TEVHİD ve LEDÜN RİSÂLELERİ

Lâ ilahe illallah, büyük bir kale ve tevhidin bayrağıdır. Bu kaleye sığınanlar ebedî saadet ve sonsuz nimeti; bu kaleye girmeyip de dışarıda kalanlar ebedî şekavet ve azabı hak ederler.

İnsan içinde bulunduğu sebepler âleminde, bazı vesile ve vasıtalar ile çeşitli ilimlerden bir derece elde edebilir. Bu ilimler, kulun talep derecesine ve tercihine göre farklı olur; ama sonuçta bütün elde edilenlerin “marifet” (Allah’ı eşyanın şehâdetiyle tanıma), “hakikat”, “nur” ve “hikmet” haline dönüşüp insanda kalbî ve ruhî bir “uyanışa” vesile oluşu ancak ikinci bir muamele ile mümkün olmaktadır. Bu da akıldan kalbe bir köprü atıp bütün bilgi, doküman, malûmat ve verileri eritmek, şeffaflaştırmak, yakmak… Ve böylece hikmet ve marifet nimetine mazhar kılınmaktır. İşte ilm-i bâtın, ilm-i gayb, ilm-i ledün şeklinde tabir edilen hakikati -kanaatimizce- bu meyanda düşünmek daha isabetli olacaktır.

İlm-i ledün denilen bu gizli ilmi, sırlı hakikati akılla kavrayamamak aslında “kesb-vehb” meselesini anlayamamak ve ikisini birbirinden tamamen ayırmakla ilgilidir. Kesb, kulun kazancıdır; vehb ise, yüce Allah’ın ihsanıdır.

Buna göre ilm-i ledün; yüce Allah tarafından ruha ilka edilen bir nurdur, kalbe atılan özel bir ilimdir, sırra emanet edilen ilâhî bir emanettir diyebiliriz. İlm-i ledün için kula verilen cüz’î iradenin sarf edilmesi, belli sebeplere yapışılması, onu almaya bir derece hazırlık yapılması lazımdır; ancak işin aslı kulun kesbi değil, yüce Allah’ın tercihi ve ihsanıdır. Çünkü o, herkese verilmez.

Bu Kitabı ister sayfanın altındaki konu başlıklarına tıklayarak tamamını sitemizden Akıllı telefonlara uyumlu olarak  okuyabilir. isterseniz hemen alttaki linklerden ÜCRETSİZ olarak indirebilirsiniz… 

Cep telefonundan okumak için indiriyorsanız Google play Kitaplarda tam ekran okuyabilmeniz için EPUB formatında indirip Google play kitaplarda açıp okumanızı tavsiye ederiz…

İmam Gazâlî

SAYFAYI TAVSİYE ET

BU KİTABI ÜCRETSİZ İNDİR

       

KİTABI OKU (Başlıklara Tıklayın)

İslâm âleminin en büyük âlimlerinden olan Gazâlî 450 (1058) yılında İran'ın Horasan yöresinin Tûs şehrinde doğmuştur. İlk tahsil hayatına Tûs'ta başlamış, ilk fıkıh bilgilerini burada hocası Ahmed b. Muhammed er-Râzkânî'den almıştır.

Daha sonra Cürcân'a ve oradan da tahsilini ilerletmek için Nîşâbur'a gitmiştir. Nîşâbur'da zamanın âlimlerinden İmâmü'l-Haremeyn el-Cüveynî'den ders almıştır. Buradaki tahsilini de tamamladıktan sonra ilmî noktada temayüz eden Gazâlî, ünlü vezir Nizâmülmülk'ün yanına gidip bir müddet kaldıktan sonra 484'te (1091) Bağdat'taki Nizamiye Medresesi'nin baş müderrisliğine tayin edilmiştir.

Burada gerek Selçuklu devlet büyüklerinin ve gerekse genel halk kitlelerinin teveccühüne mazhar olan Gazâlî, geniş şöhretine ve maddî imkânlara rağmen bu halinden derin bir rahatsızlıkla ve ruh haleti üzerinde meydana gelen dalgalanmalarla derslerini bıraktı, talebelerle ilişiğini kesti. Elde ettiği bilgiler ve dünyevî makamlar kendi ruhunun ve kalbinin açlığını doyurmaya yetmedi.

Kendi ifadelerinden öğrendiğimize göre Bağdat'taki bu dört yıllık müderrislik hayatından sonra Şam, Kudüs, Mekke, Medine ve Tûs'ta geçen on bir senelik bir inziva hayatı vardır ki Gazâlî’yi Gazâlî yapan da asıl bu yıllardır.

499 (1106) yılında Nîşâbur'da tekrar tedris hayatına başladı. Bu ikinci tedris dönemi de uzun sürmedi. Tûs'ta evinin yanına bir medrese ve bir tekke yaptırdı. 505 (1111) yılında vefat edinceye kadar hakikat ilimlerinin öğrenim ve öğretimiyle uğraştı. Geriye bir insan ömrüne sığması güç sayıda pek çok eser bıraktı ve yüzyıllardır manevî irşadını devam ettirip bütün İslâm âleminin muhabbet ve duasına nail oldu. Bu sebeple "Hüccetü'l-İslâm" namına lâyık görüldü.

Ruhu şad olsun!...

Sevgili Okuyucularımız!

Önsöz niyetine kaleme alınan ve sizin dikkatinize sunulan bu yazı, etraflıca düşünüldüğü ve uzunca yazılması tasarlandığı halde buna muvaffak olunamamıştır. Hem içinde bulunduğumuz zaman ve zeminin, hem de hâlet-i ruhiyemizin bu türden meseleleri (ilm-i ledün, tevhid vb.) ifade etmeye müsait olmayışı bir sebep olarak gösterilebilir. Bununla birlikte bu kadar önemli ve yanlış anlaşılması (ya da hiç anlaşılmaması) sebebiyle kimi zaman istismara mâruz kalan bu önemli konulara dair hiçbir şey yazmamak bizim için doğru olmazdı.

Kısaca söylemek gerekirse, üzerinde bir süredir düşünme ve notlar alma ihtiyacı duyduğumuz bir konuda şahsî kanaatlerimizin bir kısmını yine de sizinle paylaşmadan edemedik. Belki bizim başaramadığımızı siz başarırsınız, bizde uyanmayan hakikatler sizde uyanır diye, elinizdeki kitabın konularının ruhuna dair birkaç hususu kısaca, birer anekdot şeklinde sunuyoruz.

Özel anlamıyla değil de genel anlamıyla "ledün ilmi" hayatımızın her safhasında ve her anında hal, harekât, düşünüş vb. gibi bütün insanî durumlarımızı içine almaktadır. Hava, ışık veya su gibi aslında her yere, her şeye sirayet etmiş durumdadır. Çünkü "âlem-i şehâdette” her şey "âlem-i gayb" ile irtibatlıdır ve âlem-i şehâdet, âlem-i gayb tarafından (her şeyle her şeyde) çepeçevre kuşatılmıştır.

İnsan içinde bulunduğu sebepler âleminde, bazı vesile ve vasıtalar ile çeşitli ilimlerden bir derece elde edebilir. Bu ilimler, kulun talep derecesine ve tercihine göre farklı olur; ama sonuçta bütün elde edilenlerin "marifet" (Allah'ı eşyanın şehâdetiyle tanıma), "hakikat", "nur" ve "hikmet" haline dönüşüp insanda kalbî ve ruhî bir "uyanışa" vesile oluşu ancak ikinci bir muamele ile mümkün olmaktadır. Bu da akıldan kalbe bir köprü atıp bütün bilgi, doküman, malûmat ve verileri eritmek, şeffaflaştırmak, yakmak... Ve böylece hikmet ve marifet nimetine mazhar kılınmaktır. İşte ilm-i bâtın, ilm-i gayb, ilm-i ledün şeklinde tabir edilen hakikati -kanaatimizce- bu meyanda düşünmek daha isabetli olacaktır.

İlm-i ledün denilen bu gizli ilmi, sırlı hakikati akılla kavrayamamak aslında "kesb-vehb" meselesini anlayamamak ve ikisini birbirinden tamamen ayırmakla ilgilidir.

Kesb, kulun kazancıdır; vehb ise, yüce Allah'ın ihsanıdır.

Aslında her "kesb" aynı zamanda "vehb"dir. Her şey sebepler dairesinden bakıldığında "kesb", ama itikad ve kudret dairesinden bakıldığında "vehb"dir.

Her şey bize sonsuz ikram ve ihsan sahibi yüce yaratıcı tarafından verilmektedir. Kesbin içinde vehbi görememek, ilmin, sebep-sonuç zinciri içinde kalınarak, sadece sınırlı şartlar içinde elde edilen bir bilgi ve kültür yığınından ibaret olduğu düşüncesini uyandırır ki, bu, yanlıştır.

Bu anlayış, insanın mahiyetinin ne kadar geniş ve engin olduğunu anlayamayıp insanı sadece bir "akıl varlığı" olarak görmekten kaynaklanmaktadır. Zaten aklı kalpten kopuk bir vaziyette kendi başına ve kendine ait olarak düşünmek de başlı başına bir fecaat arz etmektedir.

Halbuki insan kalp, ruh, akıl, hayal, sır vb. gibi ve daha pek çok manevî âza ve latife denilen ince, hassas cevher ve hislerden mürekkeb bir mahlûktur.

Buna göre ilm-i ledün; yüce Allah tarafından ruha ilka edilen bir nurdur, kalbe atılan özel bir ilimdir, sırra emanet edilen ilâhî bir emanettir diyebiliriz. İlm-i ledün için kula verilen cüz'î iradenin sarf edilmesi, belli sebeplere yapışılması, onu almaya bir derece hazırlık yapılması lazımdır; ancak işin aslı kulun kesbi değil, yüce Allah'ın tercihi ve ihsanıdır. Çünkü o, herkese verilmez.

Pratik hayatımızdaki iş, faaliyet ve düşüncelerimizi hep alıştığımız bir sebep-sonuç zinciri içinde ve maddî şartlarda değerlendiriyor, olaylara ve kâinata tek gözle bakıyor; biz biliyor, biz yapıyor, biz çalışıyor, biz kazanıyoruz zannederek ciddi bir hataya düşüyoruz. Sadece kendi ürettiklerimizi dikkate alıp, bunun dışında "ilm-i iman", "ilm-i tevhîd", "marifet", "muhabbet", "ilham", "feraset" gibi manevî ilimlerin olabileceğini hiç mi hiç düşünmüyoruz.

Önce pratik hayatımız ve içinde müşahede edilenler (cüz'iyyat) Allah'tan koparılıp (hâşâ!) sebeplere isnat ediliyor. Bunun dolaylı bir tezahürü olarak da ilmi sadece fıkıh, tefsir, kelâm, fizik, kimya, biyoloji kitaplarında yazılanlardan ibaret sayabiliyoruz. Halbuki gerçek ilim, insan ruhunun eşyanın hakikatlerini bilmesidir. Hakiki ilim eşyanın mülkünü değil, melekûtunu bilmektir.

İmam Gazâlî (rah), risalesinin daha ilk cümlelerinde aslında ilm-i ledünnün (dolayısıyla iman, yakîn ve tevhid ilminin) elde edilme şekline ve gerekli şartlarına şu sözleriyle dikkat çeker:

"Hamd, seçilmiş kullarının kalplerini velayet nuruyla süsleyen, onların nefislerini en güzel ilâhî yardımlarıyla terbiye eden, irfan sahibi âlimlere dirayet anahtarlarıyla tevhid kapısını açan Allah'a mahsustur."

Burada, "seçilmiş kullarının kalplerini velayet nuruyla süsleyen" demekle; hem kalplerin ancak iman, takva ve amel-i salih esasına dayanan "velayet nuruyla" süsleneceğini, hem kalbin velayet nuruyla süslenmesinin ancak Allah Teâlâ'yı tanımaya bağlı olduğunu söylemektedir.

Ayrıca "dostlarının kalplerini süsleyen" ibaresinde kalbin süslenmesi, manevî güzellik, ilim ve hikmet ile donatılmasının ancak yüce Allah'a ait bir iş olduğu, bunun kulun çabasıyla değil, Allah'ın özel lütuf ve ihsanı ile olduğu ortaya konmaktadır.

Bu işte insana düşen vazife, bu ilâhî ikramı almaya kalbini hazırlaması, bunun için gerekli çalışmaları yapmasıdır. Bunun en güzel yolu; kulun sürekli bir acz, fakr, şefkat ve tefekkür şuuruyla nefsinin terbiyesine çalışmasıdır. Kula düşen, irade gösterip, sebeplere sarılıp dergâh-ı ilâhiyyeye yönelip dili, gönlü ve hali ile yüce rabbine yalvarmasıdır.

Devamında, "...özel ilâhî yardımı ile onların nefislerini terbiye eden" ifadesiyle, nefislerin terbiyesinin ancak yüce Allah'ın yardımı ile mümkün olduğunu, hidayet, manevî temizlik, terbiye ve terakkinin temelini bu ilâhî desteğin oluşturduğuna dikkat çekmektedir.

"...İrfan sahibi âlimlere dirayet anahtarlarıyla tevhid kapısının açılması" iki temel şarta bağlanmaktadır. Birincisi, "irfan sahibi âlim olmak" (sadece âlim olmak değil); ikincisi ise "dirayet anahtarlarını" kullanmaktır.

"İrfan sahibi âlim" olmak, akıl ile kalbi birleştirmekle mümkündür. İlim akılla, irfan kalple öğrenilir. İlim bilmek, irfan tanımaktır. İlim tarif etmek, irfan bizzat tatmaktır. İlim anlayış, irfan aşk ister. Aslında ikisi de birbirini destekler; çünkü ikisinin de kaynağı birdir; hedefleri de aynıdır. Bu kâinatta her şey, Allah'tan gelmiştir; Allah'a götürür. Tabii onun dilini anlayıp peşine düşene!

Dirayet, ayrı bir sanattır. Dirayet, feraset ister. Feraset, işin iç yüzüne bakmak, hakikatine nüfuz etmek, saklı şeyleri görmek, gördüğünü anlamak, anladığını kavramak, kavradığını yaşamak ve yaşayarak gerçeğe ulaşmaktır. Bunun sonucu, hakikate hayran kalmak, Hakk'ın muhabbetine dalmak, bu aşk ile yeni bir can bulup kâmil insan olmaktır. Vesselam...
 

Yûsuf Özkan ÖZBURU

TEVHÎD RİSÂLESİ  (Risâletu’t-Tecrîdi fî Kelimeti’t-Tevhîd)

Hamd, şanı yüce olan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (s.a.v), onun âl ve ashabının üzerine olsun!...

İslâm âleminin mümtaz simalarından olan imam Gazâlî, Peygamberimiz Muhammed Mustafa'dan (s.a.v) rivayet edilen, "Lâ ilahe illallah benim kalemdir. Bu kaleye giren kimse azabımdan kurtulur" (Ebû Nuaym, Hilye, 3/224; Deylemi, Firdevsü'l-Ahbâr, nr.4458; el Câmiu's-Sagir, nr. 6048; a.mlf., ed-Dürrü'l-Mensûr, 4/293) mealindeki kudsî hadisi şu şekilde izah ediyor:

Lâ ilahe illallah, büyük bir kale ve tevhidin bayrağıdır. Bu kaleye sığınanlar ebedî saadet ve sonsuz nimeti; bu kaleye girmeyip de dışarıda kalanlar ebedî şekavet ve azabı hak ederler.

Eğer bu kelime [kelime-i tevhid] senin kalbini çepeçevre kuşatan bir sur olmazsa ve bu kelimenin ruhu, kalbinin içine yerleşmez; tevhidin saltanatı, nefsini, hevâ ve hevesten korumayıp şeytanlar kalbine girerse, kalenin dışında kalmışsın demektir.

Sadece dilinle "lâ ilahe illallah" demenin pek bir kıymeti yoktur.

O halde bu kelimeden nasibinin ne kadar olduğunu iyice düşün! Şayet tevhidin mânasını kavramış, ruhuna nüfuz etmişsen;

"Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları kendisinden bir ruhla [nurla] desteklemiştir" (Mücâdele Sûresi /A.22) mealindeki âyet-i kerimede ifadesini bulan, mahlûkatın efendisi Hz. Muhammed (s.a.v) ve yüz yirmi bin küsur nebinin nasibi olan nimete kavuşmuşsun demektir.

Böylece dünya ve âhiret mahsulâtını elde eder, her iki cihanda saadete erer, velîler defterine yazılır ve "âlem-i fazl" dan sayılırsın. Zira Allah Teâlâ bu hususa dikkat çekerek;

"Kim Allah'a ve peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın nimet verdiği peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel dosttur. Bu büyük nimet Allah'tandır. Her şeyi lâyıkıyla bilen olarak Allah yeter" buyurmuştur. (Nisa Sûresi /69-70)

*(Âlem-i fazl; Allah Teâlâ'nın özel ihsan ve ikramıyla muamele edip hidayete erdirdiği kimselere denir. Zıddı 'âlem-i adl'dir. Âlem-i adl, yüce Allah'ın adaletiyle muamele edip özel yardımını çektiği ve nefislerine terk edip küfür içinde bıraktığı kimselerdir. Kısaca, âlem-i fazl, cennetlik olan müminler; âlem-i adl ise cehennemlik olan kâfir ve münafıklardır. Ayrıca bu iki tabir, onların sıfatlarını anlatmak için de kullanılmıştır. Kitabın ileriki sayfalarında konuyla ilgili geniş açıklamalar mevcuttur. (Çev.))

Şayet tevhidden nasibin bu kelimeyi sadece dille söylemekten ibaretse; bu durumda şu âyetin anlattığı kimselerden olursun:

"Bedeviler, 'İman ettik' dediler. De ki: Siz iman etmediniz. Fakat 'İslâm'a girdik' deyin. İman henüz kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve resulüne itaat ederseniz, Allah yaptığınız güzel amellerden hiçbirinin sevabını size eksik vermez. Allah gafurdur, rahimdir." (Hucurât Sûresi /14)

Bu âyette açıklandığı gibi, dil ile "lâ ilahe illallah" deyip bırakmak, münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Kâ'b b. Selûl ve yüz bin münafığın yaptığı bir iştir. Kur'ân-ı Kerîm'de bu duruma işaret edilerek, şöyle buyurulmuştur:

"Ey Muhammed! Münafıklar sana gelince; 'Senin şüphesiz Allah'ın resulü olduğuna şehâdet ederiz' derler. Allah, senin kendisinin peygamberi olduğunu, bunun yanında münafıkların yalancı olduklarını bilir." (Münâfikûn Sûresi /1)

İşte bu durumda sen, dünya ve âhirette hüsrana uğramış kimselerden olursun ki bu hal apaçık bir ziyandır. Bu hal içinde âlem-i adl'in yani cehennemliklerin (Âlem-i adl, az önce açıklandı (çev.)) ve Allah düşmanlarının defterine kaydedilirsin. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de;

"Şüphesiz münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar. Onlara bir yardımcı da bulamayacaksın" (Nisa Sûresi /145) buyurulmuştur.

"Lâ ilahe illallah" bir kaledir. Fakat münafıklar ona karşı iftira ve yalan mancınığını kurarak tahrip gülleleri atmışlar, şekavet ve nifak balyozlarıyla onu yıkmaya yeltenmişlerdir. Bu gibi kimselerin içine düşman girip tevhidin izlerini yok etmiş, onun fiillere yansıyan güzelliğini karartmış, bu güzelliğin neşvünema bulacağı kalplerini tarumar edip onlardan kelime-i tevhidin mânasını almış ve onları kupkuru suretle baş başa bırakmıştır. Bunun için hadiste, "Doğrusu Allah sizin suretlerinize değil, sadece kalplerinize bakar" buyurulmuştur. (Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9; Ahmed, Müsned, 2/285)

"Lâ ilahe illallah"ın mânası gitmiş sadece birtakım harfler ve lakırdılar kalmışsa bu, kelime-i tevhid kalesinin mânadan yoksun bir şekilde yalnızca dille anılmasıdır.

Nasıl ki dil ile "ateş" demek dili yakmıyor, "su" demek harareti gidermiyor, "ekmek" demek karnı doyurmuyor, "kılıç" demek vücudu kesmiyorsa; aynı şekilde, sadece dille kelime-i tevhidi söylemek de kişiyi kötülüklerden (Allah'ın rızası dahilinde olmayan hallerden) alıkoymaz.

Halk arasında söylenegelen bir söz vardır: "Ateş demekle hiçbir kimsenin dili yanmayacağı gibi; bin kere 'altın, altın' demekle de hiç kimse zengin olmaz.

Söz kabuk, mâna özdür. Söz sedef ise, mâna incidir. Öz olmayınca kabuğu neylersin. İncisi olmayan sedef neye yarar.

Kelime-i tevhidin sözcükleri ve mânası, beden ile ruh gibidir. Ruhsuz beden bir işe yaramadığı gibi, bu ifade de [kelime-i tevhid] mâna olmaksızın hiçbir fayda sağlamaz.

Âlem-i fazl (cennetlik müminler), kelime-i tevhidin hem suretini hem de mânasını alıp, suretiyle dışlarını, manasıyla içlerini süslemiştir. Böylece dünya ve âhiret nimetlerini elde etmişlerdir. Kur'ân-ı Kerîm onların hak üzere olduklarına şehâdet ederek kendilerini şöyle tasdik etmiştir:

"Allah, melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahipleri O'ndan başka ilâh olmadığına şahitlik etmişlerdir. O'ndan başka ilâh yoktur. O azizdir, hakimdir." (Âl-i İmrân Sûresi /18)

Âlem-i adl (kâfir ve münafıklar) ise kelime-i tevhidin mânasını değil, suretini aldılar. Münafıklar dilleriyle iman ettik dediler, fakat içlerini küfür kirleriyle boyadılar. Bu sebeple kalpleri simsiyah ve kapkaranlıktır. Onlar, zahiren müslümanız diyerek ve iyi görünerek, (ganimet ve can güvenliği gibi) birtakım dünyevî menfaatlerine ulaştılar. Oysaki yarın kudret-i ilâhiyyeden bir rüzgâr esip, onların zayıf ışığını söndürerek, onları küfürlerinin karanlığında bırakıverecektir. Nitekim onların bu durumu âyette şu şekilde tasvir edilmiştir:

"Onlar çevresini aydınlatmak için ateş yakan kimseye benzerler ki, Allah ışıklarını karartınca onları karanlıklar içinde kör bir halde bırakmıştır. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, bu yüzden doğru yola dönmezler." (Bakara Sûresi /17-18)

Diğer bir âyette, "Allah münafıkların yalancı olduklarını bilir." (Münâfikûn S. /1) buyurularak, onların yalancı olduğu açıkça ifade edilmiştir.

Hevâ ve hevesine, altın ve gümüşüne kulluk edip duruyorken, "lâ ilahe illallah" demen bir mâna ifade eder mi? Bu halde sana;

"Ey inananlar! Yapmadığınız bir şey hakkında niçin yaptığınızı söylersiniz. Yapmadığınız şeyi yaptığınızı söylemeniz Allah katında büyük bir suçtur." (Saf Sûresi /2-3) şeklinde hitap edilir ve yalancılığın yüzüne vurulursa cevabın ne olacaktır?

Kur'ân-ı Kerîm'deki şu âyetten ders almak lâzımdır:

"Hevâ ve hevesini ilâh edinen, bilgisi olduğu hâlde Allah'ın şaşırttığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Düşünmez (tefekkür etmez) misiniz?" (Câsiye Sûresi /23)

Sen nefsinin kötü arzularına tâbi olmakta, altın ve gümüşe her şeyin üzerinde kıymet vermektesin. Hadiste uyarıldığı gibi; altına, gümüşe ve güzel elbiselere kıymet verip rağbet eden kimse, gerçekten helak olmuştur. (Buhârî, Rikak, 10; Cihâd, 70; İbn Mâce, Zühd, 8)

Bütün ilgini ailene ve evine yöneltmiş, mal ve çoluk-çocuğuna meyletmişken tam anlamıyla "lâ ilahe illallah" diyemezsin. Zira fiiliyatın yalanladığı her söz reddedilir. Dile değil, hale bakılır; lisan-ı hal, lisan-ı kâlden daha fasihtir.

Her daim "lâ ilahe illallah" diyerek eğer kalbinde mâna meyvesi oluşmuşsa, Allah'tan başka birine sığınman, başkasından korkman ve yardım istemen gerekmez.

Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Sen 'lâ ilahe illallah' der ve bizden başkasıyla ünsiyet peyda edersen ne biz senin için oluruz ne de sen bizim için... Kim Allah içinse, Allah da onun içindir. Kim O'na karşı huşu duyarsa Allah o kimseyi korur. Kulum! Niçin benden başkasına sığınırsın! Halbuki her şeyin dizgini benim elimdedir. Ben mülkün gerçek sahibiyim ve mülkümde dilediğim gibi tasarruf ederim. Bu âlemde ancak benim dilediğim olur ve her şey ancak benim irademle vuku bulur. O halde benden başkasına sığınma! Benim rahmetimden ümidini kesme! Zira ancak kâfirler benim rahmetimden ümidini keser. Cezamdan sadece gönlü beni arzulayanlar kurtulabilir."

Yüce Allah;

"Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin, doğrusu kâfirlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümidini kesmez" (Yûsuf Sûresi /87) âyetiyle bu gerçeği teyit etmiştir.

"Lâ ilahe illallah" lafzını sadece dilinle söylüyor ve bu sözün kalbinde hiçbir semeresi olmuyorsa sen münafıksın.

Eğer kelime-i tevhidin mânası kalbinde ise mümin, ruhunda ise âşık, sırrında ise hakikati keşfetmiş bir kimsesin.

Birinci nevi iman avama, ikincisi havâssa (seçkin kullara), üçüncüsü havâss-ı havâssa (en seçkin kullara) aittir. Birinci iman, sadece doğru haberi tasdik etmekle elde edilir. İkincisine, kalbin nurla açılıp basiret sahibi olmasıyla ulaşılır. Üçüncü kısım iman ise, keşfe ulaşıp Hakk'ı müşahedenin meyvesidir.

Kalbin tasdikinden yoksun, yalnızca dille iman ettiğini söyleyen bir kimse olmaktan sakın! Çünkü, kelime-i tevhid kıyamet günü senin aleyhinde şahitlik edip, "Ey Allah'ım! Ben bu kişiyle bunca yıl beraber oldum, bir kere dahi bana hürmet etmedi, hakkımı ödemedi!" diyecek.

Demek ki bu kelime senin lehinde veya aleyhinde şahitlik edecektir. Gerçek bir mümin isen lehinde; kâfir veya münafık isen aleyhinde şahitlik edecek. Kelime-i tevhid, müminler cennete girene kadar onların lehinde; kâfirler cehenneme gidene kadar onların aleyhinde şahitlik eder. İşte;

"İnsanların bir kısmı cennete, bir kısmı da çılgın alevlerin bulunduğu cehenneme girer." (Şûra Sûresi / 7) âyet-i kerimesi bu noktaya işaret eder.

Kelime-i tevhid, iki lafızdan oluşur. Birinci kısmı "lâ ilâhe"dir. Mânası, "hiçbir ilâh yoktur" demektir. Bu kısmında kalmak küfürdür. İkinci kısmı "illallah” tır. Mânası, "ilâh olarak ancak Allah vardır" demektir. Bunu söylemek imandır. Kâfir ve münafıklar "lâ ilahe" kısmında kalıp küfre düştüler. Oysaki onlara, "Kapıda durmayın, içeriye geçin (hakka ulaşın) denilmişti.

Kur'ân-ı Kerîm'deki şu âyeti bu mânada anlamalıdır:

"Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, ona indirdiği kitaba ve daha önce indirmiş olduğu kitaplara inanın. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, şüphesiz koyu bir sapıklığa dalmıştır." (Nisa Sûresi /136)

Gerçek müminler, aslî vatana (hakikate) ulaşmış, yani "illallah" menziline varmış kimselerdir. Onların durumu şu âyetle anlatılmıştır:

"Peygamberler ve müminler ona rabbinden indirilene inandılar. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler." (Bakara Sûresi /285)

"Lâ ilahe" diyerek cehennemliklerden olanların ilki lanetlenmiş ve kovulmuş şeytandır. "İllallah" diyerek iman bahçesine giren ve cennetlik sınıfına dahil olan ilk kimse ise Hz. Âdem'dir. Bu nedenle cehenneme gireceklerin listesinin en başında şeytanın, cennetliklerin başında ise Hz. Âdem'in (a.s) ismi yazılıdır.

Şimdi "lâ ilahe" menzilinde durup da küfre düşen şeytana mı, yoksa "illallah" diyerek imana eren Âdem'e (a.s) mi katıldığını iyice düşün. Sakın şeytana uyma! Eğer şeytanın yolundan gidersen Âdem'in yolundan sapmış olursun, onunla olan bağın kopmuş olur ki o vakit şeytanî sıfatlarla sıfatlanmış olursun. Bu durumda sen şu âyette anlatılan kimselerden olursun:

"Allah, İblîs'e, 'Haydi git! Onlardan sana kim uyarsa bil ki cehennemde hepiniz tam bir ceza ile cezalandırılırsınız. Vesveselerinle gücünün yettiğini yerinden oynat, onlara karşı yaya ve atlı askerlerinle haykırarak yürü, onların mallarına ve çocuklarına ortak ol, onlara vaadlerde bulun' dedi. Ama şeytan sadece onları aldatmak için vaadde bulunur." (İsrâ Sûresi /63-64)

Şayet Allah Teâlâ sana adaletiyle muamele edecek olursa seni âlem-i adle (cehennemliklere) ait listenin başına kaydedip iblîs'in ordusuna dahil eder. Yok eğer fazl ve keremiyle davranacak olursa seni âlem-i fazlın (cennetliklerin) defterine yazıp Hz. Âdem'in safına katar.

"Lâ ilahe" lafzı "illallah" lafzına bağlı olup, ikisi, birbirinden ayrılmaması gereken tek bir sözdür. "Lâ ilahe" zehir ise, "illallah" panzehirdir. Panzehiri olmayan zehri içen kimse nasıl helak olursa, aynı şekilde "lâ ilahe" deyip "illallah" demeyen kimse de helak olur. Kuşkusuz zehirden sonra panzehir içen kimse nefsini dizginlemiştir. Nefsine sahip olan kimse ile, nefsini helak eden kimse birbirinden çok farklıdır.

"Lâ ilâhe"yi "illallah" çizgisine kavuşturmadıkça, sen, kelime-i tevhid kalesinin dışındaki harabelerinden birinde kalırsın. "Lâ ilahe" kalenin yarısı olduğu için diğer yarısı olmaksızın kale tamamlanmış olmaz. Nitekim Allah Teâlâ, "Lâ ilahe illallah benim kalemdir" (Kaynağı ilk sayfada gösterildi) buyurmuştur. O halde sen "lâ ilâhe"yi "illallah"a bağladığında, bu kale tüm rükün ve kısımlarıyla tamamlanmış olur. Zira her kalenin dört rüknü vardır. Aynı şekilde "lâ ilahe illallah" dört kelime olup, her bir kelime tevhid kalesinin bir rüknüdür. Maddî şekil olarak durum böyle olduğu gibi, mâna yönüyle de böyledir.

Tevhid kalesinin rükünlerini şöylece sıralamak mümkündür: Namaz, oruç, hac, zekât, (bir de kale olarak nitelendirdiğimiz) kelime-i şehâdet. İslâmiyet bu beş esas üzerine kurulmuştur.

Ey kardeşim, bilmiş ol ki, insanlık şehrindeki tevhid kalesi kalbin korumasındadır. Bu şehrin sakinlerinden olan kulak, göz, el ve ayak kalbin kölesi ve hizmetçisi olup istemeseler de kalbin emirlerine uymak mecburiyetindedirler. Evet, bu uzuvlar kalbin isteklerini yerine getirmek, ona muhalefet etmemek üzere yaratılmışlardır. Kalbin emretmesi üzerine göz bakar, kulak duyar, el tutar, ayak yürür. Eğer kalp bu uzuvlara bu hareketlerin aksini emrederse yine yaparlar. Kısaca, bunlar kalbe itaat etmek zorundadırlar.

Şayet kalp mülkünde zulmediyorsa, emrindeki uzuvları zulüm, fesat, muhalefet ve inat gibi kötü işlerin yapılmasında kullanır. Meselâ, göze haram şeylere bakmasını, kulağa kötü sözleri dinlemesini, el ve ayağa haramla meşguliyeti emreder ki böylece onlar hakikati göremez ve duyamazlar. Şu âyetler, insanın bu halini anlatmaktadır:

"Onlar, manen sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu sebeple doğru yola dönmezler" (Bakara Sûresi /18)

"And olsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık. Onların kalpleri vardır, ama anlamazlar; gözleri vardır, ama görmezler; kulakları vardır, ama işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidirler; hatta daha da aşağıdırlar. İşte gafil olanlar bunlardır." (A'râf S. /179)

Kalp kendi memleketinde adaletle hükmederse, bu uzuvları taat ve ibadet etmekte kullanır. Yani, göze iyiye, güzele bakmasını; kulağa faydalı şeyleri dinlemesini, diğer uzuvlara da hayır işlemelerini emreder ki bunun neticesinde bereket hâsıl olur, kalbin meydanı temizlenir, saflaşır. Kalbin bu haline Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle işaret buyurmuştur:

"Bedende bir parça et vardır ki o iyileşince bedenin hepsi iyileşir, o hastalanırsa bedenin hepsi hastalanır. İşte o, kalptir." (Buhârî, imân, 39; Müslim, Müsâkat, 107; İbn Mâce, Fİten, 14; Dârimî, Büyü', 1)

Kelime-i tevhid; kapısı, kapıcısı ve bekçisi olan sağlam bir kale olup, kapıcının hakkını vermeden içeri girmek mümkün değildir. Yani "lâ"nın sırrından geçmeden "illa"nın ispatına varamazsın.

Gerçekte bir şeyi yok etmek veya var etmek senin işin değildir. Çünkü mevcut olmayan bir şey zaten yoktur. Aynı şekilde, var olan bir şeyin de ispata ihtiyacı yoktur. Varlığı bulunmayan bir şey, mevcut değildir; var olan da zaten mevcuttur.

"Lâ ilâhe illallah" dört kelime, on iki harf gibi görünmesine karşın gerçekte bir kelime ve dört harften ibarettir.

Allah lafzı mutlak bir doğru olup, inkârı ve nefyi mümkün değildir. "Lâ ilahe" ifadesi de mutlak mânada bir nefiydir. Zira bir şeyin sübûtu (gerçekleşme) ve vücudu tasavvur edilmedikçe nefyedilemez. Nitekim "lâ" harfi, sübûtu ve vücudu tasavvur edilebilen bir şeyi nefyetmek için kullanılır. Yani bu, başka tanrıların mevcudiyeti mânasında olmayıp; eşi ve benzeri, ortağı ve zıddı olmayan Allah'ın varlığını tekit ve ispat için kullanılmıştır. Bunun aksini düşünen kimse müşriktir.
(Yani bir kimse, Allah'tan başka ilâh yoktur derken, O'nun tek ilâh olduğunu ifade etmiş ve ispatlamış olur. Kelime-i tevhidle, başka ilâhlar var da onları inkâr edip Allah'ı kabul etmek anlatılmıyor. Yüce Allah'ın yanında başka ilâhlar kabul etmek şirktir. Lâ ilahe illallah "tek ilâh var, o da Allah'tır" demektir (çev.))

"Lâ ilahe illallah", ilâhî sırların perdesini açar ve kalbi, onu kirletip yüce Hakk'ın tecellilerini perdeleyen tozlardan temizler. Kalp arşını temizleyerek onu Cenâb-ı Hakk'ın tecellisine mahzar ve nazarına layık bir mahal yapar. Bu itibarla Allah Teâlâ, Davud'a (a.s), "Ey Dâvûd! Bana kalp evini temizle de orada bulunayım. Gökler ve yer beni içine alamazken mümin kulumun temiz kalbi beni içine aldı" (Bk. Sehâvî, el-Makasıdü'l-Hasene, nr. 990) buyurmuştur.

Mâsivâya (Allah'tan gayrisine) nazar edip kirlendiğin, ilim ve derece üstünlüğüne güvendiğin ve varlık âleminde Allah'tan başkasını gördüğün sürece "lâ ilahe" nefyi senin içindir. Ne zaman eşyayı her şeyin sahibi olan Allah'ın birliğine (tevhid) delil kılıp, onlarda hakkı görürsen işte o an "lâ"dan kurtulur "illa"ya ulaşırsın.

"Allah de sonra da onları bırak, daldıkları bataklıkta oynayadursunlar." (En'âm Sûresi /91) Bu âyette belirtildiği gibi sen ne zaman fâni şeyleri anmayı bırakır, baki olan Allah'ın zikriyle meşgul olursan kelimenin tam anlamıyla Allah demiş olur, mâsivâdan yüz çevirirsin.

"Allah" kelimesini oluşturan "elif, lâm ve hâ" harflerinden her birinin özel bir mânası ve işareti vardır.

Elif, Allah'ın kendi zâtıyla kaim olduğuna, varlığının mahlûklardan hiçbirine bağlı olmadığına işarettir. Lâm, mülkiyet ifade eder; Cenâb-ı Hakk'ın tüm mahlûkatın gerçek sahibi olduğunu gösterir. Hâ harfi ise, hidayeti simgeler; göklerde ve yerde olanların hepsine hidayet eden, yani onların yolunu gösterenin, yapacağını öğretenin Allah olduğunu belirtir. Bu konuda Kur'ân-ı Kerîm'de;

"Allah göklerin ve yerin nurudur (yani yerde ve gökte ne varsa hepsine hayat veren, yol gösteren Allah'tır)" buyurulmuştur. (Nûr Sûresi /35)

Bunları şöyle anlamak da mümkündür: Elif, Cenâb-ı Hakk'ın kendi nimetini her tarafa yaymak suretiyle halk ile ülfet ettiğine; lâm, halkın Hak'tan yüz çevirdiğine; hâ, Allah dostlarının aşk ve muhabbet içinde kaldıklarına işarettir. Şairin biri bu nükteleri şu şekilde mısralara aktarmıştır:

Elif, halkla ülfet etmek;

Lâm, kınamaktır şeytanı.

Hâ, O'nun aşkıyla coşmak;

Ve... Uyarmaktır insanı.

Basiret gözünü aç! Âlemdeki her şey "lâ ilahe illallah" der. Sen şu âyetin haberine kulak ver:

"Yedi gök, yer ve bunların arasında bulunanlar O'nu tesbih eder. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, gafur ve halîmdir."  (İsrâ Sûresi /44)

Bu hakikat şairin mısralarında şöyle dile gelmiştir:

Her şeyde vardır apaçık bir âyet;

O'nun birliğine eder delâlet.

Tevhid güneşinin sadece senin üzerine doğduğunu mu sanırsın? Bu iş senin bildiğin gibi olmayıp, kuşlar dahi O'nun için saf saf olmuş, O'na dua ve tesbih etmektedirler. Sizin diğer mahlûklara kıyasla daha üstün, daha azametli ve faziletli oluşunuz mükellef olmanızdandır. Yoksa size ihtiyaca binaen bu özellikler verilmiş değildir. İyilik ve üstünlük Allah tarafından verilmiş bir nimet olup, Kur'ân-ı Kerîm'de bu nimet şöyle hatırlatılmıştır:

"And olsun ki, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onların çeşitli vasıtalarla karada ve denizde intikalini sağladık; onları temiz şeylerle rızıklandırdık ve yarattıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık" (İsrâ Sûresi /70)

Allah Teâlâ sizi ademiyet (yokluk) sırrından varlık sahasına getirmiş ve size, kulluk vazifenizi yerine getirerek, Allah'ın bir tek olduğunu anlamanızı emretmiştir. Sizlere vücut verilmiş olması herhangi bir ihtiyaç sebebiyle veya ilâhî sıfatların size muhtaç olduğundan ve vahdâniyyet sıfatının sizin şahâdetinize bağlı bulunduğundan dolayı değildir. Zira O'nun sıfatları hiçbir şahidin şahadetine bağlı değildir ve inkarcının inadıyla da gizli ve kapalı bir hale gelmez.

Yarasalar dahi güneşin varlığını bilirler. Fakat gözlerinin kusurlu olması sebebiyle onu göremezler. Güneş doğunca yerlerine çekilip uyurlar. Onlar gecenin varlığının da farkına varırlar. Yarasaların güneş ışığını görememesi güneş ışıklarından kaynaklanmaz; onların gözlerinin bu ışıkları görebilme kabiliyetinin olmayışından kaynaklanır.

Allah Teâlâ ezelî ve ebedîdir. İster şahadet edin ister inkâr edin; yani isteseniz de istemeseniz de bu böyledir. Eğer şahadet ederseniz bu, O'nun ezeliyet sıfatının bir tecellisi olarak size ikram edilen nasibinizdir. Yok eğer inkâr ederseniz, bu hiçbir şey ifade etmez. Çünkü ezelî ve ebedî olan bir şeyin varlığı, hadis olan (sonradan yaratılan) bir şeye bağlı değildir. Bilakis hadis olan bir şeyin mevcudiyeti kadîm olana bağlıdır. Bütün varlıkların O'na muhtaç olduğu Kur'ân-ı Kerîm'de şöylece ifade edilmiştir:

"Ey insanlar! Siz fakirsiniz. Allah ise zengindir, her türlü hamd'e ve övgüye lâyıktır. O dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni kimseler yaratır. Bu Allah'a zor değildir." (Fâtır Sûresi /15-17)

Eğer sen fakir isen, Allah'ın huzuruna zenginler gibi; zelil isen azizler gibi, zayıf isen güçlüler gibi gelme! Allah'ın divanına aczini, fakrını itiraf ederek gelirsen bilmiş ol ki sabreden fakirler O'nun yanında olurlar. Zelil ve kalbi kırık bir vaziyette varırsan şüphesiz O, kalbi kırık olan kimselerle beraberdir. O'nun huzuruna O'nu zikrederek gidersen O da seninle birlikte olur. Nitekim âyette;

"Beni anın ki ben de sizi anayım" (Bakara Sûresi /152) buyurulmuştur.

O'na muhabbetin varsa;

"Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler" (Mâide Sûresi /54) âyetinin müjdesine ulaşırsın.

O'na yakınlık peyda ederek geldinse, "Kim bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir kulaç yaklaşırım, kim bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim. Kulum nafile ibadetlerle bana yaklaşır, ben de onu severim. Sevdiğim zaman onun gören gözü, duyan kulağı, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Kulum artık benimle görür, benimle duyar, benimle tutar, benimle yürür"* kudsî hadisinin sırrına mazhar olursun.

*(Buhârî, Rikak, 38; ibn Mâce, Fiten, 16; Begavî, Şer-hu's-Sünne, 1/142; Taberânî, el-Mu'cemü'l-Kebîr, nr. 7880)

Şu hadis de O'na yakın olan kulların haline işaret etmektedir:

"Allah kıyamet gününde, 'Ey âdemoğlu, aç kaldım beni doyurmadın, hasta oldum halimi sormadın” der. Bunun üzerine kul, 'Yâ rabbi, sen âlemlerin rabbi iken ben seni nasıl doyurayım, sana nasıl su vereyim!' diye sorar; Allah da 'Benim kullarımdan biri hastalandı, sen onun hal ve hatırını sormadın. İzzet ve celâlime and olsun ki, onun hal ve hatırını sormuş olsaydın beni onun yanında bulurdun' der." (Buhârî, Edebü'l-Müfred, nr. 517; Müslim, Birr, 43; İbn Hibbân, Sahîh,nr. 269)

Tevhidi sermaye yap! Lüzumsuz şeylerden arın! Asıl zenginliği fakirlikte (Allah'a boyun bükmede), azizliğini ise O'na karşı zelillikte ara. Zikrullah'ı şiar edin! İlâhî muhabbet, kaftanın; takva, gömleğin olsun! Azığa, bineğe ve emniyete ihtiyacın varsa, fakirliği azık, kalp kırıklığını binek, zikri emniyet edin! Muhabbetullah'ı yegâne dost bil! Yolculuğunun maksat ve gayesi O'na yaklaşmak olsun.

Eğer Allah ile yaptığın bu ticarette kâr ettinse bil ki her şeyi kazanmış; zarar ettinse her şeyi kaybetmişsin demektir.

Yapmış olduğun bu ticarette, canını ve malını alıcı mı, yoksa satıcı mı olduğunu bir düşün. Şayet alıcı olup canını ve malını O'na vermekten kaçınmış isen zarar etmişsin demektir. Şu âyet bu kimselerin halini anlatır:

"İşte onlar, hidayeti (hakkı) bırakıp sapıklığa daldılar da alışverişleri kâr getirmedi. Zaten doğru yolu bulamamışlardı." (Bakara Sûresi /16)

Eğer, canını ve malını Allah'a satıcı isen kâr etmişsin demektir; işte o zaman şu âyetin müjdesine erersin:

"Hiç şüphesiz Allah, kendi yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını cennete karşılık satın almıştır. Allah bunu Tevrat, İncil ve Kur'an'da üzerine bir hak olarak vaad etti. Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim vardır! Öyleyse yaptığınız alışverişe sevinin, bu büyük bir kazançtır." (Tevbe Sûresi /111)

Hangi gruba dahil olduğunu anlamak istersen şu âyeti oku:

"Müminler, Allah anıldığı zaman kalpleri titreyen, O'nun âyetleri okunduğunda imanları artan, rablerine güvenen, namazlarını dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıktan yerli yerince sarf edenlerdir." (Enfâl Sûresi /2-3)

Eğer, O anıldığında kalbin titriyor, azaların ürperiyorsa, "Onların bedenleri ve kalpleri Allah'ın zikriyle yumuşar." (Zümer Sûresi /23) âyetinin sırrına mazhâr olmuşsundur. Bu durumda sen, kendini Allah'a satıcılar topluluğuna dâhil olan kimselerdensindir.

Yok eğer senden bu gibi haller sâdır olmaz, "lâ ilahe illallah" sözü duvar veya tavan gibi herhangi bir sözden farksız olursa, bil ki sen, hidayeti ve hakkı terk edip nefsinin keyfini alan gruptansın. Şu âyet sana veyl okumaktadır:

"Allah'ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler." (Zümer Sûresi /22)

Allah'ın âyetlerinden nasibi olmayan kimsenin "lâ ilahe illallah" demesi ona fayda sağlamaz. Zira kalbi mânadan yoksun olan, âyetlerden nasibi olmayan kimsenin, puta ve haça tapan kimseden, taştan veya kumdan hiçbir farkı yoktur. Şu âyet seni düşündürmeli:

"Sonra yine kalpleriniz katılaştı, taş gibi hatta daha katı oldu. Nitekim taşlar arasında içinden ırmaklar çağıldayan, yarılıp su çıkanlar vardır. Allah korkusundan yuvarlananlar vardır. Allah yaptıklarınızı bilmez değildir." (Bakara Sûresi /74)

Müslüman'ın kalbi, âyette belirtildiği üzere, taş gibi kaskatı olursa kâfirin kalbi nice olur. Tevhid ehli ve O'nun zikriyle meşgul olan kimse bu durumda olursa, kâfirlerin ve gafillerin halini artık sen düşün.

Gaflet uykusundan uyandığın, sarhoşluk batağından kurtulduğun anda, bu anlattığımı anlayabilir, söylediğimi bilebilirsin. Şüphesiz ki sen önce anlayıp sonra anlatmakla ve ilkin bilip sonra bildirmekle emr olundun. O halde bilmediğin şeyi söyleme, anlamadığın şeyi anlatma.

Kelime-i tevhidi iyice anlamadan, kalbinde özümlemeden söylüyorsan hakikatte onu söylemiş olmazsın. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de;

"Vay o namaz kılanların haline ki, onlar kıldıkları namazdan gafildirler." (Mâûn Sûresi /4-5) buyurulmuştur.

Öyleyse, Allah'ı zikrettiğinde her yerin kalp kesilmeli; O'nun için konuştuğun vakit her yanın dil olmalı, O'nu her tarafın kulak kesilmiş bir vaziyette dinlemelisin ki, soğuk demire çekiç vuran kimse gibi, boşuna yorulmuş olmayasın. Bir şair demiş ki:

Ölürüm aşkınla seni her zikredişimde,

Gafletinle düşerim mahrumiyet ve hüzne.

Kalp kesilirim gönlümün her titreyişinde;

Ne acı kalır, ne elem, yanar ateşinde.

"Lâ ilahe illallah" bütün mâna ve hakikatiyle sana hâkim olduğu zaman kalbinin içerisinde yegâne hükümran o olur. Artık hiçbir yabancı kalp evine giremez. Kendi evinde nefsinin hükmü geçmez. Orada kalıp kalmama hürriyetin elinden alınır. Malûm olduğu üzere hükümdar bir şehri ele geçirdiği zaman oranın altını üstüne getirir, oranın azizlerini zelil kılar.

Aynı şekilde, kalbin tam manasıyla kelime-i tevhidin hükmü altına girince, senin de sıfatların değişir; kibrin tevâzuya, malla gururlanma azla kanaat etmeye, varlığın yokluğa, baki olma hevesin fâni olmaya, tüm kötü sıfatların iyiye inkılâp eder. Zahirî üstünlüğün hakiki üstünlüğe döner. Çirkin sıfatların ağacı kökünden kesilir, küfür ve atalet dikenleri ezilir, teşbih ve temsil kabukları temizlenir; oraya iman ve tevhid tohumu dikilir. Orada Allah'ı tenzih ve tefrîd fidanları yeşerir. Böylece senin güzel sıfatların çoğalır. Allah Teâlâ'nın şu âyeti bu meseleyi veciz şekilde açıklamaktadır:

"Verimli toprak rabbinin izniyle iyi ürün verir. Çorak toprak kötü ürün verir. İşte biz, şükreden bir topluluk için âyetleri böyle yerli yerince açıklarız." (A'râf Sûresi /58)

Her sultanın saltanatı ve hükümranlığı belli bir müddet devam eder. Lâkin "lâ ilahe illallah" bunun dışındadır. Onun saltanatı ilelebet devam edecektir. Hükmü (öncekilerin ve sonrakilerin isteğine bakılmaksızın) herkesi kuşatmış, göklerde ve yerde olanların hepsini kaplamıştır. Kur'ân-ı Kerîm'de buna işaretle;

"Göklerde ve yerde bulunan herkes kul olarak Rahmana gelir" buyurulmuştur. (Meryem Sûresi /93)

Bunların bazısı aşk ve şevkle, itaat etmiş bir halde; bazısı da istemeyerek, zoraki bir şekilde O'nun huzuruna gelirler. "Göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez sadece Allah'a secde ederler. Gölgeleri de uzayıp kısalarak O'na secde etmektedir." (Ra'd Sûresi /15) âyet-i kerimesi bu konuda söylenen şeyleri özetle ifade etmektedir.

Herkesin O'na teslim olduğunu ifade eden bir diğer ayet şudur:

"Rabbin âdemoğlunun belinden zürriyetlerini almış ve; 'Ben sizin rabbiniz değil miyim?' diye onları kendilerine şahit tutmuştu. 'Evet buna şahidiz dediler. Kıyamet günü, 'Biz bundan habersizdik' dememeniz için sizinle bu anlaşmayı yaptık." (Araf Sûresi /172)

Bu âyeti şu şekilde tefsir etmek mümkündür:

Âlem-i fazl (gerçek müminler) isteyerek, âlem-i adl (kâfirler) ise istemeyerek, "Evet, sen bizim rabbimizsin" dediler.

Allah Teâlâ, onları Âdem'in (a.s) belinden çıkardıktan sonra iki fırkaya ayırdı. Âlem-i fazl (cennetlikler) Âdem'in (a.s) sağında, âlem-i adl (cehennemlikler) ise solunda yer aldı. Bunun akabinde Allah Teâlâ her iki gruba da anlama, işitme ve konuşma melekesi verdi. Daha sonra onlara hitap etti ve onları kendilerine şahit tuttu. Onların hepsi Allah'ın bir tek olduğunu ikrar ettiler ve "Evet, sen bizim rabbimizsin" dediler.

Bu iki gurubun ikrarları arasında çok ince bir fark vardı. Şöyle ki âlem-i fazl (cennetlikler) isteyerek, hemencecik o anda; âlem-i adl (cehennemlikler) ise istemeyerek, gevşek bir eda ile, "Evet" dedi. Onlardan bu şekilde söz alınması, kıyâmet günü, "Bizim bundan haberimiz yoktu!" dememeleri içindi.

Bu fırkaların âlem-i kudretten âlem-i hikmete geçmesiyle birlikte içlerinde gizli bir şekilde bulunan "Allah'ın varlığı ve birliği" fikri kendiliğinden ortaya çıkmıştır.

Müminler, içlerindeki bu sese kulak vererek tam bir inançla "evet" demek sûretiyle sözlerini tutmuşlar, kâfir ve münafıklar ise doğruluğuna tam olarak inanamamış bir halde "evet" dediği için verdikleri ahde vefa gösterememiş, mîsakı bozmuşlardır.

İşte bu sebeple Allah Teâlâ müminleri övgü ile anarak;

"Onlar, Allah'ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar." (Ra'd Sûresi /20) buyurmuştur.

Allah, kâfirler ve münafıkları kınayarak;

"Allah'a söz verdikten sonra ondan cayanlar, Allah'ın bitiştirilmesini emrettiğini ayıranlar ve yer yüzünde bozgunculuk yapanlar yok mu. İşte lânet ve Cehennem onlar içindir." (Ra'd Sûresi /15) buyurmuştur.

Allah'a karşı verilen bu "evet" sözü, kıyamet meydanında, müminlerin emânete riayet etmeleri sebebiyle lehlerinde; kâfirlerin ise emânete hıyanet etmeleri nedeniyle aleyhlerinde şahitlik yapar. Daha sonra herkesin amellerinin yazılı olduğu, herkesin üzerine şehâdet edecek olan bir kitap gönderilir. Bu hakikat Kur'an-ı Kerim'de şu şekilde belirtilmiştir:

"Her insanın amelini boynuna dolarız ve kıyamet günü, onun için açılmış bir kitap çıkarırız. 'Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak senin nefsin sana yeter' deriz." (İsra Sûresi /13-14)

Allah Teâlâ, seni nefsin üzerine şahit tutarak, verdiğin sözü unuttuğunu, zalim ve cahil olduğunu sana hatırlatır. Böylece sen ikrardan inkâra düştüğünü kabul edersin.

 "Allah şüphesiz Allah yolunda savaşarak öldüren ve öldürülen müminlerin nefislerini ve mallarını cennete karşılık satın almıştır." (Tevbe Sûresi /111) âyetinde "kalbin" değil de "nefsin" satın alınması dikkati şayandır. Zira kalp yaratılmış olan hiçbir şeye köle olmaz. Mevcudattan hiçbir şey onu çalamaz. Çünkü kalp Hak'tan gayrisiyle ünsiyet kurmaz, Allah'ın zikrinden başka bir şeyle tatmin olmaz. Kalp bu konumu itibariyle alınıp satılamayan, Allah'tan başkasına boyun eğmeyen hür bir kimseye benzer.

Nefis ise böyle değildir. O, şehvanî şeylerle tatmin olur. Zevk ve lezzetlere olan meyli sebebiyle onların esiri olur. Esirin ise alım-satımı caizdir.

Bu anlatılanlar şeriat kabının zahirinden taşan birkaç damla, zahirî ilmin bazı kırıntılarıdır. Bilindiği üzere, sözün akışı vaktine göredir. Sen arındığın zaman sözün de arınır, sen bulandığın an o da bulanır.

Nefis ve kalp meselesine şu şekilde de yaklaşılabilir: Kalp halkla değil Hak'la; nefis ise Hak'la değil halkla meşgul olduğu için, kalp yerine nefis satın alınmıştır.

Nefis kötü sıfatlar ve bayağı hasletler üzere yaratılmış olduğu için âfet bölgesi, muhalefet yurdudur. Kalp ise güzel sıfatlar ve iyi huylar üzere yaratılmış olduğundan itaat ve ibadet beldesi hüviyetindedir. İşte nefsin kötü vasıflarının iyi vasıflara, kalbî özelliklere inkılâp etmesi için nefis satın alınmıştır.

Nefis alım-satım kefesine konulup teslim işlemleri yapılınca, Allah Teâlâ nefsi hayra çağırmakla görevli bir meleği ona gönderir. Melek onu daimî surette hayra davet edip şerden men eder. Bu hal aralarında bir dostluk kurulana kadar devam eder. Nefis vakur, boyun eğecek bir vaziyete gelince, melek ondan tüm kötü sıfatları alır ve onu güzel sıfatlarla donatır. Böylece o, küfür karanlığından iman aydınlığına, tüm kötü sıfatların zulmetinden iyi sıfatların nuruna ulaşır.

Nefis, küfür karanlığı ve onun vasıflarından kurtulup, muhalefet ve inadından vazgeçince, ilâhî emre boyun eğer; Allah Teâlâ da ondan razı olur.

Nefis bu vakur ve mutmain tavırlarıyla Allah'ın kulları arasına girer ve;

"Ey nefs-i mutmainne! Rabbini razı edecek bir halde ve sen de rabbinden razı olacak bir vaziyette O'na dön. Kullarımın arasına ve cennetime gir!" (Fecr Sûresi /27-30) âyetinin müjdesine mazhar olur.

Âlem-i adl (kâfir ve münafıklar), kudret âlemi hakkında nifaka düşüp, âlem-i hikmeti inkâr etmesi sebebiyle onların nefisleri satın alınmaya lâyık görülmemiştir.

Allah Teâlâ onların nefislerini muhafaza etmeyip, onları şeytanın vesveseleriyle baş başa bırakmıştır. Böylece şeytan onları daima şerre, kötülüğe çağırır, kötü işlerle onları aldatır; mayalarındaki bozuk şeylere, şehvete, isyana, Allah'ın buyruklarına karşı çıkmaya davet eder. Bunların neticesinde nefis âdeta şeytanlaşır, kötülüğü emredip, iyiliği nehyeden bir hale gelir. Nefsin bu sıfatı;

"Şüphesiz nefis devamlı kötülüğü emreder." (Yûsuf Sûresi /53) âyetinde belirtilmiştir. Şeytan böylece o nefislerin en kuvvetli yardımcısı ve en yakın dostu olur. Bu husus Kur'ân-ı Kerîm'de;

"Kim Rahmânın zikrine karşı kör olursa, ona şeytanı arkadaş ederiz." (Zuhruf Sûresi /36) âyetiyle beyan olunmuştur.

Allah Teâlâ, âlem-i fazlı (müminleri) kendi nefislerine şahit tutup, onlara tevhid ve takvayı ilham etti. Aynı şekilde âlem-i adli de (kâfirleri) kendi nefislerine şahit tuttu. Fakat onlara fücur ve mâsiyeti ilham etti.

"Nefse ve onu biçimlendirene, ona isyanı ve itaati ilham edene and olsun." (Şems Sûresi /7-8) âyeti buna işaret etmektedir.

Demek ki, Allah Teâlâ'nın fazl ve keremiyle muamele edip hidayete erdirdiği kimselere âlem-i fazl; adaletiyle muamele edip terk ettiği, haktan uzaklaştırdığı kimselere âlem-i adl denir.

Korku, akıbetin kötüye gitmesinden değil, daha çok işlenen kötülüklerden kaynaklanır.

Bir hadiste şöyle buyurulmuştur: "Allah Teâlâ insanları zulmet içinde karanlıkta yaratıp, onların üzerlerine nurundan serpti. O nurun isabet ettiği kimseler hidayet buldu, isabet etmediği kimseler dalâlette kaldı." (Müslim, İmân, 18; Tirmizî, imân, 18; Ahmed, Müsned, 2/176, 197; Hâkim, Müstedrek, 1/30; ibn Ebû Âsim, Kitâbü's-Sünne, nr. 243, 244)

Şüphesiz Allah Teâlâ insanları adaletli bir şekilde yarattıktan sonra onların üzerine fazilet nurunu saçmıştır, işte bu nurun dokunmuş olduğu kimseler cennetlik; dokunmadığı kimseler cehennemlik oldu.

Bu nur, suret ve eşyada yansıyan bir ışık olmayıp, insanların kalplerine ve ruhlarına yayılan hidayet nurudur. Bu konuda âyette şöyle buyurulmuştur:

"Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun (müminlerin kalplerindeki) nuru, içinde lamba bulunan bir kandile benzer. O lamba cam fânus içindedir; cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. O ne doğuya ne batıya mensup olan mübarek bir zeytin ağacının yağından yakılır. Ateş değmese bile neredeyse yağın kendisi aydınlatacak bir durumdadır. O, nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur. Allah insanlara misaller verir. O her şeyi bilendir." (Nûr Sûresi /35)

Kandil, senin beşeriyetin; lamba, tevhid nurun, cam ise kalbin yerindedir. Kandilin beşeriyete benzetilmesi yoğunluk ve kapalılık sebebiyledir ki, kapalı yer karanlık olur. Karanlıktaki' lamba daha fazla ışık verir, aydınlığı daha çok kendini gösterir.

Tevhid nurunun, lambanın ışığına benzetilmesi içeriyi ve dışarıyı aydınlatması nedeniyledir. Kalbin ise cama benzetilmesi, camın şeffaf ve latif olmasındandır. İçinde ışık bulunan cam fanus nasıl her yeri aydınlatıyorsa, aynı şekilde kalp de içindeki tevhid nuruyla diğer uzuvlara ışık verir, aydınlatır. Resûlullah Efendimiz (s.a.v), kalpte bulunun bir şeyin diğer azalara sirayet ettiğini ifade için,

"Kalbinde huşu olan kimsenin diğer uzuvları de huşu (huzur) içinde olur" (Bk. Hakîm et-Tirmizî, Nevâdirü'l-Usûl, 2/344; İbn Ebû Şeybe, el-Musannef, 2/190, nr. 7; Süyûtî, Câmiu's-Sagîr, nr. 7447) buyurmuştur.

Yine camın inci gibi bir yıldıza benzetilmesi onun ışık yaymasına ve parıldamasına; bu yıldızın inci gibi oluşu cevherinin saflığına, parlaklığının ziyadeliğine işarettir.

Doğuya ve batıya nisbet edilemeyen zeytin ağacından bahsedilmesi, onun üstün nitelikli saf yağa sahip oluşu ve iyi yanmasından ötürüdür. Tevhid ağacıda böyle olup doğuya ve batıya nisbet edilemez. Yani o, putperestlik, Yahudilik, Hıristiyanlık, Dehriyye, Müşebbihe, Kaderiyye, Mu'tezile, Cebriyye gibi birtakım fırkalara ait bir şey olmayıp, yüce İslâm dinine özgü olup bütün kâinatı saran bir şeydir.

Zeytin ağacının doğuda ve batıda bulunmaması demek, tevhid ağacının semavî, arzî, arşî, ferşî, ulvî veya süflî olmaması demektir. Tevhid nuruyla aydınlanan kalp; halktan ayrılıp, büyük bir istekle Hakk'a doğru uçmaktadır. Bu da onun halktan ayrı, Hak ile beraber olduğu mânasını taşır.

Yine bu ağacın [tevhid ağacı] doğuda veya batıda olmaması, tevhide ulaşan kimsenin, dünyayı, dünyevî şeyleri, âhiret ve onun nimetlerini istemeyip sadece Allah'ın cemâlini arzuladığı anlamına gelir.

Bunu şu şekilde anlaman da mümkündür: Tevhid ehli mümin, cenneti arzulamaz, cehennemden korkmaz. Korku ona galip gelmediği için Allah'ın rahmetinden ümidini kesmez. Ümit ona üstün gelmediği için Allah'ın mekr'inden (imtihanından) emin olmaz. Yani o, korku ile ümit arasındadır. Bu bakımdan mümin bir kimsenin korku veya ümidi tartıldığı takdirde, her ikisinin de birbirine eşit olduğu görülür.

"Ateş değmese bile neredeyse yağın kendisi aydınlatacak" âyeti, bu yağın saflığını ve parlaklığını; "nur üstüne nurdur" ifadesi de yağın nurunun kandilin nuruna, kandilin nurunun da camın nuruna eklendiğini belirtir. Şüphesiz Allah Teâlâ dilediğini nuruna kavuşturur.

Tevhid (birlik) güneşi varlık semasından senin kalp topraklarında parlayınca nefsanî arzuların söner, beşerî karanlıkların yırtılır.

Bu konuya işaret olarak;

"O gün yeryüzü, rabbinin nuruyla aydınlanır." (Zümer Sûresi /69) buyurulmuştur. O günde, Allah'ın muhlis kullarının ve sair peygamberlerin kendilerine tâbi olan topluluklarla beraber "lâ ilahe illallah" bayrağı altında yürüdüklerini görürsün. Allah için söyle, senin onlar arasında yerin var mı? Veya onlar arasında atılmış bir adımın mevcut mu?

Elbette hayır! Sen onlara uymak için bir adım dahi atmadın, kendi nefsini hiç kontrol etmedin. Bilakis ibadetlerinden nefsanî hazların kokusu yayılmaktadır. Halvetin kin ve garaz doludur. Zikrin nice gafletlerle karışmıştır. Her hâlinde edepsizlik kokmaktadır. Bilmem farkında mısın, namaz kılarken, "Ben yüzümü gökleri ve yeri yaratan Allah'a çevirdim" dediğin halde, O'ndan başkasına iltifat etmektesin. Bu halinle O'na mı yönelmiş oluyorsun? İbadet maksadıyla değil de, âdet olduğu üzere yeme ve içmeden elini çektiğin vakit, bu halin Allah için midir?

Elbette ki değil! Bir hadis-i şerifte bu duruma şöyle dikkat çekilmiştir:

"Nice oruç tutan kimse vardır ki, onun orucu ona açlık ve susuzluktan başka bir şey sağlamaz. Nice gece kalkıp (gaflet içinde) namaz kılanlar vardır ki, onların namazından ellerinde kalan ancak uykusuzluk ve yorgunluktur." (Buhârî, Savm, 45; Müslim, Sıyâm, 9; Tirmizî, Savm, 13; ibnMâce, Sıyâm, 24)

Allah'a yemin ederim ki, yalnızca şekil ve söz kâfi değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de;

"Münafıklar sana gelince, 'Senin Allah'ın peygamberi olduğuna şehâdet ederiz' derler. Allah, senin kendisinin peygamberi olduğunu, bunun yanında münafıkların yalancı olduğunu bilir." (Münâfikûn Sûresi /1-2) âyeti, bu hususu açıklar.

Söz, ağacın yaprağıysa, kelime-i tevhid ağacın kendisidir. Güzel bir kelime güzel bir ağaç gibidir. Tasdik bu ağacın kökü, ihlâs gövdesi, ameller dalları, sözler yapraklarıdır. Nasıl ki bir ağacın en değersiz şeyi yaprakları ise, imanın en düşüğü de yalnızca sözle olanıdır.

Ey kardeşim, bilmiş ol ki, "lâ ilahe illallah" ağacı mutluluk ağacıdır. Eğer onu tasdik toprağına diker, ihlâs suyu ile sular, iyi amellerle korursan, onun kökleri tâ derinlere iner, gövdesi sağlamlaşır, yaprakları yeşillenir ve yenilmesi hoş meyveler bitirmeye başlar. Kur'ân-ı Kerîm'de buna işaretle şöyle buyurulmuştur:

"Bak Allah hoş bir söz (kelime-i tevhid) hakkında nasıl bir misal yaptı. O, kökü yerin derinliklerinde iyice sabitleşmiş, dalları göğe doğru yükselmiş, (Rabbinin izniyle her zaman meyve veren) hoş bir ağaca benzer." (İbrahim Sûresi /24-25)

"Bu ağacın meyvesi nedir?" diye soracak olursan, sana derim ki; onun meyvesi kalbin uyanması, tövbe, zühd, iffet, tevekkül, teslimiyet, her şeyi Allah Teâlâ'ya ısmarlamak, batınî ve ruhanî bütün güzel sıfatlar ile cismanî ve zahirî olan tüm iyi huylardır.

Bu ağaç Allah'ın izniyle her an meyvesini vermekte olup diğer ağaçlar altı ayda bir meyve verirler. Ayrıca bunun meyvesi ruhlar âleminin, diğerlerininki ise cisimler âleminin gıdasıdır. Biri mâna ve esrar âleminin, diğeri suret ve gölgeler âleminin besinidir.

Tevhid ağacını yalan ve kötülük toprağına diker, riya ve nifak suyu ile sular, kötü ameller ve çirkin fiillerle onu korumaya kalkışır, ahdi bozmak ve emaneti zayi etmekle büyütmeye çalışırsan; onun üzerine vefasızlık suyu akar ve o, kötü söz ve hezeyan aşısıyla aşılanır. Böylece o ağacın meyveleri olumsuz bir şekilde etkilenir, yaprakları dökülür, gövdesi çürür, kökleri kopmaya başlar ve bir gün kader rüzgârı onu paramparça eder. Bu hale Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle işaret edilir; "Yaptıkları her işi ele alırız da onu toz gibi yok ederiz." (Furkân Sûresi /23)

Tevhid ağacının gölgesinde gölgelenen kimse zafer kazanmış, ondan uzak kalan kimse hüsranda kalmıştır. Ona yapışan ebedî saadete erişmiş, tutunmayan azaba düşmüştür. Onun dallarından birine tutunan yüksek derecelere çıkmış, onu bırakan en alt derekelere yuvarlanmıştır.

"Lâ ilahe illallah" yüce, değerli, paha biçilmez bir sözdür ki ona yapışan selâmete kavuşmuş ve azaptan korunmuş olur. Bir hadis-i şerifte, "İnsanlar 'lâ ilahe illallah' diyene kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Bunu dedikleri zaman kanlarını benden korumuş olurlar" buyurulmuştur. (Buhârî, İmân, 17; Müslim, İmân, 34-36; Tirmizî, İmân, 1; Nesâî, Cihâd, 1; İbn Mâce, Fiten, 1; Ahmed, Müs-ned, 1/11, 19; 2/314, 423)

Burada bahsedilen koruma dünyayla alâkalı olup âhiretteki azaptan korunma daha önemlidir.

Kelime-i tevhidin faziletini ifade eden şu hadisleri de burada hatırlatmak yerinde olacaktır:

"Allah Teâlâ buyurur ki: Lâ ilahe illallah benim kalemdir. Bunu söyleyen kimse bu kaleye girer. Bu kaleye giren kimse de azabımdan kurtulur." (Ebû Nu.aym, Hilye, 3/224; Deylemî, Firdevsü'l-Ahbâr, nr. 4458; Süyûtî, el-Câmiu's-Sagîr, nr. 6048; a.mlf., ed-Dürrü'l-Mensûr, 4/293)

"Lâ ilahe illallah diyen ve bu iman üzere ölen kimse, cennete girer." (Ahmed, Müsned, 5/236; ibn Hibbân, Sahîh, nr. 200; Taberânî, el-Kebîr, 20/41)

Bu sözün son durağı vahdâniyyetin bilinmesi, semeresi ise O'nun bir tek olduğunun her şey tarafından ikrar edilmesidir...

Mevcudata vücut verilmesi ve kâinatın yaratılması bu sebepledir. Eğer vahdâniyyetin marifeti ve ikrarı olmamış olsaydı mevcudata vücut verilmez, yokluktan varlık çıkmazdı. Bu konuda Kur'ân-ı Kerîm'de;

"Ben insanları ve cinleri, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zâriyât Sûresi /56) buyurulmuştur.

Yani Allah Teâlâ kullarını, kendisinin bir olduğunu bildirmek için yaratmıştır. Ulvî, süflî âlemler ile onların arasındaki tüm mevcudatı da kulları için yaratmıştır. Bunun için gök seni gölgelendirir, yer taşır, melekler korur, ay, güneş ve yıldızlar seni aydınlatır. Süflî varlıklar da senin tasarrufun altındadır. Kısacası her şey senin için yaratılmış, sen de O'nun için, yani O'nun bir tek olduğunu idrak etmek için yaratılmışsındır. Öyleyse diyebiliriz ki, tüm mahlûkat O'nun bir tek olduğunu bilmek ve ikrar etmek üzere yaratılmıştır. Nitekim bir kudsî hadiste şöyle buyurulmuştur:

"Ben gizli bir hazineydim; bilinmek için mahlûkatı yarattım." (Bk. Sehâvr, el-Makasıdü'l-Hasene, nr. 838; Aclûm, Keşfü'l-Hafâ, 2/132; İbn Arrâk, Tenzîhü'ş-Şeria, 1/148)

Şüphesiz ki Allah Teâlâ tüm eşyayı kulları için, kullarını da kendisi için yaratmıştır. Oysaki sen nimet vereni unutup nimetle meşgul oldun, nimeti verene şükretmedin, onun sana niçin verildiğini düşünmedin. Allah'ı unutturan her nimet sıkıntı, O'nu hatırlatmayan bütün ihsanlar belâdır.

"Nimetin şükrü nedir?" diye merak edecek olursan cevap olarak deriz ki: Şükür, nimeti vereni, sana nimet verdiği için, hamd-ü sena etmek ve O'na yönelmektir. Bunu şöyle de ifade edebiliriz:

Şükür, O'nun nimetleriyle O'na itaat etmek, O'nu unutmamak ve nimette nimet vereni görmektir.

Nimetin şükrü nimeti artırır, basireti açar, berekete vesile olur. Nimete nankörlük etmek ise helaki hazırlar, zevali getirir, azaba yol açar. Bu nedenle Kur'ân-ı Kerîm'de;

"Eğer şükrederseniz nimetimi artırırım. Nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir." (İbrahim Sûresi /7) buyurulmuştur.

Ey insanlar! İyice biliniz ki Allah Teâlâ dilediğini yapar, istediği gibi hükmeder, sebepsiz verir, zamana bağlı olmaksızın men eder, hiçbir illet olmaksızın mesut eder, yaratmaya ihtiyaç duymaksızın yaratır ve yine şükre ihtiyacı olmadığı halde şükür ile imtihan eder.

Şüphesiz ki yüce Allah, sebep ve illetlerden uzaktır. Eğer O'nun iradesi, bir sebebin etkisiyle olsaydı, dilemesine başkası karışmış olurdu. Şayet, O'nun dilemesi bir hadiseye bağlı olarak gerçekleşseydi, bir sebeple bağımlı olurdu. Oysaki O'nun iradesi bütün bu hallerden uzaktır. O, sebep ve illetleri yaratandır. Nitekim âyette;

"O yaptığından sorumlu değildir; onlar ise sorumlu tutulacaklardır." (Enbiyâ Sûresi /23) buyurulmuştur.

Varlık âleminde esasen sadece O vardır. Öyleyse sen Allah'tan başkasıyla meşgul olma! O'ndan başkasına yönelme! O'na ulaştığında her şeye ulaşmış, O'nu kaybettiğinde her şeyi kaybetmiş olursun. Kâinatın zirvesine yükselsen, en yüce yerlere çıksan, her iki âlemin hazinelerinin anahtarları sende olsa, her iki dünyanın da mahsulâtı sana verilmiş olsa, eğer sen bunlardan biriyle meşgul olup aldanırsan bilmiş ol ki, Allah'ı unutmuş ve O'ndan başkasıyla meşgul olmuş olursun.

Sadece dünya nimeti ister ve onunla yetinirsen helak olmuşsun demektir. Bu konuda Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurulur:

"Dünya hayatını ve güzelliklerini isteyenlere, işlediklerinin karşılığını orada onlara tam olarak veririz. Onlar orada bir eksikliğe uğratılmazlar. Âhirette onlara ateşten başka hiçbir şey yoktur. İşledikleri şeyler orada boşa gitmiştir. Amelleri de iptal edilmiştir." (Hûd Sûresi /15-16)

Aynı şekilde yalnızca âhiret nimetini ister ve ona kanaat edersen bilmiş ol ki sen aklını kullanmayan birisisin. Çünkü, sadece kendi eviyle meşgul olup yanındaki komşusunu unutan kimse de akılsızdır. Rızık ile meşgul olup onu veren yüce Rezzâk'ı unutan kimse de böyledir.

Yalnızca dünya nimetinden faydalanırsan âhiret nimetini, sadece âhiret nimetinden istifade edersen dünya nimetini kaybedersin. Öyleyse gerçek mutluluk, dünya ve âhireti birlikte yürütmekte ve sadece Allah'ın rızasını istemektedir. Aksi takdirde O'nun emrinin dışına çıkar, Allah'ın iradesinin dairesine giremez, O'nunla ve O'nun için olamazsın. Bu konuda bir şair şöyle der:

Gördüm ki aşk köprüsü uzamakta bizden yana;

"Haydi geçin" diye nida olundu âşıklara.

Köprüyü geçmek için yanlarına yürüyünce,

Köprü koptu ve ben yuvarlandım mahrumiyete.

Dalgalar her yanımdan tutup sardığında beni;

Sabır tükenmiştir "artık göç" dedi bir münâdî.

Ya bu kararı böylece kabul edersin ya da ihtiyar kadınların dinine tâbi olup aczini itiraf eder, evin arka odasında oturur, bir köşede pineklersin ve şu ilâhî hitaba muhatap olursun:

"Siz ilk önce yerinizde kalmaya razı olmuştunuz. Öyleyse geri kalanlarla beraber oturun." (Tevbe Sûresi /83)

Dünyayı veya âhireti arzulayan birçok kimse vardır. Lâkin Hakk'ı isteyen kimse çok azdır ve onlar hürmete lâyıktır.

Müridin değeri muradına göredir, isteğin değeri de istenilen şeyin değerine bağlıdır. Halkın değeri az olduğu için onu arzulamanın ve arzulayanın da değeri o nispette azdır. Değerli ve önemli olan Hak olduğundan, elbette O'nu istemenin ve isteyenin değeri de o oranda büyük olur.

Hükümdarın sarayına girmek ve onun sofrasına oturmak isteyen kimse ile, onun çöplüğüne atılmış bir leşi arzulayan kimse bir değildir.

Yine hükümdar ile, onun özel odasında oturup konuşmayı isteyen kimse ile, sıkıntılarından kurtulmak için onunla salonda görüşmeyi isteyen kişi eşit olmaz.

Yakın olan şeylerin birbirine tesiri vardır. Bazı yakınlıklar insanı yükseltirken, bazıları da alçaltır. Hükümdarla salonda oturmakla, özel odasında oturmak aynı değerde olmayıp her biri için farklı dereceler mevcuttur. Bu hakikat Kur'ân-ı Kerîm'de (meleklerin ağzından) şöyle dile getirilmiştir:

"Bizden herkesin belli bir makamı vardır." (Sâffât Sûresi /164)

Bazı gruplar bu dünyaya bağlandıklarından beşerî karanlıklar onları kaplamış ve basiretlerini kör etmiştir. Böylece onlar ulvî (yüce) âleme değil, süflî (basit) arzularını tatmin ettikleri âleme yönelip bütün himmetlerini, çöplüğe atılmış leş değerinde olan dünya zevklerini ele geçirmeye sarf etmişlerdir.

İşte böyle insanların amelleri boşa gitmiş, emelleri yok olmuştur. Onlar, her an iki azap içindedirler. Biri, elde ettiklerinden ayrılık ateşi, diğeri de ileride tadacakları cehennem ateşidir. Şu âyet onlardan bahsetmektedir:

"Âhirette onlara ateşten başka hiçbir şey yoktur. İşledikleri ameller orada boşa gitmiştir. Zaten yapmakta oldukları da bâtıldır." (Hûd Sûresi /16)

Bazı topluluklar da bu âlemden kopmak, beşerî karanlıklardan kurtulmak için gayret ettiler. Riyazetle meşgul olup nefislerini terbiye ve tezkiye ettiler. Böylece manevî yolda mesafe kat ederek, dünya ziynetlerini terk ettiler. Lâkin üzerlerinde bulunan tabiat ve beşeriyete ait kalıntılar nedeniyle, Hakk'ın iradesine, lütuf ve ihsanına tamamen mazhar olamadılar. Fakat cehennemden kurtuldular.

Bir grup kendilerine korkunun galip gelmesiyle eziyet yeri olan cehennemden kurtulmuş, bir diğeri ümidin galip gelmesiyle, ikram yeri olan cenneti kazanmıştır.

Bu fırkalar, güzel halin en yükseğini bırakıp ondan daha düşük olanla, en mükemmeli bırakıp ondan daha aşağıda olanla, en değerliyi terk edip ondan daha alt seviye olan hallerle meşgul oldukları için ilerideki cehennem azabıyla cezalandırılmasalar dahi, her an hissettikleri ayrılık ateşiyle cezalandırılmışlardır. Nitekim dostlar nazarında ayrılık ateşi, yakıcı ateşten daha şiddetlidir.

Bir şair demiş ki:

Eğer musallat edilse ateş-i hicran;

Elbet bir gün erirdi cehennem ateşi.

Soğuklardı yalazlarla kavrulan mekân;

Ciğerler kor olurdu ve sarardı seni.

Diğer bir grup da beşeriyet ve tabiat âleminden ayrılıp mâna âlemine kanat açtı. Onların üzerinde beşeriyet âlemine ait herhangi bir şey kalmamış, onlar kâinatı aşmış, mevcudatı geçmiş, halktan uzaklaşmıştır. Kalpleri Allah'a bağlı olup onların tüm istek ve arzuları Hak'tır. Bu gibi kimselerin dili Hakk'ın dili olduğu için onlar konuştuklarında âdeta Hak Teâlâ konuşmaktadır. Onlar derler ki:

"Dünya ve ukbâ, cennet ve cehennem ile meşgul olmayız. Allah Teâlâ bizden razı olduktan sonra biz ne diye bunlarla uğraşalım. O, her şeye kadirdir; dilerse cehennemde de bize nimet verir, ikramda bulunur. Eğer bize azap etmeyi dilerse (ki bundan Allah'a sığınırız) cennette de eder. Bizler O'nun cennetini arzuladığımız veya cehenneminden korktuğumuz için ibadet etmiş olursak, tereddütlü ve tek taraflı ibadet edenlerden oluruz. Böyle bir tutum içinde bulunan kimseler Kur'an'da yerilerek haklarında şöyle buyurulmuştur:

"İnsanlardan öyleleri vardır ki Allah'a tereddütlü ibadet ederler. Kendisine bir hayır dokunursa yatışır, başına bir belâ gelirse yüzüstü dönerler. Böylece dünyayı da âhireti de kaybederler. Bu ise apaçık bir ziyandır." (Hac Sûresi /11) Bunun için bizler O'ndan başkasına ibadet etmeyiz.

İşte bu gruba dahil olan insanlar sadece Allah'ın rızasını arzular. Bunun için Allah Teâlâ onlara dünya ve âhiret mülkünü vermiştir. Onlar fakirlik kaftanı giymiş mâna sultanlarıdır.

Bütün derdi yeme ve içme olan bir kimsenin Allah'ı sevdiğini söylemesi yalandır. Bunun gibi cennet nimetlerini düşünen, onlarla meşgul olan kişi de sevgisinde yalancıdır.

Gerçek mânada kul olanlar yalnızca Allah için kalkar, oturur, konuşur, her şeyi O'ndan alır ve yalnız O'na bakarlar. Gözlerini Allah için kapatırlar. Böylece O'nunla görür, O'nunla işitir, O'nunla konuşur, O'nunla tutar ve O'nunla yürür bir hale gelirler. Bu durum bir kudsî hadiste şöyle ifade edilmiştir:

"Ben bir kulumu sevdiğim zaman onun kulağı, gözü, eli ve ayağı olurum. Kulum benimle duyar, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür..." (Buhârî, Rikak, 38; İbn Mâce, Fiten, 16; Begavî, Şer-hu's-Sünne, 1/142)

Allah Teâlâ, diğer insanlara vaad ettiği birtakım şeyleri bu kullarına peşinen vermiştir. Başkalarına gaib olan şeyi onlara ayan beyan göstermiştir. Diğerleri, bir köşeye serilmiş bulunan seccadeleri üzerindeyken, onlar şarkta, garpta, arş ve ferşte (zemin, yeryüzü) dirler. Bedenleriyle olmasa da sırlarıyla maddî âlemi aşmışlar, Hak Teâlâ'yı gözleriyle olmasa da sırlarıyla görmüşlerdir. Onlar Hakk'ın güzide kulları ve kâinatın yaratılış sebebidirler. Halk onların bereketi sayesinde rızka kavuşur, onların duaları ile nice şeyler yaratılır. Onlar, sadece Allah'a kulluk eder, sırf O'nun birliğini ikrar ve ilân ederler. Bu güzide insanlara ve onlara tâbi olanlara ne mutlu!...

Cenâb-ı Hak, onların bu halini överek peygamberine şöyle buyuruyor:

"Rablerinin rızasını dileyerek sabah akşam O'na yalvaranları kovma! Onların hesabından sana bir sorumluluk yoktur. Senin hesabından da onlara bir sorumluluk yoktur. Dikkat et, onları üzersen zalimlerden olursun." (En'âm Sûresi /52)

 Bana, "İrade nedir?" diye soracak olursan, cevabım şu olur:

İrade, kalbi, âlemlerin rabbi olan Allah'ın sevgisine, rızasına, isteğine bağlamak; malı mülkü terk edip fâni ve helak edici şeylere hükmetmek; rahatı terk etmek, mubah şeylerden yüz çevirmek; Allah'ı arzulamak ve O'nun muhabbet ateşinde yanmaktır.

Bir pervanenin bile kendini mum ışığında yaktığını görmüyor musun? Miskin bir pervane bile kendini ateşe atıp yakıyor da bu yanıştan bir hayat umuyor. O küçücük haliyle, canını sevgilisinin kollarına atıp feda ediyor da sen, üstün bir varlık olarak, mükemmel bir sevgili için nefsini harcamakta, varlığını ona armağan etmekte tereddüt ediyorsun. Sonsuza kadar bu fâni dünyada yaşayacağını mı zannediyorsun! O küçücük pervane tüm varlığını sevgilinin ateşinde yakarak yeni bir hayata doğacağını biliyor da, sen yücelerden gelen;

"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetmeyin. Onlar diridirler." (Âl-i İmrân Sûresi /169) sesini duymana rağmen hâlâ duraklamaktasın.

Bu gibi insanlar, iradelerinde sadık olmayan, yalancı kimselerdir. Onların hakiki (manevî) lezzetlerden hiçbir nasibi yoktur.

Şüphesiz nefsini harcamadıkça ve varlığını yok etmedikçe Allah'a kavuşamazsın. Nefis perdesini kaldırmadıkça O senin için, sen de O'nun için olamazsın. Varlığını yok edersen, O'nunla baki olursun. Her kim ki varlığını O'na feda ederse Allah Teâlâ onu kendine dost edinir, halef yapar.

Nefsin her şeyden hakir; muradın her şeyden aziz olduğuna göre, değersiz ve hakir bir şeyi, kıymetli ve aziz bir şeye değişmedikçe Hakk'ın müridi ve talebesi olamazsın.

O halde varlığını O'na sun, nefsini O'na feda et. Bak, Resûl-i Kibriya ile özel konuşmak isteyenlere ne buyuruluyor:

"...Onunla konuşmadan önce sadaka veriniz..." (Mücâdele Sûresi /12) İşte, Cenâb-ı Hakk'a kavuşmanın bedeli, O'na canı hediye vermektir.

Bunu yaptığında, eğer mürid isen murad, talip isen matlûp, habîb isen mahbûb olursun. İşte o zaman sende;

"Allah dilemedikçe dileyemezsiniz..." (İnsân Sûresi /30) âyeti tecelli eder.

Ey insan, Allah'tan başkasına yöneldiğin ve iltifat ettiğin müddetçe sürekli "lâ ilahe illallah" de ki kötü sıfatların gitsin, iyi sıfatların artsın.

Sende, iyi ve kötü olarak iki türlü sıfat vardır, iyi sıfatlar Allah'ın ihsanı, kötü sıfatlar ise adaletinin gereğidir.

Bu iyi ve kötü sıfatların değişik kısımları vardır.

Kötü ahlâkların temeli yedi şeyden meydana gelip bunların her birinin arkasında şeytan vardır. Bu yedi şey; kötü his, kötü meşguliyet, hevâ, nefis, fâsid nefis, beşerî haller ve kötü huydur.

Güzel sıfatların temeli sekiz şeyden oluşup bunların her birinin arkasında melek vardır. Bunlar, his, fehim, akıl, gönül, kalp, ruh, sır ve himmettir.

Bunlardan her biri bir diğerine tekabül etmektedir. Şöyle ki, kötü olan his iyi olanın, kötü meşguliyet fehmin, hevâ aklın, nefis fesadı gönlün, beşerî haller ruhun, kötü huy sırrın karşılığı olup şeytan da meleğin karşılığıdır. Yalnız güzel sıfatların sekizinci sırasındaki himmetin karşılığı yoktur.

Güzel sıfatların sekiz, kötü sıfatların yedi oluşu cennet ve cehennem kapılarını simgelemektedir. Zira cennet "ilâhî ihsan evi", cehennem "adalet evi"dir. Allah Teâlâ;

"Cehennemin yedi kapısı vardır." (Hicr Sûresi /44) buyurmuştur.

Güzel sıfatlar, sana bu dünyada verilmiş küçük bir cennettir. Kötü sıfatlar da sana bu dünyada verilmiş küçük bir cehennem sayılır. Bu küçük cennet ve cehennemin her bir kapısı hakiki cennet ve cehenneme açılır. Âyette;

"...Her kapı onların gireceği bir kısma açılır." (Hicr Sûresi /44) buyurulmuştur.

Kelime-i tevhidin nuru güzel sıfatlardan birinin üzerine doğacak olursa onun karşılığı olan kötü sıfatlardan birinin karanlığı gider.

Meselâ, tevhidin nuru sır üzerine yansırsa tabiat aydınlanır. Tevhid nuru ruhu aydınlatırsa beşeriyet aydınlanır. Onun nuru kalbe doğarsa nefsin karanlığı gider. Zira güzel sıfatlar letafet açısından şeffaf bir cevher gibi olup karşılığı olan şeyleri de aydınlatır. Karanlık bir odadaki kandil içinde bulunan lambanın ışığı kandilden geçerek nasıl tüm odayı aydınlatırsa, aynen bunun gibi, güzel sıfatlara doğan tevhid nuru da onun karşısındaki kötü sıfatları aydınlatır.

Kelime-i tevhid lamba, güzel sıfatlar kandil, kötü sıfatlar karanlık bir oda mesabesindedir.

Lambanın ışığının kandili, kandilin ışığının odayı aydınlattığı gibi, kelime-i tevhid nuru da güzel sıfatlar üzerinden kötü sıfatlara ulaşıp onların karanlığını giderir. Buna işaretle Kur'ân-ı Kerîm'de;

"O'nun nuru, içinde lamba bulunan bir kandile benzer. O lamba cam içindedir. Cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır." (Nûr Sûresi /35) buyurulmuştur.

Bu hususu açıklayacak bir misal de ışık yansımasıdır. Karşılıklı bulunan cisimler birbirlerinden aldıkları ışıkları yansıtırlar. Nitekim güneş ışığı bir duvara vurduğunda, duvar almış olduğu bu ışığı karşısında bulunan şeye, o şey de başka bir şeye yansıtır. Bu yansıma kesif bir cisim tarafından ışığın emilmesine kadar devam eder. Bu olay bu dünyada bu şekilde olur. Gayb âleminde ise daha üst bir boyutta tecelli eder. Yani bu dünyadaki yansıma gayb âlemindekine göre küçük ve basittir. Kâinatta yansıma nasıl gerçekleşiyorsa küçük bir kâinat niteliğinde olan insanda da bu durum aynen gerçekleşir.

Kelime-i tevhid nuru, güzel sıfat ve latifelerden birini aydınlattıktan sonra onun yanındaki diğer latifeleri de aydınlatır. Örneğin, önce himmeti aydınlatır, oradan sırra, sırdan ruha, ruhtan kalbe yansıyarak diğer kısımları dolaşır. Çünkü bu kısımlardan her biri bir diğerinin karşısındadır. Daha önce belirttiğimiz gibi, ışığın yansıması için cisimlerin karşılıklı durması lâzımdır.

Güneş ışığının kesif bir cisme vurduğunda, ışığın bu cisim tarafından emilmesi gibi, sendeki kötü sıfatlar da bâzan bu nurun yansımasına engel teşkil eder.

Göğün latif oluşu nedeniyle güneş ışınları bu dünyaya ulaşabilmektedir. Eğer güneş ışığının önüne bulut gibi kesif bir şey geçerse, ışık bu tabakadan öteye geçemez.

Güzel sıfatlar ve manevî cevherler, ulvî âleme ait şeylerdir. Kötü sıfatlar ise süflî âlemi oluşturur. İnsanın manevî yönünü oluşturan sıfatlardan himmet, ulvî âlemdeki arş hükmündedir. Diğer yedi manevî sıfat ve cevherler de yedi kat sema mesabesindedir.

İnsanın kötü tarafını oluşturan sıfatlar da yedi kat yer gibidir.

Ulvî âlem gayet latif olduğu için ışığın bir kısımdan diğerine geçmesine mâni olmaz. Bu sebeple güzel sıfatlar ulvî âleme nisbet edilir. Süflî (maddî) âlem son derece kesif (yoğun, katı, donuk) olduğu için ışığın bir kısımdan diğerine geçmesine engel olur. Kötü sıfatlar da bu yüzden süflî âleme benzer.

Manevî cevherlerin hepsi nurdur; kötü sıfatların hepsi karanlıktır. Bu iki âlem gölgenin güneşi, gecenin gündüzü takip etmesi gibi birbirini izler. Gündüzden giden her parçayı gece, geceden giden her parçayı da gündüz izler. Böylece Allah Teâlâ, "Geceyi gündüze, gündüzü geceye katar."

Senin gecen, kötü sıfatların sana hâkim olmasıdır. Gündüzün de güzel sıfatların ve manevî cevherlerinle yaşadığın güzel haldir. "Lâ ilahe" sözü ile kalınıp "hiçbir ilâh yoktur" diyerek kul şirk karanlıklarına düşerse, bu karanlık ondaki güzel sıfatların nurunu yok eder. Böylece güzel sıfatlar, kötü sıfatlara dönüşür.

Vahdâniyyet güneşi ferdâniyyet burcundan illallah semalarında parlayıp, karanlıktan ibaret olan kötü sıfatları aydınlatacak olursa karanlıklar o an söner; kötü sıfatların gider, yerine güzel sıfatların gelir. Demek ki "lâ ilâhe"nin meskeni adlî varlığın; "illallah"ınki ise fazlî varlığındır. "Lâ ilahe" karanlık olduğu için senin karanlık yerinde, "illallah" nur olduğu için senin nurlu yerindedir.

"Lâ ilahe" çizgisi "illallah"ın ispat çizgisine bitiştiğinde ispatın nurları inkârın karanlıkları üzerine yansır. Böylece ikisi birden nur ve ispat olur. İnkârın karanlıkları ispat nuruyla gider. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de;

"Hakkı bâtılın başına çarparız ve onu paramparça eder. Böylece bâtıl ortadan kalkar." (Enbiyâ Sûresi /18) buyurulmuştur.

İşte, nefyin (inkârın) karanlığı isbatın nuruyla silindiğinde kötü sıfatların, varlığın aydınlanır ve tüm kısımlarıyla güzel sıfatlara intikal eder. Böylece kötü his iyi hisse, meşguliyet fehme, hevâ akla, nefis fesadı gönüle döner. Nefis, kalp olur. Beşerî haller ruha, kötü huy sırra, şeytan meleğe intikal eder. Peygamber Efendimizin, "Benim de şeytanım vardı, fakat müslüman oldu" (Müslim, Münâfıkîn, 69-70; Tirmizî, Radâ', 17; Nesâî, Nisa, 4; Ahmed, Müsned, 1/285, 397, 401) sözü buna işaret eder.

Ey kardeşim, bilmiş ol ki, sâlik için üç mertebe vardır. Bunlardan birincisi âlem-i fena, ikincisi âlem-i cezbe, üçüncüsü âlem-i kabzadır. Eğer sen âlem-i fenada isen "lâ ilahe illallah", âlem-i cezbede isen "Allah", âlem-i kabzada isen "hüve" (Hû) zikrine devam et.

Âlem-i fenada yürüdüğün müddetçe kötü sıfatların sana galip gelir. Âlem-i cezbe yolunu takip ettiğin müddetçe güzel sıfatların sana galebe çalar. Seni boyunduruk altına alan şey adlî varlığın ve kötü huyların olduğu için âlem-i fenada zikrin "lâ ilahe illallah" olsun. Âlem-i cezbede ise zikrin "Allah" olsun. Çünkü seni egemenliğinde bulunduran şey fazlî varlığın ve iyi huylarındır.

"Lâ ilahe illallah"ın özelliği her türlü kötü sıfatları yıkması ve yok etmesidir. "Allah" kelimesinin özelliği, iyi sıfatları takviye etmesi ve onu çirkin davranışlardan arıtmasıdır.

Âlem-i fenada olduğun müddetçe şana galip olan kötü sıfatları yıkmaya ve yok etmeye ihtiyaç duyarsın. Âlem-i cezbede bulunduğun zaman, takviye ve tenzihe ihtiyaç hissedersin. Çünkü sana galip gelen iyi sıfatlardır.

Âlem-i kabzada "hüve" demelisin. Çünkü bu âleme ulaştığın anda sendeki kötü sıfatların bulanıklığı gitmiş, güzel sıfatların ışıkları seni aydınlatmış demektir. Burada Cenâb-ı Hak vasıtasız olarak sana tasarruf eder. Bundan sonra sen kendine nisbetle yok, O'na nisbetle varsındır. Kendine nisbetle fâni, O'na nisbetle bâkisindir. Sen bu âlemde zikrini "hüve" yap. Zira mevcut ve baki olan "hüve"dir.

Bizim âlem-i fena dememiz sâlik ve müridlerin nefislerini orada fâni kılmaları ve kötü sıfatlarını yok etmeleri nedeniyledir. Âlem-i cezbe olarak adlandırışımızın sebebi ise müridin orada yüce melikin cezbesine kapılmasıdır. Âlem-i kabza ise müridin Allah'a teslim olduğu ve Hak Teâlâ'nın onda vasıtasız tasarruf ettiği makam demektir. İşte bu saydıklarımız müridin mertebe ve makamlarıdır.

Ey kardeşim, bilmiş ol ki, evliyanın dört makamı vardır. Bunlar:

a- Hilâfet-i nübüvvet,

b- Hilâfet-i risâlet,

c- Hilâfet-i ülü'l-azm,

d- Hilâfet-i ülü'l-ıstıfadır.

Birinci makam âlimlere, ikincisi velîlere, üçüncüsü evtâda, (Ricâlullahtan bir gruba verilen isim) dördüncüsü kutublara (Birçok müslümanın kendisine bağlandığı evliyâullahtan zamanın en büyük mürşidi) aittir.

Velîler içinde nebîlerin, resullerin, ülü'l-azm ve ülü'l-ıstıfaların makamına geçenler vardır. Velîler iki gruptur:

1- Maslahat-ı diniyede tasarruf ve velayet sahibi olanlar.

2- Bilkuvve velayet tasarrufu olmayıp, velayetin tasarrufundan hâsıl olan tasarrufa sahip olanlar.

Eğer, "Velayet tasarrufu olmayan kimse nasıl velî olabilir?" denilirse, cevaben deriz ki: Onun Allah Teâlâ'nın bütün işlerini üstlendiği kimse anlamında velî olması mümkündür.

Bu velî gerçek velîdir. O ancak Hak Teâlâ ile duyar, görür ve konuşur. O mahbûbiyet âlemindedir. Buna işaretle, "...Ben sevdiğim kulumun kulağı ve gözü olurum..." (Hadisin tahrici için bk. s. 88) buyurulmuştur.

Böyle bir velînin halka mürebbi olması uygun değildir. Çünkü o, Hakk'a teslim olmuş ve ihtiyarı (tercihi, iradesi) elinden alınmış, yani kendi isteğiyle hareket edemeyen bir kimsedir. İhtiyarı elinden alınan kimsenin başkalarına mürebbi olması uygun olmaz. Zira bir kimsenin başkalarında tasarruf edebilmesi için önce kendi nefsinde tasarruf edebilmesi gerekir. Bu velî Allah aşkıyla meczub olduğundan başkası üzerinde tasarrufa yetkili değildir. Dinimizde ve uygulamada da bu böyle olup ancak kendi nefsi üzerinde velayeti sabit olan kişinin başkasına velayeti muteberdir. Akıl baliğ olmayan çocuğun kendine velâyeti olmadığı için başkası üzerine de velayeti olamaz.

Hakk'a teslim olmuş olan bu meczub velî; çocuk mesabesindedir. O, sevgililer sevgilisi Allah Teâlâ'nın terbiyesi altındadır ve rubûbiyyetin ikramı olan sütü emmektedir. Nitekim bir haberde Allah Teâlâ'nın şöyle buyurduğu bildirilmiştir; "Onlar çocuk gibidirler; onları irademizin terbiyesi altına aldık. Bizim ikramımız olan sütle beslenmektedirler."

Diğer gruba dahil olan velîye gelince, onun halka mürebbi olması uygundur. Çünkü o kendisine velayet hakkı tanınan, ergin kişi mesabesindedir. Kendi nefsi üzerine velayeti sabit olan kimsenin, başkaları üzerine de velayeti vardır. Dinimizde de bu böyledir. Nitekim şeriatta caiz olan bir şey hakikatte de caizdir. Şeriat ile hakikati birbirinden ayırmak küfür ve zındıklıktır.

Mahbûbiyyet makamında olan meczub velînin misali, çölde gözü kapalı yürüyen bir kimseye benzer ki o, ayak basacak yeri ve nereye gittiğini bilmez. Yol bitip istediği yere erince, ona nerelerden geçip geldiğini soracak olsalar, bu hususta sadra şifa olacak bir şey bilmediğini söyler.

Çölde gözü kapalı yürüyen kişinin başkasına kılavuz olması nasıl doğru olmazsa, meczub velînin de âhiret yolculuğunda başkalarına rehberlik etmesi doğru değildir.

Çölü gözleri açık bir şekilde aşan ve çöl yolunu, oradaki durakları, oranın iniş çıkışlarını karış karış bilen kimsenin öncü olması nasıl daha uygun olursa, marifet yolunu gözleri açık yürüyen kişinin de âhirete giden yolda rehberlik etmesi hikmete daha uygundur.

Kalplerin kâşifi "lâ ilahe illallah", ruhların kâşifi "Allah", sırların kâşifi "hüve"dir. Çünkü "lâ ilahe illallah" kalplere, "Allah" ruhlara, "hüve" sırlara kuvvet ve mıknatıstır.

Kalp, ruh ve sır bir kutuya saklanmış sedefteki inci gibidirler. Veya evde kafes içinde olan kuşa benzerler. Kutu ve ev kalp mesabesindedirler. Sedef ve kafes ruha, inci ile kuş sırra benzerler.

Eve varmadıkça kafese, kafese varmadıkça kuşa ulaşamayacağın gibi kalbe ulaşmadıkça ruha, ruha ulaşmadıkça sırra eremezsin. Öyleyse sen eve ulaştığında kalpler âlemine, kafese vardığın zaman ruhlar âlemine, kuşa kavuştuğun zaman sırlar âlemine ermişsin demektir.

O halde sen kalbinin kapısını "lâ ilahe illallah" anahtarıyla, ruhunun kapısını "Allah" anahtarıyla, sırrının kapısını "hüve" (Hû)  anahtarıyla aç.

Sır kuşunun yaşaması için "hüve" (Hû) demeye devam et. Çünkü bu lafız bu kuşun gücünü artırır.

Ey kardeşim, bilmiş ol ki, kalbin eve, ruhun kafese, sırrın kuşa benzetilmesi mecazi bir teşbihtir. Zira birtakım ulvî hakikatler teşbih yoluyla idrake yaklaştırılır.

Kalpler âleminden yürümeden ruhlar âlemine, ruhlar âleminden geçmeden sırlar âlemine varmak mümkün değildir.

Sırlar âlemi ruhlar âleminden, ruhlar âlemi de kalpler âleminden büyük olup bunlar iç içe geçmiş üç daireye benzer. En büyük daire sırlar âlemini, orta daire ruhlar âlemini, küçük daire kalpler âlemini oluşturur.

Kalpler âleminin ruhlar âleminden daha küçük olması, onun gayb ve şehâdet âlemlerine ruhlar âleminden daha yakın oluşundandır. Ruhlar âleminin sırlar âleminden daha küçük oluşu ise onun âlem-i eşbaha (maddî varlıklar ve bedenler âlemi) daha yakın oluşu sebebiyledir. Çünkü âlem-i eşbah sıkıntı, zahmet ve meşakkat yeridir.

Öyleyse gayb ve şehâdet âlemlerine yakın olan her şey küçülmekte, sırlar âlemine yaklaşan her şey büyümektedir.

Allah için itiraf et kardeşim, şu semada bir yıldızın, şu deryada bir damla suyun var mı? Elbette yok! Buna mukabil azgın nefsin ve beşerî enâniyetin var. Dışın bile, elini cebinden çıkarsan görünmeyecek kadar kapkara.

Ey dost, nefis âleminden kalp âlemine, beşeriyet âleminden ruh âlemine, tabiat âleminden sır âlemine çık. Vücudun karanlıklarından sıyrıl. İşte o zaman gözlerin görmediğini görür, kulakların duymadığını duyar ve;

"Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için hazırlanan şeyleri hiç kimse bilemez." (Secde Sûresi /17) âyetinin sırrına mazhar olursun.

Tabiat, beşeriyet ve nefis âlemleri, âlem-i adl (kâfirler) için çok derin bir çukurdur. Kalp, ruh ve sır âlemleri ise âlem-i fazl (müminler) için kat kat yükselen derecelerdir.

Nefs âlemi âsilerin, beşeriyet âlemi kâfirlerin, tabiat âlemi de münafıkların derekesidir. Nitekim âyette;

"Şüphesiz münafıklar cehennemin en aşağı katındadırlar." (Nisa Sûresi /145) buyurulmuştur.

Kalp âlemi Hakk'a mürid olanların, ruh âlemi sıddîkların, sır âlemi ise iradesinden soyunmuş, Allah'a yönelmiş olan müridin mi'racıdır.

Sen bunu şu şekilde de söyleyebilirsin. Kalp âlemi yolun başında olanların, ruh âlemi yolun yarısını biraz geçmiş olanların, sır âlemi son noktaya varanların mi'racıdır.

Bir diğer ifadeyle kalp âlemi tövbekarların, ruh âlemi Allah'ı sevenlerin, sır âlemi ariflerin mi'racıdır.

Ey kardeşim nefis, tabiat ve beşeriyetin çukurundan çıkmadıkça, ulvî âlemlere ulaşamaz, Hak Teâlâ'ya kavuşamazsın.

 "Müminin kalbi rahmanın iki parmağı arasındadır. Onu dilediği gibi evirip çevirir" (Tirmizî, Kader, 7; Nesâî, Sünen-i Kübrâ, nr. 7738; ibn Mâce, Mukaddime, 13; Ahmed, Müsned, 4/182; Hâkim, el-Müstedrek, 1/525) hadisinde de işaret edildiği üzere Allah Teâlâ müminin kalbini bâzan kabzdan basta, korkudan ümide, bekadan fenaya, savhden mahva ve neşeden hüzne döndürür. Bâzan da bunların aksini yapar. Öyleyse diyebiliriz ki kalp daima korku ve ümit, fena ile beka gibi haller arasındadır.

Allah Teâlâ bazen bu halleri kalpten alır ve onu kendisine doğru yürüyenlerin en başına geçirir. Bâzan da onu geriye döndürüp, aşağılık bir yere getirir. Nitekim bir haberde, "Hak Teâlâ'nın cezbelerinden bir tanesi, insanlarla cinlerin ameline denktir" buyurulmuştur.

Ey kardeşim, bilmiş ol ki, çokluk, çeşitlilik ve değişim, Allah Teâlâ'nın sıfatlarının tecelli ettiği yaratılmış şeyler içindir. Çünkü O, zât ve sıfatlarında tektir, hiç kimseye benzemez. O'nun ilmi birdir ve tüm malûmatı kapsar. Aynı şekilde kudreti de bir olup bütün varlıkları kuşatmıştır. İlim ve kudret birdir; bilinen ve ilâhî kudretle yaratılan şeyler çoktur. Bunun gibi, Allah Teâlâ'nın sendeki tasarrufu da bir olup senin tasarrufların (iş, hareket ve hallerin) çoktur.

Allah Teâlâ'ya nisbet edilen iki parmak ve iki el ifadeleri mecazi bir teşbih olup iki parmak, O'nun kulun kalbini bir halden diğer bir hale ne kadar hızlı çevirdiğine işaret eder. Yoksa O, cisim, cevher ve araz olmaktan münezzehtir.

Şayet Allah Teâlâ, bileşik (mürekkeb) olmuş olsaydı bir bileştiriciye; şekli olsaydı bir şekillendiriciye muhtaç olurdu ki O, bu gibi hallerden münezzehtir. Bilakis O bileştirmeyi ve şekillendirmeyi yaratandır. Zira Kur'ân-ı Kerîm'de;

"O'nun benzeri (dengi, misli) hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işiten ve görendir." (Şûra Sûresi /11) buyurulmuştur.

Eğer Allah Teâlâ araz olsaydı tutunabileceği bir mahalle ihtiyaç duyardı ki O'nu böyle bir şeyden tenzih ederiz.

O, hiçbir şey olmadan önce vardı. Yani, mekân, insan, cin, sema, yer, arş, ferş, melek, felek, güneş, ay, madde, taş, toprak, su, ağaç, feza, ışık, gölge, ön, arka, sağ, sol, üst, alt, bitkiler ve cansız şeyler yokken O vardı.

Allah Teâlâ zamana bağlı olmadığı için geçmişte nasılsa şimdi de öyledir ve gelecekte de öyle olacaktır.

O'nun yakınlığı ve uzaklığı hiçbir yakınlaşma ve uzaklaşma olmaksızın olur.

O'nun fiilleri herhangi bir alet ve organa bağlı değildir.

O, bir yerde durmaktan ve yer değiştirmekten yüce ve uzaktır.

O, zaman içinde değişmekten ve yok olmaktan uzaktır.

O, bir vücuda, yere ve mahalle girmekten uzaktır.

Allah'tan başka ilâh yoktur. O büyüktür. Vehim, his ve hayalden uzaktır. O'nun şekli, sureti, benzeri, yardımcısı, yaveri, veziri ve yol göstereni yoktur. O benzersiz ve sonsuzdur. Yönler O'nu kuşatamaz. Haller O'nu değiştiremez.

Zâtı başkalarına benzemez. Sıfatları başkaca sıfatlardan ayrıdır. Zâtı hayal edilemez, hayal edilip hiçbir şeye benzetilemez; sıfatları sonradan yaratılan varlıkların sıfatlarından münezzehtir. Ezelîdir ve sonradan yaratılanlara benzemez.

Eğer Allah Teâlâ hakkında sayıdan bahsedecek olursan deriz ki O, hiçbir şey olmadan önce vardı. O'nun kemiyetinden sual edecek olursan O, hiçbir hal ve kemiyet yokken vardı. O'na zaman ve mekân da izafe edilemez, çünkü O zamandan, mekândan kısacası her şeyden önce vardı.

Allah Teâlâ fazl ve keremiyle her şeyi yokluk sırrından varlık sahasına çıkarandır.

"O evveldir, âhirdir, zahirdir, bâtındır." (Hadîd Sûresi /3) âyetiyle de belirtildiği üzere O evveldir, çünkü O'ndan önce hiçbir şey yoktu. Âhirdir, zira O'ndan sonra hiçbir şey varlığını devam ettirmeyecektir. Zahirdir, çünkü hiçbir şey O'nu gizleyemez. Bâtındır, zira hiçbir şey O'nun mahiyetini bilemez. Vâhid'dir, çünkü O'nun eşi ve benzeri yoktur.

Ey kardeşim, âlem-i fenaya vardığın ve Hakk'ın tasarrufuna mazhar olduğunda, elindeki değersiz taşların, her derde deva olan bir cisme; bakırın saf altına çevrilir.

Orada, Hak Teâlâ'nın tenzih ve tevhid nurlarıyla; şirk, küfür, şüphe, Cenâb-ı Hakk'ı mahlûkata benzer vasıfta vehmetmek gibi karanlıkların aydınlanır. Böylece nefsinin bulanıklığından kurtulmuş, aykırılıklarından arınmış olursun.

İşte o zaman Allah Teâlâ seni sâlikler zümresine dahil eder ve dünya hayatında yegâne arzusu Allah rızası olan kimselerin mekânlarını sana gezdirir ki kalbin rıza, teslimiyet, tefviz, itminan (huzur) ve sekine gibi hallere ulaşsın.

Bu hal Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle anlatılır:

"Onlar iman etmişler ve kalpleri Allah'ın zikriyle huzura kavuşmuştur. İyice bilin ki, kalpler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur (huzur bulur)." (Ra'd Sûresi /28)

Ey kardeşim, ruhlar âlemine ulaştığın zaman Allah Teâlâ'ya ait ezelî sıfatların özellikleri tüm ayrıntılarıyla sana gösterilir. İşte o zaman;

"Ona ruhumdan üfledim." (Hicr Sûresi /29) âyetinin sırrı çözülür.

Bu âyette ruhun Allah'a izafe edilmesi, yaratılmışlara verilen değeri açıklamak içindir. Bu değer veriş, yaratan ile yaratılanın çok ince bir çizgiyle ayrılacak kadar birbirine yaklaşmasına neden olmuştur. Fakat nihayetinde, ezelî olan Allah Teâlâ, sonradan olanlardan münezzehtir. Ezelî bir şey sonradan yaratılmış bir şeyle aynı çizgide bitişemez.

Senin Allah'a ait oluşun, O'nun bir parçası olduğun anlamında olmayıp, senin diğer mahlûklara nazaran ayrıcalıklı, şerefli bir konuma sahip olduğun mânasına gelir. O'na olan yakınlığını ifade eder. O'nun sana olan özel ihsan ve ikramını ifade eder. Zira Allah Teâlâ her çeşit izafetten (bir varlıkla birleşmekten, bütünleşmekten, onlarla bir bağ oluşturmaktan) yüce ve uzaktır.

Allah Teâlâ, parçalardan oluşan bir bütün olmadığı için parçalanamaz. O'nun cinsi olmadığından nev'i de yoktur. O'nu tanımak için, "Neden meydana geldi?", "Nereden vücut buldu?", "Nereye ait?", "Nereye kadar yaşar?", "Nerede durur?" veya "Neyin üzerindedir?" türü sorular sorulamaz. O, bütün bunların ifade ettiği mânalardan yüce ve uzaktır.

Sırlar âlemine vardığın zaman gaybî sırlar sana aralanır ve o âlemde senin için sırların mahrem dairesine girmene izin verilir.

Bir kudsî hadiste, "Velîlerim gök kubbemin altındadırlar. Onları benden başkası bilemez" (Abdurrahman Câmî, Nefehât, s. 45; Gümüşhânevî, Câmiu'l-Usûl, s. 50) buyurulmuştur. Bu ifadeyi şöyle anlamak mümkündür: Sırlar âleminde Allah ile kul arasında öyle bir sır vardır ki onu ne bir melek ne de bir peygamber bilebilir. Orada kudret-i ilâhî tarafından gözlerin görmediği, kulakların işitmediği hediyeler sunulur.

"Yaptıklarına karşılık olarak, onlar için saklanan müjdeyi hiç kimse bilemez." (Secde Sûresi /17) âyeti buna işaret eder.

Âşıklar için hazırlanan bu müjde, kendisine has bir şekilde Allah'ın zâtının görülmesidir. Bunun neticesinde kalplerde manevî bir kulak, akıllarda özel bir göz oluşur. Böylece kulaksız duyulur, gözsüz görülür. Orada duyulan ve görülen her şey gaybîdir ve işte o zaman gaybî haller ayan beyan olur. İşte hadiste geçen, "Kalbim rabbimi gördü" (Bk. Ahmed, Müsned, 1/285; Süyûtî, el-Câmiu's-Sagîr, nr. 4377 (az farklı rivayet)) ve âyette geçen;

"Rabbini görmez misin?" (Furkan Sûresi /45) ifadelerinin mânası budur.

Eğer sen âşık isen yukarıda saydığımız bütün bu hallerden sonra, kendinden geçmiş bir halde kabza-i ilâhîye düşersin. Allah Teâlâ seni tevhid ve marifetin en yüksek derecelerine, sır ve himmetin en üst menzillerine ulaştırır. Bu makamlarda söz hiçbir mâna ifade etmez, sırların düğümü çözülür. Artık buradan öteye akla ve ifadeye yol yoktur.

Bu makamda sen hayrette kalır ve şu itiraflarda bulunursun:

"Yâ Rab! Ben seni hamd-ü sena etmekten âcizim. Sen kendini nasıl sena etmişsen öylece yücesin!"

"Acizlik yolu hariç, marifetine giden bütün yolları kapayan Allah'ı tenzih ederim. Senin zâtını hakikatiyle bilmek mümkün değildir!"

Cenâb-ı Hak vahdâniyyet ve ferdâniyyet sıfatlarının hakikatinin kullar tarafından bilinmesinin mümkün olmadığını belirterek, kendisi;

"Allah, kendinden başka ilâh olmadığına şahitlik etmiştir, O'ndan başka ilâh yoktur." (Âl-i İmrân Sûresi /18) buyurmuştur.

Kelime-i tevhid hem başlangıç hem sonuçtur. Her şey onunla başlar ve biter.

"Lâ ilahe illallah" sözlerin en güzelidir.

"Bak, Allah güzel söze (kelime-i tevhide) nasıl misal verdi. O, kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları semaya doğru yükselmiş güzel bir ağaca benzer." (İbrahim Sûresi /24) âyeti buna işaret eder.

Kur'ân-ı Kerîm'de, "O'na ancak güzel sözler yükselir." (Fâtır Sûresi /10) buyurulması kelime-i tevhidin güzel bir söz olduğuna işaret eder.

"Ey inananlar, Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin." (Ahzâb Sûresi /70) buyurulması onun doğru bir söz olduğuna alâmettir.

"O gün, Rahmanın konuşmasına izin verdiği ve doğruyu (kelime-i tevhidi) söyleyenlerden başkası konuşamaz." (Nebe' Sûresi /38) âyeti, kelime-i tevhidin yegâne doğru olduğunu gösterir.

"Gerçek dua ancak O'nadır." (Ra'd Sûresi /14) âyeti, onun gerçek dua olduğunu ortaya koyar.

"Onlara takva kelimesine tutunmalarını söyledi." (Feth Sûresi /26) âyeti onun takva sözü olduğunu gösterir.

"De ki: Ey kitap ehli, bizde de, sizde de aynı olan bir kelimeyi söyleyin. Yalnız Allah'a ibadet edelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah'tan başka rabler edinmeyelim." (Âl-İ İmrân Sûresi /64) âyeti, kelime-i tevhidin dinler arasında ortak bir söz olduğunu gösterir.

"Onlardan birine ölüm gelince, 'Rabbim, beni tekrar dünyaya gönder. Belki amel-i salih işlerim' der." (Mü'minûn Sûresi /99-100) âyeti, onun amel-i salih olduğunu gösterir.

"Kelime-i tevhide sadık kalarak, Rahmandan söz (ahid) almış kimselerden başkası şefaat edemeyecektir." (Meryem Sûresi /87) âyeti, kelime-i tevhidin ahid için gerekli olduğuna işaret eder.

Aynı şekilde, "Kim bir hayırla gelirse ona getirdiğinin on misli vardır." (En'âm Sûresi /160) âyetindeki "hayır"dan maksat kelime-i tevhiddir.

Yine, "İyiliğin karşılığı yalnız iyilik değil midir?" (Rahman Sûresi /60) âyetinde de kelime-i tevhide işaret vardır.

Evet, kelime-i tevhid sağlam bir kaledir ve ancak bu kaleye girenler Allah'ın azabından kurtulur.

Allah Teâlâ, hepimizi bu kaleye girenlerden eylesin! Fazl ve keremiyle bizlere sırların kapılarını açsın (âmin).

LEDÜN RİSÂLESİ  [Risâletü’l-Ledünniyye]

Hamd, has kullarının kalplerini velayet nuruyla süsleyen, güzel inayetiyle onların ruhlarını terbiye eden, irfan sahibi âlimlere dirayet anahtarlarıyla tevhîd kapısını açan Allah'a mahsustur.

Salât ve selâm, hak yolun davetçisi, ilâhî ahkâmın bekçisi, ümmetine hidayeti gösteren, bütün resullerin efendisi, efendimiz Hz. Muhammed'e (s.a.v), onun âl ve ashabının üzerine olsun!...

Ey kardeşim, bilmiş ol ki, dostlarımdan biri bana ledün ilmini inkâr eden bir bilginden bahsetti. Bu ilim ki, güzide mutasavvıflar ona itimat ederler, bu ilmi diğer ilimlerden daha üstün görürler. Bu ilmin peyderpey öğrenilmiş, çalışarak elde edilmiş kesbî ilimlerden daha güvenilir, daha sağlam ve kuvvetli olduğunu söylerler.

Bu bilgin şöyle diyormuş: "Mutasavvıfların ledün ilmini bir türlü anlayamıyorum. Dünyada bir tek kişinin dahi çalışma ve öğrenme olmaksızın düşünce ve kalbî idraki ile hakiki ilimden bahsedebileceğini zannetmiyorum!"

Dostuma dedim ki:

"Bu adam ilim tahsilinin yollarını anlamamış, insan ruhunun mahiyetini, vasıflarını, gaybî işaretleri ve melekûtî ilimleri nasıl aldığını idrak etmemiştir."

Dostum da bana dedi ki:

"Evet, bu adam; 'İlim yalnız fıkıh, tefsir ve kelâmdan ibarettir. Bunların ötesinde başka bir ilim yoktur. Bu ilimler de çalışıp öğrenmeden dinde derinleşme olmaksızın elde edilemez' diyor" dedi.

Ona dedim ki:

"Peki, öyleyse tefsir ilmi nasıl öğrenilecek? Kur'ân-ı Kerîm her şeyi kuşatan derin bir okyanustur. Onun bütün mânaları ve tefsirinin hakikatleri halk arasında şöhret bulmuş kitaplarda yazılı değildir. Bilakis tefsir ilmi bu iddia sahibinin bildiklerinden başkadır." Dostum dedi ki:

"Bu adam, halk arasında meşhur olmuş Kuşeyrî,( Kuşeyrî (ö. 465/1072). İslâm âleminin büyük mutasavvıflarından olup en mühim eserleri Tefsîrü'l-Kuşeyrî (Letâifü'l-İşârât) ve er-Risâletü'l-Kuşeyriyye'dir.) Sa'lebî (Sa'lebî (ö. 427/1035). Nîşâbur'da doğmuş büyük bir fakih ve müfessir olup en meşhur eserleri el-Keşf ve'l-Beyân an Tefsîri'l-Kur'ân ve Arâisü'l-Mecâlis: Kısasü'l-Enbiyâ'dır.)ve Mâverdî'ye (Mâverdî (ö. 450/1058). Önemli fakihlerden olup en meşhur eserleri Tefsîrü'l-Kur'ân ve el-Ahkâmü's-Sultâniyye'dir.) ait tefsir kitaplarının haricindeki tefsirlere kıymet vermiyor."

Dedim ki:

"Bu adam hakikat yolundan uzaklaşmıştır. Nitekim Sülemî,( Sülemî (ö. 412/1021). Devrinin en büyük mutasavvıflarından olup en meşhur eserleri Hakâiku't-Tefsîr, Emsâlü'l-Kur'ân, Kitâbü'l-Fütüvve, Âdâbü's-Sohbe ve Tabakâtü 's-Sûfiyye'dir.) tefsirinde, diğer tefsir kitaplarında zikredilmemiş olan, muhakkiklerin sözlerinden daha tahkike dayalı olanlarını toplamıştır. Bana öyle geliyor ki ilmi, yalnız fıkıh, kelâm ve tefsirden ibaret sayan bu adam, ilimlerin kısımlarını, tafsilâtını, mertebelerini, hakikatlerini, zahir ve bâtınlarını bilmiyor. Cahilin bilmediği bir şeyi inkâr etmesi âdettendir. Bu iddia sahibi hakikat şarabını tatmamış, ledün ilmini anlamamış ki kabul etsin. Ben zaten onun bilmediği bir şeyi taklit ve tahminle kabul etmesine razı olmam."

Dostum dedi ki:

"Ben sizin ilimlerin mertebelerini bütün yönleriyle anlatmanızı, ledün ilminin hakikatini ortaya koymanızı, bu ilmi etraflıca açıklayıp ispat etmenizi istiyorum."

Ben de,

"Anlatılmasını talep ettiğiniz bu ilmin izahı hakikaten güçtür, fakat hâlet-i ruhiyem-in müsaade ettiği, vaktimin elverdiği ve gücümün yettiği kadar bir başlangıç yapabilirim. Lafı uzatmak istemem, çünkü sözün iyisi az ve öz olup, çok şeye delâlet edenidir" dedim.

Azîz ve celîl olan Allah'tan tevfik ve inayet dileyerek kıymetli dostumun bu arzusunu yerine getirdim.

     Ey kardeşim, bilmiş ol ki ilim, nefs-i natıkanın [insan ruhu] eşyanın hakikatlerini niteliğiyle (keyfiyet), niceliğiyle (kemiyet), cevheriyle ve zatıyla tasavvur etmesidir. Bu, o şeyin müfred (tekil) olmasına göredir.

Âlim, eşyanın hakikatlerini kapsamlı bir şekilde kavrayan, idrak eden kimsedir.

Malûm, bilgisi akla nakşedilen şeyin kendisidir. İlmin değeri, malûmunun değeri kadardır. Âlimin mertebesi de ilminin derecesine göredir. Şüphesiz en değerli, en yüce, en faydalı bilgi, sâni' (yaratıcı) ve mübdî' (yoktan var eden) olan Allah'ın bilgisidir. Allah'ı bilmeye "tevhîd ilmi" [mârifetullah] denir. Bu ilmin tahsili bütün akıl sahipleri için zaruri olup, Peygamber Efendimiz,

“İlim tahsili kadın erkek her müslümâna farzdır"( İbn Mâce, Mukaddime, 17; Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 1663: Taberânî, el-Mu'cemü's-Sagîr, nr. 22; Heysemî, Mecmauz'-Zevâid, 1/120.) buyurmuştur.

Ayrıca bu ilmi elde etmek için yolculuğu dahi emretmiş ve,

“İlim Çin'de bile olsa gidip öğreniniz" (Beyhakî, Şuabü'l-İmân, nr. 1663; İbn Abdülber, Câmiu Beyâni'l-İlm, 1/7; Hatîb, Târihu Bağdâd, 9/634; Suyûtî, el-Câmiu's-Sagîr, nr. 1110.) buyurmuştur.

Tevhîd ilmiyle donanımlı olan kimse, ilimlerin en faziletlisi olduğu için Allah Teâlâ onları Kur'ân-ı Kerîm'de en üstün mertebede zikretmiş ve "Ondan başka ilâh olmadığına Allah, melekler ve adaletten ayrılmayan ilim sahipleri şahitlik ettiler" (Âl-iİmrân Sûresi /18.) buyurmuştur.

Tevhîd ilmi âlimleri, enbiya ve onların vârisi olan ulemâdır. Bu ilim özü ve mahiyeti itibariyle değerli, mükemmel olup diğer ilimlere olumsuz ve dışlayıcı bir nazarla bakmaz. Astronomi, astroloji vb. ilimler [fizik, kimya] tevhîd ilminin tahsili, için bir ön hazırlık (evveliyyât) hükmündedir. Bu ön bilgiler olmaksızın tevhîd ilmi tahsil edilemez. Yeri gelince zikredeceğimiz gibi, tevhîd ilminden başka ilimler de doğar.

Ey kardeşim, bilmiş ol ki ilim, içeriği göz önüne alınmaksızın özü itibariyle bizzat değerlidir. Hatta sihir ilmi bile, bâtıl olmasına rağmen, bizatihi değerlidir.

Bu konuyu şu şekilde izah etmek mümkündür: ilim cehaletin zıddı olup, cehalet zulmetin gereklerindendir. Zulmet ise sükûna yani atalet ve durgunluğa ait bir şeydir. Sükûn da ademiyete [yokluk] yakındır. Yokluk da dalâlet ve bâtılın bulunduğu yerdir. Cehalet âdem (yokluk), ilim ise vücûd (varlık) hükmünde olduğundan; vücûd ademden üstündür.

Hidayet, hak ve nur, varlık zincirinin birer halkası olduğuna göre varlık yokluktan, ilim de cehaletten üstün olmuş olur. Çünkü, cehalet körlük ve karanlık; ilim, basiret ve nur gibidir. Nitekim Allah Teâlâ,

"Kör ile gören, karanlıklarla aydınlık (nur) bir değildir" (Fâtır Sûresi/19-20.)

âyet-i kerimesinin sırrını,

"De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"  (Zümer Sûresi /9.)

Şeklinde açıklamıştır.

İlim cehaletten üstün olduğuna göre cehalet cismin, ilim ruhun vasıflarından olmuş olur. Öyleyse ruh, cisimden üstündür.

Diğer bölümlerde sayacağımız gibi ilmin birçok kısmı vardır. Âlimin de, ilimlerin tahsilinde takip edeceği değişik yollar vardır ki bunları da ileride zikredeceğiz.

Ey kardeşim, ilmin üstünlüğünü açıkladıktan sonra senin ilimlerin mahalli, karargâhı ve korunduğu levha olan insan ruhunu bilmen gerekir. Zira cisim, ilim için bir mahal değildir. Çünkü, cisimler sınırlı olup, yazı ve nakışların dahi az bir kısmını taşıyabilir.

Ruh ise bütün ilimleri hiçbir engel tanımaksızın, kolay bir şekilde koruma ve taşıyabilme kabiliyetine sahiptir. Şimdi ruhu kısaca açıklamaya çalışacağız.

Ey kardeşim, bilmiş ol ki Allah Teâlâ insanı iki muhtelif şeyden yaratmıştır.

Birincisi cisimdir ki bu zulmânî, kesif [katı, donuk, yoğunluğu bulunan], sonradan meydana gelen ve bozulmayla yüz yüze olan, organik ve kimyasal bileşiklerden oluşan ve de varlığının devamını haricî faktörler olmaksızın sağlayamayan mürekkeb bir yapıdır.

Diğeri ise, münîr [aydın], idrak eden, fail, muharrik [hareket ettiren], müessir, cisim ve organları tamamlayan müfred (tekil) bir cevher olan ruhtur.

Allah Teâlâ cesedi besin maddelerinden meydana getirdi ve kanın molekülleri ile büyüttü. Bu binanın temelini kurdu, direklerini dikti, etrafını sınırladı ve kendi emrinden mükemmel ruh cevherini onda ortaya çıkardı.

Bu ruhla, gıdaya ihtiyaç duyan, şehveti ve gazabı harekete geçiren, kalpte bulunan ve vücûdun bütün azalarına duygu ve hareket dağıtarak hayatın devamını sağlayan kuvveti kastetmiyorum. Çünkü, vasıflarını saydığım bu ruha "hayvanî ruh" denir ki, his, hareket, şehvet ve gazap kuvvetleri onun askerlerindendir.

Gıda isteyen, tasarrufa sahip, karaciğerde bulunan kuvvete ise "tabii ruh" denir. Sindirim ve boşaltım bunun emrindedir.

Şekillendirme, üreme, büyüme (gelişme) ve tabii kuvvetlerin hepsi bedenin hizmetindedirler. Beden de hayvani ruhun hizmetindedir. Çünkü beden, kuvvetini hayvanî ruhtan almakta, onun hareket vermesiyle iş görmektedir.

Ben tek başına "ruh" kelimesini kullandığım zaman düşünme, hatırlama, hıfz, tefekkür, temyiz özelliği bulunan, kalbî ve aklî idrake sahip, ilimleri kolayca öğrenen, soyut tasavvurları kavrama kabiliyeti olan mükemmel cevheri kastediyorum. Bu cevher diğer ruhların ve kuvvetlerin kumandanı olup, gerek hayvanî ruh, gerek tabii ruh ve beden onun emrindedirler.

Nefs-i natıka da denen bu cevherin her meslek erbabına göre bir ismi vardır. Hükemâ (filozoflar) bu cevheri "nefs-i natıka"; Kur'an, "nefs-i mutmâinne" ve "ilâhî emirle oluşan ruh"; mutasavvıflar "kalp" diye isimlendirmektedirler. İhtilâf isimlerdedir. Mâna tek olup onda hiçbir ayrılık yoktur.

Nefs-i natıka canlı, faal, idrak eden bir cevherdir. Biz ne zaman yalın halde "ruh" veya "kalp" kelimesini kullanırsak onunla bu cevheri kastederiz.

Mutasavvıflar hayvanî ruhu "nefis" olarak telakki ederler. Nefis kelimesi şeriatta da bu mânada kullanılmıştır. Peygamberimiz,

"En azgın düşmanın nefsindir" buyurmuş; bunu,

"İki yanın arasındaki nefsindir" (Beyhakî, Kitâbü'z-Zühd, nr. 343; Zehebî, Mîzânü'l-İ'tidâl, 3/625; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 1/160.) sözüyle pekiştirmiş ve açıklamıştır.

O, bu kelimeyle şehvanî ve gazabî kuvvetlere işaret etmiş ve bunların kalpten doğduğunu ifade etmiştir.

Ey kardeşim, isimler arasındaki farkları anladıktan sonra bilmiş ol ki, ehl-i tahkik bu ruh cevherini muhtelif ibarelerle tarif etmektedirler ve bu meyanda farklı görüşler serdetmektedirler.

İlm-i cedel ile meşhur olan kelâmcılar ruhu cisim olarak addederler ve "O, bu kesif cisme nazaran daha latif bir cisimdir" derler. Ruh ile cisim arasında letafet ve kesafet farkı görürler. Bazıları ruhu araz sayar, bazı tabipler bu görüşü benimser, bazıları da ruhu kan zannederler. Bu şahıslar dar görüşleri ve kusurlu nazarlarıyla elde ettikleri bilgilerle kanaat edip, diğer ihtimalleri araştırmadılar.

Ey kardeşim, bilmiş ol ki ruh; cisim, araz ve cevher olmak üzere üç kısımdır:

Hayvanî ruh latif bir cisimdir. O, kalp fanusuna konmuş yanmakta olan bir lamba gibidir. Kalp deyince, göğsün içinde muallak (askıda, boşlukta) bir vaziyette duran konik (sanavberi, üçgen) şekli kastediyorum.

Hayat bu lambanın ışığı, kan yağı, his ve hareket nuru, şehvet harareti, gazap dumanı, gıdaya ihtiyaç duyan ve karaciğerde bulunan kuvvet onun hizmetçisi, bekçisi ve vekilidir.

Bütün canlılarda hayvanî ruh mevcuttur. -Şunu da ilâve edeyim ki- insanın kendisi cisim olup, eserleri (fiil, hareket, hal ve sıfatları) arazdır. (*Araz, kendi başına var olamayıp ancak bir cevherle birlikte varlığını devam ettiren şeydir, insan ve varlıklara ait bütün sıfatlar arazdır. Renk, hastalık, sıhhat, soğukluk, sıcaklık, kuruluk, yaşlık, hareket, sükûnet gibi...)

Hayvanî ruh, ilimleri kavramaya güç yetiremez. Bu ruh, her şeyi en güzel ve sanatlı bir şekilde yaratan Allah'ı ve onları nasıl yarattığını idrak edemez. O, varlığı bedenin varlığına bağlı olan bir hizmetçidir ki, bedenin ölmesiyle birlikte ölür. Kandaki maddelerin oranı arttığı takdirde hararetin yükselmesiyle, bu oran eksildiği takdirde ise soğuğun artmasıyla bu lamba söner. Lambanın sönmesi, bedenin ölmesi demektir.

Yüce Allah'ın hitap ettiği ve mükellef saydığı bu ruh değildir. Çünkü karada ve denizde yaşayan bütün hayvanlar bu ruhu taşırlar; onlar mükellef olmadıkları gibi, dinî emirlere muhatap da değillerdir.

İnsanın mükellef ve [ilâhî hitaba] muhatap oluşu kendisine özgü, fazladan bulunan başka bir şeyden dolayıdır ki bu da nefs-i natıkadır. Bu nefs-i natıka şu âyetlerde zikredilmektedir:

"De ki: Ruh, rabbimin emrindendir." (İsrâ Sûresi/85.)

"Ey nefs-i mutmâinne Rabbini razı edecek bir halde ve sen de rabbinden razı olacak bir vaziyette O'na dön." (Fecr Sûresi/27-28.)

Yüce Allah'ın "emrimden" dediği bu ruh, cisim veya araz olamaz. O, "akl-ı evvel", "levh", "kalem" kavramları gibi duyu organlarıyla hissedilmeyen, ancak akılla kavranılabilecek bir cevher, bir ziyâdır.

Bize göre ruh, cevherlere ait vasıfları kabul edip bozulmayan, dağılmayan, ölmeyen, bilakis şeriatın bildirdiği gibi bedenden ayrılan ve kıyamet günü ona dönmeyi bekleyen bir şeydir.

Felsefî ilimlerdeki kesin deliller ve açık ispatlarla doğrulanmıştır ki "nefs-i natıka" cisim ve araz olmayıp tam aksine sabit, daimî ve bozulmayan bir cevherdir. Biz zikredilen delil ve ispatları yeterli gördüğümüz için başkaca tekrara gerek görmüyoruz. Bu konuda geniş kapsamlı bilgi edinmek isteyenler ilgili kitaplara başvurabilirler. (**Bu konuyla ilgili açıklamalar İmam Gazâlî'nin hususan Meâricü'l-Kuds: Hakikat Bilgisine Yükseliş (çev. Serkan Özburun, İstanbul 1995) adlı eserinde mevcuttur) Biz usulümüzde sadece aklî burhanlarla yetinmiyor; meselelere imanî bir gözle bakıyor, açık seçik hakikatlere dayanıyoruz.

Allah Teâlâ ruhu bâzan emrine, bâzan da zatına izafe ederek şöyle buyurmuştur: ("Ona kendi ruhumdan üfledim." Hicr Sûresi /29.) "Deki: Ruh, rabbimin emrindendir." (İsrâ Sûresi /85.) "Biz, ona ruhumuzdan üfledik." (Tahrîm Sûresi/12.)

Allah Teâlâ cisim ve araz olup bozulan, zeval bulan, değişen şeyleri zatına nisbet etmekten münezzehtir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) ruh hakkında şöyle buyurmuştur:

"Ruhlar, teçhiz edilip sınıflara ayrılarak sıralanmış askerler gibidir." (Buhârî, Enbiyâ 2; Müslim, Birr, 157; Ebû Dâvud, Edeb, 16.)

"Şehidlerin ruhları yeşil kuşların kursaklarındadır." (Tirmizî, Fezâilü'l-Cihâd, 13; Dârimî, Cihâd, 18; Ahmed, Müsned, 6/386.)

Araz, cevherin yok olmasından sonra varlığını devam ettiremez, çünkü o bizatihi kaim değildir. Malûm olduğu üzere cisim, madde ve suretle terkibi [bileşim] kabul ettiği gibi, tahlili de [çözülme] kabul eder.

Âyetlerden, hadislerden ve aklî burhanlardan anladığımıza göre nefs-i natıka bizatihi canlı ve mükemmel bir cevher olup imanın sağlamlığı veya bozukluğu ondan doğar.

Tabii ruh, hayvanî ruh ve bütün bedenî kuvvetler onun askerlerindendir. Bu cevher, mevcudatın hakikatini, malûmatın suretini onların zahiriyle ve zatıyla meşgul olmaksızın kavrar. Nefs-i natıka şeytan ve melekleri görmeksizin onların mahiyetini nasıl kavrıyorsa, aynı şekilde hiçbir insanı görmeksizin insanın hakikatini bilmeye muktedirdir. Şeytan ve melek gibi varlıkların hissî olarak bilinmesinin zorluğuna rağmen nefs-i natıka bunları görmeye ihtiyaç dahi duymadan idrak eder.

Mutasavvıflardan bazıları, "Bedenin gözü olduğu gibi kalbin de gözü vardır. İnsan zahirî şeyleri bedenî gözle, eşyanın hakikatini ise kalbî gözle görür" derler. Peygamber Efendimiz (s.a.v);

"Her kulun kalbinde iki göz vardır ki onlarla gaybı idrak eder. Allah bir kuluna hayır murad ederse o kulun bedenî gözlerle göremediği şeyi görebilmesi için kalbî gözlerini açar" (Deylemî, Firdevsü'l-Ahbâr, nr.6449; Müttakî el-Hindî, Kenzü'l-Ummâl, nr. 39405; Suyûtî, el-Câmiu'l-Kebîr, nr. 19471.) buyurmuşlardır.

Nefs-i natıka bedenin ölmesiyle ölmez. Çünkü Allah Teâlâ onu kendi kapısına çağırmakta ve ona,

"Rabbine dön" (Fecr Sûresi/28.) diye hitap etmektedir. Onun bedenden yüz çevirip ayrılmasıyla, tabii ve hayvanî kuvvetlerin tesiriyle ortaya çıkan haller âtıl bir vaziyet alır, hareket söner. İşte ölüm denilen hadise budur. Bu sebeple mutasavvıflar tabii ve hayvanî ruha nazaran nefs-i natıkaya daha çok itimat ederler.

Nefs-i natıka, Bârî-i Teâlâ'nın emrinden olduğu için bedende bir yabancı (garip) gibidir. Yüzü daima aslına ve döneceği yere doğrudur. Beşerî kirlerle kirlenmediği ve kuvvetli olduğu takdirde daha çok ilâhî kaynaktan istifade eder.

Ey kardeşim, nefs-i natıkanın bir cevher, bedenin de onun için hazırlanmış bir mekân olduğunu öğrendin. Bedenin araz olduğunu, cevher olmaksızın mevcudiyetini devam ettiremeyeceğini anladın. Yine bilmiş ol ki, cevher bir mahalde sürekli bir şekilde kalmaz. Öyleyse beden ruh için daimî bir mekân değildir. Bilakis, onun geçici bir müddet kullandığı bir alet ve merkeptir.

Ruh, bedenin cüzlerine bitişik olmadığı gibi, onlardan ayrı da değildir. Belki bedene ilişerek onu aktif bir hale getirmiş ve feyizlendirmiştir.

Ruhun nurunun zahir olduğu ilk yer dimağ (beyin) olup, burası onun kendisini gösterdiği, ona has bir karargâhtır.

Ruh, dimağın ön kısmını bekçi, ortasını vezir ve müdür, arka kısmını hazine ve hazinedar yapmıştır. Bedenin bütün cüzlerini de kendisine yaya ve atlı asker kılmıştır. Hayvanî ruhu hizmetçi, tabii ruhu vekil yapmış, bedeni merkep, dünyayı meydan, hayatı meta ve mal, hareketi ticaret, ilmi kazanç, âhireti maksat ve dönüş yeri, şeriatı yol ve kaynak, nefs-i emmâre-yi gözcü ve koruyucu, nefs-i levvâmeyi tembihçi, duyuları casus ve kontrolcü, dini zırh, aklı üstat, hissi talebe kılmıştır. Bunların hepsinin ötesindeki gözetleyici âlemlerin rabbi olan Allah'tır.

Nefs-i natıka, bu sıfatları ve aletleriyle kesif olan bedene orada kalmak için gelmemiş, ona bitişmemiş, belki ona hafifçe ilişerek ifade kazandırmış, onun vechini Bârî-i Teâlâ'ya yöneltmiştir. Nefs-i natıkanın belirli bir müddet bedende kalıp, ona anlam vermesi ve fayda sağlaması takdir olunmuştur. O, bu zaman zarfında, bu kısa seferinde sadece ilim tahsiliyle meşgul olur. Çünkü ilim onun âhiretteki ziynetidir. Mal ve evlâtlar da bu dünyanın ziynetidir. (Kehf Sûresi/46.)

Nitekim mevcut olan her şeyin belirli bir vazifesi vardır. Göz görülebilecek şeyleri görmekle, kulak sesleri duymakla görevlendirilmiş, dil kelimeleri telaffuz etmeye müsait bir surette yaratılmıştır. Bunun gibi hayvanî ruh şehevî ve gazabî lezzetleri ister; tabii ruh yeme ve içmeden hoşlanır, nefs-i natıka ömrü boyunca ilimle meşgul olmayı arzular. Bedenden ayrılık vakti gelene kadar ilimle bezenir. Şayet ilmin haricinde bir hal kabul ederse, onu kendisi istediği ve sevdiği için değil, bedenin maslahatı icabı kabul eder.

Ey kardeşim, insan ruhunun hallerini, bedenin ölümünden sonra varlığını devam ettirdiğini, ilme olan aşkını ve arzusunu öğrendikten sonra artık senin ilmin kısımlarını bilmen gerekir.

Ey kardeşim, bilmiş ol ki ilim, şer'î yani dinî ve aklî olmak üzere ikiye ayrılır. Fakat hakiki âlimler nazarında şer'î ilimlerin çoğu aklî, aklî ilimlerin çoğu da şer'îdir. Eşyayı bu şekilde kavramak için nuranî bir bakış açısına sahip olmak gerekir. Nitekim Allah Teâlâ,

"Allah bir kimseye nur vermemişse, artık onun nurdan nasibi yoktur" (Nûr Sûresi /40.) buyurmuştur.

1)-Şer'î İlimler

Şer'î ilimler iki kısma ayrılır: a-Aslî ilimler [ilm-i usûl] b-Fer'î ilimler [ilm-i fürû]

a. Aslî İlimler

Bunlar da üç kısma ayrılır:

1. Tevhîd İlmi. Bu ilim Allah Teâlâ'nın zatını ve sıfatlarını araştırır. Ayrıca nebîlerin sîretini, imam ve sahâbîlerin yaşantılarını inceler. Hayat, ölüm, kıyamet, ölümden sonraki diriliş, haşir ve rü'yetullah gibi âkaid meselelerine açıklık getirmeye çalışır. Bu ilimle meşgul olan âlimler, önce Kur'ân-ı Kerîm'den âyetlere, sonra sırasıyla hadislere, aklî delillere ve kıyasî burhanlara dayanırlar.

Kelâmcılar, mutasavvıflar vb. zümreler, adî ve cedelî kıyasın öncüllerini, cevher, araz, delil, nazar, istidlal, hüccet gibi terimleri mantıkçılardan almışlar, fakat yerli yerinde kullanmamışlardır. Her biri bu kavramlara muhtelif mânalar yüklemiş ve hatta "cevher" kavramı hükemâ nazarında farklı, mutasavvıflar ve kelâmcılar nezdinde farklı bir şeyi ifade eder hale gelmiştir. Bu risale ile maksadımız, zümrelere göre lafızların mânasını araştırmak olmadığı için bu konuyu uzatmayacağız.

Tevhîd ilmi ve kelâmla uğraşan âlimlere "mütekellimîn" ismi verilir. Tevhîd ilmi, kelâmî meseleleri de içerdiğinden, daha çok kelâm ilmi olarak bilinir.

2. Tefsir İlmi. Kur'ân-ı Kerîm eşyanın (var olan şeylerin) en muazzamı, en yücesi, en azizi, en açık olanıdır. Bununla birlikte onda her aklın kavrayamayacağı birtakım müşkül noktalar vardır ki onları ancak Allah Teâlâ'nın "fehim" [ince kavrayış] verdiği kimseler anlayabilir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu konuda şöyle buyurur:

"Kur'an'ın her âyetinin bir zahiri, bir de bâtını vardır, ayrıca her bir bâtının da yedi -veya dokuz- bâtını vardır." (Bk. İbn Hibbân, Sahîh, nr. 75; Bagavî, Şerhu's-Sünne, 1/262; Bezzâr, Müsned, nr. 2312; Taberânî, el-Kebîr, nr. 10090; Heysemî, ez-Zevâid, 7/152.)

Kur'an harflerinden her birinin bir anlamı, her anlamının da işaret ettiği bir şey vardır.

Allah Teâlâ Kur'ân-ı Kerîm'de bütün ilimler ile görünen görünmeyen, büyük küçük, aklî ve hissî mevcudattan haber vererek, "Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır" (En'âm Sûresi /59.) buyurmakta ve,

"Aklıselim olanlar O'nun âyetlerini derinlemesine düşünsünler ve ibret alsınlar" (Sâd Sûresi /29.) diyerek insanları tefekkür ve tezekküre davet etmektedir.

Kur'ân-ı Kerîm'in tefsir edilmesi zor bir iş olduğundan hiçbir müfessir tam olarak onun hakkını verememiş, gizli sırlarını çözememiştir. Evet, bütün müfessirler gücü yettiği, aklı erdiği, ilimlere vukûfiyeti nisbetinde onu izaha çalışmışlar, fakat hiçbiri kâmil mânada hakikati söyleyememişlerdir.

Tefsir ilmi, aslî, fer'î, şer'î ve aklî ilimlere kılavuzluk eder. Müfessir, Kur'an'a lügat, istiare, lafızların terkibi, nahiv [gramer] kaideleri, Arapların örf ve âdetleri, ehl-i hikmetin fiilleri, mutasavvıfların sözleri cihetinden bakmalı ki onun tefsirinin hakikatine yaklaşmış olsun. Müfessir Kur'an'a tek yönden bakmakla yetinir ve bir tek ilme göre açıklama cihetine giderse onun sırrını çözemez. O müfessire ilmî ve imanî delilleri izah etmek gerekir.

3. Hadis İlmi.

Hz. Muhammed (s.a.v) Arap ve Acem'in en fasihidir. O, Allah Teâlâ tarafından kendisine vahyedilen bir muallim, aklı ile ulvî ve süflî meselelerin hepsini kavrayan, her sözü hatta her kelimesi esrar okyanuslarını ve rumuz hazinelerini ihata eden bir zat idi. Bu sebeple ondan gelen haber ve hadislerin bilinmesi ve izahı çok mühimdir.

Bir kişi nefsini şeriata tâbi kılıp edeplendirmeden, şeriatın ölçüleriyle kalbindeki sapıklıkları zail etmeden Hz. Peygamberin (s.a.v) sözlerini hakkı ile kavrayamaz.

Eğer bir kişi tefsir ilmi ve hadislerin te'vili hakkında konuşmak, sözlerinde isabetli olmak istiyorsa, lügat ilmini tahsil etmeli, nahiv ilminde derinleşmeli, î'rab [cümle çözümlemesi] sahasında uzman olmalı, sarf ilmine vâkıf olmalıdır.

Çünkü lügat ilmi, diğer ilimlerin tahsili için bir basamak ve merdiven mesabesinde olup, onu bilmeyen kimse başka ilimleri öğrenemez. Şüphesiz yüksek bir yere çıkmak isteyen kimsenin önce merdiveni kurması gerekir. Demek ki ilim tahsil etmek isteyen kişinin lugâvî kaideleri bilmesi şarttır.

Lügat ilminin tahsilinde önce edatlar, sonra mücerred ve mezîd fiiller öğrenilir. Bu ilimle meşgul olanlar Arap şiirini, özellikle de bunlardan Câhiliye devrine ait olanları incelemelidir. Çünkü bu şiirler, insanın ufkunu genişletmesi ve ruhunu okşamasının yanı sıra fesahat ve belagat açısından büyük önem arz eder.

Bunlara ilâveten nahiv ilminin de öğrenilmesi lâzımdır. Çünkü lügat ilmi için nahiv bilgisi; altın ve gümüş için mihenk taşı, felsefe için mantık, şiir için aruz, kumaş için metre, tahıl için ölçek mesabesindedir. Malûmdur ki ölçülmeyen bir şeyin eksik veya fazla olduğu bilinemez.

Lügat ilmi hadis ve tefsir ilimlerine giden bir yol, tefsir ve hadis ilimleri de tevhîd ilmine varmada birer kılavuz gibidirler. İnsanların felaha ermesi, âhiret korkusundan kurtuluşu ancak tevhîd ilmiyle mümkündür.

b. Fer'î İlimler

İlimler ya nazarî olur ya da amelî olur ki, aslî ilimlere nazarî ilimler, fer'î ilimlere de amelî ilimler denir.

Fer'î ilimler üç kısma ayrılır:

1. Hakkullah. İnsanın Allah Teâlâ'ya karşı vazifelerinden yani ibadetlerden bahseden ilimdir. Taharet, salât, zekât, cihad, hac, zikirler, bayram namazları, çeşitli farzlar ve nafileler bu gruba girer.
2. Hakku'l-ibâd. İnsanın insana karşı vazifelerinden, hak ve hukuktan, örf ve âdetlerden bahseden ilimdir. Muamele ve muâkade [sözleşme] olmak üzere iki sahada cereyan eder.

Âlım-satım, ortaklık, bağış, borç verip alma, kısas ve diğer cezalar "muamelât"; nikâh, talâk, köle edinme ve azat etme, miras gibi sözleşmeler "muâkadat" kısmına girer.

Hakkullah ve hakku'l-ibâd olarak nitelendirdiğimiz, insanın Allah'a ve insanın insana karşı durumundan bahseden ilimlerin bu iki kısmına "fıkıh" denir. Fıkıh herkes için gerekli, faydalı bir ilimdir.

3. Hakku'n-nefs [Ahlâk İlmi]. Ahlâk ya kötü huylardır ki bunların terk edilmesi gerekir yahut iyi huylardır ki bunları elde etmek, ruhları bu güzel huylarla tezyin etmek lâzımdır. İyi ve kötü huyların hepsi Allah Teâlâ'nın kitabında ve Peygamber Efendimizin (s.a.v) hadislerinde zikredilmiş olup, iyi ahlâk sahibi olan kimselerin cennete gireceği bildirilmiştir. ("Kıyamet günü bana en sevgili ve en yakın olanınız ahlaken en güzel olanınızdır" (bk. Tirmizî, Birr, 71).)

2)- Aklî İlimler

Aklî ilimlerin öğrenimi güç olup bunlarda hataya düşmek mümkündür. Bunlar da üç aşamada incelenir:

1. Riyazî ve mantıkî ilimler birinci aşamayı oluşturur.

Riyazî ilimlerden olan hesap ilmi [aritmetik] sayılarla, hendese ilmi [geometri] şekil ve oranlarla uğraşır. Coğrafya, astronomi ve astroloji ilimleri de riyazî ilimler kategorisine girer.

Yıldızların durumunu gözetleyerek mahlûkların talihlerine dair hükümler çıkaran nücûm ilmi ile sesleri inceleyen mûsiki ilmi de bunlara dahildir.

Mantıkî ilimler ise tasavvur ile idrak edilebilir eşyanın tarifini ve genel çerçevesini inceler, deney ve gözlemle elde edilmiş bilgileri burhan ve kıyaslar doğrultusunda araştırır.

Mantık ilmi -metodolojik olarak- önce kavranılan, sonra sırasıyla konu ve yüklemleri, önermeleri, kıyas ve kıyasın bölümlerini tetkik eder ve mantığın gayesi olan sonuca varır.

2.Bu aşamayı tabii ilimler oluşturur. Bu ilimlerle meşgul olanlar mutlak cismin mahiyetini, âlemi oluşturan unsurları, cevher ve arazları, hareket ve sükûnu, gök cisimlerinin durumunu, müessir ve müteessir şeyleri inceler.

Bundan başka mevcudatın mertebelerini, ruh ve mizaçların kısımlarını, duyuların kemiyetini, mahsûsatın (hissedilenlerin) nasıl doğru anlaşılabileceğinin keyfiyetini araştırır.

Sonra bu ilim hekimlik bilgisini, bedenlere sirayet eden hastalıkları, bu hastalıkların tedavisini ve bu tedavide gerekli olan ilâçları araştıran tıp ilmini incelemeye sevk eder. Ayrıca tabii ilimlerin bir kısmını da ulvî eserler ilmi (ilm-i âsâr-ı ulviyye), madenler ilmi ve eşyanın özelliklerini tanımak oluşturur.

Bir de kimya ilmi vardır ki içinde maraz taşıyan maddeleri ve madenlerin organik dokusundaki boşlukları inceler.

3. Bu aşamadaki ilimler diğerlerine göre üstün bir mevkîye sahiptir. Bu ilimler önce mevcudatı, bunların vacip ve mümkün olarak taksimini, sonra yüce yaratıcının zâtını, sıfatlarını, fiillerini, emirlerini, hükümlerini ve bunların ne şekilde yürüdüğünü, mevcudatın yaratılışını tetkik etmesinin yanı sıra ulvî varlıkları, cevherleri, selîm akılları, kâmil ruhları, melek ve şeytanları araştırır.

Ayrıca nebîlerin mucize ve kerametlerini, mukaddes ruhların hallerini, uyku ve uyanıklık durumlarını inceler. Tılsım ve büyü de bu ilimlerin bölümlerindendir.

Tabii ilimlerin tafsilâtı ve dereceleri pek çok olup uzun izahlara ihtiyaç vardır. Lâkin biz bunlara kısaca temas etmenin yerinde olacağını düşündük.

Ey kardeşim, bilmiş ol ki, ilimler iki yolla elde edilir. Bunlardan birincisi insanî, diğeri rabbânî öğrenimdir.

1)- İnsanî Öğrenim

Bunun belli bir yolu ve mesleği vardır. Bu da iki türlü olur.

Birincisi, haricî faktörlerle yani öğrenme ile elde edilir.

Diğeri ise dahilî faktörlerle yani tefekkürle meşgul olmakla tahsil edilir.

Tefekkür ile "taallüm" [öğrenme] eşdeğer olup, taallüm bir kişinin herhangi bir âlimden istifade etmesidir. Tefekkür ise insan ruhunun "küllî ruh "tan istifadesidir. Küllî ruh tesir ve tâlim bakımından bütün âlim ve akıllılardan çok daha üstündür.

İlimler, toprağa gömülü tohum, okyanus dibindeki mücevher ve maddedeki cevher gibi ruhlarda kuvve halinde vardır. Taallüm, bu cevherin kuvveden fiile çıkması için çalışmaktır. Tâlim ise onun kuvveden fiile çıkmasıdır. Bunun içindir ki talebenin ruhu, muallimin ruhuna benzer, belli bir oranda ona yaklaşır.

Âlim, faydalandırma bakımından bir çiftçi gibidir. Talebe istifade etme açısından toprağa, ilim ise kuvve halindeki tohuma ve her an büyüyen fidana benzer. Talebe ilimde kemale erdiğinde meyveli bir ağaç ve okyanustan çıkartılmış bir mücevher gibi olur.

Beden? kuvvetlerin ruha galebe çalmasıyla öğrenim süresi uzar, bu iş çok meşakkatli bir hal alır. Eğer akıl nuru hevâ ve heveslere galip gelirse talebenin birazcık tefekkürü dahi onu birçok öğrenim zahmetinden kurtarır. Akıl nuruyla aydınlanmış ruh, âtıl (hareketsiz), tembel ruhların bir yılda kavrayamayacağı hakikatleri bir saatlik tefekkürle elde edebilir.

Demek ki bazı insanlar ilimleri taallümle, bazıları da tefekkürle öğreniyorlar. Fakat taallüm için de tefekkür şarttır. Çünkü insan cüz'î ve küllî şeylerin hepsini, bütün ilimleri taallümle elde etmeye kadir değildir. Bilâkis taallümle elde ettiği bazı şeyleri tefekkürle çoğaltır. Malûmdur ki nazarî ilimlerin ve amelî sanatların pek çoğu hükemânın keskin zekâsı ve de üstün dehasıyla, fazlaca tâlim olmaksızın ortaya konmuştur.

İnsanlar kendisine öğretilen bilgiler ışığında haricî bilgileri kavrayamamış olsaydı, insanoğlunun ilminin tamamlanması hayli uzar, kalplerdeki cehalet karanlığı devam ederdi. Zira insan cüz'î ve küllî meselelerin hepsini taallümle öğrenemez. Bilakis bunların bazısını tahsil yoluyla, bir kısmını da görgüyle öğrenip, akıl yoluyla bunlardan çıkarımlar yapar.

Nitekim âlimler bu şekilde hareket etmişler ve ilmî disiplinler böylece temellenmiştir. Meselâ bir mühendis, ömrü boyunca ihtiyaç duyacağı mesleğiyle alâkalı bilgilerin hepsini değil, sadece genel kaideleri öğrenir, tâli meseleleri kıyas ve tefekkürle halleder.

Keza bir tabip hastalıkların tedavi ve ilâcını bütün teferruatıyla öğrenmeyip, hastanın mizacını göz önünde bulundurarak, genel prensiplerin ışığında hastalığı tedavi eder.

Yine aynı şekilde müneccim nücûm ilminin umumi kaidelerini öğrenip, bu minval üzere düşünerek yıldızlara dair muhtelif hükümler çıkarır.

Fakih ve edipler de bu yolu takip ederler. Hatta bu durum çeşitli sanatlarda kullanılan âletlerin icadında da böyledir.

Meselâ, bir kişi bilgi hamurunu tefekkürle yoğurarak çalgılı aletlerden biri olan udu yapmış, başka birileri bundan yola çıkarak muhtelif çalgı aletleri geliştirmiştir.

Kısaca diyebiliriz ki bedenî ve nefsanî sanatların başlangıcı taallümle, bunların mürekkeb (bileşik) bir hale gelmesi tefekkürle olmuştur.

Fikir kapıları ruha açıldığı zaman insan arzuladığı şeyi bilgi ve sezgi yoluyla nasıl elde edebileceğini bilir. Binaenaleyh insanın gönlü açılır, basireti artar. Bu nedenle fazla uğraşmaksızın ve yorulmaksızın ruhunda kuvve halinde bulunan şeyleri fiile çıkarır.

2)- Rabbânî Öğrenim

Rabbânî öğrenim de iki kısımda incelenir:

1. Vahiyle Öğrenim. Ruh kemale erdiği zaman bazı hırs ve fâni emeller gibi beşerî kirler yok olur. Böylece ruh yüzünü asıl menşeine yani Allah Teâlâ'ya çevirir, bütünüyle onun cömertliğine, inayetine ve nurunun feyzine güvenir.

Allah Teâlâ, bu vasıfları haiz ruha inayet ve rahmetinin en güzeliyle tam olarak yönelir. Ona ilâhî bir nazarla baktığı için onu kendisine âdeta üzerine bütün ilimleri nakşettiği bir levha edinir. Böylece "küllî akıl" muallim, bu "kudsî ruh" da onun talebesi olmuş olur. Bu suretle kudsî ruh hiçbir taallüm ve tefekkür olmaksızın bütün ilimleri öğrenir. Allah Teâlâ'nın,

"Sana bilmediklerini öğretti" (Nisa Sûresi/113.) şeklindeki beyanı bu gerçeği doğrular mahiyettedir.

O halde nebîlerin ilmi diğer insanların ilmine nazaran daha üstündür. Çünkü onların ilmi hiçbir vesile ve vasıta olmaksızın doğrudan doğruya Allah Teâlâ'dan hâsıl olmuştur.

Hz. Âdem ile melekler arasındaki kıssa, meseleye açıklık getirir mahiyettedir. Bilindiği üzere melekler ömürleri boyunca ilim öğrenmişler, birçok ilmî hakikatleri bulmuşlar hatta mahlûkatın en âlimi, mevcudatın en arifi olmuşlardı.

Oysaki Hz. Âdem (a.s) hiçbir ilmi bilmiyordu. Çünkü, o âna kadar herhangi bir muallimle karşılaşmamış, ilim tahsil etmemişti. Bu sebeple melekler büyüklük tasladılar, gururlanıp kibirlenerek,

"Biz seni hamd ile tesbih ve takdis ediyoruz" (Bakara Sûresi /30.) dediler. Eşyanın hakikatini bildiklerini söylediler. Âdem (a.s) ise kalbinden bütün mükevvenatı kovmuş bir vaziyette halikın kapısını çaldı, ondan yardım diledi. Allah Teâlâ da Âdem'e (a.s) bütün isimleri öğretti ve meleklere eşyayı göstererek,

"Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana söyleyin" (Bakara Sûresi /31.) dedi. Bunun üzerine meleklerin Âdem'in (a.s) yanındaki dereceleri azaldı. Melekler, ilimlerinin yetersizliğini fark ettiler. Gurur tekneleri kırıldı ve acz denizinde boğuldular. Rablerine,

"Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir ilmimiz yoktur dediler." (Bakara Sûresi /32.) Allah Teâlâ da Âdem'e (a.s) hitaben,

"Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere söyle"dedi. Âdem de (a.s) ilmin sırlarını ve işin hakikatini onlara anlattı." (Bakara Sûresi /33.)

Böylece akl-ı selim olanlar indinde kaynağını vahiyden alan gaybî ilmin, kesbedilen (kendi çalışması ile) ilimden daha efdal, daha mükemmel olduğu anlaşıldı.

Vahyî ilim nebilerin mirası, resullerin hakkıdır. Efendimiz Hz. Muhammed'den (s.a.v) sonra vahiy kapısı kapanmış olup, bu sebeple ona "hâtemü'l-enbiyâ" denmiştir. O, Arap ve Acem'in en fasihi, insanların en âlimidir. Bu hususla ilgili Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurur:

"Beni rabbim terbiye etti, edebimi ne güzel eyledi" (Suyûtî, el-Câmiu's-Sagîr, nr. 310; Sehâvî, el-Makasıd, s. 45; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, nr. 164.)

"Ben sizin içinizde Allah Teâlâ'yı en iyi bilen ve O'ndan en çok korkanınızım." (Buhârî, İmân, 13; Edeb, 72; Ebû Dâvûd, Edeb, 17; Ahmed, Müsned, 6/45, 61, 181.)

O, insanî tâlim ve taallümle meşgul olmaksızın ilimleri rabbânî öğrenimle elde etmiş olduğundan onun ilmi en mükemmel, en kuvvetli ve en üstün idi. Allah Teâlâ buna işaretle,

"Ona müthiş kuvvetlere sahip olan öğretti" (Necm Sûresi /5.) buyurmuştur.

2. İlhamla Öğrenim. İlham, küllî ruhun saflığına, kabiliyetine, istidadına göre insan ruhunu uyarmasıdır. O vahyin kısmî bir yansımasıdır. Vahiy, gaybî hallerin ayan beyan tezahür etmesi olup, ilham ise gaybî şeylere kapalı bir tarzda işaret edilmesidir. Vahiyden hâsıl olan ilme nebevî ilim, ilhamdan hâsıl olan ilme de ledünnî ilim denir. Ledün ilmi, gayb lambasından ışıyan latif, saf ve cilâlı bir kalbe düşen ziya gibidir ki, Allah Teâlâ ile ruh arasında hiçbir vasıta olmaksızın elde edilir.

Bütün ilimler "küllî ruh" tarafından malûmdur ve onda mevcuttur. "Küllî akıl", "küllî ruh"tan daha üstün, daha mükemmel, daha kuvvetli olup Bârî-i Teâlâ'ya daha yakın olduğu için küllî ruhun, küllî akla nisbeti, Havva'nın Âdem'e nisbeti gibidir. Küllî ruh da sair mahlûkata nisbeten daha azîz, daha latîf ve daha üstündür.

Bu sebeple küllî aklın feyiz saçmasıyla vahiy, küllî ruhun aydınlatmasıyla da ilham doğar. Öyleyse vahiy enbiyanın süsü, ilham evliyanın ziynetidir. Nasıl ki ruh akıldan, velî nebîden derece bakımından aşağı ise, ilham da vahiyden aşağı bir mevkide yer alır. İlham vahye nisbetle zayıf, rüyaya nisbetle kuvvetlidir. Bütün bunların ışığında diyebiliriz ki gerçek ilim enbiya ve evliyanın ilmidir.

Vahiy resullere mahsus olup Âdem, Musa, İbrahim, Muhammed vb. resullere (aleyhimüs-selâm) vahiy gönderilmiştir.

Nübüvvet ile risâlet arasında fark vardır. Nübüvvet, kudsî ruhun malûmat ve mahlûkatın hakikatini bilebilmesidir. Risâlet ise, bu hakikatleri ehline yani faydalanmak isteyen ve buna kabiliyeti olan insanlara tebliğ etmektir. Bâzan ruhlardan biri tevâfuken bu hakikatleri elde edebilir, fakat birtakım sebep ve özürler nedeniyle bunları tebliğ edemez.

Ledünnî ilim, Hz. Hızır'da (a.s) olduğu gibi nübüvvet ve velayet ehline mahsustur. Allah Teâlâ bunu haber vererek,

"Ona tarafımızdan bîr ilim öğrettik" (Kehf Sûresi /65.) buyurmaktadır.

Emîrü'l-mü'minîn Hz. Ali b. Ebû Tâlib (r.a) şöyle demiştir:

"Dilim ağzıma konulunca kalbimde bin tane ilim kapısı açıldı. Her bir kapının da bin tane kapısı vardı."

Yine Hz. Ali, bir başka sözünde şöyle der:

"Benim için bir minder konsa ve ben onun üzerine otursam Tevrat ehline Tevrat'larıyla, İncil ehline İncil'leriyle, Kur'an ehline Kur'ân'larıyla hükmederdim."

İşte bu öyle bir mertebedir ki ona insanî öğrenimle nail olmak mümkün değildir. Yalnızca kendisine ledün ilmi verilenler buna erişebilir.

Yine Hz. Ali (r.a),

"Hz. Musa zamanından beri Tevrat'ın şerhinin kırk yük olduğu anlatıla gelir. Eğer Allah Teâlâ bana izin verseydi, sadece Fâtiha'nın elifinin şerhi kırk yük olurdu" demiştir. İlimlere bu derece vukûfiyet ancak ilâhî, semavî ve ledünnî bir yolla olabilir.

Allah Teâlâ bir kula hayır dilerse kendisi ile onun arasındaki perdeyi kaldırır. Bu şekilde birtakım kevnî sırlar o kula aralanır ve bunların mânaları o kişinin zihnine nakşedilir. O da bu hakikatleri, Allah'ın dilediği kullara açıklar.

Hikmetin hakikatine ledün ilmiyle ulaşılır. Bu mertebeye ermeyen insan hikmet sahibi olamaz. Çünkü hikmet Allah vergisi olup hakkında şöyle buyurulmuştur:

"Allah hikmeti dilediğine verir. Hikmet verilen kimseye çokça hayır verilmiştir. Bunu ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar." (Bakara Sûresi/269)

Ledün ilmine nail olanlar birçok ilmi tahsil etmekten, insanî öğrenimin zahmetlerinden kurtulurlar. Az öğrenip çok bilirler, az yorulup çok istirahat ederler.

Ey kardeşim, bilmiş ol ki, vahyin kesilmesiyle risâlet kapısı kapanmıştır. Hakikat ortaya konduktan, din tamamlandıktan sonra insanların resûl gönderilmesine zaten ihtiyacı kalmamıştır. Bu konuda Allah Teâlâ,

"Bugün sizin dininizi tamamladım" (Mâide Sûresi /3 (Bu âyet-i kerime en son inen ahkâm âyeti olup Vedâ haccının arefesinde nazil olmuştur).) buyurmuştur.

İnsanların ihtiyacı olan bütün ilimler açıklandıktan sonra resul gönderilmesi hikmete aykırıdır.

Küllî ruhun nuru insanları aydınlatmaya devam etmekte olup, ilham kapısı kapanmamıştır. Çünkü insanların daima yardıma ve uyarılmaya ihtiyacı vardır. İnsanlar her an vesveselere kapıldıkları ve şehvete düştükleri için, davet ve risâlete değil, uyarılmaya muhtaçtırlar. Bu sebeple Allah Teâlâ mucizevî nitelikte olan vahiy kapısını kapamış, hayatın idamesini kolaylaştırmak maksadıyla rahmetinin tecellisi olan ilham kapısını açık bırakmıştır.

Böylece Allah Teâlâ lütfunu ve dilediği kimseleri hesapsız rızıklandırdığını anlamaları için kulları arasında dereceler takdir etmiştir.

Ey kardeşim, bilmiş ol ki, ilimler insan ruhunda gizli bir halde mevcut olup tüm insanlar ilimleri öğrenmeye kabiliyetlidir. Bazı ruhlar sonradan meydana gelen herhangi bir arıza ve sebepten dolayı bu kabiliyetini kaybedebilir. Bunu şu hadislerden anlıyoruz:

"İnsanlar, şirk ve küfürden temiz bir halde (tevhîd dini üzere) yaratıldı, fakat şeytanlar onları aldatıp şirke düşürdü." (Müslim, Cennet, 63; Nesâî, Fezâilü'l-Kur'ân, 49.)

"Her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar." (Buhârî, Cenâiz, 80; Kader, 3; üslim, Kader, 22-24; Ebû Dâvûd, Sünnet, 17; Tirmizî, Kader, 5; Mâlik, Cenâiz, 52; Ahmed, Müsned, 2/135, 346.)

İnsan ruhu aslî saflığını ve taharetini muhafaza etmesi halinde, küllî ruhun aydınlatmasına (işrâk) istidatlı, ondan aklın kavrayabileceği suretleri almaya kabiliyetlidir. Lâkin bazı ruhlar bu dünyada kendisine arız olan muhtelif hastalıklar ve çeşitli sebeplerden ötürü hakikatleri idrak edemez bir hale gelir. Bazıları da aslî sıhhatini korur, bozulmaz. Böylece kabiliyetini kaybetmez. Bunlar vahiy alma kabiliyeti olan, mucizeler gösteren, bu kevn ve fesâd (içinde yaşadığımız oluş ve bozuluş dünyası) âleminde tasarrufa muktedir olan nebîlerin ruhlarıdır. Bu ruhlar aslî sıhhati üzere kalabilmiş, arızî illet ve marazî unsurlarla mizaçları bozulmamıştır. Bu sebeple nebîler insanları fıtratlarındaki temizliğe çağıran ruh doktorlarıdır.

Hasta ruhlar bu süflî dünyada muhtelif mertebeler oluşturur. Bunlardan bir kısmı birazcık dahi olsa mevki-makam hastalığına yakalanmış, hafızalarına nisyan (gaflet ve unutma) bulutları çökmüş olmasına karşın devamlı öğrenmekle meşguldürler. Bu şekilde aslî sıhhatlerini talep ederler ki, bu gruba dahil olanlar az bir tedavi ile iyileşir, çok az bir tezekkürle nisyan bulutlarını dağıtırlar.

Bazıları da ömürleri boyunca ilim öğrenirler. Günlerini ilim tahsili ve birtakım nazariyeleri tetkik etmekle geçirirler. Fakat mizaçları bozuk olduğundan hakikatleri anlayamazlar. Çünkü mizaç bozulunca ilâç fayda vermez.

Diğer bir grup da hatırlayıp unuturlar, riyazetle nefislerini yıpratırlar. Bu surette birazcık nur, az bir aydınlanma elde edebilirler. Bu tür mertebeler nefislerin dünyaya meyletmesinden, fâni meşguliyetler içinde boğulup gitmesinden meydana gelir.

Ruhların hastalanması veya sıhhat bulması kuvvetlilik-zayıflılık derecesine göredir.

İşte bu hastalıklar giderilirse, ruhlar ledün ilminin mevcudiyetini kabul ve itiraf ederler, fıtratlarının temiz ve saf olduğunun farkına varırlar.

Ruhlar, bu kesif bedene arkadaşlık etmekle ve hakikatlere perde olan bu zulmânî âlemde ikamet etmekle hastalanmış, gerçeği göremez olmuştur.

Halbuki ruhlar, ilim öğrenmekle olmayan bir ilmi [ilm-i ma'dûm] icat etmek, mevcut olmayan bir aklı [akl-ı mefkûd] meydana getirmek istemiyor; bilakis bedenî süslere yönelmek, bedenin ihtiyaçlarını karşılamak ve onu düzene koymak gibi birtakım meşguliyetler sebebiyle kendisine arız olan hastalığı gidermek, yaratılışlarında mevcut olan aslî ilme dönmek istiyorlar.

Nasıl ki çocuğunu seven şefkatli bir baba, çocuğunun bakımı, terbiyesi gibi işlerle uğraştığında diğer işleri unutursa, ruh da fazla sevgi ve şefkatinden dolayı bedene yönelmekte, onun onarımı, korunması, ihtiyaçlarının teminiyle uğraşmakla zayıf, bitkin düşmesi sebebiyle dünya denizinde boğulmaktadır.

İşte bu yüzden ruhlar, kaybettiğini bulmak, unuttuğunu hatırlamak için taallüme (çalışarak öğrenmeye) ihtiyaç duymaktadırlar.

Taallüm, ruhun kendi aslî cevherine yönelmesi, saadete ulaşmak ve kemale ermek için kendisinde kuvve halinde mevcut olan şeyleri fiile çıkarmasıdır.

Ruhlar, aslî cevherlerindeki hakikatlere tek başına ulaşamayacak kadar zayıf düşerlerse, âlim, fâzıl, müşfik bir muallime bağlanır, yardım için ona sığınırlar ki arzuladıkları şeye nail olabilsinler. Tıpkı, kendisini tedavi etmeyi bilmeyen, fakat sıhhatin arzu edilen, güzel bir şey olduğunun farkında olan bir hastanın müşfik bir tabibe başvurarak halini arz etmesi ve ona tedavisi için sığınması gibi.

Biz, baş (akıl) ve göğsünden (kalp) istisnaî bir hastalığa yakalanmış olan bir âlim tanıdık ki, hastalığının devam ettiği zaman zarfında, ömrü boyunca öğrendiklerini unuttu, hafızasında olan her şey birbirine karıştı. Bu âlim şifa bulup da sıhhatine kavuştuğunda unutkanlığı gitmiş, hastalık günlerinde unutmuş olduğu malûmatları tekrar hatırlayabilmişler. Bu olaydan anlıyoruz ki, bilgiler yok olmazlar, unutulurlar.

Bilgilerin yok olması [mahv] ile unutulması [nisyan] arasında fark vardır. Mahv, nakış ve izlerin hafızadan tamamen silinmesi, nisyan ise, gün ortasında güneş ışıklarının bulutlar tarafından perdelenmesi ve ortalığın güneş batmışçasına kararması gibi, hafızadaki nakışların gizlenmesidir.

Öyleyse ruhun taallümle meşgul olması, yaratılıştaki temizliğine ve fıtratına dönmesi için, kendisine arız olan hastalığı defetmeye çalışmasından başka bir şey değildir.

Ey kardeşim, ruhun cevher ve hakikatini, taallümün sebep ve gayesini anladıktan sonra bilmiş ol ki hasta ruh bir şey öğrenmeye, ömrünü ilim tahsili için harcamaya ihtiyaç duyar.

Hastalığı hafif, derdi az, uğradığı belâ önemsiz, nisyan bulutu ince, mizacı sağlam olan ruh, fazlaca taallüme ve bu uğurda uzun müddet yorulmaya ihtiyaç duymaksızın birazcık tefekkür ile aslına döner, kendi hakikatine yönelir ve sırlarına vâkıf olur. Böylece onda kuvve halinde olan şeyler fiile çıkar. Fıtratında-ki hallerle bezenir. Bu suretle kemale ermiş, kısa zamanda pek çok şey öğrenmiş ve bunları en güzel şekilde ifade eden bir âlim olmuş olur. Bu ruh, küllî ruha yönelerek aydınlanır. Cüz'î ruha yönelerek feyiz saçar. Aşk yoluyla aslına benzeyerek, haset ve kin damarlarını koparıp atar. Dünyanın fuzûlî ve lüzumsuz süslerinden yüz çevirir.

İşte bu mertebeye eren nefis hakikati bilmiş, kurtuluşa ermiştir ki bütün insanlar için arzu edilen mertebe budur.

Ey kardeşim, bilmiş ol ki, ilham nurunun sirayetinden ibaret olan ledün ilmi ruhun arınmasından sonra meydana gelir. Nitekim,

"Nefse ve onu düzeltip olgunlaştırana andolsun" (Şems Sûresi /7.) âyeti buna işaret etmektedir.

Ruhun aslına dönüşü üç şeyle olur:

a)- Bütün ilimleri tahsil etmek, aşk ve şevk ile onlardan bolca nasiplenmiş olmakla.

b)- Gerçek bir riyazet ve sağlam bir murakabe ile. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu konuda şöyle buyurur:

"Kim ilmi ile amel ederse, Allah ona bilmediklerini öğretir." (Hakîm et- Tirmizî, Beyânü'l-Fark, s.50; Ebû Nuaym, Hilye, 10/15; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2/265, nr. 2542.)

"Kim Allah'a kırk gün ihlâslı bir şekilde kulluk ederse Allah Teâlâ hikmet pınarlarını onun kalbinden lisanına akıtır." (Ebû Nuaym, Hilye, 7/189; İbnü'l-Esîr, Câmiu'l-Usûl, 11/557; Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 2/224, nr. 2361; Deylemî, Firdevsü'l-Ahbâr, nr. 6179.)

c)- Tefekkür ile. Çünkü ruh, ilim öğrendikten, riyazetle meşgul olduktan sonra sistemli bir şekilde tefekkür ederse ona gayb kapısı açılır. Nasıl ki, ticarî usullere riayet ederek malının-pazarlamasını yapan bir tüccara kazanç kapısı açılır ve bu şartlara aykırı hareket eden tacir hüsrana uğrar, iflâs ederse, aynı şekilde bir mütefekkir doğru yolda giderse kalbine gayb âleminden bir pencere açılır. Böylece bu kişi, ilhamla desteklenen kâmil bir âlim olmuş olur. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v),

"Bir saatlik tefekkür, altmış senelik -nafile- ibadetten hayırlıdır" (Ebü'ş-Şeyh, Kitâbü'l-Azâme, nr. 43-45; Suyûtî, el-Câmiu's-Sagîr, nr. 5897.) buyurmuştur.

Tefekkürün şartlarını başka bir risalemizde anlatacağız. Çünkü tefekkürün izahı, keyfiyeti, hakikati çok mühim olduğundan uzun açıklamalara ihtiyaç vardır. Bunun gerçekleşmesi de Allah'ın inayetiyle olur.

Biz şu anda bu risaleyi bitiriyoruz. Buraya kadar olan açıklamalarımız erbabına yeter. Allah kime nur vermemişse onun nuru yoktur. Allah müminlerin dostu ve yardımcısıdır.

Salât ve selâm efendimiz Hz. Muhammed'e (s.a.v), onun âl ve ashabının üzerine olsun.

Allah bize yeter, o ne güzel vekildir. Güç ve kuvvet ancak Allah Teâlâ iledir. Her an güvencim O'nadır.

Hamd âlemlerin rabbi olan Allah'a mahsustur.

Yorum Yazın