. âyet)

"Yeryüzünde fitne ve kargaşa çıkaran ve insanlar arasında korunması gereken (dinî, coğrafî ve ailevî) bağları koparan kimselere Allâh lânet eder ve onları sağırlaştırıp körleştirir." (Muhammed Sûresi, 22,23. âyetler)

"Allah münafık ve müşriklere kızmış, onlara lânet etmiş ve onlar için cehennemi hazırlamıştır." (Feth Sûresi, 6. âyet)

"indirdiğimiz âyetleri ve hidâyeti ketmeden (giz­leyen, anlatmayan) kimselere Allah lânet eder..." (Bakara Sûresi, 159. âyet)

"Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır (sıkıdır. O cimri­dir.) dediler. Bu yakışıksız sözlerinden dolayı kendi elleri bağlandı ve lanetlendiler." (Mâide Sûresi, 64. Âyet Not: Bu âyete göre, Allah teâlâ hakkında yakı­şıksız bir şey söyleyen O'nun tarafından lânetlenir. Bundan dola­yıdır ki, ehl-i sünnet âlimleri şöyle demişlerdir: Allah teâlâ hakkında gelişi güzel konuşmak câiz değildir. O, Kurân'da kendin­den nasıl haber vermiş ve Resûlu O'nu nasıl anlatmışsa, O'nu o şekilde ve o sözlerle anlatmak ve bunlarla yetinmek farzdır.)

''Günahsız mü'min kadınlara iftira edenler dün­yada da âhirette de lânete uğrarlar." (Nur, 23)

"Allah'a verdikleri sözü bozan (iman sözüne mu­halif hareket eden), Allah'ın muhafaza edilmesini em­rettiği (dinî, coğrafî, ailevî) bağları koparan ve yerde fitne ve anarşi çıkaran kimseler için lânet ve kötü akı­bet vardır." (Ra'd, 25)

"Kıyamet gününde mazeret beyan etmek zalimlere fayda vermez. Onlar için lânet ve kötü akıbet var­dır." (Ğâfir, 52)

"Kıyamet gününde bir melek, "Haberiniz olsun! Allah'ın lâneti zalimlerin üzerinedir." diye çağırır." ( A'râf, 44)

Yukarıdaki ayetlerde vasıf, fiil ve günahları anla­tılan kimselere lânet etmek câizdir. Ancak bunu genel bir anlatımla yapmak lâzımdır. Belli bir kimseye is­miyle lânet etmenin câiz olması ise bazı şartlara bağ­lıdır. Bu şartlar, o kimsenin ölmüş olması, küfür üze­rine öldüğü sâbit olması, ona lânet okumaktan dirile­rin rahatsız olmamasıdır.

Lânet etmek, sevap kazandıran salih bir amel değildir. Allah Teâlâ’nın yukarıdaki insanlara lânet et­mesi, onları uyandırmak ve hiç değilse, diğerlerini onları izlemekten vazgeçirmek gayesine matuftur. İn­sanın lânet etmesi ise, duyduğu öfkesini seslendirilmesidir. Öfkeyi seslendirmek de her zaman doğru de­ğildir. Onun için Allah teâlâ Kurân-ı Kerim'de,

"Mü’minler öfkelerini yutarlar." (Âl-i İmrân Sûresi, âyet 34.) Buyurmuştur.

10- Ahlâk bozucu, kötülüğe teşvik edici, düşman­lığı tahrik edici şiir türlerini söylemek ve okumak.

11- Şaka yapmak. Şaka yapmak bütünüyle yasak­lanmamıştır. Ancak onun ölçüsünü kaçırmamak, içi­ne yalan, eziyet ve gaflet katmamak lâzımdır.

12- Alay etmek. Alay etmek, hedef insanı tahkir ve tezyif ettiği, kalbini kırdığı için bütünüyle haramdır.

13- Sırları açıklamak. Sahipleri tarafından gizlenmesi istenen sözleri ve diğer fiil ve halleri açıklamak haramdır. Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselam şöyle buyurmuştur:

"Sır da bir emanettir. Onun için, emanetleri koru­duğunuz gibi, sırları da koruyun."

14- Yalan söylemek.

15- Bile bile yalan vaatte bulunmak. Bundan maksat, yerine getirmeyeceğini veya getiremeyebileceği­ni bildiği halde, söz vermektir.

16- Yalan yere yemin etmek.

17- Yalan şahitlikte bulunmak. Bu yalan türleri­nin hepsi haramdır. Günahı en büyük olanı ise, yalan şahitliktir. Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm, her türlü yalancılığın münafıklık alâmeti olduğunu bil­dirmiştir. Ancak hak ve hukuk olayının söz konusu olmadığı, saptırmak ve yanlış yola sevk etmek gibi olumsuzlukların olmadığı bir yerde, doğru konuş­mak boşu boşuna kalp kırıcı ve huzur bozucu ise, ya­lan söylemek câizdir. Bu sebeple, sevmediği bir kim­seye, kalbini hoş tutmak veya gereksiz bir kırgınlığa yol açmamak için, "Seni seviyorum." demek günah sayılmamıştır. Eşlerin birbirlerine bu türlü iltifatlarda bulunması da böyledir.

18- Gıybet etmek. Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselam şöyle buyurmuştur:

"Gıybet, din kardeşinde bulunan bir kusuru onun gıyabında söylemektir."

"Gıybet, ateşin kuru otu yaktığı gibi, gıybet ede­nin sevaplarını yakar." Allah teâlâ da Kur'ân-ı Kerim'de, "birbirinizi gıybet etmeyin." (Hucurât Sûresi, 12. âyet) Buyurmuştur.

19- İftira etmek. İftira etmek, gıybetten de daha bü­yük bir günahtır. İftira, masum kadınları zina etmekle itham etmek şeklinde ise, cezası seksen sopadır. (Nûr Sûresi, 4. âyet)  Baş­ka türlü iftiraların cezasını da hâkim takdir eder.

Halk kesimi kıskançlık, çekememezlik, kızgınlık, hoş vakit geçirmek gibi sebeplerle gıybet ederler. Ulema ve meşâyih gibi üst kesim ise, sözde din hamiyeti ve dini savunmak niyetiyle gıybet ederler. Fakat bunlar da bu yolla şeytanın oyununa gelirler. Çünkü gıybet etmenin din hamiyeti ve dini savunmakla bir alâkası yoktur. Bu sebeple, bu zatlardaki gıybet de so­nuçta şeytanî ve nefsanî sebeplere dayanır.

İş güç dışında insanlarla ihtilât etmeyi, onlarla buluşup bir araya gelmeyi sevimli ve zevkli hale geti­ren dilin bu afetleridir. Bu sebeple, bu afetlerdeki günahları düşünerek dilini onları söylemekten, kulakla­rını da dinlemekten koruyan bir kimse, ihtilâtı da se­vimsiz ve sıkıcı bulur. Bu kimse, yalnız kalmayı, uzle­ti ve Rabbiyle ünsiyet etmeyi insanlarla buluşmaya ve bir araya gelmeye tercih eder

Gerçek müslüman lâf üreten değil, iş üretendir. O çok iş yapar ve az konuşur. Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselam şöyle buyurmuştur:

"Bir kavim ameli terk ederse, Allah teâlâ onları konuşmakla meşgul eder."[3]

20- Nemîme, yeni dille koğuculuk. Nemime veya koğuculuk, fitne ve fesat çıkarmak maksadıyla insan­lar arasında söz götürüp getirmektir. Allah teâlâ, koğuculuk yapanlar hakkında şöyle buyurmuştur:

"Yerde fitne ve fesat çıkarmak için çalışanlar için lânet ve kötü akıbet vardır." (Râd, 25)

"Onlar yerde fitne çıkarmak için çalışırlar. Allah fitne çıkaranları sevmez." ( Mâide Sûresi, 64. Âyet Not: Fitne toplum içinde kavga ve kargaşa çıkarmaktır. Fitne İslâm adına da çıkarılsa fitnedir ve Allah Teâlâ’nın lânet ve azabını muciptir.)

"Mü'minler arasında kötülüğün (herhangi bir kötülüğün) yayılmasını isteyenler için dünyada da âhirette de azap vardır." (Nûr Sûresi, 19. âyet)

Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselam da şöyle buyurmuştur:

"İnsanların en şerlisi, dost ve ahbabı birbirinden koparan ve suçsuzlar için suç ve kusur arayan kimse­lerdir."

Mal, can ve namusa karşı düzenlenen su-i kastla­rı önceden haber vermek ise nemîme değildir. Aksine, müslümanın müslüman kardeşi üzerindeki haklarındandır. Bu sebeple, böyle bir durumda konuşmak de­ğil, bildiğini gizlemek ve sükût etmek günahtır.

Bil ki, müslümanlar hakkında kötü söz söylemek gibi, kötü zanda bulunmak da haramdır. Kötü zan iki unsurdan oluşur. Bunlar zan olmak ve kötü olmaktır. Zan ilim olmayan, delil ve ispata dayanmayan varsa­yım demektir. Allah teâlâ varsayımlarla değil, delil­lerle hareket etmeyi emretmiş ve üç yerde şöyle buyurmuştur:

"Haklı iseniz, delilinizi getirin” (Bakara, 111; Nemi, 64; Enbiyâ, 24) Varsayım da iki türlüdür. Bunlardan biri iyiliği var saymak, diğeri de kötülüğü var saymaktır. Müslümanlar hakkında kötülüğü varsaymak haramdır. Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Ey iman edenler! birbiriniz hakkında kötü var­sayımlar yapmayın (kötü zanda bulunmayın.) Çün­kü, bazı varsayımlar ve zanlar yanlış ve günahtır­lar." (Hucurât Sûresi, 12. âyet) ancak bazı hallerde ihtiyatlı olmak ve iyiliği de var saymamak câizdir.

Yukarıda geçen bütün günah çeşitlerinde kötüle­mek vardır. Metih ise kötülemek değildir. Fakat bu­nun gerçek dışı ve ölçüsüz olanında da kötülük vardır. Çünkü bu her şeyden önce yalandır. Yalan ise ha­ramdır. Gerçek dışı metih ve övmeler, aynı zamanda aldatıcıdırlar. Aldatmak da haramdır. Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyurmuştur:

"Bizi aldatan bir kimse bizden değildir."[4]

Gerçek dışı ve abartılı övmelerde bunlarla birlik­te dört âfet vardır:

1)-Yalan söylemek.

2)-Riyâ ve gösteriş yapmak. Bu hal, münafıklık derecesine kadar gidebilir. Çünkü, gerçek dışı ve abartarak öven bir kimse, kendisinin de inanmadığı bir şeyi söyler. Bu ise münafıklıktır.

3)-Allah Teâlâ’nın bir türlü bildiği bir kimseyi baş­ka türlü göstermeye çalışmak. Bu âfet, iyi olan bir kimseyi kötülemekte de söz konusudur.

4)-Zalim ve fâsıkları kötülükte ısrarcı olmaya sevk etmek. Çünkü övüldüklerini gören bu kimseler, yaptıkları kötülüklerden korkmak, utanmak, vazgeç­me ihtiyacını duymak gibi hisler taşımazlar. Herkesi kör ve âlemi sağır gören bu gözü dönmüşler, kötülük­lerini gönül rahatlığıyla sürdürmeye devam ederler. Gerçeği ifade eden ve teşvik edici mahiyette olan övgüler ise meşrudur. Onun için Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm, Hz. Ebubekir’i överek, "Ebubekir’in imanı bütün âlemin imanıyla tartılsa, hepsinden ağır gelir."[5] buyurmuş, Hz. Ömeri överek de "Ben peygamber seçilmeseydim Ömer seçilirdi." buyur­muştur. Kendisini tanıtmak, irşâd etmek, bir hayra vesile olmak gibi meşru bir niyete binaen kişinin ken­di kendisini övmesi de câizdir. Bu sebeple, Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyurmuştur:

"Ben peygamberken Âdem henüz çamurdu. Ben Âdem zürriyetinin efendisiyim. Ben kıyamet güründe büyük şefaatin sahibiyim. Âdem ve diğer peygam­berler benim bayrağım altında toplanırlar." Hz. Yusuf da Mısır kralının güvenini kazanmak için, "Beni ha­zine bakanı yap. Ben, onu korurum ve tasarrufu da bilirim.” (Yûsuf, 55) demiştir.

Kişinin aklının ermediği dinî konuları sorması ve seviyeleri sınırlı olan kimselere dinin derin meselele­rini açıklamaya çalışmak da dil afetlerindendir. Çün­kü bu iki halde de sonuç, kafaların karışması, hak ile batılın birbirine bulaşması, şüphe ve belirsizliğin art­masıdır. Onun için Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselam şöyle buyurmuştur:

"insanlarla onların seviyele­rine göre konuşun.",

"İnsanlara anlayamadıkları şey­leri anlatırsanız, onları bozarsınız."[6]

[1]-  Şerre hizmet etmeyi amaç edinen ve aynı zamanda onu kendileri için geçim aracı haline getiren bir kısım basın, en kötü şeyleri ve olayları sözde eleştirmek bahanesiyle fotoğraflayıp neşrederler. Böylece, gizli olan veya çok dar bir çevrede duyulan bir kötülüğü, fuhşu, ahlâksızlığı bütün vatan sathına yayarlar.

Allah teâlâ, bu ve benzerleri için şöyle buyurmuştur: "Mü'minler içinde hayasızlık ve fuhşun yayılmasını isteyenler için elem­li azaplar vardır." (Bakara, 111; Nemi, 64; Enbiyâ, 24)

[2]- Haşr Sûresi, âyet 10. Kurân ahlâkı ehl-i imana karşı yumuşak ol­mayı ve dostça davranmayı gerektirir. Daha önce gelip geçen mü’minler de eleştirmek ve teşhir etmek gibi haince yöntemle­re girişmemeyi onlara dua etmeyi ve onların başlarından geçen­lerden ibret ve iyi dersler almayı iktiza eder. Özellikle ashap hakkında, yukarıda meali verilen âyet istikametinde hareket et­mek zorunludur. Masamda bir kitap vardır. Kitabın adı "Faslül- Hitab Fi Mevakıfil-Ashâb"dır. Yazarı Şeyh Muhammed Salih Ahmed El-Garsî, ilk dönemin bazı olaylarını ve tenkide uğramış bazı şahsiyetleri ele almış ve delillere dayanarak bunların gerçek durumlarını anlatmıştır. Bu şeyhe göre, Hz. Âişe, Talha ve Zübeyr Hz. Ali ile savaşmak için değil, barışmak için Basra'ya git­mişlerdir. Mervan ibni Hakem samimî bir müslüman ve hatırı sayılır bir âlimdir. Amr ibni As dürüst ve ciddî bir sahabîdir. Ha­kem olayında hile yaptığı yalan ve uydurmadır. Muaviye'nin Hz. Ali'ye lânet ettiği ve oğlu Hasan'ı zehirleyip öldürdüğü Şiilerin uydurmasıdır. Yezid, Hz. Hüseyn'i öldürmemiştir. Velid ibni Ukbe ve Yezid ibni Muaviye sarhoş ve ayyaş değildirler. .

Yazar şeyh, bunlar gibi, daha birçok olayı ashap devri insanları­na yakışır bir izaha kavuşturmuştur.

Fakat kalpleri müslümanlara karşı kin, nifak, fitne ve ah­lâksızlıkla dolu olan kimseler, bu ve benzeri konuların kavgala­rı sonlandırıcı, İslâm kardeşliğini pekiştirici, hüsn-i zannı hâkim kılıcı ve su-i zannın vebalinden kurtarıcı mahiyette izah edilme­lerinden rahatsız olurlar. Bu yüzden, olayları delilllere dayandı­rıp insaf ölçüleri içinde anlatanları hoş görmezler ve onları en azından "Emevilikle" itham ederler.

[3]- Dünyanın en çok konuşan kavimlerinden birisi de araplardır. Bunlar, bir konu üzerinde uzun uzun konuşabilirler. Fa­kat, amelleri olmadığı için, bugünkü haldedirler. Bu demektir ki, yalnız konuşmak sorunları çözmez. Biz de öyle değil miyiz?

Hangimizin ağzı açılsa, tonlarca lâf edebiliriz. Fakat, iş amel aşa­masına gelince, toz ve buhar olur, yok oluruz. Ben aşağı yukarı hepimizde bulunan bu büyük zaaf ve hatayı gördüğüm için, emekli olduktan sonra cemaatlerin karşısına çıkıp hiç konuşma­dım. Amelsiz konuşmaya ve amelsiz dinlemeye karşı bende bü­yük bir iğrenme, nefret ve rahatsızlık oluşmuştur. Bu rahatsızlık, sekiz seneden beri dilimi kelepçelemiştir.

[4] Haksız, yersiz ve ölçüsüz övmelerin sebep oldukları al­danmanın ve zararın haddi, hesabı yoktur.

[5]  Bu sözün mânası, Hz. Ebubekirin imanı herkesin ima­nından daha fazladır demektir. Onun imam bütün âlemin ima­nının toplamından daha büyüktür, demek değildir.

[6]  Allah Resûlunun bu açık uyarı ve ikazına rağmen, birtakım sûfiler kafaları karıştıran üsluplarla dini anlatmaya ve Al­lah teâlâ'dan bahsetmeye heves etmişlerdir. Onların bu hevesi İslâm toplumuna bir fitne halinde yansımış ve müslümanları on­ları destekleyenler ve karşı çıkanlar olmak üzere birbirine kırgın veya düşman hizipler ve fırkalar haline getirmiştir. Bu tefri­ka ve ayrılığın vebali ise mahzen bu sûfilerin boynundadır.

Mideyi korumak önemli görevlerdendir. Çünkü mide, vücudun kazanıdır. Hayır ve şer enerjisi ve gü­cü mideden vücuda yayılır. Onun için, Allah Teâlâ’ya ibadet ve kulluk etmek istiyorsan, mideni haramdan, şüpheli gıdadan ve fuzulî (gereksiz ve ihtiyaçtan faz­la olan) helâlden koru. Bunu yaparsan ibadet etmeye muvaffak olur ve cehennem ateşinden korunursun.

İbadet etmeye muvaffak olman şundandır ki, Allah teâlâ, kendi ibadetine ancak temiz olanları muvaffak eder. Temiz olmak ise, mide temizliğiyle başlar ve kalp temizliğiyle tamamlanır. Bilmez misin, Allah te­âlâ, cünüp ve abdestsiz olan bir kimseyi ibadet et­mekten (ve özellikle namaz kılmaktan) menetmiştir.

Halbuki, cünüplük ve abdestsizlik haram şeyler de değildirler. O, buna rağmen bunu yaparken, mide ve vücudunda haram bulunan bir kimseye ibadet etme izni ve muvaffakiyeti verir mi? Bunu anlamak ister­sen, haramla beslenenlere bak. Bunlar ya hiç ibadet etmezler ya da onu münafıklar gibi, gönülsüz, isteksiz ve eksik bir şekilde yaparlar.

Kurân-ı Kerim'de bunlar hakkında şöyle buyurulmuştur:

"Onlar namazı Üşenerek kılarlar." (Nisâ Sûresi, 142. âyet)

"Onlar namaza gönülsüz ve neşesiz bir şekilde gelirler." (Tevbe Sûresi, 54. âyet)

"Bu namaz kılanlara azap vardır. Çünkü onlar, namazlarında sehv yaparlar."[1] (Mâun Sûresi, 4,5. âyetler)

Cehennem ateşinden korunman ise şundandır ki, insanı cehennemde yanmaya müstahak hale getiren şeylerin başında, vücudun haramlarla beslenmesidir. Çünkü Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyurmuştur:

 "Hangi ceset haramdan oluşursa, ona cehennem ateşi yaraşır."

"Haramdan beslenen bir ceset cennete girmez."

"Kim helâl olmayan bir yoldan mal kazanır veya helâl olmayan bir yolda mal sarf ederse, Allah teâlâ onu zillet yurduna (cehenneme) atar."

"Malı haram yoldan kazanan bir kimse, buna se­vinmesin. Çünkü bu haram malı sadaka verse, kabul edilmez, yanında bıraksa, kendisi için cehennem ate­şi olur."

"Bir zaman gelecek ki, insanlar kazançlarının helâlden veya haramdan olduğuna aldırmayacaktır. Bu insanların duaları da kabul edilmeyecektir."

"Helâlden ye, duan kabul olunsun." [2]

Haram ve şüpheli olan gıdaların ve diğer şeylerin hükmüne gelince, bunların haram olanlarından sa­kınmak farz, şüpheli olanlarından sakınmak ise verâ ve takvadır. Şüpheli şey, helâl ve haram olma ihtima­li eşit (elliye elli) olan şeydir. Haram ve şüpheli olan­ların yanında bir de durumu bütünüyle belirsiz olan şeyler vardır. Şeriatin hükmüne göre bu şeyler mübahtır. Fakat vara' ve takva hükmüne göre, bunların durumunu açıklığa kavuşturmak lâzımdır.

Eğer desen ki, takva şeriatten ayrı bir şey midir?

Ben de derim ki, hayır! Takva da şeriattendir. Ancak bu şeylerde şeriatin iki hükmü vardır. Bunlar dan birisi cevaz hükmü, diğeri de efdaliyet (üstünlük) ve ihtiyat hükmüdür. Biz onun cevaz hükmüne kısa­ca şeriat deriz. Efdaliyet ve ihtiyât hükmüne de takva ismini veririz.

Helal de üç kısımdır. Bir kısmı, harama vesile ve vasıta kılınan helâllerdir. Zina yapmak için yemek ye­mek, bir müslümanı aldatmak için takke giymek bunun misallerindendir. Bu kısım helâller, sonuçları se­bebiyle haramlaşırlar.

Bir kısmı, yalnızca zevk ve lezzet içir tüketilen helâllerdir. Bu kısım helâller sorguya tâbidirler. Onun için, kıyamet gününde sakıntıya sebep olurlar.

Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Sonra o gün nimetlerden sorgulanacaksınız." (Tekâsür Sûresi, 8. âyet)

Bir kısmı da ibadet vazifesini ifâ etmek için kul­lanılan helâllerdir. Bu kısım helallerin hesabı da yok­tur. Aksine, bunlar sonuçları sebebiyle sevap kazandırırlar.

 

[1]- Mâun Sûresi, 4,5. âyetler

Not: Namazda sehv yapmak üç şekilde tefsir edilmiştir.

 1-Namazı unutmak ve terk etmek;

 2-Namazı edep ve usulüne göre kılmamak, eksik kılmak;

3-Vücuduyla namazda iken kalp ve akliyle dışarda olmak, namazı önemsememek.

[2]- Bu hadisler, et-Terğib'in 2. nci cildinden alınmıştır.

Bil ki, bir fiil uzuvlarla hariçte işlenmeden önce, kalpte onunla ilgili olarak dört hal oluşur bu hallerden,

Birincisi, uyanma halidir. Bununla kalp, o fiile uya­nır, onu hisseder ve hatırlar. Bu hal, muâhazeye tâbi değildir çünkü bu, kişinin iradesi dışında oluşur.

 İkincisi, meyletmek halidir. Kalp fiile uyandıktan sonra, ona karşı meyil, heyecan ve istek duyar. Bu hal de irade dışıdır ve muâhazeye tâbi değildir. Bu sebep­le, Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyur­muştur:

"Allah teâlâ, ümmetim için nefislerinin uyanıp meyletmesini affetmiştir." 

Üçüncüsü, fiilin yapılmasının uygun olduğu hu­susunda fikir belirmesi halidir. Bu fikir bazen kendili­ğinden oluşur, bazen de kişi tarafından oluşturulur.

Bu hal, birinci durumda muâhazeye tâbi değildir, fa­kat ikinci durumda muâhazeye tâbidir.

Dördüncüsü, fiili işlemeye karar verme halidir.

Karar vermek irade ile oluşturulduğu için bu hal muâhazeye tâbidir. Karar verdiği halde kişi fiili işlemezse, bunun sebebine bakılır. Eğer sebep, Allah teâlâ korku­su ve pişmanlık duygusu ise, ilk günah silinir ve yeri­ne bir sevap yazılır. Çünkü Allah teâlâ korkusu ve piş­manlık duygusu sâlih amellerdendir. Kurân-ı Ke­rim'de bu olaya işaret edilerek şöyle buyurulmuştur:

"Allah, onların günahlarını sevaplara tebdil eder.” fakat eğer sebep; yapamamak veya bir enge­le takılmaksa, o takdirde karar vermenin günahı yazılır. Bundan dolayı Allah Resûlu Aleyhissalatü vesse­lâm şöyle buyurmuştur:

"İki müslüman birbirini öldürmek için, kılıçlarıy­la karşılaştıkları zaman, öldüren de öldürülen de cehennemliktirler."[1] Hadisin metninde de anlatıldığı gibi, öldürülenin de cehennemlik olması, din kardeşi­ni öldürmeyi kararlaştırmış olmasından dolayıdır. Öldürmeye fiilen muvaffak olmaması onu vebalden kurtarmaz. (Bu hadis-i şerifin mânasını doğru anla­mak için, şu izahı da eklemek lâzımdır. Burada söz konusu olan, iki tarafın da haksız olduğu bir savaş ve dövüştür. Böyle bir savaş ve dövüş iki taraf açısından da haksız olduğu için, ona teşebbüs ederler de haksız olur ve haksızlıklarından sorumlu hale gelirler. Fakat taraflardan birisi haklı ve özellikle savunma duru­munda ise, onun için sorumluluk yoktur. Çünkü Al­lah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyurmuş­tur: "Malını, namusunu ve dinini savunurken öldü­rülen kimseler şehittirler."[2]

[1]   Buhârî

[2]   Kütüb-i sitte ve Ahmed

Bil ki, Allah Teâlâ’nın yerine getirilmesi gereken hakları topluca iki şeydir. Bunlardan birisi fiil, diğeri de terktir. Fiil, vâcip ve mendup (sünnet) olan işleri yapmaktır. Terk ise, haram ve mekruh olanları bırak­maktır. Bu ikisine birlikte "takva" denir. Çünkü tak­va, sakınmak ve korunmak demektir. Kişi de bu hak­ları yerine getirmekle Allah Teâlâ’nın dünya ve âhiret cezalarından sakınmış ve korunmuş olur. Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Siz iman edip şükrederseniz, Allah niye sizi ce­zalandırsın? Allah, iyilikleri zâyi etmeyen ve kimin iyilik yaptığını bilendir."

Bu konuda riâyet edilmesi gereken önemli bir hu­sus da vâcipleri menduplardan önce yapmak, ha­ramları da mekruhlardan evvel terk etmektir. Çünkü fiil kategorisinde vâcipler menduplardan, terk kate­gorisinde de haramlar mekruhlardan daha önemlidir­ler. Bu böyle iken, kendilerini Allah Teâlâ’ya yakın zanneden birtakım cahiller, vâcipleri değil mendupları yapmaya önem verir ve haramları değil, mekruh­ları terk etmeye özen gösterirler. Bundan dolayı bu kimseler, zahirî ibadetlerin edep türünden olan ayrın­tılarını bile titizlikle yerine getirirken, kalplerinde bu­lunan riyâ, kin, haset, kibir, ucup, Allah Teâlâ’dan korkmamak gibi büyük günahlara aldırmazlar.[1]

Takva iki tanedir. Bir tanesi kalple ilgilidir. Buna "kalbin takvası" denir. Bu takvanın iki yönü vardır.

Bunlardan birisi, vâcip olan ihlâsı korumak, İkincisi de haram olan riya gibi hallerden sakınmaktır. İkinci takva ise, dış organlarla alâkalıdır. Buna da "vücudun takvası" denir. Vücudun takvası ise gözleri harama bakmaktan, elleri harama uzatmaktan, ayakları hara­mın arkasında gitmekten, dili haram olan sözleri söy­lemekten ve mideyi haram olan gıdaları yemekten korumaktır.

 Bil ki, takvanın hakikati gerçekleşirse, meyvesi de ortaya çıkar. Onun meyvesi ise, Verâ’ dır Verâ', gü­nah olan bir işi yapmak korkusuyla günah olmayan bir (veya birkaç) işi de terk etmektir.

Bil ki, dünya ve ahiretteki bütün hayırların anah­tarı takvadır. Bunu anlamak için, Kurân-ı Kerim'deki takva âyetlerini gözden geçir ve ne türlü hayırların ona (takvaya) bağlandığını, ne türlü sevapların onun üzerine vadedildiğini ve ne türlü sadetlerin ona iza­fe edildiğini gör. Bir iki örnek vermek gerekirse, bir âyette şöyle buyurulmuştur:

"Allah takva sahipleri ile beraberdir." (Bakara Sûresi, 194. âyet)  

Allah Teâlâ’nın beraber olması, tevfik ve teyid vermesi de­mektir. Bu da iyi işlerin başarılması için birinci şarttır. Bir âyette de şöyle buyurulmuştur:

"Ey iman edenler! Allah'a karşı takva gözetin ve doğru konuşun ki, Allah amellerinizi ıslah etsin." (Ahzâb Sûresi, 71. âyet)

Amellerin ıslah edilmesinden maksat, eksiklerinin telâ­fi edilmesi, boşluklarının doldurulması ve yararlı hale getirilmesi demektir. Bir âyette de şöyle buyurulmuştur:

"Allah, amelleri ancak takva sahiplerinden kabul eder." (Mâide Sûresi, 27. âyet)

Bu âyete göre, takva sahibi olmayanların amelleri kabul edilmez. Ancak takva (yukarıda da an­latıldığı gibi) iki türlüdür. Birincisi, kalp takvası veya iman takvasıdır. Bu takva küfür, şirk ve riyadan sa­kınmak demektir. Bu âfetlerden sakınmayan bir kim­senin amelleri hiç kabul edilmezler. Onun için Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Onların amelleri çöldeki serap gibidir. Susuz olan (yolcu), serabı su zanneder ve ona doğru gider. Fakat orada su değil, Allah'ın azabını bulur." (Nur Sûresi, 39. âyet)

İkinci türlü takva ise, vücut takvası veya amel takvasıdır. Bu takva, fiil halindeki günahlardan sakınmaktır. Küfür, şirk ve riyadan sakındığı halde bu günahlardan sakınmayan bir kimsenin amelleri bütünüyle redde­dilmez, ancak üstün derece ve bol sevapla da mükâfatlandırılmaz.

Bir âyette de şöyle buyurulmuştur:

"Allah takva sahiplerini sever." (Bakara, 4)

Bu âyetin mefhum-i muhalifi ise şudur: "Allah takva sahibi olmayanları sevmez."

O halde, takvaya çok önem vermek ve onu sıkıca gözetmek lâzımdır. Çünkü, ne onun berisinde bir hayır bulmak, ne de ötesinde bir hayra ulaşmak mümkündür.

Bil ki, küfür, şirk ve riyadan sakınmak şeklindeki takvanın yokluğu ebedî azabı gerektirir. İtikadı bid'atlardan sakınmak şeklindeki takvanın yokluğu ebediyete yakın bir uzun azabı getirir. Kötü işlerden ve günahlardan sakınmak şeklindeki takvanın yoklu­ğu ise, bu iş ve günahların cinsine göre azabı hak ettirir.

Mübâh olan şeyleri nefis hesabına kullanmaktan sakınmak da bir takvadır. Edep ve verâ kabilinden olan bu takva sahibine üstün dereceler kazandırır. Bu takvanın terk edilmesi ise mahşer meydanında hap­sedilmeyi, nimetten sorgulanmaya ve onun nefis he­sabına tüketilmesinden dolayı azarlanmayı gerektirir.

Takva konusunda en evvel korunması gereken uzuvlar beştir. Bunlar göz, kulak, dil, kalp ve midedir. Bu yüzden, özellikle bu temel organlara mukayyet olup onları haramdan, fuzulî şeylerden ve israftan korumaya özen göstermek gerekir. Bunlar hizaya ge­tirilirse, diğer tâli uzuvlar da hizaya gelirler. Allah Re­sûlu Aleyhissalatü vesselâm, "Kalp ıslah olursa, bü­tün vücut ıslah olur. O bozulursa, bütün vücut bozu­lur." buyurarak bunların arasında da dikkati öncelik­le kalbin ıslahı, tehzibi, tezkiyesi ve terbiyesi üzerine çekmiştir.

Bil ki, şeyhlerimiz takvanın bir türünden daha bahsetmişlerdir. Bu da işlemediği günahlara karşı sa­vunma halinde ve tetikte olmaktır. Günahları kendine yaklaştırmama kararlılığı ve azmi olan bu hal de üs­tün bir takva halidir.

Bil ki, âhiret âlimleri takva ile ilgili olarak sahip olunması gereken yetmiş güzel haslet (huy, sıfat) ile sakınılması gereken yetmiş kötü haslet tespit etmişler ve yapılması vâcip olan yetmiş fiille yapmaktan sakı­nılması gereken yetmiş fiil belirlemişlerdir. Kalplerin tedavisi bahsinde bunlardan öncelikle zikredilmesi gereken dört kötü haslet ile onların zıddı olan dört iyi haslet vardır. Bu dört kötü haslet kalpleri uğraştıran, çirkinleştiren, bozan ve fitneye sokan şeylerdir. Dört iyi haslet ise, bunların aksine, kalpleri ıslah eden, iba­det hayatını düzenleyen, ibadet edenlere güç ve kuv­vet sağlayan şeylerdir.

Dört kötü haslet şunlardır:

1-Emel. Buna "tûl-i emel" de denir. Mânası ise, uzun yaşamayı ummak ve hayat programına bura gö­re tanzim etmektir.

2-Acele etmek.

3-Haset etmek.

4-Kibir taşımak.

Bunların zıddı olan iyi ve güzel hasletler de şun­lardır:

1-Kasr-ı emel. Kasr, kısaltmak demektir. Kasr-ı emel ise, yaşama ümidini kısa tutmak ve hayat planı­nı buna göre yapmaktır.

2-Aceleci olmamak.

3-Herkes için iyilik dilemek.

4-Tevazu sahibi olmak.

Bu hasletlerden ilk dördü, bulundukları kalpleri isfâd edip bozarlar; sonrakiler ise odları tedavi edip ıslah ederler. Hal bu olurca, ilk hasletlerden sakın­mak ve sonrakileri kazanmak için bütün gücünü sarf etmek lâzımdır. Buru yapan, Allah Teâlâ’nın izniyle maksadı tahsil eder ve aranan kazanca ulaşır.

Emel her hayrı önleyen, her şerri celbeden (çe­ken) ve insanı her türlü belâya sokan bir fitnedir.

 Bil ki, emel (tûl-i emel) besleyen kimsede şu dört bozuk­luk oluşur:

1-Tembelleşmek ve ibadeti terk etmek. Tûl-i emel sahibi, bu bozukluğu gizlemek için de "Önümde za­man var. İleride yapacağım." der ve bu hayal ile ken­di kendisini avutur.

2-İşlediği günahlardan tevbe etmemek.[2]

3-Dünyaya karşı rağbet ve hırs duymak.

Tûl-i emel sahibi, bu rağbet ve hırsı haklı göster­mek için de ilerde olması muhtemel ihtiyaçları zikre­der ve bunların karşılanması gerektiğini söyler.

Rağbet ve hırsın en az zararı, kalbi meşgul etmek, zihni bulandırmak ve zamanı boşa harcatmaktır. Bu­nun ötesindeki zararları ise, ahlâkî zaaflara düşürmek, çeşitli haramlara sevk etmek, ibadetleri terk et­tirmek ve hayırlardan uzaklaştırmaktır.

4-Ahiretin unutulması ve kalbin katılaşıp sertleş­mesidir. Çünkü kendi kendine uzun yaşayacağını ha­yal eden bir kimse, artık ölmeyi, kabri, âhireti, hesap ve azabı düşünmez. Bunları düşünmeyince de kalbi taş haline gelir.

Tecrübeyle de sâbit olduğu üzere, kalp ölümü, kabri ve âhiretteki hesap ve azabı düşünmekle yumu­şar. Bunları düşününce rikkat ve letâfet kazanır ve arınır. Onun için Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

 

"Onlar tûl-i emel beslediler. Bu yüzden de kalple­ri katılaştı." (Hadîd Sûresi, 16. âyet)

"Bu yüzden, kalpleriniz katılaştı. Onlar artık taş gibidirler. Ya da taştan daha kasvetli ve serttirler." (Bakara Sûresi, 74. âyet)

Tûl-i emel'in zıddı kasr-ı emel'dir. Bunlardan bi­rincisi hastalık, İkincisi ise ilâçtır. Onun için, kasr-ı emel sahibi olmak, her an ölme ihtimalini göz önün­de ve hesapta tutmak, plan ve programlarını buna gö­re yapmak gerekir.

Ancak tûl-i emel olan uzun yaşamayı ümid et­mek ile uzun yaşamayı istemek (ve bunun için dua et­mek) birbirinden ayrı şeylerdir. Uzun yaşamayı iste­mek ise iki sebepten dolayı olur. Bu sebeplerden biri­si, nefis hesabına dünyadan daha çok yararlanmaktır.

Bu sebeple yaşamayı istemek ham kimselerin, him­meti midesi ve cesedi olan insanların isteğidir. Bu is­tekte haram ve günah işleri yapmak düşüncesi varsa, kendisi de haram ve günahtır. Çünkü günahı istemek de günahtır. Onda günah olan işleri yapmak düşün­cesi yoksa, o zaman bu istek günah değildir. Fakat, hakikati itibarıyla gaflet ve cehalettir. Çünkü dünya hayatı istenmeye ve gaye-i hayal haline getirilmeye değen bir meta değildir. İstenmesi ve hayal edilmesi gereken hayat âhiret hayatıdır. Bunların yerlerini de­ğiştirmek, onların mahiyetlerini bilmemekten ileri ge­lir. Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Ahiret yerine dünya hayatına mı razı oldunuz? Halbuki, dünya hayatının faydası âhiretin yanında çok azdır." (Tevbe Sûresi, 38. âyet)

"Bu dünya hayatı bir oyun ve oyalanmaktan iba­rettir. Hayat yeri ise ahirettir. Fakat gâfiller bunu bil­mezler." (Ankebut Sûresi, 64. âyet)

"Dünya hayatı bir oyun ve eğlencedir. Âhiret ha­yatı takva sahipleri için bundan daha hayırlıdır. Bu açık gerçeği anlayamıyor musunuz?" (En'am Sûresi, 32. âyet)

"Ahiretten bir şey beklemeyen, dünya hayatına razı olan, ona ısınan ve ayetlerimizden gâfil bulunan kimselerin yeri bu tutumlarından dolayı ateştir." (Yûnus Sûresi, 7. âyet)

Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm da vefat hastalığında şöyle buyurmuştur: "Allah teâlâ, beni dünyada uzun yaşamakla âhi­ret hayatına kavuşmak arasında muhayyer bıraktı. Ben, âhiret hayatına kavuşmayı dünyada uzun yaşa­maya tercih ettim."

Bir sebep de yeni hayırlar yapmak veya eldeki bir hayrı tamamlamak arzusudur. Bu sebebe dayanan yaşama isteği meşrudur. Ancak bu istekte de ısrarcı olmamak lâzımdır. Çünkü daha fazla yaşayınca, ha­yır yapacağını garantilemek mümkün değildir. Gayb olan kaderin ileride nasıl bir seyir takip edeceğini kimse bilemez. Kalpler de Allah Teâlâ’nın kudret eli arasındadır. Onları istediği yöne çevirir. Onun için, Al­lah Resûlu Aleyhissalatü vesselâmın telkin ettiği du­ayı ölmek isteğine de yaşamak isteğine de tercih et­mek lâzımdır. Dua şöyledir:

"Allah’ım! Yaşamak benim için hayırlı oldukça beni yaşat. Ölüm benim için hayırlı olunca da beni öl­dür."

"Toplumu çetin bir fitre ve imtihana tâbi tutmak istediğin zaman, beni bundan önce vefat ettir."

"Allah'ın tayin ettiği ecel geldiği zaman geciktiri­lemez. Buru bilsenize!" (Nûh Sûresi, 4. âyet)

"Ecel ne öne çekilebilir de de geciktirilebilir.” (A'râf, 34; Yûnus, 49; N-hl, 61; Hicr, 5; Mü'minûn, 43)

Hayır yapmak için, uzun yaşama isteğinin her zaman hayır yapmaya vesile olduğunu söylemek, mümkün değildir. Çünkü şartlar değişince, insanın irade ve isteğinde de değişmeler meydana gelebilir.

Bunu bildirmek üzere Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Kimi insanlar Allah'a söz vererek, "Eğer O, fazl ve lütfundan bize mal ve servet verirse, kesinlikle sadaka verecek ve yararlı kimselerden olacağız." derler. Fakat, Allah, kendi fazl ve lütfundan onlara mal ve servet verdiği zaman cimrilik eder, yüz çevirir ve söz­lerinden dönerler. Allah da kendisine verdikleri söz­den döndükleri ve yalan söyledikleri için kalplerine kıyamete kadar sürecek bir nifak yerleştirir." (Tevbe Sûresi, 757-77. âyetler)

Durum bu olduğuna göre, hayır yapmak için uzun yaşamayı temenni etmek veya istemek yerine, uzun yaşaması halinde hayır yapmayı niyet etmek, bunu karar haline getirmek ve kendini buna göre ha­zırlamak daha doğrudur. Çünkü kişi niyet ettiği hay­rı yapmaya muvaffak olmasa bile, niyetinden dolayı sevap alır.

Uzun yaşamayı ümitten de öteye götürüp kesin hüküm haline getirmek ve örneğin, "Ben falan yaşa kadar yaşayacağım." demek ise, hem kadere karşı bağışlanmaz bir saygısızlık hem haddini bilmezlik hem de yalan ve boş bir laftır. Çünkü kimin hangi ya­şa kadar yaşayacağını takdir ve tayin eden Allah teâlâ dır. Ve onun takdir ve tayin ettiği yaşı değiştirmek de kimsenin güç ve kudreti dahilinde değildir.

Başlamış olduğu bir hayır ve ibadet için, "Onu ta­mamlayacağım." demek de doğru değildir. Çünkü bu sözde de hem tûl-i emel, hem de kadere saygısızlık vardır. Doğru olan, "Allah dilerse veya muvaffak ederse onu tamamlayacağız." demek veya kendi kendine böyle düşünmektir.

- ACELE ETMEK İKİ TÜRLÜDÜR.

Birisi işe başlamak, birisi de işi bitirmek içindir. Başlamak için acele etmek zamanla ilgili, bitirmek için acele etmek ise, fiille ilgilidir. Bu sebeple, bir amel, hayır ve ibadet için belli bir zaman söz konusu ise, bu zamanı beklemeden işe başlamak işi zamansız ve uygunsuz yapmak demektir. Bu da bu şekilde ya­pılan işin bazen tümden geçersiz olması, bazen de maksadı tam karşılamaması sonucunu doğurur.

Bir Arap kabilesinin heyeti Allah Resulünü ziyaret etmeye gelmişlerdi. Mescid kapısında develerin­den inince, hemen içeri girip onu görmenin istek ve heyecanına kapıldılar. Bu sebeple, üst ve başlarını te­mizlemeden ve kılık kıyafetlerini düzeltmeden içeri girdiler. Ancak onlardan bir tanesi (Cerir ibni Abdul­lah), Allah Resulünü ziyaret etmenin sadece bir istek ve heyecan meselesi olmadığını, bunu yaparken bu büyük (ve en büyük) insana karşı saygılı bir vaziyet takınmak da gerektiğini düşündü. Bu sebeple, önce üst ve başını temizledi, kılık ve kıyafetini düzeltti ve ondan sonra içeri girip ziyarette bulundu.

Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm, arkadaş­larından geri kalan ve fakat derli toplu ve düzenli bir şekilde gelen bu zata daha fazla ilgi gösterdi ve tutumunu onaylamak maksadıyla ona şu iltifatta bulundu:

"Sende Allah Teâlâ’nın hoşlandığı iki haslet var­dır. Bunlar hilim ve teenni’ dir."[3]

 Ancak zamanı gelmiş ve şartları oluşmuş işler (özellikle din ve âhiret işleri) için acele etmek kötü değildir. Aksine, bu türlü acele yerine göre farz, yeri­ne göre de sünnet ve fazilettir. Bu sebeple, örneğin şöyle denilmiştir:"

Namazın vakti çıkmadan onu kılmaya ve ölü­mün vakti gelmeden tevbe etmeye acele et." Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm da şöyle buyurmuştur:

"Üç şey için acele edin. Bunlar vakti gelen nama­zı kılmak, uygun bir tâlibi çıkan kızı evlendirmek ve ölen cenazeyi defnetmektir."

 Bir iş ve amele başlamadan önce acele etmemek o işin mahiyetini, hayır mı şer mi olduğunu, nasıl yapıl­ması gerektiğini anlamak ve onu en güzel ve maksada en uygun biçimde yapmanın yol ve yöntemini tespit etmek bakımından önemlidir. Çünkü hayır suretinde görünen nice şerler bulunduğu gibi, yanlış yol ve yön­temlerle yapılan hayırlar da şerre dönüşebilirler.

Örneğin, acele ederek önüne gelen yemeği yiyen bir kimse, haram bir yemek yemiş olabilir. Acele ede­rek (meseleyi anlamadan) konuşan bir kimse, yanlış ve haksız bir söz söyleyebilir. Acele ederek karar ve­ren bir kimse, dünya ve âhireti için hüsran olan bir yola girmiş olabilir.

Bir iş ve ameli bitirmek için acele etmek ise, onu eksik yapmaya sebep olur. Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm, münafıkların namaz kılışını tarif eder­ken şöyle buyurmuştur:

"Onlar, namaz vakti girince acele etmezler. Bu se­beple, namazı son dakikaya kadar geciktirirler. O za­man onu kılmaya başlarlar ve kılarken acele ederler. Secdeleri yaparken de horozun gagasıyla yaptığı gibi, alınlarını süratle yere vurup kaldırırlar."

Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm şunları da söylemiştir:

"Acele eden işi yanlış yapar."

"Teenni Allah Teâlâ’dan, acele ise şeytandan­dır."[4]

Acele etmek şöyle tarif edilmiştir: "Bir iş akla ge­lince, onun mahiyetini anlamadan ve onun hakkında doğru bir fikir ve karar oluşturmayı beklemeden his ve duyguların itmesiyle onu yapmaya kalkışmak­tır."[5]Acele etmeye "taassüf” de denir. Acele etme­nin ve taasüf ün zıddı olan teenni ise, bir işi yapmak için his ve duygularla hareket etmemek, onun hak­kında doğru bir fikir ve kararın oluşmasını beklemek­tir. Ancak olay açıklık kazanınca, artık hareket etmek lazımdır. Çünkü kalpte bir hayır yapma arzusu uya­nınca, onunla birlikte nefis ve şeytan da uyanırlar ve araya girip o arzuyu değiştirmeye, çarpıtmaya, boz­maya çalışırlar. Bu sebeple, geç davranmak o arzunun sönmesi veya bozulması ve mahiyet değiştirmesiyle sonuçlanabilir. Ayrıca, başta ölüm olmak üzere, hay­rın önüne geçebilen çeşitli haricî engeller de vardır.

Geç davranmaya da "kesel" denir. Keslânlık da denilen bu huydnn da uzak olmak lâzımdır. Allah Re­sûlu Aleyhissalatü vesselâm şöyle duâ etmiştir:

"Allah'ım! Keselden sana sığınırım”[6]

- HASET

Haset; tâatları bozan, sevapları yakan, boş yere yorulmaya ve üzülmeye yol açan, lezzeti olmayan günahlar kazandıran, kalp körlüğüne sebep olan bir âfettir. Haset eden kişi için dalâlet, şaşkınlık ve hüs­ran olarak şu yeterlidir ki, kendisi Allah Teâlâ’nın ni­metine düşman, iradesine muhalif ve hükmüne kız­gındır. Bunları değiştirmeye ve etkilemeye de gücü ve kuvveti yeterli değildir.

Haset; Allah Teâlâ’nın müslüman kardeşine verdiği bir nimetten, ona yaptığı bir lütuf ve iyilikten ra­hatsızlık duymak ve bunun yok olmasını arzu ve te­menni etmektir. Bu arzu ve temenniyi fiil haline getir­meye kalkışmak ise, zulüm ve tuğyandır.

Hasedin zıddı müslümanlar için iyilik istemek ve sahip oldukları nimetlerden dolayı sevinç duymaktır. Bu olgun hâle de "nasihat" denir. Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm bir hadiste, "Din nasihattir." bu­yurmuştur. Sözlü nasihat da bu nasihatin bir tezâhürü ve boyutudur. Çünkü müslümanlara sözlü olarak nasihat etmek, onlar için iyilik dilemekten kaynakla­nır. Bu vasıf, en mükemmel şekilde peygamberlerde bulunmuştur. Onun için bunlar, insanları Allah Teâlâ’ya iman ve itaat etme yoluna çağırırken şöyle de­mişlerdir:

"Ben size Allah'ın mesajlarını iletiyor ve size na­sihat ediyorum."  (A'râf Sûresi, 62. âyet)

"Ben size Rabbimin mesajlarını iletiyor ve sizin için güvenilen bir nasihatçi görevini yapıyorum." (A'râf Sûresi, 68. âyet)

"Ey kavm! Ben size Rabbimin mesajlarını ilettim ve size nasihat ettim. Fakat siz nasihat edenleri sevmezsiniz." (A'râf Sûresi, 79. âyet)

Hasetten kurtulup nasihat vasfını kazanmak için, Allahın "fâil-i muhtâr" olduğunu (kendi ser­best iradesiyle hareket ettiğini), hâkim olduğunu (ne­yi niçin yaptığını çok iyi bildiğini ve boşuna bir iş yapmadığını), Müslümanlara değer verdiğini, onları mutlu etmeyi taahhüt ettiğini, onlara yapılan iyilik ve kötülükleri kendisine karşı yapılmış saydığını düşün­mek lâzımdır.

Haset etmemek gibi, hasedi tahrik etmemek de gereklidir. Hasedi tahrik etmek Allah Teâlâ’nın verdi­ği nimetlerle şımarmak, onları başkalarının zararına kullanmak ve bunlar için eziyet vasıtaları haline ge­tirmektir. Bundan dolayı, Musa Aleyhisselâm Firavun ve kavminin nimetleri bu şekilde kullandıklarını gö­rünce haset etmemiş, fakat bundan duyduğu kızgın­lığı şikâyet ve beddua haline getirerek şöyle demiştir:

"Rabbimiz! Sen Firavun ve çetesine dünya ziyne­ti ve serveti verdin. Onlar da bunu halkı senin yolun­dan saptırmak için kullanıyorlar. Rabbimiz! Mallarını helâk et, kalplerini de katılaştır. Elemli azabı görünce­ye kadar iman etmesinler." Böylece nimeti yanlış bi­çimde kullanmanın cezasını her iki âlemde de çeksinler.” (Yûnus Sûresi, 88. Âyet Not: Nimetlerin kötülük, günah, zulüm ve eziyet aracı haline getirildiğini gören herkesin içinden geçen de böyle bir bedduadır.)

-KİBİR

Kibir helâk edici ve yıkıcı bir âfettir. Bu âfet ön­ce İblis'i helâk etmiş ve onun dünya ve âhiretini yıkmıştır. Diğer bütün kibir sahipleri de bu kötü huyla­rı yüzünden helâket ve felâket yoluna girmişlerdir. Kibir zulüm ve günahlardan başlayıp küfre giden bir yoldur. Bu yüzden Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"O kibirlendi ve kâfirlerden oldu." (Bakara Sûresi, 34. âyet)

Bil ki, kibir kendi nefsini kulluk seviyesinin üs­tünde görmek ve çevresindeki diğer varlıklardan üs­tün olduğuna inanmaktır. Kibir, iman ve tevazu tok­mağıyla kırılmazsa, isyan, tuğyan, zulüm, israf, huy­suzluk ve aşırılıklara yol açar. Kibirli insanlar, kendile­rinden başka bir kimseye hak tanımazlar ve başkaları için tanımış hakları çiğnemekte bir beis ve sakınca görmezler.

Kibrin zıddı ise tevâzudur. Tevâzu, hakka karşı gelmekten, hukuka karşı inatçılık yapmaktan ve ken­di nefsini Allah Teâlâ’nın diğer yaratıklarından üstün görmekten sakınmaktır. Kibrin çıkan merdiven basa­makları gibi dereceleri bulunduğu gibi, tevazuun da inen basamaklar gibi dereceleri vardır. Bu sebeple, tevâzuun vasat derecesi kendini herkesle eşit durumda görmek iken, onun daha ileriki bir aşaması kendini bütün yaratıkların altında görmektir. Müridlerini bu ideâl seviyeye çıkarmaya çalışan bir mürşide, "Kendi­mizi uyuz bir köpekten de mi aşağı görelim?" dedik­lerinde, kendisi şöyle demiştir:

"Evet, öyle görün. Çünkü, siz imansız ölüp ce­henneme giderseniz, ateş içinde kanlı irinli uyuz kö­pekler haline gelir ve ebede kadar havlarsınız.”

Kibir kusurundan kurtulup tevâzu erdemini ka­zanmak için kendi başlangıç ve sorunu düşünmek lâ­zımdır. Çünkü insanın başlangıca bir kirli sudur. Ce­sedi itibarıyla sonu da ölüp toprak haline gelmektir. Hatta uzak başlangıcı da topraktır. Onun için Allah teâlâ, insanların dikkatlerini başlangıç ve sonlarına çekmiş ve örneğin şöyle buyurmuştur:

"insan hangi şeyden yaratıldığına baksın. O atı­lan bir sudan yaratılmıştır." (Târık Sûresi, 5. âyet)

"İnsan, kendisini bir bulanık sudan yarattığımızı bilmez mi?" (Yâsin Sûresi, 77. âyet)

"Sizi topraktan yarattık sonra yine toprağa iade edeceğiz.” (Tâhâ Sûresi, 55. âyet)

Başlangıcı ve sonu toprak iken, bu ikisi arasında dünya hayatı denilen kısa bir hayatı yaşayan insan, burada görüp geçirdiği hadiselere bakarsa, bu hayat­ta da kibir ve gurur gerektiren bir durum bulunma­dığını görür. Çünkü gerek kendi vücudunda ve gerek dış âlemde tecrübe ettiği her şey, onun âciz ve çaresiz bir mahluk olduğunu gösterir.

 

[1]  Bu haklı teşhise kim itiraz edebilir? Teşhis edilen bu il­let, kanser gibi müslümanların çoğunu ve özellikle kalbur üstü tabakayı, ulemayı, meşayihi ve sulehayı çürütmüştür. Bunlara bakıyorsun, namaz tamam, hatta fazla; oruç tamam, hatta ilâve; hac tamam, hatta iki üç senede bir tekrar ve hemen her sene um­re. (Çünkü bu mübarekler, Allah ve Resulünün ayrılık ve hasre­tine dayanamıyorlar!) Zikir, takke, teşbih de o biçim. Fakat içle­ri harap, kalpleri virane, duyguları paslı, hisleri kirlidir. Hırs, ta­mah, vicdansızlık, duyarsızlık, merhametsizlik ve enaniyet batağındadırlar. Hele enaniyet, hele enaniyet! Boynu kırılası enani­yet! Enaniyetle meşhur olan Firavun aleyhilla'ne bunların yanın­da yaya kalır. Ben hayatımda oldukça az insanla tanıştım. Sözde usta olan bu insanlar arasında da çok az enaniyetsiz insan gör­düm. Çok kere de enaniyetten en çok yakınanları en fazla enani­yet sahibi buldum. Ve anladım ki, insanlar söylediklerini kendi­leri duymazlar. Ehl-i dünyayı bırakın! Onlar kendilerine cehen­nemi seçmişlerdir. Buna göre, tabi ki, onlarda cehennem ahlâkı veya ahlâksızlığı olacaktır. Fakat ya, cennete talip olan bazı Müslümanlara ne oluyor ki, zaman zaman ahlâksızlıkta cehennem ehliyle rekabet ediyor ve onlarla at başı gidiyorlar? Her şeyi çift yaratan yüce yaratıcı, bereket versin ki, bu müslümanların ya­nında, gerçekten İslâm ve cennet ahlâkını yaşayan müslümanlar da yaratmıştır. Öncekiler sirke ve hatta zehir gibi bir ahlâk ve davranış biçimi gösterirken, bunlar bal ve şeker gibi bir yakla­şım sergilerler. Onun için, bu fakir çok kere, ıssız ve karanlık bir mağaraya kapanıp orada ölmeyi temenni ederken, bu sonraki­lerden bir tane ile tanışınca, kendi kendime, "Hayır! Madem ki, sirke ve zehir olmuş bu toplumda böyle bal ve şekerler de var­dır, öyleyse, onların arasında yaşamak ve onlara hizmet etmek lâzımdır." derim.

[2]  Tevbe etmek, bazılarının zannettikleri gibi, "tövbe, töv­be!" demek değildir. O, pişmanlık duyarak günahları terk et­mektir.

[3] Müslim .

 Not: Teenni, acele etmemektir.

[4]  Münzirî/ Terğib ve Terhib, 3/418.

[5]  Bu tarif, işe başlamadan önceki acelenin tarifidir. İş için­deki acele ise, işi adap ve erkânına göre değil, çabuk bitirmeye çalışmak: tır.

[6]  Bazı kimseler, özellikle hayır işlerinde son derece keslândırlar. Onun için, hep "Biraz daha dursun." derler. Ve sonun­da, hayır yapma fırsatını kaçırırlar. Hayır yapma fırsatları uçan kuşlar gibidirler. Kuşlar bir yere konsalar bile, hep orada dur­mazlar. Onun için, elini çabuk tutmak lâzımdır.

Bil ki, bu dünyada var olmanın ve buradaki ha­yatı yaşamanın gayesi marifetullah'tır. Peygamberle­rin gönderilmesi de Allah Teâlâ’yı tanımak demek olan marifetullah'ı tesis ve temin etmektir. Mârifetullah güzel ahlâkın da temeli ve kaynağıdır. Çünkü in­sanlar, Allah Teâlâ’yı tanıdıkları ölçüde güzel ahlâka önem verirler.[1] Güzel ahlâk da insanları mutlu et­menin tek yoludur.

Güzel ahlâkı bir ağaca benzetirsek, bu ağaç üç kısımdan oluşur. Bunlardan birincisi marifetullahtır. Mârifetullah, ahlâk ağacının kök ve gövdesidir. İkin­cisi güzel huylardır. Bu huylar, ahlâk ağacının dal ve budaklarıdır. Üçüncüsü de mutluluktur. Mutluluk bu kutsal ağacın tatlı meyvesidir.

Mârifetullahın, yani Allah Teâlâ’yı tanımanın önündeki en büyük engel, kalbin O'ndan başka şey­lerle meşgul olmasıdır. Bu sebeple, mârifetullah ka­zanmak için, önce kalbi yabancı unsurlardan temizle­mek lâzımdır. Bu temizlik yapılmadığı sürece, mârifetullah kazanmak mümkün değildir. Kur'ân-ı Ke­rim'de kalp temizliğinin önemine işaret edilerek şöy­le buyurulmuştur:

"Kıyâmet gününde mal ve evlat, ancak kalpleri­ni temiz tutanlara fayda verirler." (Şuarâ Sûresi, 89. âyet)

Marifet ile güzel ahlâkın beraber ve paralel ol­duklarının en güzel delili Allah Resulüdür. Çünkü onun marifeti en yüksek olduğu için ahlâkı da en gü­zel olmuştur. Bu sebeple, Kur'ân-ı Kerim'de ona hita­ben, "Sen büyük bir ahlâk üzerindesin." (Kalem Sûresi, 4. âyet) Buyurul­muştur. Kendisi de "Ben Allah Teâlâ’yı hepinizden daha çok tanıyan ve O'ndan daha fazla korkanım." buyurmuştur.

Marifet ve güzel ahlâkın birbirini tamamladıkları şu âyette de vurgulanmıştır: "Güzel söz Allah Teâlâ’ya doğru yükselir. O, sâlih ameli de yükseltir."  Bu âyetteki güzel sözden maksat, lâ ilâhe illallah kelimesidir. Bu kelimenin mâna­sı ise tevhid ve marifettir. Tevhid ve marifet de salih amelin kemiyet ve keyfiyetini yükseltir. Güzel ahlâk da salih amel cümlesindedir. Hatta o, bütün salih amellerin kökü ve kaynağıdır. Salih ameller, faydalı işler ve doğru ilişkiler güzel ahlâkın dal ve meyvele­ridir.

Güzel ahlâk şu unsurlardan oluşur:

1)- Hikmet.

 Hikmet, olgunlaşmış akıldır.[2] Bu akıl, hak ile batılı, doğru ile yanlışı, zararlı ile yararlı­yı birbirinden ayırır. Olgunlaşmamış akıl ise, bunları birbirine karıştırır veya birini diğer birinin yerinde görür.

2)-Şecâat.

Şecâat veya cesaret, olgunlaşmış gazap ve kızgınlık duygusudur. Bu duygu hâm iken nefsin emrindedir. Fakat olgunlaşınca hikmetin emri altına girer ve onun işaretiyle hareket eder. O, bu haliyle, eğitilmiş bir köpek gibidir. Hikmet ona, "Saldır!" der­se saldırır, "Dur!" derse durur. Gazabın hâm şekli zu­lüm ve yıkım aracı iken, olgun şekli adaletin kılıcıdır.

3)-İffet.

 İffet olgunlaşmış şehvet duygusudur. [3]  

Bu da gazap duygusu gibidir. Ham iken nefsin hiz­metçisidir ve her türlü kötülüğe rağbet eder. Fakat, ol­gunlaşınca, hikmetin hizmetine girer ve onun işare­tiyle doğru ve faydalı olan şeylere karşı uyanır, yanlış ve zararlı olan şeylere karşı uyur.

Bu hasletlerin olgunlaşmamış şekilleri, ifrat ve tefrit halleri de kötü ahlâkı meydana getirirler. Bu du­rumdaki akıl, bazen yanlışları doğru, bazen doğrula­rı yanlış bulur. Bazen ortadaki kesin gerçeği görmez, bazen de dünyada ihtimali bulunmayan şüpheler icâd eder. Bazen önündeki tuzakların farkına varmaz, bazen kendisi hile ve tuzaklar kurar. Gazap ve şehvet duyguları da bunun gibi, ya doğru çizginin altında kalır veya onun üstüne çıkarlar.

Bil ki, hakîm olan Allah teâlâ, insanlara akıl, ga­zap ve şehveti gerçekleri tanımak, faydalı şeyleri celp etmek ve zararlı şeyleri defetmek için vermiştir. Ancak bu yetenek ve duyguları gayelerinden saptırmak ve hatta bütünüyle ters ve zıt maksatların tahsili içir kullanmak da mümkündür. Bu durumda, kötü ahlâk denilen olgu ortaya çıkar. O zaman akıl hile ve şey­tanlık aracı, gazap zulüm ve haksızlık vasıtası, şehvet nefse hizmet ve esaret vesilesi haline gelirler.

-Akılla ilgili ahlâksızlığın en kötüsü şirk ve inkârdır.

Allah teâlâ, bu türlü akıl sahiplerine hitap-ı itap (azarlayıcı hitap) tarzında şu sözleri yöneltmiştir:

"Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah'ın varlı­ğında şüphe mi vardır?"

 "Yaratmayı başlatan, sonra onu tekrarlayan kim­dir? Gökten ve yerden size rızk veren kimdir? Bu Al­lah'tan başkası mıdır? Yoksa, onunla beraber başka ilâhlar da mı vardır? De ki: Bunları iddia ediyorsanız, kanıt ve delilinizi getirin.'' (Neml Sûresi, 64. âyet)

-Gazapla ilgili ahlâksızlığın en kötüsü Hakka karşı gelmektir.

Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Bazı kimselere "Allah'tan korkun!" denildiği za­man, kızgınlıkları artar. Bunlara cehennem kâfidir. O ne kötü (ne korkunç) yerdir!" (Bakara Sûresi, 206. âyet)

-Şehvetle ilgili ahlâksızlığın da en kötüsü de zina isteğidir.

Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Zinaya yaklaşmayın. O açık bir çirkinlik ve kötü bir yoldur!" (İsrâ Sûresi, 32. âyet)

Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm da şöyle buyurmuştur:

"Zina eden kişi, zina ederken mü'min değil­dir."[4]

- TEVAZU VE TEVHİDİN HAKİKATİ

Bil ki, tevâzu da güzel huylardandır. Çünkü o, benlik duygusunun akıl ve hikmetin emrinde kulla­nılmasıdır. Bu sebeple o, inat etmeden ve zorluk çıkarmadan "hakk"a eğilmek ve onu kabul etmektir. Hak ise, hem Allah Teâlâ’nın özel bir ismidir, hem de bütün hukuk ve doğruların genel ismidir. Onun kar­şıtı batıl kelimesidir. Batıla eğilmek ise tevâzu değil, zillet ve dalâlettir.

Tevâzu, hak karşısında benlik davasından vaz­geçmektir. Bu sebeple, bu huya sahip olan bir kimse, ne haksız bir şekilde övülmekten dolayı sevinir, ne de haklı bir şekilde yerilmekten dolayı kızgınlık ve dar­gınlık gösterir. Halkın konuşmasını Hakkın konuştur­ması (intak-i Hak) olarak gören gerçek muvahhitler ise, haksız övülmeyi bir imtihan, haklı yerilmeyi de hata ve günahlara işaret şeklinde değerlendirirler. Haklı övülmeyi de bir teşvik ve devam emri olarak kabul ederler.

Şöyle denilmiştir:

Mütevâzı olan kimse, kendi benliğini görür; fa­kat onu hakkın önünde eğer. Muvahhid ise yalnız Al­lah Teâlâ’yı görür. Onun için kendi benliğini de görmez. Muvahhitlerin huyu, Allah Teâlâ’nın her türlü (acı, tatlı) takdirlerine rıza göstermek ve hepsinden aynı derecede memnun olmak ve ruhanî lezzet duymaktır. Çünkü O'nun takdiri olmaları açısından bun­ların hepsi aynı şeylerdir. Bu sebeple, muvahhitler, her şeyi Allah Teâlâ’dan bilirler ve O'ndan gelen her şeyi kendileri için bir lütuf ve ikram sayarlar. Bunlar varlık ve yokluğu, medih ve tenkidi, itibarlı ve itibar­sız olmayı aynı derecede görürler.

Mütevaziler ise, bunların hepsini aynı derecede görmeseler de Hakkın emri önünde eğilirler.

İmamlardan bir zat şöyle demiştir:

"Mârifetullah, muvahhid ve mütevâzi kimselerin kalplerinde bulunur. Bunlar, kalplerindeki marifet sa­yesinde, Allah Teâlâ’nın büyüklüğü karşısında zillet duyma halini kendileri için zatî (zattan ayrılmaz) bir sıfat haline getirirler. Bu sebeple, onlar ayakların altı­na atılsalar veya omuzların üstünde taşınsalar aynı tevâzu ve zillet duygusunu yaşarlar.[5] Bunlar, benlik ve varlık duymayı da bir çeşit şirk sayarlar. Çünkü

"Ben!" diyen ve var olan yalnızca Allah teâlâ dır."[6]

Tevâzu, hak olan her şeyi kabul etmektir. Hak olan bir şeyi kabul etmemek ise kibirdir. Kötü ahlâk­tan olan kibir kebire'dir.

[1]  -Dünyadaki bütün tecrübeler, bu hükmün doğruluğunu ispat edegelmişlerdir. Bundan dolayı, mârifetullah taşımayan in­sanlar güzel ahlâka hiç önem vermezler. Bu marifeti taşıyanlar da marifetlerinin derecesine göre ona önem verirler. En büyük marifete sahip olanlar peygamberler oldukları için, en güzel ah­lâk da onlarda bulunmuştur. Bu hakikati tescil etmek için, Allah teâlâ, Peygamberimize hitap ederek şöyle buyurmuştur: “Sen gerçekten büyük bir ahlâk üzerindesin." (Kalem, 4)

[2] Hikmetin çok tarifleri vardır. Bu demektir ki, hikmetin kısımları dc çoktur.

[3] Şehvet kelimesi Türkçede de kullanılır. Ancak Türkçede anlaşılan mânası asıl manasının az bir kısmıdır. Çünkü lügatte şehvet, zevk duygusuyla karışık istek demektir. Bu istek veya şehvet mide şehveti, uçkur şehveti, mcl şehveti, riyaset şehveti, meşhur olma şehveti, beğenilme şehveti, övülme şehveti gibi çok kısımları kapsar.

[4]  Müttefekun aleyh Not: Bu önemli hadisin devamı şöy­ledir: "İçki içen de içerken mü'min değildir. Hırsızlık yapan da bunu yaparken mü'min değildir."

[5]  Tevazu duygusu herkese karşı, zillet duygusu ise yal­nızca Allah teâlâ'ya karşı duyulur. Tevazu kendini halktan üstün görmemektir. Zillet ise kendini hiç görmektir. Kul ancak Rabbi- ne karşı kendini hiç görür. Halka karşı ise izzetini korur. Onun için Kuöân-1 Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "İzzet, Allah için, O'nun Resûlu için ve O'na iman edenler içindir." (Münâfikun, 8) Bir hikmetli sözde de şöyle denilmiştir: "Hiç kimse mabud ola­cak kadar senden büyük değildir ve abd olacak kadar senden küçük değildir."

[6]  Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: (Tâhâ, 14): "Ben Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana boyun eğip kul­luk et ve beni anmak için namaz kıl." Ve şöyle buyurulmuştur (Hâc, 62): "Çünkü var olan Allah’tır. O yüce ve büyüktür. Müş­riklerin taptıkları başka şeyler ise bâtıldırlar."

Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "Onlar ayakta iken, otururken ve uzanmışken Al­lah'ı hatırlayıp zikrederler ve göklerle yerdeki yara­tıklarda tefekkür edip "Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmamışsın. Seni boş iş yapmaktan tenzih ederiz." derler" (Âl-i İmrân Sûresi, 191. âyet)

 "Biz sana Kuran’ı indirdik ki, onu insanlara açıklayasın ve onlar da tefekkür etsinler."[1]

Tefekkürün mukaddimesi dinlemek,[2] uyanmak ve bilinenleri akla getirmektir. Sonucu ve meyvesi ise yeni bir ilim kazanmaktır. İlim de ya faydalı bir amel için gerekli bir vasıtadır veya bizzat mutluluk ve lez­zet veren bir şeydir.

Dinlemek, anlamak ve yararlanmak maksadıyla bir hikmetli söze, bir mev'iza ve nasihate kulak ver­mektir. Buna can kulağıyla dinlemek de denir. Çünkü yalnızca kulaklarını açmak anlamayı ve yararlanmayı sağlamaz. Kulak yoluyla alman bilgiler vacip cinsin­den iseler, onları dinlemek de vâciptir. Onun için Al­lah teâlâ şöyle buyurmuştur:

"Kur'ân okunduğu zaman susun ve onu dinleyin." (Âl-i İmrân Sûresi, 191. âyet) Bu bilgiler haram cinsinden iseler, onları dinlemek de haramdır. Müstehap olan bilgileri din­lemek müstehap, mekruh olan bilgileri dinlemek de mekruhtur.

Uyanmak, kalp ve iradenin çalışır hale gelmeleri­dir. Çünkü dinlemek ya bir şeyi yapmak ya da bir şeyden sakınmak şeklinde bir mesaj taşır. Uyanmak, bu mesajı uygulamak için içerde hazırlanmaktır. Mesaj bir emirse, onu dinlerken uyanmak da farzdır.

Böyle bir durumda kılını kıpırdatmamak günah işle­mektir. Allah teâlâ, verilen emir ve mesajlara karşı ka­yıtsız kalan kimseler hakkında şöyle buyurmuştur:

 “Onlar, sanki uzak bir yerden çağrılırlar." (Fussilet Sûresi, 44. âyet)

"Onların çoğunun söz dinleyip anladıklarını mı sanırsın? Onlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha beterdirler." (Furkan Sûresi, 44. âyet)

 

Dikkatle dinleyenler hakkında da şöyle buyur­muştur:

"Kalbi olan ve kalp uyanıklığıyla dinleyen kimse­ler için Kurân’ da nasihat ve öğüt vardır." (Kâf Sûresi, 37. âyet)

Bilinenleri akla getirmek ise, yeni bir ilim kazan­mak içindir. Çünkü bazı ilimler bazı ilimlerin sonuç­larıdırlar ve bunların terkiplerinden oluşurlar. Tefek­kür de bu sonuçlara ulaşmak için bu terkipleri yap­maktır.

Tefekkür etmek, vâcip olan ilimleri kazanmak için vâcip, haram olan ilimleri kazanmak için ise ha­ramdır. Müstehap ve mekruh olan ilimleri kazanmak için ise, konusuna göre müstehap veya mekruhtur.

Kalbe iman konusunda bir şüphe düşmüşse veya orada giderilmesi gereken bir yanlışlık oluşmuşsa, bunları giderinceye kadar tefekkür etmek de farzdır.

-TEFEKKÜRLE KAZANILAN İLİMLER TOPLUCA BEŞ KISIMDIR.

-Birinci kısım, imanın asıl ve rükünleriyle ilgili ilimdir.

Bu ilmi kazanmak farzdır. İmanın asıl ve rü­künleri ise Allah Teâlâ’ya, meleklere, kitaplara, pey­gamberlere ve âhiret gününe iman etmektir. Bunlarla ilgili ilmin kaynağı ve esas menba’ı Kurân-ı Kerim ve sahih hadislerdir. Burada tefekkür, bu ilmi bu kay­naklardan almak ve onların ışığında oluşturmak için zihnî çaba sarf etmektir.

-İkinci kısım ibadetlerle ilgili ilimdir.

İbadetler de bedene ve mala taalluk edenler olmak üzere iki kı­sımdır. Namaz ve oruç gibi ibadetler bedene, zekât, ti­caret ve malî işler de mala taalluk eden ibadetlerdir. Bu ilimden kişiyi ilgilendiren miktarı farz, ondan faz­lası sünnet ve fazilettir.

-Üçüncü kısım kötü ahlâk ilmidir.

Kötü ahlâk il­mi, kötü olan huyları tanıyıp kendisini onlardan kur­tarmak ve korumak için gereklidir. Ancak bu ilmi, ge­rektiğinden fazla öğrenmek câiz değildir. Çünkü bu, hem kıymetli olan ömür ve zamanı boş yere heder et­mek, hem de akıl, his ve duyguları kötü ve zararlı olan şeylerle meşgul etmektir. Böyle bir meşguliyet ise, bu şeylere karşı tepki yönündeki hassasiyeti kö­reltir ve giderek onlara alışmaya ve onları normal ve iyi bulmaya yol açar. (Uzun bir müddet gübreyi karış­tıran bir kimse, artık onun ne kokusundan ne de manzarasından iğrenmez. Aksine, bunlardan zevk ve lezzet alır.)

-Dördüncü kısım iyi ahlâk ilmidir.

İyi huylar ka­zanmak farz olduğu gibi, bunların neler olduğunu ve hangi yol ve yöntemlerle kazanıldığını öğrenmek de farzdır. İyi ahlâk ilminin önünde sınır ve tahdit yok­tur. Bu sebeple, bu ilim ne kadar ileri derecede öğre­nilirse, o kadar iyidir. Çünkü iyi olan şeyleri daha iyi öğrendikçe hem onlara karşı rağbet artar hem de on­ları daha doğru bir şekilde yapma ve yaşama imkânı doğar.

- Beşinci kısım duyularla ilgili ilimdir.

Duyular, dış âleme açılan pencerelerdir. Bu pencerelerden ge­len algılamaları tefekkür yoluyla ilim haline getirmek lâzımdır. Hayvanla insan arasında önemli farklardan birisi de burada ortaya çıkar. Çünkü, hayvan göz, ku­lak, dil gibi duyu pencerelerinden gelen algılamaları bedene ait maddî birer his seviyesinde tutar; insan ise, bunlardan aklî manalar çıkarır. Ancak, inançsız kimse sonuçta bunları yine maddî hislere çevirirken, şuurlu mü'min onlardan Allah Teâlâ’nın varlığı, büyüklüğü, kudreti, rahmeti ve diğer isim ve sıfatlarıy­la ilgili imanî ilimler elde eder.

[1] Nahl Sûresi, 44. âyet

Not: Bu âyetin açık beyanına göre, Kurân'da tefekkür etmek, Allah Resulünün açıklamalarını dinledikten ve ondan sonradır. Bu da o demektir ki, Kurân'da doğru tefekkürün malzemesi Allah Resûlunun hadisleridir. Bu duruma göre, Allah Resûlunun hadislerini atlayarak direkt bir şekilde Kurân'da tefekkür etmeye çalışmak yöntem olarak yanlıştır. Bu yanlış yöntemin meyvesi ise, Kurân'ı yanlış anlamak ve sapıtıp dalâlete düşmektir. Nitekim bu yöntemi uygulayan filozoflar, sûfiler ve kelâmcılar derecelerine göre sapıtmış ve yoldan çık­mışlardır. Zamanımızda da hadisleri bir kenarda bırakıp yalnız­ca Kurân'dan hüküm çıkarmak gayreti içine giren birtakım kimseler de sapıtmış ve ürettikleri görüşlerle İslâm'dan uzaklaş­mışlardır. Bunlar kendileri yoldan çıkmakla kalmamış, kendile­rini dinleyen cahil- cühelâ zümresini de yoldan çıkarmışlardır.

Bunların yaptıkları büyük kötülüklerden birisi de İslâm dinine ve mukaddesatına karşı saygısı bulunmayan bazı kimseleri Al­lah Resûlunun nur, hidayet ve bereket olan hadis-i şeriflerine dil uzatmak ve onları tahkir etmek yönünde cesaretlendirmeleridir.

Bunlardan birisi, hiç vicdanı sızlamadan ve kalbi ürpermeden böyle bir avarenin hadis-i şerifler için kullandığı şu ağır sözü tasdik makamında kitabına almıştır: "Hadis patentli hurafeler!"

Allah! Allah! Bu nasıl âlimdir, nasıl peygamber vârisidir, nasıl İs­lâm savunucusudur böyle! Benim burada bu saygısızlığa karşı kanım dalgalar gibi kabardı, taştı. O ise, gayet sakin, daha da ötesi, ferih ve fahur bir halde, Arşullahı titretebilen bu saygısız­lığı kitabına almıştır. Birilerinde iman yoktur, ama yine de kim­senin gizlisiyle uğraşmamak lâzımdır.

[2] -Burada, duyulan ve dinlenen söz üzerinde tefekkür et­mek tarif edilmiştir. Bunun yanında bir de görülen şey üzerinde tefekkür etmek vardır.

Bil ki, tevbe etmek günahkârlıktan itaatkârlığa, yanlış yoldan doğru yola dönmek demektir. Bu dö­nüş düşüncede, duyguda ve fiilde olmak üzere birkaç kısımdır. Tevbe etmek için, iki şeyi bilmek lâzımdır.

Birincisi yanlış yaptığını ve günah işlediğini bilmek­tir. Çünkü bunu bilmeyen bir kimse, tevbe etme ihti­yacını duymaz. İkincisi, tevbe etmenin farz olduğunu bilmektir. Tevbe etmek birçok âyet-i kerimelerle emredildiği için, önemli farzlardandır. Tevbe etmeyi em­reden bazı âyetler şöyledir:

"Yalnız Allah'a kulluk edin. Ben sizin için Onun tarafından açık bir uyarıcıyım ve Rabbinizden af di­leyip tevbe edin. O zaman O sizi belirlenen vakte (ölümünüze) kadar güzel bir şekilde yaşatacaktır. O, günah işlemeyen fazilet sahiplerine de bunun karşılı­ğını verecektir. Bundan yüz çevirirseniz, ben sizin için büyük bir azap gününden korkarım." (Hud Sûresi, 3. âyet)

"Ey kavim! Tevbe edip Rabbinizden af dileyin. Bunu yaparsanız, O, üzerinize bolca yağmur indire­cek ve kuvvetinize kuvvet katacaktır. Hal bu iken, tevbe etmekten yüz çevirip günahkârlıkta ısrar etmeyin." (Hud Sûresi, 52. âyet)

"Ey kavim! Allah'a kulluk ve ibadet edin. Sizin için O'ndan başka ilâh yoktur. O sizi yerden çıkarmış ve yerde yaşamak için size ömür ve imkân vermiştir. Öyleyse, tevbe edip O'ndan af dileyin. Benim Rabbim hiç şüphesiz yakındır ve (tevbeleri) kabul edendir." (Hud Sûresi, 61. âyet)

"Ey mü'minler! Hepiniz Allah'a dönüp tevbe edi­niz. Bunu yaparsanız iflâh olursunuz." (Nur Sûresi, 31. âyet)

"Ey iman edenler! Samimî bir şekilde Allah'a dö­nüp tevbe ediniz. O zaman umulur ki, O günahlarını­zı affeder ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere dahil eder." (Tahrim Sûresi, 8. âyet)

"Neden bu insanlar tevbe edip Allah'tan af dilemi­yorlar? Halbuki O, bağışlayıcı ve merhametlidir." (Mâide Sûresi, 74. âyet)

"Görmüyorlar mı ki, (günahlarından dolayı) sene­de bir veya iki kere başlarına belâ geliyor? Hal bu iken ne tevbe ediyorlar ne de kendilerine geliyorlar!" (Tevbe Sûresi, 126. Âyet Not: Bu âyet Asr-ı sadetteki münafıklar hakkında indirilmiştir. Hükmü ise her dönemdeki münafık, fâsık, gafil ve günahkârları kapsar.)

"Allah çokça tevbe eden ve temizlenen kimseleri sever." (Bakara Sûresi, 222. Âyet Not: Bu âyet, Peygamberimizin ashabı hak­kında indirilmiştir. Hükmü ise, tevbe ve temizliğe önem veren bütün müminleri kapsar.)

 - TEVBE ETMEK DÖRT UNSURDAN OLUŞUR.

 Bunlar; tevbe etmenin Allah Teâlâ’nın emri olduğunu düşünmek[1], pişmanlık duymak, günah işlemeyi bırakmak ve aynı günahı tekrar işlememeye karar vermektir.[2] Burada gerekli olan pişmanlık, günahı fiilen bırakma­yı sağlayacak güçte olan miktarıdır. Bu itibarla, bun­dan aşağısı pişmanlık sayılmaz. Bundan yukarısı ise, zorunluluk değil, fazilettir.

Kul tevbe ederken, bunu Allah Teâlâ’nın hidayet ve yönlendirmesiyle yaptığını düşünmek durumun­dadır. Çünkü Allah teâlâ, iman nasip etmedikçe inan­mak mümkün olmadığı gibi, tevbe nasip etmedikçe de tevbe etmek mümkün değildir. Allah Teâlâ’nın gü­zel isimlerinden birisi de "Tevvâb"tır. Mânası ise, tev­be etmeyi ilham eden ve samimî olarak tevbe edenle­ri affeden demektir.

Konusuna göre tevbe etmenin çok mertebeleri var­dır. Çünkü günahkârlıktan itaatkârlığa dönmek tevbe olduğu gibi, kalp ve zihni meşgul eden şeylerden sıyrılmak, güzel olan bir işten daha güzel olana yönelmek de tevbedirler. Bu sebeple Allah Resûlu Aleyhissalatü ves­selâm da çok tevbe etmiştir. Çünkü o, hiçbir mertebede durmaksızın Rabbine karşı daha güzel bir şekilde kul­luk etmek ve daha saf ve berrak bir zihin ve kalp at­mosferi içinde ibadet yapmak istemiştir.

Kurân-ı Kerim'de tevbe etmek "firar etmek", "inâbe etmek" ve "ihbât etmek" lâfızlarıyla da bildi­rilmiştir. Örneğin şöyle buyurulmuştur:

"Allah'a firar edin. Ben O'nun tarafından sizin için açık bir uyarıcıyım." (Zâriyât Sûresi, 50. Âyet Not: Bu sözü Nuh aleyhisselâm kendi kav- mine söylemiştir.)

"Rabbinize inâbe edin ve O'na teslim olun. Aksi takdirde, O'ndan size azap gelecek ve siz bu azaba karşı çaresiz kalacaksınız." (Zümer Sûresi, 54. âyet)

"İman eder, sâlih amel işleyen ve Rablerine ihbât eden kimseler cennet ehlidirler. Onlar cennette kalıcıdırlar." (Hud Sûresi, 23. âyet)

"İlâhınız tek bir ilâhtır. Yalnızca O'na teslim olun. İhbât edenlere müjdeler olsun!" (Hac Sûresi, 34. âyet)

Ancak bu lâfızlarla tevbe etmek arasında bazı in­ce farklar da vardır. Çünkü firar etmek kendi günah­larından kaçmak şeklinde olabildiği gibi, etraftaki günahlar ve günahkârlardan kaçmak şeklinde de olabilir. Idâbe etmek, tevbe etme şeklinde veya mutlak anlamda Allah Teâlâ’ya dönmek demektir. Ortada gü­nah varsa, inâbe etmek günahtan tevbe etmektir. Gü­nah yoksa, o zaman o, itaat etmek arzusundan dolayı dönmektir. İhbât etmek ise, inat ve ısrar etmeden ve zorluk çıkarmadan Hakka dönmek ve ona boyun eğ­mektir.

[1]  Bu şu demektir: Örneğin, bir kimse sağlığına zarar ver­diğini düşürerek bir kötülüğü terk ederse, bu iyi bir şey olmak­la birlikte tevbe sayılmaz.

[2]  İşlenmiş olan günah, kul hakkı ise, ayraca ondan helâl­lik almak da zorunludur.

Bil ki, insanda nefis, şeytan ve kötü şehvetler akıl, marifet ve hayır ilhamiyle çekişme halindedirler. Bu çekişmenin sonuçları büyük oldukları için, buna en büyük cihad denilmiştir. Çünkü cihadların ve savaşların büyüklüğü doğurdukları sonuçlara göredir. Bu sebeple, Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm can pazarının yaşandığı bir savaş­tan dönerken, ashabına, "Küçük cihad'tan büyük cihada döndük." buyurmuş­tur. Onun büyük cihad'tan kasdettiği şey, üçlü şer it­tifakı olan nefis, şeytan ve kötü şehvetlere karşı savaş­tır. Bu savaş kılıç, mızrak ve tüfekle değil, sabırla kazanılır. Sabır ise, üçlü şer ittifakının hücumu karşısın­da teslim olmamak ve onlara karşı direnip sebat et­mektir.

Bu sebat gösterildiği takdirde, akıl, marifet ve il­ham cephesi galip gelir. Kurân-ı Kerim'de bu cephe­deki üçlüye "Allah'ın hizbi" adı verilmiş ve onun ga­libiyeti için çalışmak gerektiğini bildirmiştir.[1]

Sabır gerçekleştiği takdirde, yapılması gereken işler de kolaylıkla yapılır sabır iki şeyle gerçekleşir.  Bunlardan birisi, sabır gerektiğine inanmaktır. İkinci­si ise, riyâzet yapmaktır. Riyâzet, iradeyi tâat ve hayır yönünde kuvvetlendirmek ve nefsi tâat ve hayra alış­tırmak için temrinler ve alıştırmalar yapmaktır. Diğer bir ifade ile, riyâzet, kolay olan tâat ve hayırlardan başlayarak devamlı ve ısrarlı bir şekilde daha zor olanlara doğru ilerlemek ve açılmaktır. Bu olay, tıpkı vücudu uygun sporlarla güçlendirmek ve onu zor iş­lere elverişli hale getirmek gibidir. Ancak riyazet ça­lışması vücut üzerinde değil, irade ve nefis üzerinde­dir. Bu çalışmanın sonunda irade iyice güçlenir, nefis de tamamiyle itaat altına alınır.[2]

Tehzip, nefsi kötü sıfatlardan arındırmak mânası­na geldiği gibi, onu imtihan etmek ve ne durumda ol­duğunu anlamaya çalışmak mânasına da gelir. Basire­ti açık ve himmeti yüce kimseler, nefsin kuru iddiala­rına kanmazlar. Bunlar fiilen ispatlanmamış tabalara iltifat etmezler. Bunlar, nefsin her iddiasına karşı, "Doğru iseniz, delilinizi gösterin." (Bakara, 111; Enbiyâ, 24; Nemi, 64;) Âyetini okurlar ve iddiacı nefislerini ispata davet ederler.

Sabır, imanın yarısıdır. Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyurmuştur: "iman iki yarımdan olu­şur. Bu yarımlardan birisi sabır, birisi de şükürdür."

[1]  Mâide, 56; Mücâdele, 22.

 Not: Bazı kimseler ve cemaat­ler kendi kendilerini büyütmek için, büyük isimler kullanırlar. Ancak, mânası gerçekleşmedikçe, kuru bir ismi kullanmak kim­seyi büyütmez. Onun için, şu veya bu büyük isme heves duyan­lar, onun mânasını da kendilerinde gerçekleştirmeye çalışmak zorundadırlar. Aksi takdirde, isim gâsbı ve hırsızı durumuna düşerler. Böyle bir durumda, fâsık bir adama Müttaki ismini ver­mek, onu ne kadar yüceltirse, Allah'ın emirlerini çiğneyen bir fırkaya Allah'ın Hizbi demek de onları o kadar yükseltir. Mâna ve hakikati önemseyenler, lâfız, şekil ve kalıbı ikinci derecede görürler. Fakat manadan iflas edenler, Zâhire dönük bu şeyler üzerinde titrerler. Şekilcilik, merasimcilik denilen olaylar da mananın iflâsı sonunda revaç bulmaya başlar. Bir ara "nur" ismi ve ondan türetilen isimler dikkatimi çekmişti. Çünkü bu isimler ço­cuk isminden dükkân ve firma isimlerine kadar çok sahalarda

 

[2]  Riyazetin esası farz ve sünnet olan ibadetleri dikkat ve disiplin içinde yapmaktır. Nefis bunlarla tam ıslah olmazsa, bundan sonra daha sıkı perhizler, halvetler ve temrinler uygula­nır. Ancak bunlar yapılırken, vücut veya akla zarar veren yön­temlerden sakınmak lâzımdır. Aksi takdirde, sonuç almak müm­kün olmadığı gibi, bunlardan ileri gelen bir sürü zarar ve sıkın­tılarla uğraşmak durumu da ortaya çıkar. Yarım kafa ve yarım vücut halindeki insanlar, her meslek ve toplum için sorun oluş­turmuşlardır. Kör ve sağırlar asırları tahrip, nesilleri ifsat ve telef etmişlerdir. Ahir zamanın en büyük belâsı olan Deccal'ın da bir gözü kördür. Şaşılacak şeydir ki, bazı kimseler vücutlarındaki sakatlıkları büyüklüklerine işaret gibi göstermişlerdir. "Ceha­letin ol mertebesi sehl olmaz."

Bu satırları yazarken, sakatlığı bir kusur ve sorun gibi gös­termenin toplumda büyük bir oran oluşturan vücut özürlüsü vatandaşları rahatsız edip etmeyeceğini düşündüm. Sonra din nazarında da her türlü kusurun eksiklik demek olmadığını, bun­lardan bir kısmının bir imtihan olduğunu, sabır göstermek sure­tiyle imtihanı kazananların büyük derecelerle mükâfatlandırılacağını bildiren şu âyet-i kerime aklıma geldi: "Sizi vücudunuz­dan biraz eksiklikle imtihan edeceğiz. Buna Sabredenleri müjde­le. Onlar için Rablerinden dereceler ve rahmet vardır." (Bakara, 155) Ancak, bunun yanında, Kurân-ı Kerim gözlü ve körlerin, duyan ve sağırların bir olmadıklarını da söylemiş ve küfürle dalâlet ehlini kör ve sağır olarak vasıflandırmıştır. (En'âm, 50; Gâfir, 58; Hud, 24;) Bir âyette de şöyle buyurmuştur: " Kusur olan gözlerdeki körlük değil, kalplerdeki körlüktür." (Hac, 46) Bizim görüşümüz de Kurân'ın görüşüdür.

Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Mü'min iseniz benden korkun." (Âl-i İmrân Sûresi, 175. âyet)

"İnsanlardan korkmayın, benden korkun." (Mâide Sûresi, 44. âyet)

Bil ki, korkmak elem ve hüzün duymak gibi, kalbin büzülmesi, kanın çekilmesi ve neşenin bozulması halidir.

 Sebebine göre korkmak üç kısımdır:

Birincisi ve en üstün olan kısım, Allah Teâlâ’nın uluhiyet ve azamet sıfatlarını düşünmekten hâsıl olan korkudur. Çünkü Allah Teâlâ’nın sınırsız bir güç ve kudrete sahip olduğunu ve istediği her şeyi yapabil­diğini, dilediği kimseyi aziz, dilediğini zelil ettiğini, razı olduğu kulunu kendine yakın tuttuğunu, kızdı­ğını uzaklaştırdığını, bunları yaparken de kimseye hesap vermek veya bir mülahazaya takılmak gibi bir durumda olmadığını düşününce, bundan zorunlu olarak korku doğar. Bu korkuyu duymak farzdır. O aynı zamanda, Allah Teâlâ’ya iman etmenin sağlıklı olduğunun da belirtisidir.

Amellerini çok görüp bundan dolayı ucup ve gu­rur duyan ve Allah Teâlâ’ya karşı nazlanmak temayülünde olan kimselerle herhangi bir sebepten dolayı kendilerini O'nun azap ve gazabından emin hisseden kimseler için bu korku hem lüzumlu hem de çok fay­dalıdır. Çünkü bu korku, onlara hadlerini bildirir ve onları kulluk zeminine indirir. Kendilerini emin his­sedenler de bu sayede Allah Teâlâ’nın azap ve gaza­bından emin olunamayacağını anlarlar. Kur'ân-ı Ke­rim'de şöyle buyurulmuştur:

"Gökte olanın sizi sarsılıp açılan yere batırmaya­cağından mı emin oldunuz? Yoksa, gökte olanın üze­rinize taş yağdırmayacağından mı emin oldunuz?" (Mülk Sûresi, 16-17. âyetler)

"Kendilerini Allah'ın azabından emin mi görü­yorlar? Allah'ın azabından ancak hüsrana uğrayanlar, kendilerini emin görürler." (A'râf Sûresi, 99. âyet)

İkinci kısım, nimetin geri alınmasından kork­maktır. En büyük nimet de iman olduğu için, bu kor­ku en çok imanın selp edilmesi ihtimali üzerinde yo­ğunlaşır. Kur'ân-ı Kerim'deki şu duâlar, bu korkunun ifadesidirler:

"Rabbimiz! Bizi hidâyet ettikten sonra, kalplerimizi saptırma. Ve bize kendi tarafından bir rahmet ver." (Âl-i İmrân Sûresi, 8. âyet)

"Rabbimiz! Üzerimize sabır ve sebat yağdır, ayaklarımızı sabitleştir, küfür ve kâfirlere karşı bize yardım et." (Bakara Sûresi, 250. âyet)

Bu ikinci kısım korku, nimetleri görmeye, onlar­dan dolayı Allah Teâlâ’ya minnet duyup şükretmeye ve nimetleri doğru kullanmak için titizlik göstermeye vesile olur.

Üçüncü kısım, günahlara karşı va'dedilen ceza­lardan ve azaplardan korkmaktır. Bu korku da kulu emredilen şeyleri yapmaya ve nehyedilen şeylerden sakınmaya sevk eder.

Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm bu korkuyu kastederek şöyle buyurmuştur:

"Korku, Allah Teâlâ’nın kamçısıdır. Kullarını onunla yönetir."[1]

Bu kısımlarıyla korku, bir kalp amelidir ve seva­bı vardır.[2]

Kurân-ı Kerim'de korku "işfak" ve "huşû"' lâfız­larıyla da dile getirilmiştir.

Örneğin şöyle buyurulmuştur:

"Cennete namzet olan mü'minler, Rablerinin aza­bından işfak ederler." (Maâric Sûresi, 27. âyet)

"Onlar Rablerinden korkarlar ve O'na karşı işfak halindedirler." (Mü'minûn Sûresi, 57. âyet)

"Mü'minler iflâh olmuşlardır. Odlar namaz kılar­ken huşû' halindedirler." (Mü'minûn Sûresi, 1,2. âyetler)

"Odlar rağbet ve korku ile bize duâ ederler ve bi­ze karşı haşyet duyarlar." (Enbiyâ Sûresi, 90. âyet)

Ancak bu lâfızlarla korku arasında bazı farklar da vardır. Çünkü işfak, korku ve Ümidin denge halin­de ve eşit olmalarıdır. Huşû' ise, heybet veren büyük bir şeyi görmek, düşünmek veya duymak sebebiyle kalp ve organların sinmeleri ve hareketsiz hale gel­meleridir. [3]

Korkunun sonuç ve meyvesi ise verâ'dır. Verâ, zararından korkmak sebebiyle haram ve şüpheli şey­lerden sakınmak ve onlardan uzak durmaktır.

Korku, hüzün ve kabz (kalbin daralması) da do­ğurur. Ancak bu ikisi (hüzün ve kabz) bazen de aşırı neşe ve açılmanın müteakip Cezalarıdır.

 

[1]   Bu söz, kudsî hadis olarak da rivayet edilmiştir.

[2]  Duygular, dış organlarla yapılan işler gibi anlık ve geçi­ci değil, sabittirler. Bu sebeple, onların iyi olanları devamlı sevap üretir, kötü olanları da sürekli ve aralıksız günah üretirler. Bu böyle olduğu içindir ki, duyguları kötü olan bir kimse, dış or­ganlarıyla bazı iyilikler yapsa ve beş vakit namaz kılsa, yine de zararda olur ve sevapları günahları yanında az kalır. Bu tür kim­selerin bir kısmı huy, duygu ve düşünce yoluyla kazandıkları günahları baskın ve yoğun olduğu için namaz kılmalarına, oruç tutmalarına, hac, falan yapmalarına rağmen imansız ölürler.

[3]  Kalblr hareketsiz hale gelmesi, elbette ki, durmasa de­mek değildir. Bazen bu d- olur. Fakat o zaman ölüm olayı gerçek-

Ümit etmek de korkmak gibi, Allah Teâlâ’nın uluhiyet ve azamet sıfatlarını bilmek ve düşünmek­ten doğar çünkü bu yüce sıfatlar hem korku hem de ümit verirler. Bu sebeple, Allah Teâlâ’yı hakkı ile bi­lenler O'ndan hem korkarlar hem de ümit ederler.

Çünkü fayda veren de zarar veren de sevindiren de üzen de O'dur. Kurân-ı Kerim'in ifadesiyle, "Güldü­ren O, ağlatan O, öldüren O ve yaşatan O'dur." (Necm Sûresi, 43-44. âyetler) bu ümit, Allah Teâlâ’ya iman etmekten ileri geldi­ği için, onun gibi sabittir. Bu sebeple o, hayatın deği­şen tatlı ve acı tecellileriyle birlikte değişmez ve artıp eksilmez.

Ümit etmek, sevap ve iyilik beklemek şeklinde de olabilir. Bu türlü ümit, sahibini daha çok tâat ve iba­det etmeye sevk ederse, o meşru bir ümittir. Böyle bir fonksiyon ifâ etmezse, o şeytandan gelen bâtıl bir ümniye ve temennidir.

Kurân-ı Kerim'de buna işaret edilerek şöyle bu­yurulmuştur:

"Şeytan onlara boş vaadlerde bulunur ve onları boş yere ümitlendirir.” (Nisa Sûresi, 120. âyet)

Çünkü Allah teâlâ batıl ümniye ve temennileri gerçekleştirmez.

Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuş tur: "

“Yoksa, kâfir ve fâsık insan ne temenni ederse, o gerçekleştirilir mi? Hayır!" (Necm Sûresi, 24. âyet)

Meşru olan ümit, nefsin hilesine ve şeytanın al­datmasına değil, sebep ve gerekçelere dayanır. (Onun için, makul ve geçerli bir sebep ve vesile ortaya koymadan, ham hayal ile, "Allah beni affeder." diyen kimselerin ümidi meşru, yani, şer'î, yani şeriata uy­gun olan ümit değildir.)

 Ümit etmeye "rağbet" de denir. Ancak rağbet, umduğu şeyi gözleriyle görür gibi olmaktır. Bu itibar­la, o, sağlam temele dayanan şiddetli bir ümittir.

Kurân-ı Kerim'de peygamberlerden bahsedilir­ken şöyle buyurulmuştur:

"Onlar hayır işlerinde süratli davranır, rağbet ve korku ile bize dua eder ve bize karşı huşu' duyar­lardı.” (Enbiyâ Sûresi, 90. âyet)

Ümit ve rağbetten bast hali doğar. Bast, kabz'in aksine, kalbin açılması ve rahatlamasıdır. Ancak bast, aldatıcı olan ümniye ve temenniden de ileri gelebilir. Meşrû, yani şeriata uygun olan bast, daha canlı ve kuvvetli bir şekilde ibadete yönelmeyi sağlarken, gayr-i meşru olan bast, tembellik, gaflet ve günahlara öncülük eder.

Fakirlik, yokluk ve ihtiyaç demektir. İhtiyaç ise mutlak ve mukayyet olmak üzere iki kısımdır. Mut­lak ihtiyaç; yaratılmaya, varlıkta tutulmaya ve hida­yet edilmeye muhtaç olmaktır. Hiçbir şeyle sınırlı ol­mayan ve hiçbir durumda ortadan kalkmayan bu üç katlı ihtiyaç, kulun Allah teâlâ'ya karşı ihtiyacıdır. Çünkü Allah teâlâ yaratmadıkça o vücuda gelmez, varlıkta tutmadıkça o varlığını sürdürmez ve hidayet etmedikçe o, doğruyu bulmaz. Bu sebeple, onun en önemli ve öncelikli işi de bu mutlak ihtiyaçla bağlı ve bağımlı bulunduğu Rabbini tanımak ve O'na iman etmektir. Bu ihtiyacı duymak farzdır. İman da bu ihti­yacı duyup itiraf etmektir.

Emredilen ve övülen fakirlik, işte bu ihtiyacı duy­maktır. Bu anlamda fakir olmak, insanların ve bütün varlıkların kalkmaz ve değişmez sıfatı ve kaderidir. Onun için, Allah teâlâ, insanlara seslenerek şöyle bu­yurmuştur:

"Ey insanlar! Sizler Allah'a karşı fakirlersiniz, O ise zengindir ve zenginliğiyle övülendir." (Fâtır Sûresi, 15. âyet)

Mukayyet ihtiyaç ise, mal ve madde gibi vasıtala­ra duyulan ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç kişilere ve şartlara göre değişir. Zaman zaman da bütünüyle ortadan kalkar. Bu ihtiyaç konusunda övülen şey, onu mümkün olduğu ölçüde azaltmak ve hatta bütünüyle ortadan kaldırmaktır. Çünkü bu ihtiyaç azaldıkça ve özellikle ortadan kalktığı takdirde kalbin Allah teâlâ'ya yönel­mesi artar ve onun ideâl konuma ulaşması kolaylaşır. Kalbin ideâl konumu ise, Allah Teâlâ’dan başka hiçbir şeyi düşünmemek, duymamak, hiçbir şeyle ilgilen­memek ve hiç şeye bağlı ve bağımlı olmamaktır.

Mukayyed ihtiyaç da fakirliktir. Ancak, mutlak fakirlik fıtratten ileri geldiği ve kulun Allah teâlâ'ya karşı tabiî vasfı olduğu halde, maddî şeylere muhtaç olmak anlamındaki mukayyed fakirlik, çoğunlukla tembellik, hırs ve tamah gibi kusurlardan ileri gelir.

Bu sebeple birinci fakirlik iftihar vesilesi bir meziyet, ikinci fakirlik ise küfre yakın bir eksikliktir.

 

Kur'ân-ı Kerim'de, bazı insanlara itap edilerek şöyle buyurulmuştur:

"Siz dünya hayatını öne çıkarıyorsunuz. Halbu­ki, âhiret hayatı bundan daha hayırlı ve daha kalıcı­dır." (Alâ Sûresi, 17. âyet)

Zühdün hakikati, Allah Teâlâ’nın vereceği âhiret nimetleri yanında dünyadaki şeyleri küçük ve önem­siz bulup onlardan yüz çevirmektir. Zühd, yasaklan­mamış helâl şeylere karşı söz konusudur. Yasaklan­mış haram şeylerden yüz çevirmek ise takvadır.

Onun için takva farz, zühd ise fazilet ve üstünlüktür.

Zühd, haram sınırına yaklaşma tehlikesini önlediği gibi, vacip olan ibadet ve vazifeleri ifâ etmek için bol vakit ve fırsat da temin eder. Zühd, bununla birlikte, iki güzel huyun oluşmasını da sağlar. Bunlar, "isâr" ve "fütüvvet" huylarıdır îsâr, cömertlikten de üstün olan bir sıfattır. Çünkü cömertlik, kendisinin muhtaç olmadığı bir şeyi (veya şeyleri) gönül hoşluğuyla baş­kalarına vermektir. İsâr ise, kendisinin de muhtaç olduğu şeyi (veya şeyleri) de aynı hoşluk ve iç rahatlı­ğıyla vermektir. Bu, başkalarını kendi nefsine tercih etmek anlamındadır. Allah teâlâ, Peygamberimizin ashâbını isâr (tercih) huyuyla överek şöyle buyur­muştur:

"Kendileri muhtaç bile olsalar, başkalarını kendi nefislerine isâr (tercih) ederler." (Haşr Sûresi, 9. âyet)

Fütüvvet ise, ihtiyaçtan dolayı olmasa da başka­larının tâlip ve istekli oldukları şeyleri gönül rahatlı­ğıyla onlar için terk etmek, bu şeylerin tahsilinde on­lara rakip olmamak ve onlarla çekişmemektir. Fütüv­vet, sahibine mürüvvet, sevgi ve saygınlık kazandırır. Böyle bir kimse, inandığı yüce değerleri dünya çekiş­meleri ve kavgaları yüzünden çiğnemek durumunda kalmaz. Bu yüzden de onun hem Allah teâlâ' yanında, hem de halk nazarında itibarı artar. Bu itibar, ona el­de edebileceği maddî şeylerin çok üstünde huzur ve lezzet verir. Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm şöy­le buyurmuştur:

"Dünyaya karşı zühd halinde ol ki, Allah seni sevsin. İnsanların talip oldukları şeylere karşı da züht halinde ol ki, insanlar seni sevsin." (Çünkü insanlar cimri, hırslı ve bencil oldukları için, dünyayı kendile­riyle paylaşmak isteyenleri sevmezler. Bu hikmetten dolayıdır ki, Allah teâlâ sevdiği ve sevilmelerini iste­diği peygamberlerini ve yakın velilerini kin, nefret ve husumet sebebi olan dünyadan geri çekmiş ve onlar için zühd hayatını gerekli kılmıştır.)

Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

 "Amel defterini oku. Hesap edici olarak kendi kendine yeterlisin." (İsrâ Sûresi, 14. âyet)

"insan, başkalarına karşı kendine mazeretler uy­durmaya çalışsa da kendi kendini çok iyi bilir." (Kıyâme Sûresi, 14-15. âyetler)

Muhasebe etmek, kelime olarak, birisiyle hesaplaşmak demektir. Dini bir terim olarak ise, yaptığı iş­leri gözden geçirip dinin ölçülerine göre değerlendir­mek ve bunların doğru yapılıp yapılmadığını öğren­meye çalışmaktır. Bundan sonra yapmayı düşün­düğü işleri aynı ölçülere vurarak yapılmalarının doğ­ru olup olmadığını anlamaya çalışmayı da kapsar. Mü'min, bu şekilde muhâsebe etme yoluyla geçmiş ve geleceğini kontrol altında tutar ve şimdiye kadar ne yaptığını, bundan sonra da ne yapması gerektiğini anlamayı gerçekleştirir.

Muhâsebe, dünya işlerinde de önemlidir. Bu iş­lerde de başarılı olmanın önde gelen şartı sağlıklı bir muhâsebe yapmaktır. Ancak burada söz konusu olan muhasebe, âhiret kurtuluşuna müteallik ve Allah Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmeye yönelik olan muhâsebedir. Bu muhâsebeyi yapmak vâciptir.[1] Bunu gerekli kılan şey ise, insanın yaptığı işlerden dolayı Allah teâlâ tarafından hesaba çekilmesidir.

Muhâsebe, bu hesabı önceden kendi kendine yapmak ve henüz vakit ve fırsat varken, eksiklik ve aksaklıkları düzeltmektir.

Muhâsebenin sonuçları "i'tisâm" ve "istika­met" tir. İ'tisâm, bulunan doğrulara sarılmak, istika­met ise düzeltilen yolda yürümektir.

Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Hepiniz Allah'ın ipine i'tisâm edip sarılın."[2]

"Allah'a i'tisâm eden (O'nun emirlerine sarılan) kimseler, doğru yola yönlendirilmiş olurlar." (Âl-i İmrân Sûresi, 101. âyet)

"Namaz kılın, zekât verin ve Allah'a i'tisâm edin (emirlerine sarılın). O sizin mevlânızdır. O en güzel mevlâ ve en güzel yardımcıdır." (Hac Sûresi, 78. âyet)

"Sen ve sana tâbi olanlar emrolunduğunuz gibi istikamet üzerinde olun." (Hud Sûresi, 112. âyet)

"Rabbimiz Allah’tır, diyen, ondan sonra da istika­met üzerinde yürüyen kimseler için âhirette korku ve hüzün yoktur." (Ahkaf Sûresi, 13. âyet)

"Kuraklıkla cezalandırılan o kavim istikamet üzerinde olsaydı, onları bol su ile sulandırırdık." (Cin Sûresi, 16. âyet)

[1]  Fıkhî bir terim olan vâcip, yapılması sevap, yapılmama­sı günah olan şeydir.

[2] Al-i Imrân Sûresi, 103. âyet.

Not: İp bilinen şeydir. Ancak bu kelime mecazî olarak başka şeyler için de kullanılır. Özellikle Araplarda bu çeşit kullanımlar yaygındır. Türkçede de, örneğin, "Falanın ipiyle kuyuya inilmez.", "İpe un sermiş." gibi mecazî ifadeler kullanılır. Yukarıdaki âyette de ipten maksat, Kuı'ân-ı Kerim'dir.

Kur'ân-ı Kerim'in ipe benzetilmesi birçok mâna ufuklarını açar.

Bu manalardan birisi, onun insanları düştükleri küfür ve dalâlet çukurundan çıkarması ve kendisine tutunanları bu çukura düş­mekten korumasıdır. Dağcılar bile, tırmanırken, düşmemek için bellerine ip bağlarlar.

Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Sizdeki nimetler Allah'tandır. Size bir sıkıntı do­kunduğu zaman da O'na yalvarırsınız." (Nahl Sûresi, 53. âyet)

"Allah'ın nimetlerini sayarsanız, bitiremezsi­niz." (İbrahim. 34; Nahl, 18)

"Şükrederseniz, size daha fazla veririm." (İbrahim Sûresi, 7. Âyet Not: Şükür karşılığında vadedilen fazlalık, ya dünyada, ya âhirette, yada her iki yerde verilir. Bu sonuncusu çift mükâfat olur. Mükâfâtın tek veya çift olmasına tayin eden de şükürdeki tamlık derecesidir.)

 Bil ki, kulu şükretmeye sevk eden şey, yararlandı­ğı nimetlerin Allah teâlâ'ya ait olduğunu bilmektir.

Bu bilgi hâsıl olunca, şükretmek zorunluluk kazanır. Bundan dolayıdır ki, şükretmek istemeyenler, nimet­lerin Allah teâlâ'ya ait olduğunu itiraf etmekten sakı­nır ve bu açık gerçeği inkâr etmeye sığınırlar.[1]

Allah teâlâ da bunların kafalarına tokmakla vu­rur gibi, nimetlerini tek tek saydıkça, " Bunlardan hangisini (akıl ve ilim yoluyla) inkâr edebilirsiniz?" diye sormuştur. Bu soru Rahmân suresinde üst üste otuz bir sefer tekrarlanmıştır.

 

Nimetlerin Allah teâlâ'ya ait olduğunu bilmek, şükrü gerektirmenin yanında, kalpte sevinç ve lezzet de hâsıl eder. Çünkü nimetlerin kayıp mal gibi görül­mesi ile, kâinatın sahibi olan zatın kasıtlı lütuf ve ilti­fatları olarak görülmesi birbirinden çok farklı duygu­lar oluştururlar. Birinci durumda nimetler yalnız maddî değerleriyle algılanırken, ikinci durumda bun­ların manevî değerleri de duyulur. Bu manevî değer­ler, Allah Teâlâ’nın iltifatlarıdır. Bu iltifatların duygu planındaki değerini anlamak için, bir elmayı yerde bulmakla sultanın onu hediye etmesi arasındaki farkı düşünmek yeterlidir. Satın alınan şeyle hediye yoluy­la sahip olunan şeyin kalpteki değerleri de bunun gi­bi farklıdır. (Bu fark, birindeki iltifattan ileri geldiği halde, basit kimseler bu farkın hediyedeki belaşlıktan ileri geldiğini zannederler.)

Bir nimetten dolayı iki şükür vaciptir. Birincisi, nimetin sahibi ve yaratıcısı olan Allah teâlâ'ya şükür­dür. İkincisi ise, nimetin ulaşmasında aracı ve vasıta durumundaki kimseye şükürdür. Onun için Allah Re­sûlu Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyurmuştur: "insanlara da şükredin, insanlara şükretmeyen, Allah teâlâ'ya da şükretmez."

Ancak insanlara şükretmeyi Allah teâlâ'ya şük­retmenin yerine koymak veya onun önüne geçirmek doğru değildir. (Çünkü garsona verilen bahşiş ne yemeğin parasıdır ne de ondan daha önemlidir.)

Hakikî şükür, nimetleri veriliş maksatlarına uy­gun olarak kullanmaktır. Bu sebeple, bir kimse diliy­le ne kadar şükrederse etsin, elindeki nimetleri veri­liş maksatlarına göre kullanmadığı sürece şükret­miş olmaz.

 Şükretmek hem Allah Teâlâ’nın rızasına sebep hem de nimetlerin devam etmesine ve hatta artması­na vesiledir. Şükretmek hikmettir. Çünkü hikmet de her şeyi yerine koymak ve yerinde kullanmaktır. Bu da türlü hayırları sonuç verir. Onun için Kurân-ı Kerimde şöy­le buyurulmuştur: "Kime hikmet verilirse, ona çok hayır verilmiş olur." (Bakara Sûresi, 269. âyet)

[1]  Küfür ve inkâr, nankörler için bir sağanaktır. Her sağanak gibi, küfür ve inkâr da karanlık, dar ve sıkıntılıdır. Tuhaf olan şu­dur ki. normalde kurşun yağarken sığınağa girilir. Nankörler, ni­met yağarken inkâr sığınağına girerler.

Kurân-a Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Allah size yardım ederse, kimse size galebe ede­mez; O sizi yardımsız bırakırsa. O zaman da kimse size yardım edemez. Öyleyse, mü'minler (bu gerçeğe inananlar) Allah'a tevekkül etsinler." (Âl-i İmrân Sûresi, 160. âyet)

"Kim Allah'a tevekkül ederse, Allah ona yeterlidir" (Talâk Sûresi, 3. âyet)   

"insanlar yüz çevirirlerse, sen, "Allah bana yeterlidir. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben O'na tevekkül et­tim." de!” (Tevbe Sûresi, 129. âyet)

"Bir işe karar verince, Allah'a tevekkül et. Bil ki, Allah tevekkül edenleri sever." (Âl-i İmrân Sûresi, 159. âyet)

  Bu O'na iman etmenin gereğidir. Çünkü iman, Allah Teâlâ’nın her şeye hâkim olduğuna, her işe güç ve kuvvetinin yettiğine, O'nun abes ve yanlış iş yapmadığına ve kullarına acıyıp merhamet ettiğine inanmaktır.[1] Bu inanç kalbe yerleşince onun tabiî sorucu olarak Allah teâlâ'ya güvenmek ve O'nun koruyuculuğuyla şükür ve huzur bulmak durumu da hâsıl olur. İman kalpte bir ağaçtır. Bu gibi olumlu ve güzel sonuçlar da onun yeşil yaprakları ve tatlı meyveleridir.

Tevekkül kazanmak için vâcip olan şey, haram ve gayr-i meşru vasıtalara tevessül etmemektir. Meşru olan vasıtalara tevessül etmek ve helâl dairesinde ça­lışmak ise tevekküle aykırı değildir. Tevekkül, haram olan vasıtalara başvurmaya ihtiyaç duymayacak ka­dar Allah Teâlâ’nın sahipliğine (kuluna sahip çıkaca­ğına) inanmak ve güvenmektir. Diğer bir ifade ile, Al­lah Teâlâ’nın sahipliğine güvenip haram olan vasıtala­ra başvurma ihtiyacını ve gereğini duymamaktır.

Tefviz, teslim, itimat ve rıza tevekkülün meyve ve ürünleridir. Tefviz ve teslim, işini ve kendini Allah Teâlâ’nın takdirine bırakmak ve O'nun takdirini itirazsız bir şekilde kabul etmektir. İtimat, Allah Teâlâ’nın kendisine yardım edeceğine inanmak ve bu inancın verdiği güvenle doğru çizgide sabır ve sebat etmektir. Rızâ ise, takdir edileni beğenmek ve onu en doğru bulmaktır. Rızâ, teslimden daha ileri bir ma­kamdır. Çünkü teslimde yalnızca itiraz etmemek ve karşı gelmemek söz konusudur. Rızâda ise, buna ilâ­ve olarak, takdir edileni beğenmek ve ondan dolayı sevinip memnun olmaktır. Kur'ân-ı Kerim'de, rızâ makamının en yüksek makam olduğuna işaret edile­rek şöyle buyurulmuştur:

"Allah'tan râzı olmak, en büyük kulluktur."(Tevbe, 72)

Bu âyet-i kerime, "Allah'ın kulundan râzı olması en büyük nimettir." şeklinde de tefsir edilebilir.

Bu mânayı teyid eden bir hadis-i şerifte şöyle bu­yurulmuştur:

"Cennet ehli cennete girip yerleştikten sonra, Al­lah teâlâ onlara görünür ve kendileriyle konuşarak:

"- Size va'dettiklerimi buldunuz mu?" diye sorar. Cennet ehli:

Evet, ey Rabbimiz! Hepsini bulduk." derler. Allah teâlâ:    .

"- Size bunlardan daha üstün bir şey de verece­ğim." der. Cennet ehli şaşırarak:

"-Ey Rabbimiz! Bunlardan daha üstün bir şey ne olabilir ki?" derler. Allah teâlâ:

"- Sizden ebediyen râzı olacağım ve size hiç kız­mayacağım." der."

Bir fark da şudur: Teslim, kaderin hükmü belir­meden önceki boyun eğiş ve ön kabuldür. Rızâ ise, bu hükmün ortaya çıkmasından sonraki benimseyiştir.

(Bu farktan dolayıdır ki, bütün hastalar güven­dikleri doktora teslim olurlar. Fakat, bunların hepsi tedavi sonucundan memnun ve râzı olmazlar.)

Rızanın bir alt, bir de üst derecesi vardır. Alt de­recesi, kaderin hükmünü yalnızca aklıyla doğru bul­maktır. Üst derecesi ise, hisleriyle de onu doğru bul­mak ve ondaki acılıktan dolayı hiçbir iğbirar ve bu­rukluk duymamaktır.

Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm şöyle bu­yurmuştur:

"Allah teâlâ, rahatlık ve ferahlığı kadere râzı ol­maya yerleştirmiş, zorluk ve sıkıntıyı da kadere kız­maya yerleştirmiştir."

"Allah'a Rab olarak, İslâma din olarak, Muhammed’e (as) elçi ve resûl olarak râzı olan bir kimse, imanın tadını bulur."

Hâris el-Muhâsibî şöyle demiştir: "Rızâ, kaderin ortaya çıkması karşısında kalbin serin kanlı ve sâkin durmasıdır."

Zünnun el-Mısrî şöyle demiştir: "Rızâ, kaderin acı tecellileriyle de kalbin sevinmesidir."

Cüneyd el-Bağdadî şöyle demiştir: "Rızâ, Allah Teâlâ’yı doğru bir şekilde tanımanın ürünüdür." Çünkü, O'nun adalet, hikmet ve merha­met sahibi olduğunu bilen bir kimse, O'nun tasarruf­larında bu mânaları bulur. O zaman da gönülden rızâ gösterir. Çünkü, bu durumda rızâ göstermemek ada­lete, hikmete ve merhamete rızâ göstermemek gibi açık bir yanlışlık olur.

 "Rızâ, mü'minlerin cennetteki ruh halidir. Bu ruh hali dünyayı da cennete çevirir."

İbnu Atâ el-İskenderî şöyle demiştir:

"Rızâ, Allah Teâlâ’nın kulu için en iyi olan şeyi yaptığına inanmaktır." Kıyamet gününde de hikmet­ler ortaya çıkınca, insanlar, Allah Teâlâ’nın dünyadaki işlerinin en iyi olduğunu görür ve öyle olmuş olmala­rına rıza gösterirler.

Ebu Turab en-Nahşebî şöyle demiştir:

"Kalbinde dünyaya yer veren bir kimse, rızanın hakikatine ulaşamaz." Bu sözü şöyle söylemek de mümkündür: "Dünyadan bir şeye talip olan bir kim­se, rızanın hakikatine ulaşamaz."

Serî es-Sakatî şöyle demiştir:

"Beş şey mukarreblerin (Allah teâlâ'ya yakın olan velilerin) huylarındadır. Bu şeyler; nefsin hoşlanma­dığı hallerde de Allah Teâlâ’dan râzı olmak, kendisini Allah teâlâ'ya sevdirmeye çalışmak,[2] O'ndan utan­mak, O'nunla ünsiyet etmek ve O'ndan başka şeyler­den vahşet ve sıkıntı duymaktır."

Fudayl ibni İyâd şöyle demiştir:

"Rızâ, sahip olduğu şeyden fazlasını temenni et­memektir."

İbnu Sem'ûn şöyle demiştir:

-Kendini Allah teâlâ'ya sevdirmek O'na itaat etmekle olur. O'na itâatsızlık etmek ise, kendini O'na buğz ettirmektir.

''Rızâ. Allah teâlâ'ya rab ve ilâh olarak râzı ol­mak, takdir edici ve kader koyucu olarak râzı olmak, uygulayıcı ve tasarruf edici olarak râzı olmaktır."

Ebu Said'e sormuşlar: "Kul, kadere karşı hem râzı hem kızgın olabilir mi?" Kendisi şöyle cevap ver­miştir: "Evet, olabilir. Allah Teâlâ’dan râzı, kendi nef­sine de kızgın olur."

Hasan el-Basri’ye sormuşlar: "Fakirliği zenginlik­ten. Hastalığı sağlıktan daha çok severim, demek rıza mıdır?" Kendisi şöyle cevap vermiştir: "Hayır! Bu sö­zü söylemek de nefsin istediği şeyi tercih etmektir. Rı­zâ ise, Allah Teâlâ’nın takdir ettiği şeyi tercih etmek­tir." O'nun takdir ettiği şey ise, zenginlik ve sağlık da olabilir.

Ali radıyallahu anh şöyle demiştir:

"istek ve dilek kapısında duran bir kimse, her za­man Allah Teâlâ’dan râzı olmaz."

Şiblî, "lâ havle velâ kuvvete illâ billâh." dedi. Bunu duyan Cüneyd ona şunu söyledi: "Bu sözü zi­kir maksadıyla söyledinse güzel söyledin. Ancak bir olaya duyduğun tepki ve kalp sıkıntısından dolayı söyledinse demek ki, sen rızâ makamını bulmamış­sın." Çünkü rıza makamımda. Olaylar dolayısıyla tep­ki ve kalbin sıkılması yoktur. Rızâ, kalbin olaylardan etkilenmemesi ve onlar yüzünden sıkılmamasıdır. Çünkü, rıza makamında olan kalp, her türlü olayda Allah Teâlâ’nın güzel olan tedbirini görür. Ayrıca, Al­lah Teâlâ’yı seven kalp, O'nun fiil ve tercihi de sever. Nitekim, "Sevgili ne yaparsa, sevenin o hoşuna gi­der." denilmiştir.

Rızâ göstermemek, nefsin varlığına işarettir. Nef­sin varlığı ise, henüz yolun başında olmak demektir.

[1]  Ehl-i sünnet akidesine göre, Allah teâlâ kendi irade ve ihtiyârıyla kullarına acır ve merhamet eder. Mutezile ise, bu ilâ­hı acıma ve merhameti daha da ileri götürerek bunun Allah te­âlâ için vacip olduğunu söylemişlerdir. Bu görüş, Mutezile'nin uluhiyet konusundaki bütün farklı görüşleri gibi, yanlıştır. An­cak, demek ki, akıl sahibi olan bu insanlar, Allah teâlâ'nın kullarına yönelik tasarruflarında zorunlu denilebilecek derecede kuv­vetli bir merhamet ve lütuf görmüşlerdir. Allah teâlâ'nın bu mer­hamet ve lütfu, haşin görünen hadiselere karşı mü'minlere hem cesaret hem de güç verir.

[2]  Kendini Allah te âlâ 'y a sevdirmek O'na itaat etmekle olur. O'na itâatsızlık etmek ise, kendini O'na buğz ettirmektir.

Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Birbirinizi gıybet etmeyin. Biriniz, ölmüş karde­şinin etini yemekten hoşlanır mı?" (Hucûrat Sûresi, 12. âyet) Ebu Hüreyre radıyallahu anh şöyle demiştir:

"Bir adam bir adamı kastederek, "O çok tembel­dir." dedi. Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm buna şunu söyledi:" Sen kardeşinin etini yedin, onu gıybet ettin."

Denildiğine göre, Allah teâlâ Musa aleyhisselâma şunu vahyetmiştir:

"Ben gıybetçiyi affetsem, herkesten sonra cenne­te girer; onu affetmesem herkesten önce cehenneme gider."

İbrahim ibni Edhem bir ziyafete davet edilmişti. Davete icâbet etmek gerektiğini düşünerek gitti. Davet edilen bir kimse daha vardı. Bu kimse gelmeyin­ce, oradakiler onu çekiştirip gıybet ettiler. Bunu gören İbrahim, yemeği beklemeden çıkıp gitti ve gıybet meclisinde bulunduğu için, kendi kendisini üç gün aç kalmakla cezalandırdı.

Şöyle denilmiştir:

"Gıybet eden, o kimseye benzer ki, bir mancınık kurmuş ve sevaplarını onunla sağa sola atıp durur."

Şöyle denilmiştir: "Kıyâmet gününde gıybetçiye amel defteri veri­lir. Fakat kendisi orada hiçbir sevap görmez. Bunun üzerine, dehşete kapılarak, "Benim namazım, oru­cum, iyiliklerim neredeler?" diye sızlanır. Kendisine şöyle denir:

"Bu dediğin şeyler, yaptığın gıybetlerle gitmiştir.”

Şöyle denilmiştir:

"Kişiye amel defteri verilir ve kendisi onda işle­mediği sevaplar görür. Bunları anlamaya çalışırken, kendisine şöyle denir:" Bu sevaplar, insanların seni gıybet etmelerinin karşılıklarıdır."

Şöyle denilmiştir:

 "Gıybet vardır ki, zinadan daha ağırdır. Gıybet de vardır ki, gıybet edilenin yarı günahlarını siler."

Hasan el-Basrî'ye, "Falan kimse seni gıybet etti." Hasan, o kimseye bir tabak helva ile şu mesajı gönderdi:

''Duyduğuma göre sen bana tatlı sevaplarını he­diye etmişsin. Ben de sana bu tatlı helvayı hediye et­tim”

Cüneyd şöyle demiştir:

"Ben mescide giderken, sufî kılıklı bir adamın di­lendiğini gördüm ve bu halinden rahatsızlık duyarak, "Bu adam, sufiliği dilenciliğe âlet mi etmiş?" dedim.

O gece uyurken rüyamda onun cesedini önüme koyup, "Gıybet ettiğin bu adamın etini ye!" dediler.

Ertesi gün adamı arayıp buldum ve kendisinden helâllik istedim. Adam beni helâl etti ve bana şu der­si verdi:

"Birini eleştirirken aceleci davranma. Önce mese­lenin aslını öğren."

Dilenmek elbette ki, makbul bir amel değildir. Fa­kat öyle durumlar vardır ki, ölü eti yemeyi helâl ettik­leri gibi, dilenciliği de helâl ederler.[1]

[1] -Allah Resûlu Aleyhissalatu vesselam, "Bazı şiirlerde hikmet vardır." buyurmuştur. Ben de bu hadise dayanarak şu şi­iri hatırlatmak isterim: "Nerde boynu bükük bir garip görsen- Hor görme, kim bilir ne derdi vardır."

Fütüvvet sahibine "fetâ" denir.

Fetâ; elindeki her şeyi her şeyin sahibi olan Allah teâlâ için elden çıkarır. O, bunu yaparken de bir şey yaptığını görmez. Çünkü. "Allah, cennet karşılığında müminlerden mallarını ve canlarını satın almıştır." (Tevbe Sûresi, 111. âyet) Âyetine göre, o bu şeyleri daha önceden Allah teâlâ'ya satmıştır.

Fetâ, "Allah adaleti ve ihsanı emreder." (Nahl Sûresi, 90. âyet) Ayetiyle tam amel eder. Çünkü o hem haklara riâyet eder hem hak dışında kalan iyilikleri yapar. Bu âyette emredilen de bunlardır. Çünkü, adâlet haklara riâyet et­mek, ihsan da iyilikleri yapmaktır.

Fetâ, Allah teâlâ'ya itâat kapsamına giren her şe­yi yapar, O'na karşı itâatsızlık kapsamına giren her şeyden de uzak durur.

Fetâ; malıyla, bileğiyle ve sahip olduğu her şeyle halka hizmet eder ve onlar için çalışır.

Fetâ, içinde benlik davası barındırmaz, dışında da tasannu ve gösterişe iltifat etmez.

Fetâ, kendi nefsine kızgınlık, başka herkese rızâ gözüyle bakar.

Fetâ; kendisinden büyük, kendi seviyesinde ve kendisinden küçük olanların hepsine alâka gösterir. (Bu alâka büyüklere karşı saygı, akrana karşı sevgi, küçüklere karşı da merhamet ve şefkat şeklindedir.)

Fetâ, kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmaz, kimsenin yanlışını yüzüne vurmaz ve dinin emri ol­madıkça kimseyi eleştirmez. O, herkese veli gözüyle bakar.

Fetâ, hiç kimseden hiçbir şey istemez ve hiçbir iyilik beklemez.

Fetâ, fakirlik ve ihtiyacını gizler, zengin görün­meye çalışır. Eziyetlere katlanır, dert çekmesini bilir, sabırlı olur. Başkalarının dilek ve isteklerini kendininkilere tercih eder. Minnet etmeden verir. Kendi hakkı­nı başkalarından istemez, fakat başkalarının hakkını kendi nefsinden ister. Herkesi kendisinden üstün gö­rür. Yalnızca kendisini kusurlu bulur. Yaptıklarını be­ğenmez. İyiliklerini küçümser. Nefsinin hissesi bulu­nan şeyleri terk eder. Övülmekle yerilmeyi aynı ol­gunlukla karşılar. Güzel ahlâk hasletlerinin hepsini yaşar. Bu sebeple o, sıdk[1], vefa, cömertlik, alicenaplık, güzel geçinme, ayıp ve kusurları görmeme, ikramda bulunma, Allah için sevme, kin, kibir, haset, hile gibi kötü huylardan uzak durma, arkadaşlar için para harcama, onların yararına zararı göze alma, min­net etmeme, iyilerin sohbetini arama huylarını taşır.

Fetâ, Rabbi için kendi nefsine husumet ve düş­manlık eder. Kendi nefsi için hiç kimseye husumet ve düşmanlık etmez. O, herkesi hoş tutar, fakat kendi nefsini kırar.

Şöyle denilmiştir: "Fetâ, putları kırandır." Fakat, hadiste de buyurulduğu gibi, gök kubbesi altında nefisten daha bü­yük bir put yoktur. Bu büyük putun put hanesinde ki­bir, kin, hırs, riya gibi başka putlar da vardır.

Fetâ, fakirliğinden dolayı fakiri küçümsemez, zenginliğinden dolayı da zengini de büyütmez. O, ya­kınlık göstermek konusunda tanıdık, tanımadık, ya­kın ve uzak ayırımı yapmaz.

Fetâ, dünyadan yüz çevirir. Mal biriktirmez. Ha­talarına mazeret aramaz. Mihnetleri gizler. Nimetleri açıklar. Dinin emri olmadıkça kimsenin yüzünü kızartmaz. Dostlarından yararlanmayı düşünmez. Ver­diğini geri almaz. Allah Teâlâ’nın verdiğine şükreder, vermediğine sabreder. Hatta vermediğindeki hikmet­ten dolayı şükreder, verdiğini de isâr eder (muhtaçla­ra verir).

Fetâ, halk ile değil, Hâlık ile meşgul olur. O'na yönelir ve O'na yakın olmaya çalışır.

Kurân-ı Kerim'de "fetâ" ismi Hz. İbrahim (Enbiyâ Sûresi, 60. âyet) Hz. Yusuf  (Yusuf Sûresi, 30. âyet) Ashâb-ı Kehf (Kehf Sûresi, 13. âyet), ve Hz. Musa'nın sâdık hizmetçisi (Kehf Sûresi, 60. âyet) için kullanılmıştır

[1]  Sıdk kelimesi doğruluk, arkadaşlık hakkını gözetmek, vefakârlık gibi manalara gelir.

Kurân-a Kerim'de güzel ahlâk şöyle özetlenmiş­tir:

"Af yolunu tut, iyi şeyleri emret, kaba ve cahil kimselerden yüz çevir." (A'râf Sûresi, 199. âyet)

Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm da onu şu sözlerle anlatmıştır:

"Sana zulmedeni affet. Seni mahrum bırakana ver. Akrabalık bağını koparana karşı bu bağı koru. Sa­na kötülük edene iyilik et. Sana karşı kabalık edene nazik davran."[1] Allah Resûlü Aleyhissalatü vesse­lâm bu ahlâkı anlatırken, bir yandan da bizzat onu eksiksiz bir şekilde yaşamıştır. Onun için, kat'î olarak kendisini öldürmek maksadıyla üzerine gelen ve fa­kat buna muvaffak olamayıp yüzünde yaralar açan müşriklere karşı şöyle dua etmiştir:

"Allah'ım! Kavmimi bu yaptıklarından dolayı cezalandırma; çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar."

Güzel ahlâkın bazı hasletleri şunlardır:

1)-Selâmı yaymak.[2]

2)-Yemek yedirmek.

(Yeri dönemin getirdiği zorunlu ihtiyaçları gider­mek de yemek yedirmek gibidir.)

3)-Akrabalığı gözetmek.

4)-Aldığından fazla vermek, yapılan bir iyiliğe daha büyük bir iyilikle karşılık vermek.

5)-Dostların sürçmelerine göz yummak.

6)-Başkalarının iş ve ihtiyaçlarını görmek için acele etmek.[3]

7)-Dünyayı dileyeni bırakmak.[4]

 Güzel ahlâk, din ve akıl nazarında güzel olan şeyleri yapmak, çirkin olan şeylerden de sakınmaktır. Güzel ahlâkın bir kısmı fiil, bir kısmı söz, bir kısmı da duygu ve düşünce halindedir.

Güzel ahlâk, cennet ehlinin ahlâkıdır. Cennet ehli, bu ahlâkı dünyada da yaşarlar. Bununla dünyayı da cennete çevirmek, onu da cennet gibi huzurlu ve mutlu bir yer haline getirmek isterler.

Fütüvvet gibi, güzel ahlâk da vermek için karşı taraftan istemeyi beklememek, verirken de alandan daha çok memnun olmaktır. O, alanı mahcup etme­mek, ona minnet etmemek ve ondan bir karşılık iste­memektir. Ahlâksız insan da bazen bir şeyler verir ve bir şeyler yapar. Fakat, bunu alana çok pahalıya mal eder. Minnet etmekten, yaptığıyla gururlanmaktan, olayı teşhir etmekten, onu çıkara tahvil etmeye çalış­maktan geri durmaz.

-CÖMERTLİK

Cömertlik, şu şekillerde tarif edilmiştir:

1)-Arkadaşların hak ve isteklerini kendine ait olanlardan üstün tutmak.

2)-İstenmeden vermek.

3)-Verdiğiyle övünüp minnet etmemek; vereceği şeyi ertelemeden vermek, verirken az bulup mahcu­biyet duymak ve kendisi almış gibi onu gizleyip setretmek.

4)-Malı yanında, gerekirse canını da aynı rahatlık ve kolaylıkla vermek.

5)-Müslümanları ihtiyaç içinde görmekten rahat­sızlık duymak ve yardım etmek için onları dilenmek ve yalvarmak zorunda bırakmamak.

6)-Vermek, fakat almayı düşünmemek ve kanaat mürüvvetiyle yaşamayı tercih etmek.

7)-Başkalarının sahip oldukları nimetlere tamah etmemek.

Cömertliğin en büyüğü, göz nuruyla tahsil ettiği ilmi halkın yararı için neşretmek ve onlara nasihat etmektir.[5]

[1]   Bu hadis-i şerifte verilen ölçüler mutlak değil, ekseriyet derecesindedirler. Onun için, bunların bazı istisnaları vardır. Bu istisnaların neler olduğunu da dinî nasslar belirlemiştir. Mehmet Âkif merhum ne güzel söylemiştir:

"Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum. Kesilir, lâ­kin çekilmeye gelmez boyunum."

[2]   Selâmı yaymaktan maksat, herkese selâm vermek ve onu tekrarlamaktan usanmamaktır. Allah Resûlunun ashâbı, bir­likte giderken aralarına giren bir ağaçtan sonra tekrar selâmlaşırlardı. Günümüzde ise, bir kere selâmlaşanlar, tekrar karşılaş­tıklarında selâm vermemek için ya yollarını değiştirirler, ya da yüzlerini çevirirler. Etmeyin Allah aşkına! Din kardeşlerimize, Rabbimizin kullarına günde dört beş kere selâm vermekten ve­ya selâmlarını almaktan üşenmeyelim; zahmetsiz ve masrafsız olan bu kadarlık ilgi, sevgi ve saygıyı birbirimiz için çok görme­yelim. Dillerimizi selâma alıştıralım. Selâm diyelim, onunla içi­mizi, hislerimizi yıkayıp temizleyelim. Selâm diyelim, onunla aramızda yabancılık ve soğukluk duvarlarını yıkalım, yakınla­şıp anlaşalım.

 663   Zamanımızda insanlar kendi işleri için çok acelecidirler. Fakat başkalarının işi için Eyüp aleyhisselâmın sabrına sahip­tirler. Bu sebeple, birine bir işiniz düştüğü zaman yandınız, de­mektir. Çünkü sizi yüzlerce defa ayağına götürecek, binlerce dil­den yalvartacak, bıktıracak, usandıracaktır. Ev insanlar! Siz, Allah'ın kullarının bir işini görmek için onlara böyle çileler çekti­rirseniz, Allah da sizin işlerinizi görmek için size benzer ve hat­ta beter çilerler çektirmez mi? Bilir misiniz, Allah teâlâ'nın bir kanunu vardır. O da şudur: "Siz O'nun kullarına ve yaratıkları­na nasıl davranırsanız, kendisi de size o türlü davranır." Siz ba­zen, "Allah'a bir iş için şu kadar sefer dua ettim; duamı kabul et­medi." Dersiniz. O zaman size sormak lâzımdır: "Siz de o kadar sefer Allah'ın kullarını böyle yüz üstü bırakmadınız mı? " Bu bunun karşılığıdır. Herkes ektiğini biçer. Siz rüzgâr ekerseniz, el­bette ki fırtına biçersiniz.

[4] -Buna siyaset de dahildir. Çünkü o da bir dünya işidir.

Fakat, günümüzde siyaset hırsı o kadar müthiştir ki, kimse bu konuda babasına bile riâyet etmez. Aynı programı uygulayan iki insandan birisi iktidar mevkiine otursa, öbürü ateşe düşmüş tu­za döner. Artık patlar da patlar. Behey vicdansız! Programınız bir olduğuna göre, bu ikilik, bu hazımsızlık, bu fitnecilik, bir milletin kaderiyle böyle tahterevalli oynamak hafifliği ve sorum­suzluğu neyin nesidir?

[5] -İlim kazanmak mal kazanmaktan daha zordur. İlmin faydası da malın faydasından daha çoktur. Fakat ne yazık ki, ço­ğu insanlar ilim yoluyla yapılan cömertliği anlamaz ve hatta du­dak büküp, "Nasihat karın doyurmaz." derler. Nasihat elbette ekmek değildir. Fakat hem ekmeğin yolunu hem de cennetin yolunu gösteren yüce bir ışıktır.

Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

 "Erkek veya kadın her kim iman edip sâlih amel işlerse, biz ona temiz bir hayat yaşatacağız." (Nahl, 97)

"Allah ona güzel bir rızk verecektir." (Hac, 58)

 Bir tefsire göre, bu ayetlerdeki "temiz hayat" ve "güzel rızk" tan maksat kanaattir. Çünkü az ile yetin­mek demek olan kanaat, Allah Teâlâ’nın bir mevhibesi ve özel bir nimetidir. Onu ancak, yukarıdaki âyette geçen şartlara uyan kimselere verir.

Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm da şunları söylemiştir:

"Kanâat bitmeyen bir hazinedir."

"Sahip isteyen için Allah yeterlidir. Ünsiyet iste­yen için Kurân yeterlidir. Hazine isteyen için kanâat yeterlidir. Vaaz isteyen için ölüm yeterlidir. Bunlarla yetinmeyen için de cehennem ateşi yeterlidir."

"Haramlardan ve şüpheli şeylerden sakın, en çok ibadet eden olursun. Kanaat et, en çok şükreden olur­sun. Kendin için istediğin iyilikleri din kardeşlerin için de iste, mü'min olursun. Komşularına iyilik et, müslüman olursun. Ve az gül. Çünkü çok gülmek kal­bi öldürür."

Vehb şöyle demiştir:

"İzzet (şeref) ve zenginlik (kalp zenginliği) kendilerine bir mekân aramışlar. Kanaâtı bulunca, "Yerimiz burasıdır." deyip ona yerleşmişlerdir."

Zebur'da şöyle denilmiştir:

"Kanâat eden, aç da olsa, (kalbiyle ve şerefiyle) zengindir."

Tevrat'ta şöyle denilmiştir:

"Âdemoğlu kanâat ederse, zenginleşir (zenginmiş gibi, ihtiyaçtan ve muhtaç olmaktan kurtulur). Uzlet ederse (gelişi güzel kimselerle münasebet kur­mazsa) selâmet bulur. Kıskançlık duymazsa, itibar görür. Çalışıp az bir süre yorulursa, uzun bir süre bu­nun rahatlığını yaşar."

Şöyle denilmiştir:

"Allah teâlâ, beş şeyi beş şeye yerleştirmiştir. O, İzzet ve şerefi tâat ve ibadete, zillet ve sefilliği günah işlemeye, heybeti gece namazına, hikmeti aç mideye yerleştirmiştir."

Şöyle denilmiştir:

"Düşmanından kısas yoluyla intikam aldığın gi­bi, hırsından da (dünya düşkünlüğünden de) kanâatla intikam al."

Şöyle denilmiştir:

"Gözleri insanların sahip oldukları şeylerde olan kimse hep hüzün duyar."

Kurân-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Kendilerini imtihan etmek için bazı kimselere verdiğimiz nimetlere göz dikme." (Hicr, 88; Tâhâ, 131)

"Allah'ın bazılarınızı bazılarınızdan üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin.” (Nisa Sûresi, 32. âyet)

Çünkü, bazı kimseler için faydalı olan bir şey, diğer bazıları için zararlı ola­bilir.

Hadis-i şeriflerde de belirtildiği gibi, kulun niye­ti âhireti aramak olursa, Allah teâlâ onun kalbine zen­ginlik yerleştirir, işini kolaylaştırır ve dünyayı onun arkasından koşturur. Kulun niyeti dünyayı aramak olursa, o zaman da Allah teâlâ, onun gözlerinin önü­ne fakirliği diker, işini zorlaştırır, onu dünyanın arka­sında koşturur ve buna rağmen ona ancak kendisi için takdir edilmiş olanı verir. Kul endişelerini tekleş­tirirse (onları âhiret üzerinde birleştirirse), Allah teâlâ her sıkıntı ve zorluğa karşı ona yetişir. Kul endişeleri­ni çoğaltırsa, Allah teâlâ da onun hangi sıkıntı ve zor­luk altında kalıp helâk olacağına aldırmaz.

Bil ki, bütün dünya senin olsa, ondan ancak kısa bir ömür içinde yararlanabilirsin. Ondan sonra o yi­ne, hiç olmamış gibi senin olmaktan çıkar. Ancak, bu sefer dünya kadar bir hesap ve azap yükünü üstünde bırakır.

Bil ki, Allah Teâlâ’nın verdiği rızıkla kanâat eder­sen, O bunu bereketlendirir ve sana yeterli hale getirir.

Bil ki. Kime muhtaç olursan, onun önünde küçü­lürsün. Onun için, kanaat et ki kimseye muhtaç ol­mayasın ve önünde küçülmeyesin.

Hür ve başı dik bir halde yaşamak istersen, kim­seden bir şey bekleme. Bunun için de kanâat edip elindeki ile yetin.

Mevlâsı yanında her şeyi bulabilen bir kula, ken­disi gibi kullara boyun eğip dil dökmek revâ mıdır? Bunun nasıl bir zillet olduğunu bilen, hiçbir kimse­den hiçbir şey istemez. İstemenin kendisi zillet oldu­ğu için, yerine getirilmesi de yüz suyunun dökülme­sini önleyemez. Yerine getirilmemesi ise, daha büyük bir zillettir. Kendilerinden bir şey istenen kimseler, bunun ne kadar büyük bir zillet olduğunu bilseler, is­teyenleri o zillete düşürmemek için, bütün mallarını verirler. Bundan dolayı ihtiyacını açıklayan bir iste­yene vermeyenler iflâh olmazlar.

Bil ki, Allah Teâlâ’nın yaratıklarına merhamet ve şefkat etmek vâciptir. Merhamet ve şefkat duygusu, ona sahip olan için devamlı işleyen bir sevap kayna­ğıdır.

Yaratıklara merhamet ve şefkat etmek, Onların yaratıcılarını tâ’zim etmek ve O'nun hatırını saymak niyetiyle olduğu zaman, Allah teâlâ bunları kendisi hesabına kabul eder ve aynıyla karşılık verir.

Onun için Allah Resûlü Aleyhissalatü vesselâm şöyle buyurmuştur:

"Yerdekilere merhamet edin ki, gökte olan da si­ze merhamet etsin."

"Merhametli olan kullara merhametli olan Allah teâlâ merhamet eder."

"Allah Teâlâ’nın geniş olan merhametinden ancak merhametsiz olanlar mahrum kalırlar."

Kalpte merhamet bulunursa, şu sonuçlar ortaya çıkar:

1-Yaratıkların ihtiyaçlarını gidermek ve istedik­lerini vermek.

2-Taşıyamayacakları yükleri onlara yüklememek ve zor işleri onlara yaptırmamak.

3-Anlayamadıkları şeyleri onlara söylememek, dini onlar için anlaşılmaz ve yaşanmaz hale getirme­mek.

4-Onların sevinciyle sevinmek ve üzüntüleriyle üzülmek.

5-Onların din ve dünyaları için nasıl faydalı ola­bileceğini düşünmek.

6-Onları sıkıntı ve zararlardan kurtarmanın çare­lerini aramak.

7-Onlardan birinin yüzüne sinek konunca. Kalbinde acı duymak.

8-Din kardeşinin itibar görmesini kendisinin iti­bar görmesinden daha çok istemek, ona gelen zilletin kendisine gelmiş olmasını temenni etmek.

(Gücü yettiği halde, bu işleri yapmayıp sadece, "Tuh! Tuh!" demek veya yüzünü buruşturup gözleri­ni yaşartmak, merhamet etmek değildir. Gerçi, bunu da yapmayıp zil takıp oynayanlar da vardır. Fakat, bunlar merhamet etme iddiasında değildirler.)

38.GÜNAHLAR ÂFETTİR

Bil ki, kul Allah teâlâ'ya itâat ederse, Allah teâlâ da diğer kulları ona itâat ettirir. O Allah teâlâ'ya itâatsızlık ederse, Allah teâlâ da onu diğer yaratıklara itâat etmek zorunda bırakır ve her kötülüğü ona musal­lat eder.

Günah işlemekte ısrar eden bir kul için her şey, hatta nimetler bile musibet ve cezadır. Günahtan sakı­nan bir kul için ise, bunun aksine, her şey, hatta musibetler bile nimet ve mükâfattır.

Kul, günah işlemek yüzünden rızktan, onun bere­ketinden ve sağlayabileceği huzur ve mutluluktan mahrum edilir (insanların yararlandığı her şey rızktır.) Günahkârlığın dünyadaki cezâsı her zaman bunlardan da ibaret değildir. O bazen de günahtan güna­ha sürüklenmek ve günahların fasit dairesi içinde tutulup hapsedilmektir. Nitekim, tâatın bir sevabı da yeni bir tâata muvaffak edilmektir.

Günahkârın aleyhinde vaziyet alan her şey, dost­larının yüz çevirmesi, eşinin huysuzluk yapması, sağ­lığının bozulması, kendisinde unutkanlık hâsıl olma­sı, bineğinin serkeşlik etmesi, evinde fare belirmesi ve benzerleri günahlarının sonuçlarıdır.

Günahın en kötüsü, sahibi ölünce de devam eden günah türüdür. Bu günah türü, kalıcı izler bırakan günahlardır. Onun için şöyle denilmiştir:

"Öldüğü zaman, günahları da ölen bir kimse yi­ne de bahtiyardır."

"En bedbaht insan, başkasının dünyası için kendi âhiretini harap edendir." Allah Resûlu Aleyhissalatü vesselâm da şöyle buyurmuştur:

"Kim bir iyilikte öncü ve örnek olursa, ona hem kendi yaptığının hem de ona bakarak yapanların se­vapları kadar sevap vardır. Kim de bir kötülükte öncü ve örnek olursa, ona hem kendi yaptığının hem de ona bakarak yapanların günahları kadar günah vardır."

Ey adam! Günah işlemeyi bildiğin gibi, tevbe et­meyi de bil. Günah işlemekte güçlü, tevbe etmekte âciz olma. Ateşi yakan, onu söndürmelidir de.

Hakikî namazı kılmak istersen, ona başladığın zaman, dünyayı ve dünya ehlini unut; kıyâmet gü­nünde Allah teâlâ'ya yöneldiğin gibi, bütün varlığın­la ona yönel ve hesap yerinde titrediğin gibi titre.

Tıpkı o zaman gibi, kâinat sultanının önünde olduğu­nu, O'nunla konuştuğunu, O'nun seni dinlediğini ve doğru söyleyip söylemediğini bildiğini düşün.

Bir zata, "Namaza girerken nasıl tekbir getirir­sin?" diye sormuşlar.

Kendisi şu cevabı vermiştir: "Allah Teâlâ’nın bana baktığını hissederim ve onu tazim ederek, ondan heybet duyarak ve ondan korkarak tekbir getiririm." (Tekbir, namazın başlangıcıdır. Onun için, nama­za iyi başlamak lâzımdır. Ancak, yapılması gereken şey, bazılarının yaptığı gibi, niyette vesvese yapmak ve onu birkaç kere kurup bozmak değil, kalp ve zih­nini yaptığı Allah Teâlâ’nın huzuruna hazırlamak ve bu yüceler yücesi huzura girmekte olduğunu düşü­nüp dünyayı unutmaya çalışmaktır.)

 Bil ki, kimi zatlar tekbir getirirken, Allah Teâlâ’nın azametini hissederek ve hatta görerek onun içinde kaybolurlar. Bundan sonra bütün dünya onların tefekkür nazarında bir toz tanesi haline gelir. Ve bu durum namazlarının sonuna kadar devam eder. Böyle kılınan bir namaza artık ne nefis ne şeytan ne riya ne vesvese ne de ev ve iş gailesi giremez.

İmam Gazâli

SAYFAYI TAVSİYE ET

Yorum Yazın