GUNYET’ÜT TÂLİBİN

Evliyalar Sultanı, Gavsul Azam Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin el-Gunye li-talibi tariki’l-Hak (Hak Yolun Talipleri İçin Yeterli Olan Kitap) – Gunyetüt Talibin – isimli eseri, bir hikmet kaynağı olarak irfan yoluna dair hikmetler sunmaktadır. Hayli hacimli olan eser Ehl-i Sünnet Akaidi ve İtikadi Fırkalar, İbadetler, Faziletli Ameller ve Tasavvuf isimli bölümlerden oluşuyor. Herbir bölüm, nüfuzu çağlar boyu eksilmeyen Evliyalar Sultanı, Gavsul Azam Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin ortaya koymuş olduğu beliğ açıklamaları içeriyor. Eserde tevhid, iman, takva gibi temel İslami temalar hem zahidane hem de arifane bir üslupla işlenmektedir. İbadetler Fıkhı başlığını taşıyan bölümde şeri adaba dair bilgiler sunuluyor. Ayrıca ibadetlerin manevi boyutlarına yer veriliyor. İtikat başlığını taşıyan bölümde İslam’ın inanç esaslarının yanısıra akaid bağlamında mezheplerin ortaya koydukları görüşler eleştirel olarak ele alınıyor. Sohbetler isimli bölüm ayet ve hadislerin ışığında menkıbeleleri de içeren açıklamalar sunuyor. Faziletli Ameller başlıklı bölümde farz ve nafile ibadetler konu ediliyor. Tasavvuf başlıklı bölümde ise müridin adabı, sufilerin özellikleri ve Kadiri yolunun esasları üzerinde duruluyor.

Bu Kitabı ister sayfanın altındaki konu başlıklarına tıklayarak tamamını sitemizden Akıllı telefonlara uyumlu olarak  okuyabilir. isterseniz hemen alttaki linklerden ÜCRETSİZ olarak indirebilirsiniz… Cep telefonundan okumak için indiriyorsanız Google play Kitaplarda tam ekran okuyabilmeniz için EPUB formatında indirip Google play kitaplarda açıp okumanızı tavsiye ederiz…

Abdülkâdir Geylâni

SAYFAYI TAVSİYE ET

BU KİTABI ÜCRETSİZ İNDİR

       

KİTABI OKU (Başlıklara Tıklayın)

HAKKI ARAYANLARIN KİTABI
 Sultan’ül Evliya : ABDÜLKADİR GEYLÂNÎ

Tercüme: Abdulkadir AKÇİÇEK
Okumak için Konu Başlıklarına tıklyın

Onun için;

Her iki âlemin sultanı Şah Abdülkadir

 Evlâd-ı Âdem’in hakanı Şah Abdülkadir

 Arşın, kürsünün, kalemin ayı hem güneşi

 En büyük nurdan bir kalp nuru Şah Abdülkadir.

Bu okuduğumuz mehdiye,

Şah-ı Nakşibend Hazretleri tarafından yazılmıştır.

Geylani Hz. Hicri, 470-561 yıllan arasında; tam 91 yıl yaşamış­tır.

Bir şair onun doğduğu sene ve yaşadığı 91 yıl için şöyle bir ta­rih düşürmüştür;

Aşk ile geldi Kemal ile vefat etti.

Burada aşk kelimesi doğduğu 470. yılı gösteriyor. Kemal ise, yaşadığı 91 yılı.

Milâdi tarihe göre yaşadığı yıllar 1077-1165 arasıdır.

Nesebi, hem ana, hem de baba tarafından Hz. Peygamber (s.a.v) efendimize ulaşmaktadır.

Babası Hz. Hasan (r.a); annesi Hz. Hüseyin (r.a) neslinden.

Ayrıca Hz. Ebu Bekir (r.a), Hz. Ömer (r.a), Hz. Osman (r.a) ile de akrabalığı var.

Geylani hazretlerinde, ta çocukluk devresinden son nefesine ka­dar, Peygamber Efendimiz (s.a.v) ve ashabın tuttuğu yola aykırı tek hareket görülmemiştir.

Birkaç defa evlenmiştir. 12 tane erkek, 2 de kız çocuğu olmuş­tur. Kızlarının ismi pek bilinmemekte ise de, oğullarının ismi tespit edilmiştir. Onlar sırası ile Abdürrezzak, Abdülvehhap, Abdülaziz, Abdülcabbar, Abdulgaffar, Abdülgani, Muhammed, Salih, İbrahim, İsa ve Yahya.

Hazretin himmetine en çok nail olan ve birçok eserlerinin zama­nımıza kadar ulaşmasına sebep olan daha ziyade Abdürrezzak’tır.

Allah, hepsinden razı olsun. Ve gani gani rahmet eylesin.

 

Allah’a hamd olsun; verdiği bütün nimetlerine şükürler olsun.

Salât ve selâm Allah’ın Resulüne. Zira o, Allah’ın gönderdiği peygamberlerin efendisidir.

Salât ve selâm dileğimizi, o büyük Peygamberin tüm yakınları ve sevdikleri için tekrarlarız.

                                      ***

Gavs-ü Azam’ımız, Arap ve diğer milletlerin güveni, insin ve cinnin aydınlığı, doğunun ve batının kutbu, İslâm yoluna canlılık ge­tiren; Ebu Muhammed Abdülkadir Geylani Hasanî Hüseynî (Allah üstün sırrının kutsiyetini artırsın, gönül yolunun üstünlüğünü bilip gidenlere uğur ve bereket feyizlerini yağdırsın) Önsözüne şöyle baş­ladı;

Allah’a hamd olsun. Her kitaba, onun hamdı ile başlanır. Her söz, onu anmakla dile gelir. Mükâfat ve sevap yurdu ahirette; nimete ehil olanlar Allah’a hamd ile nimet bulurlar.

Allah adı, her derde devadır; her keder ve belâ Allah adı ile gi­der. Yalvarıp yakaran eller, ancak Allah’a açılır. Hem darlıkta, hem genişlikte; hem gizlide, hem açıkta.

Dilek sözleri, dillerin değişik olması ile ne kadar çok olursa ol­sun, tümünü Allah duyar; anlar ve bilir. Darda kalan, hangi dilde dua etse, yardımına gelir. Mana üstteki gibi olunca; Allah’a hamd etmek pek yerinde ve pek uygun kulluk icabı olur.

Verdiği nimetlerine, karşılıksız ihsanlarına sonsuz şükürler ol­sun. Özellikle iyi doğru yolu bildirip delillerini açık açık anlattığı için.

Allah’ın salâvatı (hayrı, bereketi, uğuru, rahmeti, selâmeti) pek temiz gönderdiği elçisine. O elçiye ki; Sapıklıktan onunla çıkılır.

O elçinin adı; Muhammed’dir. Ona tekrar tekrar salâtlar, se­lâmlar. Yakınlarına, ashabına; peygamber kardeşlerine, mukarreb meleklere de salât ve selâm olsun. Hem de tüm ayrıntılı manaları ile eksiksiz olarak.

                                      ***

Şimdi söze başlayabilirim. Şöyle ki;

Yerinde ve doğru bir iş olacağı babında, arkadaşlarımdan bazı­larının iyi düşünceleri vardı; özellikle bu eserin yazılması için. Bunun üzerinde ısrarla durdular ve beni bırakmadılar. Onların bu ısrarı ve zorlaması üzerine Allah’a sığındım. Şunun için ki;

Sözlerde ve işlerde koruyucu Allah’tır. Gönüldeki gizlileri, edi­len niyetleri bilir. Yapılması niyet edilen işin kolay gelmesi için nimet faziletini ihsan eder.

Kalplerin gösterişten, ikiyüzlü görünmesinden temiz olması için Aziz Celil Allah’a sığınırım. Kötülüklerin iyilikler hâline gelmesini O’ndan dilerim.

Yüce Allah günahları ve hataları bağışlar; kullardan gelen tövbeli dönüşü kabul buyurur.

                                      ***

Sonradan, onların arzu ettikleri şeyde doğru olduklarını gör­düm. Şeriat edeplerini haklı olarak bilmeyi istiyorlardı. Özet olarak bilmek istedikleri şu konulardı;

a)- Allah’ın emri olan farzlar,
b)- Resulullah yolu olan sünnetler,
c)- İslâm dininin diğer emirleri,
d-) Ayetlerin ve işaretlerin gösterdiği yoldan Aziz Celil Yaratıcıyı bilmek,
e)- Kur’ân ayetleri, Resulullah’ın (s.a.v) hadis-i şerifleri ile öğüt almak. Ki bunlar, eserde geçen meclis­lerde görülecektir,
f)- Salih (yararlı) zatların hâllerini, yollarını bil­mek.

Bunlar da eserin değişik yerlerinde, sırası geldikçe anlatılacak­tır. Bu gibi işleri anlatmak, Allah yoluna girenlere bir yardım olur. Aziz Celil Allah’ın emrini tutmakta, yasaklarından kaçınmakta fay­dalıdır.

İşte benden istenenler, özet olarak bunlardı. Yukarıda da anlat­tığım gibi; onların doğru niyetlerini anlayınca, bu eserin yazılması, gizil yoldan gönlüme düştü. Onlara;

- Olur! Cevabını verdim, hemen hazırlandım.

Bu eseri hazırlarken; öbür âlemin hesap verme gününde, bir kurtuluş sebebi olması dileği ile sevabını Allah’tan beklerim.

Başarıyı Rabbülerbab’dan dilerim. Doğruyu gönle getiren odur.

Bu esere şu adı verdim; El-Gunyetü Litabiy Tariyk’il Hakkı Azze ve Celle. (Aziz Celil Hak Yolcularına Faydalı Kitap.)

Gunyetüt Talibin'in mukaddimesi ve İbadetler Fıkhı adlı ilk babın 1.kısmı olan "Müslüman Olmak İsteyen Ne Yapmalı?" adlı bölümü içerir. Bu bölümde şu konular anlatılmaktadır: 1- Kelime-i Şehadet getirmek 2- Boy Abdesti Almak 3- Namaz Kılmak

Esere, böyle başlıyoruz. Yani; İslâm dinine yeni girmek isteye­nin yapması gerekli işleri anlatmakla.

Dinimiz İslâm’a yeni girmek isteyene, öncelikle şahadet cümle­sini söylemek gerektir. Şahadet cümlesi şudur;

-Lâ ilâhe illallah Muhammed’un Resulullah. (Allah’tan baş­ka ilâh yoktur, Muhammed Allah’ın Resulüdür.)

Bu cümleyi, açık bir dille söylemeli ve İslâm dininden başka tüm dinlerden ayrılıp uzak durduğunu anlatmalıdır.

Kalben de Yüce Allah’ın varlığına ve birliğine inanmalıdır. Bu­nun ayrıntılarını ileride anlatacağız inşallah.

Allah katında makbul sayılan İslâm dinidir.

Bunun için, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Gerçek din, Allah katında İslâm’dır.” (Âl-i İmrân Sûresi/19)

Diğer ayet-i kerimede ise, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “İslâm’dan başka bir din isteyen kimseden, amel ve iba­det olarak hiçbir şey kabul edilmez.” (Âl-i İmrân Sûresi//85)

Bir kimse, üstte anlatıldığı gibi, şahadet cümlesini söyledikten sonra, İslâm dinine girmiş olur.

İslâm dinine giren kimsenin; öldürülmesi, çocuklarının esir edilmesi, malını yağma etmek haramdır.

Ve onun, Aziz Celil Allah’a karşı geçmişte yaptığı taşkın hare­ketleri bağışlanır. Bu manada gelen ayet-i kerime şöyledir;

-“Kâfirlere şuna anlat; Yaptıkları yaramaz işleri bırakırlarsa, geçmişte işledikleri günahları bağışlanır.” (Enfâl /38)

Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “İnsanlarla çarpışma emri aldım. Tevhid cümlesi;

- “Lâ ilâhe illallah”

Diyecekleri zamana kadar. Onu dedikleri zaman, kanla­rını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak, alınması hak olan (zekât) hariç. Hesabını da Allah’a verirler.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde ise şöy­le buyurdu;

-“İslâm, kendinden önceki işleri siler, atar.”

                         ***

İslâm dinine yeni giren kimse, daha sonra gusül edip boy abdesti alır. Bunu yapmak ona vacip olur.

Resulullah (s.a.v) efendimizden gelen bir rivayete göre; Semame b. Esal, Kays b. Asım İslâm dinine girdikleri zaman, her ikisine de gu­sül edip boy abdesti almaları için emir vermiştir.

Bir başka rivayette ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle bu­yurmuştur;

“Küfür kıllarını alıp kendini temizle; sonra boy abdesti al.”

Burada anlatılan kıllardan murad; Saç tıraşı olmak, koltuk altı kıllarım almak ve etek tıraşı olmaktır.

İslâm dinine giren kimseye, bundan sonra namaz kılmak gerek­li olur. Zira iman; Söz ve amelden ibarettir.

Söz bir davadır; amel ise, onun şahididir. Söz surettir; amel ise, onun ruhudur.

Namaz kılmanın, namaza başlamadan evvel, yapılması gereken bazı şartları vardır; bunları sırası ile anlatacağız. Şöyle ki;

  1. Temiz su ile temizlenip abdest almak. Su bulunmaz ise, te­yemmüm etmek.
  2. Temiz bir elbise ile örtünmek.
  3. Temiz bir yerde durmak.
  4. Kıbleye yönelmek.
  5. Niyet etmek.
  6. Vaktin girmesi.

Şimdi bu altı şartı, ayrıntıları ile anlatacağız;

1- Temizlik, (Abdest almak, yıkanmak.)

Bu temizlik işinin hem farzları hem sünnetleri vardır.

Mezhebin zahir emrine göre temizliğine farzları on tane olup sırası ile şunlardır;

a- Niyet:

Abdest almak veya gusül etmek sureti ile temizlenmek isteyen kimse, bu işi yaparken, üzerinden daha ziyade manevi kirin gitmesi­ni niyetine alacaktır.

Şayet suyu bulamaz da teyemmüm edecek olursa, o zaman, na­mazın mubah olmasını niyetine alacaktır. Zira teyemmüm, abdestsizliği ve gusülsüzlüğü tamamen gidermez.

Niyetin yeri kalptir. Şayet yapacağı işin niyetini kalben yaptık­tan sonra dille de söyler ise, daha faziletlisini yapmış olur. Yalnız kal­ben itikad eder de dille bir şey demez ise, bu da yeterlidir.

b- Besmele:

Sonra Allah’ın adını anar. Yani; -Bismillahirrahmanirrahim, (Rahman Rahim Allah’ın adı ile) der. Bu besmeleyi, temizlik için su­yu almak istediği zaman okur.

c- Mazmaza:

Mazmaza’nın manası şudur; Ağza su alıp çalkaladıktan sonra çıkarmak.

d- İstinşak:

Bunun manası da şudur; Burun deliklerine su çektikten sonra hafif nefes vermek suretiyle o suyu oradan çıkarmak.

(Buruna su alırken, oruçlu olan boğazına, su kaçırmamaya dik­kat etmelidir.)

e- Yüzü yıkamak:

Yüzün yıkanacak yerleri şuralardır; Başın kıl biten yerlerinden başlar, varsa sakal, yoksa çenede biter.

Yukarıdan aşağı hepsi yıkanır. Yüzün uzunluğu çenede biter. Eni ise, kulak dipleridir. Yani; Bir kulak memesinden, diğer kulak memesine kadardır.

f- Elleri dirseklere kadar yıkamak.

g- Başı mesh etmek:

Başın mesh edilme şekli şöyledir; Eller sulanır, sonra sudan alınıp kaldırılır. Akarsuda abdest alıyorsa, suya ellerini sokar çıkarır. Başparmak hariç; iki elin parmak uçlarını baş başa değdirmek sure­ti ile çatı yapar. Bundan sonra, ellerini ayırmadan başının ön tarafı­na koyar; başı avucunun içine gelmiş olur. Bu şekilde ellerini ense kö­küne kadar götürür; sonra başladığı yere getirir. Kalan başparmakla­rı ile de kulaklarını mesh eder.

h- Ayakları yıkamak: Ayaklar, ayak mafsallarında, içten ve dıştan çıkan iki topuk kemiğine kadar yıkanır.

Bütün bu yıkanacak yerler, birer kere yıkanır ki, farz olan budur. Bundan sonraki iki tanesi sünnettir.

ı-Tertip: Bu, abdestte yıkanması gereken yerlerin, ayet-i keri­mede belirtilen sıraya göre yıkanmasıdır.

Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Ey iman edenler, namaz kılacağınız zaman;

  • Yüzlerinizi yıkayınız.
  • Dirseklere kadar ellerinizi yıkayınız.
  • Başınızı mesh ediniz.

Ayak mafsalındaki içten ve dışlan çıkan iki topuk ke­miğine kadar ayaklarınızı yıkayınız.” (Mâide Sûresi /6)

i- Muvalât: Bunun manası şudur; Abdestte yıkanan yerleri peş peşe yıkamak. İlk yıkanan yerin suyu kurumadan diğerlerine geç­mek.

Gelelim, temizliğin (abdest almanın, yıkanmanın) sünnetlerine.

Bunlar da on tane olup sırası ile aşağıda anlatılacaktır;

 1- Avuç içlerini yıkamak. Ama abdest alınacak su kabına elleri sokmadan evvel.

Bu cümle, daha açık manası ile şu demeye gelir; Abdestte yıkan­ması farz olan yerleri yıkamaya başlamadan evvel, elleri yıkamak. El temiz olmalı ki; onun yıkayacağı yerler de temiz olsun.

 2- Misvak kullanmak. Tıbbî kontrolden geçen diş fırçası ile diş­leri fırçalamak da onun yerine geçer.

 3- Ağza su alırken, iyice her yanını yıkamak. Yani içini.

  4- Buruna su alırken, burun içine de suyu iyice çekmek.

Oruçlu bulunan kimse, burnuna su çekerken, boğazına su kaçırmamaya dikkat etmelidir.

  5- Abdestte sakalı su ile ovuşturmak.
  - Bazı rivayette, sakalın dış kısmının yıkanması yeterlidir.

  6- Gözlerin içine de girmesi; yıkanması.

  7-Abdestte yıkanması gereken yerleri yıkamaya sağdan başla­mak.

  8- Kulakları mesh etmek için, yeniden su almak.

  9- Enseyi mesh etmek.

10- Parmak aralarını ovmak.

Abdestte, birinci yıkamadan sonra; ikinci ve üçüncü kere yıka­malar da sünnettir.

TEYEMMÜM

Teyemmümü de anlatalım.

Teyemmüme, namazın mubah olması niyeti ile başlanır.

Besmele çekildikten sonra eller üzerinde toz bulunan temiz top­rak cinsi bir şey üzerine bir kere vurulur. Bu vuruşta, parmaklar açık bulundurulur.

Bundan sonra eller kaldırılır; el parmaklarının içi yüze sürülür Avuç içleri de elin dışına sürülür.

(Teyemmüm işinde şu rivayetler de vardır; sağlamdır;

Teyemmüm, ateşte yanmayan, suda erimeyen bir şey üzerine yapılır. O şey üzerine el vurulur; görünen veya görünmeyen ele bulaş­mış tozu, iki elle yüze sürülür.

İkinci kere yine el teyemmüm edilen şey üzerine vurulur. Bu vu­ruşta da eller, dirsekten itibaren kollar üzerinde tamamen gezdirilir

Bu işi, bir vuruşla yapmak mümkün değilse, iki veya üç vuruş­la yapılabilir.

İki vuruşla bitirmek normaldir.)

BOY ABDESTİ

Boy abdestini, Tuvalete Girmenin Edepleri bölümünde in­şallah anlatacağız.

2- Örtünmek.

Örtünecek şey, temiz bir giyim eşyasından olmalıdır. Namaz kı­lacak kimse, bununla edep yerlerini ve omuzlarını örter.

İpekli hariç; bütün giyim eşyasından olur. Zira temiz olsa da ipekli giyip namaz kılmak haramdır. Keza çalınmış, bir başkasının zorla alınmış elbisesi ile de namaz kılınmaz.

3- Temiz yer.

Namaz kılınacak yerin, tüm pisliklerden arınmış olması gerekir.

Namaz kılınacak yer üzerinde bulunan pisliği rüzgâr esip veya güneş gelip kurutmuş ise, oraya bir yaygı (seccade) serip namaz kıl­makta bir sakınca yoktur. Orada kılınan namaz sağlam olur. Ancak, sahih olmayacağına dair rivayet de vardır.

Zayıf bir rivayete göre; Zorla başkasından alınan yerde de na­maz kılınır.

4- Kıbleye dönmek.

Bir kimse, Mekke-i Mükerreme’de bulunuyorsa veya ona yakın yerlerde ise, doğrudan doğruya, namaz kılacağı zaman, Kâbe-i Muazzama’ya dönmesi gerekir. Mekke-i Mükerreme’den uzak bir yerde ise, çalışıp gayret sarf ederek, Kâbe yönünü tayin edip o yöne dönmelidir. Delillerle, şahitlerle bunun yolunu bulmalıdır. Bu işin tayinini; yıldız­larla, rüzgârla ve daha başka yollardan yapabiliriz.

5- Niyet.

Niyetin yeri kalptir. Namaz kılan kalben bilecek ki; Allah-û Teâlâ, aynen bu namazı kılmayı kendisine farz kılmıştır. Bir gösterişe, desinlere kapılmadan Allah’ın bu emrini yerine getirmek kendisi için gereklidir.

Namaz kılan, üstte anlatıldığı gibi bir niyet ettikten sonra; ta namaz bitinceye kadar kalbini huzurlu tutmalı, kalbine başka şeyler getirmekten sakınmalıdır. Resulullah (s.a.v) efendimizin, Hazret-i Aişe’ye (r.a) hitaben buyurduğu şu hadis-i şerif bu manayadır;

-“Kıldığın namazda senin için olan, kalben hazır olduğun kadardır.”

6- Vakit.

Namaz kılacak kimse, namaz vaktinin geldiğini yakinen bile­cektir. Yahut ağır basan tahmini ile. Ki bu tahmin, bulutlu günde ola­caktır. Rüzgârın ters esişi gibi başka engeller de olabilir. Bu durum­lar, ağır basan zannına göre namaz vaktini tayin eder.

EZAN

Namaz vakti geldikten sonra, müezzin ezan okur. Ezan şöyle okunur;

Allah-û Ekber. (İki veya dört kere okunur. Manası; En büyük Al­lah’tır.)

Eşhedü en lâ ilâhe illallah, (İki kere tekrar edilir. Manası; Al­lah’tan başka ilâh olmadığına şahadet ederim.)

Eşhedü enne Muhammeden Resulullah. (İki kere tekrar edilir. Manası; Muhammed, Allah’ın Resulü olduğuna şahadet ederim.)

Hayye alessalâh. (İki kere tekrar edilir. Manası; Namaza gelin.)

Hayye alel-felâh, (İki kere okunur. Manası; Felâha gelin.)

Allah-û Ekber. (İki kere okunur. Manası; Allah en büyüktür.)

Lâ ilâhe illâllah. (Bir kere okunur. Manası; Allah’tan başka ilâh yoktur.)

KAMET

Bundan sonra namaz için kamet okunur. Kamet ezandan biraz değişik olarak şöyle okunur;

Allah-û Ekber. (İki veya dört kere tekrar edilir.)

Eşhedü en lâ ilâhe illallah. (Bir veya iki kere tekrar edilir.)

Eşhedü enne Muhammeden Resulullah. (Bir veya iki kere tek­rar edilir.)

Hayye Alessalât. (Bir veya iki kere tekrar edilir.)

Hayye Alel-felâh. (Bir veya iki kere tekrar edilir.)

Kad kamet’is-salât. (İki kere tekrar edilir. Manası; Namaz baş­ladı.)

Allah-û Ekber. (İki kere tekrar edilir.)

Lâ ilâhe illâllah. (Bir kere tekrar edilir.)

(Bunların manaları, ezan kısmında anlatıldığı için buraya alın­madı.)

1.FASIL - NAMAZ

Namaz için yukarıda anlatılan şartlar yerine getirildikten sonra;

- Allah-û Ekber. (Allah en büyüktür.) Cümlesi okunarak nama­za girilir. Bu (Arapça) tazim cümlesinden başka cümle ile namaza başlamak caiz değildir.

Namazın, rükünleri (yerine getirilmesi zorunlu farzları), vacip­leri, sünnetleri, daha başka edepleri vardır. Bunları da sırası ile aşa­ğıda anlatacağız.

a)- Rükünler.

Namazın rükünleri on beş tane olup sırası ile şöyledir;

  1. Ayakta durmak.
  2. İlk tekbiri almak.
  3. Fatiha suresini okumak.
  4. Rükûa varmak.
  5. Rükûda vücudun itminanı. (Yani; Azanın sükûn bulup, duruş hâline gelmesi.)
  6. Rükûdan mutedil bir şekilde kalkmak.
  7. Rükûdan kalktıktan sonra, vücudun itminanı. (Yani; Vücu­dun sakin bir şekilde, rahatça ayakta durmasıdır.)
  8. Secde etmek.
  9. Secdede tumaninet. (Vücudun rahat bir şekilde kalması.)
  10. İki secde arasında oturmak.
  11. İki secde arasındaki oturuşta tumaninet. (Vücudun rahat bir şekilde durması.)
  12. Son teşehhüt. (Yani; Son oturuşta tahiyyat okuyup şahadet getirmek.)
  13. Son teşehhütte oturmak. (Namazdan çıkış için oturmak.)
  14. Resulullah (s.a.v) efendimize salâvat okumak. (Yani; Son oturuşta.)
  15. Namazdan çıkmak için selâm vermek.

b)- Vacipler

Namazın vacipleri dokuz tane olup sırası ile aşağıda anlatıla­caktır;

1- Namaza girişte alınan ilk tekbirden sonraki tekbirler.

2/3- Rükûdan kalkarken;

Semihallahü limen hamideh. Rabbena lekel-hamd. (Allah, kendisine hamd edenin, hamdını duyar. Rabbimiz sana hamd olsun.) demek.

4/5- Rükûda ve secdelerde, birer kere şu tespih duasını okumak;

Sübhanallah. (Allah noksan sıfatlardan münezzehtir.) ,

6- İki secde arasındaki oturuşta, şu duayı bir kere okumak;
Rabbiğfirli. (Rabbim, beni bağışla.)

7- İlk teşehhüd. (İki rekâttan fazla namazlarda, ilk tahiyyat okunuşu ve ondaki şahadet.)

8- İlk teşehhüd için oturmak. (İki rekâttan fazla namazlardaki ilk oturuş.)

9- Selâm verirken, namazdan çıkmayı niyete almak.

c) Sünnetler.

Namazın sünnetleri on dört tane olup sırası ile aşağıda anlatı­lacaktır;

  1. İstiftah. (Manası; Namaza başlamayı istemek veya namazın ilk tekbirini imamla almaya yetişmek olabilir.)
  2. Tekbirden sonra şu taavvuz duasını okumak;
  3. -Eûzü billahi mineşşeytanirracim. (Yüce huzurdan kovulan şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım.)
  4. Besmele okumak. Yani; -Bismillahirrahmanirrahim. (Rah­man Rahim Allah’ın adı ile başlarım) demek.
  5. /S
  6. Namazda Fatiha suresi okunduktan sonra; - Amin! demek.
  7. Fatiha Suresini okuduktan sonra bir sure okumak.
  8. Rükûdan kalktıktan sonra -Rabbena lekel-hamd (Rabbi­miz sana hamd olsun) duasına şu cümleyi eklemek;
  9. Mülk’üs-semavati vel-arz. (Yer ve semalar dolusu.)
  10. Rükûda ve secdelerde okunan tespihlerin birden fazla oku­nan kısmı.
  11. Rabbiğfirli. (Rabbim, beni bağışla, duasını ya rükû ve secde tespihinden sonra yahut iki secde arasındaki oturuşta okurdu.)
  12. Alınla beraber burnu da secde zamanı yere koymak. (Bir baş­ka rivayete göre; Burun yere konmasa da olur.)
  13. İstirahat oturuşu. (Yapılan iki secdeden sonra az oturmak.)
  14. Cehennem azabından, kabir azabından, Mesih Deccal’ın fitnesinden, hayat ve ölüm fitnesinden Allah’a sığınmak için şu duayı okumak;
  15. “Euzü billahi min azabî cehenneme ve min azabil-kabri ve min fitne til-Mesih’id-Deccali ve min fitnetil-mahyai vel-memati. (Cehen­nem ve kabir azabından, Mesih Deccal ve hayat, ölüm fitnesinden Al­lah’a sığınırım.)”
  16. Son teşehhüdde, Resulullah (s.a.v) efendimize, salâvat okuduktan sonra hayır dualar okumak.
  17. Vitir namazında Kunut Duası okumak.
  18. Zayıf bir rivayete göre, namaz çıkışında verilen ikinci selâm.

d) Edepler.

Namazın burada anlatılacak edepleri, yirmi beş olarak tespit edilmiş olup aşağıda sırası ile anlatılacaktır;

1, 2, 3, 4, 5, 6- Namaza başlarken, rükûa eğilirken, rükûdan kalkarken, elleri kaldırmak.

El kaldırırken, ellerin parmaklara kadar olan kısmı omuz, baş­parmaklar da kulak memeleri hizasına gelmelidir. Kalan parmaklar da kulağın kalan kısmı hizasında olmalıdır.

7- Elleri tekbir için kaldırdıktan sonra salmak.
8- Sağ eli, sol el üstüne koymak. Bu konuş, göbek üstüne olma­lıdır.
9- Namazda secde yerine bakmak.
10,11- Kur’ân okumayı ve -Âmin! demeyi cehren açıktan yap­mak.

12, 13- Kur’ân okumayı ve -Âmin! demeyi gizli yapmak.

14- Rükûda elleri, diz kapaklan üzerine koymak.
15- Sırtını düzgün bir şekle getirmek. Yani; Rükûda.
16- Rükûda, pazılarını yanlarından uzak tutmak.
17,18- Secdeye varırken, önce dizlerini yere koymak, ondan son­ra da ellerini.
19- Karnını, oyluklarından uzakta ve açıkta tutmak.
20- Dirseklerini de baldırından ve bacağından ayrı tutmak.
21- Secde hâlinde iken, dizlerini birbirinden ayrı tutmak.
22- Secdede, ellerini omuzları hizasına getirmek.
23- İki secde arasında ve ilk teşehhüd oturuşunda, ayaklarını usulüne göre yere serip oturmak.
24- İkinci teşehhüdde sol yanı üstüne oturup iki ayaklarını sağ taraftan çıkarmak.
25- Sağ elini sağ dizi üzerine yumuk olarak bırakmak. Ancak işaret parmağını uzatmalı; başparmakla orta parmağı da bu hâlde halka yapmalıdır.

Sol el de sol diz üzerine normal bir şekilde açık konmalıdır.

                                    ***

Başta zikrettiğimiz, namazın şartlarından herhangi biri özür­süz olarak yerine getirilmez ise, onun namazı olmaz.

Anlatılan rükünlerden birini bilerek veya bilmeyerek terk eden kimsenin namazı boş olur.

Vaciplerinden birini bilmeyerek, (unutarak) terk eden kimseye sehiv secdesi lâzım gelir. Ancak kasten terk eden kimsenin namazı boşa gider.

Sünnetlerden ve edeplerden birini terk eden kimsenin namazı boşa gitmez; kendisine sehiv secdesi de gerekmez.

Gunyetüt Talibin'in mukaddimesi ve İbadetler Fıkhı adlı ilk babın 2.kısmı olan "Zekat" adlı bölümü içerir. Bu bölümde şu konular işlenmektedir.
1- Zekat Nisabları
2- Türüne Göre Zekat Oranları
A) Altın, Gümüş ve Ticaret Mallarının Zekatı
B) Devenin Zekatı
C) Sığırın Zekatı
D) Koyunun Zekatı
3- Zekat Kimlere Verilir ?
4- Sadaka
5- Fıtır Sadakası


Müslüman olan kimseye zekât vermek de gerekli bir farz emir­dir; zekâta tâbi malı var ise.

Zekât vermeyi gerektiren mal kıymeti şöyle tespit edil­miştir;

  1. Yirmi mıskal altın.
  2. İki yüz dirhem gümüş.
  3. Sayılan iki değerin birine eş değerde ticaret malı.
  4. Beş tane deve.
  5. Otuz adet sığır.
  6. Kırk adet koyun.

Sayılan hayvan cinsi şeyler, ticaret mallarının senelerini dol­durmuş olmaları gerekir.

Köle olana, kölelikten kurtulmak için efendisinin tayin ettiği miktar parayı toplamaya çalışan kesimli köleye (mükâtebe) zekât vermek gerekli değildir. Zira bunlara zekât farz olmamıştır.

Altından ve gümüşten çıkarılacak zekât miktarı; Rüb’u öşürdür. Yani; Onda birin dörtte biri. Bu hesaba göre; Yirmi dinar­dan, yarım dinar zekât çıkarmak gerekir. Zira onun öşrü (onda biri) iki dinar olup Rüb’u (dörtte biri) ise, yarım dinar olur.

İki yüz dirhemden beş dirhem zekât verilir. Zira iki yüzün öşrü (onda biri) yirmi dirhem olup Rüb’u (dörtte biri) da beş dirhem olur.

DEVENİN ZEKÂTI

Beş devenin zekâtı bir şattır. Şat ise; Altı ayını doldurmuş bir tokludur. Keçi cinsinden verecekse, bir yaşını doldurmuş bir çebiç vermesi gerekir.

On deveye iki şat (altı aylık toklu) verilir.

On beş deveye üç şat verilir.

Yirmi deveye dört şat verilir.

Yirmi beş devenin zekâtı ise; Mehad’dır. Mehad şu demektir; Bir yaşını bitirip ikinci yaşına giren bir dişi deve yavrusu.

Mehad vermeye gücü yetmeyen, bir İbn-i lebun verir. İbn-i lebun şudur; İki yaşını doldurup üç yaşına giren bir erkek deve yavrusu.

Otuz altı deve için verilecek zekât; Bint-i lebundur. Bint-i lebun; İki yaşını bitirip üç yaşına giren bir dişi deve yavrusudur.

Kırk altı devenin zekâtı; Hıka’dır. Hıka; Üç yaşını bitiren bir de­vedir.

Altmış bir devenin zekâtı, Ciz’adır. Ciz’a; Dört yaşını bitiren di­şi devedir.

Yetmiş altı devenin zekâtı, iki bint-i lebundur. Yani; İki yaşını bitirip üç yaşına giren iki âdet dişi devedir.

Doksan bir devenin zekâtı; İki hıka’dır. Hıka; Üç yaşını doldu­ran bir dişi devedir. Yüz yirmi deveye kadar bu miktar değişmez.

Develer yüz yirmiyi aştıktan sonra, her kırk başına bir bint-i le­bun verilir. Yani; İki yaşını doldurup üç yaşına giren bir dişi deve. Her elli için de, bir hıka verilir. Yani; Üç yaşını dolduran bir dişi deve.

SIĞIRIN ZEKÂTI

Otuz sığırın zekâtı; Yaşını dolduran erkek veya dişi bir dişi da­nadır.

Kırk sığırın zekâtı; İki yaşını dolduran dişi danadır.

Altmış sığır için; İki yaşını dolduran erkek dana verilir.

Yetmiş sığırın zekâtı; Yaşını dolduran bir erkek dana ile iki ya­şını bitiren bir dişi danadır.

Bu hesap nazara alınarak, üstteki sayıdan sonra her otuz sığır için yaşını dolduran bir erkek dana; her kırk sığır için de iki yaşını dolduran bir dişi dana verilir.

KOYUN-KEÇİ CİNSİNİN ZEKÂTI

Her kırk koyunun zekâtı; Bir şattır. Yani; Altı ayını dolduran bir tokludur. Yüz yirmiye kadar bu hesap devam eder.

Yüz yirmi bir koyunun zekâtı; İki şattır. Yani; İki tane altı ayı­nı dolduran iki tokludur. İki yüze kadar bu hesap devam eder.

İki yüz bir koyunun zekâtı; Üç şattır. Üç yüze kadar bu mute­berdir.

Üç yüzü aşan koyun miktarının zekâtı; Her yüz için bir şattır.

ZEKÂT VERİLECEK KİMSELER

Zekât verecek kimse; zekâtını, aşağıda sayılacak sekiz sınıf kimseye verir. Kaldı ki bunlar, sırası ile Kur’ân-ı Kerim’de anlatılmış­tır. (Bak; Tevbe suresi; 60)

  1. Fakirler. Kendilerine yetecek kadar dünyalığı olmayan kim­selerdir.
  2. Miskinler. Aç kalmayacak kadar bir miktara sahip olan ve daha fazla ihtiyacını gidermek için bir imkâna sahip olmayan kimse­lerdir.
  3. Amiller. Devlet büyüğü tarafından zekât tahsiline memur tayin edilen ve bu zekâtı, devlet büyüğüne teslim edinceye kadar ko­ruyan kimselerdir.
  4. Müellefe-i Kulub. İleride İslâm dinini kabul etmeleri umu­lan kimselerdir. Yani; Kendilerine bir miktar dünyalık mal verilince. Yahut bunlara verilen mal şu sebebe dayanır; Onların şerlerinden Müslümanları korumak.
  5. Rikab. Sahibi tarafından, belli bir para veya mal getirdiği takdirde hür olacağı şarta bağlanan köledir.

Üstteki manadan olarak; Bir kimse, bir köleyi efendisinden sa­tın alıp azat etse de caizdir.

Bir rivayete göre; Bu mana yerindedir.

  1. Garımın. Altından kalkamayacak kadar büyük borç altında bulunan kimselerdir.
  2. Fisebilillah. Bunlar, Allah yolunda mücahit kimselerdir. Ki bunlar, ne imamın (halifenin) ne de başka bir sultanın kayıt defteri­ne yazılıdır. Kendi inandıkları yoldan cihatlarını, İslâm esaslarına göre yürütürler.

Bu zümre, zengin olsalar da kendilerine zekât verilir.

  1. İbnüssebil. Bazı imkânsızlıklar sebebi ile yolda kalan kim­sedir. Ama beldesinden yola çıkmak üzere olan kimse değil.

SADAKA

Bir kimse, kendisine farz olan zekâtını verdikten sonra, sadaka da vermelidir. Yani; (sünnet) olarak. Bu çeşit sadaka da bir Müslü­man için sevilen bir iştir.

Her imkânı olan Müslüman, gece gündüz, az çok sadaka verme­lidir. Bilhassa şu mübarek aylarda; Recep, Şaban ve Şehr-i Ramazan.

Bayram günleri, Aşure günü, kıtlık ve sıkıntılı günlerde.

Anlatılan sadakalar verildiği takdirde, mal, can, çoluk çocuk afiyete kavuşur.

Sadaka verilince, dünyada iken, yerini tezce yenisi alır; ahiret- te ise, bol sevap alınır.

Fitre Sadakası

Her Müslüman, fitre sadakasını da vermelidir. Şayet geçimleri üzerindeyse şunlar namına fitre sadakasını verir. Kendisinin, kadını­nın, kölesinin, oğlunun, anasının, babasının, kız kardeşinin, erkek kardeşinin, amcasının, amcası çocuklarının. Yakınlık derecelerine gö­re, bunların fitresini verir.

Kendisini, kendi geçindirmekle yükümlü olduğu kimselerin yi­yeceklerinden fazla imkân var ise, bayram günü veya bayram gecesi fitre sadakasını vermek gerekir.

Fitrenin Miktarı

Fitre sadakasının miktarı bir Sa’ ölçeğidir. Ki bu Irak tartısına göre, beş rıtıl ve bir rıtılın üçte biridir.

(Bu hesap her mahallin kendine göre yapılır ki, doksan dirhem ve bir dirhemin üçte bir miktarıdır.)

Şunlardan fitre verilir; Hurma, kuru üzüm, buğday, arpa, arpa ve buğday unundan, arpa ve buğday karışımı yapılan aştan.

Sahih bir rivayete göre; yoğurttan yapılan akıt ki;

- Keş.

Diye bilinmektedir, bundan da fitre sadakası verilmektedir.

Fitre sadakası verilmesi için; üstte anlatılan çeşitten şeyler yok ise, her beldenin kendi yediği şeylerden verir. Mesela; Pirinç, dan ve daha başka hububattan.

Gunyetüt Talibin'in İbadetler Fıkhı adlı ilk babın 4.kısmı olan "Oruç" adlı bölümü içerir. Bu bölümde şu konular anlatılmaktadır:

1- Orucun Kazası
2- Kefaret
3- Oruçluya Mekruh Olan Davranışlar
4- Oruçluya Müstehab Olan Davranışlar

Her Müslüman olan kimseye; Ramazan ayı girdiği zaman, oruç tutmak farzdır. Bunun için Allah-û Teâlâ’nın emri şudur;

- “İçinizden her kim, o aya yetişirse oruç tutsun.” (Bakara Sûresi / 185)

Oruç tutacak kimse, Ramazan ayı hilâlini gördüğü zaman, ken­disine oruç farz olur. Hilâli görmek, çeşitli yollardan olabilir;

  1. Oruç tutacak kimsenin, bizzat kendisi görmesi.
  2. Dürüstlüğü sabit olan bir erkek kimsenin şahadeti.

Bu yollardan görülmediği takdirde, Şaban ayı otuz güne ta­mamlanır. Bulut ve daha başka sebeplerden ay görülmeyebilir.

Ramazan orucuna niyet edecek kimse; gün battıktan sonra, ikinci tam şafak atıncaya kadar;

“Yarın için, oruç tutmaya niyet ettim.”

Diye niyet edebilir.

Ramazan ayı çıkıncaya kadar, her gece anlatıldığı gibi niyet eder. Şayet, Ramazan ayının ilk gecesi;

Ramazan ayının tüm günlerinde oruç tutmaya niyet ettim.

Deyip, sonraki geceler bir şey demese de bu niyeti yeterlidir. Ne var ki, bu rivayet biraz zayıftır; sağlamı, birinci şekilde edilen niyet­tir.

Ramazan ayı gecelerinde oruca niyet ettikten sonra; sabaha çı­karsa şu işleri yapmamak kendisine gerekli olur;

  1. Bir şey yiyip içmek,
  2. Kadınla cinsî birleşme yapmak.
  3. Ne yerden olursa olsun; içine herhangi bir şeyin girmesi.
  4. Kendinden kan aldırmak. (İster kendisi için, isterse bir baş­kası için olsun.)
  5. Kusmaya zorlamak.
  6. Elle veya başka yoldan kendinden meni akıtmak.
  7. Günün tümünde, bunları yapmaktan kaçınmalıdır.

Bu yapmaması gereken hareketlere karşı aykırı bir davranışta bulunur da yaparsa, orucu boşa gider.

O işlerden birini veya birkaçını yaparsa, bir şey yemeden akşa­ma kadar beklemesi gerekir. Sonradan, o günün orucunu kaza eder.

Ancak Ramazan günü oruçlu hâlde kadınla cinsî birleşme yap­ması hariç; böyle bir durumda kendisine kefaret lâzım gelir. Bu kefa­ret de bir köle azat etmesidir. Azat edeceği kölenin mümin olması, bütün ayıplardan beri olması, iş yapmaktan aciz bulunmaması gerek.

Anlatıldığı gibi bir köle bulamadığı takdirde; ara vermeden iki ay oruç tutar.

Oruç tutmaya da gücü yetmez ise, altmış fakirin karnını doyu­rur. Bu doyumluk için onların her birine bir müdd verir. Müdd ise Irak ölçeğine göre, bir tam rıtıl ve bir rıtılın üçte biridir. Yani; Yüz yet­miş üç dirhem ve dirhemin üçte biri. Yahut yarım sa’. (Yani; Ölçek.)

Verilecek bu şey; Hurmadan ve arpadan olur.

Şayet vermek için arpa ve hurma bulamaz ise, verecek olan kimse, kendi beldesindeki yiyecek cinsi şeylerden verir. Fitre bahsin­de dediğimiz gibi.

Şayet verecek bir şeyi yoksa kefaret vermek kendisinden düşer.

Bu durumda Allah-û Teâlâ’dan bağışlanmasını diler; kalan gün­lerde amellerini iyi etmeye bakar.

Yakınlık derecesi ne olursa olsun; Ramazan ayının gündüzlerin­de genç kadınla yalnız kalmamalı ve onu öpmemelidir. İster kendi ka­dını olsun; isterse nikâh düşmeyecek kadar yakını.

Ramazan günleri öğleden sonra misvak kullanmaktan (diş fır­çalamaktan) (Hanefilerde, öğleden sonra da misvak kullanmak mekruh değildir.), sakız çiğnemekten, ağzında tükürük biriktirip sonra yutmaktan sakınmalıdır.

Pişen yemeğin ve daha başka yenecek şeyin tadına bakmamakdır.

Gıybet etmek, dedikodu edip söz gezdirmek, birine sövmek gibi şeylerden çekinmelidir.

İFTARDA ACELE ETMEK

Ramazan orucunu açarken iftarı geç kalmadan yapmalıdır. Me­ğerki hava bulutlu olmasın. O zaman biraz ertelenebilir.

SAHUR

Sahur yemeğini biraz ertelemelidir. Meğerki tan yerinin ağarmasından korkarsa; o zaman sahuru geçe bırakmaz.

En uygunu, iftarı hurma ile yapmaktır. Olmazsa su ile.

İFTAR DUASI

İftar zamanı dua etmelidir. Yapacağı dua, Resulullah (s.a.v) efendimizden rivayet edilen dualardan olmalıdır.

Bu manada, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

-“Birinizin akşam yemeği hazır olduğu zaman şu duayı okusun;

“Bismillah.” (Allah’ın adı ile başlarım.)

Allah’ım senin rızan için oruç tuttum.

Verdiğin rızıkla orucumu açtım.

Sübhansın, sana hamd olsun.

Allah’ım, tuttuğumuz orucu bizden kabul buyur. Sen, gerçekten bilensin, duyansın.”

 

Bu bölümde şu konular anlatılmaktadır:

1- İtikaf
A) İtikafa Giren Kişinin Yapacağı Şeyler
B) İtikaf Yerinden Çıkmayı Caiz Kılan Durumlar

Müslüman kimseye itikâfa girmek müstehap (sevilen) bir amel­dir.

Îtikâfa girmek ancak içinde cemaatle namaz kılman bir mescit­te (camide) olur.

Mescitlerin en uygunu da cuma namazı kılman camilerdir. Bil­hassa, itikâf günlerinde cuma namazı da kılınırsa daha güzel olur.

Îtikâfa oruç tutmadan da girilir; ama oruçlu itikâfa girilir ise, daha yerinde olur. Zira oruçlu durum insanı manen daha derler; nef­sin kötü arzularının kırılmasına daha yardımcı olur. Çıkarıp almak yolunda olduğu şey için oruçlu bulunmak daha uygun düşer.

Zira itikâfın manası şudur; Nefsi, bir şeyin gereği ve ona yönel­mek için belli bir yerde tutmaktır.

Îtikâf lâfzının anlamı şu ayet-i kerimede görülür;

Sizin durup gözetmekte (âkif) olduğunuz bu suretler nedir?” (Bakara Sûresi /52)

İtikâf, Resulullah (s.a.v) efendimizden ve sahabeden anlatılan sünnetler arasındadır.

Resulullah (s.a.v) efendimiz, ramazan ayının son on gününde itikâfa girerdi. Bu sünnetini, dünya hayatından göçünceye kadar de­vam ettirdi.

Sahabeyi de itikâfa girmeye teşvik edip şöyle buyurdu;

“İtikâfa girmek isteyen kimse, ramazan ayının son on gününde girmelidir.”

İtikâfa giren kimseye gerekir ki; Kendisini Cenab-ı Hakka yak­laştıran amellerle meşgul olsun. Mesela; Kurân okusun, tespih çek­sin, Kelime-i Tevhîd okusun ve manen tefekküre dalsın.

Sözdü, işte ve amelde yaramaz şeylerden kendisini korumalıdır. Allah-û Teâlâ’yı anmak dışında susmayı tercih etmelidir.

İtikâfa giren kimse, iyi yoldan ders vereceği gibi Kur’ân da oku­tabilir. Bu yapacağı işlerin iyiliği, başkalarına da yarar ki, kendi nef­sine ait işlerle meşgul olma sevabından daha fazla sevap alır.

İtikâfa giren kimse, kendi özel işleri için, mutlaka gerekli ise dı­şarı çıkabilir. Mesela; Boy abdesti almak, yemek, içmek, büyük ve kü­çük abdestini bozmak gibi işler için.

Çıkma sebepleri arasında kendi kendine bir fitneye çarpılmak­tan korkarsa, ayrıca hastalık ve daha başka benzeri işler için itikâftan çıkabilir.

Gunyetut Talibin'in İbadetler Fıkhı adlı ilk babının 5.kısmı olan "Hac ve Umre" adlı bölümü içerir. Bu bölümde şu konular anlatılmaktadır:

1- Hac
A) Yükümlülük Şartları
B) İhrama Girilecek Sınırlar
C) ihrama Girmeden Önce Yapılacak Şeyler
D) Telbiyenin Sözleri ve Yapılışı
E) İhram Yasakları
F) Hac İbadetinin Uygulamalı Anlatımı
1) Mekke'ye İlk Giriş
2) Kudum Tavafı Tavafın Geçerlilik Şartları
3- Sa'y
4) Mina'ya Yolculuk
5) Arafat Vakfesi
6) Müzdelife Vakvesi
7) Akabe Cemresi
8) Ziyafet Tavafı
9) Remy-i Cimar
10) Veda Tavafı
G) Vakit Darlığından Dolayı Arafat'ta Vakfe Edememe Korkusu
H) Haccın Rükünleri
I) Haccın Vacibleri
K) Haccın Sünnetleri
2- Umre
A) Umre İbadetinin Uygulamalı Anlatımı
B) Umrenin Rükünleri
C) Umrenin Vacibi
D) Umrenin Sünnetleri
3- Medine'yi Ziyaret

İslâm dinini kabul eden bir kimse için; şartlar yerine gelmiş ise, derhal Haccını ve umre vazifesini yerine getirmelidir.

Haccın şartları şu sayılanlardır;

  • İslâm dinine girdikten sonra hür olmak.
  • Bulûğ çağına gelmiş bulunmak.
  • Yolda yiyeceğe ve bineceğe gücü yetmeli.
  • Yolun engelli düşmandan temizlenmesi ve yolda yürüme imkâ­nının bulunması. (Yani; Vasıtalı veya vasıtasız yol gidilebilir olmalı.) Vaktin müsait olması.
  • Binekte gidip gelebilecek kadar bedenin sağlıklı bulunması.
  • Hem binek bulmaya hem de yolda yenecek şeylere güç yetmeli. Bu şartlar yerine geldikten sonra, hacca gitmek gerekli olur.
  • Hacca gidecek kimse, çoluk çocuğunun geçimini temin etmeli­dir. Onlara temin edeceği geçim, dönüşüne kadar onlara yeterli olma­lıdır. Ayrıca, onlara oturacak yer de temin etmelidir.
  • Hacca giderken, üzerinde borçları var ise, onları ödemelidir.
  • Hacca giderken, dönüşünü de düşünmelidir. Döndükten sonra, kendisine yetecek mal, kira geliri veya sermaye bulunmalıdır.

Hacca gidecek kimse; anlatılan imkânlardan yoksun bulunuyor­sa, çoluk çocuğuna bıraktığı yeterli değilse, borçlarını da ödememiş ise, bu durumda hacca çıkması günah olur; dargınlığa uğrar. Bu ma­nada, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Bir kimseye günah olarak, geçimini temin etmekte ol­duğu kimseleri hiçe sayması yeter.”

Aykırı harekette bulunmadan hac ve umre vazifesini yapıp dö­nerse, kendisinden hac vazifesi tamamlanmış olur.

      1. FASIL - İHRAMA GİRİLECEK SINIRLAR (Mik'at Yerleri)

İhrama girilecek sınırları şöyle sıralayabiliriz;

  1. Şark tarafından geliyorsa, onun ihrama gireceği yer; Zatı-ırk’tır. (Burasının Mekke-i Mükerreme’ye uzaklığı altmış mildir. Bu sınır Irak tarafından gelenler içindir.)
  2. Mağrip tarafından gelenler (Mısır, Şam ve Türkler) için ihra­ma girme sınırı Cuhfe’dir. (Burası Tebük yolu üzerindedir.)
  3. Medine’den gelenlerin ihrama girecekleri sınır ise, Zülhuleyfe’dir.
  4. Yemen tarafından gelenlerin ihrama girecekleri yer ise, Yelemlem’dir. (Yelemlem, Mekke-i Mükerreme’nin güneyinde bulunan bir dağın adıdır.)
  5. Necd tarafından gelenlerin ihrama girecekleri sınır ise, Karn’dır. (Karn; Arafat civarında yüksek bir dağın adıdır.)

                                      ***

İhrama girecek kimse, öncelikle yıkanır, boy abdesti alır; temiz­lenir. Şayet temizlik için su bulamazsa o zaman teyemmüm eder.

Sonra belinden aşağı kısım için bir parça, belinden yukarısı için de ayrı bir parça bezle sarınır.

İhram için sarındığı her iki parça da beyaz ve temiz olmalıdır.

İhramını giydikten sonra koku sürünür ve iki rekât da namaz kılar.

Bu işleri yaptıktan sonra ihrama girer. Kalben de ihrama gire­ceğine niyet eder.

Umre için de telciye eder. Mutemetti ise en faziletlisi budur. (Yani; O anda umre haccı için ihrama girmiş ise, sonradan bu ihram­dan çıkar, esas farz olan hac için yeniden ihrama girer.)

Yalnız hac etmeye veya haccı umreyi beraber yapmaya niyet et­miş ise, yine de telciye eder.

Bu durumda, şu duayı okuması şart olur;

Allah’ım, umreye, hacca hem hacca hem umreye niyet ediyo­rum. (Anlatılan hac vazifelerinden hangisini yapacak ise duasında onu söyler.) Bana kolaylıklar getir; bu ibadetlerimi kabul buyur. Durağım, beni tuttuğun yerdir.

Sonra telbiye eder ki, telbiyenin okunuşu şöyledir;

Lebbeyk Allahümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerike leke leb’beyk, innel hamde venni’mete leke vel-mülke, lâ şerike leke.

Manası şudur; (Allah’ım emrine geldim; emrine geldim. Emrine geldim; senin şerikin yoktur. Hamd sana mahsustur; nimet şenindir. Mülk de şenindir; şerikin yoktur.)

  • Bu telbiyeyi okurken, sesini yükseltir.
  • Şu yerlerde telbiye okunur;
  • İhrama girdikten sonra.
  • Kıldığı beş vakit namazların sonunda.
  • Gece basarken, gündüz açılırken.
  • Arkadaşları ile karşılaştığı zaman.
  • Yüksek bir yere çıktığı zaman.
  • Aşağı bir vadiye indiği zaman.
  • Kendisi gibi, telbiye okuyan birini duyduğu zaman.
  • Harem-i Şerifte ve oranın mescitlerinde.

Bu arada, Resulullah (s.a.v) efendimize salâvat-ı şerife de oku­malıdır.

Telbiye okuduktan sonra, kendisi için sevdiği bir şeyle dua okur.

2. FASIL - İHRAMA GİRİŞ ŞEKLİ

İhrama giriş şekli  -  İhramlı kimsenin yapmaması gereken işler.

  • İhrama girildikten sonra, baş örtülmez.
  • Dikişli elbise giyemeyeceği gibi, mest de giyemez. Bunları ya­pan kimseye, bir koyun kurbanı lâzım gelir. Meğerki giyeceği dikişsiz bir izar ve nalin bulamamış olsun. Bu durumda, kendisine bir şey lâ­zım gelmez.
  • Bu arada, bedenine ve elbisesine de koku sürmemelidir. Eğer kasten bunu yapar ise, yıkaması ve bir koyun kurbanı kesmesi gere­kir.
  • Yine ihramlı iken, tırnaklarını kesmemesi ve tıraş olmaması ge­rekir. Tırnaklarından üç tane, bedeninden veya başından üç kıl kopa­rır ise, bunun için de bir koyun kurban kesmesi gerekir. Kestiği tır­nak veya kopardığı kıl bundan daha az olur ise, bir müdd (yani, yüz yetmiş üç dirhem ve bir dirhemin üçte bir miktarı) yenecek sadaka verir. Ama her kıl ve tırnak için.
  • Kendisi için ve başkası için nikâh kıyamaz.
  • Ric’î talâk ile boşama durumundan dönebilir.
  • İhramlı kimse, kadını ile ve cariyesi ile cinsî birleşme yapamaz ne tercinden ne de başka yerinden. Böyle bir şey yaptığı takdirde haccı boşa gider. Ama Akabe cemreni (taşını) atmadan evvel yapar İhramlı kimsenin, elle doyum yoluna gitmesi caiz olmaz. Bak­mak sureti ile de menisini getiremez. Şayet bu yapılmaması gerekeni yapar da menisi de gelir ise, o zaman kendisine kefaret lâzım gelir. Bu kefaret; Bir koyundur.
  • İhramlı kimsenin avlanmaması gerekir, ister eti yenen hayvan­lardan olsun, isterse eti yenen ve yenmeyen hayvanların doğurduğu olsun.
  • Keza ihramlı, kendisi için avlananı, işaret ettiği, gösterdiği, boğazlanmasına yardım ettiği av etini de yiyemez. Mesela; Kesilirken tutarsa, emanet bıçak verir ise, yerini gösterir ise.
  • Şayet ihramlı iken, bu avlanma işini yapar ise, avlanan cinsten bir tane ceza olarak kefaret ödemesi gerekir.
  • İhramlı iken avladığı deve kuşu ise, onun için bir deve kurbanı lâzım gelir.
  • Vahşî eşek avlamış ise, bir sığır kurban etmesi gerekir.
  • Yaban öküzü ve benzeri hayvanlardan avlamış ise, onun için bir sığır kurbanı lâzım gelir.
  • Bir geyik, tilki, avlamış ise, onun için bir keçi kurban etmesi icap eder.
  • Sırtlan avlayan bir koç kurban eder.
  • Tavşan avlayan, bir dişi oğlak kurban eder.
  • Arap tavşanı avlayan kimse, dört aylık bir dişi oğlak kurban eder.
  • Büyük keler avlayan kimse, bir oğlak kurban eder.
  • Avlanan şeylerin büyüğüne büyük, küçüğüne de küçük kurban kesilir. Yani; Avlanan şeyin benzeri sıfatında bir kurban kesmek gere­kir.
  • Avlanan şey güvercin olur ise, her biri için bir koyun kurban edilir.
  • Avlanıp öldürülen hayvanın misli ve benzeri yok ise, onun değe­ri nakit olarak sadaka verilir. Onun kıymetini takdir için de iki ada­letli Müslüman’ın görüşü alınır.
  • İhramlı kimsenin, ehlî hayvanı boğazlaması ve onun etinden ye­mesi caizdir.
  • Yine ihramlı için; yılan, akrep, kuduz köpek, yırtıcı hayvan, (as­lan) kaplan, kurt, pars, fare, alacakarga, dölengeç kuşu, doğan kuşu, çeşitlerini; arı, sivrisinek, pire, kene, kertenkele, karasinek ve bun­lardan başka yer haşerelerini (zararlı ise) öldürebilir.
  • Eziyet verir duruma gelmiş ise, karınca da öldürülebilir. Keza bit ve bit sirkesi de eziyetli durumda ise, öldürülür. Ama bir rivayete göre. Bir rivayete göre de bunları öldürenin sadaka vermesi gerek. Ama ne mümkün ise.
  • Harem-i Şerif avları korunmalıdır. Şayet Harem-i Şerifte avla­ma yapılır da biri öldürülür ise, bunun hükmü; Yukarıda anlatılan avlar için verilen hükümdür.
  • Harem-i Şerifin ağaçları kesilmez ve sökülmez. Şayet böyle bir şey yapılır ise, büyük ağaçlara bir sığır, küçük ağaçlara da bir koyun kurban edilir.
  • Medine-i Münevvere dâhilinde de avlanmamak ve oranın ağaç­larım kesmemek gerekir. İhramlıya bunları yapmak haramdır.

Ancak, Medine-i Münevvere’de; avlanan veya ağaç kesen kimse­nin cezası onun üstündeki elbisenin soyulmasıdır. Bunun elbisesi, o işleri yaptıktan sonra soyan kimseye helâldir.

3. FASIL - MEKKE-İ MÜKERREME'DE YAPILACAK İŞLER

Durum müsait olursa, Mekke-i Mükerreme’ye arafeden birkaç gün önce girmelidir.

Mekke-i Mükerreme’ye girmeden evvel tam bir boy abdesti al­malıdır.

Mekke-i Mükerreme’ye oranın en yüksek tarafından girmelidir.

Mescid-i Haram’a ulaştığı zaman, Beni şeybe kapısından içeri girmelidir.

Kâbe-i Muazzama’yı görür görmez, elini açıp şu duayı okumalıdır;

- “Allah’ım, selâm sensin, selâm sendedir. Rabbimiz, bizi İslâm’la yaşat.

Allah’ım, bu beytin büyüklüğünü, şerefini, keremini, heybetini ve iyiliğini artır. Buraya hac ve umre için gelenin, tazim edenin bü­yüklüğünü ve şerefini artır. Keremini ve kıymetini çoğalt.

Allah’a çokça hamd olsun; şanına nasıl lâyıksa öyle. Keremine, izzetine, celâline nasıl yaraşırsa öyle.

Beni bu beyte ulaştıran, buna beni lâyık gören Allah’a hamd ol­sun.

Herhâlde Allah’a hamd olsun.

Allah’ım, beytini hacca bizi davet ettin; bunun için sana geldik.

Allah’ım, beni kabul buyur; beni affet, her işimi iyileştir.

Senden başka ilâh yoktur.”

Son cümleyi okurken, sesini yükseltir.

Daha sonra kudüm tavafı yapar.

İHRAM GİYMEK ŞEKLİ

Üst kısma örttüğü örtüye anlatılacak şekilde sarınır;

İhramı sağ koltuğu altından çıkarır; sol omzuna atar. Sağ om­zunu açık bırakıp, sol omzunu kapatır.

TAVAF

Bundan sonra, Hacer-ül Esved’e doğru gider; oraya elini sürer, imkân bulursa öper. Şayet öpemez ise, elini oraya sürer; sonra kendi elinin içini öper.

Şayet izdihamdan dolayı elini süremez ise, uzaktan el sürer gi­bi işaret eder. Şu duayı da okur;

-Bismillah Allah-û Ekber. Allah’ım, sana iman ettim, kitabını doğruladım. Sana verdiğim sözü tuttum, Peygamberin Muhammed’in (s.a.v) sünnetine uydum.

Bundan sonra, kendi sağ tarafından başlayıp tavaf eder.

TAVAFIN ŞEKLİ ŞÖYLEDİR

Kâbe-i Muazzama’nın kapısına döner gelir. Oradan da süratle Kâbe-i Muazzama’nın oluğu bulunan Hacer’e kadar gider.

Burada sürat şu manayadır; Adımlarını, birbirine yakın atmak. Bu şekilde Rüknü Yemanî’ye ulaşır. Burada elini sürer; ama öpmez.

Hacer-ül Esved’e dönüp geldiği zaman, bunu bir şavt (tavaf) sa­yar.

Bundan sonra, ikinci ve üçüncü kere şu duaları okuyarak tavaf eder;

-Allah’ım, bunu makbul hac eyle. Makbul amel kıl. Günahlara bağışlanma sebebi eyle.

Bundan sonraki dört tavafında adımlarını yavaşlatır. Adımları­nı birbirine yaklaştırıp daha sakin sürdürür.

Bu esnada şu duayı okur;

-Rabbim, bağışla, merhamet eyle. Benden bildiğin şeyleri affet. En Aziz en Kerim sensin.

-Allah’ım, bize dünyada iyilik ver; ahirette iyilik ver. Bizi ce­hennem azabından koru.

Daha sonra, dünyaya ve ahirete dair ne muradı varsa, onu için dua eder.

HAC İÇİN NİYET

Hac için yapılacak niyet; bütün maddi kirlerden temiz, edep yerleri kapalı ve abdestli hâlde yapılmalıdır. Bu manada, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

“Kâbe-i Muazzama’da yapılan tavaf namaz gibidir. An­cak Allah-û Teâlâ orada konuşmayı size mübah eyledi.”

Tavaf işi bittikten sonra, Makam-ı İbrahim Halil Aleyhiselâm’ın arka tarafında, kısadan iki rekât namaz kılar. Bu namazın birinci re­kâtında Fatiha’dan sonra Kâfirûn suresini, ikinci rekâtındaysa İhlâs suresini okur.

Bundan sonra tekrar Hacer-ül Esved’e gider elini sürer.

Sonra Safa kapısından çıkar; Safa’ya doğru yükselir. Kâbe’yi görmek mümkün olduğu kadar ilerler. Bu arada üç kere tekbir alır; sonra şu duayı okur,

- “Bizi buna kavuşturan Allah’a hamd olsun. Allah’tan başka ilâh yoktur. O birdir; ortağı yoktur.

Onun vaadi doğrudur; kuluna yardım etti. Tek olarak bütün grupları hezimete uğrattı. Allah’tan başka ilâh yoktur. Ancak ona iba­det ederiz. Kâfirler istemese de onun için dinde ihlâslıyız.”

Sonra Safa’dan iner. Anlatılan üstteki duayı iki üç kere okur.

Sonra yürüyerek gelir; Mescit’in yanına dikilen yeşile doğru ilerler. Onunla arasında altı zira’ kalır. Bundan sonra yürümesini sü­ratlendirir. Ta iki yeşil mile kadar. Bundan sonra yürümesini yavaş­latır; Merve’ye kadar gider onun üzerine çıkar. Safa üzerinde ne yap­tıysa, burada da aynını yapar.

Sonra oradan iner. Yürümeye başladığı yere gider; süratli git­mesi gereken yere geldiğinde de süratli gider. Ta, Safa’ya kadar de­vam ettirir.

Bundan sonrakileri de aynı şekilde yapar; yediyi tamamlar.

Böylelikle, işe Safa’dan başlar; Merve’de bitirir.

Tavaf işinde anlattığımız gibi, sa’yı yaparken de temiz olmak lâ­zımdır. Yani; Abdestli ve tertemiz olmak.

Bu sa’y işini bitirdikten sonra; yalnız umre için ihrama girmiş ise, kurbanını da göndermemiş ise, saçını tıraş eder veya kısaltır. Ya­pılması helâl işleri de yapar.

TERVİYE GÜNÜ (Arefe’den bir gün evvel)

Zilhicce ayının sekizinci günü olduğu zaman, Mekke-i Mükerreme’de ihrama girer; Mina’ya gider. Orada öğle, ikindi, akşam, yatsı na­mazlarını kılar ve orada geceler. Daha doğrusu sabah namazını kılar.

Güneş doğduğu zaman, diğer insanlarla beraber Arafat durağı­na gider.

Gün dönüp de öğlen olduğu zaman, imam hutbe okur. Bu hutbe­de imam şu hususları öğretir;

  1. Arafat’ta durmayı.
  2. Durak yerini ve vaktini.
  3. Arafat’tan dönüşlerini.
  4. Müzdelife’de namaz kılmalarını ve orada gecelemelerini.
  5. Şeytan taşlamayı.
  6. Kurban kesmeyi.
  7. Başı tıraş etmeyi.
  8. Kâbe-i Muazzama’yı tavaf işlerini.

İmamın anlattıklarını iyi duyup anlamak için mümkün olduğu kadar ona yakın durulur.

Daha sonra, imamla beraber öğlenle ikindi namazını birlikte kı­lar. Her iki namaz için, ayrı ayrı kamet okunur.

Daha sonra Cebel-i Rahmet’e ve Sahrat’a imama yakın olarak gider.

Orada Kıbleye doğru döner ve durur. Orada durduğu süre, Allah-û Teâlâ’ya çokça dua ve sena eder.

Orada yapacağı dua, çoğunlukla şu dua olmalıdır;

- “Allah’tan başka ilâh yoktur. O birdir; ortağı yoktur. Mülk onundur; hamd ona mahsustur.

Öldürür; diriltir ama o ölmez, diridir.

Hayır onun elindedir; o her şeye kadirdir.

Allah’ım, kalbime nur ver; gözüme nur ver, kulağıma nur ver. İşimi kolay eyle.”

İmamla beraber, vakfede durmayı kaçıran kimse; imam durak yerinden ayrıldıktan sonra, Kurban Bayramının ikinci gecesi ona ye­tişir. Bu kadarına yetişen kimse, vakfeye yetişmiş olur; aksi hâlde haccı kaçırmış olur.

Müzdelife yolunda imamla beraber gider ise sakin, vakarlı ve ağırbaşlı olmalıdır.

Müzdelife’ye ulaştıktan sonra, imamla beraber akşam ve yatsı namazını kılar, imamla cemaat olup namaz kılmayı kaçırır ise tek ba­şına kılar.

Sonra yükünü açar; orada geceler.

Müzdelife’den taş toplar. Yahut nereden bulursa oradan alır. Bunların yetmiş taş olmasını sayar. Bu taşların büyüklüğü nohut ve­ya fındık kadar olmalıdır; daha küçük ve daha büyük olmamalıdır.

Burada, mümkün ise gusül etmesi müstehaptır.

Sabah olduğunda ise, sabah namazını kılar. Ortalık aydınlan­madan sabah namazını kılmaya çalışır.

Bundan sonra Meş’ar-ı Haram’a gelir; orada vakfeye durur. Bu­rada, Allah’a hamd eder, sena eder, Kelime-i Tevhîd okur, tekbir geti­rir ve dua okur. En uygunu orada şu duayı okumasıdır;

- Allah’ım, Sen bizi burada durdurttun; orayı bize gösterdin. Biz de hidayet ettiğin gibi, zikrine durduk.

Bizi bağışla, bize merhamet eyle; bunu bize vaat etmiştin. Sö­zün gerçektir.

 Daha sonra şu ayet-i kerimeyi okur;

- “Arafat’tan ayrılıp Meş’ar-i Haram’a geldiğiniz zaman, orada Allah’ı zikredin. Allah size nasıl hidayet ettiyse, onu öy­le anın. Siz daha önce dalâlette idiniz.

Sonra insanların dağıldığı tarafa siz de dağılın. Allah’tan bağışlanmanızı dileyin. Allah Gafur Rahîm’dir.” (Bakara /198-99)

Gün doğup ortalık aydınlandıktan sonra, Mina’ya gider ve ora­da toplanma yerine koşar.

Mina Vadisine gittikten sonra, orada Akabe cemresini atar; bu yedi adet taştır. Her taşı attıkça tekbir okur. Taşı atarken, koltuk alt­ları görününceye kadar elini kaldırır. Resulullah (s.a.v) efendimizin böyle attığı anlatıldı.

  • Atacağı her taşın ilk defasında telbiye etmez.
  • Bu taş atışını gün doğduktan sonra ve öğlenden evvel yapar.
  • Teşrik günlerinde de öğlenden sonra taşını atar.
  • Taşını atıp bitirdikten sonra, eğer kurbanı yanında ise keser. Saçının tümünü de ya kısaltır yahut tıraş eder. Şayet kadın ise, sa­çından bir parmak kırpar.
  • Bundan sonra, Mekke-i Mükerreme’ye gider; orada gusül eder ve abdest alır. Ziyaret tavafını da, niyet tayin ederek yapar.
  • Sonra makamın arkasına geçip iki rekât namaz kılar.
  • Namazı kıldıktan sonra; isterse Safa ile Merve arasında sa’y eder. Zira sa’y vazifesi, Kudüm tavafında ondan düşmüştür.
  • Bundan sonra, ihramlı iken, kendisine haram şeylerin hepsi he­lâl olur. İhramdan evvel kendisine ne helâl ise, onlar artık kendisine helaldir.
  • Sonra Zemzem kuyusuna gider; oradan kana kana içer. İlk içiş­te şu duayı okur;

Bismillah.

- “Allah’ım, bu suyu bize faydalı kıl; bol rızık, doymak ve şifa eyle. Ama her dertten. Bununla kalbimi yıka, onu korkunla doldur.”

Bundan sonra Mina’ya gider, orada üç gece kalır.

Daha önce de anlattığımız gibi üç taşlamayı yapar. Her gün, yir­mi bir taş atar.

İlk taş atılacak yerden başlar ki, burası, taş atılacak yerlerin Mekke’ye en uzağıdır. Mescid-i Hayfe doğrudur. Bu ilk taş atılacak yeri soluna alır; yüzünü de Kıbleye çevirir.

Başkasının taşı kendisine isabet etmemesi için, ilk cemre yerin­den biraz öne geçer. Sonra, burada durur dua eder. Eğer imkânı var­sa, Bakara suresi uzunluğunda bir dua okur.

Bundan sonra, orta taş atma yerine gelir. Burayı da sağına alır; Kıbleye döner, önceki gibi dua eder.

Sonra sonuncu taş atma yerine gelir ki, burası;

-“Cemre-i Akabe.”

Olarak bilinir. Burayı da sağına alır.

Daha sonra vadiye iner. Orada Kıbleye döner; ama vakfe yap­maz.

Kalan ikinci ve üçüncü günlerde de aynısı yapar.

Eğer acelesi varsa, üçüncü gün taş atmaz. Beraberindeki taşla­rı oraya gömer; Mekke-i Mükerreme’ye doğru yola çıkar.

Ebtah’a gelir; orada öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını kı­lar. Orada bir miktar uyuduktan sonra, Mekke-i Mükerreme’ye girer. Orada ikamet edebilir. Dilerse Zahir ve Ebtah gibi yerlerde de ikamet edebilir.

Şayet Kâbe-i Muazzama’ya girmek isterse, oraya yalınayak gi­rer. Nafile olarak namaz kılar; sonra da Zemzem suyundan kana ka­na içer. Bu içişinde istediği şekilde dua eder. Allah’tan ilim, mağfiret, rıza ister.

Zira bu manada Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Zemzem suyu içilen niyete göredir.”

Kâbe-i Muazzama’ya dayanmayı ve ona bakmayı çoğaltmalıdır. Bazı haberlerde Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğu anla­tılmıştır;

“Kâbe-i Muazzama’ya bakmak ibadettir.”

Kâbe-i Muazzama’dan, yedi defa veda tavafı yapmadan çıkma­malıdır.

Daha sonra Rükn ile Bab arasında durur şu duayı okur;

“Allah’ım ben Senin kulunum, kulunun oğluyum, kadın kulu­nun oğluyum.

Yarattığın şeylerden emrime verdiğin üzerinde beni buraya ge­tirdin. Beni beldelerinde gezdirdin; ta nimetlerine ulaştırdın. Bana vazife olanı yapmamda yardım ettin. Eğer benden razı isen, rızanı ar­tır. Olmazsa, şu anda beytinden ayrılmadan bana ihsanını ver. Eğer iznin olursa, şimdi ayrılma animdir. Seni de beytini de bir şeye değiş­mem ne senden ne de beytinden ayrılırım.

Allah’ım, bedenime afiyet ver. Cismime sağlık ver. Dinimi koru. Gideceğim yeri güzel eyle. Beni hayatta bıraktığın süre, taatını bana nasip eyle.

Bana dünyanın ve ahiretin hayrını bir arada ver. Sen her şeye kadirsin.”

Bu duadan sonra, dünya ve ahiret için hayır dualarda buluna­bilirse iyidir.

Daha sonra, Resulullah (s.a.v) efendimize salâvat okur.

Artık Mekke-i Mükerreme’de ikamet etmez.

Şayet Mekke-i Mükerreme’de kalacak olursa, tavafı yeniler. Ta­vafı yenilemez ise, bir koç kurbanı keser.

4. FASIL - HAC İŞİNDE VAKİT DARALINCA

Hac vazifesinde, vakit daralacak olursa, ihram giyilecek sınırda ihramını da giyinmiş ise. Hacı adayı hemen Arafat’ta vakfeye dur­makla işe başlar. Sonra güneş battıktan sonra oradan gider; anlattı­ğımız gibi, Müzdelife’de geceler.

Daha sonra Mina’ya gider; taş atar.

Daha sonra da Mekke-i Mükerreme’ye gider; orada iki tavaf ya­par. Birinci tavaf ile kudüm (geliş) tavafına niyet eder. İkinci tavaf ile de ziyaret tavafına niyet eder.

Daha sonra, Safa ile Merve arasında sa’y eder.

Bunları yaptıktan sonra, her şey kendisine helâl olur.

Bundan sonra, Mina’ya üç gün için atılacak taşları atmaya gider. Bütün bunları yaptıktan sonra da anlattığımız işleri tamamlar.

5. FASIL - UMRE

Umrenin yapılma şekli aşağıda anlatıldığı gibidir.

Umre yapacak kimse, önce yıkanır; temizlenir, boy abdesti alır ve koku sürünür.

İki rekât namaz kılar.

Namazını kıldıktan sonra, daha önce anlatılan ihram giyme sınırlarında ihrama girer.

Yedi kere, Kâbe-i Muazzama’yı usulüne göre tavaf eder.

Safa ile Merve arasında sa’y eder.

Bu işleri tamamladıktan sonra, saçını ya tıraş eder yahut kısaltır.

Kurban göndermemişse, ihramdan çıkar.

Şayet umre yapacak kimse, Mekke-i Mükerreme’de ise Tenim’e gider. Orada ihrama girdikten sonra, anlatılan işleri yapar.

6. FASIL - HACCIN RÜKÜNLERİ - VACİPLERİ - SÜNNETLERİ 


Haccın Cinsî Birleşme İle Batıl Olması.

Hac ibadeti ancak cinsî birleşme ile batıl olur. Bu birleşme ister kadının tenasül yerinden isterse başka türlü. Ama inzal şarttır.

HACCIN RÜKÜNLERİ

  1. İhrama girmek.
  2. Arafat’ta vakfeye durmak.
  3. Ziyaret tavafı.
  4. Safa ile Merve arasındaki sa’y.

Şayh’ten gelen rivayete göre, haccın rüknü ikidir;

  1. Arafat’ta vakfe.
  2. Kâbe-i Muazzama’yı tavaf.

Ancak, sağlamı birinci rivayettir.

Her kim, anlatılan rükünlerden birini terk eder ise onun haccı noksan olur ki, tamamlanması gerekir. Ya aynı sene yerine getirilir yahut gelecek sene. Ama ihramlı olaraktan.

Böyle bir noksan, kurban kesmekle giderilmez.

HACCIN VACİPLERİ

  1. Haccın vacipleri beştir;
  2. Gece yatısından sonraya kadar Müzdelife’de gecelemek.
  3. Mina’da gecelemek.
  4. Taş atılacak yerlerde taş atmak.
  5. Tıraş olmak.
  6. Veda tavafı yapmak.

Bunların biri terk edildiği takdirde, kurban kesmekle yerine ge­lir. Bu kesilecek kurban da koçtur. Tıpkı; Namaz vacipleri terk edilin­ce, sehiv secdesi ile yerine geleceği gibi.

HACCIN SÜNNETLERİ

Haccın sünnetleri on beş tanedir;

  1. İhrama girmek, Mekke-i Mükerreme’ye girmek, Arafat’ta vakfeye durmak, Müzdelife’de gecelemek, Mina’da kalındığı günlerde taş atmak, ziyaret ve veda tavafları için gusül etmek. Yani; Boy ab­desti almak.
  2. Kudüm tavafı.
  3. Sa’y esnasında, yeri geldikçe kahramancasına omuzlarını sallayaraktan yürümek.
  4. İhramın bir ucunu sağ koltuğu altından çıkarıp sol omzuna atmak; sağ omuzu da açık bırakmak. Yani; Tavaf esnasında ve sa’y sı­rasında. .
  5. İki rükne el sürmek.
  6. Aynı yerleri öpmek.
  7. Safa’nın ve Merve’nin yükseğine çıkmak.
  8. Mina’da üç gün gecelemek.
  9. Meş’ar-ı Haram’da vukuf.
  10. Taş atılacak üç yerde vukuf.
  11. Hutbe
  12. Zikirler
  13. Yeri geldiği zaman, sa’yı şiddetlendirmek,
  14. Normali yürünecek yerlerde normal yürümek,
  15. İki rekât tavaf namazı kılmak.

Bu yapılması gereken işleri yapmayan bir kimse, en faziletli bir işi terk etmiş olur o kadar. Kendisine bu en faziletli işi kaçırmaktan başka bir şey lâzım gelmez.

7. FASIL - UMRE VE RÜKÜNLERİ

Umre yapmanın rüknü üçtür;

  1. İhram giymek.
  2. Kâbe-i Muazzama’yı tavaf etmek.
  3. Safa ile Merve arasında sa’y etmek.

Umrenin vacibi bir tanedir; Tıraş olmak.

Umrenin sünnetleri ise şunlardır;

  1. İhram giyerken gusül edip boy abdesti almak.
  2. Yeri geldikçe okunacak dualar.
  3. Tavaf esnasında meşru zikirler.
  4. Sa’y.

Bunların terkine dair hükmü, hac bahsinde anlattık.

8. FASIL - Medine-i Münevvere’ye Gidip Resulullah (S.A.V) Efendimizi Ziyaret Etmek.

Hacca giden kimseye, Cenab-ı Hak afiyet ihsan eder de Medine- i Münevvere’ye giderse Resulullah (s.a.v) efendimizin mescidine git­mesi müstehap olur.

Mescide girerken şu duayı okumalıdır;

- “Allah’ım, efendimiz Muhammed’e ve efendimiz Muhammed’in âline salât eyle. Bana rahmet kapılarını aç; azap kapılarını bana kapa.

Alemlerin Rabbi Allah a hamd olsun.”

Daha sonra, Resulullah (s.a.v) efendimizin mübarek kabrine gi­der. Kıble ile kabir arasına gelir; tam karşısında durur.

Kıblenin duvarı arkasına, Resulullah (s.a.v) efendimizin müba­rek kabri de tam yüzüne karşı gelir.

Minber de solunda kalır.

Minbere doğru eğik bir şekilde durur ve şöyle okur;

- “Selâm sana ey Peygamber. Keza Allah’ın rahmeti ve bereket­leri de.

Allah’ım, Muhammed’e salât eyle. Muhammed’in âline de salât eyle. Tıpkı; İbrahim’e salât eylediğin gibi.

Sen Hamid’sin, Mecid’sin.

Allah’ım, efendimiz Muhammed’e vesile, fazilet, yüksek derece, vaat ettiğin Makam-ı Mahmud’u ver.

Allah’ım, ruhlar arasında Muhammed’in ruhuna; cesetler ara­sında Muhammed’in cesedine salât eyle.

Nitekim risaletini tebliğ etti; ayetlerini okudu, emrini yerine ge­tirdi; yolunda cihat etti.

Sana tâatı emretti; sana masiyeti nehyetti.

Düşmanına düşman, dostuna da dost oldu; ta, bu dünyadan gö­çünceye kadar.

Allah’ım, sen kitabında Peygamberine şöyle buyurdun;

“Onlar kendilerini zulüm ettiklerinde istiğfar ederek sa­na gelmiş olsalardı; Resul de onların bağışlanmalarını isterdi. Bu durumda Allah’ı tövbeyi kabul buyuran merhametli bulur­lardı.” (Nisâ Sûresi / 64)

İşte ben, Peygamberine günahlarımdan tövbe ederek, bağışlan­mamı dileyerek geldim. Bağışlanmamı senden diliyorum; tıpkı Resu­lullah (s.a.v) efendimiz hayatta iken geleni bağışladığın gibi. Geldi, günahlarını ikrar etti; bunun üzerine Peygamberi ona dua etti, sen de bağışladın.

Allah’ım, Peygamberini aracı kılarak sana yöneliyorum; o Rah­met Peygamberidir.

Ey Allah’ın Resulü, seni vesile bilerek günahlarımı bağışlaması için Rabbime teveccüh ediyorum.

Allah’ım, onun hakkı için, beni bağışlamanı ve bana merhamet etmeni diliyorum.

Allah’ım, Muhammed’i şefaat edenlerin ilki eyle. En çok dileği yerine gelenlerden olsun. Evvellerin ve ahirlerin en fazla ikrama na­il olanı kıl.

Allah’ım, biz onu görmeden kendisine inandık. Onunla karşılaş­madan kendisini tasdik ettik. Onun gittiği yere bizi de götür; onun topluluğuna bizi de kat. Onun havzına bizi ulaştır; onun kadehleri ile bize kana kana, güzelce, doya doya içir ki, bir daha susamayalım.

Artık rüsvalık ve sözden dönmek olmasın. Dinden çıkıp bozul­mayalım. Şüpheye düşüp gazaba uğrayan sapıklardan da olmayalım.

Bizi, Resulullah (s.a.v) efendimizin şefaatine hak kazananlar­dan eyle.”

HAZRET-İ EBU BEKİR VE HAZRET-İ ÖMER’İN KABRİNİ ZİYARET

Bundan sonra sağ tarafa geçer; orada Hazret-i Ebu Bekir ile Hazret-i Ömer'in (r.a) mübarek kabirleri vardır. Onlara şöyle selâm verir;

-“Selâm size ey Allah’ın Resulünün arkadaşları. Keza Allah’ın rahmeti ve bereketleri de.

Selâm sana ey Ebu Bekir Sıddık. Selâm sana ey Ömer Faruk.

Allah’ım, her ikisini de peygamberlerinden yana ve İslâm’dan yana hayırla mükâfatlandır.

Allah’ım, bizi bağışla; bizden evvel imanla giden kardeşlerimizi de. İman eden kimselere karşı kalplerimize kin yerleştirme.

Sen Rauf sun Rahim’sin.”

Bundan sonra iki rekât namaz kılar ve oturur. Müstehap olan, bu namazı Ravza-ı Mutahhara’da kabirle minber arasında kılmasıdır.

İsterse, teberrüken minbere el sürebilir.

Küba mescidinde de namaz kılmak müstehap olur.

Şehitlerin kabirlerini ziyaret edebilirse, bunu da yapar.

Buralarda çokça dualar okumalıdır.

Medine-i Münevvere’den çıkmak istediği zaman, Resulullah (s.a.v) efendimizin mescidine gider ve kabre yaklaşır; Resulullah (s.a.v) efendimize selâm verir. Daha önce nasıl yaptıysa, bu kere de öyle yapar. Ona veda eder. Aynı şekilde, Resulullah (s.a.v) efendimi­zin iki arkadaşına da selâm verir. Sonra şöyle der;

-“Allah’ım, Peygamberin kabrini ziyaret için, bu bana bir son söz olmasın. Beni öldüreceğin zaman, onun sevgisi ve sünneti üzerine öl­dür.

Âmin! Ey merhametliler merhametlisi.”

Gunyetut Talibin'in İbadetler Fıkhı adlı ilk babın 6.kısmı olan "Ahlak ve Görgü Kuralları" adlı bölümü içerir.

Bu bölümde şu konular anlatılmaktadır:

1- Selamlaşmak
A) Selam  Vermenin Hükmü
B) Nasıl Selam Verilir ?
C) Kim Kime Selam  Verir ?
D) Kimlere Selam Verilmez ?
E) Tokalaşma ve Kucaklaşma
2- Büyükler İçin Ayağa Kalkmak
3- Aksırma
4- Esneme
5- Fıtrattan Olan Şeyle
rA) Bıyık Kesmek
B) Sakal Bırakmak
C) Koltuk Altı Kıllarını Almak Ak Saç ve Sakal Tellerini Yolmanın Hükmü
D) Tırnakları Kesmek
6- Saçları Tıraş Etmenin Hükmü
A) Kerahet Görüşünün Delilleri
B) Cevaz Görüşünün Delilleri- Saça İlişkin Diğer Hükümler;
A) Saçın Kısmen Kesilmesi
B) Ensenin Tıraş Edilmesi
C) Saçı Uzatma
kD) Yüzdeki Tüyleri Almanın Hükmü
8- Saçlara Siyah Kına Yakmak
9- Sürme Çekmek
10- Yağ Sürmek
11- Kişinin Yanında Taşıması Güzel Olan Yedi Şey
12- Mekruh Olan  Bazı Davranışlar
13- Birinin Evine Girerken İzin İstemek
14- Sağ ve Sol Elle Yapılacaklar
A) Sağ Elle Yapılacaklar
B) Sol Elle Yapılacaklar
15- Yeme ve İçme Adabı
A) Altın ve Gümüş Kapta Yemek Yemek
B) Eğlenceli Davetler
C) Oruç Açma Duası
16- Hamama Girmek
A) Çıplaklığın Yasaklığı
17- Yüzük Takınmak
20- Abdest Duaları
21- Giyinme Kuralları
A) Herkes İçin Haram Olan Giyinme
B) Bazı Mükellefler İçin Haram Olan Giyinme
C) Mekruh Olan Giyinme
D) Kaçınılması Güzel Olan Giyinme
E) Farz Olan Giyinme
F) Mendub Olan Giyinme
G) Giyinme İle İlgili Diğer Hükümler
22- Uyku Adabı
23- Evden Çıkarken Okunacak Dua
24 - Camiye Girme Adabı
25- Eve Girme Adabı

1. FASIL - SELÂMA DAİR

Selâm vermek sünnettir. Ancak, selâma karşılık vermek daha Önemlidir.

Selâm veren kimse, selâmın okunuş şeklinde serbesttir, isterse harf-i tarifli olarak;

Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtuhu. Diye söy­ler; isterse harf-i tarifsiz olarak;

Selâmün aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtuhu. Şeklinde bir selâm verir. Ama anlatılandan daha fazlasını söylemez.

Bu manada gelen bir hadis-i şerif vardır; bunu İmran b. Hüsayn anlatmaktadır;

Resulullah (s.a.v) efendimize bir Arap köylüsü geldi;

Esselâmü aleyküm.

Dedi; selâmına karşılık aldıktan sonra oturdu. Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“On sevap aldı.” Sonra bir başkası geldi;

Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtuhu. Diyerek selâm verdi; selâmının karşılığını aldıktan sonra oturdu. Resulullah (s.a.v) efendimiz bunun için de şöyle buyurdu;

“Otuz sevap kazandı.”

Selâm vermede sünnet olan;

Yürüyen kimsenin oturan kimseye; binekli olanın yürüyene ve oturana selâm vermesidir.

Toplu hâlde gidenlerden birinin selâm vermesi, diğerleri için de yeterli dir.

Keza toplu hâlde duranlardan birinin selâm alması, diğerlerine de yeter.

Hiçbir halde, müşrike ilk selâm veren olmamalıdır. Şayet müş­rik olan selâm verecek olursa, ona şu karşılığı verir;

-Ve aleyke. (Sana da.)

Ama bir Müslüman’a selâmının karşılığını verdiği zaman şöyle der;

Ve aleykümüsselâm. Şayet, verilen selâma karşılık olarak;

Ve rahmetullahi ve berakâtuhu. Cümlesini de ekler ise daha yerinde olur. Bir Müslüman, diğer Müslüman’a selâm verirken;

-Selâm. Derse, bunun karşılığını vermemeli; ona, böyle bir se­lâmın, Müslüman selâmı olmadığını anlatmalıdır. Zira o; Tam bir cümle değildir.

Kadınların da birbirlerine selâm vermeleri müstehaptır.

Ancak bir erkeğin, genç bir kadına selâm vermesi mekruh olup hoş bir şey değildir. Ama temiz yaşlı kadına selâm verilebilir.

Çocuklara selâm vermek de müstehaptır. Zira onlara selâm ver­mek, bir bakıma öğretmektir.

Bir meclisten kalkıp gidenin de orada kalanlara selâm vermesi müstehaptır. Tekrar aynı meclise dönüp geldiği zaman da selâm ve­rir.

İki cemaat veya iki kimse arasına kapı, duvar gibi bir hail gel­diğinde buluştukları zaman, yine selâmlaşmaları sünnettir.

Bir kimseye selâm verdikten sonra, ayrılıp tekrar karşılaştıkla­rında selâmlaşmaları müstehaptır.

Mâsiyyet işleri ile uğraşanlara selâm vermemelidir. Mesela; Sat­ranç, tavla oynayanlara, şarap içenlere, ceviz, kumar oynayanlara. Şayet onlar, kendisine selâm verirlerse, karşılık selâm verir.

Ancak, bir kimsenin kanaati ağır basarsa ki; Onların verdiği se­lâmı almayınca, onlar o işleri bırakırlar; o zaman selâmlarını almaz.

KÜS KALMAK

Bir kimse, Müslüman kardeşine üç günden fazla küs kalmama­lıdır. Meğerki bu küs kalacağı kimse, bidat ve dalâlet ehli bir sapık ise, bu gibilere küs kalmayı devam ettirmek müstehaptır.

Bir kimse, Müslüman kardeşine selâm vermek sureti ile küs ol­ma günahından kurtulmuş olur.

MÜSAFAHA

Bir Müslüman’ın, din kardeşi ile müsafaha etmesi müstehaptır.

Müsafaha ibrasında, din kardeşi elini çekmeden kendisi elini çekme­melidir. Şayet müsafaha başlayan kendisi ise...

ÖPÜŞMEK

Sarılır da birbirlerinin alnından veya elinden öperlerse, ama din kardeşliği ve uğur bereket için, caiz olur. Ancak, ağızdan öpmek mekruhtur.

2. FASIL -  AYAĞA KALKMAK

Şunlar için ayağa kalkılır;

  1. Adil bir imam. (Yani; Adaletli bir devlet başkanı.)
  2. Ana ve baba.
  3. Dinî yönden ileri derecede takva ehli.
  4. İnsanların ikramı bol olan biri.

Bu mananın aslı, şu hadis-i şerifte anlatılmıştır;

- Resulullah (s.a.v) efendimiz, Kurayza’nın durumu için, Saad’i elçi olarak yolladı.

Oradaki işi hallettikten sonra, beyaz bir eşek üzerinde döndü.

Onun bu gelişi üzerine Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyur­du.

  • “Efendiniz için ayağa kalkınız»”

EL ÖPMEK

Hazret-i Aişe (r.a) bu manada şöyle anlatmıştır;

Resulullah (s.a.v) efendimiz, Fatıma’nın (r.a) yanına vardığı zaman, Fatıma ayağa kalkar; elini tutar öper. Sonra Resulullah (s.a.v) efendimizi oturduğu yere oturturdu.

Hazret-i Fatıma da Resulullah (s.a.v) efendimizin huzuruna geldiği zaman; o da ayağa kalkar, elinden tutar ve öperdi. Sonra, ken­di oturduğu yere oturturdu.

Yine bu manadan olarak, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edildi;

“Bir cemaatin, ikrama lâyık olan biri geldiği zaman, ona ikram ediniz.”

Böyle etmenin başlıca sebebi; Kalplere sevgi ve bağlılık tohumu eker.

HEDİYE

Hayırlı ve salih kimselere de hediye vermek iyidir. Ama mâsiyyet ve fücur ehline böyle bir şey yapmak mekruhtur.

AKSIRMAK

Aksıran kimsenin yüzünü kapaması ve sesini alçaltması İslâmi edepler arasındadır. Ayrıca;

Elhamdülillahi Rabbil-âlemin. (Alemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.)

Diyerek, Aziz Celil Allah’a hamd etmelidir. Ancak, hamd eder­ken, yüksek sesle hamd etmelidir.

Ashap yolu ile gelen rivayette Resulullah (s.a.v) efendimiz şöy­le buyurmuştur;

“Bir kul;

Elhamdülillah. (Allah’a hamd olsun.) Dediği zaman, bir me­lek şöyle der;

Rabbil-âlemin. (Alemlerin Rabbine.) Şayet kul;

Elhamdülillahi Rabbil-âlemin. (Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.) Derse, melek onun için şöyle der;

Yerhamüke Rabbük. (Rabbin sana merhamet eylesin.)”

Aksıran kimse, sağa sola dönmemelidir.

Aksıran kimsenin hamd ettiğini duyan kimse şöyle demelidir;

Yerhamükellah. (Allah sana merhamet eylesin.) Bunun kar­şılığında, aksıran da şöyle demelidir;

Yehdiykümüllahü ve yuslihu baleküm. (Allah sana hida­yet eylesin, kalbini temizlesin.)

Şayet, aksıran kimse, kendisine hidayet dileyenlere;

Yağfirullahü leküm. (Allah sizi bağışlasın.) Diyecek olursa, yine caiz olur.

Bir kimse, üç kereden fazla aksırır ise, artık ona, üstte anlatı­lan rahmet ve hidayet dilenmez. Zira o ya yel almıştır ya da nezle ol­muştur.

Bu manada, Seleme b. Eva’ yolu ile gelen rivayette, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğu anlatılmıştır;

  • “Aksırana üç kere, üstte anlatıldığı gibi, rahmet ve hi­dayet dileği yapılır. Daha fazla aksırır ise, artık o, nezle ol­muştur.”

ESNEMEK

Esneyen kimse, ağzını eli ile veya eteği ile kapamalıdır.

Bu manada, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “Biriniz esnediği zaman ağzını kapasın. Çünkü esneme ile şeytan onun içine girer.”

Ebu Hureyre’den (r.a) gelen rivayete göre, Resulullah (s.a.v) (‘fendimiz şöyle buyurmuştur;

  • “Allah aksırmayı sever; esnemeyi iyi görmez, içinizden biri esneyecek olur ise, mümkün olduğu kadar gücü yeterse, esnemeyi geri çevirsin. Ama mutlaka esneyecek olursa;
  • Hah hah, diyerek ağzını açarak esnemesin. Böyle bir şey şeytandan gelir ki, esneyenin o hâline güler.”

Bir erkek, yaşlı kadın aksırınca, onun aksırmasına, erkeklere olduğu gibi, ona rahmet dileyerek karşılık verir. Ama genç güzel kadın için böyle bir şey yapması pek yakışık almaz.

Çocuk aksırdığı zaman şöyle demelidir;

-Senin için uğurlu olsun. Şöyle de diyebilir;

-Allah seni hayırla mükâfatlandırsın. Şöyle de diyebilir;

-Allah-û Teâlâ seni hayırlı bir kimse eylesin.

3. FASIL - YERİNE GETİRİLMESİ ÂDET OLAN İŞLER

İnsanın yaratılış tabiatında bulunan on haslet beyan edilecektir.

Anlatılan bu on hasletten beş tanesi baştadır. Beş tanesi ise, in­sanın cesedindedir.

Başta yapılması gereken beş haslet şunlardır;

  1. Ağza su verip temizlemek.
  2. Buruna su verip temizlemek.
  3. Misvak kullanmak. (Tıbbî sakıncası yok ise macunla diş fırçalamak.)
  4. Bıyıklan kısaltmak.
  5. Sakal bırakmak.

Bedende bulunan beş haslet ise şunlardır;

  1. Etek tıraşı olmak. "
  2. Koltuk altı kıllarını temizlemek.
  3. Tırnak kesmek.
  4. Su ile taharet olmak.
  5. Sünnet olmak.

BIYIĞI KISALTMAK

Bıyığın kısalmasındaki asıl emir, İbn-i Ömer (r.a) tarafından ri­vayet edilen şu hadis-i şeriftir;

“Bıyığınızı kısaltınız; sakalınızı salınız.”

Burada verilen emir şu manayadır; Bıyıklan makasla kesip kı­saltmak. Sakalı da salıp uzatmak.

Ancak, bıyıklarını ustura ile kesilip kısaltılması; mekruhtur. Bu manada, Abdullah b. Ömer (r.a) tarafından rivayet edilen hadis-i şe­rif şöyledir;

“Bıyığını tıraş eden, bizden değildir.”

Böyle bir şey yüz şeklini değiştirir. Yüzsuyunu giderir; güzelli­ğini alır. Kıl köklerinin kalıp gözükmesinde ise, güzellik vardır; cemal vardır.

Sahabe anlatıldığına göre; onlar, bıyıklarını makasla kırpar kı­sa Itırlardı. Sakalın olduğu gibi bırakılmasına;

İ’fa. Tabir edilir. Bu i’fa, uzatıp olduğu gibi bırakmaktır.

İ’fa. Tabirinin, ayet-i kerimede de (A’raf suresinin 95. ayeti olup, şu manayadır; “Nihayet çoğaldılar.”) çoğalıp uzatma manasında kullanıldığı olmuştur.  Şöyle anlatıldı;

Ebu Hureyre (r.a) sakalını avucu ile tutardı. Bir tutamdan ar­tan kısmı makasla kırpardı. Bu manada, Hazret-i Ömer (r.a) şöyle de­miştir;

“Sakalın bir tutamdan fazlasını kırpınız.”

4. FASIL - ETEK TIRAŞI, KOLTUK ALTI KILLARI VE TIRNAK KESMEK

Bu işin nasıl yapılacağı hakkında gelen bir rivayet, Enes b. Ma­lik tarafından şöyle anlatılmaktadır;

Resulullah (s.a.v) efendimiz, bize bir vakit tayin etmişti. Biz bu vakitleri geçirmezdik. Şöyle ki; Kırk günde bir defa bıyık kısaltma­sı, tırnak kesmesi, koltuk altı tüylerini almayı, etek tıraşı yapardık.

Arkadaşlarımızdan bazıları şöyle anlattı;

Üstteki kırk günlük rivayet, yolculuk hâlinde olan kimseler içindir. Kendi evinde ve memleketinde oturan bir kimse için; bu işle­rin yapılmasını yirmi günden fazla uzatmamalıdır. Yirmi günden faz­la uzatmak yerinde olmaz.

İmam-ı Ahmed’den, üstte anlatılan hadis-i şerif üzerine değişik görüşleri ileri sürülmüştür. Yani; Sahih olup olmadığı manasında. Ge­len bir rivayete göre; bu hadis-i şerifin sağlamlığını kabul etmemiş­tir. Bundan başka, orada tayin edilen vakti, bir delil olarak aldığı da olmuştur. Yani; Kırk günü geçirmemeyi.

Bu durumda, etek tıraşı olmak, müstehaptır. Bunu yapmak, ha­mam otu ile olacağı gibi; ustura ile de olabilir. Bu işi yapacak kimse, her iki hâlde de serbesttir.

İmam-ı Ahmed’den anlatıldığına göre; Kendisi hamam otu ile etek temizliğini yaparmış. Mansur b. Habib Sabit (r.a) şöyle anlattı;

Hazret-i Ebu Bekir, Resulullah (s.a.v) efendimizi tıraş etti.

Sonra, Resulullah (s.a.v) Efendimiz, kendi etek temizliğini eli ile hamam otu yapıp temizledi.

Enes’ten (r.a) gelen değişik bir rivayete göre; Resulullah (s.a.v) efendimiz, etek tıraşını ustura ile olmuştur; hamam otu hiç kullan­mamıştır. Tüyler uzadığı zaman, ustura ile tıraş etmiştir.

Üstteki rivayetten anlaşıldığına göre;

Bir kimse, edep yerleri (etek tıraşı) hariç; diğer kısımların tüy­lerini kendisi iyi alamıyorsa, bir başkasına aldırır. Ancak, etek tıraşı­nı bizzat kendi eli ile yapmalıdır.

Yani; Oyluk ve bacak tıraşını başkasına yaptırabilir.

Üstteki mananın aslı, Ümmü Seleme’den (r.a) gelen bir rivayet­tir ki, şöyle diyor;

Etek kısmına gelince, Resulullah (s.a.v) efendimiz o kısmın te­mizliğini kendi eli ile yapardı. Hamam otu kullanırdı.

Bazı lâfızlarda ise;

Kasık kısmına sıra geldiği zaman, artık sonrasını kendi eli ile yapardı. Yani; Hamam otu ile o kısımları temizlerdi.

İmam-ı Ahmed b. Hanbel bu yolu tutmuştur. Ebül Abbas Neseî şöyle demiştir;

Ebu Abdullah bize kendisi için hamam otu yaptırırdı. Ancak, kasıklarına gelince, orasını kendisi yapardı.

Üstteki mana sabit olunca; Kasık, baldır, bacak tüylerini hamam otu ile almak caiz olur. Ama ustura ile de caiz olur. Zira tüy alan şey­lerin en keskinleri arasında ustura da vardır. Tıpkı; Hamam otu gibi.

Üstte yapılan kıyası, Enes b. Malik tarafından yapılan rivayet de teyit etmektedir. Ki o, şöyle demiştir;

Resulullah (s.a.v) efendimiz, hiç hamam otu kullanmadı; tüyler uzadığı zaman tıraş ederdi. Burada şöyle bir şey denemez;

Ustura ile kazımak ve hamam otu kullanmak, yalnız kasık kıl­ları içindir.

Ümmü Seleme’nin rivayetinden böyle bir şey anlaşılmasın. Zira o şöyle demişti;

Resulullah (s.a.v) efendimizdeki tüylerin alınması, etek (ka­sık) kısmına gelince, bunu kendisi yapardı.

Bundan anlaşılıyor ki; Kasık kısmındaki tüyler hariç, diğer yer­lerin tüylerini başkasına aldırırdı. Bunun dışında kalan yerler ise, bacak kısımlarındaki tüyler olabilir.

Baldır bacak kıllarının alınmasında yasak emri de vardır. An­cak, bunun yorumu şudur; Kötü manada istekli erkeklere karşı ken­disini güzel göstermek, kadınlara benzeyip kadın tabiatlı olmak iste­nirse. Bu durumda, baldır bacak tüylerini almak yerinde olmaz.

Doğruyu en iyi bilen Allah’tır.

5. FASIL - AĞARAN SAÇLARI KOPARMAK

Ağaran saçlan koparmak mekruhtur. Bu manadaki rivayeti; Amr b. Şuayb, babası ve dedesi yolu ile şöyle anlatıyor;

Resulullah (s.a.v) efendimiz, ağaran saçın koparılmasını bize yasak etti ve şöyle buyurdu;

Bu, İslam’ın nurudur.”

Bir başka rivayette, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyur­duğu anlatılmıştır;

“Ağaran tüyleri koparmayınız. Hangi Müslüman İslâm dininde bir saç ağartırsa, bu ağaran saç, kıyamet günü kendi­sine nur olacaktır.”

Yahya’nın rivayetinde ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz, ağaran saç için şöyle buyurmuştur;

  • “Allah-û Teâlâ, ağaran her tüy için bir iyilik yazar; sahi­binden bir hatayı da siler.”

Müfessirlerden bazıları;

- “..Size çekindiren gelmişti..” (Fâtır Sûresi /37)

Mealine gelen ayet-i kerimedeki;

“Çekindiren.” (Fâtır Sûresi /37) lâfzı ağaran saçtır. Yani; ihtiyarlık. Ma­na böyle olunca, ölümden çekindiren ve onu hatırlatan nasıl koparı­lır?

Kaldı ki, ağaran saç; Şehvet duygularını, kötü lezzetleri, insa­nın gönlünden alır. Bütün bu kötülüklerden korur.

Bunları yaptıktan başka; Ahiret için derlenip toparlanmaya ve ebedî âlemi imar etmeye teşvik eder.

Ağaran saçını koparan kimse, anlatılanların dışında şu şu işle­ri de yapar;

Kadere karşı koyar; Allah-û Teâlâ’nın yaptığını kötü görür; Allah-û Teâlâ’nın hükmüne razı değildir.

Sonra, gençliği, tazeliği, dünyada baki kalmayı; yaşlanıp olgun­laşmaya tercih eder.

Yine o ak saçını koparan; Vakarı, kendisine saygı duyulmasını, İslâm kılığına girmeyi arzu etmez.

Bütün bunlardan başka, İbrahim Aleyhisselâmın şekline gir­meyi de istemez. Bazı kitaplarda şöyle anlatılmıştır;

İslâm dininde ilk saç ağartan, İbrahim (a.s) peygamberdir.

Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğu da rivayet edil­miştir;

“Allah, saçı ağarmışa azap etmekten hayâ eder.”

6. FASIL - TIRNAK KESMEK

Cuma günleri tırnak kesmek müstehaptır.

Tırnaklarım keserken, parmaklarda sırayı takip etmemeli; de­ğişik sırayla kesmelidir. Bu da müstehaptır. Resulullah (s.a.v) efendi­mizin bu hususta buyurduğu hadis-i şerif şöyledir;

  • “Bir kimse, değişik sırası ile tırnaklarını keser ise, göz ağrısı görmez.”

Babasından naklen, Ümid b. Abdurrahman da Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı;

“Bir kimse, cuma günü tırnağını keser ise, ondan hasta­lık çıkar; içine şifa girer.”

Tırnak kesme işindeki fazilet, daha ziyade perşembe günü ikin­diden sonra kesilmesi üzerinedir.

“Değişik sırası ile.” Cümlesindeki mana ise, şu demeye ge­lir;

Önce sağ elinden başlar ve şu sıraya göre keser; Küçük par­mak, orta parmak, başparmak, küçük parmak ile orta parmak ara­sında kalan parmak, işaret parmağı.

Sol elin tırnakları ise şöyle kesilir; Başparmak, orta parmak, küçük parmak, işaret parmağı, orta parmakla küçük parmak arasın­daki parmak.

Abdullah b. Batta, arkadaşlarımızdan böyle anlattılar. Allah on­lara rahmet eylesin.

Veki’in rivayet ettiğine göre, Hazret-i Aişe’ye Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

“Ya Aişe, tırnaklarını keseceğin zaman şöyle başla; Orta parmak, küçük parmak, baş parmak, küçük parmakla orta parmak arasındaki parmak, işaret parmağı, böyle etmek zen­ginlik getirir.”

Tırnakların bıçakla veya makasla kesilmesi müstehaptır. Dişle koparılması mekruhtur.

Tırnaklar kesildikten sonra, parmak uçlarını yıkamak müstehaptır. Kesilen tırnaklar da toprağa gömülmelidir.

Keza, baştan ve bedenden alınan tüyler de toprağa gömülmelidir.

Damardan ve baştan alman kanlar da toprağa gömülmelidir ki, bunları yapmak, müstehaptır.


7. FASIL TIRAŞ OLMAK

Hac ve umre dışında; bir de zorunluluk olmadan baştaki saçı (ustura ile) tıraş etmek mekruhtur. Bu durum, İmam-ı Ahmed’den ge­len iki rivayetin birine göredir. O da bu rivayetini, Ebu Musa (r.a) ve Ubeyd b. Umeyr (r.a) yolu ile gelen Resulullah (s.a.v) efendimizin şu hadis-i şerifine dayandırmaktadır;

“Saçını (ustura ile) tıraş eden bizden değildir.”

Darekutnî ise, Cabir (r.a) yolu gelen bir hadis-i şerifi şöyle an­latmaktadır;

“Hac ve umre dışında baştaki saç tıraşı yapılmaz.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz, haricileri kötülemiş ve onların alâ­meti olarak, başlarındaki saçlarını (ustura ile) kazıtmalarını anlat­mıştır. Hazret-i Ömer (r.a) Sabiğ’a şöyle demiştir;

Saçını (ustura ile) tıraş ettiğini görürsem; üstündeki gözlerin­de bulunan bağına vururum. İbn-i Abbas’ın (r.a) şöyle dediği rivayet edildi;

Şehirde saçlarını (ustura ile) kesen kimse, şeytan huyludur. Zi­ra saçı öyle kesmek; acemlere benzemektir. Hâlbuki bu manada, Re­sulullah (s.a.v) efendimizin şu emri vardır;

“Bir kimse, kendisini bir kavme benzetirse, o onlardan sayılır.”

Burada anlatılanlar, daha çok başın ustura ile kazıtılmasıdır. Bu işin mekruh olduğu tespit edildiğine göre; Saçı makasla kısaltmalıdır. Nitekim Ahmed b. Hanbel de böyle yapardı. Allah ondan razı olsun.

Bazen, makasla kökünden kısaltırdı; bazen de etrafını alırdı.

Bir başka rivayette ise, saçın ustura ile kazıtılıp tıraş edilmesi mekruh değildir. Bu manayı, Ebu Davud anlatmaktadır ki; Abdullah b. Ömer’in (r.a) şu rivayeti onun dayandığı noktadır;

Resulullah (s.a.v) efendimiz, Bilâl’i, Cafer’in çocuklarını çağır­ması için yolladı. Onlar geldikten sonra, kendilerine şöyle buyurdu;

  • “Bugünden sonra, kardeşime ağlamayınız.”

Daha sonra, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Kardeşimin çocuklarını bana çağırın.”

Bizi de getirtti. Tüylü kuş yavruları gibi idik.

Daha sonra şöyle buyurdu;

“Bana berberi çağırın.”

Berber geldikten sonra, emir verdi; ustura ile başımızı kazıttı.

Şöyle anlatıldı;

Resulullah (s.a.v) efendimiz, son günlerinde saçını berbere ka­zıttı. Ki o zaman saçları omuzlarına kadar geliyordu.

Hazret-i Ali (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin saçı için şöyle anlattı;

“Resulullah’ın (s.a.v) saçları kulak memelerine kadar iniyordu.”

Hülasa; insanlar, Asr-ı saadetten sonra, zaman zaman saçlarını ustura ile kazı fırlardı. Ama bunların yaptığını kötüleyen pek kimse de çıkmadı. Zira saç uzatıp bakımını yapmak zorlu iştir. Bu zorluktan dolayı, saçtan geçildi. Tıpkı; Baş edilemeyeceği için kedi ve yer böcek­leri artığından geçildiği gibi.

8. FASIL; Saçın Bir Kısmını Uzatıp Bir Kısmını Bırakmanın Yakışık Almayacağı Üzerinedir.

Baştaki saçın, bir kısmını kazıtıp bir kısmını bırakmak mek­ruhtur. Gelen bir rivayete göre; Resulullah (s.a.v) efendimiz böyle bir şeyi yasak etmiştir.

Sırf enseyi kazıtmak da mekruhtur. Ancak, kan aldırma işinde olabilir.

Resulullah (s.a.v) efendimiz, ense tarafı kazıtmayı Mecusî âdet­lerinden saymıştır.

İmam-ı Ahmed, kan aldırma (hacamet) zamanında, ensesini kazıtırdı. Zira bu gibi durumlarda zaruret vardır.

Baş üstünde saç toplamak, ayrıca sağa ve sola ayırmak sünnettir.

Rivayet edildiğine göre; Resulullah (s.a.v) efendimiz, saçlarını sağa sola ayırırdı; ashabına da böyle etmeleri için emir verirdi.

Üstteki rivayeti, otuza yakın sahabe yapmıştır ki; bunlar ara­sında, Ebu Ubeyde, Ammar ve İbn-i Mesud da vardır. Allah onlardan razı olsun.

9. FASIL;. KÂKÜL BIRAKMAK

Resulullah (s.a.v) efendimiz, erkekler için, kâkül bırakmayı ya­sak etmiştir. Ki bu alevi âdetleri arasında sayılır.

Ancak, böyle bir şey kadınlara mekruh değildir. Onlar, kâkül bı­rakabilirler.

Bu mana, Ebu Bekir Celâd’dan gelmektedir ki; arkadaşlarımı­zın rivayetine dayanarak, Hazret-i Ali’nin (r.a) erkeklere öyle bir şeyi iyi görmediğini anlatmıştır.

Velid b. Müslim şöyle anlattı;

- Ben, insanlara (sahabeye) kavuştum; onlar arasında bu şekil­de saç bırakan kimse yoktu.

YÜZDEN CIMBIZLA TÜY ALMAK

Yüzden cımbızla tüy almak hem kadınlar için hem de erkekler için mekruhtur. Bu manayı, Ebu Ubeyde anlattı.

Kadının, cam parçası, ustura ile alnından ve yüzünden çıkan tüyleri alması Resulullah’ın emri ile yasaktır.

Bazıları, bu manada şöyle dedi;

- Kadın, yalnız erkeği için, kendisini süsleyebilir ki; yüzünün tüylerine dair kocasının isteğini yerine getirir. Şayet şu korkular var­sa; Kadınından tiksinebilir, o yüzden başkası ile evlenebilir; işin sonu daha başka kötülüğe ve zararlara varabilir.

Anlatılan sebeplerden ötürü; kadın, yüzündeki tüyleri kocasının arzusuna uyarak alabilir. Bu, onun için caizdir. Tıpkı; Renkli elbise giymek, güzel kokular sürünmek, kocasını kendisine çekmek, onunla oynaşmak gibi.

Bütün bunlar kadın için caizdir.

Durum üstte anlatıldığı gibi olunca; Resulullah (s.a.v) efendimi­zin, yüzünden tüy alan kadınlara lânet okuması, kötülük kastı ile ko­casından başkaları için süslenenlere göredir, öyle ederler ki; Yabancı erkekleri kendilerine çeksinler ve onlarla zina etsinler.

En doğrusunu Allah bilir.


10. FASIL; SAÇI SİYAHA BOYAMAK

Bu manada gelen rivayeti, Hazret-i Hasarı (r.a) anlatmıştır. De­miştir ki;

Resulullah (s.a.v) efendimiz, ağaran beyaz saçlarını siyaha bo­yayan bir cemaat hakkında şöyle buyurdu;

“Allah, kıyamet günü onların yüzlerini karartacaktır.”

İbn-i Abbas (r.a) yolu ile gelen rivayette ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz onlar hakkında şöyle buyurmuştur;

“Onlar, cennetin kokusunu alamayacaklardır.”

Siyaha boyama üzerine, gelen rivayetler de vardır. Ki bu mana­da, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

“Saçınızı siyaha boyayınız. Böyle etmeniz, kadını alıştı­rır; düşmanı aldatır.”

Bu hadis-i şerif, savaş dolayısı ile harp hilesi için söylenmiş ol­duğu manasına yorulabilir. Yani; Savaş erleri içindir.

Kadının anlatılması ise, söz sırasında gelmiştir; yoksa niyete doğrudan doğruya kadın alınmamıştır.

11. FASIL; SAÇI KINA İLE BOYAMAK

Saçı siyaha boyamak mekruh olduğuna göre, en iyisi kına ile bo­yamaktır. Müstehap olan da kınaya kütüm tohumu karıştırıp boya­maktır.

İmam-ı Ahmed b. Hanbel, otuz üç yaşında iken, saçını kına ile boyamıştır. Allah rahmet eylesin. Bunun için amcası;

Acele ettin! deyince, İmam-ı Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir;

Bu, Resulullah (s.a.v) efendimizin sünnetidir.

Ebu Zerin (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir;

Ağaran saçın değiştirilmesinde en iyisi, kütüm tohumu ile kı­na karıştırıp boyamaktır.

Resulullah (s.a.v) efendimizin saçına, kına yakmasına gelince, bunun için değişik görüşler ileri sürülmüştür.

Enes’ten gelen bir rivayet şöyledir;

Resulullah (s.a.v) efendimizin ağaran saçı pek azdı. Ancak, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer Resulullah (s.a.v) efendimizden sonra, saçla­rını kına ve kütümle boyadılar.

Anlatıldığına göre; Ümmü Seleme (r.a) Resulullah (s.a.v) efendi­mizin kına ile boyalı saçını çıkarıp ashaba göstermiştir.

Bu rivayet ispat eder ki; Resulullah (s.a.v) efendimiz, saçını kı­na ile boyamıştır.

SARI OT (VERES) ve ZAFİRAN İLE SAÇ BOYAMAK

Bu yolda, İmam-ı Ahmed’den gelen açık rivayete göre, bunlarla saç boyamak caizdir. Allah rahmet eylesin.

Bu manada, Ebu Malik Eş’arî şöyle dedi;

Resulullah (s.a.v) efendimiz için yaptığımız kına, veres ve zafîran idi.

Üstte anlatılan manaya göre, saçı kına ile boyamak nasıl sün­net ise, sakalı da aynı şekilde kına ile boyamak sünnettir. Bu mana­da, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Ağaran saçlarınızı beyazlatınız; Yahudilere benzemeyi­niz.”

Ebu Zer (r.a) tarafından gelen bir hadis-i şerifte ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

“Ağaran saçların değiştirilmesi için kullanılan en hayır­lı şey kına ve kütümdür.”

Burada, ağaran baş tüyleri ile sakal tüyleri ayırt edilmeden an­latılmıştır. Şöyle anlatıldı;

Mekke’nin alındığı gün, Hazret-i Ebu Bekir, Babası Ebu Kahafe’yi alıp Resulullah (s.a.v) efendimizin huzuruna getirdi. Resulullah (s.a.v) efendimiz onun geldiğini görünce, şöyle buyurdu;

“Şayet bu yaşlı ihtiyar evinde kalsaydı; Ebu Bekir’in ha­tırı için onun yanına giderdik.”

Ebu Kahafe İslâm dinini kabul etti. O hâlinde saçı ve sakalı ak çiçek gibi bembeyazdı. Sonra, Resulullah (s.a.v) efendimiz ona şu em­ri verdi;

“Saçının ve sakalının rengini değiştiriniz; ama siyahtan da kaçınınız.”

Ak çiçek.

Bu hadis-i şerif de kesin olarak anlatıyor ki; Sakalın hükmü de saç hükmü gibidir. Keza, siyaha boyanması da yasak edilmiştir.

Yukarıda; ‘Ak çiçek’ diye anlatılan kelimenin Arapça aslına; ‘Seğame’ derler. Ebu Ubeyde bunu şöyle anlattı;

Seğame öyle bir bitkidir ki; çiçeği de verdiği meyvesi de pek be­yazdır. Ağaran saç beyazına benzer.

İbn-i Arabi ise, o bitkiyi şöyle anlatıyor;

Bembeyaz bir bitkidir. Kar gibidir.

12. FASIL; SÜRME ÇEKMEK

Müstehap olan, sürmelenmeyi tekli bitirmektir. Bunu da Enes’in (r.a) yaptığı bir rivayetten alıyoruz;

“Resulullah (s.a.v) efendimiz, sürmelenme işini tekli ya­pardı.”

Bu tekli sürme çekme işinde, din âlimleri değişik görüş ileri sür­düler. Enes b. Malik (r.a) şöyle anlatmıştır;

Resulullah (s.a.v) efendimiz sağ gözüne üç kere, sol gözüne de iki kere sürme çekerdi. İbn-i Abbas (r.a) yolu ile gelen rivayette, Re­sulullah (s.a.v) efendimizin; her iki gözüne de üçer kere sürme çekti­ği anlatılmıştır.

13. FASIL; KOKULU YAĞ SÜRÜNMEK

Yağ sürünmeyi, aralıklı yapmalıdır. Yani; Bir gün sürünmeli, bir gün sürünmemelidir. Bu manada, Ebu Hureyre’nin rivayeti şöyledir;

Resulullah (s.a.v) efendimiz, erkeğin her zaman süslenmesini yasak etti. Ancak gün aşırı yapmasını emretti.

Koku sürünme işinde, en faziletlisi ise, menekşe yağıdır. Ebu Hureyre (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı;

  • “Kokulu yağlar arasında, menekşe yağının üstünlüğü; diğer insanlar üzerine benim üstünlüğüm gibidir.”
14. FASIL - İNSANIN ÜZERİNDE BULUNMASI GEREKEN BAZI ŞEYLER

Bir kimse, yolculukta ve kendi memleketinde Allah-û Teâlâ’ya karşı takva sahibi ve ona güvenir olduktan sonra, şu yedi şeyi üzerin­den eksik etmemelidir.

  1. Temizlik yapılacak bir madde. (Sabun ve benzeri) Süslenmek için işe yarayan bir âlet. (Koku ve benzeri.)
  2. Sürmedanlık.
  3.  
  4. (Tıbbî sakıncası olmayan, diş fırçası ve macunu.)
  5. Ma­kas.
  6. Midra Midra; Başı yuvarlak, bir karıştan küçük ağaç parçasıdır. Araplar ve sofiye bununla kendilerine eziyet eden böcekleri ve benzeri şey­leri def ederler. Bedenlerinde kaşınacak yerleri onunla kaşırlar. Öldü­recekleri zararlı böcekleri onunla öldürürler. Her olur olmaz şeyde el­lerini kullanmazlar.

7- Yağdanlık. Yani; Kokulu yağ. (Esans ve benzeri.)

Bu manada, Hazret-i Aişe (r.a) yolu ile gelen rivayet şöyledir;

- Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir yolculukta olsun; bulunduğu yerde olsun anlatılanlardan hiçbirini eksik etmezdi.

15. FASIL - Mekruh Olan (sevimsiz) Bazı Huylar. MEKRUH OLAN (sevimsiz) BAZI ŞEYLER

  • Namazda iken; Islık çalmak, bir şeyle oynamak, (el çırpmak), parmak çıtlatmak mekruhtur.
  • Zikir meclisi semasında; Vecde gelenler için elbise yırtmak mek­ruhtur. Bu hususta, onunla sataşmaya da girmemelidir.
  • Yol üzerinde yemek yemek (her ne olursa olsun) mekruhtur.
  • Arkadaşlar arasında ayak uzatmak mekruhtur.
  • Oturma durumundan çıkacak şekilde bir yere yaslanmak mek­ruhtur. Zira böyle bir hareket, büyüklenme alâmetidir; yanında bulu­nan kimseleri küçük görmektir. Meğerki bir özür sebebi ile olsun.
  • Uzun elbise giymek mekruhtur. (Kadınlar için değil)
  • Sakız çiğnemek mekruhtur. Zira sakız çiğnemek düşüklüğü gös­terir. (Kadınlar için değil)
  • Ağzının her yanını açarak kahkaha ile gülmek mekruhtur.
  • Yeri gelmeden, yüksek sesle bağırmak veya konuşmak mekruhtur.
  • Yürümeler mutedil olmalıdır. Ne yorulup zahmet çekecek kadar süratli yürümeli; ne de kibirli hissini verdirecek kadar ağır gitmelidir.
  • Biri için ağlıyorsa, onun övgüsünü yaparak yüksek sesle ağla­mak mekruhtur.
  • Yüksek sesle ağlamak, meğerki Allah korkusundan ve geçmişte hoşa giderdiği zamanlarından duyduğu pişmanlık için olmalıdır. Ya­hut beklediği dereceye ulaşmadığına hasret çekip ağlamalıdır.
  • Herkesin yanında kir çıkarmak da mekruhtur. Ama her ne çeşi­di olursa olsun.
  • Kirli ve pis yerler sayılan tuvalet, hamam gibi yerlerde konuş­mak mekruhtur. Bu gibi yerlerde, ne selâm verilir; ne selâm alınır.
  • Herkesin yanında başını açmak mekruhtur. Yahut haram olma­yan kısımlardan her hangi bir yerini. Zira avret mahalli sayılan yerle­ri açmak haramdır. (Avret mahalli; Erkeklerde, göbek altından diz ka­pak altına kadardır. Kadınlarda, el yüz hariç, baştan tırnağa her yer)
  • Allah’ın zatından başka her ne şey için olursa olsun; yemin et­memelidir. Mesela; Anasının başına, babasının başına. Eğer bir ye­min edecek olursa, Allah adına yemin etsin; yoksa sussun. Resulullah (s.a.v) efendimizden gelen emirler bu yoldadır.

16. FASIL - İZİN İSTEMEK

Hemen herkese gerekir ki; Bir insanın kapısına gittiği zaman, önce ona selâm vermelidir. Yani;

Esselâmü aleyküm. (Size selâm) Dedikten sonra, şöyle diye;

Girebilir miyim?

Şöyle anlatıldı;

Beni âmir soyundan biri, Resulullah (s.a.v) efendimizin yanı­na geldi. Kendine göre şöyle izin istedi;

Geçebilir miyim? (Veya sığabilir miyim?)

Bunun üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz hizmetinde buluna­na şu emri verdi;

“Bunu çıkar; kendisine izin almayı bellet. Şöyle demesi­ni söyle;

Esselâmü aleyküm, girebilir miyim?”

O kimse, Resulullah (s.a.v) efendimizin bu talimatını duyunca;

Esselâmü aleyküm, girebilir miyim?

Diyerek izin istedi; Resulullah (s.a.v) efendimiz de onun içeri girmesine izin verdi.

İçeri girmek için izin istediği zaman; kapıya arkasını dönmemeli ve kapıdan da pek uzak durmamalıdır. Zira gelecek cevabı duyma­yabilir.

İzin istemeyi üç kere tekrarlar; şayet bir cevap gelmeyecek olur ise, ayrılır gider.

Bir cevap alamadığı takdirde, iyiye yormalıdır. Mesela;

Uzakta olduğundan beni duymadı yahut çok meşgul olduğun­dan sesimi işitmedi.

Demelidir.

Ancak, üç kereden fazla izin istemek de vardır.

Bu izin istemenin aslı, anlatacağımız hadis-i şerife dayanır. Ebu Said-i Hurrî (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı;

“İzin istemek üç keredir. Eğer izin verilir ise, içeri gi­rersin; aksi hâlde dönüp gidersin.”

Bu izin isteme işinde, hemen herkes aynıdır, ister nikâh düşme­yecek kadar anası, kardeşi olsun; isterse bir yabancı.

Resulullah (s.a.v) efendimize, bu izin işini bir kimse şöyle sordu;

“Anamın yanma girmek için de izin almam gerekir mi?”

Resulullah (s.a.v) efendimiz;

“Evet, gerekir!”

Buyurunca, o kimse şöyle dedi;

Ama ben, onunla aynı evde oturuyorum.

Resulullah (s.a.v) efendimiz, bu kere şöyle buyurdu;

“Ondan izin al.”

O kimse, bu kere şöyle dedi;

Ama ben, onun hizmetini görüyorum.

Bunun üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Ondan izin al; kendisini çıplak görmek ister misin?”

Ancak, kendi kadınının odasına yahut kendisi ile münasebeti helâl olan cariyesinin odasına izin almadan bir kimse girebilir. Zira çok kere bunlara açık rastlar ki, bunların vücutlarını görmek de ken­disine helâldir.

Ancak, kendi kadınının veya kendisine helâl cariyesinin odası­na veya evine izinsiz girmesine engel olmasa da kapı önünde yağını biraz oynatmalıdır. Ayakkabılarının sesini duyurmak dır. Ta ki; bu şe­kilde eve girdiği bilinsin. Böyle etmek müstehap olur. İmam-ı Ahmed’in tembihi bu yoldadır.

Evine giren kimse, hane halkına çokça selâm vermelidir.

Bu babta daha ayrıntılı bilgileri; eve girme bahsinde daha geniş anlatacağız inşallah.

Uzak bir yerden gelen kimse, gece vakti, evinin kapısını çalma­malıdır. Bu hususta, Resulullah (s.a.v) efendimizin yasak emri vardır. Bu işi, iki kişi yaptı; her ikisi de kadınlarının yanında hoşlanmaya­cakları şeye rastladılar.

Bir başkasının evine girmek için kendisine izin verilen kimse; Ev sahibinin gösterdiği yerden içeri girer. Onun gösterdiği yere de oturur. İsterse, Müslümanlara haraç vermek sureti ile aralarında ya­şayan azınlıktan birinin evi olsun.

Yemek üzerinde olan bir topluluğa rastlar ise, ondan bir şey ye­memelidir. Meğerki yemek sahibi, usulüne uygun bir şekilde gönlü hoş olarak candan gönülden onun da oturup yemesini istemelidir.

17. FASIL - Sağ Elle Yapılması Müstehap Olan İşlerle, Sol Elle Yapılması Müstehap Olan İşler.

Yenilecek şeylerin hemen hepsinin sağ elle yenilmesi müstehaptır. Keza içilecek şeyler de sağ elle içilmelidir.

Musafaha, (el sıkışmak) sağ elle yapılmalıdır.

Abdest almaya başlarken sağdan başlamalıdır.

Ayakkabı ve elbise giymeye sağdan başlamalıdır.

Uğur ve bereket umulan yerlerin hemen hepsine sağ ayakla gir­melidir. Mesela; Mescitlere, tekkelere, zaviyelere, türbelere.

Bir kimseye, berat, nişan, ferman (diploma) vermesi gerektiği zaman bunu da sağ elle vermelidir.

Sol ele gelince, kirli işler onunla yapılmalıdır. Kirler, sol elle çı­karılmalıdır. Mesela; Sümük çıkarmak, edep yerlerini temizlemek, burun silmek, pislikleri yıkamak.

Anlatılan tüm işleri, sol elle yapmalıdır. Ancak, sol eli kullan­makta bir mazeret var ise, o zaman sağ el kullanılır. Mesela; Çolak ol­ma veya kesilme gibi. Bu durumda, sağ elini kullanabilir.

TEK AYAKKABI İLE YÜRÜMEK

Tek ayakkabı ile yürümemelidir. Meğerki diğerini yararlı hâle getirmek için az yürümelidir. Mesela; Bağcığı veya kayışı kopan ayakkabısını tamire götürmek gibi.

Kendisinden üstün dereceli biri ile yürüdüğü zaman; onun sa­ğında yürümeli; nispeten onu önde görmelidir. Onu, namazda iken imamı gibi bilmelidir.

Şayet birlikte yürüdüğü kimse, kendisinden alt derecede biri ise, onu sağına alır; kendisi de onun solunda yürür. Denilmiştir ki;

Genellikle, sol tarafı, tükürük ve diğer kirli işler için boş bıra­kıp daima sağa doğru yürümek müstehaptır.

18. FASIL - YEMEYE İÇMEYE DAİR EDEPLER

Yemek yiyen için müstehaptır ki; Yemeğe başlarken, Allah’ın adını anıp;

Bismillah (Allah’ın adı ile başlarım) desin.

Yemeğini bitirdikten sonra da Allah’a hamd için;

Elhamdülillah (Allah’a hamd olsun) diye.

Keza, bir şey içerken de böyle etmelidir. Zira böyle etmesi, yedi­ğini daha uğurlu ve bereketli kılar. Şeytanı, kendisinden uzaklaştırır. Bu manada, ashaptan gelen rivayet vardır. Bir gün, Resulullah (s.a.v) efendimize şöyle sormuşlar;

Ya Resulullah, biz yiyoruz; fakat doymuyoruz! Bunun üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz onlara şöyle buyurmuştur;

Galiba siz, yemeklerinizi dağınık yiyorsunuz.” Sahabe;

Evet, öyle ya Resulullah. Deyince, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

“Yemeğinizin başında toplanınız. Sonra, Allah-û Teâlâ’nın adını anınız. Böyle ettiğiniz takdirde, yediğiniz yemek, si­zin için uğurlu ve bereketli olur.”

Cabir b. Abdullah tarafından gelen bir rivayette, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğu anlatıldı;

“Bir erkek, evine girdiği zaman, girerken Allah’ın adını anar ve keza yemek yerken de aynı şekilde yapar;

Bismillah. (Allah’ın adı ile) der ise, şeytan çocuklarına şöyle der; ‘Burada, sizin için ne yiyecek bir şey kaldı; ne de ya­tacak yer.’ Şayet o kimse, içeri girdiği zaman, besmele çekmez ise, şeytan şöyle der; ‘Yatacak yer buldunuz.’ Yemeğe başladı­ğı zaman da Allah’ın adını anıp besmele çekmez ise, o zaman şeytan çocuklarına şöyle der; ‘Hem yiyeceğe kavuştunuz; hem de yatacak yer buldunuz’.”

Cabir (r.a) bu hadis-i şerifi, Resulullah (s.a.v) efendimizden din­lediğini anlatmıştır. Huzeyfe (r.a) bir rivayette şöyle anlatmıştır;

Bir yemekte, Resulullah (s.a.v) efendimizle beraber idik. Hiçbirimiz, yemeğe elini uzatmadı; Resulullah (s.a.v) efendimizin başlamasını bekliyorduk.

Yemek de hazırdı.

Aniden, itişe kakışa bir Arap köylüsü geldi. Hemen gitti; elini yemeğe uzattı. Ama Resulullah (s.a.v) efendimiz, onun elini tuttu.

Aynı şekilde bir de kadın geldi. O da hemen yemeğe doğru ken­dini itti; gidip yemeğe elini uzattı. Ancak, Resulullah (s.a.v) efendi­miz, onun da elini tuttu; sonra şöyle buyurdu,

“Şeytan, Allah adı anılmayan yemeğe girer. O, bu Arap köylüsü ile geldi; onun elini tuttum. Daha sonra, bu kadınla geldi; onun da elinden tuttum. Nefsimi kudreti ile tutan hak­kı için; şeytanın eli, bunların eli ile elimdedir.”

Bir kimse, şayet, yemeğin başında;

Bismillah. (Allah’ın adı ile.) demeyi unutur ise, yemeğin ne­resinde aklına gelirse;

Bismillah! Evvelihi ve âhirihi (Evveline ve ahirine bismillah)

Demelidir. Hazret-i Aişe (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizden böyle anlatmıştır.

Yemeğe başlarken, biraz tuzdan tatmalı, yemeğin sonunda ise, yine tuz tadıp bitirmelidir. Bu, müstehaptır.

Yemek lokmasını sağ eli ile yemeli; mümkün olduğu kadar da lokmaları küçük almalıdır.

Yenen yemek güzel çiğnenmeli ve yutmayı da uzatmalıdır.

Yediği yemek tek çeşit ise, önünden yemelidir. Şayet yemekler çeşitli ise, elini yemek kabında gezdirmesinde bir mahzur yoktur.

Meyve ve sebze gibi şeylerde de hüküm aynıdır. Yani; Tek çeşit ise, önünden yemeli; değil ise, elini başka yana da uzatabilir.

Yemeğin üstünden ve ortasından yememeli; yemeğin kenarın­dan yemelidir.

Şayet yemekte tek başına ise, üç parmağı ile yemeli, sonra o parmaklarını yalamalıdır.

Yenilen ve içilen şeyin içine üflememeli ve su kabının içinde ne­fes almamalıdır.

Su içerken, nefesi kesilecek olursa, su kabını kendisinden uzak tutmalı; sonra yine kendisine getirmelidir. Yani; Nefeslendikten sonra.

Bir şey yerken ve içerken, bir yere dayanmamalıdır.

Ayakta yemek ve içmek caizdir. Bazıları da bunun mekruh ol­duğunu söylemişlerdir. Ancak, oturup yemek daha iyidir.

Meclisinde bulunanlara su dağıtacağı zaman, sağdan vermeye başlamalıdır.

Altın ve gümüş kaplarda bir şey yiyip içmek caiz değildir. Altın ve gümüş kaplı şeylerle de yememeli ve içmemelidir; şayet kaplama kısımları fazla ise, ondakileri alıp ekmek üzerine koymalı yahut baş­ka bir kaba boşaltmalıdır. Yani; Altın ve gümüş cinsinden olmayan başka bir kaba boşaltıp sonra yer.

Altın ve gümüş kapla yemek getirilmesini kabul etmemek de orada bulunanlara vaciptir.

Altın ve gümüşten yapılan buhurdanlıkların hükmü de aynıdır. Keza gülsuyu kaplarının hükmü de böyledir.

Bunların kullanıldığı mecliste oturmak haram olur. Onların bu yaptıklarını da kabul etmediğini, doğru olmadığını da söylemelidir. Aksi hâlde o meclisten kalkıp gitmelidir.

Onların bu altın gümüş kaplarda yaptıkları işin iyi olmadığını anlatırken yumuşak davranmalıdır. Mesela şöyle demelidir;

- Sevincinizin tamamlanması, şeriatın mubah ve helâl saydığı şeylerle bezenmenize bağlıdır; şeriatın haram ve sakıncalı saydığı şeylere değil, insanı masiyete çekecek şeylerde hayır yoktur; lezzet de yoktur. Allah sizleri rahmetine erdirsin; Resulullah (s.a.v) efendimi­zin şu hadis-i şerifini hatırlayın;

-“Bir kimse, altın ve gümüş kapla veya bunların karışımı bir kapla bir şey içerse, içinde cehennem ateşi parlamaya baş­lar.”

Bir lokmayı ağzına koyduktan sonra dışarı çıkarmamalıdır. Me­ğerki zor durumda kalmamış olsun. Mesela; içine sinmeyebilir, sıcak­lığından ağzı yanar.

Yemek üzerinde aksıracağı zaman ağzını kapamalıdır; hatta yü­zünü örtmelidir. Yemek içine bir şey sıçramaması için çok ihtiyatlı ol­malıdır.

Yemek yerken, başucunda duran biri var ise, onun oturmasına müsaade etmelidir. Şayet oturmak istemezse yahut hizmetçisi olur da kendisine su vermek için ayakta duruyor ise, yemeğin en güzel ye­rinden ona bir lokma verir.

Kapta kalan yemeği sıyırmak ve tabakta veya sofrada kalan ye­mek artıklarını toplamak müstehaptır.

Müstehap olur ki; Yemek sırasında şayet sıkıntılı durumları var ise, uygun gelen şekilde yemekteki kardeşlere güzel sözler söylemeli ve onlara tatlı hikâyeler anlatmalıdır.

Yerinde olur ki; Dünyalık adamları ile yemek yerken edepli dav­ranılmak; fakirlerle yemek yerken de onları kendisine tercih etmeli. Dostlarla da rahat ve açık gönüllü yemeli. Ulema ile yemek yerken de onlara uymalı; kendilerinden bir şeyler öğrenmeye çalışmalıdır.

Âmâ ile yemek yediği zaman, ona, yemeklerin yerlerini tarif et­melidir. Sonra görmez; iyi yemeği kaçırır.

EVLENME DAVETİ

Düğün yemeğine çağrıldığında gitmek müstehaptır. Eğer orada yemek isterse yer; istemediği takdirde dua okuyup döner. Bu mana­da, Cabir’den (r.a) gelen bir rivayet vardır. Resulullah (s.a.v) efendi­mizin şöyle buyurduğunu anlatmıştır;

- “Bir kimse, bir yere davet edilince gitmelidir, isterse orada bir şey yer; istemezse yemez.”

Abdullah b. Ömer, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurdu­ğunu anlatmıştır;

- “Bir kimse, bir yere davet edilir de gitmez ise, Allah’a ve Resulüne asi gelmiş olur.

Bir kimse de davetsiz olarak bir ziyafete girer ise, hırsız olarak girer; ayıplanmış olarak çıkar.”

Burada anlattığımız davete icabet, davette şeriata, akla uygun olmayan şeylerin bulunmaması şartına bağlıdır. Şayet gittiği davette; Davul, zurna, ud, ney, şerbuk, çengi, rübap, şarkıcı, tambur, Türklerin oyunu caras bulunur ise, orada oturmamalıdır. Zira bütün bunlar haram şeylerdir.

Ancak, nikâhta def çalmak caizdir. Ancak, kamışla söyleneni dinlemek ve oynamak mekruhtur. Nitekim bazı müfessirler;

- “İnsanlardan bazıları, oyuncak sözlere müşteri olurlar.” (Lokman Sûresi / 6) Mealine gelen ayet-i kerimeyi açık iken şöyle demişlerdir;

Burada, oyuncak sözlerden murâd, şarkı ve şiirdir. Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu;

“Söylenen nağmeli şarkılar, kalpte nifak çıkarır; tıpkı gelen sel suyunun yeşillik bitirdiği gibi.”

Şiblî’ye nağmeli şarkıların dinlenmesi soruldu;

Bu hak mıdır? Cevap olarak;

- Değildir. Deyince, tekrar sordular;

O hâlde nedir? Şöyle dedi;

Hak’tan sonra olacak şey, batıldan başka ne olabilir?

Uygunsuz manada söylenen şarkıların ve nağmelerin söylenme­sine kerahet sebebi olarak, sayılacak şu hususlar yeter delildir; Tabi­atın coşması, şehvetin depreşmesi, kadınlara meyil, nefsanî olan bâtıl işlere girmek, aklın baştan gitmesi, zıplayıp düşük seviyeye inmek.

Allah’a ve ahiret gününe inanan kimseler için en iyisi; en güzel ve en sağlam yol, Allah’ın zikri ile meşgul olmaktır.

SÜNNET DAVETİ

Sünnet daveti müstehap değildir. Çağırılan kimsenin de sünnet davetine gitmesi zorunlu değildir.

DÜĞÜNLERDE SAÇILAN ŞEYLER

Düğünlerde saçılan şeyleri toplamak mekruhtur. Zira böyle bir şey yağmacılığa benzer, insana düşüklük verir.

ZİYAFETLER

Düğünden başka davetlere gitmek, mekruhtur. Bilhassa, Resu­lullah (s.a.v) efendimizin vasfını ettiği cinsten bir ziyafet olursa. Şöy­le buyurmuştur;

“..Muhtaçlar çağırılmaz; zenginler çağırılır.”

Genellikle ilim, fazilet ehli olan kimseler yemeğe gitmekte ace­le etmemelidir. Bu işte, biraz ağırdan almalıdır. Zira yemek davetine acele ile gitmekte düşüklük, hırs vardır. Bilhassa, semtinin hâkimi durumunda ise, çok dikkatli olmalıdır.

OTLAKÇILIK

Denilmiştir ki;

Her kim, bir başkasının yemek kabına elini izinsiz uzatır ise, o zelil olur.

DAVETSİZ GİTMEK

Davetsiz olarak, bir başkasının davetine çağırılmadan gitmek, haramdır. Durumu böyle olan kimse; Çağırılan kimselerle çağırılmadan gider. Böyle bir şey; Hayâsızlık ve kapmaca sayılır. Bir manaya da hırsızlık.

Bu işte iki günah vardır. Şöyle ki;

  1. Çağırılmayan bir yemeği yemek.
  2. İzini alınmadan bir başkasının evine girmek. Onun sırlarını gözetmek ve orada hazır olanları sıkıştırmak.

Yemek sırasında, sofradakilerin yüzlerine sık sık bakmamalıdır. Zira böyle bir şey onları sıkar.

Yemek yerken, oradakileri tiksindirecek sözler de etmemelidir.

Yemek yiyenleri fazlaca güldürecek şeyler de anlatmamalıdır. Bunda, onları yemekten almak korkusu vardır. Yemek midelerine du­rabilir.

Keza yemek sırasında hüzün verici şeyler de söylememelidir. Böyle bir şey, onları yemekten soğutur.

EL YIKAMAK

Yemekten evvel ve yemekten sonra el yıkamak sünnettir. Bu manada, bazıları demiştir ki;

Yemekten evvel el yıkamak sünnet; yemekten sonra el yıka­mak müstehaptır.

SOĞAN, SARMISAK, PIRASA

Şu üç kötü kokulu yeşilliği yemek mekruhtur. Bunlar; Soğan, sarımsak ve pırasadır. Zira bunların kokulan kötüdür.

Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

“Bu kötü kokulu yeşilliği yiyenler namazgâhımıza gel­mesinler.”

Çokça yemek mekruhtur. Böyle bir şeyden midenin dolması ve çatlaması meydana gelir, insanı ağırlık basar. Bütün bunlar, korkulu şeylerdir. Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“İnsanoğlu, midesini doldurduğu kadar hiçbir kaba şer dolduramaz.”

Yemek sahibinden başkası, sofrada hazır olanlara yemek ikra­mında bulunmamalıdır. Meğerki; Ev sahibinin izni ile olsun. Zira kendisi bir başkasının malını mübâh olarak yemektedir. Ama bunu, başkasına vermeye yetkili değildir.

    Yenen şeyin ne zaman misafirin malı olacağı şanında din bilgin­leri değişik görüş ileri sürmüşlerdir. Bazıları demiştir ki;

  • Yenen şey, misafirin midesine girip eriyince, misafirin malı olur. Bazıları da şöyle demiştir;
  • Kendisinin malı olma diye bir şey olmaz. Esasen yediğini, ken­di malı gibi yer.

Bir kimseye yemek verildiği zaman; artık ondan yemek için izin alması gerekmez. Ama o beldede, yenecek şeyin o şekilde verilince yenmesi âdet hâlinde ise. Aksi hâlde, oranın geleneği ne ise, ona göre hareket eder. Bu durumda örf âdet bir izin olur.

Ağızdan bir şey çıkarıp tabağa koymak mekruh olur.

Yemek üzerinde iken, dişlerini kurcalamak mekruhtur.

Ekmeğe el silmemeli ve ekmeği hor görmemelidir.

Değişik yemekleri, birbirine karıştırmamalıdır. Zira böyle bir şeyden bazı kimselerin midesi bulanır; içi almaz. Kendisi öyle etmeyi istese de istemeyenleri düşünüp bırakmalıdır.

Yemeği kötülemek caiz değildir.

Yemek sahibi de yemeğini methedemez, keza yemeğine bir kıy­met de biçemez. Böyle bir şey, düşüklük alâmetidir.

Resulullah (s.a.v) efendimiz, anlatıldığına göre ne bir yemeği övmüştür ne bir yemeği kötülemiştir.

Yemekte bulunanlar ellerini yemekten çekmedikçe, ev sahibinin kendisi elini çekmemelidir. Meğerki onların kendisini hoş gördükleri­ni bilsin. Bu durumda bir sakınca yoktur.

El yıkama suyunun, bir leğen içinde toplanması müstehaptır. Bu manada gelen bir haberde şöyle buyrulmuştur;

“Dağınık olmayınız; Allah işlerinizi dağıtır.”

Rivayet edildiğine göre; Resulullah (s.a.v) efendimiz, el yıkama leğeni dolmadan kaldırılmasını nehyetmiştir.

Yemeği yapılan baklagillerden mercimek, fiğ ve benzeri şeylerin unu ile el yıkamamak, ancak kepekle el yıkanabilir.

İki hurmayı bir defada alıp yemek mekruhtur. Zira Resulullah (s.a.v) efendimizin bu manada yasağı vardır. Bu manada denilmiştir ki;

Bir kimse, tek başına yiyorsa yahut yemek sahibi ise, iki hur­mayı bir defada alıp yiyebilir. Misafir olan kimse, ev sahibini;

“Şöyle isterim, böyle isterim.” Şeklinde sözlerle, yemek hazır­lama işinde bir zorluğa sokmamalıdır. Önüne geleni yemeli; her han­gi bir tercihe gitmemelidir.

Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

“Ben ve ümmetimin muttaki olanları, zorlamadan uzak­tırlar.”

Şayet ev sahibi, misafirinden istediği hakkında bir talepte bulu­nur ise o zaman, misafir canının istediğini söyleyebilir.

HEDİYE

Verilen hedi­ye helâl yoldan gelmiş ise verilen hediyeyi geri çevirmek yerinde olmaz.  Ancak, o verilen hediyeye karşılık verme­ye de gayret etmelidir.

YEMEĞE DÜŞEN BÖCEKLER

Bir kimsenin yemeğine bir şey düşebilir. Bu düşen şey, şu iki şeyden biri olabilir;

  1. Akıcı kanı olan bir şeydir.
  2. Akıcı kanı olmayan kuru bir şeydir.

Balık dışında, akıcı kanı olan ve zehirli bir şey ise, onun düşme­si ile yemek pis olur. Yemek de sulu ise, onu yemek haram olur. Şayet yemek kuru ise, onun düştüğü yeri ve çevresini alır atar. Kalanı ye­nebilir.

Şayet o düşen şey, akıcı kanı olmayan bir şey ise, zehirli cinsten ise, onun düştüğü şeyi yemez. O düşen şeyin kendisi için değil; vere­ceği zarar dolayısı ile o yemeği yemek haram olur. Mesela; Yılan ve akrep düşmesi gibi.

Düşen şey sinek ise, iki kanadını birden yemeğe batırır, sonra çıkarır atar. İsterse, o sinek ölmüş olsun, yemek temizdir; yiyebilir.

Bu manada, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

“Birinizin kabına bir sinek düşer ise, onu iyice yemeğe batırın. Onun bir kanadında hastalık, diğer kanadında da şi­fa vardır. O, şifa kanadını daldırmaktan korunur; hastalıklı kanadını daldırır.”

SU İÇMEK

Suyu emerek (sorarak) içmeli; lak lak yutmamalıdır. İçilecek su­yu, kesik aralıklarla üç kerede bitirmelidir. Her keresinde durup ne­fes almalıdır. Ancak daha önce de anlatıldığı gibi, kap içinde nefes al­mamalıdır. Su içerken başında;

Bismillah. (Allah’ın adı ile) demeli; sonunda ise,

Elhamdülillah. (Allah’a hamd olsun) demelidir.

YEME-İÇME İŞİNDE HÜLASA

Yemek içmek işlerinde özet olarak edepleri için;

- On iki diyebiliriz. Bunların dördü farz, dördü sünnet, dördü de edeptir. Bunları sırası ile şöyle açabiliriz;

  1. Farzlar; Yenen şeyin nereden geldiğini bilmek, başında bes­mele okumak, olana razı olmak, nimete şükür etmek.
  2. Sünnetler; Yemekte sol ayak üzerine oturmak, üç parmakla yemek, parmakları yalamak, önünden yemek.
  3. Edepler; Lokmayı küçük küçük alıp iyice çiğnemek, sofrada­kilerin yüzüne pek bakmamak, sofraya ekmek serip üzerine yenecek­leri koymamak, bir yere dayanarak mide üstü yatıp yememek.

19. FASIL - İFTAR ZİYAFETİ

Bir kimse, bir başkasının evinde iftar ziyafetinde bulunuyor ise, sonunda şu duayı okumalıdır;

- Evinizde oruçlular iftar etsin; yemeğinizi iyiler yesin; üzerini­ze rahmet yağsın; size melekler gelsin.

Bizi yediren, içiren ve bizi Müslümanlardan eyleyen Allah’a hamd olsun. Bizi, sapıklıktan kurtardı; çoğu halkından faziletli kıldı.

Allah’ım, Muhammed ümmetinin açlarını doyur; çıplaklarını giydir; hastalarına afiyet ver; yitiklerini geri gönder; hane halkının dağınık işlerini bir araya getir; rızıklarını bereketli eyle.

Bizim buraya gelmemizi onlara bir uğur, bereket, çıkışımızı da onlar için bir mağfiret sebebi eyle.

Bize dünyada iyilik ver; ahirette iyilik ver; bizi cehennem aza­bından koru. Merhametine sığmıyoruz; ey merhametliler merhamet­lisi

20. FASIL - HAMAM ÜZERİNE GÖRÜŞLER

Hamam yapmak, almak, satmak, kiralamak mekruhtur. Ama tüm manası ile. Her ne suretle olursa olsun. Zira hamamda; insanla­rın edep yerlerini görmek vardır. Rivayet edildiğine göre Hazret-i Ali (r.a) şöyle demiştir;

- Hamam ne kadar kötü bir yerdir. Orada insanlar hayâdan so­yunur; orada Kur’ân okunmaz.

Hamama girmeye gelince, en uygunu oraya girmemektir. Me­ğerki ondan bir kurtuluş olmaya.

Bu manada, Abdullah b. Ömer’den (r.a) bir rivayet gelmiştir. An­latıldığına göre; Hamamı iyi saymazdı, onunla geçim temin etmeyi, il­letli sayardı.

Hasan ve İbn-i Sîrin’den anlatıldığına göre; Her ikisi de hama­ma gitmezlerdi. İmam-ı Ahmed’in oğlu Abdullah şöyle anlattı;

Babamın hamama gittiğini hiç görmedim.

Şayet bir kimse, işi düşer de hamama gitmek zorunda kalır ise, örtülü olarak hamama girmesi caiz olur. Kendisi örtünür; oradakile­rin edep yerlerine bakmaktan da kendisini korur.

Bir kimse, kendisi hamamın boş ve kimsenin olmadığı bir za­manda gitmek mümkün olursa, bunu yapmalıdır. Mesela; Gece vakti. Veya gündüzleri hiç kimsenin olmadığı bir zamanda. Böyle bir şey de sakınca yoktur; hamama gidebilir. İmam-ı Ahmed’e hamamdan sorul­duğu zaman, şöyle dedi;

Hamamda bulunanların hepsinde peştamal olduğunu biliyor­san, oraya gidebilirsin; aksi hâlde hamama gitme.

Hazret-i Aişe’nin (r.a) rivayetine göre, Resulullah (s.a.v) efendi­miz şöyle buyurmuştur;

“Hamam kötü bir yerdir. Öyle bir yerdir ki, orada kim­se örtünmez; suyu da temizlemez.” Hazret-i Aişe (r.a) devam etti;

‘Uhud dağı kadar altın verilse, hamama girmek, Aişe’yi sevin­dirmez.’ Cabir b. Abdullah’ın rivayetine göre, Resulullah (s.a.v) efen­dimiz şöyle buyurmuştur;

“Allah’a ve ahiret gününe inanan, hamama peştamalsız girmesin...”

Kadınların hamama girmelerine gelince, erkekler için koşulan şartlar onlar için de geçerlidir. Mesela; Bir özür icabı, hastalık, hayız ve nifas hâli gibi durumlarda hamama gidebilirler. İbn-i Ömer (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlatmıştır;

“Yakında Acem diyarını alacaksınız. Oralarda; Hamam adları ile bilinen birtakım evler bulursunuz. Erkekler oraya ancak peştamallı girmelidir. Hastalık ve nifas hâlleri hariç; kadınlarınızı oraya sokmayınız.”

Hamama girildiği zaman selâm verilmemelidir. Keza orada Kur’ân da okunmamalı.

Bu manada daha önce Hazret-i Ali’den (r.a) gelen bir rivayet an­latıldı. Allah ondan razı olsun.

21- FASIL; Her Zamân, Bilhassa Yıkanma Hâlinde Çıplak Olmamak.

Behz b. Hâkim’in dedesi tarafından gelen bir rivayeti, Ebu Davud anlattı. Behz b. Hâkim’in dedesi, Resulullah (s.a.v) efendimize şöyle sorar;

Avret mahallimiz olan edep yerlerimizi kimlere gösterelim; kimlere göstermeyelim? Resulullah (s.a.v) efendimiz de şöyle buyurur;

“Avret mahallin olan edep yerini, kadının ve sahibi ol­duğun cariyen hariç koru.” Tekrar sordum;

Ya Resulullah, insanlar hep bir arada olurlarsa durum nasıl olur? Şöyle buyurdu;

“Onlara bakmamaya gücün yeterse hiç bakma.” Tekrar sordum;

İçimizden biri, tek başına bir yerde olur ise? Şöyle buyurdu;

“İnsanlardan çok, Allah’tan utanmak yeridir.”

Ebu Davud, Ebu Said-i Hudrî yolu ile gelen bir rivayette, Resu­lullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı;

Erkek erkeğin edep yeri olan avret mahalline bakma­sın; kadın, kadının edep yeri olan avret mahalline bakmasın.

Erkek erkekle, bir elbise içine girmesin. Kadın kadınla bir elbise içine girmesin.”

Tenha bir yerde yıkanırken; kimse görmese de peştamalsız yı­kanmak mekruhtur.

Ata, Ya’lâ b. Ümeyye (r.a) yolu ile gelen bir rivayeti, Ebu Davud anlattı. Ya’lâ şöyle anlatıyor;

Resulullah (s.a.v) efendimiz birini gördü; peştamalsız yıkanı­yordu. Bunun üzerine gitti, minbere çıktı. Allah’a hamd ü senalar et­tikten sonra şöyle buyurdu;

“Allah örtülüdür. Örtünmeyi ve utanmayı sever. İçiniz­den biri yıkanacağı zaman örtünsün.”

Yıkanmak için, suyun içine girilmesi hâlinde de örtünmek gerek (Mesela; göl ve deniz gibi.) Zira suyun içinde de yaşayanlar vardır. Bu mana, Cabir’den (r.a) şu rivayete göredir;

Resulullah (s.a.v) efendimiz, suyun içine peştamalsız girmeyi yasak etmiştir. Hasan (r.a) şöyle dedi;

Suyun içinde yaşayanlar vardır; onlardan utanmak, en çok bi­ze yakışır.

22- FASIL; PEŞTAMALSİZ SUYA DALMAK

Gelen bir rivayette, İmam-ı Ahmed, bir kimsenin peştamalsız olarak suya dalmasında bir sakınca olmadığını anlatmıştır. Bunu mekruh saymamıştır. Kendisine şöyle soruldu;

-Bir kimse, bir ırmak kenarında bulunsa, orada başka kimse de bulunmasa, bu kimsenin peştamalsız olarak suya dalmasında bir sa­kınca var mıdır? Şöyle dedi;

-Ümit ederim. Bunun manası şudur; Bir sakınca yoktur.

Ama en uygunu, önceki rivayet olup peştamalsız olarak suya girmemelidir

23.FASIL; YÜZÜK TAKMAK VE MÜHÜR KULLANMAK

Ebu Davud (r.a) senetleri ile Enes b. Malik’e dayanarak şöyle dediğini anlatıyor;

  • Resulullah (s.a.v) efendimiz, bazı yabancılara mektup yazaca­ğı zaman kendisine şöyle anlatıldı;
  • Onlar, mühürsüz mektubu okumazlar. Bunun üzerine Resulul­lah (s.a.v) efendimiz bir yüzük taktı; üzerinde şu yazı vardı,
  • Muhammed’ün Resulullah. (Allah’ın elçisi Muhammed) Anla­tıldığına göre, Enes (r.a) şöyle demiştir;
  • Resulullah (s.a.v) efendimizin yüzüğü (mührü) gümüştendi; kaşı da ondandı. Enes’ten (r.a) gelen bir başka rivayette ise, şöyle an­latıldı;
  • Resulullah (s.a.v) efendimizin yüzüğü gümüştendi; kaşı ise, si­yah akik taşındandı.

         Ebu Davud ve Nafi yolu ile gelen bir rivayette, İbn-i Ömer (r.a) şöyle anlatmıştır;

  • Resulullah (s.a.v) efendimizin yüzüğü altındandı. Kaşı da avuç kısmına gelmişti. Onun üzerinde ise;
  • Muhammedün Resulullah. (Allah’ın elçisi Muhammed.) yazılı idi. Bunun üzerine, herkes altın yüzük kullanmaya başladı. Onların altın yüzük kullandıklarını görünce, altın yüzüğünü çıkardı; bir daha da takmadı. Bundan sonra, gümüş yüzük kullandı. Onun üzerinde;
  • Muhammedün Resulullah. (Allah’ın elçisi Muhammed) yazılı idi. Resulullah (s.a.v) efendimizden sonra bu yüzüğü, Hazret-i Ebu Bekir taktı. Hazret-i Ebu Bekir’den sonra da o yüzüğü Hazret-i Ömer taktı. Hazret-i Ömer’den sonra o yüzüğü Hazret-i Osman taktı.

Allah onlardan razı olsun.

24. FASIL; DEMİR VE PİRİNÇTEN YÜZÜK KULLANMAMAK

Demir ve pirinç gibi şeylerden yapılan yüzük kullanmak mek­ruhtur. Bu manada gelen rivayeti, Ebu Davud anlatmaktadır. Bu da Büreyde’nin babasından naklen anlattığıdır. Diyor ki;

  • Resulullah (s.a.v) efendimizin yanına biri geldi. Yüzüğü pirinç­tendi. Resulullah (s.a.v) efendimiz onu görünce, şöyle dedi;
  • “Neden ki, senden putların kokusunu alıyorum.”
  • O kimse, sonra, yine geldi, bu sefer demirden bir yüzük takmış­tı. Bu kere Resulullah (s.a.v) efendimiz onu görünce, şöyle dedi;
  • “Nedendir ki, sende cehennem ehlinin takısını görüyo­rum.”

Bunun üzerine, o kimse, taktığı demirden yüzüğünü de çıkarıp attı; sonra sordu,

  • Ya Resulullah, hangi madenden yüzük takayım? Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;
  • “Gümüşten olsun; ama ağırlığı bir miskalden fazla ol­masın

25. FASIL; YÜZÜĞÜN TAKILMAYACAĞI PARMAKLAR

Resulullah (s.a.v) efendimizden gelen rivayete göre; Orta ve işa­ret parmağına yüzük takmak mekruhtur.

Resulullah (s.a.v) efendimiz, Hazret-i Ali’nin (r.a) böyle taktığı yüzüğü yasak etmiştir.

26. FASIL; YÜZÜĞÜ SOL ELE TAKMAK

Yüzük sol ele takılmalı ve sol elin   küçük parmakla orta parmak arasında kalan parmağa takmalıdır.

Bu rivayet, Ebu Davud’dan gelmektedir. O da Nafî’ yolu ile ge­len rivayette, İbn-i Ömer'in (r.a) şöyle dediğini anlatmıştır;

Resulullah (s.a.v) efendimiz, yüzüğü sol eline takardı. Yüzü­ğün kaşını da avucunun içine getirirdi.

Yüzüğü, anlatıldığı gibi takmak, geçmişteki büyüklerin âdeti idi. Yüzüklerini öyle kullanırlardı. Zira bunun aksini yapmak, bidatçi fırkanın yaptığıdır.

Müstehap olan, eşyanın sağ elle alınıp sol yana konmasıdır. Kaldı ki, yüzüğü o şekilde kullanmakta, onu korumak vardır. Üzerin­de yazılan yazılar da bozulmadan o şekilde korunmuş olur.

Anlatıldığına göre, Hazret-i Ali (r.a) yüzüğü sağ eline takardı. Bu manaya göre; Her iki ele yüzük takmak da aynıdır. Ancak, sola takmak tercih edilir.

27. FASIL - TUVALETE GİRMEK VE ORADA TEMİZLİK

Tuvalete girmenin ve orada temizlik yapmanın da edepleri var­dır. Bunlara uyulması gerekir.

Bir kimse, tuvalete gireceği zaman, üzerinde Allah adı bulunan her ne var ise, onlan çıkarmalıdır. Mesela; Yüzük, hamail ve bunla­rın benzeri şeyler.

Tuvalete girerken, önce sol ayak içeri atılmalıdır.

İçeri gireceği anda şu duayı okumalıdır;

Pislikten, kötü kadınlardan, necis çirkef dergâhtan atılan şey­tandan Allah’a sığınırım.

Zira bu manada, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuş­tur;

  • “Bu gibi, yerlerde, şeytanlar hazır olurlar; insanoğluna zarar vermek isterler. Hanginiz oraya girecek olursa, şöyle dua etsin;
  • Habis, necis, çirkef dergâhtan atılan şeytandan Allah’a sığınırım.”

Tuvalete giren kimse, başı örtülü girmelidir. Kendisi kapalı du­rumda olmalıdır.

Yere oturmadan, eteğini açmamalıdır.

Tuvalete otururken, sol tarafına dayanmalıdır. Zira böyle bil şey içten çıkacak şeyi, daha kolay çıkarır.

O hâlinde iken, konuşmaz. Kendisine selâm veren olursa karşı­lığını vermez. Bir şey sorana da karşılık cevap vermez.

Şayet o hâlinde aksıracak olur ise, kalbinden Allah’a hamd et­melidir.

O hâlde, baş göğe doğru kaldırılmamak.

Kendisinden olsun, başkasından çıkan olsun; çıkan şey için gülmemelidir.

Tuvaletini yapacağı zaman, mümkün olduğu kadar insanlardan uzak bir yere gitmelidir.

Üzerine sidik sıçramaması için, bir yer hazırlamalıdır. Yeri kazmalı yahut yumuşak toprak bulmalı.

Edep yerini, hiç kimseye göstermemeye dikkat etmelidir.

Şayet sidik yapacağı yer sert ise yahut rüzgâr esmesi gibi bir durum var ise, yere yakın olarak işer.

Şayet açık sahrada tuvalete çıkacak ise, yüzünü ve arkasını kıb­leye döndürmemelidir. Doğu ile batıya doğru dönmelidir. Gelen ha­berler bu yoldadır. Keza güneşe ve aya dönük olaraktan idrarını yap­mamalıdır.

Bir deliğe, meyveli ve meyvesiz ağaç altına idrarını yapmamalı­dır. En azından, onların gölgesinde oturanların elbiseleri kirlenir. Meyveler o yere düşünce de pis olur.

Yol üzerine, suyoluna, duvar dibine idrarını yapılmamalıdır. Zi­ra bu gibi şeyleri yapanlar lanete hak kazanmışlardır; haber de bu yolda gelmiştir.

O hâlinde Kur’ân ile olsun, başka türlü olsun; Allah adını an­maz. Bu, Aziz Celil Allah’ın ismini temiz tutmak içindir.

Daha önce anlattığımız şekilde, Allah adını anmak ve şeytan­dan Allah’a sığınmaktan başka bir şey yapmaz.

İşi bittikten sonra şu duayı okur;

“Bana eziyet edeni götürüp afiyet veren Allah’a hamd olsun. Bağışlamana sığınırım.”

Bundan sonra, bulunduğu yerden kalkar; temiz bir yere geçer. Temizliğini ilk yerinde yapmaz. Zira orada eli pisliğe bulaşacağı gibi, düşen su kirlenip üstüne sıçrayabilir.

Burada dikkat etmesi gereken bir husus var. Şayet, çıkan şey normal olarak çıkmış ve kenarlara taşmamış ise yıkamadan önce ku­ru bir şeyle silmekle silmemek arasında serbesttir. Mesela; Taşla fa­lan. Bu durumda, kuru bir şeyle silmeden yıkayabilir.

Taşan pisliği bir şeyle almak gerekir ise, taşla almalıdır. Taşın sayısı da üç olmalıdır. Ama o taşlarla daha önce hiç kimsenin silinme­miş temiz taş olması gerekir.

Temizlik işine, önce ön edep yerinden başlar.

Silmeye başlamadan evvel, ön edep yerinin dip tarafından ya­vaş yavaş sıvamaya başlar. Sol eli ile bu işi üç kere yapar. Ara sıra da;

Öhö öhö.

Der. Böylece, içeride sidik var ise, iyice dışarı akar; içeride bir şey kalmaz.

Bu işin adı; İstibradır.

Bundan sonra ön edep yerini sol eline alır; sağ elindeki taşa doğ­ru uzatır. Silinen yerin kuruduğunu görünceye kadar siler. Bu işi üç kere ve üç taşla yapar. Şayet taş bulamaz ise, çanak, saksı, kiremit gi­bi şeylerle yapar. Bir bez parçası ile de olur. Hiçbirini bulamaz ise, yerden üç parça kesek alır, bu işini yapar.

Gerekirse, yere sürebileceği gibi; anlatılan şeylerin bulunma­ması hâlinde bir duvara da sürebilir. Bu işi devam ettirir; Ta silinen yerin kuru olduğunu görünceye kadar.

Anlatılan işleri yapıp bitirdikten sonra; ön edep yerinin temizli­ğini bitirmiş olur.

İçeride kalan sidiğin akmasını önleyecek şekilde, ön edep yerini tutup çekmemelidir. Zira bu durumda, idrar yolunda sidik kalabilir ki; abdest aldıktan sonra gelir. Bu durumda da abdesti bozulur.

Üstte anlatılan mana icabı olarak; o durumdaki kimse, birkaç adım yürümelidir. Yani; Ön temizliğe başlamadan. Hatta boğaz ayık­lar gibi, hafif hafif öksürmeli. Ta ki; idrar yolunda sidik kalıntısı var­sa çıksın.

Ön temizliği bitirdikten sonra, sıra arka yan temizliğine gelir. Şimdi onu anlatalım;

Önce taşı sol eline alır. Dışkının çıktığı yerin önünden başlar; arkaya doğru silerek çeker. Sonra, bu işi yaptığı taşı atar. Oradaki pislik alınmış olur.

Sonra ikinci bir taş alır; bu kere de arka yandan başlar, taşı ön tarafa doğru çeker. Bunu yaptıktan sonra, o taşı da atar.

Bundan sonra üçüncü bir taş alır; çıkış yerinin çevresinde gez­direrek siler.

Bu şekilde yapmak sureti ile o kısımlarda bulunan pislikler alınmış olur.

Anlatılan şekilde temizlenmez de son aldığı taşta bir bulaşık görür ise, tekrar taş alır. Öncekilerle birlikte beş taşa ulaştırır. Yine de temizlenmez ise, yedi veya dokuz taşa kadar anlatılan işlemi ya­par. İşin sonunu, ancak tek taşla bitirmeye bakmalıdır.

Bir veya iki taşla temizlenmiş olsa da onu üç taşa kadar çıkar­ması gerekir. Zira usul böyle gelmiştir.

Bu taşla temizlenmek işi, bir başka yoldan şöyle anlatılmıştır;

Taşı sol eline alır. Çıkış yerinin sağ tarafından ön kısmına ko­yar; arkaya doğru silerek çeker. Sonra oradan, sol tarafına getirir; oradan da çekmeye başlar. Ta başladığı yere kadar döndürüp getirir.

Bundan sonra, bir başka taş alır. Bununla da sol tarafından başlar; öbürü gibi sağdan döndürüp başladığı yere kadar getirir. Daha sonra bir taş daha alır; bununla da orta kısmını siler. Hulasa; Anlatılan her iki şekil de caizdir.

Şöyle anlatıldı;

Araplardan biri, ashaptan biri ile çekişme hâlinde idi. Sahabe­ye şöyle diyordu;

Abdest bozmanın usulünü tam bileceğini sanmıyorum. Bunun üzerine, sahabe şöyle dedi;

Evet, babanın başı için ben onu iyi bilirim.

O Arap bu kere şöyle dedi;      

O hâlde, onu bana anlat.

Sahabe şöyle anlattı;

Bellisiz bir yere giderim. Temizlenmek için taşı veya keseği ha­zırlarım. Tavşan otuna dönerim. Rüzgârı arkama alırım. Geyik gibi çömelirim. Deve kuşu gibi, oturağımı yerden yüksek tutarım.

28. FASIL - SU İLE TEMİZLENMEK. (Yani; İstinga)

Burada su ile istinca anlatılacaktır. Yani; Temizlik. Ki bu; Bü­yük ve küçük abdest bozulduktan sonra olacak iştir, önce, ön taraf için yapılan temizliği anlatalım.

Su ile yıkamaya geçmeden evvel, önce anlattıklarımızı yapmak gerek.

Yani; idrar yolunda kalan sidiğin tamamen çıkması için hafif öksürmek, idrar yolu damarını yavaş yavaş sıvamak, taşla silinmek gibi işleri bitirmek gerekir.

Bundan sonradır ki, su ile yıkamaya sıra gelir.

Su ile yıkayacağı zaman uzvunu sol eline alır; sağ eli ile de su döküp yıkamaya başlar.

Medine fakihleri, erkeğin ön edep kısmını sağıldıkça süt gelen memeye benzetmişlerdir. Erkek onu çektikçe bir şeyler gelir. Ancak, ona su değince ondan gelen kesilir.

Arka edep yerini yıkamaya gelince, o da sol elle yıkanır. Sağ el­le de su dökülür.

Suyu peş peşe dökmelidir. Delik kısmını da biraz gevşek tutma­lıdır. O yeri eli ile ciddi bir şekilde yıkamalıdır. Ta onun paklanıp te­mizlendiğine tam kanaat hâsıl edinceye kadar.

Gerek büyük abdest çıkan yerin iç kısmını, gerekse idrar çıkan kısmın içini yıkamak yoktur. Şeriatta, böyle şeyden geçilmiştir.

Sonra, yellenen kimse için, bir yıkama konusu yoktur.

Bu temizlik işinde, taş ve su kullanmayı bir arada yapmak fazi­let itibarı ile daha ileridir.

Şayet, yalnız taş kullanmakla kalırsa, bu da yeter. Ama her hâl û kârda su kullanmak yerinde bir iştir.

Denilmiştir ki;

Anlatılan temizlik işinde, su kullanılmaz ise, içe şüphe girer, şeytan vesvese verir.

Yine bu manadan olarak anlatılmıştır ki;

Şairlerden birtakımları su ile temizlenmezler.

Bu yüzden de onların hatırına kötü ve yaramaz sözler gelir. Böyle bir şey de kötülüklerden sayılır.

Pisliğin necasetin sonucu gelen sözlerden Allah’a sığınırız.

29. FASIL; YIKANMANIN GEREKLİ OLUŞU

Gerek önden çıkan sidik, gerekse arkadan çıkan pislik çıktıkla­rı yeri fazlaca taşınca, mutlaka su ile yıkamak gerekli olur; başka ol­maz.

Zira o pislikler, kolaylık tanınacak sınırı aşmıştır. Tıpkı bacağa, göğse isabet eden necaset hükmünü almıştır. Böyle bir şey ise, ancak su ile temizlenebilir.

30. FASIL; SİLİNECEK ŞEYLER

Büyük ve küçük abdest yapıldıktan sonra, taş gibi silinmek için kullanılacak şeyler kuru, pak ve temiz olmalıdır.

Yenen cinsten bir şey olmamalıdır. Hayvanların yediği cinsten de olmamalıdır.

Hayvan tersleri ve kemikle de silinmemelidir. Zira bunlar, cin tayfasının yiyecekleri arasındadır.

Kendisi ile temizlik yapılması zor olan şeylerle de silinmemeli­dir. Mesela; Cam, kara çamur, kaygan taş.

31. FASIL; YIKAMAYI GEREKTİREN ŞEYLER

Yellenmek hariç; önden ve arkadan çıkan her şey için, çıktığı ye­ri yıkamak gerek. Mesela; Kaka, kurt, taş, kan, irin, kığı.

Erkeğin ön edep yerinden ise, beş şey gelir ki, sırası ile şunlardır;

  1. Sidik
  2. Mezi. Bu beyaz bir sudur. Oynaşma ve hoşlanma hâlinde ge­lir. Veya bir şeye bakıp düşünmede. Bunun hükmü, sidik gibidir. An­cak, fazlalığı şudur ki hem kamış hem de yumurtalar yıkanır.

Bu manada, Hazret-i Ali’den (r.a) gelen bir rivayette, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

“Bu, erkeklik suyudur; her erkeğin suyu vardır.”

Yumurtalarla birlikte yıkanır. Namaz abdesti gibi abdest alınır.

   3.Vedi.

Bu, beyaz bir sudur. Sidiğin peşinden gelir. Bunun hükmü de sidik hükmü gibidir.

   4. Meni

Bu, atan beyaz bir sudur. Cinsi birleşme yapıldığı veya ihtilâm olma zamanı gelir. Erkeğin gücüne göre, sarı olabilir. Cinsî birleşme fazla yapıldığı zaman, kırmızı da olur. Bünyenin ve kuvvetin zaafına göre, ince sıvı olabilir. Çiçek ve hamur kokusuna benzer kokusu var­dır; bundan meni olduğu anlaşılır.

Meşhur olan iki rivayetten birine göre; Meni temizdir. Meninin hükmü ise, tüm bedenin yıkanması ve boy abdesti alınmasıdır.

Kadından gelen su incedir; sandır.

   5. Yel

Pek olmamakla beraber, arkadan nasıl yel gelir ise, önden de gele­bilir.

32. FASIL - BOY ABDESTİ ALMAK - BÜYÜK TEMİZLİK

Boy abdesti almak iki çeşittir;

  1. Yeterince ve tam.
  2. Caiz olan miktar.

Tam ve yeterli olan miktar şöyledir;

Önce niyet edecektir. Bu niyetinde, büyük abdestsizliğin gitme­sini ve cenabetten kurtulmayı niyetine alacaktır.

Anlatılanları kalben niyetine aldıktan sonra, dille de söyler ise daha faziletli olur.

Suyu aldığı zaman, besmele çeker. Yani;

Bismillah. (Allah’ın adı ile) Der.

Daha sonra, üç kere ellerini yıkar. Sonra, üzerinde bulunan bu­laşıkları temizler.

Bundan sonra, bütün bir abdest alır. Ancak, ayaklarının yıkan­masını sonraya bırakır.

Başına üç kere su döker; döktüğü bu suyu saç köklerine kadar ulaştırır.

Cesedinin kalan kısmını da üç kere yıkar. Elleri ile vücudunu ovuşturur.

Bedenin buruşuk ve girintili yerlerine su ulaştırmaya dikkat eder. Suyun oralara kadar ulaşmasına çok önem verir. Bu manada, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Kılları karıştırınız, derileri ovuşturunuz. Zira her kıl dibinde cenabetlik vardır.”

Boy abdestini almaya başlarken, daima sağdan yıkamaya baş­lamalıdır.

Bu şekilde yıkama işlerini bitirdikten sonra, yıkandığı yerden başka yana geçer; orada ayaklarını yıkar.

Bu, boy abdestini alan kimse şayet küçük abdestini bozacak şeylerden bir bozukluk olmadığı kanaatindeyse bu boy abdesti ile na­maz kılabilir; caizdir. Zira bizim hükmümüz; bu boy abdesti ile hem boy abdestinin hem namaz abdestinin tamam olduğudur.

Şayet namaz abdestine aykırı bir durum var ise, yeniden bir ab­dest alır.

Bütün bu anlatılanların aslı, Hazret-i Aişe (r.a) tarafından an­latılan şu hadis-i şeriftir;

Resulullah (s.a.v) efendimiz, cenabet hâlinden boy abdesti al­mayı istediği zaman; üç kere elini yıkardı.

Sonra suyu sağ eline alır; sol tarafına dökerdi.

Sonra, ağzına su alırdı; daha sonra da burnuna su çekerdi.

Üç kere yüzünü yıkardı.

Kollarını, dirseklerine kadar da üç kere yıkardı.

Bundan sonra, üç kere başına su dökerdi.

Ve daha sonra vücudunu yıkardı.

Yıkanıp çıktıktan sonra da, ayaklarını yıkardı.

Gelelim, boy abdestinde caiz olan miktara.

Şöyle yapar;

Önce edep yerini yıkar.

Daha sonra niyet edip besmele çektikten sonra; tüm bedenini yıkar. Bu arada ağza ve buruna su almak da yapılır. Zira her ikisi de boy abdestinde vaciptir. Keza namaz abdestinde de. Bu hususta iki ri­vayet vardır. Sahih olan namaz abdesti almakta da vacip olduğudur.

Ne var ki, bu şekilde alınan boy abdesti ile namaz kılınmaz. Me­ğerki hem normal abdeste hem de boy abdestine niyet etmiş olsun. Dolayısı ile abdestin kalan işleri de niyet sebebi ile özre dâhil olur. Şa­yet niyet edilmemiş ise, abdest almış olmaz. Dolayısı ile o şekilde al­dığı boy abdesti ile namaz kılması sağlam olmaz. Zira Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

 “Abdesti olmayanın namazı da olmaz.”

Ne var ki, ilk olarak anlattığımız boy abdesti böyle değildir. O şekildeki boy abdesti tamdır. Her iki abdest için de yeterlidir.

Boy abdestinde olsun, namaz abdestinde olsun; boş yere çokça su harcamak müstehap (hoş görülen) bir şey değildir.

Bu işte, beğenilen normal miktarda su harcamaktır.

Gerek boy abdesti gerekse namaz abdesti sırasında az su har­camak israf edip boş yere su harcamaktan daha iyidir.

Rivayet edildiğine göre; Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir müdd su ile abdest alırdı. Ki bu, bir rıtıl ve bir rıtılın üçte biridir. Bir sa’ su ile de boy abdesti alırdı. Bu da dört müddür. Yani;

  1. Namaz abdestini yüz yetmiş üç dirhem ve bir dirhemin üçte biri miktarı su ile alırdı.
  2. Boy abdestini ise, bin kırk dirhem miktarında su ile alırdı.
33. FASIL - ABDEST AZALARI YIKANIRKEN OKUNACAK DUALAR

Yıkanan kimse, pak ve temiz olup çıktıktan sonra şu duayı okur;

  • Allah’ım, kalbimi şekten ve nifaktan koru. Edep yerimi yara­maz işlerden esirge.
  • (Allah’ın adı ile) Deyip duaya başlarken şöyle deme­lidir;
  • Rabbim, şeytanların tutmalarından sana sığınırım. Rabbim, onların yanımda olmalarından sana sığınırım.

El yıkanırken şu dua okunmalıdır;

  • Allah’ım, senden uğur ve bereket diliyorum. Uğursuzluktan, kötülükten sana sığınırım.

Ağza su alınırken, şu dua okunmalıdır;

  • Allah’ım, kitabın olan Kur’ân’ı okumak ve seni çokça zikret­mek için bana yardım eyle.

Buruna su çekilirken de şu dua okunmalıdır;

  • Allah’ım, benden razı olarak, cennetin kokusunu bana koklat.

Burun sümkürülürken de şu dua okunmalıdır;

  • Allah’ım, cehennem kokularından sana sığınırım. Keza kötü yerden de.

Yüz yıkanırken, şu dua okunmalıdır;

  • Allah’ım, velî kulların yüzü ağarırken, benim yüzümü de ağart. Sana düşman olanların yüzleri karardığı günü, yüzümü ka­rartma.

Sağ kol yıkanırken, şu dua okunmalıdır;

  • Allah’ım, hesap defterimi sağımdan ver. Hesabımı kolay eyle.

Sol kol yıkanırken, şu dua okunmalıdır;

  • Allah’ım, hesap defterimi solumdan ve arkamdan vermenden sana sığınırım.

Baş mesh edilirken, şu dua okunmalıdır;

  • Allah’ım, beni rahmetinle kapla. Bana bereketler yolla. Senin gölgenden başka gölgenin bulunmadığı günde, beni arşın altında göl­gelendir.

Kulaklar mesh edilirken de şu dua okunmalıdır;

  • Allah’ım, beni sözü duyup da en güzeline uyanlardan eyle. Al­lah’ım, iyilerle birlikte beni cennet davetçilerinin sesini duyanlardan eyle.

Sonra, enseye mesh edilir ve şu dua okunur;

  • Allah’ım, boynumu cehennemden kurtar. Zincirlere ve bukağı­lara vurulmaktan sana sığınırım.

Sağ ayak yıkanırken şu dua okunmalıdır;

  • Allah’ım, müminlerin ayaklan ile, sırat üstünde ayaklanma sebat ihsan eyle.

Sol ayak yıkanırken de şu dua okunmalıdır;

  • Allah’ım, sırat üzerinde ayağımın kaymasından sana sığını­rım. O gün, münafıkların ayaklan kayar.

Abdestini alıp bitirdikten sonra başını semaya kaldırır ve şu du­ayı okur;

  • Eşhedü en lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerike lehu ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluh. (Şahadet ederim ki, Al­lah’tan başka ilâh yoktur; tektir, ortağı yoktur. Şahadet ederim ki, Muhammed (A.S.) Allah’ın kulu ve Resulüdür.)

Sonra şöyle devam eder;

- Sübhansın. Hamd sana mahsustur. Kötülük işledim, kendime zulmettim.

Senden bağışlanmamı dilerim. Sana tövbe ederim. Beni bağışla. Tövbemi kabul buyur. Sen çok merhametli tövbeyi kabul buyuransın.

Allah’ım, beni tövbe edenlerden eyle. Beni temizlerden eyle. Be­ni sabırlı şükreden eyle. Sabah akşam senin zikrini tespihini okuyan eyle.

34.  FASIL - GİYİNME EDEPLERİ

Giyinme edepleri beş yönlü olarak anlatılır;

  1. Mükellef olan herkese haram olan.
  2. Bazı şahıslara haram olan.
  3. Mekruh
  4. Mübah
  5. Giyinmekten kaçınılması gereken.

Mükellef olan her şahsa haram olan giyim; çalıntı bir giyimdir.

Bir şahsa haram olan, diğer şahsa haram olmayan ise, ipeklidir. Bu, kadınlara ve buluğ çağına gelmeyen çocuklara helâldir. Ama er­keklik çağına ulaşan erkeklere haramdır.

Küçük çocukların, ipekliyi giyip giymeyecekleri hakkında iki ri­vayet vardır.

Kâfirlerle çarpışmaya giden erkeklerin ipekli giymeleri hakkın­da da iki rivayet vardır. Bu iki rivayetin biri mubahtır. Ama bu du­rumda mubah tarafı ağır basar.

Mekruh olan giyim uzun giyimdir ki; insanı, kibre ve böbürlen­meye götürür.

Mekruh giyimler arasında, ipekli karışımı pamuk dokuma da vardır. Ki bunda; İpekli mi fazla, pamuklu mu fazla bilinmez.

Giyilmemesi gereken, giyilmekten uzak durulması gereken ise, herkesin gözüne batacak şekilde olan elbisedir. Bu durumda, belde ehlinin giyimi dışına çıkılmış olur.

Kendi beldesinde ve yakınları arasında bulunan kimseye gere­kir ki, onlar gibi giyinsin ve giyim işinde kendisini onlardan ayrı tut­masın. Böyle etmediği takdirde, kendisini parmakla gösterirler ve gıybetini ederler. Onları bu hâle kendisi sürüklemiş ve gıybetini et­melerine sebep olmuş olur. Gıybet günahında da onların ortağı duru­muna girer,

35. FASIL; GİYİM İŞİNDE İKİ MESELE

Burada giyim, işi için iki mesele anlatacağız;

  1. Vacip
  2. Mendup

Burada vacip olanı da iki kısma ayıracağız;

  1. Allah’ın hakkı.
  2. Kulların hakkı.

Allah’ın hakkı olan, avret mahallini kapamasıdır. Bunu, daha önce çıplaklık bahsinde anlattık. İnsanların kendi avret mahallini gör­memeleri için örtünmesi gerekir ki bu; Allah’ın hakkı olup yapılma­sı mutlak gereklidir.

İnsanın kendine hak olan giyime gelince, bu da kendisini sıcak­tan ve soğuktan korumak için giymesidir. Bir de kendisini zarardan korumak için. Bu gibi giyim, o kimseye vaciptir. Hiçbir şekilde terki caiz değildir. Zira bunun terkinde, kendisini helâke götürmek vardır ki bu; Haramdır.

Mendup olan kısma gelince, bu iki kısımdır.

Bir tanesi, Allah’ın hakkıdır ki bu ridadır. Bir cemaat arasın­da, bir topluluk içinde bulunduğu zaman, bunu giyinir. Omuzlarına örter. Bilhassa, bayramlarda, cuma günlerinde.

İkinci kısmı ise, kulların hakkıdır. Bu türlü giyim de onların arasında bulunduğu süre, güzel ve temiz giyinmektir. Ancak, bu tür­lü giyim, ne arkadaşlarını küçük düşürecek şekilde olmalı; ne de on­lar arasında kendi haysiyetini zedeleyecek şekilde.

Çene altına almaksızın, başa sarık sarmak mekruhtur.

Sarığı çene altından getirip sarmak da müstehaptır.

Arap usulüne aykırı ve yabancıların kılığında dolaşmak mek­ruhtur.

Eteği uzatmak mekruhtur. Zira bu manada gelen hadis-i şerif vardır ki; Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Bir kimsenin örtünüşü, baldırının yarısına kadar ol­malıdır. Topuklarına kadar olursa, pek zararı olmaz.

Ama topuklardan altta kalan kısım cehennemdedir. Ki­birlenerek, giydiğini uzatan kimseye, Allah iyi nazarla bak­maz.”

Bu hadis-i şerifi, Ebu Davud çıkarmış olup, rivayet eden saha­be ise, Ebu Said-i Hudrî’dir. Allah ondan razı olsun.

Namazda Sama şeklinde bir giyim mekruhtur. Bu giyimin şek­li ihramdaki gibidir. Yani; Bir, örtüye sarınmak, bir yanından sokup diğer yanından da omzuna almak. Bu durumu ile iki yerden iyice bü­rünür ki, elinin çıkacak yeri bulunmaz. Sama, tabiri de bunun içindir.

Südül.

Tabir edilen şekilde giymek de mekruhtur. Südül ise şu şekilde bir giyimdir; örtüsünün veya kaftanının ortasını başına koyup kalan kısmını da sarkıtmak.

Bu şekilde bir giyim, Yahudi giyimidir.

İhtiba.

Tabir edilen giyim de mekruhtur. Bu şekilde örtünmenin tarifi şöyledir;

Bir kimse oturur; dizlerini göğsüne dayar. Örtüneceği şeyi de arkasından, koltuk altından geçirip dizlerinde uçlarını birbirine bağ­lar. Böylece onlara dayanır gibi oturur.

Ancak, üstte anlatılan biçimde oturmanın mekruh olması; Altında, avret mahallini kapayacak bir giyimi olmamasına bağlıdır. Onun altında edep yerini kapatan bir giyimi var ise, mekruh olmaz. Şayet altında edep yerini kapatan bir giyeceği yoksa olmaz; zira o şekilde edep yeri açılabilir.

Daha önce de anlatıldığı gibi, Öyle bağlanıp oturmak, altta baş­ka giyinilmiş bir şey varsa, sakıncası yoktur.

Namazda, ağzını burnunu örtecek bir şeyle sarınmak mekruh­tur.

Erkeklerin kadın kılığına girmeleri mekruhtur.

Kadınların erkek kılığına girmeleri mekruhtur.

Zira Resulullah (s.a.v) efendimiz böyle eden kimseleri lânetle- miş ve kendilerine azap olacağı korkusunu anlatmıştır.

Namazda ika şeklinde oturmak mekruhtur. Bu oturuş şöyledir; İnciklerin dikip dibini yere koymak sureti ile oturmaktır. Ki buna;

Çömelmek.

Tabir edilir. Zira Resulullah (s.a.v) efendimiz, bu şekilde oturu­şu şöyle tarif buyurmuştur; “İt oturuşu.”

Altından vücudun görüleceği kadar şeffaf elbise giymek mek­ruhtur. Giydiği şeyin altından avret mahalli görünüyor ve bunu kas­ten giymiş ise, giyen kimse fâsık olur. Böyle bir kimsenin, bu hâli ile kıldığı namaz da sağlam olmaz.

Resulullah (s.a.v) efendimiz, don giyenleri övmüştür;

“Don yarı giyimdir.”

Buyurmuştur. Ancak, don giymek için, erkek üzerinde daha çok durulmuştur. Ancak, giyilecek donun, üst kısmının geniş; paçalarının ise sık ve dar olması daha uygun ve yerindedir. Zira bu şekilde olur ise, edep yerlerin daha iyi kapatır.

Rivayet edildiğine göre, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle bu­yurmuştur;

“Allah’ım, don giyenleri bağışla.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz bunu bir kadın hakkında buyur­muştur. Ki o kadın, paçasını yukarı çekti; sonra paçası yine yerine geldi. Resulullah (s.a.v) efendimiz de ondan yüzünü çevirdi. Ancak kendisine şöyle bildirildi;

O, don giymiştir.

Resulullah (s.a.v) efendimizden gelen bazı haberlere göre; Üst kısmı geniş, ayakuçlarına düşecek kadar uzun don giyilmesini iste­mezdi.

Giyilen şeylerin en faziletlisi, insanı örten miktarıdır. En fazi­letli renkleri ise, beyaz olanlarıdır. Bu manada Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Hayırlı giysiniz beyaz olandır.”

Bir başka rivayette ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle bu­yurmuştur;

“Sizin için beyaz iyidir. Onu dirileriniz giyinir; ölüleri­nize de kefen edersiniz.”

İbn-i Abbas yolu ile gelen bir rivayette ise, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğu anlatılmıştır;

“Beyaz elbise giyiniz. Zira o, giydiğinizin hayırlısıdır. Onu, ölülerinize de kefen yapınız.

Sürmelerinizin hayırlısı ise, esmed taşından olandır. Zi­ra o, gözü parlatır, kıl bitirir.”

36. FASIL - UYKU EDEBİ - EVDEN DIŞARI ÇIKMA - MESCİDE GİRME ADABI.

UYKU EDEPLERİ

Uyuyacak kimsenin, uyumadan evvel, şu hususları yeri­ne getirmesi gerekir;

  1. Su kabının ağzını kapatmalıdır.
  2. Lambasını söndürmelidir.
  3. Kapılarını da kapatmalıdır.
  4. Kendisine, zararlı böcek gelmemesi için, ağzında bir koku varsa yıkamalıdır.

Bunları yaparken, Aziz Celil Allah’ın adını;

Bismillah. (Allah’ın adı ile) Diye anar.

Bu manada Ebu Davud’un çıkardığı bir hadis-i şerif vardır. Bu hadis-i şerif, Ebu Ubeyde ve Bera b. Azib yolu ile gelmektedir. Allah onlardan razı olsun.

Bera b. Azib şöyle anlatıyor;

Resulullah (s.a.v) efendimiz bana şöyle buyurdu;

“Yatağına gittiğin zaman, namaz abdesti gibi abdest al.

Sonra sağ yanına yat. Ve şu duayı oku;

Allah’ım, yüzümü sana çevirdim; işimi sana ısmarladım. Korku ve ümitle sırtımı sana yasladım.

Zatından başka bir sığınak ve kurtuluş yolu yoktur. Kur­tuluş yolu sendendir ve sığınmak sanadır.

İndirdiğin kitaba inandım; gönderdiğin peygamberi ka­bul ettim.

Şayet beni öldüreceksen, beni İslâm yaratılışı ile öldür.

Son sözün bunlar olsun.”

Bera diyor ki;

-Onları tekrarlayayım mı?

Dedim ve;

-Gönderdiğin Resule.

Kısmını kuyunca şöyle buyurdu;

-“Olmaz, şöyle diyeceksin; Gönderdiğin Peygambere.”

Uyuyan kimsenin uyuma şekli; Anlatıldığı gibi sağ yana yata­rak olacaktır. Tıpkı; Mezarda oluş gibi sağ yana dönük olmalıdır.

Şayet yerdeki ve gökteki Allah’ın hikmetli işlerini düşünmek için sırt üstü yatar ise, bir sakınca yoktur.

Yüzüstü yatmak mekruhtur.

Uykuda, sıkıntılı bir rüya görür ise, bunun şerrinden Allah’a sı­ğınmak gerek. Sol tarafına da üç kere tükürür, sonra şu duayı okur;

- Allah’ım, bana rüyamdan hayır ver. Beni, onun şerrinden ko­ru.

Bundan sonra Bakara suresinin 255. ayetini ve 112. 113. 114. (Ayetel Kürsi, İhlâs, Felâk, Nâs) surelerini okur.

Meğerki cünüp olsun. Cünüp ise, bu ayet-i kerimeleri okuya­maz.

Gördüğü rüya ne olursa olsun; onu iyiye yoracak kimseden baş­kasına anlatmamalıdır.

Rüyasını anlatacağı kimse; Bilgin, aklı eren biri olmalıdır. Aynı zamanda muhabbet ehli biri de olmalıdır.

Düş kabilinden rüyaları anlatmak gerekmez. Zira onları şeytan ortaya çıkarır.

Ebu Katade’nin anlattığına göre; Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

-“Rüya Allah’tan olup, düş şeytandandır.

İçinizden biri, sevmediği bir şey görür ise, sol yanma tü­kürür gibi üç kere üflesin.

Daha sonra, o gördüğü rüyanın şerrinden Allah’a sığın­sın. Böyle ederse, o gördüğünün kendisine zararı olmaz.”

Ebu Hureyre (r.a) anlattı;

Resulullah (s.a.v) efendimiz, sabah namazını kıldıktan sonra ashaba döner ve şöyle sorardı;

-“Sizden bu gece rüya gören var mı?”

Sonra şöyle devam ederdi;

-“Benden sonra, peygamberlikten yana ancak doğru rü­ya kalacaktır.”

Ubbade b. Samit yolu ile gelen rivayette ise, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğu anlatıldı;

-“Müminin rüyası, peygamberliğin kırk altı parçasından bir parçasıdır.”

  •  EVDEN DIŞARI ÇIKARKEN

İnsan, evinden çıkacağı zaman da bazı duaları okuması gerekir. Bu manada gelen bir rivayeti, Ümmü Seleme’den (r.a) naklen Şaabî anlatmıştır Ummü Seleme (r.a) demiştir ki;

Resulullah (s.a.v) efendimiz, her evinden çıkışında bir yanını semaya kaldırır ve şu duayı okurdu;

-“Allah’ım, sapmaktan ve saptırılmaktan sana sığınırım.

Hataya düşmekten ve hataya düşürülmekten sana sığınırım.

Zulme uğramaktan ve zulüm etmekten sana sığınırım.

Cahilce davranmaktan ve bana cahilce davranılmasından sana sığınırım.”

Daha sonra îhlâs ve Muavvezeteyn (112. 113. 114.) surelerini okurdu.

Akşam evine geldiği zaman da üstteki dua ile Resulullah (s.a.v) efendimiz şu duayı okurdu;

-“Allah’ım, seninle sabahladık; seninle akşamladık. Se­ninle dirilir; seninle ölürüz.”

Sabah duasına şu cümleyi ekler;

-“Senin için dağılıyoruz.”

Akşam duasına da şu cümleyi eklerdi;

-“Dönüş sanadır.” Şu duayı da okuyabilir;

-Allah’ım, beni kulların en kısmetlisi eyle. Bilhassa, bugün tak­sim ettiğin hayırlarda. Keza bundan sonraki hayırlarda da benim kıs­metimi en çok eyle.

Sonra hidayet edeceğin nurda, yayacağın rahmette, dağıtacağın rızıkta, açacağın zararda, bağışlayacağın günahta, atacağın zararda, uzaklaştıracağın fitnede, rahmetinle vereceğin tüm nimetlerde beni en nasipli kulun eyle.

Sen her şeye kadirsin.

  • MESCİDE GİRERKEN OKUNACAK DUA

Mescide (camie) girerken, önce sağ ayak atılmalı; sonra da sol ayak atılmalıdır.

Şu duayı okumalıdır;

-Bismillah (Allah’ın adı ile.) Selâm Allah’ın Resulüne. Allah ona 'salât ve selâm eylesin.

-Allah’ım, Muhammed’e ve Muhammed’in âline salât eyle. Gü­nahlarımı bağışla. Rahmet kapılarını bana aç.

Mescide giren kimse, oradakilere selâm vermelidir. Şayet içeri­de kimse yoksa şu şekilde selâm vermelidir;

-Esselâmü aleyna min Rabbina Azze ve Celle (Aziz Celil Rabbimizden bize selâm.)

Mescide girdikten sonra, iki rekât namaz kılmadan yerine otur­mamalıdır.

Daha sonra, ister nafile olarak namaz kılar; isterse oturur Al­lah’ın zikri ile meşgul olur. Yahut dünya işlerine dair bir şey düşün­meden sükût durur.

Mescitte bulunduğu süre, lüzumlu olmayan bir şey konuşma­malıdır.

Namaz vakti geldi ise, oradaki cemaatle, sünneti ve farzı, kılar.

Namaz bittikten sonra dışarı çıkmak isterse, dışarıya önce sol ayağını atmalı; sonra da sağ ayağını.

Şöyle demelidir;

Bismillah (Allah’ın adı ile) Allah’ın Resulüne selâm. Allah ona salât ve selâm eylesin.

-Allah’ım, Muhammed’e ve Muhammed’in âline salât eyle.

Günahlarımı bağışla, bana fazilet kapılarını aç.

Müstehap olur ki, her farz namazın sonunda;

Otuz üç kere;

-Sübhanallah. (Allah noksan sıfatlardan münezzehtir.) Diye­rek, yüce Sübhan Allah’ı tespih etmelidir.

Otuz üç kere;

-Elhamdülillah. (Allah’a hamd olsun) Diyerek Allah’a hamd etmelidir.

Otuz üç kere de;

-Allah-û Ekber (Allah en büyüktür.) Diyerek, Yüce Allah’ın büyüklüğünü dile getirmelidir.

Yüzü de şu cümlelerle tamamlamalıdır;

-Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerike leh. Lehül-mülkü ve lehül-hamdü ve hüve âlâ külli şey’in kadir. (Allah’tan başka ilâh yoktur; tektir, ortağı yoktur. Mülk onundur, hamd ona mahsustur. O her şeye kadirdir.)

  • ABDESTLİ BULUNMAK

Devamlı abdestli bulunmak müstehaptır. Bu manada, Resulul­lah (s.a.v) efendimizden, gelen hadis-i şerif vardır.

Resulullah (s.a.v) efendimiz, Enes b. Malik’e şöyle buyurmuş­tur;

“Ömrün boyunca, temizliğe (abdestli bulunmaya) dik­kat et, sürdür.

Gücün yettiği kadar, gece gündüz namaz kıl; hafaza melekleri seni severler.

Duha namazını kıl; bu namaz evvabin namazıdır. (Yani; Yüce Hakka tövbe yolu ile yakınlık kazananların, tövbesi makbullerin.)

Eve girdiğin zaman, hane halkına selâm ver; evinde ha­yır bereket artar.

Müslümanların yaşlılarına saygılı ol; küçüklerine mer­hamet göster, Cennette benimle arkadaş olursun.”

Bu hadis-i şerif tüm edepleri özünde toplamıştır.


Gunyetut Talibin'in İbadetler Fıkhı adlı ilk babının 6.kısmı olan "Ahlak ve Görgü Kuralları" adlı bölümü içerir.

Bu bölümde şu konular anlatılmaktadır:
1- Helal Kazanç
2- Uzlet
3- Yolculuk Adabı ve Yol Arkadaşlığ
ı4- Enemek ve İşaret Koymak
5- Cami Adabına Aykırı Davranışlar
6- Şiir ve Şarkı;
7- Öldürülmesi Caiz Olan  ve Olmayan Hayvanlar
8- Ana - Babaya İyilik Etmek
9- Müstehab ve Mekruh Olan İsim ve Künyeler
10 - Öfkelenen Kişi Ne Yapmalı?
11- Kabir Ziyareti


37. FASIL (a)- EVE GİRİŞ

a)- Eve giriş;

Kendi evine girecek olan kimse; dışarıda iken, gel­diğini belirtir şekilde hafif hafif öksürür gibi yapmadan içeri girme­melidir. Bu şekilde de selâm vermelidir;

Esselâmü aleyna min Rabbina. (Rabbimizden bize selâm)

Bazı haberlerde şöyle, gelmiştir;

Mümin, evinden çıktıktan sonra, Allah-û Teâlâ onun kapısına iki melek bırakır. Bu melekler, onun malını ve çoluk çocuğunu korur­lar.

İblis de oraya yetmiş azgın şeytan koyar.

Mümin kul, evine geldiği zaman o iki melek şöyle der;

Allah’ım, onu başarılı kıl.

Ama helâl ve temiz bir kârla gelmiş ise.

Hafif hafif öksürdüğü zaman da melekler yakınlaşır; şeytanlar da gizlenirler. Sonra;

  • Esselâmü aleyna min Rabbina. (Rabbimizden bize selâm)

Şeklinde selâm verdiği zaman, melekler o kimseye yaklaşırken, şeytanlar da gizlenirler. Meleklerin biri o kimsenin sağma, diğeri de onun soluna geçer.

Kapı açıldığı zaman o kimse;

  • (Allah’ın adı ile) Der ise, melekler de onunla birlik­te içeri girerler. Artık evinde her şey onun için güzel olur. Melekler, onun gecesini ve gündüzünü güzel ederler.

O mümin kimse, oturduğu zaman, melekler onun başucunda ayakta dururlar.

Bir şey yiyecek olur ise, hoşça yer. Bir şey içecek olursa, tatlı içer. Günü ve gecesi böylece hoşça geçip gider. Kendisi de gönlü hoş olarak kalır.

Şayet anlatıldığı gibi yapmaz ise, melekler, onun yanından gi­derler. Onunla birlikte şeytanlar girerler.

Evinde her ne var ise, onun gözüne kötü gösterirler. Çoluğundan ve çocuğundan, hoşlanmayacağı sözler duyururlar. Hatta çoluk çocuğu ile arasında dinini de bozucu hadiseler geçer.

O kimse, şayet bekâr ise kendisini uyku ve tembellik basar. Uyursa, cife gibi uyur.

Oturduğu zaman birtakım düşüncelere dalar ki; Hiçbirinin ken­disine faydası yoktur. Hepsi de kötü nefsinin arzusu olup bir işe ya­ramaz.

O şeytanlar, kendisine yemesini, içmesini zehir ederler.

37. FASIL (b) - HELAL KAZANÇ

Bu manada, Ebu Hureyre (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı;

“Bir kimse, dilenmeyip iffetli olmak, çoluğunun çocuğu­nun ihtiyacına koşmak, komşusuna iyilik etmek için dünya talebinde bulunur ise, kıyamet günü, Allah-û Teâlâ onu ay yüzlü çıkarır.

Bir kimse de dünyalığı helâlinden çoğaltmak ve böbür­lenip gösteriş yapmak için talep eder ise, Allah’a kavuştuğu zaman kendisine öfkeli bulur.”

Allah rahmet eylesin; Sabit Benanî şöyle anlattı,

Bana ulaşan habere göre; afiyet on şeyde bulunmaktadır. Bun­ların dokuzu maişet talebindedir. (Yani; Geçinmek için helâl kazanç aramaktadır.)

Bir tanesi ise, ibadettedir.

Cabir b. Abdullah’tan gelen rivayete göre, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

  • “Bir kimse, kendisine dilencilikten bir kapı açar ise, Al­lah ona bir fakirlik kapısı açar.

Bir kimse, iffetli olmak ister ise, Allah onu iffetli kılar.

Bir kimse gani gönüllü olur ise, Allah onu zengin eder.

Birinizin bir ip alıp şu dereye uzanması, oradan odun toplayıp getirmesi, şu pazarınızda bir müdd ağırlığında hur­maya satması onun için; insanlardan bir şey isteyip dilenmek­ten daha hayırlıdır.

Dilenince, insanlar ona ya bir şey verirler yahut vermezler.”

Bir başka rivayette, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyur­duğu anlatılmıştır;

“Bir kimse, kendisine dilencilikten bir kapı açar ise. Al­lah ona yetmiş fakirlik kapısı açar.”

Resulullah (s.a.v) efendimizin, bir hadis-i şerifinde şöyle buyur­duğu anlatıldı;

“Allah-û Teâlâ, çoluk çocuk sahibi sanatkâr babayı se­ver. Sağlam olduğu hâlde boş duran, dünya ve ahiret işlerine yaramayan kimseyi de sevmez.”

Şöyle anlatıldı;

  • Aziz Celil Allah’ın halifesi Davud aleyhisselâm, Allah-û Teâlâ’dan diledi ki; kendisine eli ile kazanıp harcayacağı bir sanat ver­sin.

Onun bu dileği yerine geldi; demir elinde yumuşak oldu. Demi­ri eline aldığı zaman, mum gibi, hamur gibi olurdu.

Bununla zırh yapardı. Yaptığı bu zırhı satar; onun parası ile kendisini ve çoluk çocuğunu geçindirirdi.

-SEPET ÖRMEK

Davud aleyhisselâm’ın oğlu Süleyman aleyhisselâm şöyle dua etti;

  • Rabbim, benden evvel hiç kimseye vermediğin mülkü bana verdin. Benden sonra, bu mülkü başkasına vermemen için senden di­lekte bulundum; sen de bu dileğimi yerine getirdin.
  • Şayet verdiğin bu nimete şükür için kusurlu olursam; benden daha çok şükreden birini göster ki, ona göre şükredeyim.

Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

  • Ya Süleyman, bana ibadet etmek, edep yerlerini kapamak, aç­lığını gidermek için çalışan bir kul benim için senden daha çok şükre­der. Bunun üzerine, Süleyman aleyhisselâm şu duayı yaptı;
  • Ya Rabbi, benim de kazancım elimle olsun.

Bu duası makbul oldu; Cebrail aleyhisselâm geldi, kendisine hurma yaprağından sepet örmeyi öğretti.

Bu manadan olarak, ilk defa sepet ören Süleyman aleyhisselâmdır.

Bazı hâkim zatların şöyle dediği anlatıldı;

- Dünyanın ve dinin kıvam bulması ancak şu dört şeyle olur;

  1. Bilginler
  2. (Devlet büyükleri, siyaset adamları.)
  3. (Savaş erleri, askerler.)
  4. Kazanç ehli. (Sanatkârlar, tüccarlar.)

Emirler, yönetici durumdadırlar, halkı yönetirler.

Bilginler, peygamberlerin varisleridir. İnsanları, öbür âlem için çalışmaya çağırırlar; insanlar da onlara uyar.

Gaziler, yeryüzünde Allah’ın ordusudur; kâfirler onlarla temiz­lenir.

Kazanç ehline gelince, bunlar da Allah’ın eminleridir. Bir ma­naya, Yüce Allah’ın malına yediemin gibidirler. Halka yarayan şeyler, yeryüzünün iman bunlarla olur.

Şimdi.

Yöneticiler, kurt olursa, sürüyü kim koruyacak?

Bilginler, ilmi bırakır da dünya ile meşgul olurlarsa, halk kime uyacak?

Gaziler, böbürlenerek, kibirle bineğe binip bir şeyler toplamaya çıkar ise, düşmana kim üstün gelip zafer kazanacak?

Kazanç ehli kimseler de hain olurlarsa, halk onlara nasıl emni­yet edecek?

-TİCARET EHLİ

Bir ticaret ehlinde şu huy olmadıkça, dünya ve âhirette yoksulluktan kurtulamaz;

  • Şu üç şeyden temiz olacaktır;
  1. Yalan söylemekten.
  2. Kötü söz etmekten.
  3. Yemin etmekten. (Her ne suretle olursa olsun)
  • Komşusunu ve arkadaşını aldatmaktan ve hasetten yana kal­bi temiz olmalıdır.
  • Şu üç şeye devam edecektir;
  1. Cuma ve cemaatle namaza devam edecek.
  2. Günün bazı saatlerinde ilme çalışacak.
  3. Allah’ın rızasını her şeye tercih edecek.

Sakın ha, olmaya ki, haram yoldan mal kazansın. Bu manada şöyle söylenmiştir;

Bir kimse, haram yoldan kötü bir mal kazandığı zaman; onu yemeye başlayıp da,

Bismillah. (Allah’ın adı ile)

Der ise, şeytan ona şöyle der;

Ye, bunu kazandığın zaman seninle beraberdim. Şimdi senden ayrılmam; çünkü ben senin ortağınım.

Ve şeytan, her haram kazancın ortağıdır.

Allah-û Teâlâ, bu yolda şeytana şu emri verdi;

  • “Onlara, mallarda ve çocuklarda ortak ol.” (İsrâ Sûresi / 64)

Burada anlatılan mallar, haram olan mallardır. Çocuklar ise, gayrı meşru olan çocuklardır.

Tefsirde böyle anlatılmıştır.

Gelen bir rivayete göre, İbn-i Mesud (r.a) Resulullah (s.a.v) efen­dimizin şöyle buyurduğunu anlatmıştır;

“Bir kul, haram yoldan kazandığı bir maldan sadaka ve­rip de ecir alamaz.

Aynı malı harcadığı zaman, kendisine uğur bereket getir­mez.

Dünyada bırakıp gittiği aynı cinsten mal ise, cehennem­de kendisine yakacak olur.”

Hâsılı; Haramdan sakınan kimse; ancak kendi etine ve kanına şefkati olan kimsedir. Müminin dini, etini ve kanını korumakla ola­caktır.

İman sahibi, haramdan, haram yoldan kazanç sağlayan kimse­lerden kaçınmalıdır.

Haram yoldan kazanan kimsenin malını yememelidir.

Hiç kimseye, haram kazanç yolunu göstermemelidir. Böyle bir şey yaptığı takdirde, kendisi de onun ortağı olur.

Vera’ ehli olmalıdır. Yani; Şüphelilerden sakınmak gerek. Şunun için ki; Vera’ dinin direği ve ibadetin kıvamıdır. Ahiret işi de onunla tamamlanır.

37. FASIL (c)- YALNIZLIK  (Yani; Vahdet ve uzlet)

Uzlet üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • Uzlet köşenize çekiliniz, (yalnız kalınız) bu ibadettir.”

Resulullah (s.a.v) efendimizin bu manada buyurduğu bir başka hadis-i şerifi ise şöyledir;

  • “Mümin, evinde oturandır.” (Yani; Boş yere sokaklarda do­laşıp durmayandır.) Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir başka hadis-i şe­rifinde ise şöyle buyurdu;
  • “İnsanların en faziletlisi, insanları şerrinden korumak için evinde oturandır.”

Bazı rivayetlerde ise Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyur­duğu anlatıldı;

“Garip, dinini korumak için ayrılıp uzlet köşesine çekilendir.”

Geçmişte yaşayan büyüklerden biri şöyle demiştir;

Bu zaman susmak zamanıdır; bu zaman, eve çekilmek zama­nıdır.

Ki bu cümlenin sahibi; Bişr-i Hafî’dir. Allah rahmet eylesin.

Saad b. Ebi Vakkas tek başına Akik sarayına çekildiği zaman kendisine şöyle soruldu;

Neden halkın çarşı pazarını terk ettin? Kardeşlerinin meclis­lerini bıraktın? Ve hâli bir yere çekildin?

Şu cevabı verdi;

Onların çarşılarını batıl şeylerle dolu gördüm. Meclislerini ise, bir oyalanmadan ibaret buldum. Artık bir kurtuluş yeri olarak, bura­da uzleti seçtim.

Allah rahmet eylesin; Vehb b. Verd şöyle dedi;

  • Elli yıl insanlarla karışıp durdum. Onlardan hiçbirini görme­dim ki; Hatamı bağışlasın, ayıbımı örtsün; öfkelendiği zaman kendi­sinden emin olayım?

Onlardan her kimi, gördümse kendi nefsanî hevâ atına binmiş gördüm.

Allah rahmet eylesin; Şaabî şöyle dedi,

  • İnsanlar, uzun bir zaman, dinle geçinip durdular; ama sonra din gitti.

Sonra aralarındaki münasebeti mürüvvetle devam ettirdi sonra mürüvvet de gitti.

Bir zaman da hayâ ile geçinip durdular; sonra hayâları da kal­madı, gitti.

Sonra, bir süre korku ve ümitle yaşantılarını sürdürdüler; son­ra bunlar da gitti.

Sanıyorum ki, bundan sonra gelecekler bundan daha kötü ola­caklardır.

Hâkim şöyle dedi;

  • İbadet on parçaya ayrılmıştır. Bunların dokuzu susmakta; bi­ri de uzlettedir. Kendim için, susmayı denedim; olmadı. Sonra, uzlete çekildim, kalan dokuzu da orada buldum.

Şöyle derdi;

  • Kabirden daha öğüt veren bir şey yoktur. Kitaptan daha ünsiyet veren bir şey de yoktur. Uzletten daha sağlamı da yoktur.

Allah rahmet eylesin; Bişr b. Haris derdi ki;

  • İlim, dünyadan kaçmak için talep edilir; dünyalık elde edilme­si için değil.

Hazret-i Aişe’den (r.a) rivayet edildiğine göre, Resulullah (s.a.v) efendimize şöyle sorulmuş;

  • Birlikte oturduğumuz arkadaşlarımızın hangisi hayırlıdır?

Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

“Her kim ki, kendisini görmek, size Allah’ı hatırlatır; bilgisi size ahireti düşündürür, konuşması ilminizi artırır; iş­te böyle bir kimse hayırlı bir meclis arkadaşıdır.”

Meryem oğlu İsa şöyle dedi;

Ey havariler, masiyet ehline buğz ederek Allah için sevgi elde ediniz. Onlardan uzak durmak sureti ile Allah’a yakınlık kazanın. Onlara dargın durmakla Allah’ın rızasını kazanın.

Mutlaka birileri ile görüşmeniz, buluşmanız gerekli ise bu kim­seler âlimler olsun.

Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Ulema ile bir mecliste oturmak ibadettir.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde ise şöy­le buyurdu;

“Kalbini tefekküre, bedenini sabra, gözünü de ağlama­ya alıştır.

Yarınki rızkın üzerinde önemle durma. Zira böyle bir şey hata olup aleyhine yazılır.

Mescitlere devam et. Zira Allah'ın evleri olan mescitlerin imarı orada bulunan Allah ehli Müslümanlardır.”

Bu manada, Resulullah (s.a.v) efendimizin bir hadis-i şerifi şöyledir;

“Bir kimse, mescitlere çokça gider ise orada; istiğfar eden bir kardeşe, beklenen rahmete, hidayet yoluna delâlet eden bir cümleye, kötülüğü atan bir işe, kendisini iyiye çeken bir bilgiye, korku veya sevgi sonucu günahları bıraktıran bir hayırlı işe rastlayabilir.”

   - CUMA NAMAZI VE CEMAATLE NAMAZ

İnsan, uzlete çekilmesi gereken şeylerden uzlete çekilmelidir. Ancak, bazı şeyler var ki, şeriat, bunları bırakıp bir köşeye çekilmeye izin vermez. Mesela; Cuma namazlarına gitmemek, cemaatle namaz­larda bulunmamak. Herhâlde bunları terk caiz değildir. Hatta cuma namazını terki âdet hâline getiren küfre doğru yönelmiş olur.

Bu manada, Resulullah (s.a.v) efendimizden gelen bir hadis-i şerif şöyledir;

“Bir kimse, özürsüz olarak cuma namazını üç kere terk eder ise, Allah onun kalbini mühürler.”

Cuma namazı için Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir başka hadis- i şerifinde şöyle buyurdu;

Biliniz ki, şu durduğum yerde, içinde bulunduğum ay­da, yaşadığım bu senede, Allah-û Teâlâ size cuma namazını farz kıldı.

Her kim, cuma namazını küçümseyerek veya inkâr ede­rek terk eder ise, onun hakkından zalim veya adil devlet bü­yüğü gelir.

Allah onun dağınık işlerini bir araya getirmez; onun hiç­bir işi tamamlanmaz,

İyi anlayınız; Onun namazı yoktur.

İyi anlayınız; Onun zekâtı yoktur.

İyi anlayınız; Onun haccı yoktur.

İyi anlayınız; Onun orucu da yoktur.

Meğerki tövbekâr ola. Bir kimse tövbe eder ise. Allah onun tövbesini kabul buyurur.”

Cuma namazına gitmeyi terkte, Allah’ın davetçisini küçümse­mek vardır. Bu davetçi, şu ayet-i kerime ile anlatılmış; çağırdığı zaman, gitmek için emir verilmiştir;

- “Ey iman edenler, cuma günü namaz için çağırma oldu­ğu zaman, Allah’ın zikrine koşunuz.” (Cum'a Sûresi / 9)

Bir kimse, Allah’ı ve onun davetçisini küçümser ise, küfre girer. Bu durumda kendisine tövbe edip (imanını) İslâm’ını yenilemek ge­rek.

Allah tövbe edenlerin tövbesini kabul buyurur.

Şeriatta mubah sayılan bir özür olmadıkça; cuma namazını terk caiz değildir.

Nitekim bu manada şöyle denmiştir;

- İnsanlardan yan dur ama onları atma; cemaatlerini de terk et­me.

İnsan, gücü yettiği kadar, insanlardan uzlete çekilmelidir. An­cak, kendisine din işinde yardımcı olan kimseden ayrılmaması gere­kir.

Yalan iki kişi arasında cereyan eder; kötü iş, iki kişi arasında olur; adam öldürmek, iki kişi arasında olur; mal çalmak iki kişi ara­sında olur.

Hâsılı; Uzlette selâmet vardır.

38. FASIL - YOLCULUK VE  ARKADAŞLIK EDEPLERİ

Bir yolculuğa, hacca, savaşa, bir evden diğer eve gitmek isteyen yahut bir iş talebinde bulunan kimse, önce iki rekât namaz kılar; son­ra dileği ne ise, onu sıralar. Yahut yerini değiştirecekse değiştirir.

-YOLCULUĞA ÇIKMAK

Yolculuğa çıkacağı zaman, iki rekât namazın başında şöyle dua eder;

- Allah’ım, beni öyle bir yere ulaştır ki; hayra ulaşma, senin mağfiretine ve rızana kavuşma olsun.

Hayır senin elindedir. Sen her şeye kadirsin.

Allah’ım, yolculukta arkadaş sensin; mala ve çocuğa bakacak sensin.

Allah’ım, bu yolculuğu bize kolay eyle; uzaklığı yakınlaştır.

Allah’ım, yolculuk zorluklarından sana sığınırım. Keza dönüşte kötülükle karşılaşmaktan ve çolukta, çocukta, malda kötü şeyler görmekten de.

Bir yolculuğa çıkacağı zaman; perşembe, cumartesi, pazartesi sabahlarını beklemelidir.

Bineğine bindiği zaman, şu duayı okumalıdır;

  • Bunu emrimize veren Allah Sübhandır. Biz, kendiliğimizden buna eremezdik. Biz, mutlaka Rabbimize döneceğiz.

Yolculuktan dönünce, iki rekât namaz kılar; sonra şu duayı okur,

  • İbadet ehli, tövbekâr, Rabbimize hamd ederek döndük.

Anlatıldığına göre; Resulullah (s.a.v) efendimiz böyle ederdi.

Yolculuğa toplu hâlde çıkıyorlarsa, onların başı olmaya heves etmemelidir. Bilhassa, onlar arasında, önderlik edecek biri var ise.

Onlara, konaklayacakları yer hususunda bir şey de dememeli­dir. Bilhassa, aralarında bu işleri yönetecek biri var ise.

Bu durumda kendisine susmak düşer.

Arkadaşlarına çokça faydalı olmalı.

Bilhassa, dedikodudan sakınmak gerek.

Yol üzerinde ve subaşlarında konaklamaması gerek. Zira orala­rı yılanların ve yırtıcı hayvanların yeridir. Oralardan uzak durması gerek.

Gecenin sonuna doğru yol üzerinde uyumaması gerek; bu da mekruhtur.

Yerinde olur ki; Müslüman’ın yolculuğu, marifet yollu olsun. Sö­zünü bilerek söylesin.

Şayet kötü sıfatları var ise, onları bırakıp güzel sıfatlarla ken­disini bezesin.

Takva hâlini sağlama almalı; Mevlâ’sının rızasını talep ederek, nefsanî arzularından vazgeçmelidir.

-YOLCULUĞA ÇIKARKEN

Bir yolculuğa çıkan kimseye gerekir ki, beldesinden ayrıldığı za­man hasımları varsa, onları razı edip gönüllerini almalıdır.

Başta ana babasının gönlünü alması gerek. Keza ana baba ye­rinde olan dedelerin ve halaların da rızalarını almalıdır.

Yolculuğa çıkan kimse, kendisi seferde bulunduğu süre; çoluk çocuğuna sahip olacak bir kimse bırakmalıdır. Olmazsa, yolculuğa çı­karken, aile fertlerini de beraberine alıp götürmelidir.

Şu da yerinde olur ki; Yapılacak yolculuk, Allah’ın taamından bir tâat olmalı. Mesela; Hac, Resulullah (s.a.v) efendimizin ziyareti, bü­yüklerden birini ziyaret, iyi yerlerden bir yer.

Yolculuk, mubah sayılan ticaret gibi şeyler için de olabilir. Ya­hut ilim. Ama İslâm’ın şartı olan beş şeyin ilmi değil. Zira bu beş şe­ye dair ilmi öğrenmek mubah değil; farzdır. Onların dışında kalan ilim, mubahtır; öğrenilmesinde fazilet vardır.

Demişlerdir ki;

- Anlatılan beş farz ibadetin ilmini belledikten sonra, diğer ilim­lere de çalışmak farz-ı kifayedir.

Her neyse.

Yolculuğa çıkan kimseye gerekir ki;

  1. Arkadaşları ile iyi huyla geçinsin.
  2. Onları güzel güzel idare etsin.
  3. Her ne şeyde olursa olsun; onlarla çekişmeye, onlara ters dü­şecek bir harekette bulunmamalı.
  4. Daima, arkadaşlarının hizmetinde bulunmalıdır. Yolculukta olan bir kimse, zarurî bir durum olmadan, kimseden kendisi için hiz­met istememeli.

          Sonra, yolculuk sırasında daima abdestli ve temiz bulunmalıdır.

-ARKADAŞLIK EDEPLERİ

Şu da arkadaşlık edepleri arasında sayılır ki; Yol arkadaşı yoru­lup da kaldığı zaman kendisi de onunla beraber kalıp dinlenmeli. Şa­yet arkadaşı susamış ise, ona su vermelidir.

Arkadaşı sıkıldığı zaman onun gönlünü alacak şeyler söylemeli; ona şefkat göstermelidir.

Arkadaşı öfkelenecek olur ise, onu hoş görmelidir.

Arkadaşı uyuduğu zaman hem kendisini hem de onun yükünü korumalıdır.

Yedikleri şey azalınca, kendisinden çok arkadaşım düşünmeli­dir. Bu durumda kendisinde bolluk var ise, arkadaşına sofrasını aç­malıdır. Arkadaşını yalnız bırakıp kendisi tek başına yememelidir.

Arkadaşından gizli hiçbir iş etmemeli ve arkadaşına ait hiçbir sırrı da başkasına açmamalıdır.

Arkadaşına daima güzel huylu olarak arka çıkmalı; yardım et­melidir.

Arkadaşının gıybetini ettikleri zaman, onu kabul etmemelidir.

Başkaları yanında, arkadaşının sözü edildiği zaman, kendisi onu iyi anlatmalı; onların yanında ayıplamamak ve arkadaşından şi­kâyet etmemelidir.

Arkadaşından bir eziyet geldiği zaman, dayanmalıdır.

Arkadaşı, kendisine bir şeyi danıştığı zaman, ona iyi yollu nasi­hat etmeli; bildiği kadar doğru yolu göstermelidir.

Bir kimse, ilk tanıştığı arkadaşına; Adını, memleketini, soyunu sormalıdır.

Bir kimse, kendisine uyulan yüksek dereceli bir kimse olsa da arkadaşlarına öyle görünmemek; onlara uyuyormuş ve onların emrin­de imiş gibi gözükmeli. Bu şekilde davranması, onlara bir şefkat olur.

Kendisine tâbi olan kimseye, ayıpları var ise, bunları nasihat yollu ona anlatmalı; sertlikle, azarlamak sureti ile onu ayıplamamalıdır.

Yolculukta bulunan kimse, her korktuğu şeyden, Allah’a sığınmalıdır.

Girdiği her yerde, konakladığı her konakta, oturduğu her yerde, uyuyacağı her mekânda şu duayı okumalıdır;

- Allah’ın zatına sığınırım, o cümleleri ile ki; Onları ne iyi aşa­bilir; ne de kötü.

Allah’ın her güzel ismi ile zatına sığınırım.

Bildiğim olsun; ama bilmediğim olsun, ister yerden çıkan olsun, isterse başka şekilde yaratılan olsun; bütün bunların şerrinden Al­lah’a sığınırım.

Gökten inenin, göğe çıkanın şerrinden de Allah’a sığınırım.

Yerde bitenin ve yerden çıkanın şerrinden de Allah’a sığınırım.

Gecenin gündüzün şerrinden de Allah’a sığınırım.

Zatından gelen hayır hariç; gece ve gündüz çıkan her şeyden Al­lah’a sığınırım.

Ey merhametliler merhametlisi.

Her canlının alnından Rabbimiz tutar. Rabbim, sırat-ı müsta­kim üzeredir.

-ÇAN

Yolcu, bindiği hayvana çan takmamalıdır. Bu manada, Resulul­lah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Her çanla bir şeytan bulunur.”

Bir başka hadis-i şerifinde ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöy­le buyurmuştur;

“Melekler, çan bulunan yolcularla arkadaşlık etmez.”

-ASA

Yolculukta bulunan kimsenin elinde asa bulunması gerek. Hiç­bir şekilde asasız kalmamaya dikkat etmelidir. Bu manada, Meymun b. Mihran’ın bu rivayeti var ki, İbn-i Abbas’ın (r.a) şöyle dediğini an­latmaktadır;

- Asa (baston) peygamberlerin sünnetidir; müminlerin alâmeti­dir.

Allah rahmet eylesin; Hasan-ı Basrî, asa için şöyle dedi;

Asanın altı özelliği vardır ki, sırası ile şöyledir;

  • Peygamberlerin sünnetidir.
  • Salih zatların sünnetidir.
  • Düşmana karşı bir silâhtır. Bu düşman, yılan olabileceği gi­bi, köpek ve daha başkaları da olabilir.
  • Güçsüzlerin yürümesine bir yardımcıdır.
  • Münafıkların inadına kullanılır.
  • İyiliği artırır. Denilmiştir ki;

Bir müminde asa olduğu zaman, şeytan ondan kaçar. Facir ve münafık ondan ürker.

Asa, namaz kılan için kıbleye doğru dikeceği bir sütun olur.

Asa, yorulan için bir dinlenme aletidir.

Asa kullanmanın daha çok çok yararlan vardır. Nitekim Musa (a.s)’ın kıssası anlatılırken, Kur’ân-ı Kerim’de Musa (a.s)’ın dilin­den şöyle geldi;

- “O asamdır. Ona dayCanırım. Koyunlarıma yaprak çırpa­rım. Onunla gördüğüm daha birçok işlerim vardır.” (Tâ-Hâ Sûresi / 18)


39. FASIL - Hayvan (canlı) Yaratıkların Husyelerini (Yumurtalarını) Burmak veya Çıkarmak.

Bu işin yapılacağı yaratık, ister bir canlı hayvan olsun; isterse kölelerden biri. Böyle bir şey caiz değildir. (Yani; Erkeklik özelliğini gidermek.)

Bu manada, Harp ve Ebu Talib’in rivayetine dayanarak, İmam- ı Ahmed’in görüşü kesindir.

Yüze nişan vurmak da yerinde değildir. Bu manada gelen riva­yeti de Ebu Talib anlatmıştır.

Anlatılan sahabelerden gelen rivayete göre; Resulullah (s.a.v) efendimiz, nesil sahibi hayvanların husyelerini çıkarmayı (veya bur­mayı) yasak etmiştir.

Bu mana, Ebu Hureyre’den gelen bir hadis-i şerifte belirtilmiş­tir.

Enes b. Malik yolu ile gelen rivayette ise; Resulullah (s.a.v) efendimiz yüze nişan vurmayı da yasak etmiş; ancak kulağa nişan vurulması için ruhsat vermiştir.

Hayvanların ayırt edilmesi için, mutlaka bir işaret vurulması gerekli ise, yüzden başka yere vurmalıdır. Mesela; Bacaklarına veya sırtına.

42. FASIL - ÖLDÜRÜLECEK HAYVANLAR

Hayvanlardan bazılarının öldürülmesi mubah olur; bazıları da mubah değildir.

Bir kimse evinde yılan görür ise, üç kere ona gitmesini bildirme­lidir. Yani; Üç kere öldürmeden bırakmalıdır. Ama bundan sonra gö­recek olur ise, öldürmelidir.

Ancak, sahralarda (yazı yabanda) gördüğü yılanı öldürmelidir. Onun için bir izin yoktur.

Kuyruğu kısa yılanı da, öldürmelidir. Bu yılan şu adla bilinir;

Ebter.

Sırtında siyah çizgi bulunan yılan da öldürülmelidir. Bazıları bu yılanı;

Zitafatayn.

Olarak tarif eder ki, iki gözü arasında iki siyah kıl olduğu da söylenir. Bu tür yılan, hiç beklenmeden öldürülür.

Yukarıda anlatılan;

İzin. (Yani; Bekleme)

Tabiri veya gitmesini bildirmek şu şekilde olmalıdır;

Sağlam olarak git; bize eziyet etme.

Bazı rivayetlerde, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurdu­ğu anlatılmıştır;

“Yılan cinsinden birini evinizde görürseniz, onlara şöy­le deyiniz;

Nuh peygamberin sizden aldığı sözü hatırlatırım; Süley­man peygamberin sizden aldığı ahdi hatırlatırım. Bize eziyet etmeyin.

Tekrar dönüp gelirler ise, onları öldürün.”

İbn-i Mesud (r.a) yolu ile gelen bir rivayette ise, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğu anlatılmıştır;

“Yılanların hepsini öldürünüz; yılanların öcünden kor­kan benden değildir.”

Salim yolu ile gelen bir rivayette ise, İbn-i Ömer (r.a) Resulul­lah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlatmıştır;

“Yılanları ve ebteri, zitafatayni öldürünüz. Bunlar (zitafatayn ve ebter) gözün nurunu söndürür ve hamli düşürür.”

Salim anlattı;

İbn-i Ömer (r.a) nerede yılan görse öldürürdü. Hem de tümü­nü. Hiçbir ayırım yapmadan.

Abdullah b. Ömer bir yılanı kovalıyordu. Ebu Lübabe onu gör­dü; şöyle dedi,

Resulullah (s.a.v) efendimiz, ev yılanlarını öldürmeyi yasak et­ti. Ev yılanlarının öldürülmemesi babında gelen rivayeti, Ebu Saib anlatmıştır. Demiştir ki;

Bir kere Ebu Said-i Hudrî’nin yanma gittim. Birlikte oturuyor­duk. Onun oturduğu yerin altında bir kıpırdama oldu; baktım ki, Yı­lan. Hemen ayağa kalktım; Ebu Said bana sordu,

Neden kalktın? Dedim ki;

Şurada yılan var! Sordu;

Ne yapmak istiyorsun? Dedim ki;

Onu öldüreceğim.

Bunun üzerine, evinin karşısında bulunan bir evi bana gösterip sözlerine şöyle devam etti;

- O evde oturan bir amcamın oğlu vardı. Kendisi henüz taze de­likanlı gençti; yeni evlenmişti. Ahzab vakasında, ehlinin yanına git­mek için Resulullah (s.a.v) efendimizden izin istedi; Resulullah (s.a.v) efendimiz de kendisine selâmetle gitmesi için izin verdi.

Evine geldiği zaman; hanımım kapıda ayakta bulmuş.

Mızrağını ona dürtmek için çıkardığı zaman, hanımı kendisine şöyle demiş;

- Acele etme de beni dışarı çıkaranı gör.

Bunun üzerine içeri girer. Bir de bakar ki; Korkunç bir yılan. Hemen ona mızrağını dürtüp çırpmış hâlinde dışarı çıkarır.

Ne var ki, ben bilemiyorum; Amcamın oğlu mu daha evvel öldü, yoksa yılan mı?

Bunun üzerine, amcamın oğlunun yakınları, Resulullah (s.a.v) efendimizin huzuruna geldiler. Dediler ki;

Ya Resulullah, dua buyurun da arkadaşımız canlansın. Onla­rın bu dileğine karşılık, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“O arkadaşınızın bağışlanmasını dileyiniz.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz sonra şöyle devam etti;

“Cin tayfasından bir bölük, Medine’de İslâm dinine girdi. Onlardan birini gördüğünüz zaman üç kere korkutun. Üç ke­re anlatıldığı gibi korkuttuktan sonra meydana çıkarlarsa, onları öldürün.”

Bazı rivayetlerde ise, şöyle buyurmuştur;

- “Üç kere ona izin veriniz; yine çıkarsa, o şeytandır, öl­dürünüz.”

Samabras.

Adı ile bilinen kuyruğu uzun keleri öldürmek caizdir. Yani; Vezağ’ı. Bu manadaki rivayet, Amir b. Said’den gelmektedir ki, babası­nın şöyle dediğini anlatır;

  • “Resulullah (s.a.v) efendimiz, vezağın öldürülmesi için emir verdi ve onun için;
  • Füveysık. (Küçük fasih.)”

Ebu Hureyre’den (r.a) gelen bir rivayette ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “O vezağı öldürürken vurulan ilk darbeye yetmiş iyilik sevabı vardır.”

Yani; Onu kim ilk vuruşunda öldürür ise, onun için yetmiş se­vap vardır.

KARINCA ÖLDÜRMEK

Eziyeti çok olmadıkça, karınca öldürmek mekruhtur. Bu mana­daki rivayeti, Ebu Hureyre (r.a) şöyle anlattı;

Resulullah (s.a.v) efendimiz, karınca hakkında şöyle buyurdu;

“Bir karınca, peygamberlerden birini ısırdı. Bunun üze­rine, o karıncanın yuvasının yakılması için emir verdi; yakıldı.

Bunun üzerine, Cenâb-ı Hak tarafından o peygambere şöyle bir vahiy geldi;

Seni bir karınca ısırdı; ama sen tespih okuyan bir cema­ati yaktın.”

KURBAĞA ÖLDÜRMEK

Kurbağa öldürmek mekruhtur. Bu manadaki rivayet, Abdurrahman b. Osman’dan gelmektedir. Ki o; Resulullah (s.a.v) efendimi­ze, ilâç için kullanıldığını anlatıp sormuş; ancak, Resulullah (s.a.v) efendimiz onun bu şekilde öldürülmesini yasak etmiştir.

Öldürülmesi mubah olan hemen her şeyin ateşle öldürülmesi mekruhtur. Mesela; Bit, sivrisinek, pire, karınca. Bu manada, Resu­lullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “Ateşle, ancak ateşin Rabbi azap eder.”

Eziyet veren her hayvanın öldürülmesi caizdir. Kendisi eziyet için yaratıldığı hâlde, isterse kimseye eziyet etmiş olmasın. Zira onun yaratılışı eziyet içindir. Mesela; Sıfatını anlattığımız yılan, akrep, ku­duz köpek, fare.

Çokça kara köpeğin de öldürülmesi caizdir; zira o şeytandır. Bir kimse, bir hayvanı susamış görür ise, onun susuzluğunu gidermelidir. Bunu yapmakla sevap alır. Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “Her ciğeri yananın ateşini gidermekte ecir vardır.”

Ama bu sulama işi, zararlı hayvan olmazsa yapılır; zararlı hay­vana su verilmez. Zira zararlı hayvana su vermek, onu büyütmek ve zararını artırmak sayılır. Böyle bir şey de caiz değildir.

KÖPEK BESLEMEK

Bir kimsenin, evi içinde köpek besleyip büyütmesi ve onu evi içinde tutması yerinde değildir. Meğerki bekçilik, av sürülerini koru­mak için olsun.

Bir hadis-i şerifinde Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “Bir kimse; evini beklemek, sürüsünü korumak dışında bir niyetle evinde köpek tutar ise, her gün ecrinden iki kırat eksilir.”

Ehli hayvanlara, güçlerinin dışında bir şey yüklememeli, bir yer sürdürmemeli, fazla yol yürütmemeli.

Ve onlara yemlerini de eksik etmemelidir. Böyle bir şey caiz de­ğildir. Zira böyle bir şey yapmak günahtır.

Keza, hayvanlara haddinden fazla yem vermek de mekruhtur. Nitekim çoğu kimseler, fazla yem verip hayvanları semirtmeyi âdet hâline getirmişlerdir.

KAN ALMA PARASI

Hacamatcılıktan (kan alıcılıktan) alınan para mekruhtur. Zira böyle bir şeyde düşüklük görülmüştür. Bu manada, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Kan alıcılıktan elde edilen kazanç habistir.”

Arkadaşlarımızdan bazıları, bu yoldan gelen kazancı, haram saymışlardır. Çünkü; İmam-ı Ahmed’ten gelen rivayet bu yoldadır. Al­lah rahmet eylesin.

43. FASIL - ANA BABAYA İYİLİK

Ana babaya iyilikte bulunmak vaciptir. Bu manada gelen ayet- i kerimenin mealleri şöyledir;

- “Ana babandan biri veya ikisi yanında yaşlanırsa sakın

Onlara; Off! Demeyesin; (onlara karşı bıkkınlık göstermeyesin.)

Onları azarlamayasın. Onlara keremli davran; güzel ko­nuş.” (İsrâ Sûresi / 23)

“Onlara dünyada iyi sahip ol.” (Lokman Sûresi / 15)

“Bana şükret; ana babana teşekkür et; dönüş banadır.” (Lokman Sûresi / 14)

 İbn-i Abbas (r.a) şöyle anlattı;

Bir kimse, sabaha çıktığı zaman, ana babasına dargın olarak çıkar ise, cehennemden, kendisine iki kapı açılmış olarak çıkar.

Bir kimse, akşamı ettiği zaman, ana babasına dargın olarak ak­şamı eder ise, kendisine cehennemden iki kapı açılmış olarak akşamı eder.

Birine dargınlık gösterir ise, bir kapı açılmış olur.

Daha sonra üç kere şöyle tekrarladı;

İsterse onlar, kendisine zulüm etmiş olsunlar.

Abdullah b. Ömer’den (r.a) gelen rivayete göre; Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

“Rabbin rızası, ana babanın rızasındadır. Rabbin dargın­lığı, ana babanın dargınlığındadır.”

Abdullah b. Ömer (r.a) şöyle anlattı;

Resulullah (s.a.v) efendimizin huzuruna, bir adam geldi; şöyle dedi;

Ben cihada çıkmak istiyorum. Resulullah (s.a.v) efendimiz ona sordu;

“Anan baban var mı?” O kimse şöyle dedi;

Evet var. Resulullah (s.a.v) efendimiz bu kere şöyle buyurdu;

“Cihad, onların hizmetini görmektedir.”

Ana babaya iyiliğin tarifi şöyledir; Onların neye ihtiyaçları var ise, onu yerine getiresin; onlardan eziyeti atasın, onları bir küçük ço­cuk idare ediyormuş gibi idare edesin.

Ayrıca, onlara hiçbir şekilde dargın durmamak, onların ihtiyaç duydukları şeyi ertelememek gerek.

Ana babaya hizmeti, çokça kılınan nafile namaza, tutulan oru­ca (nafile) bedel bilmelisin.

Her namazın sonunda, onların günahlarının bağışlanmasını Yüce Allah’tan dilemelisin.

Onları zora koşmamak ve onlardan eziyet veren işleri almalısın; onlardan gelen eziyete dayanmalısın.

Sesin, onların sesinden yüksek çıkmamalıdır.

Şeriatın kesin emirlerini bozan bir şey olmadıkça, onların emir­lerine uymalısın.

Mesela; Haccı, beş vakit namazlarını, zekâtı, kefareti, adağı terk etme emirleri yerine getirilmez.

Onların yerine getirilecek emri, haram cinsten bir şey de olmamalı. Mesela; Zina, şarap (alkollü içki içmek), adam öldürmek, iftira, hak olmayan malı alma (hırsızlık ve benzeri) gibi şeyler.

Nitekim bu manada Resulullah (s.a.v) efendimizin şu emri ke­sindir;

“Allah-û Teâlâ’ya mâsiyyet için, mahlûka itaat yoktur.”

Şu ayet-i kerime de bu manayadır;

“Şayet onlar, İlmî bir dayanak bulamadığın şeyde, bana şirk etmen için; sana bir zorlamada bulunurlarsa, kendilerine itaat etme.” (Lokman Sûresi / 15)

Gerek anlatılan hadis-i şerif, gerekse bu ayet-i kerime, umumî mana ifade ederler. Yani; Allah’ın masiyeti için verilen hiçbir emir ye­rine getirilmez.

Böyle bir mana, İmam-ı Ahmed’ten de anlatılmıştır. Bu da Ebu Talib’in rivayetine dayanmaktadır. Şöyle ki;

Adamın birine, babası cemaatle namaz kılmasına engel olmuş. Durumu sorunca şöyle demiş;

- Farz olan bir emri yerine getirmemek için onlara itaat gerek­mez.

Nafile ibadetlere gelince, bunların terki hususunda ana babaya itaat olur. Hatta en faziletlisi, nafile ibadeti bırakıp gerekli ise, ana babanın emrine koşmaktır.

Şu da ana babaya iyilikler arasında sayılır;

Ana babayı ziyaret edenleri sen de ziyaret edesin; ana babaya gidip gelmeyenlere sen de gidip gelmeyesin.

Hayatta ve ölümde kendin için neye kızıyorsan; onlar için de ay­nı şekilde kızasın.

Şayet onlara öfke duymakta, içinde bir kabarma olur ise, onla­rın seni büyütmelerini, senin için uykusuz kaldıklarını, sana olan şef­katlerini, senin için yorulmalarını düşün.

Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“Onlara keremli davran, güzel konuş.” (İsrâ Sûresi / 23)

Bu emri de düşün. Şayet, bunlar da sana merhamet getirmez ise, o zaman bilesin ki; sen mahrumsun, sana Hakkın dargınlığı gel­miş.

O zaman, Allah’a tövbe et. Şayet, Allah’ın emrine muhalif ola­rak onlara muhalif isen, öfken geçer.

Senin için vacip olmayan hiçbir sefere onların emri olmadan çıkmayasın. Onların emri ile tayin edilmeyen hiçbir gazaya da gitme. Ananı babanı senin yüzünden kederlendirme. Zira başkaları da senin için onları kederlendirmekten alınmıştır. Bu manada gelen bir hadis- i şerif şöyledir;

“Ana ile oğlun arasını ayırana Allah lânet etsin.”

Şayet eline bir yemek içmek cinsi bir şey geçer ise, en güzelini on­lara vermeye bak. Zira çok kere, onlar da seni tercih etmişlerdir. Aç ka­lıp seni doyurdukları da olmuştur. Uykusuz kalıp seni uyutmuşlardır.

Allah dilerse sana bu yolda hidayet verir.

44. FASIL - MÜSTEHAP OLAN - MEKRUH OLAN İSİM VE KÜNYELER 

Bir kimsenin, Resulullah (s.a.v) efendimizin ismi ile birlikte, künyesini de kullanması mekruhtur.

Ancak, tek olarak ismi, tek olarak künyesi kullanılabilir.

İmam-ı Ahmed’den gelen bir rivayete göre; Her iki şekli ile de mekruhtur. Yani; Künye ile ismi birlikte kullanmak mekruhtur, ismi veya künyeyi ayrı olarak kullanmak da mekruhtur.

Yine İmam-ı Ahmed’den, her ikisi için de cevaz olduğuna dair ri­vayet gelmiştir.

Resulullah (s.a.v) efendimizin künyesi ile değil de ismi ile isim­lenme üzerine gelen rivayeti, Enes b. Malik ve Ebu Hureyre (r.a) yap­mıştır. İkisi de Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu an­latmıştır;

İsmimle isimleniniz; ama künyemi almayınız.”

Her ikisinin de caiz olduğuna dair rivayet, Hazret-i Âişe’den (r.a) gelmiştir. Hazret-i Âişe (r.a) şöyle anlattı;

Resulullah (s.a.v) efendimizin huzuruna bir kadın geldi; şöyle dedi;

Bir oğlum oldu; adını Muhammed, künyesini de Ebûl Kasım koydum. Bana anlatıldığına göre, sen böylesini iyi görmüyormuşsun!

Bunun üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“İsmimi koymayı helâl eden, künyemi koymayı da haram eden nedir?”

Yani; Böyle bir durum yoktur.

Ebu Yahya, Ebu İsa künyelerini koymak mekruhtur.

Bir kimsenin, kölesine; Eflâh, Necah, Yesar, Nat’i’, Ribah, Bere­ket, Berve, Hüzün, Asiye isimlerini vermesi mekruhtur.

Bu manada bir rivayet, Ömer b. Hattab’dan (r.a) gelir ki; Resu­lullah (s.a.v) efendimiz ona şöyle buyurmuştur;

“Eğer yaşayacak olursam; kölelere, Yesar, Bereket, Ri­bah, Necah, Eflâh isimlerinin verilmesini yasak ederim.”

Allah-û Teâlâ’nın isimlerine benzer isimleri ve lâkapları kullan­mak da mekruhtur. Mesela; Malik’ül-mülûk, Şehinşah ve benzerleri.

Zira bu gibi isimleri kullanmak, Fars diyarı halkının âdetidir.

Ancak, Allah-û Teâlâ’ya lâyık olan bir ismi kullanmak da mek­ruhtur. Mesela; Kuddüs, İlâh, Hâlik, Müheymin.

“Onlar, Allah’a ortak tuttular. Söyle onlara; Bari onlara isim versinler.” (Ra'd Sûresi / 33) Bazı müfessirler, bu ayet-i kerimeyi tefsir ederken, şöyle dediler;

O putlara bari benim ismimi de versinler. Sonra, bakın yakışı­yor mu?

LÂKAP TAKMAK

Her kim olursa olsun; ister kardeşine isterse bir kölesine onun hoşlanmayacağı bir lâkabı vermesin. Böyle bir şey haramdır. Zira Al­lah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“Birbirinize kötü lâkap takmayınız.” (Meryem Sûresi /11) Ve böyle bir lâkabı da Allah-û Teâlâ;

- “Füsük.” Olarak niteledi. Yani; İçi bozukluk. Müstehaptır ki; Müslüman kardeşini sevdiği en güzel isimlerle çağırasın.

45. FASIL - ÖFKELENMEYE DAİR

Bir kimse, öfkelendiği zaman, ayakta ise, onun oturması müste­hap olur.

Oturduğu yerde öfkelenmiş ise, onun da yan yatması müstehap olur.

Bir kimse, öfkelendiği zaman, soğuk su dökünür ise, öfkesi ge­çebilir.

Bu manada bir rivayet, Hazret-i Hasan’dan (r.a) gelmektedir ki; Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlatmaktadır;

 “Öfke, insanoğlunun kalbinde tutuşan bir ateş korudur.

Biriniz özünde öfke hâli bulunca ayakta ise otursun; otu­ruyorsa bir yere dayansın.”

-OTURMA EDEPLERİ

Gizli bir sohbet toplantısında bulunan bir cemaatin arasına ya­bancı olarak birinin; onlardan izin almadan gelip oturması mekruh­tur. Resulullah (s.a.v) efendimiz böyle bir şeyi yasak etmiştir.

Güneşle gölge arası bir yere oturmak mekruhtur.

Sol eli üzerine dayanmak mekruhtur.

Oturmak ile yan yatmak arası bir hâlde bulunmak mekruhtur.

Bir kimse, oturduğu meclisten kalktığı zaman, orada işlenmiş olması muhtemel hatalara kefaret olarak şu duayı okumalıdır;

  • Sübhansın Allah’ım, hamd sana mahsustur. Senden başka ilâh yoktur. Senden bağışlanmamı dilerim; sana tövbe ederim.

-MEZARLIKTA YÜRÜMEK

Mezarlıkta ayakkabı ile yürümek mekruhtur. Mezarlığa giren kimsenin şu duayı okuması iyi olur;

  • Allah’ım, ey bu çürümüş cesetlerin, erimiş kemiklerin Rabbi, Sen onları, dünyadan sana inanmış olarak çıkardın.

Allah’ım, Muhammed’e salât eyle; Muhammed’in âline de salât eyle.

Buradakilere senden rahmet, benden selâm ilet.

Daha sonra şöyle der;

  • Selâm size ey müminlerin diyarı. Yakında inşallah biz de size katılacağız. Bu manada gelen rivayet böyledir.

Bir kabir ziyaretine gidildiği zaman, üzerine el konmamalı; öpülmemeli. Zira böyle şeyler Yahudilere mahsus âdetlerdir.

Keza, kabristana giden kimse ne kabir üzerine oturmalı; ne de dayanmalı; kabri çiğnememelidir. Ancak, zorunlu bir durum olursa, sakıncası yoktur.

Kabristana ziyaret için giden kimse; sanki ziyaretine gittiği ka­bir sahibi hayatta imiş gibi önünde durmalı; hayatta imiş gibi saygı göstermelidir.

Daha sonra, on bir kere İhlâs suresini okur. (112. suredir.)

Bundan başka bildiği kadar Kur’ân okuyabilir.

Okuduktan sonra, sevabını da o kabir sahibine bağışlar. Bu dua makamında şöyle diyebilir;

Allah’ım, eğer sen, bu Kuran’ı okumakla bana sevap verdiysen; ben bu sevabı, şu kabrin sahibine hediye ediyorum.

Bundan sonra, bir dileği var ise, o dileğini diler.

Mezarlıktaki kemikleri çiğneyip kırmamalıdır. Şayet böyle bir şeyi zorunlu olarak yapar ise, o kabrin sahibini Allah-û Teâlâ’dan ba­ğışlanmasını diler.

Kabirleri uğursuz saymak mekruhtur.

Ama hayır fal kabilinden bir dilekte bulunmakta sakınca yok­tur.

-TEVAZU

Müslümanlardan herkese tevazu göstermek iyidir; müstehap sayılır.

Yaşlılara saygı göstermeli; çocuklara da şefkat gösterip onları affetmelidir. Ancak, onları iyi terbiye etmeyi de ihmal etmemelidir.


47.FASIL - EL SIKIŞMAK. (MÜSAFAHA)

Zimmet ehli ile el sıkışmak mekruhtur.

(Yani; Yahudi ve Nasara cinsinden, İslâm dinini kabul etmeyen ve ona karşı gelmeyen, ama İslâm hükümetine haraç vermek sureti ile malları ve canları, Müslümanlar tarafından korunan azınlıklar.)

Bu manada, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

- “Zimmet ehli ile el sıkışmayınız.”

48.FASIL - DUA EDEPLERİ.

Dua edilmekte edep odur ki; El uzatılmalı, Allah-û Teâlâ’ya hamd edilmelidir.

Daha sonra da Resulullah (s.a.v) efendimize salâvat okunmalı­dır. Bundan sonra, ne gibi ihtiyacı var ise, Yüce Hak’tan dilemelidir.

Dua edilirken, semaya bakmamalıdır.

Dua yapılıp bittikten sonra; ellerini yüzüne sürmelidir.

Resulullah (s.a.v) efendimizin dua üzerine gelen hadis-i şerif şöyledir;

- “Allah-û Teâlâ’ya dilekte bulunurken, avuçlarınızın içi ile bulununuz.”

49.FASIL - KUR’ÂN İLE ALLAH’A SIĞINMANIN CEVAZI.

Kur’ân vesile edilerek, herhangi korkulu bir meselede, Yüce Al­lah’a sığınmalıdır. Bu manada gelen ayet-i kerime şöyledir;

“Racim Şeytan’dan Allah’a sığın.” (Nahl Sûresi /98)

Aynı manayı, şu ayet-i kerimeler de anlatır;

  • “De ki; Felâkın Rabbine sığınırım.” (Felâk Sûresi /1)
  • “De ki; Nasın Rabbine sığınırım.” (Nâs Sûresi /1)

 Bu manada, Resulullah (s.a.v) efendimiz de şöyle anlatıldı;

Kendisinde, herhangi bir şikâyeti olduğu zaman Muavvezeteyn surelerini (Felâk, Nâs) okur; üzerine üflerdi.

Sonra, Resulullah (s.a.v) efendimiz şu duayı da okurdu;

“Kerim Allah’ın rızasına sığınırım. Hem de tüm kelimele­rini vesile ederek. Yerden çıkanların ve yaratılanların şerrin­den. Bir de Rabbimin alınlandan tuttuğu tüm hayvanların şerrinden.”

EFSUN

Kur’ân ile efsun yapmak da caizdir. Keza, Yüce Allah’ın güzel isimleri vesile edilerek de efsun yapmak caizdir. Zira Kur’ân’da şöyle anlatıldı;

  • “Kur’ân’dan indirdiklerimiz şifadır; müminlere rahmet­tir.” (İsrâ Sûresi /82)
  • “İndirdiğimiz bu kitap uğurlu mübarek bir kitaptır.” (En’âm Sûresi / 155)

 Resulullah (s.a.v) efendimiz de bir hadis-i şerifinde şöyle buyur­du;

“Özelliği bulunan duaları okuyarak, kendinizi efsunlayı­nız. Yani; Korumaya çalışınız. Kadere tesir edecek bir şey var ise, o da göz değmesidir.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz, bu manayı, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin için anlatmıştır. Allah onlardan razı olsun.

50.FASIL - SITMA ÜZERİNE.

Sıtmalı üzerine yazılıp asılacak dua olup İmam-ı Ahmed’den bu manada bir rivayet gelmiştir. Kendisi şöyle anlatmıştır;

Beni sıtma tuttu; ondan kurtulmam için bana şu yazılıp asıldı;

-Bismillahirrahmanirrahim. Bismillahi ve billahi. Muhammedün Resulullah. Ya narü kûni, berde ve selâmen âlâ İbrahim.

Ve eradu bihi keyden fecaalnahülül-ahserin.

Allahümme Rabbe Cebraile ve Mikâile ve İsrafile.

Eşfi sahibe hazel-kitabi bihavlike ve kuvvetike ve ceberutike ya Erhamerrahimin. (Bu duanın manası şudur;

Rahman Rahim Allah’ın adı ile. Allah’ın adı ile Allah’a sığını­rım. (Yahut Allah’ın adı ve Allah hakkı için.)

Muhammed Allah Resulüdür.

Ey ateş, İbrahim’e serin ve selâmet ol.

İbrahim’e hile etmek istediler, hepsini perişan ettik.

Allah’ım, ey Cibril’in, Mikail’in, İsrafil’in Rabbi, bu acıyı taşıya­na şifa ver. Gücünle kuvvetinle, yüceliğinle ey merhametliler merha­metlisi.)

51.FASIL; DOĞUMU ZOR OLAN KADINLAR İÇİN.

Arkadaşlarımızdan bazısı şöyle dedi;

Doğumu kendisine zor gelen bir kadına, aşağıda yazılı dua:

- “Bis-millâhillezî lâ ilâhe illâ huv el-Halîm-ül Kerîm. Sübhâne Rabbil’ Arş-il’azîm Elhamdülillahi Rabbil’ âlemin” ve son­ra (Nâzi’ât) sûresinin son âyetini ve Keennehüm’den i’tibâren (Ah- kaf) sûresinin son âyetini, bir cam bardağa yahut temiz bir kaba ya­zılır. Sonra yıkanır, suyu doğumu zor olan kadına içirilir. Bir miktar da onun göğsüne sürülür.

Duanın manası şudur;

“Rahman Rahim Allah’ın adı ile. Halik Kerim Allah’tan başka ilâh yoktur. Arş-ı Azim’in sahibi Yüce Allah noksan sıfatlardan mü­nezzehtir.

Alemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.

Onlar, bunu görecekleri gün, sanki (günün) bir akşamından ya­hut bir kuşluğundan başka durmamışlardır.

Onlar tehdit edilmekte oldukları (azabı) görecekleri gün, sanki kendileri (dünyada) gündüzünün bir saatinden başka durmamış gibi (olacaklardır.)

(Bu, yeter) bir tebliğidir, öyle ya, fâsıklar güruhundan başkası helâk edilir mi?”

ZEHİRLİ BÖCEKLERE EFSUN

Zehirli böcekler için de efsun yapılır; bu da caizdir. Mesela; Ka­rınca, akrepler, yılanlar, pireler, sivrisinekler.

Zira Resulullah (s.a.v) efendimiz, her zehirli böcek için efsun edilmesine izin verdi. Resulullah (s.a.v) efendimiz, şöyle buyurdu;

“Bir kimse, akşamları üç kere şu duayı okur ise, o gece kendisini akrep sokmaz;

Allah Nuh’a ve Nuh’un âline salât eylesin.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde ise, şöy­le buyurdu;

  • Bir kimse, akşamları üç kere şu duayı okur ise, kendi­sine o gece zehirli böcekler dokunmaz;

Yarattıklarının tümünün şerrinden, Allah’ın tüm keli­melerinden her birine sığınırım.”

Efsun için okunan bu dualarda üflemek caizdir. Ancak, tükür­mek mekruhtur.

52.FASIL; GÖZ DEĞMESİ.

Gözü değen kimse, yüzünü, ellerini, dirseklerini, dizlerini, ayaklarının çevresini, örtüsünün içini bir kapta yıkar; sonra kime gö­zü değmiş ise, o hastanın üzerine döker.

Üstte anlatılan manada bir rivayeti, Ebu Ümame b. Sehl b. Hanif (r.a) anlatmıştır. Şöyle olmuş;

Bir gün, kendisi yıkanıyormuş. Amr b. Rabia onu görüp şaşır­mış. Demiş ki;

-Allah adına yemin ederim ki, bugün olduğu gibi, seni bu kadar taze, genç, cildi temiz olarak hiç görmedim. Yahut şöyle demiştir;

- Böyle tazelikte bir delikanlı cildi görmedim.

Onun böyle demesi üzerine, Sehl b. Hanife felç gelmiş. Hatta başını kaldıramaz olmuş.

Durumu, Resulullah (s.a.v) efendimize anlattıkları zaman sor­muş;

“Bu yolda şüphelendiğiniz kimse var mı?” Şöyle demiş;

Hayır, ya Resulullah, Öyle bir kimse yok. Ancak, Amir b. Ra­bia onu gördü; şöyle şöyle dedi.

Bunun üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz o hastayı getirtmiş; sonra Amr b. Rabia’yı çağırmış.

Sonra şöyle buyurmuş;

“Sübhanallah. Biriniz, kardeşini neden öldürmeye bakı­yor. Hâlbuki onda hoşlanacağı bir şey gördüğü zaman, hayır ve bereket duası okumalıdır.”

Daha sonra, Resulullah (s.a.v) efendimiz, Amir b. Rabia’ya yı­kanması için emir vermiş.

O da elinin dışını, yüzünü, kollarını, göğsünü, örtüsünün içini, dizlerini, uyaklarının içini dışını bir kap içinde yıkamış.

Ve suyu gözü değdiği kimsenin başına dökmüş. Su kabını da ba­şı etrafında çevirdim.

Sonra, Resulullah (s.a.v) efendimiz, o sudan birkaç damla içme­sini de söyledi.

Ve iyileşti; bineğine atlayıp gitti.

Şayet gözü değen kimse, tüm vücudunu yıkar da gözü değdiği kimsenin üzerine döker ise, daha yerinde olur.

53.FASIL; İLÂÇLAR.

Bazı hastalıklara ilâç yapmak caizdir. Mesela; Enseden, damar­dan kan aldırmak, dağlamak, çeşitli ilâçları içmek gibi.

Damar kesmeyi, çeşitli yaraları açmayı, vücudun diğer kısımla­rına geçme tehlikesi belirdiği zaman, o hastalıklı yeri kesmeyi de bu arada bir çare olarak sayabiliriz.

Keza, basur illetinden dolayı ameliyatla alınacak kısım da bu arada bir çare sayılır.

Hâsılı; Vücudun faydasına ne gibi çare var ise, onu yapmak ca­izdir.

Resulullah (s.a.v) efendimiz, hastalık durumlarında doktorlara danışırdı. Doktorlara şöyle buyururdu;

“Sizin görüşünüz, ilâçtır.” Şöyle sordular;

Ya Resulullah, tıpta hayır var mıdır? Şöyle buyurdu;

“Derdi indiren, devasını da indirmiştir.”

Îmam-ı Ahmed’e dağ yapmaktan sordular; şöyle dedi,

Araplar bunu yapıyorlar.

Resulullah (s.a.v) efendimiz dağ yapmıştır. Keza, sahabenin de dağlama yaptığı rivayetler arasındadır.

İmam-ı Ahmed’den gelen bir rivayette, İmran b. Husayn, ırkı­-nisa hastalığı dolayısı ile o hastalığa sebep olan damarı kesmiştir. (Oyluk başından, tırnağa kadar uzanan damardaki hastalık)

Bir başka rivayette ise, ırkı-nisayı kesmenin mekruh olduğu, İmam-ı Ahmed tarafından anlatılmıştır.

Zehir, (alkollü) şarap, cife, necis olan bir şeyle tedavi caiz değil­dir.

Dişi eşek sütü ile de tedavi caiz değildir.

Üstte anlatılan manalarda, Resulullah (s.a.v) efendimizin şu hadis-i şerifi vardır;

“Haram olan şeylerde ümmetim için şifa yoktur.”

Zaruret olmadan, alttan şırınga (hukne) yapmak mekruhtur.

Taundan, (koleradan) kaçmak caiz değildir.

Bir kimse, taun bulunan beldenin dışında ise, oraya girmemeli­dir; ta ki, Kendisini ölüme atanlardan olmamalıdır.

54.FASIL; KADINLA YALNIZ KALMAK.

Kendisine nikâhlanması caiz olan yabancı bir kadınla yalnız kalmak olmaz. Çünkü Resulullah (s.a.v) efendimiz bunu yasak edip şöyle buyurmuştur;

“O ikisinin üçüncüsü şeytan olur.”

Çünkü böyle bir durumda; her ikisine de şeytan kötülük işleme­yi hoş gösterir.

Bir mazeret olmadan, genç bir kadına bakılmaz. Mesela; Şahit­lik yahut hastalıktan dolayı bir ilâç için.

Ancak, ihtiyar kocakarıya bakmakta bir sakınca yoktur. Çünkü böyle bir şeyde fitne tehlikesi olmaz.

Tek örtü içinde, iki çıplak erkek; yine tek örtü için iki çıplak ka­dın yatmamalıdır. Çünkü Resulullah (s.a.v) efendimiz, bunu da ya­sak etmiştir. Zira sonunda, birbirinin avret mahalline bakmaya ka­dar giderler. Böyle bir şey de yasaktır. Kaldı ki; Daha başka türlü kö­tülüğü hoş gösterip işletmesi babında şeytana güven olmaz.

55.FASIL; KÖLELERE (HİZMETÇİLERE) İYİ DAVRANMAK.

Köle, (hizmetçi), ister erkek olsun, isterse kadın; yumuşak mua­mele edilmelidir. Kendisine gücünün yetmeyeceği bir iş yaptırmama­lıdır.

Kendi yediğinin aynısını kölesine (hizmetçisine) de yedirmeli­dir. Giydiğinden ona da giydirmelidir. Şayet istiyorsa, evlendirmelidir; ancak evlenmeye zorlamamalıdır.

Şayet köle yaptığı işlerde kusurlu olur yahut asi gelir ise, ister­se başkasına satabilir; azat edebilir. Köle isterse, onun azadı için, bel­li bir miktar kazanıp getirmesine de razı olur.

Unutmamalı ki, Resulullah (s.a.v) efendimizin son vasiyeti şu­dur;

“Namazı bırakmayınız; kölelerinize iyi sahip olunuz.”

56.FASIL; KUR’ÂN’LA YOLCULUĞA ÇIKMAK.

Mushafla, düşman memleketine yolculuk etmemelidir. Zira müşriklerin ellerine geçer de saygısızlık ederler. Meğerki Mushafı taşıyan Müslümanlar güçlü, kuvvetli olsalar da bu üstün durumları dolayısı ile Mushafı müşriklere kaptırmamalıdır.

Bu durumda, bir Müslüman’ın üzerinde Mushaf taşıması ve unutmaması için onu okuması yerinde olur.

57.FASIL; AYNAYA BAKMAK.

Bir Müslüman’ın aynaya baktığı zaman, şu duayı okuması müstehaptır;

Beni seviyeli yaratan, suretimi güzel kılan, başkasında çirkin olanı bende güzel eden Allah’a hamd olsun.

Bu dua, Resulullah (s.a.v) efendimizden rivayet edilmiştir.

58.FASIL; KULAK ÇINLAMASI.

Bir kimsenin kulağı çınladığı zaman önce peygambere salâvat getirmeli; sonra da şu duayı okumalıdır,

Allah, beni hayırla ananı hayırla ansın.

Resulullah (s.a.v) efendimizden gelen rivayet budur.

59.FASIL; AĞRILAR.

Bir kimsenin, bedeninden veya duygularından birinden bir ağrı şikâyeti olur ise, Resulullah (s.a.v) efendimizin şu emrini yerine ge­tirmelidir;

  • Sizden bir kimsenin veya kardeşinin bir şikâyeti olur ise, şöyle dua etsin;

“Kudreti yücelerde olan Rabbimiz, ismin mukaddestir. Emrin, yerde ve gökte geçerlidir.

Yerdekilere ve göktekilere nasıl merhamet ettiysen, bi­zim de hatalarımızı ve günahlarımızı bağışla. Ey âlemlerin Rabbi.

Bu ağrıyan yere, rahmetinden bir rahmet, şifandan bir şifa ihsan eyle.”

Bu dua okunduktan sonra, Allah’ın izni ile o ağrı, şikâyet edilen sızı geçer.

60.FASIL; ŞUM TUTMAK.

Bir kimse, kendince, uğursuz saydığı ve şum tuttuğu bir şey gö­recek olursa, şu duayı okumalıdır;

Allah’ım, hayrı ancak sen verirsin. Kötülükleri ancak sen gide­rirsin. Güç ve kuvvet ancak Allah’ındır.

Bu duanın okunması, Resulullah (s.a.v) efendimizden gelen ri­vayetler arasındadır.

61.FASIL; HAVRA, KİLİSE, BORAZAN VE ÇAN SESLERİ.

Bir kimse, havra, kilise gördüğü, boru veya çan sesi duyduğu zaman onun için müstehap olur ki, şu duayı okusun;

“Allah’tan başka ilâh olmadığını, onun birliğine, ortağı olmadı­ğına, bir tek ilâh olduğuna şahadet ederim. Ancak ona ibadet ederiz.”

Müşriklere, Yahudilere ve Hıristiyanlara dair her ne görür ise, aynı duayı okumalıdır.

Zira Resulullah (s.a.v) efendimizden gelen rivayet budur.

O duayı okuyan için, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyur­muştur;

  • “Allah, müşriklerin sayısı kadar onun günahlarını ba­ğışlar.”

GÖK GÜRÜLTÜSÜ VE ŞİMŞEK ÇAKMASI

Gök gürlediği, şimşek çaktığı zaman, şu dua okunmalıdır;

Allah’ım bizi gazabınla helâk etme; gazabınla öldürme. Önceden bize afiyet ver.

FIRTINA

Fırtına estiği zaman, şu dua okunmalıdır;

Allah’ım, senden bunun hayrını diliyorum. Bununla gönderdi­ğin şeyin de hayrını diliyorum.

Onun şerrinden sana sığınırım. Onunla gönderdiğin şeyin şer­rinden de sana sığınırım.

62.FASIL; ÇARŞI PAZARA GİRMEK.

Bir kimse, çarşı pazara girdiği zaman, Resulullah (s.a.v) efendi­mizin yaptığı şu duayı yapmalıdır;

Allah’ım, bu çarşı pazarın ve onun içindekilerin hayrını senden diliyorum. Onun ve onun içinde olanların şerrinden sana sığınırım.

Allah’ım, orada yalan yemine uğramaktan ve ziyanlı bir iş et­mekten sana sığınırım.

Allah’tan başka ilâh yoktur. Birdir, ortağı yoktur. Mülk önün­dür, hamd ona mahsustur.

Öldürür, diriltir; kendisi ölmez diridir.

Hayır onun elindedir; o her şeye kadirdir.

HİLÂLİ GÖRMEK

Bir kimse, hilâli (yeni ay) gördüğü zaman, şöyle dua etmelidir;

 - “Allah’ım, onu bizim için uğur, iman, selâmet, İslâm hilâli eyle.

Benim Rabbim, senin Rabbin Aziz Celil Allah’tır.”

63.FASIL; DERTLİ GÖRMEK.

Bir kimse derde, eleme müptelâ olan birini gördüğü zaman, şu duayı okumalıdır;

“Sana verdiği dertten ve elemden yana bana afiyet veren Al­lah’a hamd olsun. Beni sana ve yarattığı çoklarına karşı faziletli kı­lan Allah’a hamd olsun.”

Bu duayı okuyan kimseye, dünyada kaldığı süre sıhhat ve afi­yet ihsanı gelir; bir derde ve eleme uğramaz.

64.FASIL; HACI DUASI.

Hacılar, hac seferinden dönüp geldikleri zaman, kendilerine şöyle dua edilir;

“Allah senin hac vazifelerini kabul buyursun. Ecrini arttırsın. Yaptığın masrafın yerini doldursun.”

Rivayet edildiğine göre, Ömer b. Hattab (r.a) böyle dua ederdi.

65.FASIL; HASTA ZİYARETİ VE TAZİYE.

Bir kimse, hasta ziyaretine gittiği zaman şayet onu ölmüş görür ise, Resulullah (s.a.v) efendimizin buyurduğu gibi yapmalıdır. Şöyle buyurdu;

“Ölüm korkunç bir şeydir. İçinizden birine, kardeşinin ölüm haberi geldiği zaman, şu duayı okusun;

Biz, Allah içiniz; Allah’a döneceğiz. Biz, Rabbimize gide­ceğiz.

Allah’ım, onu katında iyilerden yaz. Onun defterini, yü­celer arasında kıl. Kalanlar arasında, onun yerini tutacak bi­rini ver.

Onun ecrinden bizi mahrum kılma; ondan sonra bizi fit­neye düşürme.”

Şayet, ziyaretine gittiği hasta, henüz ölmemiş, ölüm döşeğinde ise, ona tövbe etmesi için işaret eder. Haksız aldığı mallar var ise, on­ların verilmesi için, gerekeni yapmasını hatırlatır. Malının üçte biri­ni de kendisine varis olmayan fakirlere verilmesi için vasiyet etmesi­ni anlatır.

Şayet kendisine varis olacak kimse yok ise, malını fakirlere, yoksullara, mescit ve köprü yapılmasına, hayır ve iyilik yoluna har­canmasına dair vasiyette bulunmasını ister.

65.FASIL; ÖLÜYÜ MEZARA İNDİRMEK.

Ölüyü mezara koyarken, Resulullah (s.a.v) efendimizin buyur­duğu gibi yapmalıdır. Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Ölülerinizi mezara koyduğunuz zaman, şöyle deyiniz;

Bismillah ve âlâ milleti Resulullah. (Allah’ın adı ile Al­lah’ın Resulü yolunda.)”

Ölünün üzerine, toprak atıldığı zaman da şu dua okunmalıdır;

Sana iman ettik, Resulünü tasdik ettik. Dirilmeye imanımız var.

Bu, Allah’ın ve Resulünün bize haberidir. Allah’ ve Resulünün söyledikleri doğrudur.

Bu dua, Hazret-i Ali (r.a) tarafından rivayet edilmiştir. Ayrıca şunu eklemiştir;

Her kim, ölüyü mezara koyarken ve toprak atarken bu duayı okur ise, toprak zerreleri sayısınca, sevap alır.



Gunyetut Talibin'in İbadetler Fıkhı adlı ilk babının 6.kısmı olan "Ahlak ve Görgü Kuralları" adlı bölümü içerir.

Bu bölümde şu konular anlatılmaktadır:

1-NİKÂH EDEPLERİ. (YANİ; EVLİLİK)

A-EVLİLİKTE KADINA GEREKENLER
B-NİKÂH KIYMA GÜNÜ
C-HAMİLELİK
D-KADINLA OYNAŞMAK
E-AYBAŞI HÂLLERİ
F-CİNSİ BİRLEŞMEYİ BIRAKMAK
G-HOŞA GİDEN KADIN GÖRMEK
H-KADINI İLE BİRLEŞMEYİ ANLATMAMAK

2-ERKEĞİN, KADINI BİRLEŞMEYE ÇAĞIRMASI.
3-DÜĞÜN YEMEĞİ.
A-GELİNİN BAŞINA SAÇILAN ŞEYLER
4-NİKÂH ŞARTLARI.


66.FASIL; NİKÂH EDEPLERİ. (YANİ; EVLİLİK)

Nikâhın, yani; Evlenmenin edepleri başında gelen şudur ki; Ev­lilik, Allah’ın emrine uymak için yapılmalıdır. Bu manada gelen iki ayet-i kerime meal olarak şöyledir;

“Aranızdaki bekârları, yararlı olan erkek kölelerinizi, cariyelerinizi evlendiriniz.” (Nûr Sûresi / 32)

“Sizin hoşunuza giden kadınlardan, ikişer, üçer, dörder tane nikâhla alabilirsiniz.” (Nisâ Sûresi / 3)

Resulullah (s.a.v) efendimiz de şöyle buyurdu;

“Evleniniz, neslinizi arttırınız. Kıyamet günü ben, sizin çokluğunuzla sair ümmetlere karşı övüneceğim. İsterse, dü­şük çocuklar olsun.”

Yukarıda anlatılan iki ayet-i kerime ile ayrıca anlatılan hadis-i şerif nikâhın gerekli olduğuna inanmayı vacip kılmıştır. Ama ister zi­na etme tehlikesi olsun; isterse olmasın.

Böylece, evlenmek gerekir ki; İhtilâflı meseleden çıkılmış olun­sun. Ebu Davud’dan gelen bir rivayete göre; İmam-ı Ahmed’in kavlince, evlenmek her ne suretle olursa olsun; vaciptir.

Evlenen kimse, Allah’ın emrini yerine getirdiği için; sevap da alır.

Evlenen kimse, şuna da itikad etmelidir ki; Bununla, Allah’ın dinini yerine getiriyor, tamamlıyor.

Nitekim bu manada, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Bir kimse evlenirse, dininin yarısını korumuş olur.”

Bir başka hadis-i şerifinde ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöy­le buyurdu;

“Bir kimse evlenir ise, dininin yarısını tamamlamış olur.”

Evlenme işinde güzel, soylu, akraba olmayan yabancı bakire kız tercih edilmelidir.

Alınacak kadın, doğurganlığı ile bilinen cins kadınlardan olma­lıdır.

Resulullah (s.a.v) efendimiz, dul kadınla evlendiğini haber ver­diği zaman, Cabir b. Abdullah’a şöyle buyurdu;

  • “Bakire kız alsaydın olmaz mıydı? O seninle oynaşırdı; sen de onunla oynaşırdın.”

Burada, doğurganlığı şart koştuk. Bunun sebebi, Resulullah (s.a.v) efendimizin şu hadis-i şerifine dayanır;

  • “Evleniniz, neslinizi artırınız. Kıyamet günü ben, sizin çokluğunuzla sair ümmetlere karşı övüneceğim. İsterse dü­şük çocuklar olsun.”

Hadis-i şeriflerden birinde, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “Doğurgan güzel kadınla evleniniz. Zira sizinle çokluk gösterisinde bulunacağım.”

Akraba ile evlenilmemesini şart koştuk. Bunun sebebi de şudur; Ta ki, sonunda iş düşmanlığa vurmasın. Böylece, akrabalık bağları ko­par. Hâlbuki Allah-û Teâlâ, akrabalara gidip gelme emrini vermiştir.

Yine üstte anlatılan mana icabıdır ki;. İki kız kardeşi bir arada almayı şeriat yasak etmiştir.

Kötü dilli, kocasından ayrılmış, yüzü ve diğer azası dövmeli ka­dın almak pek yerinde olmaz.

Bir kimse evlendiği zaman kadını ile iyi geçinmeli; ona kötü davranmamalıdır.

Kendisini boşamak tehdidi ile mehrinden vazgeçirmeye çalışmamalıdır.

Aldığı kadının anasına babasına sövmemelidir. Böyle bir şey yaptığı takdirde, Allah ve Resulü ondan uzak olur.

Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Kadınlarınıza iyi davranınız; zira, onlar yanınızda yar­dımcı durumdadırlar.”

Bir manaya göre; onlar, emrinizde esirdirler.

Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Bir kimse, bir kadınla evlenirken, onun nikâh hakkını vermemeyi içinden isterse, kıyamet günü zinacı olarak gelir.”

Bir kadın, kocasına eziyet etmeyi çok ileri götürür; hatta dinine sataşacak kadar azar ise, onun mehrini vermek sureti ile kendisini onun elinden kurtarsın. Bunu yapamaz ise, Allah’a yalvarıp dua et­sin. Bu da kendisi için yeterlidir.

Şayet, kadının öyle sıkıntı veren durumuna sabır eder ise, Allah yolunda cihat eden gibi sevap alır.

Kadın, kocasına gönül hoşluğu ile bir zorlama olmadan bir şey verir ise, onu hoşça alıp yiyebilir.

Nikâhtan evvel, yalnız kalmadan; kadının eline, yüzüne bakma­ya çalışmalıdır. Ta ki; Sonradan hoşlanmayacağı bir şeyle karşılaş­masın. O zaman, iş tez zamanda boşanmaya ve ayrılmaya varır. Böy­le bir şey ise, iyi değildir. Mekruhtur. Zira Resulullah (s.a.v) efendi­miz şöyle buyurdu;

“Allah’a boşanmaktan daha sevimsiz bir mubah yok­tur.”

Bu dediğimizin aslı, Resulullah (s.a.v) efendimizin şu hadis-i şe­rifine dayanır;

“Bir kimsenin kalbine, bir kadını almak geldiği zaman; onun eline yüzüne baksın. Böyle etmek, ikisi arasındaki mu­habbetin devamı için yerinde olur.”

Cabir b. Abdullah yolu ile gelen rivayetle ise, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğu anlatılmıştır;

“İçinizden biri, bir kadını almaya talip olduğu zaman; onu almasına sebep neyse, imkân nispetince ona bakmaya çalışsın.”

Cabir devam etti;

Bir kız istedim. Onun için bir yere gizlendim. Beni onunla ev­lenmeye çeken şeyi sonunda gördüm.

Bunu, Ebu Davud süneninde anlattı.

Alınacak kadının, dindar ve akıllı olması yerinde olur. Bu ma­nadaki bir hadis-i şerifi, Ebu Hureyre (r.a) şöyle anlattı;

“Kadın, şu dört şeyi için alınır;

a)Malı,
b) Soyu,
c) Güzelliği,
d) Dini.

Şayet dindar olanı bulursan, elinde büyür; gelişir.”

Resulullah (s.a.v) efendimizin dindar kadın almayı şart koşma­sının başlıca sebebi şudur; Kadın kocasına geçim işinde yardımcı olur, aza kanaat eder. Ama onun yerinde başka kadın olsa; kocasını günaha ve vebale sokar. Meğerki Allah o kimseyi korumuş olsun.

Müfessirlerden pek çoğu;

“Şimdi onlarla mübaşeret ediniz; Allah’ın sizin için yaz­dığını da isteyiniz.” (Bakara Sûresi /187) Mealine gelen ayet-i kerimedeki;

  • “Mübaşeret.”(Bakara Sûresi /187)Lâfzını, kadınla cinsî birleşme manası­na almışlardır.
  • “isteyiniz.”Lâfzını ise, bu mübaşeretle (erkek) çocuk istemek manasına almışlardır.

-EVLİLİKTE KADINA GEREKENLER

Evlilik işinde, kadına düşen görevler de vardır.

Evlilik, kadın başta namusunu korumayı niyetine almalıdır.

Kocasına, hamile kalmaya, çocuk doğurmaya, çocuğu terbiye et­meye sabırla dayanmak sureti ile Allah katında çokça ecir alacağını da düşünmelidir.

Meymun b. Ziyad’dan gelen rivayete göre, Enes (r.a) şöyle anlat­mıştır;

Medine halkından bir kadın vardı. Adına;

Hevlâ Attare.

Deniyordu. Bir gün, Hazret-i Aişe’nin yanına gitti ve şöyle dedi;

Ey Müminlerin anası, falan kimse benim kocamdır. Hemen her gece, onun için süsleniyorum. İlk gecedeki taze gelin gibi ona be­zeniyorum; koku sürünüyorum.

Yatağına girdiği zaman, ben de onun örtüsü altına sokuluyo­rum. Bunu yaparken, ancak Allah’ın rızasını diliyorum.

Ne var ki, yüzünü benden çeviriyor; onun bana kızgın olduğunu görüyorum. Bunun üzerine, Hazret-i Aişe ona şöyle dedi;

Şimdi otur; Resulullah (s.a.v) gelinceye kadar bekle. Bundan sonrasını Hevlâ şöyle anlattı;

Ben, orada beklemekte iken, Resulullah (s.a.v) geldi. Şöyle sor­du;

“Bir koku alıyorum; size Hevlâ Attare mi geldi. Ondan bir şey mi aldınız?” Hazret-i Aişe (r.a) şöyle dedi;

Hayır, vallahi ondan bir şey almadık ya Resulullah.

Bundan sonra Hevlâ kendi durumunu olduğu gibi anlattı'.

Bunun üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz o kadına şöyle bu­yurdu;

  • “Şimdi git, onun sözünü dinle; kendisine itaat et.”

Hevlâ şöyle dedi;

Bunu yapıyorum ya Resulullah. Benim için ne gibi ecir vardır? Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “Bir kadın, kocasının evinden bir şey kaldırdığı zaman; iyilik dileği ile onu tekrar yerine koyar ise, Allah-û Teâlâ onun için bir iyilik sevabı yazar; bir kötülüğünü de siler. Kendisini bir derece yükseltir.

Bir kadın kocasından hamile kaldığı zaman; onun ecri; Geceleri namaz kılan, gündüzleri oruç tutan, Allah yolunda savaşa katılan gazi ecridir.

Kadın hamilelikten dolayı doğum sancısı başladığı za­man, her gelen sancı için bir can kurtarmış gibi sevabı vardır. Doğumu yaptıktan süt emzirmeye başladığı zaman da onun için bir köle azat etmiş gibi sevap alır.

Yavrusunu sütten kestiği zaman, semada bir melek onun için şöyle seslenir;

  • Ey kadın, şu yaptığın amel, geçen ömrün tümüne yetti. Artık kalan ömrün için amel işlemeye bak.”

Bu arada, Hazret-i Aişe (r.a) şöyle dedi;

Kadınlara bu kadar ihsan edildikten sonra, ey erkekler hâliniz ne olacak?

Bunun üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz gülümsedi; sonra şöyle buyurdu,

  • “Bir erkek, kadınını isteyerek elinden tuttuğu zaman, kendisine Allah-û Teâlâ bir iyilik sevabı yazar.

Kadınının boynuna sarıldığı zaman, on iyilik yazılır.

Kadını ile birleştiği zaman bu; Kendisi için dünya ve içindekilerden hayırlıdır.

Yıkanmaya gittiği zaman, su yürüyen her tüyü için Allah-û Teâlâ bir iyilik yazar; onun bir kötülüğünü de siler. Bir de­rece de yükseltir.

Yıkanması ile kendisine verilen sevap ise, dünya ve içindekilerden hayırlıdır.

Bu durumu ile Allah-û Teâlâ onunla övünür ve şöyle bu­yurur;

  • Ey meleklerim, şu kuluma bakın; gece karanlığında kalktı, cünüplükten yıkanıp temizlendi. Onun Rabbi olduğu­ma da yakini var.

Şahit olun; onu bağışladım.”

Mübarek b. Fadale’nin Hazret-i Hasan’dan (r.a) anlattığına gö­re; Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

  • Kadınlara hayır tavsiye ediniz; onlara iyilikte bulunu­nuz. Zira onlar sizin yardımcılarınızdır. (Bir manaya esirleriniz.)

Onlara, kendileri için bir şeyin sahibi değildir. Siz onla­rı, Yüce Allah’ın birer emaneti olarak aldınız. Allah’ın emri ile onların namusları size helâl oldu.”

Ubbade b. Kesir, Abdullah Cerirî yolu ile gelen rivayette; Resu­lullah (s.a.v) efendimizin zevcesi Meymune’den naklen Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı;

  • “Ümmetimin hayırlı erkekleri, kadınları için hayırlı olanlardır. Ümmetimin hayırlı kadınları ise, kocaları için ha­yırlı olanlarıdır. Bu kadınlardan her biri için, geceli gündüz­lü; Allah yolunda savaşan, sevabını Allah’tan umarak öldürü­len bin şehit sevabı vardır. Bu kadınlardan her birinin cennet hurilerinden üstünlüğü, benim sizden en alt derecede olanını­za olan üstünlüğüm kadardır.

Ümmetimden hayırlı kadın, kocasının arzusuna göre; Onun hoşlandığı şeyi yapandır. Ama Allah’ın masiyeti hariç.

  • Ümmetimin hayırlı erkeği ise, kadını ile lâtife edip oyna­şandır. Tıpkı; Bir ananın yavrusu ile oynaştığı gibi.

- Anlatıldığı gibi yapan erkeklerden her birine; Allah yo­lunda sabırlı savaşan, sevabını Allah’tan bekleyip öldürülen yüz şehit sevabı vardır.”

Bu arada, Ömer b. Hattab (r.a) şöyle sordu;

Ya Resulullah, kadınlara bin şehit sevabı oluyor; erkeklere de yüz şehit sevabı. Bu nasıl olur?

Bunun üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “Bilmiyor musun ki; Kadın, sevap itibarı ile erkekten daha ileridir; en üstün sevabı da o alır.

Aziz Celil Allah erkek için; kadının duası ve ondan razı olması sebebi ile cennette derece üstüne derece artırır.

Şunu bilmez misin ki; Allah’a şirkten sonra bir kadının en büyük günahı kocasına asi olmasıdır.

Dikkat ediniz, şu iki zayıf hakkında Allah’tan korkunuz. Zira Allah-û Teâlâ onları sizden soracaktır. O iki zayıfın biri kadın, diğeri de yetim çocuktur.

Her kim, onlara iyilik ederse, Allah’ın rızasına kavuşur. Her kim, onlara kötülük etmeye kalkarsa, Allah’ın dargınlığı­na hak kazanır.

Kadının kocası üzerindeki hakkı, benim sizde bulunan hakkım gibidir. Her kim benim hakkımı zayi ederse, Allah’ın hakkını zayi etmiş olur. Her kim, Allah’ın hakkını zayi ederse, Allah’ın dargınlığına uğramış olur. Onun yeri de cehennem­dir; orası çok kötü bir yerdir.”

Ebu Cafer Muhammed b. Ali, Cabir’in (r.a) şöyle dediğini anlattı;

  • Bir ara biz, Resulullah (s.a.v) efendimizin yanında idik. -Ki kendisi, ashaptan bir topluluk ile orada imiş-

Tam bu sırada bir kadın geldi; Resulullah (s.a.v) efendimizin ba­şı ucunda durdu. Sonra;

  • Sana selâm ya Resulullah. Dedikten sonra devam etti;

Ben, kadınların namına gelen bir elçiyim. Sana, benim böyle gelişimi hangi kadın duyacak olsa şaşar, ya Resulullah.

Allah-û Teâlâ, kadınların da Rabbidir; erkeklerin de. Âdem pey­gamber, erkeklerin de babasıdır, kadınların da. Havva, kadınların da anasıdır, erkeklerin de.

Erkekler cihada çıkarlar; orada öldürülenler şehit olurlar. Can­lı olarak, Rableri katında rızıklanırlar.

Bu cihattan döndükleri zaman da bildiğin gibi ecirleri vardır.

Bize gelince, onlar giderken biz evde otururuz; onların hizmeti­ni görürüz. Acaba, bizim için de bir sevap var mıdır?

Bunun üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“O kadınlara benden selâm söyle. Kendilerine de ki;

Kocaya itaat etmek, onun hakkını kabullenmek; cihatta elde edilene muadildir. Hâlbuki aranızda bunu yapan da pek azdır.”

Sabit yolu ile gelen rivayetle, Enes’in (r.a) şöyle dediği anlatıldı;

  • Kadınlar, beni Resulullah’a elçi olarak yollamışlardı. Dilekleri şu yolda idi;

Ya Resulullah, erkekler Allah yolunda cihatta ve fazilette bizi geçtiler. Acaba, Allah yolunda mücahit olanların ameline bizi yetişti­recek bir amel yok mudur?

Resulullah (s.a.v) efendimiz onlara cevap olarak şöyle buyurdu;

  • “Onlardan her birinin evinde çektiği mihnet, Allah yo­lunda cihada gidenlerin sevabına yetişir.”

İmran b. Husayn’in (r.a) şöyle dediği anlatıldı;

  • Resulullah (s.a.v) efendimize şöyle soruldu;
  • Kadınların da cihadı var mıdır?

Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Onlan cihadı, nefisleri ile cihada gayret etmeleridir. Bu işte sabrettikleri takdirde, onlar da mücahit sayılırlar.

Hâllerine razı olurlarsa, onlar nöbettekiler gibi sevap alırlar. Hatta bunlar için iki misli ecir vardır.”

Gerek kadına gerekse erkeğe gereken odur ki; Burada anlatı­lan hadis-i şerifin manasına ve daha önce anlatılan hadis-i şerifin manasına inansınlar. Bilhassa nikâh zamanı, cinsî münasebet zama­nında alacakları sevaba.

Kadın ve erkekten her biri, diğerinin hakkına riayet etmek zo­rundadır. Bu manada, şu ayet-i kerime vardır;

  • “Kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır.” (Bakara Sûresi / 228)

Gerek kadın gerekse erkek, Allah’ın emrine itaatkâr olmalıdır­lar. Herhâlde onun emrine tutunmalıdırlar.

Kadın bilmeli ki; bu, kendisi için cihattan da gazadan da hayır­lıdır.

Nitekim bu manada, Resulullah (s.a.v) efendimizden gelen emir şudur;

  • “Bir kadın için, kocadan veya kabirden daha hayırlısı yoktur.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde ise şöy­le buyurdu;

  • “Miskindir, miskindir, miskindir o kimse ki; Onun kadı­nı yoktur.” Dediler ki;

Zengin olsa da malı bulunsa da yine öyle midir? Şöyle buyurdu;

  • “Evet, zengin de olsa, malı da bulunsa, kadını yoksa miskindir.” Sonra şöyle buyurdu;

“Miskinedir, miskinedir, miskinedir o kadın ki; Kocası yoktur.” Dediler ki;

Ya Resulullah, zengin de olsa, malı da bulunsa yine öyle midir? Şöyle buyurdu;

  • “Zengin de olsa, malı da bulunsa o kocası olmayan ka­dın miskinedir.”

-NİKÂH KIYMA GÜNÜ

Perşembe yahut cuma günü nikâh kıyılması müstehaptır.

Nikâhın sabah üzeri olmasından ise, akşamüzeri kıyılması da­ha yerinde olur.

Alıp kabul etme durumundan evvel, bir nişan yapmak (bir ma­naya söz kesmek) daha yerinde olur; sonraya bırakılması da caizdir.

Bir kimsenin, kendi hesabına nikâhlanması caiz olacağı gibi; kendi namına birini vekil tayin etmesi de olur.

Nikâh kıyılıp bittikten sonra, orada hazır bulunan cemaatin şöyle demesi yerinde olur;

  • Allah bu kadını senin için, bu erkeği de sana uğurlu bereketli eylesin. Sizi, hayır ve afiyette birleştirsin.

Nikâh kıyılması bu şekilde olup bittikten sonra, alınacak kadın veya onun yakınları, bir mühlet talep ederlerse, bunu kabul etmek müstehaptır. Bu mühlet, evlenecek kadının çeşitli hazırlıkları için olacağı gibi, çeyiz ve ziynet alınması için de olabilir.

Gerdek gecesi geldiği zaman, Abdullah b. Abbas tarafından ge­len şu rivayete göre hareket etmekte fayda vardır. Şöyle ki;

  • Adamın biri, Resulullah (s.a.v) efendimize geldi ve şöyle dedi;

Ben bir bakire kızla evlendim. Ancak bir endişem var; Beni is­temeyebilir, benden soğuyabilir.

Bunun üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “Aranızda olacak ülfet Allah’tandır. Soğukluk ise, şey­tandandır. Onun odasına girdiğin zaman, kendisine emret; ar­kanda iki rekât namaz kılsın.

Daha sonra şu duayı oku;

  • Allah’ım, kadınım hakkında beni hayırlı eyle; onu da be­nim için hayırlı eyle.

Allah’ım, bana ondan nasip ver; ondan da bana nasip ver. Allah’ım, aramızı birleştirdiğin zaman hayırla birleştir; bizi ayırdığın zaman, yine hayırla ayır.”

Kadını ile cinsî münasebette bulunacak kimse, şu duayı okumalıdır;

  • Yüce Azim Allah’ın adı ile.

Allah’ım, benim sulbümden bir şey çıkması takdirinde var ise, bana güzel zürriyet ver.

Allah’ım, şeytanı benden uzaklaştır; bana nasip ettiğin kötü şeyden de beni uzaklaştır.

İşini bitirdikten sonra şu duayı içinden, dudaklarını oynatma­dan okumalıdır;

Allah’ın adı ile. Sudan insan yaratan ve onlar arasında soy ve akrabalık meydana getirdi.

Rabbin buna gücü yeter.

Üstte anlatılan rivayetlerin aslı, Küreb yolu ile İbn-i Abbas’tan gelen rivayet Resulullah (s.a.v) efendimizin şu hadis-i şerifidir;

  • “Bir kimse, kadınının koynuna girdiği zaman, birleşme­den evvel şu duayı okuyunca, şayet kendisine bir çocuk gel­mesi mukadder ise, ona şeytan hiç zarar vermez.

Dua şudur;

  • Allah’ım, bizden ve bize nasip edeceğin çocuktan şeyta­nı uzaklaştır.”

- HAMİLELİK

Bir kadında, hamile kaldığı emaresi belirdiği zaman; yemesine içmesine dikkat etmelidir. Bilhassa, haram ve şüpheli şeylerden sa­kınmalıdır. Ta ki; Çocuk, şeytan kendisine yol bulacak şekilde yara­tılmasın.

Daha uygunu, gerdek gecesi ve daha sonrası erkek kadın yeme­lerine ve içmelerine dikkat etmeleridir. Ta ki; Kendisi, kadını, kendi­lerinden olacak çocuk; dünyada şeytandan, ahirette ise cehennem azabından korunalar.

  • “Kendilerinizi ve aile fertlerinizi cehennemden koruyu­nuz.” (Tahrim Sûresi /6)

Anlatıldığı gibi yapıldığı takdirde; doğacak çocuk, yararlı, ana babasına iyilik eden, Rabbine itaatkâr olur.

Bütün bunlar, yenilen şeylerin, helâlinden temiz olması bereke­ti ile olmaktadır.

Kadınla cinsî birleşme işi bittikten sonra; onun yanından ayrıl­malı, üzerindeki bulaşıkları yıkamalıdır. Şayet, tekrar bir birleşme yapacak ise, bir abdest alır. Tekrar birleşme yapmayacak ise, gusül etmelidir. Yani; Boy abdesti almalıdır.

Cünüp olarak uyumamalıdır; zira böyle bir şey mekruhtur.

Resulullah (s.a.v) efendimizden gelen rivayet bu yoldadır. Me­ğerki boy abdesti almasında bir güçlük buluna.

Mesela; Şiddetli soğuk, hamamın uzaklığı, suyun çok uzakta bulunması, korkulu bir durum.

Anlatılan mahzurlar olduğu takdirde; onlar geçinceye kadar uyuyabilir.

Kadını ile birleşmesi sırasında kıbleye doğru dönmemelidir.

O esnada başına bir şey örtmeli; kendisini gözlerden gizlemelidir. İsterse, orada bulunanlar, henüz beşik çocuğu olsunlar.

Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “İçinizden biri, kadını ile birleşeceği zaman kapansın. Şayet örtünüp kapanmaz ise, melekler utanır çıkarlar; oraya şeytan gelir. Bu hâlle bir de çocukları olur ise, şeytan o çocu­ğa ortaktır.”

Selef-i salihin zatlardan da bu manada değişik görüşler gelmiş­tir. Şöyle ki; Birleşme sırasında, besmele çekmez ise, şeytan da onun­la beraber sokulur; kendisi nasıl yapıyorsa, şeytan da öyle yapar.

-KADINLA OYNAŞMAK

Kadınla birleşme yapmadan evvel, oynaşmak müstehaptır. Er­kek, kendi işini bitirdikten sonra, kadının da işini bitirmesini bekle­melidir. Şayet onu beklemeden bırakır ise, kadına zarar vermiş olur. Bu gibi şeyler çok kere, buğza ve ayrılmaya kadar varır.

Şayet, yalnız kendisi dışa akmak istiyorsa, bunu kadının izni ile yapmalıdır.

Şayet, kendisine nikâhla verilen bir cariye kadın ise, o cariyeyi verenin izni ile dışarı akabilir.

Şayet kendi cariyesi ise, izin almadan da dışarı akabilir. Durum böyle olsa da yine de hak kadın taralındadır.

Resulullah (s.a.v) efendimize bir adam geldi ve şöyle dedi;

Ya Resulullah, benim bir cariyem var. Bazen onunla yakınlaş­mam oluyor. Ancak, onun çocuğa kalmasını da istemiyorum.

Bunun üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “Akıntı sırasında ondan ayrıl. Ama istersen. Onun için takdir olunan meydana çıkar.”

-AYBAŞI HÂLLERİ

Aybaşı hâllerinde, kadın doğumunu yaptığından sonraki du­rumlarda, onunla cinsî birleşme yapmaktan çekinmelidir.

Aybaşı âdeti hâlinde kadının kanının kesilmesini ve aybaşı hâ­linden yıkanmasını beklemelidir. Bir görüşe göre böyle.

Doğumdan sonraki durumlarda ise, kırk gün beklemek müstehaptır.

Kadın, yıkanmak için su bulamaz ise, teyemmüm eder; teyem­mümden sonra kocası ile birleşme yapar.

Şayet, aykırı bir harekette bulunur da o hâllerde kadını ile bir­leşme yapar ise, bir altın veya yarım altın sadaka verir. Bu manada iki rivayet vardır.

Sonra Allah’tan bağışlanmasını diler; bir daha öyle bir şey etme­meye de tövbe eder. Kefaret vermesi de gerekmez. Bu da başka bir ri­vayettir.

Kadınının kötü yerinden (gerisinden) birleşme yapmamalıdır. Resulullah (s.a.v) efendimiz bu manada şöyle buyurdu;

  • “Kadınına arkadan giren melundur.”

-CİNSİ BİRLEŞMEYİ BIRAKMAK

Bir erkek, kendisi bir mazereti olmadan birleşme yapmak ihti­yacını duymasa da böyle bir şeyi bırakması caiz değildir. Zira bu işte kadının da hakkı vardır. Kaldı ki; Böyle bir şey, kadın için zararlıdır. Çünkü; Kadının şehvet duyguları, erkeğin şehvet duygularından da­ha güçlüdür.

Ebu Hureyre (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurdu­ğunu anlattı;

  • “Erkeğe nispet, kadının şehveti doksan dokuz kere faz­ladır. Ancak, Allah-û Teâlâ onlara utanma duygusu vermiştir.”

Denilmiştir ki;

  • Şehvet on parçaya ayrılmıştır; bunun dokuzu kadınlara, bir ta­nesi de erkeklere verilmiştir.

Kadınla birleşmeyi terk etmek, en çok dört ay olmalıdır. Meğer­ki bir özür bulunsun. Şayet dört ayı geçer ise, kadının kocasından ayrılması hakkıdır.

Şayet erkek, kadının yanından ayrılır; bir yolculuğa çıkar da al­tı ay gelmez ise, kadını da gelmesini istediği hâlde gelmez ise, hem de gelmeye gücü ve imkânı olduğu hâlde, bu durumda hâkim isterse ka­dının talebi üzerine kocasından ayırır.

Burada tayin edilen vakit, Hazret-i Ömer’in (r.a) savaşlarda askerine tayin ettiği vakittir.

Onlar, bir ay seyir hâlinde olurlardı; dört ay gittikleri yerde ika­met ederlerdi.

Dört aydan sonra gelir; bir ay kadınlarının yanlarında kalırlardı.

-HOŞA GİDEN KADIN GÖRMEK

Bir kimse, hoşuna giden bir kadına rastladığı zaman hemen evi­ne gidip kadını ile birleşme yapmalıdır. Böylece, içinde kabaran şeh­vet duygusu söner.

Anlatılan manada, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “Sizden biri, hoşuna gidecek yabancı bir kadın görür ise, hemen kadını ile birleşmeye gitsin. Zira şeytan bir kadın suretinde önden görünür; bir kadın suretinde ise, arkadan görünü

Böyle bir durumla karşılaşan kimsenin kadını yok ise, Yüce Al­lah’a iltica edip masiyet işlemekten kurtulmak ister. Ulu dergâhtan kovulan şeytanın şerrinden de ona sığınır.

-KADINI İLE BİRLEŞMEYİ ANLATMAMAK

Bir kimse, kadını ile birleşme yaptığını anlatmamak dır. Hatta ka­dını ile arasında geçen diğer cinsî işleri de. Böyle bir şey caiz değildir.

O işi, erkeğin erkeklere anlatması nasıl yerinde değil ise, kadı­nın da kocası ile yaptığı işi kadınlara anlatması caiz değildir. Zira böyle bir şey kötü, düşük bir şeydir. Şer’an da çirkin sayılır. Hatta ak­len de ayıptır.

Bu manada, Ebu Hureyre (r.a) tarafından anlatılan uzunca bu hadis-i şerif vardır. O hadis-i şerifin sonunda, Resulullah (s.a.v) efen­dimiz şöyle buyurdu;

  • “İçinizden biri var mı ki; Kadını ile birleşmeye geçeceği zaman, kapıyı üstüne kapatır. Üstüne de örtüyü alır; Allah’ın emri ile örtünür.”

Evet ya Resulullah, böyleyiz. Dediler; Resulullah (s.a.v) efen­di m iz devam etti;

  • “Sonra da bir yerde oturur; durumu açık açık anlatır,

Şöyle ettim; böyle ettim.” Bunun üzerine, hepsi de sustular.

Sonra, Resulullah (s.a.v) efendimiz kadınlar tarafına döndü ve şöyle buyurdu;

“Sizden de böyle bir şey anlatan var mı?” Kadınlar da sustular, bir şey demediler.

Bundan sonra, genç bir kadın, bir dizini öne doğru uzattı; Resu­lullah (s.a v) efendimize doğru da kendisini görmesi ve sesini duyma­sı için boynunu uzattı. Sonra şöyle dedi;

  • Ya Resulullah, bunu kadınlar da konuşuyor; erkekler de birbir­lerine anlatıyorlar.

Bunun üzerine Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “Bu neye benzer biliyor musunuz?

Bir pazar ortasında, dişi bir şeytanla erkek bir şeytan çiftleşir, insanlar da onlan bu hâline bakar görür.

Dikkat ediniz, erkeğin kokusu odur ki; Rengi görünmez ama kokusu belli olur.

Kadının kokusu ise, rengi belli olan fakat kokusu çıkma­yandır.”

67.FASIL; ERKEĞİN, KADINI BİRLEŞMEYE ÇAĞIRMASI.

Bir erkek, kendi kadınını birleşmek için yatağına çağırır da o kadın gelmez ise, o kadın Allah’a asi olur. Bunun sonunda hâsıl ola­cak günah ise, o kadın üzerinedir.

Ebu Hureyre’den (r.a) gelen bir hadis-i şerifte, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “Hangi kadın olursa olsun; erkeğinin kendisinden iste­diği şeyi yerine getirmez ise, o kadın üzerinde iki kırat günah kalır.

Hangi erkek de, kadının kendisinden istediğini yerine getirmez ise, bunun üzerinde de günah olarak bir kırat kalır.”

(Burada anlatılan;

  • Kırat tabiri, günah ölçüsünde bir ağırlık tabiridir.)

Bazı hadis-i şeriflerde ise, şöyle gelmiştir;

  • “İçinizden biri, kadınını yatağına çağırdığı zaman o ka­dın onun yanına gitsin; isterse o sırada tandır üzerinde bulunsun.”

Ebu Hureyre (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizden şöyle bir ha­dis-i şerif anlattı;

“İçinizden biri kadınını yatağına çağırdığı zaman, git­mez ise, gazaba uğramış olarak yatar. Ta sabaha kadar melek­ler ona lânet okurlar.” Kays b. Saad (r.a) şöyle anlattı;

Hire’ye gittim. Onların kendi meliklerine secde ettiklerini gör­düm. Gelip durumu Resulullah (s.a.v) efendimize haber verdim;

Ya Resulullah, sana secde edilmesi daha yerinde olmaz mı?

Şöyle buyurdu;

  • “Sen, benim kabrime geldiğin zaman, bana secde etme­yi yerinde bulur musun?”

Hayır. Dedim, şöyle buyurdu;

  • “O hâlde böyle bir şey yapmayınız.” Daha sonra şöyle bu­yurdu;
  • “Şayet, bir kimseye secde edilmesini emretseydim; kadı­nın kocasına secde etmesini emrederdim.”

Bunun sebebi, kocalarının, kadınları üzerinde çokça haklarının bulunmasıdır.

Hâkim b. Muaviye Kuşeyrî, babasından naklen anlattığına gö­re, Resulullah (s.a.v) efendimize şöyle sormuş;

Ya Resulullah, kadınlarımızın bizim üzerimizdeki hakkı nedir?

Şöyle buyurdu;

  • “Sen yediğin zaman, ona da yedirmendir; sen giydiğin zaman, onu da giydirmendir.

Yüzüne vurmayacaksın; yüzünü çirkinleştirmeyeceksin, evinden dışarı kovmayacaksın. (Yani; Küsersen evin içinde küseceksin.)”

Anlatılan manada, bir kadın kocasına karşı gelmekte ısrar eder de arzusunu yerine getirmemekte direnir ise yahut geldiği zaman da istemeye istemeye zorlama ile gelir ise, o zaman kocaya bazı görevler düşer ki, başta gelen ona öğüt vermektir.

Ona öğüt verir; Allah’ın emrini hatırlatıp korkutur.

Bundan sonra, o kadın aynı hâline yine devam eder ise, üç gün­den az olmamak şartı ile o kadınla konuşmaz; yatağına da almaz.

Bununla da yola gelmez ise, onu dövebilir. Ama çaputtan yapıl­mış bir şeyle, tura ile. Ancak, onun vücudunu dağıtacak bir şeyle dövmemelidir. Zira gaye onu yola getirip taata zorlamaktır; öldürüp helâk etmek değildir.

Bununla da iş hallolmadığı takdirde, Hâkim iki tane hakem ta­yin eder.

Tayin edilen bu hakemler, adil, hür, Müslüman kimseler olma­lıdırlar. Bunlar her iki tarafın yakınlarından seçilir. Her ikisi de ka­dın ve erkeğin vekili olur; durumlarını araştırır. Aralarındaki iyilik yollarını araştırır.

Artık sulh yolu mu bulunur, yoksa mal verilmek sureti ile bir ayrılmaya mı karar verilir. Buna göre, hâkim de hükmünü verir.

68.FASIL - DÜĞÜN YEMEĞİ.

Düğün yemeği vermek müstehaptır. Bunda sünnet olan da, bir koyundan az yemek verilmemesidir.

Her ne şeyle yemek verilir ise, caizdir.

Düğün yemeğine birinci gün gitmek gereklidir. Yani; Vacip.

Düğün yemeğine ikinci gün gitmek, müstehaptır.

Düğün yemeğine üçüncü gün gitmek mubahtır; ancak bu, dü­şüklük sayılır.

Düğün yemeği verilmesinin aslı şu hadis-i şerifte anlatılmıştır;

  • “Düğün yemeği veriniz; isterse bir koyunla olsun.”

Bir başka hadis-i şerifinde ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöy­le buyurdu;

  • “Düğünün birinci günü yemek vermek haktır. İkinci gü­nü âdettir. Bundan sonrası denaettir.”

îbn-i Ömer’in rivayeti ile gelen bir hadis-i şerifinde, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “Sizden biri, düğün yemeğine davet edilir ise, oraya git­sin. Oruçlu değil ise, yesin; şayet oruçlu ise, bırakır döner.”

-GELİNİN BAŞINA SAÇILAN ŞEYLER

Gelin başına bazı şeylerin saçılması ve onların toplanması mek­ruh mudur, yoksa değil mi?

Bu manada iki rivayet vardır. Bir rivayete göre; Mekruhtur. Zi­ra onda düşüklük ve haksızlık vardır. Bir kapmaca ve yağmacılık var­dır. Böyle bir şeye girmemek ise, yerinde olur. Takva yolu ile böyle bir şeyi bırakmak uygundur.

İkinci rivayette ise, mekruh değildir. Bu manada ise, gelen riva­yet şöyledir;

Resulullah (s.a.v) efendimiz bir deve kesti. Sonra fakirleri ser­best bıraktı. Şöyle buyurdu;

  • “İsteyen koparıp alsın.”

Saçmakla, bunun yapılması arasında bir fark yoktur.

Ne var ki, en uygunu; Orada bulunanlara eşite yakın bir şekil­de bölüştürmektir. Böylesi daha tatlı, daha güzel, vera’ yoluna daha yaraşır.

69.FASIL - NİKÂH ŞARTLARI.

Nikâhın şartları şunlardır;

  1. Adaletli veliyy (yani; Kızın vekili, babası yoksa başkası. Ya­hut erkeğin.)
  2. Adil şahit.
  3. Aradaki denklik. (Yani; Kızın erkeğe, erkeğin de kıza denk bir durumda olması.)
  4. Riddet ve iddet. (Dinden dönmüştük veya dul kadın ise, şerhan sayılı günler beklemesi.)

Anlatılan şartlar tamamlandıktan sonra erkek kadını ister.

Kadın dul ise, kendisinden kendisini ister. Şayet bakire ise, ba­bası da yok ise, yine kızı kendisinden ister.

Kızı isteyen erkek, ona mehir miktarını, şeklini anlatır. Bundan sonra nişan yapılır. (Yani; Söz kesilir.) İstiğfar edilir.

Kızın velisi (veya erkeğin) böyle etmesi müstehap ve yerindedir. Bundan sonra, konuşma başlar. Mesela kızın velisi şöyle der;

Kızım veya kız kardeşim falanı sana zevce olarak verdim.

Bu arada ismini de söyler. Nikâh bedeli üzerinde görüş birliği edilen miktarı da söyler. Kadını alacak erkek de şöyle der;

Ben bu nikâhı kabul ettim.

Nikâh kıyılmasında, iyi yapacak bir kimse var ise, Arap dili üze­rine yapılmalıdır, iyi yapacak kimse olmaz ise, herkes kendi dili üze­rine yapmalıdır.

Nikâh akdini güzel yapamayan için, Arapçasını öğretmenin ge­rekip gerekmediği üzerinde değişik görüş vardır. Bu manada, iki gö­rüş vardır.

Müstehap olan, nikâhta Abdullah b. Mes’ud’un okuduğu hutbe­si okunsun.

Rivayet edildiğine göre; İmam Ahmed bir nikâha gittiği zaman, orada Abdullah b. Mes’ud’un okuduğu hutbeyi duymayınca oradan geri dönermiş. Üstteki rivayeti bize anlatan Şeyh Hibetullah b. Mü­barek b. Musa Sakatî’dir. Ki bu zat Bağdatlıdır.

Bu zatın alıp anlattığı ise, Kadı Ebu Muzaffer Hünad b. İbra­him’dir. Bu da Muhammed b. Nasr Nesefî’den almıştır.

Bu zata da Kadı Ebu Ömer Kasım b. Cafer b, Abdullah Haşimî Baarî, Muhammed b. Ebu Lü’lü’ ve Ebu Davud’dur.

Ebu Davud da bundan sonraki ravileri şöyle anlatmaktadır;

Muhammed b. Süleyman Enbarî Ma’nî, Veki, İsrafil, Ebu İshak, Ebu Ahvas, Ebu Ubeyde b. Cerrah.

Bundan sonrası, Abdullah b. Mes’ud’a dayanır ki, bizzat kendi­si şöyle demektedir;

  • Resulullah (s.a.v) efendimiz, bize nikâh hutbesini şöyle öğretti;
  • Allah’a hamd olsun. Ona hamd eder, ondan yardım ister; bağışlanmamızı dileriz.

Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Al­lah’a sığınırız.

Allah bir kimseye hidayet ederse, kimse onu saptıramaz. Allah bir kimseyi şaşırtırsa, ona hiç kimse doğru yolu gösteremez.

Şahadet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur; Muhammed Al­lah’ın kulu ve Resulüdür.

Ey insanlar, sizi tek nefisten yaratan, zevcini de ondan, yaratan Rabbinizden korkunuz.

Onların her ikisinden nice erkekler, nice kadınlar yarattı.

Allah adı ile birbirinizden bir talepte bulunduğunuz zaman, Al­lah’tan korkun; akrabalık haklarını koruyun. Zira Allah sizin üzeri­nizde tam bir gözeticidir.

Ey müminler, Allah’tan korkun ve doğru konuşun.

Böyle olursanız, işlerinizi iyiye götürür, günahlarınızı da bağışlar.

Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, muhakkak en büyük kur­tuluşla kurtulmuş olur.”

Yapılacak üstteki hutbeye, şu mealdeki ayet-i kerimeyi eklemek yerinde olur;

  • “Aranızdaki bekârları, yararlı bulunan köle ve cariyelerinizi ev­lendiriniz. Şayet fakir durumda iseler, Allah onlara ihsanından verip zengin eder.

Allah, her şeyi geniş kapsamı ile bilir.

Allah dilediğine hesapsız rızık verir.”

Nikâh hutbesinde, üstte anlatılan hutbelerden başka hutbeler de okunması caizdir. Mesela, şöyle bir dua da okunabilir;

  • “Allah’a hamd olsun.

Verdiği nimetlerde tektir. Verdiği ihsanlarında eli bol cömerttir.

Zatına has birliğini ve büyüklüğünü anlatan isimleri ile tecelli eyledi. Yüce Hakkı tam olarak hiç kimse anlatamaz. Onun ganinin büyüklüğünü hiç kimse tam olarak bildiremez.

Allah’tan başka ilâh yoktur. Hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı hâlde, kendisine ibadet edilen zattır.

Onun misli gibi bir şey yoktur. O’dur gören ve işiten.

Aziz Gaffar Allah’ın şanı yücedir.

Muhammed’i; bütün kötülüklerden uzak, saf, temiz hak pey­gamber olarak gönderdi, Allah-û Teâlâ ona salât ve selâm eylesin.

Onunla gönderdi, parlayan bir kandil, her yana yayılan bir nur, gözüken bir delildir.

Allah-û Teâlâ ona ve âlinin tümüne salât ve selâm eylesin.”

Daha sonra şöyle der;

  • Bütün bu işler, Yüce Allah’ın elindedir. Yolunca onları sarf eder; gerçek durumlarına göre yürütür.

Onun öne aldığını kimse geri bırakamaz; geri bıraktığını da hiç kimse öne alamaz.

İki kimsenin birleşmesi, ancak onun hükmü ve kaderi ile olur. Her hükmün, kendine göre bir değeri vardır. Her değerin de belli bir zamanı vardır. Her belli bir zaman da yazılmıştır.

Allah dilediğini siler; dilediğini sabit tutar.

Allah-û Teâlâ’nın hükmü ve kaderi ile falanın oğlu falan, sizin falan kızınıza talip olmaktadır.

Kendi isteği ile kızınıza talip olarak geldi.

Üzerinde fikir birliği edilen miktar mehri de vermektedir.

İsteyene veriniz, rağbetli olana nikâhlayınız.

Nitekim Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

  • “Aranızdaki bekârları, yararlı bulunan köle ve cariyele- rinizi evlendiriniz. Şayet onlar fakir durumda iseler, Allah on­lara ihsanından verip zengin eder. Allah, geniş kapsamı ile her şeyi bilir.” (Nûr Sûresi /32)

Üstte anlatılan şekilde hutbe okunduktan sonra daha önce be­yan edilen şartlara göre nikâh kıyılır.

 

Allah-û Teâlâ, kitabında iyiliği emredip yaptıranları, kötülüğü de yasak edip yaptırmayanları övdü. Şöyle buyurdu;

- “İyiliği emrederler; kötülüğü yaptıramazlar; Allah’ın ta­yin ettiği sınırı korurlar.” (Tevbe Sûresi / 112)

Bir başka ayet-i kerimede ise, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Siz, hayırlı ümmet olarak insanlar için çıkarıldınız. İyiliği emredecek; kötülükten de alacaksınız.” (Âl-i İmrân Sûresi /110)

Bir başka ayet-i kerimede ise, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Erkek müminler ve kadın müminler birbirlerinin dostlarıdır. iyiliği emreder; kötülüğe engel olurlar.” (Tevbe Sûresi /71)

Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğu gelen rivayetler arasındadır;

- “Elbette, iyiliği emretmeli; kötülüğün yapılmasına da engel olmalısınız. Aksi hâlde, Allah şerlilerinizi, hayırlılarını­zın üzerine saldırır.

Artık hayırlılarınız yalvarıp yakarsa da fayda etmez.”

Salim b. Abdullah, babasının dedesinden naklen anlattığına gö­re Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etti;

-  “İyiliği emredin; kötülüğü yaptırmayın. Hem de tövbe ettiğiniz hâlde, makbul olmayacak zamandan evvel. Bağışlan­manızı isteyip de bağışlanma ümidiniz tükenmeden önce.

Şu hususa dikkat edin; iyiliği emredip kötülüğü yaptır­mamak ne gelecek rızka engel olur ne de eceli yaklaştırır.

Hele şu duruma bir bakın; Yahudilerin bilginleri, Nasara’nın ruhbanları; iyiliği emretmeyi, kötülüğü yasak etmeyi bıraktıkları zaman, peygamberlerinin dili ile Allah onlara la­net etti. Başlarına gelen belâlar da hepsini sardı.”

İyiliği emredip, kötülüğü yaptırmamak görevi, her akıllı, mü­kellef çağa gelen ve bu işi yapmasını bilen herkese vaciptir.

Ama bunun şartları da vardır. Bilhassa o şartlar arasında güç­lü olmak vardır. Ta ki; Bir fesada gidilmesin, mala, cana, çoluğa çocu­ğa zarar gelmesin.

Bu işi yapmanın şartları yerinde ise, yapmak için; Devlet baş­kanı, büyük bilgin, hâkim veya tebaadan biri olmak bir şey değiştir­mez.

Ancak, bizim buradaki şartımız; Kötülüğü bilmek ve onu kestir­mektir. Bilhassa yapılan o işte günah korkusu olduğuna kesin kana­at sahibi olmak gerek. Şunun için ki; Çok kere, bir işi emreden kim­se, onu kendi tahminine göre emreder; ama iş aksine çıkar. Bu iş, zanla olmaz.

Allah-û Teâlâ, şöyle buyurdu;

- “Ey iman edenler, zandan (tahminden) çok sakınınız. Zi­ra bazen olur ki; Zan günahtır.” (Hucurât Sûresi /12)

Sonra, bir kimsenin kapalı yaptığı işi araştırmak da yerinde de­ğildir. Zira bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Birbirinizi gözetlemeyiniz.” (Hucurât Sûresi /12)

Müslüman’a gereken, yasaklama işinde ancak dışta görünen şeydir; gizliliği açığa çıkarmaya çalışmak ise, yerinde değildir.

Böyle bir şey, şer’an yasaktır.

1. FASIL; Bu İş İçin Kudretin Şartı.

Bölümün başında, iyiliği emretmek, kötülüğü de yasak etmek için kudret şartını ileri sürmüştük. Bunu, Resulullah (s.a.v) efendimi­zin şu hadis-i şerifinden alıyoruz;

- “Hangi kavim olursa olsun; aralarında bir kimse masi­yetlerini sürdürür de aralarında bulunduğu cemaat, güçleri yettiği hâlde, ona engel olmazlarsa, onların tövbe etmesine kalmadan Allah umumî belâyı onların üzerine indirir.”

Görülüyor ki, burada Resulullah (s.a.v) efendimiz güç yetmesi şartını ileri sürmüştür.

Bu şart ise, iyilik ehli kimselerin üstünlüğü, devlet başkanının adaleti ve hayır ehlinin ona yardımıdır.

Yapılan iyilik emri ve kötülüğün yasağı; nefsanî gurur, mala ve cana zarar olur ise, bu şekilde anlatılan vazife hiç kimseye vacip de­ğildir. Zira Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

  • “Ellerinizle tehlikeye düşmeyiniz.” (Bakara Sûresi /195)

Bir başka ayet-i kerimede ise, gelen emir şudur;

  • “Kendinizi öldürmeyiniz.” (Nisâ Sûresi /29)

Resulullah (s.a.v) efendimiz de bir hadis-i şerifinde şöyle buyur­du;

  • “Bir mümine, kendisini zelil etmesi yakışmaz.”

Sordular;

  • Ya Resulullah, bir mümin kendisini nasıl zelil eder?

Şöyle buyurdu;

  • “Yenilmesi, kendisi için mümkün olmayan birine sataş­ması.”

Bir başka hadis-i şerifinde, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “Değiştirmeye güç yetiremediğiniz bir şey görürseniz sabırlı olun. Ta Allah-û Teâlâ, onu değiştirinceye kadar.”

Burada bir mesele ortaya çıkar ki şudur;

Bir kimseye, bir kötülüğü yasaklamak vacip değildir; üstelik, kendisi için tehlikeli durum da vardır. Bu durumda olan kimsenin, kötülüğü yaptırmamak işine gitmesi caiz midir?

Böyle bir şey, bize göre caizdir. Hem de en faziletlisidir. Ancak, o kimse azimli, sabırlı bir kimse ise. Bunun için misal olarak, küffarla savaşı verebiliriz.

Nitekim Lokman suresinde, bu mana şöyle dile gelmektedir;

- “iyiliği emret; kötülüğe de engel ol. Sana gelecek şeye sabret.” (Lokman Sûresi /17)

Resulullah (s.a.v) efendimiz, Ebu Hureyre’ye (r.a) şöyle buyurdu;

- “Ya Ebu Hureyre, iyiliği emret; kötülükten de al. Bu yol­da sana isabet eden şeye de sabırla dayan.”

Bilhassa, böyle bir şey, zalim bir sultana karşı yapılır ise yahut küfür cümlesinin zuhur ettiği zamanlarda, imanı izhar etmeye gidi­lirse. Ulemanın, bu iş üzerinde ittifakları vardır. Ancak, aramızdaki görüş ayrılığı, bu iki esas konunun dışındadır.

2. FASIL; Yaptırılmaması Gereken İşler.

Yaptırılmaması gereken şeyler, üç kısma ayrılır;

  1. Elle yaptırılmaması gerekenler. Böyle bir vazife, sultan­lara mahsustur.
  2. Dille yaptırılmaması gereken kötülükler. Bu çeşitten gö­revi de ulema yapacaktır.
  3. Kalben, yapılması istenmeyen kötülükler. Bu da, avam müminlerinin yapacağı iştir.

Üstte anlatılan manada gelen hadis-i şerif vardır; bu hadis-i şe­rifi de Ebu Said-i Hudrî (r.a) anlattı.

Ki, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

  • “İçinizden biri, bir kötülük gördüğü zaman, onu eli ile düzeltme yoluna gitsin; eli ile düzeltecek durumda değil ise, dili ile düzeltsin. Buna da gücü yetmez ise, kalbi ile düzeltme yoluna gitsin ki, bu imanın en zayıfıdır.”

Yani; iman fiilinin en zayıf tarafıdır. Sahabenin de şöyle dediği rivayet edilmiştir;

  • Sizden biri, bir kötülük gördüğü zaman; onu ortadan kaldır­maya gücü yetmez ise, üç kere şöyle desin;
  • Allah’ım, bu kötülüktür.

Böyle yapan bir kimse, iyiliği emretmek ve kötülüğü yaptırma­mak görevini yerine getirmiş olur.

3. FASIL; Kötülüğün Kalkmayacağını Bilmek.

Bir kimsenin üstün kanaati;

- Ne yaparsa yapsın; o kötülük olduğu gibi kalacaktır.

Manasında olunca, bu kimsenin yine o vazifeleri yapması vacip olur mu, yoksa olmaz mı?

Bu manada, İmam-ı Ahmed’ten gelen iki rivayet vardır.

Bir tanesi caiz olduğudur. Şunun için ki; O kötü işten almaya çalışan kimse, sadakat sahibi bir kimsedir; ihlâslıdır. Bu kimsenin ihlasının ve sadakatinin bereketi ile kötülük edenin kalbine bir yumu­şaklık gelebilir. Böylece hidayet bulup kötülüğü bırakır.

İkinci rivayet ise, o kötü işin kalkacağına tam kanaat sahibi ol­mamasıdır. Bu durumda, kendisine bu görevi yapmak vacip olmaz. Ta, tam kanaat sahibi oluncaya kadar bekler. Zira o kötülüğü yaptır­mamaya çalışmaktan gaye; O kötülüğün ortadan kalkmasıdır. Kalk­mayacağı üzerine kanaat sahibi olunca, işe hiç girmemek en iyisidir.

4. FASIL; İyiliği Emredip, Kötülüğü Yaptırmayan İçin Şartlar.

İyiliği emredip kötülüğü yaptırmayan için şart beştir. Sırası şöyledir;

  • Öncelikle, emrettiği veya yasak ettiği bir şeyin ilmine vâkıf olmak. Yani; O konuda geniş bir bilgiye sahip olmak.
  • Bu işi yaparken, niyeti, yalnız Allah rızası için temiz tutmak. Allah’ın dinini üstün tutup kelimesini yüceltmeye bakmak. Desinler ve işitsinler için nefsanî bir hamiyet dolayısı ile yapmamak.

Bir kimse, ihlâs sahibi, özünde ve sözünde doğru olur ise, Allah- û Teâlâ, kötülüğün giderilmesi işinde ona yardım eder. Nitekim şu iki ayet-i kerime bu manadadır;

- “Şayet siz, Allah’a yardım ederseniz, o size yardım eder; dizlerinize derman verir.” (Muhammed Sûresi /7)

- “Allah, ittika sahibi, ihsan sahibidir.” (Nahl Sûresi /128)

Anlatılanın dışında bir harekete geçildiği zaman; sonu ziyan, küçülmek, zillet ve düşüklük olur. O kötülük de yine olduğu gibi ka­lır. Hatta artar bile.

Keza masiyetler, masiyet ehlinin kudurmuşluğu, insan ve cin­den şeytanların Allah-û Teâlâ’ya ittifakları da artar.

Sonuç; Allah’a tâat terk edilir, haram işler de yapılır durur.

  • Gerek bir işin yapılması için verilen emir; gerekse bir işin yapılmaması için verilen yasak; daima yumuşak dille yapılmalıdır. Sert­lik ve şiddet olmamalıdır. Söylenen sözler, daima bir şefkat ve nasi­hat eseri olmalıdır.

Kardeşine şefkat göstermesi gerek. Şunun için ki; Lâin düşmanı şeytana uymuş. O şeytan da o kardeşinin aklını almış Rabbine asi gel­meye ve onun emrine muhalif davranmayı kendisine hoş göstermiş.

Şeytan da bu durumda o din kardeşini helâk edip cehenneme atmayı istemektedir.

Yukarıda anlatılan manalarda gelen iki ayet-i kerimeyi sırası ile alıyoruz;

- “O, (şeytan) kendisine uyan güruhu cehennem ehli olma­ya çağırır.” (Fâtır Sûresi /6)

Allah-û Teâlâ, Resulullah (s.a.v) efendimize de şöyle buyurdu;

- “Allah’tan gelen bir rahmetle, sen onlara karşı yumuşak oldun. Şayet sert, katı kalpli olsaydın; onlar çevrenden dağı­lırlardı.” (Âl-i İmrân Sûresi /159)

Allah-û Teâlâ, Musa ve Harun aleyhisselâm’ı davet için Firavun’a yolladığı zaman, kendilerine şu emri verdi;

-“Ona yumuşak konuşun. Düşünebilir yahut çekinir.” (Tâ-Hâ Sûresi /44)

Usame (r.a) tarafından rivayet edilen hadis-i şerifte ise, Resu­lullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğu anlatılmıştır;

- “Şu üç özellik kendisinde bulunmayan kimse, iyiliği söylemek, kötülüğü yasak etmek görevini yapamaz;

  1. Emrettiği ve yasak ettiği mesele hakkında bilgi sahibi olmak.
  2. Emrettiği ve yasak ettiği şeyde yumuşak davranmak.
  3. Emrettiği ve yasak ettiği kimse için de şefkatli olmak.”
  • Sabırlı ve yumuşak başlı olmalıdır.

Yani; Emir verip yasak etme işini yapan kimse yapacağı işe da­yanıklı halim, engin gönüllü, nefsanî arzudan uzak, yatkın olmalıdır. Bir hastayı tedavi eden doktor gibi. Bir deliyi iyileştirmeye çalışan hekim gibi. Hidayet götüren bir önder gibi.

Allah-û Teâlâ, bu manada şöyle buyurdu;

“Sabrettikleri süre; onları emrimize hidayet eden reh­berler hâline getirdi.” (Secde Sûresi /24)

Burada, sabır ve tahammül, davetçinin kendi kavminden gele­cek eziyete karşı olacaktır. Sabırlı dayanıklı olması gerekir; zira Al­lah’ın dinine yardım edip onu üstün kılmaya çalışmakta ve emirleri­ni yerine getirmeye çalışmaktadır.

Allah-û Teâlâ, o büyüklere sabır verip birer rehber ve müminle­re yol gösteren birer önder eylemiştir.

Allah-û Teâlâ, Lokman’ın dilinden şöyle buyurmaktadır;

- “İyiliği emret, kötülüğü yaptırma. Bu yolda sana isabet edene sabret. Zira bu, azim isteyen işlerdendir.” (Lokman Sûresi /17)

  • Emrettiği şeyi yapmalı; yasak ettiği şeyden de çekinmelidir. Kötülükten yana temiz durmalı; hiçbir bulaşık işe karışmamalıdır.

Ta ki; Kendilerine emir verip yasaklar koyduğu kimseler, ken­disine sataşmasınlar. Kaldı ki; öyle bir şey yaptığı takdirde, Allah ka­tında ayıplı olur ve kötü duruma düşer.

Bu manada gelen ayet-i kerime şöyledir;

  • “İnsanlara iyiliği emrediyor, ama kendinizi unutuyor­sunuz öyle mi? Hâlbuki kitapta yazılanları da okumaktasınız! Hiç mi aklınız ermiyor?” (Bakara Sûresi/44)

Resulullah (s.a.v) efendimiz, Enes b. Malik yolu ile gelen bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu;

  • Miraca çıktığım gece, birtakım insanlar gördüm; du­dakları makaslarla kırpılıyordu.

Bunların kim olduklarını Cebrail’e sorduğum zaman, ba­na şöyle anlattı;

- Bunlar senin ümmetindendir. Ama kendi nefislerini unutup halka iyiliği emreden ve kötülüğü de yasak eden kim­selerdir. Hâlbuki kitaptaki yerini de okumuşlardır.”

Bir şair şöyle demiştir;

Kendin yapıp da halkı yaptırmamaya çalışma;

Sana ardır, başından büyük işlere karışma.

 

Katade (r.a) şöyle anlattı;

  • Bize anlatıldığına göre, Tevrat’ta şöyle yazılmış;
  • Ey âdemoğlu, beni andığın hâlde unutuyorsun; halkı bana ça­ğırıyorsun ama kendin kaçıyorsun.

Bütün bu yaptıklarınız batıldır; boşunadır.

Allah-û Teâlâ, böyle buyurmakla, iyiliği emreden, kötülüğe en­gel olan fakat kendisi ne emri ne de yasağı dinleyen kimseleri anlat­maktadır. En doğrusunu Allah-û Teâlâ bilir.

5. FASIL; Öğüdü Tenhada Vermek.

İyiliği yaptırmak, kötülüğü yaptırmamak işinde verilecek öğü­dün en uygunu; gizlice tenha bir yerde vermektir.

Böyle bir şey, engel olmakta, nasihatte ve öğütte daha yararlı­dır. Kabul edilmeye ve yanlış işi bırakmaya daha yatkındır.

Ebu Derda (r.a) şöyle dedi;

  • Bir kimse, bir kardeşine gizlice öğüt verir ise, onu ağırlamış olur; bir kimse, din kardeşine açıktan (herkesin içinde) öğüt verir ise, onu küçük düşürmüş ve ayıplamış olur.

Verilen nasihat, öğüt, gizli yapıldığında bir yararı olmaz ise, o zaman iş açığa dökülebilir.

Bu yolda, yani; iyiliği yaptırmak, kötülüğe engel olmak işinde; hayır sahiplerinden yardım istenebilir. Bunlardan bir hayır çıkmadı­ğı takdirde o zaman, devlet büyüklerine başvurulur.

Yerinde olan odur ki; Hiçbir hâlde, kötülüğe engel olma işi bı­rakılmamalı, daima yapılmalıdır.

Sebebine gelince, Allah-û Teâlâ, bu görevi yerine getirmeyenle­ri kötüledi. Şöyle buyurdu;

-“Onlar, yaptıkları fenalıklardan birbirlerini vazgeçirmezlerdi.” (Mâide Sûresi/79)

Bir başka ayet-i kerimede ise, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Hiç olmazsa bilginleri, aklı erenleri onları kötü sözden ve haram yemekten alabilseydi! Yaptıkları ne kadar kötü!” (Mâide Sûresi / 63)

 

Bunun daha açık, manası şu demeye gelir;

  • Ne olurdu, onların âlimleri, fakihleri, abidleri, onları kötü söz etmekten, haram yemekten, masiyet işlerinden alsaydı.

Şöyle anlatıldı;

  • Yuşa b. Nun (a.s)’a, Allah-û Teâlâ şöyle vahyetti;

Ben, senin kavmin içinden kırk bin kişi iyilerinden; kırk bin kişi de kötülerinden helâk edeceğim.

Yuşa b. Nun sordu;

  • Ya Rabbi, kötülerin durumu belli. Ama iyileri neden helâk ede­ceksin?

Şöyle buyurdu;

  • Onlar, benim kötülere darılmam sebebi ile darılmadılar. On­larla oturdular; yediler ve içtiler.
6. FASIL; İşinin Ehli Olmak.

Yukarıda anlattığımız beşinci (d bendinde anlatılan) şart üze­rinde biraz daha duralım. Orada şöyle demiştik;

İyilik emrini veren, kötülük işini yaptırmayan kimse, kendisi de engel olduğu kötülükleri yapmamalıdır.

Ancak, bu hususta, meşayihin bazı anlattıkları vardır. Onlar dediler ki;

İyiliği yaptırmak ve kötülüğe engel olmak vazifesi, dürüst olan kimseye vacip olduğu gibi, içi bozulmuş fasık kimseye de vaciptir.

Nitekim biz bu manaya daha önce ayetlerle işaret ettik. Hiçbir ayırım yapmadık.

Geçmişte yaşayan büyüklerden bazıları;

“İnsanlar arasında öylesi vardır ki; Allah rızasına nefsi­ni satın alır.” (Bakara Sûresi/207) Mealine gelen ayet-i kerimeyi;

İyiliği emretmek ve kötülüğe de engel olmak sureti ile. Mana­sına yorumlamışlardır. Şöyle anlatıldı;

Hazret-i Ömer (r.a) birini gördü; üstteki ayet-i kerimeyi oku­yordu. Şöyle dedi;

  • Biz Allah içiniz, Allah’a döneceğiz. Bir kimse, iyiliği emretme­ye, kötülüğü de yaptırmamaya kalktı; ama öldürüldü.

Ebu Ümame (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurdu­ğunu anlattı;

  • “En değerli cihat, zalim bir sultanın (devlet büyüğünün) yanında doğrusu ne ise onu söylemektir.”

Cabir (r.a) yolu ile gelen bir rivayette ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

  • “Kıyamet günü, şehitlerin en faziletlisi, Abdülmuttalib oğlu Hamza’dır.

Bundan sonra; Zalim bir sultanın huzurunda, doğrusu ne ise onu söylediği için öldürülendir.”

Allah-û Teâlâ, kendisine kötülüğün yasak emri bildirilen kimse­nin kabarmasını da anlattı;

- “Ona; Allah’tan kork, dendiği zaman, kendisini günah dolu bir kabarma tutar. Ona cehennem yeter.” (Bakara Sûresi/206)

Hem de kötülüğü bırakmadığı hâlde. İbn-i Mesud (r.a) şöyle dedi;

- Günahların en büyüğü odur ki, bir kimseye;

Allah’tan kork. Denildiği zaman, şöyle demektir;

Sen kendine bak. Bu mananın, iyilere de kötülere de şümulü vardır. Ebu Hureyre (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyur­duğunu anlattı;

“Kendiniz yapmamış olsanız da iyiliği emredin; yaptır­maya çalışın. Kendiniz, yapmaktan geri kalmasanız da, kötü­lüğü yaptırmamaya çalışınız.” Burada diyecek olsak ki;

İyiliği yaptırmak, kötülüğü yaptırmamak işini sadece, kötü­lükten yana arınmış kimseler yapar.

O zaman, iş zora koşulur, iyiliği yaptırmak, kötülüğe engel ol­mak görevi söner. Her ikisini de yapan kimse kalmaz.

7. FASIL; Yapılması Emredilecek İş.

Yapılması istenen, yapılmasına engel olunacak şeyler iki çeşit­tir. Yani; Maruf ve Münker.

Her ne şey ki, Allah’ın kitabına, Resulünün hadisine uygun düş­müştür. Akla da yakındır. Bunun adına; Maruf denir.

Her ne şey ki, Kur’ân’a, hadise, akla uygun değildir; bunun adı da; Münker. Olarak bilinir.

Her ikisi bir arada nazara alınınca, iki kısma ayrılır;

1)- Bu açıktır; havas zatların bildiği gibi, avam müminler de bunu bilirler.

Mesela; Beş vakit namaz, ramazan orucunu tutmak, zekât ver­mek ve hacca gitmek.

Daha başkalarını da sayabiliriz. Bunlar birer numune olup, iyi­lik tarafındadırlar.

Açıktan bilinen kötülüklere gelince, bunlar da haram kısmı olup şu kısımlarını sayabiliriz; Zina etmek, şarap (alkollü içki) içmek, hırsızlık, yol kesmek, faiz almak, başkasının malını zorla elinden al­mak.

Bunlar da kötülüklerden birer örnektir; daha başkalarını da sayabiliriz.

Bu birinci kısımda anlatılan vazifeyi, yani; Kötülüklere bilhas­sa engel olmayı hemen herkes yapacaktır, ister avam müminlerden olsun; isterse havas ulemadan.

2)- Yani; bu gibi kötülük veya iyilik dıştan görülüp bilinmez.

Bu kısım, daha ziyade itikada taalluk ettiğinden, ancak ne ol­duğunu havas arasında sayılan bilginler bilirler.

Mesela; itikad edilmesi babında, Cenâb-ı Hakkın şanına ne ya­kışır ve ne yakışmaz.

Bu hususta, itikada yaraşmayanı, ancak büyük din bilginleri bi­lir. Bu manada, emir ve yasak onlara düşer.

Ancak, bu manada bir işi, bilginlerden biri; avamdan birine bil­dirir ise, onun bildirmesi ile avamdan olan o kimse bu işi yapar. Avam­dan sayılan o mümin de beyan ettiğimiz üzere bir gücü var ise, öğren­diği gibi yapar. Ama onu öğrenmeden evvel yapması caiz değildir.

Ancak, bir meselede içtihat yeri var ise, yine o mesele üzerinde ulemanın değişik görüşleri de bulunuyorsa, mesela; İmam-ı Azam mezhebinde yeri olan hurma suyunu içme, velisi olmadan bir kadın­la evlenme cinsinden şeyler, bu hususta hiç kimse bir zorlamaya ge­çemez. Yani; Hanbelî ve Şafiî mezhebinde bunların yapılması yoktur, diye öbür mezhepten yapanlara bir şey diyemez.

Nitekim Meruzî’nin rivayetine göre, İmam-ı Ahmed şöyle de­miştir;

- Hiçbir fakihe yakışmaz ki, diğer mezhepteki kimseleri, kendi mezhebine taşımaya çalışmamalı; onlar üzerinde bu iş için bir zor kullanmamalıdır.

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, yapılmasına engel olunacak işler, ancak ittifakla kötülüklerine karar verilen şeylerden olmalıdır; ihtilâfla işlerden değil.

İmam-ı Ahmed’ten gelen bir rivayete göre; Bazı ihtilaflı mesele­lere de engel olunabilir.

Bu da Meymunî’nin rivayetinde gelmiş ve İmam-ı Ahmed şöyle demiştir;

  • Bir kimse, satranç oynayan bir topluluğa rastlar ise, onlara öğüt verip bu oyundan almalıdır.

Ama bilindiği üzere satranç oyunu, Şafilere göre caizdir. Allah onlara rahmet eylesin.

8. FASIL; Edeplere Dair.

Her mümin kimseye gerekir ki, burada anlatılan edeplere uy­sun. Hem de bütün hâllerinde. Bunlara göre amel etmeyi, hiçbir şe­kilde bırakmasın.

Emiı'ül Müminin Ömer b. Hattab’ın (r.a) şöyle dediği rivayet edilmiştir;

     -Önce edep öğreniniz; sonra ilim tahsiline giriniz.

 

    Allah rahmet eylesin; Ebu Abdullah Belhî de şöyle anlattı,

  • İlme dair edep, ilmin kendisinden daha çoktur.

   Allah rahmet eylesin; Abdullah b. Mübarek de şöyle demiştir;

  • Bana bir kişi anlatılsa ki; kendisinde evvellerin ve ahirlerin tümden ilmi vardır. Böyle bir kimse ile görüşmeyi kaçırdığıma esef et­

Ancak, bir kimseyi bana anlatsalar ki;

  • Kendisinde şahsî bir edep ve terbiye vardır.

İşte böyle bir kimse ile karşılaşmak isterim; onunla karşılaşma­yı kaçırdığım zaman da üzülürüm. Şöyle anlatılmıştır;

  • İman, bir belde (şehir) gibidir; iç içe beş tane de kalesi vardır.
  1. Altın.
  2. Gümüş.
  3. Demir
  4. Kiremit
  5. Kerpiç.

Bu kale sahipleri, kerpiçten olan kısmı korudukları süre; düş­man kiremitten olan kısma göz dikemez.

Kiremitten olan kısmı ihmal ettikleri ve korumadıkları takdir­de; düşman demirden kısma göz diker.

Korunmadığı takdirde, bundan ikinci, üçüncü bendine de düş­man göz diker. Sonunda hepsi de elden gider.

İşte iman şehri de anlatıldığı gibi, iç içe beş kale içinde­dir. Şöyle ki;

  1. Yakin
  2. İhlâs.
  3. Farzları eda.
  4. Sünnetleri yerine getirmek.
  5. Edepleri korumak.

Kul edepler üzerinde durup onları koruduğu süre; şeytan ondan ümidini keser, bir şey beklemez.

Edepleri terk etmeye başladı mı, şeytan ondan sünnetleri terk etmesini bekler.

Daha sonra farzlara, ihlâsa ve yakine göz diker.

Üstte anlatılan manalara bakarak insana yakışan odur ki; Bü­tün işlerinde edeplere riayet etsin. Abdestte olsun, namazda olsun, alışta olsun, verişte olsun.

                                  ***

İşte edepler üzerine yazdığımız son özet budur. Bunlar, şeriat edeplerinden seçip aldığımız hülasadır.

Bir kimse, daha önce anlatılan beş ibadeti yerine getirecek olur­sa, Müslüman olur.

Anlatılan edeplere uyup gittiği zaman, Resulullah’ın sünnetine göre amel etmiş olur; o izden ayrılmaz.

Bundan sonra, o kimsede tam bir marifet duygusu meydan gelir.

Bu marifetten sonradır ki; O Kimseye, Yüce Yaratıcının bilinme­si kalır. Bu türlü marifet ise, kalp amelidir.

Biz bu türlü kalp ameli olan marifeti, sona bıraktık. Ta ki; Edepler yolunca gitsin ve bu marifet kendisine kolay gelsin. Böylelik­le, bir zorluk çekmeden dinimize girsin.

Bir kimse, dışına İslâm nurunu giydikten sonra ona deriz ki;

- Artık, batın yolu ile iman nurunu özüne giydirebilirsin.

Ehl-i Sünnetin İnanç Esasları
1- Yüce Allah'ı Tanımak
2- Kur'ân'ı Kerim'e Dair
3- Esmaü'l Hüsna
4- İman Artıp Eksilirmi
5- Kaderle İlgili Bazı Meseleler
6- Ölüm ve Ötesi - Kabir Suali ve Azabı
7- Ölüm ve Ötesi - Diriliş
8- Hazreti Muhammed'e (SAV) Dair
9- Bid'atlerden Uzak Durmak
10- Hidayet Yolundan Sapan Frkalar 
Konularını içermektedir...

Deriz ki;

- Aziz Celil olan Yüce Yaratıcıyı bilip anlamak, yani; Marifet sa­hibi olmak, kısa yoldan; Ayetlerle, delillerle olacaktır.

Yüce Yaratıcı bilinir ki; Zatı birdir, tektir, hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Ne doğmuştur ne de doğrulmuştur.

Onun bir dengi yoktur. Eşsiz tektir.

Bu manada bir ayet-i kerime meali şöyledir;

“Onun benzeri bir şey yoktur. Gerçek manası ile gören ve duyan odur.” (Şûrâ Sûresi /11)

Onun bir benzeri, aynısı yoktur.

Onun bir yardımcısı olmadığı gibi, bir ortağı da yoktur.

Ona ne arka çıkacak biri vardır ne de bir veziri.

Onun yerini tutacak biri olmadığı gibi; ona yol gösterecek biri de yoktur.

Yüce Yaratıcı, elle tutulacak bir cisim olmadığı gibi, hissedilen bir cevher madde de değildir.

Üzerinde bir hüküm yürütülecek, araz da değildir.

Bir şeyle terkip edilmiş olmadığı gibi; bir alet veya birkaç şeyin bir araya gelmişi de değildir.

Onun ne mahiyeti vardır ne de bir sınırı.

O öyle Yüce Allah’tır ki; Semayı yükseltmiş, yeri de düşürmüştür.

O, tabiat cinsi şeylerden biri de değildir.

Tanyeri gibi ağarıp doğan bir şey de değildir.

Gelen bir zulmet de değildir.

Parlayan bir nur da değildir.

İlim olarak her şeyin yanında hazırdır. Bir değme durumu ol­madan, onları müşahede eder.

Üstün, her şeyin üstesinden gelen hâkim ve güçlüdür.

Merhametlidir, bağışlayandır.

Ayıplan kapatır, izzet sahibi, yardımcıdır.

Şefkatli bir yaratıcı, meydana getiricidir.

Evveldir, ahirdir, zahirdir, batındır. Tek mabuttur.

O diridir, ölmez. Ezelîdir, yok olmaz.

Mülkü ebedî, saltanatı sonsuzdur.

Durur, uyumaz; güçlüdür, yorulmaz.

Büyük isimler onundur, kerem yollu hibeleri edendir.

Cümle yaratılmışlara yok olmaları hükmünü vermiştir. Şöyle buyurdu;

“Yeryüzündekilerin tümü yok olacaktır. Ancak Celâl ve ikram sahibi Rabbin zatı baki kalacaktır.” (Rahmân Sûresi /26-27)

O, yükseklik ciheti ile arşı doldurmuştur; sarma ciheti ile mül­kü sarmıştır, ilmi, tüm eşyayı kapsamına almıştır.

Şu ayet-i kerimeler anlatmak istediklerimizi daha iyi anlatır;

“Güzel kelimeler ona yükselir. Yararlı işler ona gider.” (Fâtır Sûresi /10)

‘Yerden semaya kadar işi yöneten odur. Sonra iş, sizin sayınıza göre bin sene olan bir günde ona yükselir.” (Secde Sûresi /5)

Allah-û Teâlâ, kulları da, işleri de yaratmıştır.

Onların rızıklarını da ecellerini takdir etmiştir.

Onun sona bıraktığını kimse öne alamaz, öne aldığını da kimse sona bırakamaz.

Bu âlem de onların yaptıkları da, Allah’ın iradesi ile meydana gelmiştir.

Âlemi, masum edip korusaydı; kendisine muhalif davranan kal­mazdı. Şayet, cümle âlemin kendisine itaat etmelerini istemiş olsay­dı; hemen hepsi de ona itaat ederdi.

O, saklıyı bildiği gibi en gizliyi de bilir.

Şu ayet-i kerime anlatılan manayadır;

“Yaratan hiç bilmez mi? O lâtif her şeyden tam manası ile haberdardır.” (Mülk Sûresi /14)

Harekete geçiren ve durduran odur.

Onun varlığına, vehimler bir suret çizemez; zihinler onun için bir miktar veremez.

O Yüce Zat, insanlarla kıyas edilemez. Yarattıklarına benzetil­mekten yana yücedir. Yarattığı, hiçten meydana getirdiği bir şeye de bağlanamaz.

Nefesleri sayar. Her nefsin yaptığının hesabını tutmaktadır.

Arz edeceğimiz ayet-i kerimeler, anlatılan manayadır;

“Yemin olsun; o tek tek ve toplu olarak saydı.

Onların her biri kıyamet günü tek başına, onun huzuru­na çıkacaktır.” (Meryem Sûresi /94-95)

“Her kim, neye çalışıyorsa, onun karşılığını görecektir.” (Tâ-Hâ /15)

“Yerdekilerin ve göktekilerin hepsi onundur. Böylece, kö­tüleri yaptıklarının bir sonucu olarak cezalandıracaktır; iyile­ri de güzellerin güzeli ile mükâfatlandıracaktır.” (Necm Sûresi /31)

O Yüce Allah kullarına muhtaç değildir.

Yarattıklarının rızkını verir.

Kendisi, kullarını yedirir ama kendisi yemez. Yarattıklarının rızkını verir ama kimseden rızıklanmaz.

Kendi hükmünü yürütür; ama ona hiç kimse hüküm yürütemez.

Yarattıklarının hepsi de ona muhtaçtır.

Kendisine bir menfaat gelmesi veya bir zararı def etmek için kullarını yaratmamıştır.

Bir kimsenin, kendisine dua etmesi için de onu yaratmadı. Ke­za kendisini hatırlayıp düşünmeleri için de kimseyi yaratmadı. Zira bu gibi yaratıp etme işleri, onun mücerret iradesi ile meydana geldi. O Yüce Zat, söz edenlerin en doğrusudur. Şöyle buyurdu;

“Arş-ı Mecid’in sahibidir. Dilediğini yapandır.” (Burûc Sûresi /15-16)

Gözle görünen tüm mahlûkatı, hiçten var eden odur; bu sıfatın­da da tektir.

Zararları ve belâları açar; hâlleri dileğine göre değiştirir. Şu ayet-i kerime, anlatmak istediğimiz manayadır;

“Her gün, (her an) bir başka tecelli gösterir.” (Rahmân Sûresi /29)

Her şeyi, takdir ettiği yöne ve dilediği vakte kadar yürütür.

O Yüce Zat, hayatla canlıdır.

Kudretle güçlüdür.

İrade ile diler.

Kudret Kulağı ile duyar.

Kudret gözü ile görür.

İdrak ile kavrar.

Kelamla konuşur.

Bir emirle emreder.

Nehyi ile de yasak eder.

Bir haberle de haberini verir.

O Yüce Zat; Verdiği hüküm ve kazada adil; verdiği nimet ve kar­şılıksız iyilikte ihsan sahibidir.

O Yüce Zat; Yaratır, meydana getirir; öldürür, diriltir. Yeniden meydana getirir, icat eder. Sevap verir; ceza keser.

Cömerttir; cimrilik etmez.

Hilmi vardır; acele etmez.

Ezberler, unutmaz. Ayıktır, yanılmaz. Uykuya dalıp gafil olmaz.

Açar, kapatır. Güldürür, ferahlatır.

Sevdirir, tiksindirir.

Kızar, razı olur. Öfkelenir, darılır. Merhamet eder, bağışlar. Ve­rir, vermez.

Yüce Zatın iki eli vardır; her ikisi de sağdır. Bu manada şöyle buyurdu;

“Semalar onun sağ elinde dürülüdür.” (Zümer Sûresi /67)

Nafî, İbn-i Ömer (r.a) şöyle dediğini anlattı;

-Resulullah (s.a.v) efendimiz minberde, üstte meal olarak anla­tılan ayet-i kerimeyi okudu; sonra şöyle buyurdu,

- “Sema onun elinde olacaktır. Çocuk nasıl top atıyorsa, o da semaları öyle atıp şöyle buyuracaktır;

- Güçlü olan benim.”

Sonra şöyle anlattı;

-Resulullah (s.a.v) efendimizi minber üzerinde gördüm; sallanı­yordu, nerede ise, düşecek hâlde idi.

Îbn-i Abbas (r.a) şöyle anlattı;

-Yüce Allah yeri ve semaları avucu içinde tutacaktır. Ancak, onun avucundan, yerin ve semanın bir yanı görülemeyecektir.

Enes b. Malik, îbn-i Abbas’tan naklen, Resulullah (s.a.v) efendi­mizin şöyle buyurduğunu anlattı;

  • “Adalet üzere olanlar, kıyamet günü, Rahman’ın sağın­da olacaklardır. Onun her iki eli de sağdır.”

Allah-û Teâlâ, Âdem aleyhisselâmı eli ile suretine göre yarattı.

Adn cennetinin ağaçlarını eli ile dikti.

Tuba ağacını eli ile dikti.

Tevrat’ı eli ile yazdı ve onu kendi eli ile Musa’nın eline verdi. Arada bir vasıta ve tercüman olmadan Musa ile konuştu.

Kulların kalpleri, Rahman’ın parmaklarından iki parmak ara­sındadır. Onları istediği gibi çevirir. Arzu ettiği yana döndürür.

Üstte anlatılan hadis-i şerifte de anlatıldığı gibi; semalar onun avucu içinde olacaktır.

Yüce Rahman, ayağını cehennem üzerine bastığı zaman, cehen­nem iç içe geçer ve şöyle der;

Yeter yeter.

Bundan sonra, birtakım kimseler, cehennemden çıkarlar.

Cennet ehli, Yüce Hakkın yüzünü göreceklerdir. Onu görmekte ne bir pusu ne de onu görmekte bir zorlukla karşılaşırlar.

Nitekim bu manada gelen hadis-i şerif şöyledir;

- “Allah-û Teâlâ onlara tecelli edecek ve arzu ettiklerini verecektir.

En güzel sözlü Allah şöyle buyurdu;

- “İyilik edenlere Hüsna vardır; üstelik Ziyade de.” (Yunus Sûresi /26)

Anlatıldığına göre;

- Hüsna, cennet; Ziyade ise, Yüce Allah’ın güzel yüzünü görmek­tir. Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Bir kısım parlak yüzler, o gün Rablerine bakacaklar.” (Kıyamet Sûresi /22)

O gün, kullar Yüce Sultan Allah’a arz edilecekler. Herkes, yo­lundan ettiğinden sorguya çekilecek.

Kulların hesabını, bizzat Yüce Allah görecektir; bu hesap işini bir başkasına bırakmayacaktır.

Allah-û Teâlâ, semaları birbiri üstüne yedi tabaka olarak yarat­mıştır. Birbiri altında yedi yer yaratmıştır.

Yer tabakasının en yükseğinden, dünya semasına kadar olan mesafe, beş yüz senelik yoldur.

Bir sema ile diğer sema arasındaki mesafe; beş yüz senelik yol­dur.

Su, yedinci semanın üzerindedir.

Rahman’ın arşı da suyun üzerindedir.

Allah-û Teâlâ, arştan ötededir; ama arada nurdan ve zulmetten yetmiş bin perde vardır. Bunların nasıl olduğunu da ancak kendi za­tı bilir.

Arşı taşıyanlar vardır ki, onu taşırlar. Onun durumunu, Ancak Allah bilir. Aziz Celil olan Allah şöyle buyurdu;

- “Arşı taşıyan ve onun çevresinde bulanan melekler.” (Yunus Sûresi /7)

- “Melekler görürsün; Arşı kuşatmışlardır. Rablerine hamdle tespih ederler.” (Zümer Sûresi /75)

Arşı kırmızı yakuttandır. Onun genişliği ise, yerle semaların ge­nişliği kadardır.

Kürsî arşın yanındadır. Arşa nispetle kürsî, boş sahraya atılan bir halka gibidir.

Aziz Celil Allah, yedi kat semada ve bunlar arasında olanları bi­lir. Aralarında bulunanı ve altlarında olanı da bilir.

Keza yerdekileri de bilir. Keza yerin içinde olanları ve onların arasında olanları bilir.

Yerin gizliliğinde kalanı da bilir.

Denizlerde saklı duranları da bilir.

Biten her tüyü, dikilen her ağacı, çıkan her bitkiyi bilir. Her yaprağın düştüğü yeri de bilir. Hâsılı; Bunların sayısını da bilir.

Şunları da bilir; Çakıl taşlarının, kumların, toprakların, dağla­rın ağırlığını, denizlerin ölçeğini, kulların amellerini, sırlarını, nefes­lerini ve konuşmalarını.

Hâsılı; Yüce Allah her şeyi bilir, ona gizli kalan bir şey yoktur.

Onun durumu, kullara benzemez; onun bilgisi dışında kalan hiçbir şey yoktur.

Yüce Allah için;

Her yerdedir.

Demek, caiz değildir. Şöyle denebilir;

O, arşın üstünde semadadır.

Nitekim bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Rahman Arş’ı sardı.” (Tâ-Hâ Sûresi /5)

Bir başka ayet-i kerimede ise, şöyle buyurdu;

- “İşi yönetmek üzere, arşı kuşatmıştır.” (Yunus Sûresi / 3)

Diğer bir ayet-i kerimede ise, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Güzel cümle ona ulaşır, yararlı iş de ona yükselir.” (Fâtır Sûresi /10)

Bu manadan olarak, Resulullah (s.a.v) efendimizin bir hükmü­nü de burada anlatabiliriz.

Resulullah (s.a.v) efendimiz bir kadına sordu;

  • “Allah nerede?” O da şöyle bir işarette bulundu;

Resulullah (s.a.v) efendimiz, onun Müslümanlığı şanında hü­küm verdi.

Aynı manada, Ebu Hureyre (r.a) tarafından gelen bir hadis-i şe­rif de vardır. Resulullah (s.a.v) efendimiz, bu hadis-i şerifinde şöyle buyurdu;

  • “Allah-û Teâlâ, halkı yarattığı zaman, kendi zatına dair bir tezkere yazdı. Bu tezkere, arşın üstünde ve kendi yanında­dır. O tezkerede şunlar yazılıdır;

Rahmetim gazabıma üstün geldi.”

Bu hadis-i şerif, bir başka rivayette ise, şöyle gelmiştir;

  • “Allah yarattıkları için bir hükme varınca, kendi zatına bir tezkere yazdı ki bu; Arşın üstünde kendi katındadır.

O tezkerede şunlar yazılı idi; Rahmetim gazabımı geçti.”

Yerinde olur ki; ayet-i kerimede geçen;

  • “İstiva.” (Tâ-Hâ Sûresi /5) Tabiri üzerinde bir yoruma gidilmemelidir. Herhangi bir şekil üzerinde yorum yapılmamalıdır. Zira burada;
  • “İstiva.” (Tâ-Hâ Sûresi /5) Tabirinden murad; zatın arş üzerinde oturma­sı, ona yaslanması değildir.

Nitekim Mücessime güruhu üstte anlatılan manaya kaildir. Ke­za, Kiramiye de Eş’ariye’nin anlattığı gibi; bir yükseklik ve üstünlük manasına da değildir.

Mutezile’nin iddia ettiği gibi; Bir istilâ ve galebe de değildir.

Zira şeriatta, yani; Resulullahın emrinde böyle bir şey gelmedi.

Keza, sahabeden, tabiinden, hadis rivayet eden selef-i salihinden de bu yolda bir yorum gelmedi.

Elbette onlardan bize gelen, bu işin yorumunu serbest bırak­maktır.

Müminlerin anası, Resulullah (s.a.v) efendimizin hanımı, Ümmü Seleme’nin şöyle dediği anlatılmıştır;

  • “Rahman, Arşa istiva etti.” (Tâ-Hâ Sûresi /5)

Mealinde gelen ayet-i kerimedeki istivanın şekli, akılla biline­cek gibi değildir. İstiva ise, meçhul olan bir şey değildir.

Ancak, bunu ikrar vacip, inkâr ise küfürdür.

Bu manayı, hadis-i şerif olarak, Ümmü Seleme’den (r.a) naklen Müslim b. Haccac da eserinde anlatmıştır.

Aynı manada, Enes b. Malik’ten (r.a) de gelen bir hadis-i şerif vardır. İmam-ı Ahmed b. Hanbel vefatına yakın sırada şöyle dedi;

Yüce Allah’ın sıfatları hakkında gelen haberler geldiği gibidir. Onlarda ne bir benzetme olabilir ne de kısıtlama.

Bazılarının rivayetinde ise, şöyle dediği anlatılmıştır;

Ben, kelâmcı değilim. Yüce Allah’ın sıfatları üzerinde de bir gö­rüş belirtip yorum yapmak istemem. Ancak; Allah’ın kitabında, Resulullah’ın hadisinde, ashabın haberinde, tâbiinin rivayetinde durum ne ise odur.

Anlatılanın dışında kalanlara gelince, bu yolda kelâm sevilecek bir şey değildir.

Yüce Hakkın sıfatları için de;

Nasıldır? Niçin böyledir? Gibi sözler de edilmez. Zira bu gibi sözleri, Yüce Allah hakkında şüphesi olanlar söylerler.

İmam-ı Ahmed’ten bir başka yerde, değişik bir rivayet olarak, şöyle anlatıldı;

Biz, Yüce Allah’ı Arş’ın üzerinde biliriz. Ama nasıl dilerse ve nasıl isterse öyle. Ne şekilde olacağı da ona bağlıdır.

Bunun için bir had ve bir şekil yoktur. Ne onun şeklini anlata­cak biri vardır; ne de onun sınırını tespit edebilecek biri.

Said b. Müseyyeb Kâab’ el-Ahbar’dan şöyle dediğini rivayet etti;

  • Allah-û Teâlâ Tevrat’ta şöyle buyurdu;
  • Ben Allah’ım. Kullarımın ve arşımın üstündeyim. Cümle hal­kımın da üstündeyim.

Ben arşın üstündeyim. Kullarımı oradan idare ederim. Kulla­rımdan bana gizli kalan hiçbir şey yoktur.

Allah-û Teâlâ’nın arş üzerinde olduğu, gönderilen her mürsel peygambere gelen kitapta, anlatılmıştır ama bunun için bir keyfiyet çizilmemiştir.

Allah-û Teâlâ, yücelikle kudretle vasıflandırılmıştır. Arş olsun, başka şey olsun, hepsine üstün gelip istilâ etmiştir. Ancak, istiva bu manaya yorulamaz. Zira istiva, zat sıfatları arasında sayılır.

Nitekim biz bu manayı anlattık; onun kesin olduğunu belirttik. Bunun için gelen yedi ayet de vardır. Bundan başka, rivayet edilen hadis-i şerifler de vardır.

Hülasa; İstiva, Yüce Hakkın ayrılmaz bir sıfatıdır. Hem de zatı­na lâyık bir şekildedir.

Yüce Hakkın istiva sıfatı; El, yüz, göz, kulak, göz, hayat, kudret sıfatları gibidir.

Yüce Yaratıcı; yaratan, rızık veren, öldüren ve diriltendir. Bun­lar da onun ayrılmaz sıfatları arasındadır.

Biz, Kur’ân ve hadis dışına çıkamayız. Ayetleri ve hadisleri oku­ruz; onlara iman ederiz. Bunlarda anlatılan Yüce Hakkın sıfatlarının şeklini de Aziz Celil Allah’ın ilmine bırakırız.

Süfyan b. Uyeyne şöyle dedi;

  • Allah-û Teâlâ, kitabında zatını nasıl anlatmış ise, onun tefsiri, orada anlatılandır. Orada anlatılanlardan başka bir açıklaması yok­tur. Onun dışında bir şeyle de mükellef değiliz. Zira onun dışında ka­lanı idrak akla zordur.

Allah-û Teâlâ’dan af ve afiyet dileriz. Yüce Allah’ın zatında ve sıfatında söz etmekten de ona sığınırız. Bilhassa, bize kendisinin ve­ya Resulünün haber vermediği bir şey ise.

ALLAH-Û TEÂLÂ’NIN DÜNYA SEMASINA İNMESİ

Allah-û Teâlâ, her gece dünya semasına iner. Ama nasıl isterse ve ne manada isterse öyle.

Bu arada, kullarından dilediği; asi, mücrim, hatalı kullarını ba­ğışlar.

Allah her manada yücedir. Hem de yücelerin yücesidir. Ondan başka ilâh yoktur. Güzel isimler onundur.

Üstte anlatılan iniş; rahmet, sevap inişi manasına değildir. Ni­tekim Mutezile’nin ve Eş’ariye’nin iddiası budur.

Ubbade b. Samit (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle bu­yurduğunu anlattı;

  • “Gecenin son üçte biri kaldığı zaman; Yüce Mukaddes Allah, dünya semasına iner. Şöyle buyurur;
- İsteyen yok mu ki, dilediği verilsin; bağışlanmasını di­leyen yok mu ki, bağışlansın; sıkıntıda olan biri yok mudur ki, onun sıkıntısını alayım.

Bu durum, sabah namazı kılınıncaya kadar sürer. Sabah namazından sonra, Yüce Rabbimiz yükselir.”

Ubbade b. Samit’den gelen bir başka rivayette ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

  • “Yüce Mukaddes Allah, gecenin son üçte biri kaldığı zaman; dünya semasına iner ve şöyle buyurur,
- Kullarımdan kimse yok mu ki, bana dua ede; onun du­asını kabul edeyim.

Nefsini körleten kimse yok mu ki, onu bağışlayayım.

Rızkı dar olan kimse yok mudur ki, onun rızkını bol edeyim.

Beni hatırlayan bir mazlum yok mu ki, ona yardım edeyim.

Güç durumda kalan biri yok mu ki, onun güçlüğünü çö­zeyim.

Sabah yeri aydınlanıncaya kadar, bu durum böyle devan eder. Sonra, Yüce Rab, kürsüsüne yükselir.”

Üstte anlatılan hadis-i şerif, şu sahabelerden, değişik lâfızlarla gelmiştir; Ebu Hureyre, Cabir, Hazret-i Ali, Abdullah b. Mesud, Ebu Derda, İbn-i Abbas, Hazret-i Aişe. Allah onlardan razı olsun.

Bunların hepsi de rivayetlerini Resulullah (s.a.v) efendimizden duymuş olduklarını anlatarak yapmışlardır.

Bu manadan olarak, gecenin sonunda kılınan namazın, fazileti­ne kaildirler.

Hazret-i Ebu Bekir’den (r.a) gelen bir rivayette, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğu anlatılmıştır;

  • “Aziz Celil Allah Şaban ayının yarısında dünya semasına iner. Hemen her nefsi bağışlar. Ancak şu kimseler hariç Kalbinde kin ve buğz olan, Aziz Celil Allah’a şirk koşan.”

Ebu Hureyre (r.a) şöyle anlattı;

  • Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu dinledim;
  • “Aziz Celil Allah gecenin yarısı geçtikten sonra, dünya semasına iner ve şöyle buyurur;
  • Bağışlanmak isteyen yok mu ki, bağışlayayım? İsteyen yok mu ki, istediğini vereyim? Tövbe etmek isteyen yok mu ki tövbesini kabul edeyim?

Ta tanyeri ağarıncaya kadar bu hitap devam eder.”

İshak b. Raheviye’ye şöyle soruldu;

Allah-û Teâlâ’nın dünya semasına indiği manasındaki hadis-i şeriflere ne dersin? Bunu böyle anlatıyorlar. Bu durumda Cenâb-ı Allah hareket ediyor. Yükseliyor.

Sorana şöyle dedi;

- Sen şöyle demek istiyorsun;

- Allah inmeye ve yükselmeye kadirdir. Ama hareket etmez.

O kimse;

  • Evet, görüşüm budur.

Deyince, şöyle sordu;

  • Bu durumda, inmesini ve yükselmesini kabul ediyorsun da ha­reket etmesini neden kabul etmiyorsun?

Yahya b. Muin şöyle dedi;

Cühemî taifesi, şayet sana sorarsa ki;

  • Allah nasıl iniyor?

O zaman onlara şöyle sor;

  • Peki nasıl yükseliyor?

Fudayl b. Iyaz şöyle dedi;

Cühemî sana derse ki;

Rabbin nüzulünü, inişini inkâr ediyorum.

Bu durumda onlara şöyle dersin;

Ben, Rabbin dilediğini yaptığına inanıyorum.

Şüreyk b. Abdullah’a şöyle soruldu;

Yanımızda birtakım kimseler var ki, bu hadis-i şerifleri inkâr ediyorlar, ne dersin?

Şöyle dedi;

Bu hadis-i şerifleri bize anlatanlar, bize namazı, orucu, zekâtı ve haccı, Resulullah (s.a.v) efendimizden haber verenlerden başkala­rı değildir.

Biz de Aziz Celil Allah’ı ancak bu türlü hadis-i şeriflerle bildik.

1. FASIL - KURÂN-I KERÎM HAKKINDADIR.

Bizim itikadımıza göre; Kur’ân Allah kelâmıdır. Onun hitabıdır.

Vahyidir ki; bu vahyi, Resulullah (s.a.v) efendimize Cebrail getirmiştir. Bu manada gelen ayet-i kerime şöyledir;

- “Ona, Ruh’ül-Emin kalbine indirdi; münzirlerden olasın diye. Aynı zamanda, Arabî dille geldi.” (Şuarâ Sûresi /103)

Bu Kurân, âlemlerin Rabbi Allah’ın emrine uyarak kullara teb­liğ eylediği Kurân-ı Kerim’dir.

Anlatılan emir şu ayet-i kerime ile verilmiştir;

  • “Ey Resul, Rabbinden sana indirileni tebliğ et.” (5/67)

Cabir b. Abdullah, rivayet edildiğine göre şöyle anlatmıştır;

-   Resulullah (s.a.v) efendimiz Mevkuf de halkın huzuruna çıkar­dı ve şöyle seslenirdi;

  • “Beni, kendi kavmine götürecek kimse yok mudur? Zira Rabbinin kelâmını kullara ulaştırmama Kureyş beni engelli­yor.”

Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

  • “Şayet müşriklerden biri senden eman dilerse, ona eman ver. Ta Allah’ın kelâmını duyuncaya kadar.

Sonra onu, güven duyacağı yere kadar ulaştır.” (Tevbe Sûresi /6)

Allah kelâmı olan bu şerefli Kur’ân yaratılmış değildir.

Nasıl öğrenilirse, nasıl okunursa, nasıl yazılırsa, öyle yazılsın. Okunuş şekli, ne kadar değişik olursa, lâfızda başkalık ne çeşit bulu­nursa, hafızların ezberi ne şekilde olursa olsun, hiçbir şey değiştir­mez. Her hâl ü kârda Kur’ân yaratılmış değildir.

Kur’ân Allah kelâmıdır. Yüce Allah’ın zat sıfatlarından bir sıfattır.

Sonradan meydana gelen bir şey değildir. Bir tebdil, bir tağyir olmadığı gibi; onda bir noksanlık ve bir yapma durumu da yoktur. Sonra onda, bir ziyadelik de yoktur.

Kur’ân’ın inişi Yüce Hak’tan gelmiştir; hükmen yine ona döne­cektir.

Osman b. Affan (r.a) yolu ile gelen bir rivayette; Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

  • “Sair sözlere nispetle, Kur’ân’ın değer üstünlüğü; Allah- û Teâlâ’nın sair halkına olan üstünlüğü gibidir.”

Bu şerefli Kur’ân’ın çıkış yeri; Yüce Mukaddes Allah’tır. Hükmü de ona dönecektir. Üstteki cümlenin manası şudur;

  • Kur’ân’ın inişi ve zuhuru ondan olmuştur. Yani; Yüce Al­lah’tan. Hükmü de ona varacaktır. Bu hüküm de yasakları bırakmak, emirleri yerine getirmek üzere olan ibadetlerdir.

Daha açık manası ile;

  • Onun rızası için yapılır; onun rızası için bırakılır.

Hâsılı; Bu manada tüm hükümler, Yüce Allah’a aittir.

Şöyle de denilmiştir;

  • Hüküm olarak, Yüce Allah’tan gelmiştir; ilim olarak ona döne­cektir.

Bu, Allah kelâmıdır; Hafızların kalplerinde, okuyanların dille­rinde, yazanların ellerinde, bakanların düşüncelerinde, Müslümanla­rın Mushaflarında, çocukların okudukları cüzlerde. Ama nasıl bulu­nursa bulunsun; nasıl görülürse görülsün.

Bir kimse, Kur’ân-ı Kerim’in kendisini veya ibaresini, tilâveti, (dilden çıkan okunuş şekli değil) yaratılmış sanırsa veya derse ki;

  • Kur'ân’dan okuduğum bir lâfız, mahlûktur.

O kimse Şanı Büyük Allah’a karşı kâfir olur.

Böyle bir kimse ile bir bağlantı kurulamaz, onunla oturulup ye­mek yenemez, onunla nikâhlanma işi yapılamaz, onunla komşuluk edilemez.

Ona dargın durulur. Kendisine değer verilmez.

Onun arkasında namaz da kılınmaz. Ettiği şahitlik de makbul değildir.

Velisi bulunduğu bir kimse için yaptığı nikâh da sahih olmaz.

Öldüğü zaman da cenaze namazı kılınmaz.

O kimse, bir yerde yakalanacak olur ise, kendisinden üç kere tövbeye gelmesi istenir. Tıpkı; Dinden dönen mürtetten istendiği gibi.

Tövbeye gelir ise, tövbesi makbul olur. Aksi hâlde, din esasları­na göre hüküm giyer ve öldürülür.

İmam-ı Ahmed’e şöyle soruldu;

  • Bu telaffuz ettiğim şekilde Kur’ân mahlûktur diyen için ne dersin? Şöyle dedi;
  • Küfre girmiş olur.

Rivayet edildiğine göre, Ebu Derda, Resulullah (s.a.v) efendimi­ze Kur’ân’dan sorunca, şu cevabı almış;

  • Allah’ın kelâmı olan Kur’ân mahlûk değildir.

İmam-ı Ahmed bir başka rivayetinde şöyle dedi;

  • Allah’ın kelâmı Kur’ân mahlûk değildir ama onu tilâvet mah­luktur diyen kimse kâfir olur.

Resulullah (s.a.v) efendimizin azatlı kölesi, Abdullah b. Abdul gaffar, İtaka’dan naklen Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyur­duğunu anlattı;

- “Allah (veya Kur’ân) anlatıldığı zaman deyiniz ki;

- Kur’ân Allah kelâmı olup mahlûk değildir; her kim Kur’ân’ın mahlûk olduğuna kail olur ise, kâfir olur.”

Aziz Celil Allah şöyle buyurdu;

- “Dikkatli olunuz; Yaratma da emir de Allah’ındır.” (A’râf Sûresi /54)

Dikkat edilir ise burada görülecektir ki, Allah-û Teâlâ, emirle yaratma arasını ayırt etti.

Şayet burada anlatılan emir; halkı yarattığı,

- “Kün. (Ol)”

Emri olsaydı; bu, bir tekrar ve bir ayıp olurdu ki; Bir fayda sağ­lamadığından başka, çirkin bir şey olurdu. Sanki şu demeye gelirdi;

Dikkat edin, halk da onun, halk onun.

Hâlbuki Aziz Celil Allah böyle bir manadan yana münezzehtir.

 “Kur’ân, kendisinde tenakuz bulunmayan Arapçadır.” (Zümer Sûresi /28) Meâline gelen ayet-i kerîmesini tefsir ederken, şöyle dediler;

Kur’ân mahlûk değildir.

Ayrıca, Allah-û Teâlâ, Velid b. Mugayre Mahzumî’yi; Kur’ân için,

- “Beşer sözüdür.” (Müddesir Sûresi/25) Dediğinden, sakar adlı cehenneme atmakla tehdit etti. Ki o, ayetlerin tamamı şöyledir;

 - “Bu, anlatılan büyüden başka değil. Bu, ancak bir beşer sözüdür dedi. Onu sakar cehennemine atacağım.” (Müddesir Sûresi / 24-26)

Yukarıda anlatılan manaya göre her kim;

- Kur’ân bir ibaredir, mahlûktur. Derse veya bundan başka;

- Okuduğum Kur’ân lâfzı mahlûktur. Derse, onun için de cehen­nem vardır. Tıpkı; Velid için dendiği gibi. Meğerki tövbeye gelsin.

Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Şayet müşriklerden biri, senden eman dilerse, ona eman ver. Ta Allah’ın kelâmını duyuncaya kadar.” (Tevbe Sûresi /6)

Dikkat edilirse burada;

- Senin sözünü duyuncaya kadar ya Muhammed denmedi.

Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Biz onu, kadir gecesi indirdik.” (Kadir Sûresi /1)

Yani; Kalplerde ve Mushaflarda bulunanı.

Aziz Celil Allah bir başka ayet-i kerimede şöyle buyurdu;

- “Kur’ân okunduğu zaman, derhal susun ve onu dinleyin. Rahmete erme ümidiniz vardır.” (Enfâl Sûresi /204)

Diğer ayet-i kerimede ise, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Biz, tek Kur’ân’ı ayrı ayrı böldük ki; durarak insanlara okuyasın.” (İsrâ Sûresi /106)

Hâlbuki insanlar, Resulullah (s.a.v) efendimiz okurken, ancak onun ağzından çıkan Kur’ân’ın lâfzını dinlediler. Resulullah (s.a.v) efendimizin lâfzen okuduğu da Kur’ân’ın kendisidir.

Yüce Sübhan Allah, Resulullah (s.a.v) efendimizin okuyuşunu dinleyen cin tayfasını övdü ve şöyle buyurdu;

- “Biz hayret veren bir Kur’ân dinledik; doğru yolu göste­riyor.” (Cin Sûresi /1-2)

 Diğer ayet-i kerimede ise, şöyle buyurdu;

“Kurân dinlemeleri için, cinlerden bir taifeyi sana yol­lamıştık.” (Ahkaf Sûresi /29)

Bunlardan başka, Allah-û Teâlâ, Cebrail’in Resulullah (s.a.v) efendimize Kuran’ı okumasına da;

  • “Kur’ân.” Adını verdi, şöyle buyurdu;

- “Onu, acele ile okumak için, dilini hareket ettirme. Onun toplanması ve Kur’ân’ı (okunması) bize aittir. Onu okuduğumuz zaman, onun Kur’ân’ına (okunmasına) tâbi ol.” (Kıyamet Sûresi /16-18)

Bir başka ayet-i kerimede ise, Allah-û Teâlâ, şöyle buyurdu;

  • “Kurân’dan sana kolay geleni oku.” (Müzzemmil Sûresi /23)

İslâm ulemasının kararı vardır; şu manaya ki; Bir kimse, Fati­ha suresini namazda okuduğu zaman, derse ki;

Ben, Allah’ın kitabını okudum.

Hatta Kur’ân dışında bir kelâm etmediği üzerine yemin etse, bu yemininde yalancı olmaz.

Bu mana da, gösteriyor ki; Kurân, yazılı ibare değildir.

Anlatılandan başka, Resulullah (s.a.v) efendimiz, Muaviye b. Hakem tarafından rivayet edilen hadis-i şerifinde şöyle buyurdu;

-   “Bu kıldığımız namazda, insan sözünü andıran bir ke­lâm etmek yaraşmaz.

       Zira namaz, kıraat, tespih, tehlil ve Kur’ân okumaktır.”

Böylece, Resulullah (s.a.v) efendimiz, Kur’ân tilavetini;

  • “Kur’ân”

Olduğunu da bir manada haber verdi. Bu da bilinmektedir ki; Tilâvet, okunandır.

Allah ve Resulü ise, müminlere namazda kıraat (okumak) emri­ni verdi; konuşmaktan nehyetti. Şayet, namazda okuduğumuz, bizim sözümüz olsaydı; Allah kelâmı olmasaydı, mutlaka namazda yasak iş­lemiş olurduk.

2. FASIL; KUR’ÂN’IN SES VE HARFLER OLDUĞU.

Bizim itikadımız odur ki; Kurân’ın harfleri ve duyulan sesleri vardır.

Dilsiz ve sağır olan, konuşamayan bu yolla Kurân’ı okur ve ko­nuşur.

Allah kelâmı, seslerden ve harflerden ayrılamaz.

Her kim, üstte anlatılan manayı inkâr edecek olur ise, büyük­lük duygusuna kapılmış olup basiret gözü de körelmiştir.

Aziz Celil Allah, Kur’ân’da (Arapça aslına göre) şöyle buyurdu;

- “Elif lam mim zalike. Ha mim. Ta sin mim tilke âyat’ül- kitabi.”

Bu ayet-i kerimelerin aslından da anlaşılacağı gibi; bazı harfler geçti, fakat bunlara;

- “Kitap.” Adı verildi. Sonra şöyle buyurdu;

  • “Yeryüzündeki her ağaç kalem olsa; denizler de mürek­kep olsa, bundan sonra yedi deniz de onun ardından gelse, Al­lah’ın kelimeleri yazılmakla bitmez.” (Lokman Sûresi /27)

Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu;

  • “Kur’ân okuyunuz. Bu okumanıza mükâfat alırsınız ki; her harf için on hasene verilir.

     - Elif, Lam, Mim.

        Diye okumanın tek harf olduğunu söyleyemem.

      Elif için on, Lam için on, Mim için on sevap verilir ki, hepsi otuz eder.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurdu;

- “Kur’ân yedi harf (yedi okunuş şekli) üzerine indirilmiş­tir. Onların hepsi de şifadır.”

Allah-û Teâlâ, Musa (a.s) hakkında şöyle buyurdu;

  • “Rabbin, Musa’ya nida ettiği vakit.” (Şuarâ Sûresi /10)

Yine Musa (a.s) için bir başka ayet-i kerimede şöyle buyurdu;

  • “Musa’ya Tûr’un sağ yanından nida ettik. Onu münacat hâlinde yaklaştırdık.” (Meryem Sûresi /52)

Allah-û Teâlâ, Musa aleyhisselâma, şöyle buyurdu;

  • “İşte benim. Gerçekten Allah ben. Benden başka ilâh yok­tur; o hâlde bana ibadet et.” (Tâ-Hâ Sûresi /14)

Üstteki ayet-i kerimelerin tümünde anlatılanlar; ancak ses ol­maktadırlar.

O nidalar, o isimler, o sıfatlar; Allah’ın zatından gayrı için olma­sı caiz değildir. Ne meleklere olur ne de sair mahlûkata.

Ebu Hureyre’den gelen rivayete göre; Resulullah (s.a.v) efendi­miz şöyle buyurdu;

  • Kıyamet günü olduğu zaman, Allah-û Teâlâ, bulutlar­dan meydana gelen bir gölgelik içinde gelir.

O, konuşanların en doğru sözlüsüdür. Orada açık belli dille şöyle konuşacaktır;

 - Şimdi susunuz. Daha önce ben, sizin için susmuştum.

Sizi yarattığım günden beri, amellerinizi görür; sözleri­nizi duyarım. İşte amel defterleriniz; size okunacaktır.

O amel defterlerinde hayır bulan Allah’a hamd etsin.

O amel defterlerinde, hayırdan başka bir şey bulan da ancak kendi nefsini ayıplasın.”

Buhari de Sahih’inde, Abdullah b. Enes’in rivayetine dayana­rak; Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı;

-  “Sübhan Allah kıyamet günü, kulları bir araya toplar. Onlara seslenir. Bu seslenişi, yakındakiler nasıl duyuyorsa, uzaktakiler de öyle duyar. Şöyle buyurur;
-  Melik Deyyan benim. (Tüm hakları yerine getiren Yüce Sultan benim.)”

Abdurrahman b. Muhammed Muharibi, Amaş, Müslim b. Mesruk, Abdullah yolu ile gelen bir rivayette, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “Yüce Allah vahiyle konuştuğu zaman, onun sesini tüm sema ehli duyar. Onların kalplerinde bir dehşet hâsıl olur; hepsi de secdeye kapanırlar.

Allah-û Teâlâ, sonra onların kalplerine sükûnet verir; bu­nun üzerine gök ehli birbirine sorar,

-   Rabbiniz ne buyurdu?
-  Hak buyurdu ve şöyle şöyle emretti derler. Yani; Birbir­lerine gelen vahyi anlatırlar.”

Abdullah b. Haris, İbn-i Abbas’ın (r.a) şöyle dediğini anlattı;

  • Yüce Mukaddes Allah vahiyle konuştuğu zaman; Tüm yer ve sema ehli çelik sesine benzer sert bir ses duyarlar. Tıpkı; Düz taşa vu­rulduğu zaman çıkan keskin ses gibi.

Bunun üzerine, hemen hepsi de secdeye kapanırlar.

Kalplerindeki dehşet kaybolup gittikten sonra, birbirlerine şöy­le sorarlar;

  • Rabbiniz ne söyledi?

Derler ki;

  • Hak söyledi; O Yücedir şanı büyüktür. Muhammed b. Kâab şöyle anlattı;
-    İsrail oğulları, Musa aleyhisselâma dedi ki;
-    Rabbinle konuştuğun zaman, ondan duyduğun sesi, mahlûkat arasında neyin sesine benzetiyorsun?

Şöyle dedi;

-   Rabbimin sesini, kesintisiz olarak gelen gök gürültüsüne ben­zetiyorum.

Üstte anlatılan ayetler, hadisler ve haberler de delâlet eder ki; Yüce Allah’ın kelâmı, kulların kelâmına benzemez.

Nitekim Yüce Allah’ın ilmi, kudreti, kalan sıfatları da insanla­rın sıfatlarına benzemez.

Yüce Allah’ın sesi de böyledir.

İmam-ı Ahmed, ashaptan bir cemaatin rivayetine dayanarak, sesi ispat eylemiştir. Allah onlardan razı olsun.

Ama bu anlatılan Eş’ariye’nin hilâfinadır. Onlar, ses için şöyle derler;

  • Allah’ın kelâmı, zatı ile kaim olan bir mânâdır.
  • Allah sapan ve saptıran bidatçinin hakkından gelir.

Yüce Allah, ezelden beri kelâm eder. Onun kelâmı da Tüm emirleri, manaları, haberleri kapsamına alır.

İbn-i Huzeyme şöyle dedi;

  • Allah kelâmı, peş peşe gelir. Onda ne sükût vardır ne de ses. İmam-ı Ahmed b. Hanbel’e şöyle soruldu;
  • Allah-û Teâlâ’nın konuştuğuna kail olur musun? Onun için susmak caiz midir?

Buna cevap olarak, İmam-ı Ahmed şöyle dedi;

Umumî manada şöyle deriz; Allah-û Teâlâ, ezelden beri konu­şur.

Onun sustuğuna dair bir haber varid olsaydı; ona kail olurduk. Ama şöyle diyoruz;

O, nasıl dilerse öyle konuşur. Konuşmasının benzeri ve şekli yoktur.

3. FASIL - HARFLERİN DURUMU.

Birleşen harfler de yaratılmış değildir. Bu harfler ister Allah ke­lâmında olsun; isterse kulların kelâmında.

Ehl-i sünnet ulemasından bir cemaatin iddiasına göre; Bu harf­ler, Allah kelâmında (Yani; Kur’ân’da) olursa kadim, başka yerde ise, yaratılmıştır.

Üstte anlatılan görüş; onlardan gelen bir hatadır. Sözün doğru­su, ilk anlattığımız kavildir. Ki onları da ehl-i sünnet uleması söyle­miştir. Yani; Kimden gelirse gelsin, yaratılmış değildir.

Burada şu ayet-i kerimeyi ele alabiliriz;

  • “Allah’ın bir şeye emri onun için;
  • Ol (Kün). Demeyi murad etmesidir; o şey olur.” (Yâsin Sûresi /82)

 Burada;

  • “Ol. (Kün).” (Yâsin Sûresi /82) Manasının Arapça aslı bulunan (kün) kâf ve nundan ibarettir. Ki iki harftir. Şayet bu;
  • “Ol. (Kün).” Lâfzı yaratılmış olsaydı; elbette bir başka (kün) daha yaratılacaktı. Bu durumda, arka arkaya yaratma sürüp gide­cekti. Böylece bir sonsuz;
  • “Ol. (Kün).” (Yâsin Sûresi /82) Yaratılmış olacaktı.

Bu manada, birçok ayet-i kerimeden deliller anlatıldı. Onları burada tekrarlamaya hacet yoktur.

Bir miktar hadis-i şerif anlatalım.

Hazret-i Osman b. Affan (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimize;

Elif, be, te, se. (Arapça asıllarına göre.)

Sorunca, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle anlatmıştır;

  • “Elif, Allah’ın isimlerinden olup; Allah manasınadır.

- Be de Allah’ın isimlerinden olup; Bari manasınadır.

- Te, Yüce Allah’ın isimlerini anlatır ki; Mütekebbir’dir.

- Se, Yüce Allah’ın isimleri arasında sayılır ki; Bais ve Va­ris manalarını anlatır.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz, isimleri böylece saya saya sonuna kadar anlatmıştır.

Böylece, tüm harflerin; Yüce Allah’ın isimlerine delâlet ettiğini manaları ile anlatmıştır.

Aziz Celâl Allah’ın isimleri yaratılmış değildir.

EBCED

Hazret-i Ali (r.a) bir gün, Resulullah (s.a.v) efendimize Ebced Hevvez Hutti kelimelerinin ifade ettiği manaları sormuştur. Hem de onların sonuna kadar.

Bunun üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

  • “Ya Ali, Ebi Cad tefsirini bilmiyor musun?”

- Elif, Allah’ın ismidir. Allah manasınadır.

- Be, Allah’ın ismidir. Bari, manasını anlatır.

- Cim, Allah’ın ismidir. Celil, manasını ifade eder.”

Böylece, Resulullah (s.a.v) efendimiz, onları sonuna kadar say­mıştır.

Burada, Resulullah (s.a.v) efendimizin anlattıklarından şu an­laşılır ki; Bunlar, insanların kelâmından oldukları hâlde Allah-û Teâlâ’nın isimlerindendir.

İmam-ı Ahmed, kesin olarak karar verdi ki; Hece harfleri, ka­dimdir; yaratılmış değildir. Nisabur ve Cürcan’a yazdığı mektubunda şöyle anlattı;

Bir kimse, hece harflerinin sonradan olduğunu söyler ise, o kâ­fir olur.

Bir kimse, onların mahlûk olduklarına hüküm verir ise, Kurân’ı da mahlûk sayar. Bir gün, İmam-ı Ahmed’e şöyle söylendi;

  • Falan kimse diyor ki;
  • Allah-û Teâlâ, harfleri yarattığı zaman lâm büküldü. Elif ise dik durdu ve şöyle dedi;
  • Bana emir verilinceye kadar secde etmem. Bunun üzerine İmam-ı Ahmed şöyle dedi;
  • Bunu diyen kim ise, küfre girmiştir. İmam-ı Şafiî (r.a) şöyle dedi;
  • Harflerin sonradan yaratılmış olduklarına kail olmayınız. Zi­ra Yahudiler ilk başta bununla helâke girdiler.
  • Her kim, harflerin birini yaratılmış ve sonradan olmuş kabul eder ise, Kurân’ın da sonradan yaratılmış olduğunu kabul etmiş olur.

Zira onların Kuran’da kadim olduğu söylendiği zaman; gerekir ki, Kuran’dan başka yerlerde de kadim olsunlar. Zira bir şeyin, bir yerde kadim olması, aynıyla bir başka yerde sonradan yaratılmış ol­ması caiz görülen bir şey değildir.

Bir kimse derse ki;

  • Bunlar, Kuran’da sonradan olmuş şeylerdir. Bunun bu sözü geçersizdir. Çünkü bunların Kuran’da kadim olduğu yolunda deliller geçti. Hem de kesin olarak.

Kuran’da o şekilde sabit olunca, başka yerlerde de öyle olur.

Şayet derlerse ki;

  • Bu söz, bütün konuşulan sözlerin kadim olmasını gerektirir.
  • Bunun için kısadan şöyle denir;

Bir söz ki, Kur’ân hakkında söylenmez. Yine gerekir ki; O söz, hece harfleri hakkında da söylenmemelidir.

İnanıyoruz ki; Yüce Allah’ın doksan dokuz (99) ismi vardır. Her kim bunları sayar ise, cennete girer.

Bu manada, Ebu Hureyre’den gelen rivayete göre, Resulullah (s.a.v) efendimizin hadis-i şerifi şudur;

  • “Allah-û Teâlâ’n bir eksiği ile yüz ismi vardır. Her kim onları sayacak olur ise, cennete girer.”

Yüce Allah’ın bu isimleri, değişik surelerde gelmiştir.

Beş tanesi; Fatiha suresindedir; Ya Allah, Ya Rabbi, Ya Rahim, Ya Rahman, Ya Malik.

Yirmi dört tanesi, Bakara suresinde gelmiştir; Ya Muhit, Ya Kadir, Ya Âlim, Ya Halim, Ya Tevvab, Ya Basir, Ya Vasi’, Ya Bedi’, Ya Rauf, Ya Şakir, Ya Allah, Ya Vahıd, Ya Gafur, Ya Hâkim, Ya Kabiz, Ya Basit, Lâ ilâhe illâ Hüve Ya Hayy, Ya Kayyum, Ya Aliyy, Ya Azim, Ya Veliyy, Ya Ganiyy, Ya Hamid.

Dört tanesi, Al-i İmran suresindedir; Ya Kaim, Ya Vehhab, Ya Seri’, Ya Habir.

Altı tanesi, Nisa suresindedir; Ya Rakib, Ya Hasib, Ya Şehid, Ya Gafur, Ya Mukit, Ya Vekil.

Beş tanesi, En’am suresindedir; Ya Fatır, Ya Kahir, Ya Kadir.

iki tanesi, A’raf suresindedir; Ya Muhyi, Ya Mumit.

iki tanesi, Enfal suresindedir; Ya Ni’mel-Mevlâ ve Ya Ni’men- Nasir.

Yedi tanesi, Hud suresindedir; Ya Hafız, Ya Rakib, Ya Mecid, Ya Kaviyy, Ya Mücib, Ya Vedud, Ya Faal.

iki tanesi, Rad suresindedir; Ya Kebir, Ya Müteâl.

Bir tanesi, İbrahim suresindedir; Ya Mennan.

Bir tanesi, Hicr suresindedir; Ya Hallak.

Bir tanesi, Nahl suresindedir; Ya Bais.

İki tanesi, Meryem suresindedir; Ya Sadık, Ya Varis.

Bir tanesi, Müminun suresindedir; Ya Kerim.

Üç tanesi, Nur suresindedir; Ya Hak, Ya Metin, Ya Nur.

Bir tanesi, Furkan suresindedir; Ya Hadi.

Bir tanesi, Sebe’ suresindedir; Ya Fettah.

Dört tanesi, Mümin suresindedir; Ya Gafir, Ya Kâmil, Ya Şedid, Ya Zettavl.

Üç tanesi, Zariyat suresindedir; Ya Rezzak, Ya Zelkuvvet, Ya Metin.

Bir tanesi, Tur suresindedir; Ya Mennan.

Bir tanesi, Kamer suresindedir; Ya Muktedir.    

Üç tanesi, Rahman suresindedir; Ya Baki, Ya Zelcelali vel-ikram.

Dört tanesi, Hadid suresindedir; Ya Evvel, Ya Ahir, Ya Zahir, Ya Batın.

On tanesi, Haşr suresindedir; Ya Kuddus, Ya Selâm, Ya Mü­min, Ya Müheymin, Ya Aziz, Ya Cebbar, Ya Mütekebbir, Ya Halik, Ya Bari Ya Musavvir.

İki tanesi, Büruc suresindedir; Ya Mübdi’, Ya Muid.

İki tanesi, İhlâs suresindedir; Ya Ehad, Ya Samed.

Bu isimler, Süfyan b. Uveyne’den böyle rivayet edilmiştir.

Abdullah b. Ahmed, üstte anlatılan isimlerin dışında, daha baş­ka isimleri de fazladan anlatmışlardır ki, şunlardır; Ya Kahir, Ya Fa­sıl, Ya Falik, Ya Rakiyb, Ya Macid, Ya Cevvad, Ya Ahkemel-hâkimin.

Ebu Bekir Nakkaş, Tefsir-i Esma ves-Sıfat adlı kitabında Cafer b. Muhammed’den, yani; Cafer-i Sadık’tan şöyle dediği anlatılmıştır;

  • Allah-û Teâlâ’nın Üç yüz altmış ismi vardır.

Başkalarından da Yüz dört ismi olduğu rivayet edilmiştir.

Bütün bunlar şöyle yorumlanır;

  • Anlatılan zatlardan hemen her biri, mükerrer isim bulmuş ve bunları da ayrı bir isim saymışlardır.

Ancak en doğrusu, Ebu Hureyre’den gelen rivayettir. Allah on­dan razı olsun.

5. FASIL - İMAN ÜZERİNEDİR.

İtikadımız odur ki; iman, Dille söylemek, kalpten bilmek, esas­lara göre amel etmektir.

İman; Taatla artar, isyanla da eksilir.

İman; Bilgi ile kuvvetlenir, cehaletle de zayıflar.

İman; Yüce Hakkın verdiği başarı ile de yerinde sabit kalır.

Aziz Celil Allah şöyle buyurdu;

- “Onlar ki, iman ettiler; inen ayetler, onların imanlarını artırmıştır. Bu durumu, biri diğerine müjde vererek sevindi­rir.” (Tevbe Sûresi /124)

Bir şeyin artması caiz olduğuna göre; o şeyin azalması da caiz olur. Şu ayet-i kerimeler de aynı manaya delâlet ederler;

- “Allah’ın ayetleri onlara okunduğu zaman, imanlarını artırır.” (Enfâl Sûresi /2)

- “Kendilerine kitap gelenler, bilgi edinsin; müminlerin de iman üstüne imanları artsın.” (Müddessir /31)

Allah kendilerinden razı olsun; İbn-i Abbas ve Ebu Hureyre’den gelen rivayetler de vardır. Onlar demişlerdir ki;

- İman artar ve eksilir.

Bunlardan başka rivayetler de vardır; onların burada şerhi ya­pılacak olsa uzar.

Eş’ariye mensupları, imanın artıp eksilmesini inkâr etmekte­dirler.

İman, lügatte (sözlükte) şu manayadır; Tasdik edilen şeyin ne­lerden ibaret olduğunu bilerek kalbin tasdikidir. Yani; Doğrulamaktır.

İman, şeriatta şu manayadır; Tasdik. Bu tasdik ise, Allah’ı ve sıfatlarını tasdik için olacaktır.

Bunlarla beraber, yapılması gerekli olan taatları yapmak, nafi­leleri yerine getirmek, hatalardan ve isyanlardan da kaçınmak.

İman için şöyle denmesi de caizdir;

- Din, şeriat, millet.

Çünkü din, şunlardır; Haram olan işleri bırakmak, sakıncalı iş­leri terk etmek sureti ile taat yoluna girmek. Böyle bir şey de imanın sıfatıdır.

İSLÂM

İslâm’a gelince bu da, iman cümlesindendir.

Her iman, İslâm sayılır; ama her İslâm, iman sayılmaz.

Çünkü İslâm şu manayadır; Teslim olup boyun eğmek. Her mü­min olan da, Allah’ın emrine boyun eğip teslim olmuştur.

Ne var ki, her Müslüman, Allah’a tam inanan bir mümin değil­dir. Zira kılıç zoru ile İslâm olmuş olabilir.

İman, birçok isimlerden alınıp bir araya gelmiştir. Mesela; Söz­lerden, işlerden. Hatta tüm taatlan özünde toplar.

İslâm kalben inandıktan sonra, kelime-i şahadet getirmek ve İs­lâm’ın şartı sayılan beş şeyi yapmaktır. (Namaz, Oruç, Hac, Zekât, Şahadet.)

İmam-ı Ahmed b. Hanbel’in anlattığına göre; İman, İslâm’dan başkadır.

Bunu, İbn-i Ömer’den gelen bir hadis-i şerife dayanarak söyle­miştir. îbn-i Ömer (r.a) babasından şöyle duyduğunu anlatmıştır;

  • Bir gün, ben (ve diğer ashap) Resulullah (s.a.v) efendimizin huzurunda idik.

Bize bir adam geldi; Üzerine giydiği elbise gayet beyazdı; saçla­rı da gayet siyahtı.

Kendisinde yolculuk eseri görülmüyordu; kendisini aramızda tanıyan da yoktu.

Geldi, Resulullah (s.a.v) efendimizin yanma oturdu. Dizlerini de Resulullah (s.a.v) efendimizin dizlerine dayadı.

Ellerini de iç kısmını dizleri üzerine koydu. Sonra sordu;

Ya Muhammed, bana İslâm’dan haber ver.

Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “İslâm şunlardır;
  1. Allah’tan başka ilâh olmadığına şahadet edeceksin; Muham­med Aleyhisselamın Allah’ın Resulü olduğuna şahadet edeceksin.
  2. Namazını kılacaksın.
  3. Ramazan ayında oruç tutacaksın.
  4. Yolluk imkânları müsait olursa hacca gideceksin.”
- Dinledikten sonra, şöyle dedi;

- Doğru söylüyorsun. Biz hayret ediyorduk hem soruyor hem de doğruluyordu. Sonra şöyle sordu;

Bana imandan haber ver.

Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “İman sırası ile şunlara inanmandır;
  1. Allah’ın varlığına ve birliğine.
  2. Meleklerinin olduğuna.
  3. Kitaplarının geldiğine.
  4. Gönderdiği elçilere. (Yani; Resullere.)
  5. Ahiret gününe.
  6. Hayır ve şer, Allah’ın takdiri ile olacağına.”

Bunun için de;

- Doğru söyledin. Dedi ve devam etti;

- Bana ihsanı da anlat.

Bunun için de Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Allah’ı görür gibi ibadet etmendir. Sen onu görmesen de o seni görür.” Tekrar dedi;

- Bana kıyameti bildir. Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Kıyametten sorulan, sorandan daha bilgili değildir.” Devam etti;

- O hâlde, bana kıyametin alâmetlerinden haber ver. Resulullah (s.a.v) efendimiz, bunları da şöyle anlattı;

  • “Şunları sayabiliriz;

“Cariyenin efendisini doğurması.

Yalınayak, çıplak, fakir, koyun çobanları yüksek binalara kurulurlar.” Sonra o kişi gitti.

Az durduktan sonra, Resulullah (s.a.v) efendimiz bana sordu;

- “O sormaya gelenin kim olduğunu anlayabildin mi?” De­dim ki;

Allah ve Resulü daha iyi bilir. Şöyle buyurdu;

- “O gelen Cebrail idi; size dininizi öğretmeye geldi.”

Bir başka rivayette ise, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle bu­yurduğu anlatılmıştır;

- “O, Cibril idi. Din işlerinizi size öğretmeye geldi. Daha önce bana hangi surette gelmiş olsaydı; kendisini tanırdım. Ancak, bu surette gelişini bilemedim.”

Cibril aleyhisselâm iki çeşit sualle, iman ile İslâm arasını ayırdı.

Buna göre, Resulullah (s.a.v) efendimiz de sorulan her iki suale de ayrı ayrı değişik cevap verdi.

İş bu manadan ötürüdür ki; İmam-ı Ahmed b. Hanbel, iman ve İslâm’ın ayrı ayrı mana taşıdıkları kanaatine vardı.

İmam-ı Ahmed b. Hanbel ayrıca, bir Arap köylüsü sebebi ile ge­len hadis-i şerif yolundan da, aynı kanaate varmıştır. Şöyle olmuştu;

Resulullah (s.a.v) efendimize bir Arap köylüsü, bir şey dağıtma sırasında şöyle dedi;

  • Ya Resulullah, ona verdin; bana vermedin. Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;
  • “Ama o, mümindir.” Arap köylüsü şöyle dedi;
  • Ama ben de müminim. Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle bu­yurdu;
  • “Veya Müslimsin.” Anlatılacak ayet-i kerime de İmam-ı Ah­med b. Hanbel’i aynı kanaate vardırmıştır;

 

“Araplar derler ki;
Biz iman ettik. Onlara şöyle anlat; hayır, siz iman etme­diniz; şöyle deyiniz,
 Biz İslâm olduk. Zira sizin kalplerinize iman hiç girme­miştir.” (Hucurât Sûresi /14)

İMANIN ARTMASI

Bilesin ki.

İmanın artması anlatılacak şu işlere bağlıdır;

  • Gerçek manada emirleri yerine getirmeye çalışıp yasaklardan da geçmek ama kadere teslim olarak. Tüm halkı­na yaptığı işlerden dolayı Allah-û Teâlâ’ya itirazı bırakmak sureti ile.
  • Bilhassa, rızık için verdiği sözde Allah için şüpheye düşmemek. Ona güvenmek ve ona tevekkül etmek.
  • Belâ geldiği zaman, güçten ve kuvvetten sıyrılıp belâya sabırla karşı çıkmak.
  • Allah’ın bütün nimetlerine şükür etmek. Yüce Hakkı, her ma­nadaki eksiklikten uzak görmek. Hiçbir hâlde onu itham etmemek.

Ne var ki, imanın artması, sırf namazla, oruçla olmaz.

İMAN YARATILMIŞ MIDIR?

Allah rahmet eylesin; bir gün İmam-ı Ahmed’e soruldu;

  • İman yaratılmış mıdır, yoksa yaratılmamış mıdır? Şu cevabı verdi;
  • Her kim, imanın yaratılmış olduğuna kail olursa kâfir olur.

Çünkü böyle bir şeye kail olmakta; Kur'ân’da yanlış olduğunu anlatmak ve ona sataşmak vardır.

Şayet bir kimse, imanın yaratılmış olmadığına kail olur ise, bu kimse de bidate saplanmış olur. Zira;

  • “Yoldan ezayı kaldırmak, imandandır.” Manasına gelen hadis-i şerifi hiçe saymış olur.

Yapılan işlerin yaratılmış olmadığına kail olanın durumu da budur.

Böylece, her iki zümreyi de kabul etmedi. Sonra, Resulullah (s.a.v) efendimizin şu hadis-i şerifini anlattı;

  • “İman, yetmiş küsur hasletten ibarettir. Bunların en de­ğerlisi; Lâ ilâhe illallah. Kelime-i tevhidini okumak olup en alt derecede olanı ise; Yol üzerinden eziyet veren bir şeyi kaldır­maktır.”

İmanın (veya Kur’ân’ın) yaratılmış olduğuna kail olanın küfrüne;

Yaratılmamıştır.

Diyenin de bidat ehli olduğuna kail olmak, îmam-ı Ahmed için şu esasa dayanır;

Onun mezhebine göre; bir şeyi Kur’ân haber vermemiş ise, o manada Resulullah’ın hadis-i şeriflerinde bir şey gelmemiş ise, saha­be devri de bittiğinden, onların da bu manada bir görüşü olmayan bir hususta lâf etmek, bidattir ve yeni bir icattır.

İMAN

Bir kimsenin;

  • Ben, gerçekten müminim. Demesi yerinde değildir. Onun şöy­le demesi gerekir;

İnşallah ben müminim. Bu görüş, mutezile’nin hilâfınadır. On­lar der ki;

  • Ben gerçek müminim. Demek caizdir.
  • Bizim bu manaya kail olmamızın delili, Hazret-i Ömer b. Hattab’dan gelen bir habere dayanır. Şöyle demiştir;
  • Bir kimse, kendisinin mümin olduğunu sanar ise, o kâfirdir. Hazret-i Hasan’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir;
  • Abdullah b. Mesud’un (r.a) yanında bir adam şöyle dedi;
  • Ben müminim. Bunun için İbn-i Mesud’a şöyle soruldu;

Bu kimse, kendini mümin sanıyor, ne dersin? İbn-i Mesud şöy­le dedi;

  • Hele ona bir sorun; kendisi cennetlik midir, yoksa cehennem­lik midir? Sordukları zaman, şöyle dedi;
  • En iyi bilen Allah’tır. Bunun üzerine, Abdullah b. Mesud şöyle dedi;
  • İşin sonunu Allah’a bıraktığın gibi önünü de Allah’a bıraksaydın olmaz mıydı?

Çünkü; Gerçek mümin, Allah katında da mümin olandır. Böyle bir kimse de şüphesiz cennet ehlidir.

Hâlbuki üstte anlatılan durum; ancak imanla ölümden sonra anlaşılacaktır. Son nefesini imanla mühürlemesi gerekir.

Hâlbuki hiçbir kimsenin, son nefesi neyle mühürlendiği bilin­mez.

KORKU VE ÜMİT

İman sahibine gereken odur ki; Daima bir korku ve bir ümit içinde olmalıdır.

Yarar hâlli, çekingen, hâlini gözeten olmalı. Ta ölüm kendisine gelinceye kadar, ölüm kendisine geldiği zaman, kendisini hayırlı amel üzerinde bulmalıdır.

Şunun için ki; insanlar nasıl yaşarlarsa, öyle Ölürler. Öldükleri hâl üzere de dirilirler. Nitekim bu manada gelen hadis-i şerif şöyledir;

- “Yaşadığınız gibi ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle dirilir­siniz.

AMELLER

İtikadımız odur ki; Kulların fiillerini (işlerini) Allah yaratmıştır. Onların hayrı ve şerri de o kulların kazancıdır, iyisi ve kötüsü kulla­rın çalışmasına göre olur. Her ne olursa olsun; ister masiyet isterse taat.

Üstte anlattığımız şu demeye gelmez;

- Allah masiyet emrini vermiştir.

Ama Allah onu takdir ve hüküm etmiştir. Kulun niyetine göre, kastına göre meydana getirmiştir.

RIZIKLAR

Allah azıkları pay etmiştir; takdirini kullanmıştır. Onların gel­mesini tutmak isteyen hiç kimse tutamaz. Onların gelmesine engel olmak isteyen hiç kimse engel olmaz.

Gelecek rızkın ne ziyadesi eksik olur ne de noksanı artar. Ne yumuşağı sert olur ne de serti yumuşak olur.

Yarının rızkı bugünden yenmez.

Zeyd’in kısmeti Amr’e gitmeyeceği gibi; Amr’ın kısmeti de Zeyd’e gitmez.

Allah-û Teâlâ, helâli nasıl rızık olarak vermiş ise, haramı da öy­le rızık olarak verir. Ama bunun manası şu demektir;

  • Helâl rızık bedenin gelişmesi için nasıl gıda olur ise, haram da öyle olur. Bedeni durulur, kuvvet olur. Şu demeye gelmez;
  • Allah haramı mubah eylemiştir.

Katilin durumu da anlatıldığı gibidir. O, ölenin kendisine takdir edilen ömrünü yarıda kesmez. Elbette o, kendi eceli ile ölür.

Suda boğulanın, üzerine duvar çökenin, uçurumdan atılanın, aslanın parçaladığı kimsenin, durumu da üstte anlatıldığı gibidir. Ya­ni; Bütün bu ölenler, kendilerine takdir edilen ecelleri ile ölürler.

HİDAYET-DALALET

Müslümanların ve müminlerin hidayeti, Yüce Allah’a karşı küf­re girenlerin dalâleti de tümden Yüce Allah’ın fiili ve sanatı ile olmak­tadır. Kendi mülkünde onun ortağı yoktur.

SEVAP-CEZA

Emrin, yasağın, kullara hitabın geldiği yerde kulların çalışma­sını tespit etmiş bulunuyoruz. Yani; Kazancını.

Bu kazançları dolayısı ile kendilerine sevap ve ikap (ceza) gelecektir Vaat edilip söz verilen durum budur.

Bu manada, sırası ile birkaç ayet-i kerime alacağız;

“Bu, yaptıklarına karşılıktır.” (Secde Sûresi /17)

“Sabrettiğinizin mükâfatıdır.” (Ra’d Sûresi /24)

“Sizi cehenneme sürükleyen nedir? Diye sorulunca, diye­cekler ki; biz, namaz kılanlardan değildik. Yoksulları da do­yurmuyorduk!” (Müddessir Sûresi /42-44)

“Onlara şöyle söylenecek; İşte sizin yalan saydığınız ce­hennem ateşi.” (Tûr Sûresi /14)

 

 

“Bu, iki elinin öne sürdüğüdür.” (Hac Sûresi /10)

Bunlardan başka ayet-i kerimeler vardır.

Yukarıda alınan ayet-i kerimelerden de anlaşıldığı gibi; Sübhan Hak; Verilecek cezayı kulların yaptıkları ile ilgili kıldı. Böylece, kul­ların kazancı da kesinleşti.

Ne var ki, Cühemiye taifesi böyle düşünmez, onlar der ki;

  • Kullar için bir kazanç yoktur. Onlar, bir kapıya benzerler; açı­lır ve kapanırlar. Ağaç gibidirler; hareket eder, sallanırlar.

İşbu anlatılan zümre, Yüce Hakka karşı kâfirdirler. Kur’an’ı ve hadis-i şerifi inkâr ederler.

Bunun için ileri süreceğimiz delil şudur; Allah yaratır, kul çalı­şır kazanır.

Ne var ki, üstteki görüşümüze Kaderiyeciler katılmazlar. Derler ki;

Yazıklar olsun bu zümreye. Bu ümmetin Mecusîleri de bunlar­dır.

  • Bütün bunlar, kulların yaratması yapmasıdır; Allah’ın değil.

Allah’a birçok ortak çıkarmışlardır. Yüce Allah’a acizlik isnadı yapmışlardır. Şöyle ki; Onun mülkünde, kendi kudreti ve iradesi dı­şında işler yürütülmektedir!

Yüce Allah, tam manası ile bu gibi şeylerden yana yüceliğin sa­hibidir.

Şu mealdeki ayet-i kerimeler, bizim görüşümüzü güçlendirir;

 “Bu, yaptıklarınıza karşılıktır.” (Secde Sûresi /17)

 “Allah sizi de yaptıklarınızı da yaratmıştır.” (Sâffât Sûresi /96)

Karşılık verilmesi, amellerine düştüğüne göre; yaratma duru­mu da onların amellerine düşer.

Burada şöyle bir şey demek caiz olmaz;

- Bizim sözümüzden murad, kulların taşlardan yaptıkları put­lardır.

Çünkü taşlar cisimdir. Kullar da bu cisimleri yapamazlar. Bura­da anlatmaya çalıştığımız ameller; Kulların o taşlar üzerinde yapma­ya çalıştıkları amellerdir. (Mesela; Yontma ve oyma gibi.)

Bu duruma göre; Kulların amellerinden yaratılanlar, onlann hareket ve sükûn hâlleridir.

Şu ayet-i kerimeler de anlattığımız manayadır;

 “Onlar, bu şekilde, değişik olarak kalacaklardır. Rabbin esirgediği hariç. Zaten bunun için onları yarattı.” (Hûd Sûresi /118)

 “Yoksa Allah’a karşı olarak, onun yarattığı gibi, yaratan ortaklar mı çıkarmak istiyorlar? Yaratma işi, onlara karşılık mı geldi?

Onlara söyle; Her şeyi yaratan Allah’tır.” (Ra’d Sûresi /16)

“Allah’tan başka yaratıcı mı var ki; rızkınızı yerden gök­ten versin.” (Fâtır Sûresi /3)

Allah-û Teâlâ, müşriklerin hâllerinden haber vererek şöyle bu­yurdu;

 “Onlara bir iyilik geldiği zaman, derler ki;

  • İşte bu, Allah’tandır. Şayet kendilerine bir kötülük bu­laştığı zaman derler ki;
  • Bu da, senden geldi.

Onlara söyle; Hemen her biri, Allah katındandır.

Bu zümreye ne oluyor ki; Sözden anlayacak duruma gele­miyorlar?” (Nisâ Sûresi /78)

Resulullah (s.a.v) efendimiz, Huzeyfe’ye (r.a) şöyle buyurmuştur;

  • “Allah, her sanatkârı ve sanatını yaratmıştır. Hatta ka­sabı ve onun boğazlamasını da yaratmıştır.” (Buradaki kasap, de­ve kesen kasaptır.) İbn-i Abbas (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı;
  • “Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;
  • Hayrı ve şerri yarattım. Elinden hayır çıkmasını takdir ettiğim kimseye ne mutlu. Elinden şer çıkmasını takdir etti­ğim kimsenin de vay hâline.”

İmam-ı Ahmed’e; Allah’ın rızasını ve dargınlığını çeken kulların amellerinden soruldu ve şöyle dendi;

Bunlar, Allah’tan mıdır; yoksa kullardan mıdır? Buna cevap olarak, şöyle dedi;

Yaratma açısından bakılınca Allah’tandır; amel itibarı ile de kullardandır.

GÜNAHLAR

İnancımız odur ki; Mümin büyüklerinden nice günah işlemiş ol­sa da küfre girmez. Dünyadan tövbesiz gitse de tevhit ve ihlâs üzere gitmiş olabilir. Hatta onun işini, Aziz Celil Allah’a bırakmak gerek.

Eğer dilerse, Allah onu bağışlar; cennete koyar.

İsterse, cehenneme atar; orada azap eder.

Mademki, onun gideceği yeri Allah-û Teâlâ bize bildirmemiştir; o hâlde halkı ile Allah arasına girmeyelim.

  1. FASIL - CEHENNEME GİRECEKLER HAKKINDADIR.

İtikadımız odur ki; imanı olduğu hâlde, büyük günahı sebebi ile Yüce Allah’ın cehenneme attığı kimse, orada sonuna kadar kalmaya­cak; sonunda oradan çıkacak.

Zira onun için öbür âlemde cehennem, bu dünya hayatındaki zindan gibidir. Orada günahını ve cürümünü tamamlar; cezası bittik­ten sonra, Allah’ın rahmeti ile çıkar.

Cehennemde bulunduğu süre, onun yüzüne alev gelmez; secde azalarını yakmaz. Zira böyle bir şeyi yapmak, cehenneme haramdır.

O cehenneme atılan kimse hiçbir zaman Allah’tan ümidini kes­mez. Ta oradan çıkıp da cennete gidinceye kadar.

Onun için, cennette verilecek derece, dünyada iken, işlediği taat ve ibadet kadardır.

Bizim üstteki görüşümüz, kaderiyecilerin görüşünden ayrıdır. Onlar der ki;

- Büyük günahlar taatları boşa giderir. Bunun üzerine sevap al­mazlar.

Haricîlerin görüşü de böyledir; yazıklar olsun bunlara.

7. FASIL - KADER BAHSİ.

Kaderin hayrına ve şerrine inanmak gerek. Keza, kazanın acılı­ğına, tatlılığına da.

Bir kimseye isabet edecek şey; O kimsenin sakınması ile kendi­sini bırakıp geçmez.

Bir şeyin de, kendisine gelmesi için, sebeplerini bıraktığı za­man, boş temenni ile o şey kendisine gelmez.

Geçen asırlarda ve zamanlarda olmuş işler; dirilip toplanma gü­nüne kadar olacak işler, tümden Allah’ın takdir ettiği hükmü ve ka­deri ile olacaktır.

Levh-i Mahfuz’da yazılan mahlûk için mukadder bir şeyden kaçmak yolu yoktur.

Bir kimseye, Allah’ın takdir etmediği yoldan bir iyilikte bulun­mak için yaratılmışların tümü bir araya gelip çalışsalar, buna güçle­ri yetmez.

Yine tüm yaratılmışlar, Allah’ın takdir etmediği bir şeyde, bir kimseye zarar vermeye çalışsalar; bunu da yapamazlar.

Üstteki mana, İbn-i Abbas (r.a) tarafından anlatılmıştır.

“Allah sana bir zarar dokunduracaksa; bunu kendisin­den başka açan olmaz. Şayet, sana bir hayır murad etmiş ise, onun fazlını kimse geri çeviremez. Bu fazlını kullarından dile­diğine ulaştırır.” (Yunus Sûresi /107)

Zeyd b. Vehb yolu ile gelen rivayette, Abdullah b. Mesud, Resu­lullah (s.a.v) efendimizin kendisine şöyle buyurduğunu anlatmıştır;

-“Her birinizin ana karnında yaratılışı şöyle olmaktadır;

  1. Kırk günde (gecede) meni (sperma) hâlinde kalır.
  2. Kırk gün sonra kan pıhtısı hâlini alır.
  3. Kırk gün sonra, et parçası hâlini alır.

Bundan sonra, dört cümle ile ona bir melek gelir;

  1. Nasıl yaratılacağı.
  2. Rızkının tayini.
  3. İşleyeceği ameli.
  4. İyi veya kötü kişilerden olacağı.

Sonra.

- Bir kimse, cehennem ehli işini işlemeye başlar. Cehen­nemle arasında bir kulaçlık mesafe kalır. Ama hakkında yazı­lan yazı ona yetişir. Bu kere cennet ehli amelini işler ve cen­nete girer.

Bir başka kimse, cennet ehli amelini işlemeye devam eder. O kadar ki, cennetle arasında bir kulaçlık mesafe kalır. Bu kere yazılan yazısı gelir; cehennem ehli amelini işler; ce­henneme girer.”

Hişam b. Urve, babasından oda Hazret-i Aişe’den (r.a) naklen Re­sulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattılar;

- “Bir kimse, cennet ehli amelini işler. Hâlbuki o, yazısında cehennem ehli olarak yazılmıştır. Ölümüne yakın durum değişir, cehennem ehli amelini işlemeye başlar; ölünce de ce­henneme gider.

Bir başka kimse, cehennem ehli amelini işlemeye devam eder. Hâlbuki o, yazısında cennet ehli olarak yazılmıştır. Ölü­müne yakın zamanda, cennet ehli amelini işlemeye geçer. Ölünce de cennete gider.” Abdurrahman Şulemi, Hazret-i Ali’nin (r.a) şöyle dediğini anlattı;

  • Bir ara Resulullah (s.a.v) efendimizin yanında idik. Kendisi, başı yere eğik hâlde bulunuyordu. Bir ara başını kaldırdı ve şöyle bu­yurdu;
  • “Hemen herkesin, cennette veya cehennemde olan yeri bellidir.” Bunun üzerine, sahabe şöyle dedi;
  • Ya Resulullah, bu duruma güvenmeyelim mi? Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;
  • “Amel işlemeye bakınız; herkes, yaratıldığı işin yolunu bulur.”

Salim b. Abdullah babasından anlattığına göre; Hazret-i Ömer (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimize şöyle sormuştur;

  • Bizim bir şey yaptığımızı görüyorsun. O şey yazılıp bitmiş mi­dir? Yoksa yeniden yaratılıp başlanan bir iş midir? Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;
  • “O iş, olup bitmiştir.” Hazret-i Ömer (r.a) tekrar sordu;
  • O hâlde, bu duruma güvenmeyelim mi? Resulullah (s.a.v) efen­dimiz şöyle buyurdu;
  • “Ey Hattab oğlu, amel etmeye bak. Herkes, yaratıldığı işin yolunu bulur. Bir kimse, saadet ehli ise, saadet ehli ame­lini işler. Bir kimse, şekavet ehli ise, o kimse de, şekavet ehli amelini işler.”

8. FASIL - ALLAH’I GÖRMEK.

İnanıyoruz ki; Resulullah (s.a.v) efendimiz, miraca çıktığı gece, Aziz Celil Rabbini görmüştür.

Bu görüşü; Baş gözleri ile olmuştur. Ne kalbi ile olmuştur ne de rüyaya benzer bir hâlde.

Bu mana, Cabir b. Abdullah’tan gelmektedir ki; onda Resulul­lah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

  • Rabbimi, yüz yüze gördüm; bunda bir şek yoktur.” Re­sulullah (s.a.v) efendimiz;
  • “Yemin olsun; bir kere daha, onu Sidret’ül-münteha’nın yanında gördü.” (Necm Sûresi /13-14)

Mealine gelen ayet-i kerimenin açıklamasını yaparken, üstteki hadis-i şerifini buyurmuş ve şöyle devam etmiştir;

“Onu, Sidret’ül-münteha’nın yanında gördüm. Hatta yü­zünün nuru bana açıldı.”

“Sana gösterdiğimiz o rüyayı, ancak insanlara bir fitne kıldık.” (İsrâ Sûresi /60) Mealine gelen ayet-i kerimenin tefsirinde İbn-i Abbas (r.a) şöyle dedi;

  • Burada rüya (görmek) gözün görmesidir. Resulullah (s.a.v) efendimiz onu, miraç gecesi baş gözü ile görmüştür. İbn-i Abbas (r.a) şöyle devam etti;
  • Hullet, İbrahim aleyhisselâma verildi. Kelâm Musa aleyhisselâma verildi. Rüyet de Muhammed (s.a.v) efendimize verildi.

İbn-i Abbas (r.a) bir başka yerde şöyle dedi;

Muhammed (s.a.v) gözleri ile iki kere gördü.

İbn-i Abbas’ın (r.a) üstte anlatılan görüşü; Hazret-i Aişe’nin ri­vayetine ters düşmez. Ki o; Resulullah (s.a.v) efendimizin, Rabbini görmediğine kaildir; böyle bir şeyi olmamış sayar.

Bu yaptığımız açıklama ise, o olmamış sayılan görmeyi ispat eder. İkisi bir arada olduğu zaman, var saymak, yok saymaktan önde gelir. Çünkü Resulullah (s.a.v) efendimiz, bizzat gördüğünü açıkla­mıştır. Ebu Bekir b. Süleyman şöyle dedi;

Muhammed (s.a.v) Rabbini on bir kere gördü.

Bunların dokuzu, Resulullah (s.a.v) efendimizin hadis-i şerifi ile sabittir. Miraç gecesi, Musa ile Rabbi arasında gidip gelmiştir. Bu gi­diş geliş, namazın hafifletilmesi içindir. Dokuz makamda, kırk beş va­kit düşmüştür.

Resulullah (s.a.v) efendimizin iki kere görüşü ise, Kur’ân ile sa­bittir.

MÜNKER VE NEKİR

Biz, Münker ve Nekir meleğe de inanıyoruz.

Bunlar, ölen herkese geleceklerdir. Ama peygamberlere gelmezler.

Geldikleri kimseyi, kabrinde sorguya çekecek, dininden, itika­dından soracaklardır.

Onlar geldiği zaman, ölüye ruhu verilir. Sorular sorulur; ruhu­na elem çektirilmez.

ÖLÜ, ZİYARETİNE GELENİ TANIR

Şuna da inanıyoruz ki; ölü, kendisini ziyarete geleni tanır ve bi­lir. Kabir ziyaretinin en faziletlisi, cuma günü tanyeri ağardıktan son­ra, güneş doğmadan evvel yapılan ziyarettir.

KABİR AZABI

Kâfirlere ve masiyet ehli kimselere olacak kabir azabı ve orada­ki şiddet meşakkat haktır.

Aynı şekilde, taat ve iman ehli kimselerin de kabirde nimet gö­receklerine inanmak vaciptir.

Ancak, bizim görüşümüz, mutezilenin görüşüne uymaz. Onlar, bizim anlattıklarımızı kabul etmezler. Hem kabir azabını ve nimetini inkâr ederler; hem de Münker Nekir meleğin sorgu sualini inkâr ederler.

Ehl-i sünnet ulemasının, üzerinde durduğumuz manada delili şu ayet-i kerimedir;

“Allah iman edenleri; dünya hayatında ve ahirette doğru sözde sabit kılar.” (İbrahim Sûresi /27)

Bu ayet-î kerimenin tefsirinde şöyle denmiştir;

  • Dünya hayatında ruhun çıkış zamanıdır; ahirette ise Münker Nekir meleğin sorgu sual zamanıdır.

Ebu Hureyre’den gelen rivayete göre; Resulullah (s.a.v) efendi­miz şöyle buyurmuştur;

- “Sizden biri veya herhangi bir insan; kabrine konduğu zaman ona iki melek gelir. Onlar, mor siyah iki melektir.

O gelen iki melekten birinin adı Nekir, diğerinin adı da Münker’dir. O kabirdekine sorarlar;

- Bu şahıs hakkında ne dersin? Yani; Allah’ın Resulü Mu­hammed için. O kabirdeki kimse de ne diyecekse der. Şayet mümin bir kimse, o iki meleğe şöyle der;
- O, Allah’ın kuludur, O’nun Resulüdür. Şahadet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur; Muhammed Allah’ın Resulü­dür. Bunun üzerine, o melekler şöyle derler;
- Biz, zaten senin böyle diyeceğini biliyorduk.

Bundan sonra, o kimsenin kabri yetmiş zira (parmak ucundan dirseğe kadar olan mesafe) uzar ve kabir onun için nurlanır. Daha sonra, o kimseye şöyle denir;

- Şimdi uyu. Bu kere, o kimse şöyle der;
- Bana izin verin; gidip durumu aileme haber vereyim. Ancak, kendisine şöyle denir;
- Şimdi sen uyu. Hem de, kocasından başka kimsenin do­kunup uyandıramayacağı bir gelin gibi.

Allah-û Teâlâ, onu yattığı yerden kaldırıncaya kadar ora­da kalır. Şayet, o sorguya çekilen kimse münafık ise, şöyle der;

- Tanımıyorum. Ancak, halk bazı şeyler söylüyordu; du­yuyordum, ben de onlar gibi söylüyordum. O iki melek, buna şöyle derler;
- Biz zaten senin böyle diyeceğini biliyorduk. Bundan sonra, yere şöyle denir;
- Bunu sıkıştır.

Öyle bir sıkıştırır ki; kaburga kemikleri birbirine girer.

O kimse, bu hâl içinde azap görür; ta Allah-û Teâlâ onu yattığı yerden diriltinceye kadar.”

Ehl-i sünnet uleması, üstte anlatılandan başka, aşağıda anlatı­lacak Ata b. Yesar’ın rivayeti ile de bağlantı kurmuşlardır.

Resulullah (s.a.v) efendimiz, Hazret-i Ömer’e (r.a) şöyle buyur­muştur;

-  “Ya Ömer, uzunluğu üç arşın bir karış; genişliği bir ar­şın bir karış olan yerde ne hâlde olacaksın?

Sonra ailen yanına gelecek; seni yıkayacaklar, kefene sa­racaklar, kokulayacaklar, sonra seni taşıyıp götürecekler ve seni gömecekler. Üzerine de toprak döktükten sonra, yanın­dan ayrılıp gidecekler.

Bundan sonra, sana iki sorgucu gelir; bunların sesleri or­talığı kasıp kavuran gök gürültüsüne benzer. Gözleri vardır; çakan şimşek gibi. Saçları dağınık durur. Bu durumları ile se­ni korkutur, dehşete düşürürler. Sonra sorarlar;

-   Rabbin kim? Dinin nedir?”

Resulullah (s.a.v) efendimizin bu anlattıklarını dinleyen Haz­ret-i Ömer (r.a) şöyle sordu;

Ya Resulullah, bugün bende olan kalbim, o zaman da bende olacak mı? Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

-   “Evet, olacak.” Hazret-i Ömer (r.a) şöyle dedi;
-   “O hâlde, onlara yeterim.”

Burada anlatılan durum da kesin bir delildir ki; Yapılacak sor­gu sual, ruhun kalıba iadesinden sonra olacaktır. Çünkü Hazret-i Ömer (r.a) sormuş;

Kalbim benimle olacak mı? Resulullah (s.a.v) efendimiz de bu­yurmuş;

  • “Evet, olacak.”

Minhal b. Ömer ve Bera b. Azib’in (r.a) şöyle dedikleri anlatıldı;

-   Resulullah (s.a.v) efendimizle birlikte, ensardan birinin cena­zesine gittik. Kabristana gittiğimiz zaman, henüz kabrine yerleştirilmemişti.

Resulullah (s.a.v) efendimiz oturdu; biz de onun çevresine otur­duk. Resulullah (s.a.v) efendimizin heybetinden, başımızın üzerinde bir kuş varmış gibi duruyorduk.

Elinde de bir ağaç parçası vardı; yere dürtüp duruyordu. Bir ara başını kaldırdı ve şöyle buyurdu;

-   “Kabir azabından Allah’a sığınırım.”

Bu cümleyi üç kere veya dört kere söyledi. Daha sonra şöyle bu­yurdu;

-   “Bir mümin, dünyadan kesilip de ahirete yöneldiği za­man, ona melekler gelirler. O melekler, parlak yüzlüdürler; sanki yüzleri güneştir. Beraberlerinde cennet kokularından koku, cennet kefenlerinden de kefen getirirler. Gözün gördüğü yerlere kadar otururlar. Daha sonra ölüm meleği gelir; dünya­dan ayrılacak müminin başı ucunda oturur. Ve şöyle seslenir;
-   Ey Mutmainne pak nefis, Allah’ın mağfiretine ve bağış­lamasına çık. Bundan sonra o nefis, kaptan damlayan su gibi çıkmaya başlar.

O melekler, çıkan nefsi, (ruhu) bir an bile ölüm meleğinin elinde bırakmadan alırlar. Ve onu getirdikleri kefene sararlar, hazırladıkları kokuyu da sürerler. Ondan öyle güzel koku çı­kar ki; Yeryüzünde onun kokusu duyulur.

O müminin ruhunu alıp çıktıkları zaman, hangi melek zümresine uğrasalar, onlar bunu sorarlar;

-   Bu güzel koku nereden? Onu götüren melekler de o kimsenin en güzel ismini söyler;
-     Bu, falan kimsenin oğlu falandır. Böylece, dünya sema­sına ulaşırlar. Orada, sema kapısının açılmasını isterler. Dün­ya semasının kapısı açılır.

Daha sonra, onu bir semadan, diğer semaya uğurlarlar. Böylece, yedinci semaya kadar giderler.

Orada Aziz Celil Allah şöyle buyurur;

-   Onun defterini illiyyin (üstünler) arasında yazın ve, kendisini yere iade edin. Çünkü; biz onları yerden yarattık, yere iade edeceğiz, ikinci kere onları yerden çıkaracağız.

Bundan sonra, onun ruhu cesedine iade edilir. Bundan sonra, ona iki melek gelir; kendisine sorarlar,

  • Rabbin kim, dinin nedir? O kimse şu cevabı verir;
  • Rabbim Allah, dinimde İslâm’dır. Daha sonra, o iki me­lek şöyle sorar;
  • Sizin içinizden, size elçi olarak gönderilen şu zat hak­kında ne dersin? Buna da şu cevabı verir;
  • O, Allah’ın Resulüdür. Allah ona salât ve selâm eylesin. Bize gerçeği getirdi. Daha sonra, o iki melek şöyle sorar;
  • Onun hakkında ne gibi bir bilgin var? O da şöyle der;
  • Allah’ın kitabı olan Kurân’ı okudum. Kendisine iman edip tasdik ettim. Bu sırada, gökten bir nidacı şöyle seslenir;
  • Kulum doğru söyledi. Onun için cennetten bir sergi açın; cennetten bir elbise giydirin. Onun için cennetten bir kapı açın. Bunun üzerine, ona cennetin esintisi ve kokusu gelir. Göz alımı kadar kabri, kendisine genişler.

Bundan sonra, onun yanına bir adam gelir. Yüzü güzel, kokusu da hoştur; kendisine şöyle der,

-   Kavuştuğun bu üstünlük için seni müjdelerim. Bugün, sana iyilik vaat olunan gündür. Ölen mümin sorar;
-   Sen kimsin? Der ki;
-   Ben, senin yararlı amelinim. Bu hâl içinde, o mümin kimse şöyle dua eder;
-   Rabbim, kıyamet kopsun.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz, bundan sonra şöyle devam etti;

-   “Kâfir olan bir kul da dünyadan ayrılıp ahirete yönel­diği zaman; ona da birtakım melekler gelir. Siyah yüzlüdürler. Beraberlerinde, çul da getirmişlerdir. Göz alabildiği yere ka­dar otururlar.

Bundan sonra, ölüm meleği de gelir; onun başı ucuna oturur şöyle seslenir,

-   Ey kötü nefis çık. Hem de Allah’ın gazabına ve onun hış­mına uğramak için.

Onun ruhu, tüm azalarına dağılır. Islak posttan, ateşte kızaran şiş nasıl çekilip çıkarılır ise, öyle çıkarılır. Damarları ve adaleleri kesilir gibi ruhu çıkar.

Melekler, o çıkan nefsi alıp getirdikleri çula sararlar. On­dan bir kötü koku çıkar ki; Leşten daha kötü kokar. Onu alıp yükselirler. Uğradıkları her melek kafilesi sorar;

-   Bu kadar kötü kokulu kimdir? Melekler derler ki;
-   Falanın oğlu falandır. Hem de en çirkin ismi ile söylerler.

Böylece, dünya semasına kadar yükselirler; sema kapısı­nın açılmasını isterler, ama o kapı açılmaz.”

Sonra, Resulullah (s.a.v) efendimiz şu ayet-i kerimeyi okudu;

  • “Sema kapıları onlara açılmaz.” (A’râf Sûresi /40)

Resulullah (s.a.v) efendimiz devam etti;

-   “Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;
-   Onun defterini, cehennem (siccin) ehli kimselerin defter­leri arasında tutun.”

Daha sonra Resulullah (s.a.v) efendimiz, şu ayet-i kerimeyi oku­du;

-   “Allah’a ortak koşan kimse, yüksekten düşen ve kendi­sini kuş kapan kimse gibidir. Yahut kendisini uzak yerlere rüzgârın savurduğu kimse gibidir.” (Hac Sûresi /31)

Resulullah (s.a.v) efendimiz devam etti;

  • “Böylece onun ruhu, semaya kabul edilmez; bir yana savrulur. Sonra ruhu cesedine iade edilir. Kendisine iki melek gelir ve sorarlar;
  • Rabbin kim? Şöyle der;
  • Hah hah bilemiyorum. Melekler ona tekrar sorarlar;
  • Dinin nedir? Şöyle der;
  • Hah hah bilemiyorum. Sonra şöyle sorarlar;
  • Size elçi (Allah’ın Resulü) olarak gönderilen şu kimse hakkında ne dersin? Şu cevabı verir;
  • Hah hah bilemiyorum. Bunun üzerine, gökten bir nida gelir;
  • Bu kulum yalancıdır. (Veya kulumu yalanladı.) Onun için ateşten bir döşek serin. Ateşten bir elbise giydirin. Kendi­sine cehennemden bir kapı açın.

Böylece, cehennemin sıcağı ve zehirleri onun kabrine do­lar. Kabri onu, öyle bir sıkıştırır ki; Kaburga kemikleri birbi­rine girer.

Daha sonra, onun yanma çirkin yüzlü biri gelir. Pis gi­yimli ve kötü kokuludur. Der ki;

  • Sana gelecek kötülükleri bildirmek isterim. Uğradığın bugün sana anlatılmıştı. O kâfir ölü sorar;
  • Sen kimsin? Şu cevabı alır;
  • Ben senin kötü amelinim. Sonra o kâfir kul şöyle der;
  • Ya Rabbi, kıyamet kopmasın.”

Abdullah b. Ömer’in (r.a) şöyle dediği anlatıldı;

İman sahibi, kabrine konduğu zaman; kabir uzununa yetmiş arşın, enine de yetmiş arşın genişler.

Onun üzerine reyhan kokuları saçılır.

Cennetten ipekli örtüler gelir örtülür.

Şayet, Kur’ân’dan yana bildiği bir şey var ise, kendisine nur ola­rak o yeter.

Onu bir şeye benzetmek gerekirse, bir geline benzetmek gerek. Onu uykudan kimse uyandıramaz; meğerki ailesinden en çok sevdiği olsun.

Kabrinden kalktığı zaman da uykuya doymayan birinin kalktı­ğı gibi kalkar.

Kâfire gelince, kabrine konduğu zaman kabir onu sıkar; kabur­ga kemiklerini birbirine geçirir.

Onun üzerine öyle yılanlar salınır ki; Her biri bir deve gibidir. Onun etini yerler; o kadar ki; Kemiklerinin üzerinde et bırakmazlar.

Onun üzerine şeytanlar da salınır ki; Kör, sağır ve dilsizdirler. Denilmiştir ki;

-   Bunun adı; Racim Şeytandır.

Bunların ellerinde demirden topuzlar vardır. O demir topuzlar­la, ona vururlar; vurduklarının sesini kendileri duymazlar. Ona ne bakarlar ne de acırlar.

Sabah akşam ona cehennem ateşi verilir.

KABİR AZABI VE KABİR NİMETİ

Yukarıda anlatılan ayet, hadis ve haberler gösteriyor ki; Kabir azabı ve kabir nimeti sabittir. Şayet bu duruma itiraz edip de derlerse;

-   Asılan, yanan, suda boğulan, kuşların kurtların yediği her par­çasının bir yerde kaldığı kimse için görüş nedir?

Bunun için şu cevap verilir;

-   Resulullah (s.a.v) efendimizin anlattığı kabir azabı, sorgu su­al; halk arasında âdet olan şekilde, ölülerin kabirlerine gömülmesi üzerinedir.

Şayet nadirattan olarak, anlatılan sıfatta bir ölü bulunur ise, onun için şöyle denebilir;

-   Allah-û Teâlâ, onun ruhunu yere gönderir. Sonra sıkıştırılır; sorgu sual edilir. Daha sonra azaba veya nimete uğratılır.

Nitekim kâfirlerin ruhlarına akşam sabah her gün iki kere azap edilir. Ta kıyamet kopuncaya kadar.

Daha sonra, cesetleri ile cehenneme atılırlar.

Nitekim bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

-   “Akşam sabah onlara ateş salınır. Kıyamet koptuğu gün de onlara şöyle denir;
-   Firavun’u ve ailesini en çetin azaba sokun.” (Mü’min Sûresi /46)

ŞEHİTLERİN RUHLARI

Şehitlerin ve müminlerin ruhları, yeşil kuşların kursaklarında olacaklar; böylece cennette yüzergezerler.

Bazen de arş altındaki nurdan kandillere tutunurlar.

SURUN İKİNCİSİ

İkinci kere sura üfürüldüğü zaman cesetler yerde toplanırlar. Kıyamet günü huzura çıkmak ve hesap görmek için cesetler de gelir.

İbn-i Abbas’tan gelen bir rivayette, Resulullah (s.a.v) efendimi­zin bu manada şöyle buyurduğu anlatılmıştır;

-  “Uhud gazasında isabet alıp şehit olan kardeşlerinizin ruhlarını; Allah-û Teâlâ yeşil kuşların içlerine bırakır. Bunlar, arşın gölgesindeki altın kandillere konar dururlar.

Orada, yenilen içilen şeylerini ve rahat hâllerini bulunca derler ki;

-   Bizim cennette sağ olup rızıklandığımızı kardeşlerimi­ze kim ulaştıracak ki; onlar cihattan geri kalmasınlar, harp işinde tembellik etmesinler.

Onların bu dileklerine karşılık Allah-û Teâlâ şöyle buyu­rur;

-   Bunu, onlara ben şu şekilde bildiririm;
-  Allah yolunda şehit olanları ölü sanmayınız. Onlar, Rableri katında canlı olup rızıklanırlar. Fazlından, kendilerine verdikleri ile feraha kavuşmuşlardır.”

Mümin olsun, kâfir olsun; kalan kısmı hariç olmak üzere cese­dinin bir kısmına azap edileceği gibi nimet de verilir. Böyle olması da caizdir.

Bir kısmına işlenen ceza yolu, kalan kısmına da işlenmiş olur. Denilmiştir ki;

- Allah-û Teâlâ, yukarıda anlatılan şekilde dağılan beden parça­larını, kabirde sıkıştırmak, sorgu suale çekmek için bir araya getirir. Tıpkı; Kıyamet günü haşir ve muhasebe için toplayacağı gibi.

ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLMEYE İMAN

Öldükten sonra; dirilmeye, derlenip toparlanmaya (yani; Dağı­lan cesetlerin toplanmasına) iman etmek de vaciptir.

Bu manada Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

 

“Şüphesiz o kıyamet saati gelecektir ve onda hiç şüphe yoktur! Gerçekten Allah kabirlerdeki insanları yeniden diril­tip kaldıracaktır.” (Hac Sûresi /7)

Şu ayet-i kerimeler de bize aynı manayı anlattılar;

 “Sizi nasıl yarattı ise, öyle ona döneceksiniz.” (A’râf Sûresi /29)

“Sizi topraktan yarattık; sizi toprağa çevireceğiz, ikinci kez topraktan çıkaracağız.” (Tâ-Hâ Sûresi /55)

Allah-û Teâlâ, tüm ölenleri diriltip bir araya getirecektir. Ta ki; Herkes hak ettiği karşılığını bulsun.

Kötülük edenler, ettikleri kötülüklerin cezasını göreceklerdir. İyilik edenler de iyiliklerine karşılık mükâfat alacaklardır.

Bir başka ayet-i kerimede Aziz Celil Allah şöyle buyurdu;

“O Allah ki, sizi yaratıp rızıklandırdı; sonra öldürecek, sonra diriltecektir.” (Rûm Sûresi /40)

O zat ki; Halkı yaratmaya kadirdir, güçlüdür. Onları, tekrar ay­nı şekle getirmeye de kadirdir; güçlüdür. Muattıla, bu görüşe katıl­maz, onlara yazıklar olsun.

ŞEFAAT

Resulullah (s.a.v) efendimizin şefaatinin makbul olacağına dair iman vaciptir. Yani; Büyük ve diğer günahları işleyenler hakkında.

Hem de onlar, cezalarını çekmek için cehenneme girmeden ev­vel.

Resulullah (s.a.v) efendimizin şefaati; Hesaba çekilip cehenne­me girmeden evvel, tüm ümmetlerin müminlerine olacaktır.

Özel şefaat ise, cehenneme giren ümmeti için olacaktır.

Resulullah (s.a.v) efendimiz, bu özel şefaati ile cehenneme giren tüm ümmetlerin müminlerini de çıkaracaktır. O kadar ki; Kalbinde zerre ağırlığında iman olan cehennemde kalmayacaktır.

Ömründe bir defa olsun;

- Lâ ilâhe illallah. (Allah’tan başka ilâh yoktur.)

Kelime-i tevhidini ihlâsla diyen cennete girecektir.

Ne var ki, kaderiyeciler öyle düşünmemektedirler. (Yani; Şefaat için) Ama Allah’ın kitabında onların kanaatini yalanlamak vardır. Al­lah-û Teâlâ onların dilinden şöyle buyurdu;

“Artık bizim için ne şefaatçilerden biri var ne candan bir dost.” (Şuarâ Sûresi /100)

“Bizim için, acaba şefaatçilerden şefaat edecek biri yok mudur?” (A’râf Sûresi /53)

“Artık şefaatçilerden birinin şefaati onlara faydalı olma­yacaktır.” (Müddessir Sûresi /48)

Üstte alınan ayet-i kerimelerden de anlaşılmaktadır ki; Allah-û Teâlâ, öbür âlemde şefaatin olacağını kesin olarak anlatmıştır.

Hadis-i şeriflerde de şefaatin olacağı anlatılmıştır. Bu manada Ebu Hureyre’den (r.a) gelen rivayete göre; Resulullah (s.a.v) efendi­miz şöyle buyurmuştur;

“Kıyamet günü, ilk başta yerin kendisine açılacağı kimse benim. Bunu övünmek için söylemiyorum.

Ben Âdemoğullarının efendisiyim; bunu da övünmek için söylemiyorum.

Ben, hamd sancağının sahibiyim; bunu da övünmek için söylemiyorum.

Cennete ilk girecek kimse benim; bunu da övünmek için söylemiyorum.

Cennet kapısının halkasını tutacağım. Cennete girmek için bana izin verilecek. Orada karşıma Cebbar yüzü çıkacak; onun için secdeye kapanacağım. Bana şöyle buyuracaktır;

-   Ya Muhammed, şefaat et; şefaatin makbul olacaktır. İs­te, istediğin karşılıksız verilecektir. Bunun üzerine başımı kaldıracağım ve şöyle diyeceğim;
-   Ya Rabbi, ümmetim ümmetim. Devamlı olarak, Rabbime bu müracaatı yapacağım. Sonunda Rabbim şöyle buyuracak;
-   Git, bak; kalbinde bir tohum ağırlığında iman olan kim­seleri cehennemden çıkar.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle devam etti;

-   “Böylece dağlar kadar ümmetimi cehennemden çıkaracağım. Diğer peygamberler bana şöyle diyecekler;
-    Rabbine tekrar müracaat et; yine dile. Şöyle demek durumun­da kalacağım;
-    Rabbime o kadar müracaat ettim ki; bir şey istemekten artık utanırım.”

Cabir (r.a) yolu ile gelen bir hadis-i şerifte ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

-   “Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler için­dir.”

Ebu Hureyre yolu ile gelen diğer rivayette ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

-   “Her peygamberin makbul bir duası vardır. Her peygam­ber, bu duasını peşin olarak bu dünyada yaptı. Bana gelince; bu duamı kıyamet günü ümmetime şefaat etmek için saklıyo­rum. İnşallah, ümmetimden; Allah’a şirk koşmadan ölen her­kes bu şefaatime nail olacaktır.”

Enes (r.a) yolu ile gelen bir rivayette, Resulullah (s.a.v) efendi­mizin şöyle buyurduğu anlatılmıştır;

-   “Ümmetimden şefaat edeceğim kimseler; yeryüzündeki taştan ve topraktan (kiremitten) daha çoktur.”

Resulullah (s.a.v) efendimizin şefaati, kıyamet günü mizan (gü­nahların tartısı) sırasında olacağı gibi; sırat köprüsünden geçiş sıra­sında da olacaktır.

Ayrıca, peygamberlerden her birinin şefaati vardır.

Huzeyfe’den (r.a) gelen rivayette, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

-   “Kıyamet günü, İbrahim aleyhisselâm şöyle diyecektir;
-    Ey Rabbim. Aziz Celil Allah şöyle buyuracaktır;
-   Dileğin neyse söyle hazırım. İbrahim aleyhisselâm şöy­le diyecek;
-   Ya Rabbi, Âdemoğullarını ateşe yaktın. Bunun üzerine, Aziz Celil Allah şöyle buyuracak;
-   Kalbinde, bir arpa veya buğday ağırlığında iman olan kimseleri cehennemden çıkarın.”

Anlatılandan başka; her ümmetten, sözü özü doğru yararlı salih kimselerin de şefaat hakları vardır.

Ebu Said-i Hudrî yolu ile gelen rivayette, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

-  “Her nebinin bir armağanı vardır; ben armağanımı kıyamet günü ümmetime şefaat olarak saklıyorum. Ümmetimden bir kimse, bir kabileye şefaatçi olacaktır. Allah-û Teâlâ onun şefaati ile o kabileyi cennete koyar. Yine bir kimse, insanlar­dan bir kafileye şefaatçi olacaktır. Allah-û Teâlâ onun şefaati ile o kafileyi cennete koyar.

Bazı kimse üç kişiye; bazı kimse iki kişiye, bazı kimse de kendi gibi birine şefaatçi olacaktır.”

İbn-i Mesud (r.a) yolu ile gelen bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu;

-   “Müslümanlardan azap görmekte olan bir cemaat, Al­lah’ın rahmeti ve şefaat edenlerin şefaati ile cennete girecek­tir.”

Veysel Karani (r.a) yolu ile gelen bir hadis-i şerifte ise, Resulul­lah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğu anlatılmıştır;

- “Cehennem ehlinden dilediği kimselere; Allah’ın fazlı, keremi, rahmeti, ihsanı vardır. Onlar yanıp da kömür hâline geldikten sonra cehennemden çıkarır.”

Hasan-ı Basri, Enes (r.a) yolu ile gelen bir hadis-i şerifi şöyle an­lattı;

-  “Devamlı olarak, Rabbimden şefaat dileğinde bulunaca­ğım. Şefaat dileğim yerine gelecek. Sonunda şöyle diyeceğim;
-  Lâ ilâhe illallah. (Allah’tan başka ilâh yoktur.) Diyen kimseler hakkında beni şefaatçi kıl ya Rabbi. Bunun üzerine, Aziz Celil Allah şöyle buyuracak;
-    Bu iş sana göre değil; senden başka kimse için de değil. Bu benim işimdir. İzzetim, celâlim, rahmetim hakkı için;
-  Lâ ilâhe illallah. (Allah’tan başka ilâh yoktur.) Diyen bir kimseyi cehennemde bırakamam.”

SIRAT KÖPRÜSÜ

Cehennem üzerine kurulacak sırat köprüsünün varlığına iman etmek de vaciptir.

Bu sırat cehennem üzerine uzatılan bir köprüdür.

Allah dilediği kimseyi, oradan geçerken tutar, dilediği kimse de oradan geçer kurtulur. Dilediği kimse de oradan cehenneme düşer.

Bu sırat köprüsünden geçen kimselerin; dünya hayatında işle­dikleri amellere göre nurları vardır.

Oradan geçenlerin durumu değişiktir. Kimi yürür; kimi koşar. Kimi de binek üstünde gider. Bazısı da sürünerek, kayarak gider.

Resulullah (s.a.v) efendimiz, sırat köprüsünü uzun bir hadis-i şerifinde anlatırken;

-  “Uzun uzun çengelleri vardır.” Buyurmuştur. Sonra onları, Sa’dan dikenlerine benzetip ashaba sormuştur;
-   “Siz, Sa’dan dikenlerinin ne olduğunu bilir misiniz?”

 Ashab;

-    Evet, ya Resulullah biliriz. Dedikleri zaman şöyle buyurmuş­tur;

-  “İşte oradaki çengeller, Sa’dan dikenleri gibidir. Ancak şu var ki, onların büyüklüğünü ancak Allah bilir. O çengeller, insanları uzaktan kaparlar.

Ona kapılanlardan bazısı, ameli sebebi ile tutulur kalır; bazısı da geçer kurtulur.”

Oraya tutulanlardan bir kısmı sonunda necat bulur.

KURBAN

Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur;

“Kurbanlarınızı iyi seçiniz; zira onlar sırat üzerinde si­zin binekleriniz olacaktır.”

Sırat köprüsü tarif edilirken, şöyle anlatılmıştır;

-   Kıldan daha ince, kılıçtan daha keskindir. Ateş korundan da­ha sıcaktır. Onun uzunluğu ise, ahiret senelerine göre; Üç yüz sene­lik yoldur.

İyiler, oradan geçip kurtulurlar; kötüler de kayar cehenneme düşerler.

Bir başka rivayette ise, sırat köprüsünün uzunluğu, şöyle anla­tılmıştır;

-   Ahiret senelerine göre, üç bin senelik yoldur.

KEVSER HAVUZU

Ehl-i sünnet olanlar, Resulullah (s.a.v) efendimizin kıyamet gü­nü, Kevser Havuzu olduğuna itikad eder.

Kıyamet günü, müminler oradan içeceklerdir; kâfirler içemezler.

Bu Kevser Havuzuna gidip oradan içmek; sırat köprüsünü geç­tikten sonra ve cennete girmeden evvel olacaktır.

Oradan bir defa içen, artık sonsuzlara kadar susamaz.

Onun genişliği bir aylık yoldur.

Onun suyu, sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır.

Onun çevresinde o kadar bardak vardır ki, yıldızların sayısı ka­dardır.

Kevser Havuzundan akan iki oluk vardır.

Onun aslı cennette olup, bir parçası da Arafat dağındadır.

Kevser Havuzunu, Sevban (r.a) tarafından rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resulullah (s.a.v) efendimiz anlatmıştır;

-   “Kıyamet günü ben, Havuzumun yanında olacağım.”

Resulullah (s.a.v) efendimize bu Havuzun genişliği sorulduğu zaman şöyle buyurdu;

-   “Benim bu makamımla Amman arası kadar uzun ve ge­niş bir alandır. Onun içimi, sütten daha beyaz, baldan da da­ha tatlı olarak içilir. Onun iki oluğu vardır; biri gümüşten, di­ğeri de altındandır. Ondan bir kere içen, artık sonsuzlara ka­dar susamaz.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz, Abdullah b. Ömer (r.a) yolu ile ge­len bir başka hadis-i şerifinde ise şöyle buyurdu;

-  “Toplanacağınız yer, Havuzumdur. Onun uzunluğuna misal ilâ ile Mekke arasıdır ki, bir aylık yoldur. Onun çevre­sinde, yıldızların sayıları kadar bardaklar vardır.

Onun suyu gümüşten daha beyaz olup oraya gelen ve bir kere içen bir daha susamaz.

Peygamberlerden her birinin havuzu vardır; salih pey­gamber müstesna. Onun havuzu da devesinin memesidir.

Her ümmetin müminleri ondan içerler; kâfirler değil.”

Resulullah (s.a.v) efendimizden gelen bir başka hadis-i şerifte ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

-  “Havuzumun alanı, Aden ile Amman arasıdır. Çevresin­de içi boş inciden çadırlar vardır. Onun çevresindeki kaplar, gökteki yıldızların sayıları kadardır. Oranın çamuru, pek gü­zel kokulu misk gibidir. Onun suyu, sütten daha beyaz, kar­dan daha soğuktur. Baldan daha tatlıdır. Ondan bir kere içen, artık sonsuzlara kadar susamaz. Kıyamet günü, birtakım kim­seler benden uzaklaştırılırlar. Tıpkı; Yabancı deve, diğer deve sürüsünden uzaklaştırıldığı gibi. Onlara;
-   Gelin gelin. Dediğim zaman, bana şöyle denir;
-  Sen bilemezsin, senden sonra bunlar ne icatlar çıkardı­lar. Sorarım onlara;
-   Ne gibi icatlar çıkardılar? Bana şöyle denir;
- Bunlar, dini değiştirdiler, her şeyi tebdil ettiler. Aslını bozmaya çalıştılar. Bunun üzerine şöyle derim;
-   Azap onlara, uzaklık onlara.”

Mutezile, Resulullah (s.a.v) efendimizin Kevser Havuzunu in­kâr etti. Bu yüzden de ondan içemeyecek; şayet tövbe etmezlerse, su­suzluktan yanarak cehenneme gireceklerdir. Zira onlar; Hakkı inkâr ederler, ayetleri, haberleri ve rivayetleri inkâr ederler.

Enes (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizden dinlediği bir hadis-i şerifi şöyle anlattı;

-  “Şefaatimi inkâr edene ondan nasip yoktur. Havuzumu inkâr edene ondan nasip yoktur.”

ARŞ, ARŞ ALTINDA OTURMAK

Ehl-i sünnet olan zümrenin itikadı odur ki; Yüce Allah, kıyamet günü, Allah’ın tüm peygamberlerden üstün kıldığı Resulü, Resulullah (s.a.v) efendimizi, arşın altında kendi zatı ile oturtacaktır.

 “Ümit edebilirsin; Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a çıka­racaktır.” (İsrâ Sûresi /79)

Mealine gelen ayet-i kerimeyi tefsir ederken; Abdullah b. Ömer, Resulullah (s.a.v) efendimizden öğrendiğine göre, şöyle anlattı;

Bir taht üzerinde onunla oturacaktır. (Yani; Yüce Allah ile.)

Hişam b. Urve’den anlatıldığına göre; Hazret-i Aişe (r.a) şöyle anlattı;

Resulullah (s.a.v) efendimize Makam-ı Mahmud’u sordum; ba­na şöyle anlattı,

-   “Rabbim bana arş üzerinde oturmayı vaat etti.”

Ömer b. Hattab (r.a) ve Abdullah b. Selâm (r.a) yolu ile gelen ri­vayette; Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğu anlatılmıştır;

“Kıyamet günü olduğunda, peygamberiniz getirilip Al­lah huzurunda kürsüye oturtulur.” Kendisine şöyle sorulmuş;

-   Ya Ebu Mesud, Hakkın kürsüsünde olduğuna göre; Yüce Hak da onunla olacak mı? Şu cevabı vermiştir;
-    Yazık size, dünyada iken, gözümü parlatan bu hadistir.
-    Haccac da rivayet ettiği bir hadis-i şerif sırasında şöyle anlattı;
-  Kıyamet günü olduğunda, Cebbar arşı üzerine nüzul eder. Ayakları da kürsü üzerindedir. Peygamberimiz de getirilir onun hu­zurunda kürsüye oturtulur. Humeydî’ye sordular;
-    Resulullah (s.a.v) efendimiz kürsü üzerinde olduğu zaman Yü­ce Hak da onunla olacak mıdır? Şöyle dedi;
-    Anlamadığınıza yazık; o da onunla beraber olacaktır.

HESAP VERMEK

Ehl-i Sünnetin inancı odur ki; Kıyamet günü, mümin kulunu zatına yaklaştırır ve onunla hesaplaşır. Onu bir yanına alır; insanların görmemesi için saklar.

Abdullah b. Ömer’den rivayet edildiğine göre; Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

-  “Mümin kul, kıyamet günü getirilir; Yüce Hakka yaklaş­tırılır. Onu, insanlardan gizlemek için bir yanına alır; sonra şöyle buyurur,
-   Kulum, şu günahını biliyor musun? Bunu iki kere sorar. Kul da şöyle der;
-  Evet, ya Rabbi biliyorum. Böylece, bütün günahlarını ona söyletir. Bu durumda kul, kendisinin helâke gittiğini an­lar. İşte o zaman, Yüce Hak şöyle buyurur;
-   Kulum, günahların bunlardır; ama ben onları dünyada iken gizledim. Bugün de o günahlardan ötürü seni bağışlıyorum.”

Burada hesaplaşmanın manası şudur; Allah-û Teâlâ’nın, kulu­na iyi amelleri ve kötü amellerini okumak sureti ile amellerine karşı­lık sevabını ve azabını anlatmasıdır. Keza, kulun iyiliğine ve kötülü­ğüne olan şeyleri de böylelikle bildirmesidir.

Ne var ki, Muattıla zümresi, bu hesaplaşma işini inkâr etmiş­lerdir. Allah-û Teâlâ ise, onların yalanlarını şu şekilde yüzlerine vur­maktadır;

“Onların dönüşleri ancak bizedir; keza onlarla hesaplaş­mak da bize düşer.” (Gâşiye Sûresi /25-26)

TERAZİ (MİZAN)

Ehl-i Sünnet ulemasının itikadına göre; Allah-û Teâlâ’nın terazi­si vardır; bununla kıyamet günü, iyilikleri ve kötülükleri tartacaktır.

Bu terazinin iki gözü bir de ölçüyü gösteren dili vardır.

Mutezile, Mürcie ve Haricîlerle birlikte bu teraziyi inkâr etti; şöyle dedi,

Terazinin manası, adalettir. Amellerin tartılması değildir.

Ne var ki, Allah’ın kitabında, Resulullah’ın hadis-i şerifinde on­ların yalana çıktıkları görülmektedir. Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

-  “Kıyamet günü için, adalet terazileri kuracağız; hiç kimseye zulüm olunmayacak. Bir tohum ağırlığında olsa da onu getireceğiz, Hesapçılar namına biz yeteriz.” (Enbiyâ Sûresi /47)

Bir başka ayet-i kerimede ise, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“O gün, kimin terazide iyilik tartısı ağır gelirse; hoşnut olacağı bir yaşantıya kavuşur.

Her kimin de iyilikleri terazide hafif gelir ise, onun ana­sı haviye cehennemidir.

O haviyenin ne olduğunu sana ne anlatabilir ki. O; Zorlu harareti olan bir ateştir.” (Kâria Sûresi /6-11)

Hâlbuki adalet; ağırlıkla, hafiflikle bir sıfat alamaz.

Terazi, Şam Yüce Rahman’ın elinde olacaktır. Zira bizzat kulla­rın hesabını, o görecektir.

Bu manada, Nevvas b. Sem’an Kilâbî’nin (r.a) şöyle dediği anla­tılmıştır;

- Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu dinledim;

-  “Terazi, Aziz Celil Rahman’ın elinde olacaktır. Kıyamet günü, bu terazi yolu ile birtakım kimseleri yükseltirken; bir­takım kimseleri de düşürecektir.”

Bir başka rivayete göre de bu terazi, Cebrail aleyhisselâmın elinde olacaktır; bu rivayet, Huzeyfe’den (r.a) gelmiştir. Demiştir ki;

Teraziye bakacak olan Cebrail’dir. Rabbi ona şöyle buyuracaktır;

Tart, ey Cebrail, kullarım arasında amellerini tartıcı ol. Ameller tartılmaya başlanır; bazısı bazısından daha ağır gelir.

Abdullah b. Ömer’den (r.a) gelen bir rivayete göre; Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

-  “Kıyamet günü, terazi kurulur. Bir adam da getirilir; terazinin bir gözüne, sayılı ameli de diğer gözüne konur. Ama amelleri onu çekemez. Allah-û Teâlâ, onu cehenneme doğru yollar. Tam cehenneme yollanacağı sırada, Rahman tarafın­dan şöyle bir ses gelir;
-  Acele etmeyiniz, acele etmeyiniz; onun kalan bir ameli vardır. Bundan sonra üzerinde;

- Lâ ilâhe illallah. (Allah’tan başka ilâh yoktur.) Kelime-i tevhidi üzerinde yazılan bir şey getirilir; teraziye konur. O ge­tirilen şey, o iyilikleri bulunan göze konur ve terazi ağır gelir. Bunun üzerine, onun cennete götürülmesi için emir verilir.”

Bir başka hadis-i şerifte ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

- “Bir kimse, kıyamet günü terazinin yanına getirilir. Da­ha sonra, onun için tutulan doksan dokuz kütük getirilir.

Bu kütüklerin her biri, gözün gördüğü yere kadar uzar. Onların hepsi de o kulun hataları ve kötülükleri ile doludur.

Teraziye konduğu zaman, onun kötülükleri iyiliklerine ağır basar; dolayısıyla onun cehenneme atılması için ferman gelir. Tam cehenneme yollanacağı sırada Rahman tarafından şöyle bir ses gelir;

- Acele etmeyin, acele etmeyin onun bir ameli kaldı. Baş­parmak ucu kadar bir şey getirilir ki; onun yarısı ile tutul­maktadır. O gelen şey üzerinde, şu şahadet kelimesi yazılıdır;

- Şahadet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur; şahadet ederim ki, Muhammed Allah’ın Resulüdür. (Eşhedü en lâ ilâhe il­lallah ve eşhedü enne Muhammed’ün Resulullah.)

Bu, iyilik gözüne konduğu zaman, iyiliği kötülüklerinden ağır gelir ve onun cennete gitmesi için emir verilir.”

Bir başka rivayette ise, o gelen şey şöyle anlatılır;

-  “O kimse için baş parmak kadar bir kâğıt çıkarılır; onun baş parmağı üzerine konur ki, Üzerinde (üstte anlatılan) şahadet kelimesi vardır.”

-  Denilmiştir ki;

Terazinin taşları, kıyamet günü zerreyi, hardal tanesini de tar­tacak durumdadır.

İyilikler, bir iyilik suretinde terazinin bir gözüne konacak; kötü­lükler de bir kötülük suretinde terazinin bir gözüne konacaktır.

Allah’ın rahmeti ile iyilik ağır gelecek; Allah’ın adaleti ile de kö­tülük hafif gelecektir.

Dünya terazilerinin aksine, ahiret terazilerinin ağır gelmesi, yükselmesi suretinde olacak; hafif gelmesi de alçalması suretinde ola­caktır.

Terazinin ağır gelmesinin sebebi; İmandır, (üstte anlatılan) şa­hadet kelimesidir.

Terazinin hafif gelmesinin sebebi ise, Allah’a şirktir.

Terazinin gözü yükseldiği zaman sahibi cennete girecektir. Zira o; Yükseklerden olmuştur.

Terazinin gözü hafif geldiği zaman onun yeri haviye cehennemi­dir. Zira haviyenin yeri, aşağıların da aşağısındadır.

Daha önce de anlatıldığı gibi, Allah-û Teâlâ terazisi ağır olanlar için şöyle buyurdu;

“İyilik tarafı ağır gelir ise, o hoşnut olunan bir yaşantıya kavuşur.” (Kâria Sûresi/6-7) Yani; Yüksek cennettedir.

“Ama her kimin iyilik tarafı hafif gelir ise, onun anası ha­viyedir.” (Kâria Sûresi /8-9) Yani; Onun aslı, sığınağı, başvuracağı yer kızgın bir ateş olan haviye cehennemidir.

TERAZİDE İNSANLARIN DURUMU

Dünyada iken işlenen amellerin tartılması işinde insan­lar üç çeşittir. Şöyle ki;

a)- İyilikleri kötülüklerine ağır gelenler.

Bu zümrenin cennete konulması için emir verilir.

b)- Kötülükleri iyiliklerine ağır gelenler.

Bunların cehenneme atılması için emir gelir.

c)- İyilikleri, kötülükleri birbirine ağır gelmeyen ikisi aynı olan.

Bunlar;

-Araf Ehli...

Diye bilinir. Sonra bunlar, Allah’ın rahmetine nail olurlar. Allah dilerse, onları cennete koyar. Bunlar hakkında gelen ayet-i kerime şudur;

“Arafta birtakım kimseler vardır.” (A’râf Sûresi /46)

Anlattığımız şekilde; amelleri doksan dokuz kütük olarak tartıya konacak kimselerin durumu; Duyup anlatma yolu ile bize ulaşmıştır.

HESAPSIZ CENNETE GİRECEKLER

Hesapsız olarak, cennete girecek kimseler;

- Mukarrebun (Yakınlar) namı ile bilinen kimselerdir.

KÂFİRLERİN DURUMU

Kâfirlere gelince, bunlar cehenneme hesapsız kitapsız girecek­lerdir.

Müminlerden bazıları da, az hesaba çekilecek; sonra cennete gi­decektir. Bu durum, daha önce de anlatıldı.

İnsanlardan bazılarının durumu da münakaşalıdır. Sonra işleri Allah’a kalır. Dilerse, cennete koyar; dilerse cehenneme atar.

Üstte anlatılan manada, şu ayet-i kerimeler vardır;

 “O kimsenin defteri sağından verilir; o hafif hesaba tâbi tutulur.” (İnşikak Sûresi /8)

“Her insanın amel defterini boynuna asarız. Kıyamet gü­nü, onun için açılmış bir hesap defteri çıkaracağız.” (İsrâ Sûresi /13)

Sonra ona şöyle söylenecek;

“Hesap defterini ölçü. Bugün, muhasebeci olarak, kendi nefsin sana yeter.” (İsrâ Sûresi /14)

Hazret-i Ali (r.a) yolu ile gelen bir rivayette, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  • “Allah-û Teâlâ, halkın tümünü hesaba çekecektir. An­cak, Allah’a şirk koşanlar hariç. Bunların hesaba çekilmesi yoktur; cehenneme atılmaları için emir verilir.”

9. FASIL - CENNET VE CEHENNEMİN DURUMU

Ehl-i sünnet uleması inanmıştır ki; Cennet ve Cehennem iki ya­ratılmış şeydir. Bunlar iki ev olup onlardan;

Birincisi; Taat ve iman ehli kimselere nimet ve sevap için ha­zırlanmıştır.

İkincisi; İsyancılara, azgınlara azap ve ettiklerini bulmak için hazırlanmıştır.

Bunları, böylece Allah-û Teâlâ yaratıp hazırlamıştır.

Bunlar, Allah-û Teâlâ’nın yarattığı günden beri bakidirler; hiç fena bulup yok olmazlar.

ÂDEM İLE HAVVA

Burada anlatılan o cennettir ki; Âdem ile Havva (a.s) ve Lâin ib­lis orada bulunmuşlardı. Sonra, Allah-û Teâlâ onları çıkardı ki bun­ların hikâyeleri meşhurdur.

Mutezile, bu cennet ve cehennem durumunu inkâr etmektedir. Bunun için de cennete giremeyeceklerdir. Cehenneme gelince, ömrüm hakkına, bunlar orada ebedi kalacaklardır.

Bunun sebebi de Orayı inkâr etmeleridir. Bir de;

Bir mümin, muvahhid, muti kimsenin bir büyük günah sebebi ile yetmiş sene cehennemde kalacaktır.

Manasında verdikleri hükümdür.

Hâlbuki Allah’ın kitabında ve Resulullah’ın (s.a.v) hadis-i şeri­finde onları tekzip edildiği vakidir.

Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“Rabbinizin mağfiretine koşun.” “Genişliği semaların ve yerin genişliği kadar olan bir de cennete ki, orası muttakiler için hazırlanmıştır.” (Âl-i İmrân Sûresi /133)

Cehennem için de şöyle buyurdu;

 “Kâfirler için hazırlanan cehennemden kendinizi koruyunuz.” (Âl-i İmrân Sûresi /131)

Bir şey ki; Hazırlanmıştır ve mevcuttur, her akıllı bilir ki; o şey yaratılmıştır.

Enes b. Malik (r.a) tarafından gelen bir hadis-i şerifte, Resulul­lah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğu anlatılmıştır;

- “Cennete girdim; kendimi akan bir ırmak kenarında buldum. Onun çevresi, inciden çadırlarla sarılmıştır. Elimi, o akan suya değdirdim; misk gibi kokuyordu. Sordum;
-    Ey Cebrail, bu nedir? Şöyle dedi;
-    Bu Allah-û Teâlâ’nın sana karşılık verdiği Kevser’dir.”

Ebu Hureyre (r.a) rivayeti ile gelen bir hadis-i şerifte anlatıldı­ğına göre, Resulullah (s.a.v) efendimize;

-    Ya Resulullah, bize cennetin ne olduğunu anlat. Diye soruldu­ğu zaman, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle anlatmıştır;

-  “Onun bir kerpici altından, bir kerpici de gümüştendir. Onun harcı, pek güzel kokulu misktendir. Onun çakıl taşları, yakuttandır, incidendir. Toprağı da kokusu yıllarca geçmeyen veresten ve zafirandandır. Oraya giren bir kimse, girdiği za­man, daimî kalır; ölmez. Daima nimet bulur; mahrum kalmaz. Oraya girenlerin elbiseleri eskimez; gençlikleri bozulmaz.”

Resulullah (s.a.v) efendimizin anlatılan hadis-i şerifi, delâlet eder ki; Cennet ve cehennem sonradan yaratılmıştır.

Cennetin nimeti, daimidir, tükenmez. Bu manada Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“Onun yemişleri ve gölgeleri daimidir.” (R’ad Sûresi/35)

Diğer bir ayet-i kerimede ise, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

 “Onun nimetleri ne bir kesintiye uğrar ne de onları al­maya bir engel çıkar.” (Vâkıa Sûresi /32-33)

Bir başka ayet-i kerimede ise, Allah-û Teâlâ şöyle anlattı;

“Oradaki dilber Hurilere daha önce ne bir cinnin ne de bir başka insanın eli değmiştir.” (Rahmân Sûresi /56)

Yine buyurdu;

“O çadırlar içinde, sahiplerini bekleyen huriler vardır.” (Rahmân Sûresi /72)

Allah-û Teâlâ, o hurileri bir başka ayet-i kerimede ise, şöyle an­lattı;

“Kapalı kutudaki inciler gibidirler.” (Vâkıa Sûresi /23)

Resulullah (s.a.v) efendimiz, daha sonra şöyle anlattı;

- “Onların parlaklığı, sedefler içinde saklı duran incilere benzerler.” Sonra şöyle anlattı;
-   “O huriler, şöyle derler;
-   Biz daimiyiz; bize ölüm yok. Biz, nimetleriz; bizde ümit­sizlik yok. Biz, burada bekleriz; yerimizden ayrılmayız. Biz, daima hoşnuduz, bizde darılma olmaz.”

Daha sonra, Resulullah (s.a.v) efendimiz hurileri şöyle tarif etti;

- “Onlar, Hak evinde oturmaktadırlar; onlar için doğruyu söylemekten başkası yoktur.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz de ancak doğruyu söylemiştir. On­ların ebedi kalacaklarını ve hiç ölmeyeceklerini bildirmiştir.

Maaz b. Cebel’den (r.a) gelen rivayete göre, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

- “Bir kadın kocasına eziyet ettiği zaman, cennetteki hu­ri kadını şöyle der;
-  Allah seni yok etsin; ona eziyet etme. Şimdi o, senin ya­nında bir sığıntıdır; yakında senden ayrılıp bize gelecektir.”

Burada anlatılan delillerde sabit olduğuna göre; Cennet ve ce­hennem sabittir, yok olmayacaklar.

Keza onların içinde bulunanlar da sabit duracaklardır.

Allah-û Teâlâ, cennetten hiç kimseyi dışarı çıkarmayacaktır. Orada bulunanlara da hiç ölüm gelmeyecektir. Onların nimetleri de hiç gitmeyecektir. Hatta orada bulunanlar sonsuzlara kadar her gün yeni yeni nimetler içinde kalacaklardır.

Cennette bulunanların nimetlerinin tamamlanması ise, ölümün boğazlanmasıdır.

Allah-û Teâlâ emir verecek; ölüm, cennetle cehennem arası bir yere getirilip orada boğazlanacaktır.

Bundan sonra, biri şöyle seslenecek;

- Ey cennet ehli, artık sonsuzluk var; ölüm yok. Ey cehennem ehli, sonsuzluk var; ölüm yok.

Üstteki rivayetler, Resulullah (s.a.v) efendimizin buyurduğu sa­hih hadis-i şeriflerden derlenmiştir. Allah-û Teâlâ, ona salât ve selâm eylesin.

10. FASIL - RASULULLAH (SAV) EFENDİMİZİN DURUMU

Ehl-i sünnetin kesin inancı odur ki; Haşim oğlu Abdülmuttalib oğlu Abdullah oğlu Muhammed; Allah’ın elçisidir, elçilerin efendisi peygamberlerin sonuncusudur. Tüm insanlara ve bütün cin tayfasına peygamber olarak gönderilmiştir.

Nitekim bu manada Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“Seni tüm insanlara elçi olarak gönderdik.” (Sebe’ Sûresi /28)

“Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ Sûresi /107)

Ebu Ümame tarafından gelen bir rivayette, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

“Allah-û Teâlâ beni, sair peygamberlere bakarak dört şeyle daha üstün kıldı. Bir tanesi şu ki, beni tüm insanlara el­çi olarak yolladı...”

MUCİZELERİ

Resulullah (s.a.v) efendimize o kadar çok mucize verilmiştir ki; Ondan başka hiçbir peygambere bu kadarı verilmemiştir.

Bütün peygamberlere verilen mucize, bütünüyle Resulullah (s.a.v) efendimize de verilmiştir. Hatta fazlası ile.

İlim sahibi zatlardan bazıları; Resulullah (s.a.v) efendimiz için bin kadar mucize saymıştır.

Resulullah (s.a.v) efendimizin mucizelerinin başında Kur’ân gelir.

Kur’ân’ın kendisine mahsus bir nazım tarzı vardır. Tüm Arap sözlerinden, vezinlerinden ayrı bir durum taşır.

Kur’ân’ın nazmı, tertibi, belâgati, fesahati o hadde varmıştır ki; Her fasihin fesahatini, her beliğin belâgatini aşmıştır.

Onun bir benzerini getirmekten yana Araplar güçsüz kalmışlardır; ondan bir sure de getirememişlerdir. Allah-û Teâlâ, bu manada şöyle buyurdu;

“Haydi, görelim; Onun benzeri on sure getirin.” (Hûd Sûresi /13) Bunu getirememişlerdir. Sonra, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“O hâlde, onun benzeri bir sure getirin.” (Bakara Sûresi/23)

Bunu yapmaktan da aciz kalmışlardır. Hem de onların kendi zamanlarına göre; Fesahatleri ve belâgatleri üstün olmasına rağmen. Kesilip kalmışlardır.

Böylece, Kur’ân’ın onlara göre, çok çok üstün bir ebedi özelliğe sahip olduğu görülmüştür.

Anlatılan manadan ötürüdür ki; Kuran-ı Kerim Resulullah (s.a.v) efendimizin mucizesi olmuştur.

Tıpkı; Musa peygamberin asası gibi.

Musa (a.s), sihirbazların üstün görüldükleri bir zamanda pey­gamber olarak gönderilmişti. Onlar, sanatlarının ehli kimselerdi. Ne var ki, Musa’nın asası, halkın gözleri önünde onların yaptıklarını yut­muştu.

Allah-û Teâlâ, anlatılan manada şöyle buyurdu;

“Orada yenildiler; zelil olup küçük düştüler. Sihirbazlar da hep birden secdeye kapandılar.” (A’râf Sûresi /119-120)

Nitekim İsa peygamberin de zamanına göre, üstün mucizesi vardı; ölüleri diriltiyordu. Anadan doğma körü, abraş illetine tutula­nı iyileştiriyordu.

İsa (a.s), öyle bir zamanda geldi ki; Mesleğinin ehli mütehassıs doktorlar vardı. Birçok illetlere, hastalıklara çare buluyorlardı. An­cak, İsa (a.s)’nın yaptıkları karşısında aciz kalmışlardı. Bu hastalık­lara karşı bir çareleri yoktu.

Bunun için İsa peygamberin önünde aciz kaldılar. Zira İsa pey­gamberin yaptığı sanat olarak onları aşmıştı. Bu nedenle hepsi ona boyun eğip iman etti.

Getirdiği bir mucize olduğundan da onlardan üstün durumda idi. Kur’ân fesahati ve belâgati ise, Musa peygamberin asası, İsa peygamberin ölüleri diriltmesi gibi hatta daha da üstün olarak Resu­lullah (s.a.v) efendimizin mucizesidir.

Resulullah (s.a.v) efendimizin mucizeleri arasında; parmakları arasından su akıtmak da vardır.

Bundan başka; az yiyeceği çokça halka yedirmek de vardır.

Bu arada, zehirli koyun budunun;

-   Ben zehirliyim; benden yeme ya Resulullah.

Demesini de sayabiliriz.

Resulullah (s.a.v) efendimizin mucizeleri arasında; Ayın ikiye ayrılmasını, hurma kütüğünün inlemesini, devenin konuşmasını, ağacın yürüyüp gelmesini ve daha başkalarını sayabiliriz.

Nitekim bundan başka Resulullah (s.a.v) efendimizin mucizele­ri sayılacak olsa bine varır. Bu daha önce de söylendi.

Resulullah (s.a.v) efendimize, Musa’nın (a.s) asası, beyaz eli; İsa’nın da ölüleri diriltmesi, anadan doğma körün gözünü açması ve abraş illetine tutulanı iyi etmesi gibi bir mucize verilmemişti.

Salih peygamberin devesi gibi bir mucize de verilmemişti. Hat­ta daha başka peygamberlere verilen mucize de verilmemişti.

Bunun iki sebebi vardı; şöyle ki;

1)- Şayet ümmeti, o mucizeleri yalanlayacak olursa, diğer ümmet­lerde olduğu gibi helâk olurlardı. Nitekim bu manada Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

 “Ayetlerle (mucizelerle) peygamber göndermekten bizi alı­koyan; ancak daha öncekilerin tekzipleridir.” (İsrâ Sûresi /59)

2)- İkinci sebebe gelince.

Şayet Resulullah (s.a.v) efendimiz, daha öncekilerin mucizeleri­ne benzer mucizeyi getirmiş olsaydı; şöyle derlerdi,

  • Sen yeni bir şey getirmedin ki. Bunları, Musa’dan ve İsa’dan kopya ettin. Sen de onların uydularısın. Daha öncekilerin getirdikle­rinden başkasını getirmedikçe, sana iman etmeyiz.

İşte, üstte anlatılan sebeplerden dolayıdır ki; Allah-û Teâlâ, hiç­bir peygamberi, sair peygamberlere has olan bir mucize ile yollama­dı. Her peygambere, kendisinden evvel gelen peygamberin mucizesin­den başka mucize ile bir özellik verdi.

11. FASIL; MUHAMMED (A.S) ÜMMETİNİN ÜSTÜNLÜĞÜ.

Ehl-i sünnetin itikadı odur ki; Resulullah (s.a.v) efendimizin ümmeti, tüm ümmetlerin hayırlısıdır.

Bu ümmetin en faziletlileri ise, Kurân ehli olarak, Resulullah (s.a.v) efendimizi görüp inanan, onu tasdik eden, ona biat eden, onun­la beraber savaşan, mallarını ve canlarını onun uğruna feda edenler­dir. Bunlar, daima Resulullah (s.a.v) efendimize tazim etmiş, emrini tutmuş ve kendisine her manada yardım etmişlerdir.

O asırda bulunanların en faziletlileri ise, Hudeybiye’de bulunup orada Resulullah (s.a.v) efendimize Rıdvan Biati’ni yapanlardır. Bun­lar bin dört yüz (1400) kişi idi.

Bunlar arasında da en faziletlisi olanlar; Bedir savaşma katılanlardır. Bunların sayısı üç yüz on üç (313) kişi idi. Talut’un adam­larının sayısı da kadardı.

Bunlar arasında en faziletlileri de Hayzaran’da bulunanlardır. Bunların sayısı otuz dokuz iken, Hazret-i Ömer’in de gelip iman et­mesi ile kırk kişi oldular.

Bunlar arasında da en faziletlileri; Resulullah (s.a.v) efendimi­zin, kendilerini cennetle müjdelediği on kişidir.

Cennetle müjdelenen bu on kişi sırası ile şunlardır;

  • Hazret-i Ebu Bekir. Allah ondan razı olsun.
  • Hazret-i Ömer. Allah ondan razı olsun.
  • Hazret-i Osman. Allah ondan razı olsun.
  • Hazret-i Ali. Allah ondan razı olsun.

Kalan altı kişi ise şunlardır; Talha, Zübeyr, Abdurrahman b. Avf, Saad, Said, Ebu Ubeyde b. Cerrah. Allah onlardan razı olsun.

Bu pek değerli on kişinin de en faziletlisi dört kişi olup;

- Hulefa-i Raşidin. Olarak tanıdığımız dört hayırlı halifedir.

Bu dört kişinin de en faziletlisi; Hazret-i Ebu Bekir’dir. Sonra Hazret-i Ömer gelir. Bundan sonra Hazret-i Osman, bundan sonra Hazret-i Ali’dir. Allah onlardan razı olsun.

Bu zatların halifeliği, bütün olarak otuz sene olmuştur.

Hazret-i Ebu Bekir, iki seneden biraz fazla (dört ay kadar) hilâ­fet makamında oturmuştur.

Hazret-i Ömer on sene kadar hilâfet makamında oturmuştur.

Hazret-i Osman, on iki sene hilâfet makamında kalmıştır.

Hazret-i Ali, altı sene hilâfet makamında kalmıştır.

Allah ondan razı olsun.

Bundun sonra, Muaviye on dokuz sene saltanat sürdü. Daha Ön­ce, Hazret-i Ömer (r.a) Muaviye’yi Şam’a vali tayin etmişti ki; orada yirmi sene kaldı.

Başta sayılan dört halifenin hilâfeti, sahabe-i kiramın seçimi ile oldu. Onların arzusu ve isteği ile oldu. Oy birliği ve gönül hoşluğu ile oldu.

Bunların halife oluşları, kendi zamanlarında bulunan diğer sa­habeye üstün durumları ile olmuştur. Yani; Fazilet değerine göre. Bu işte kılıç kullanılmamış, zorla, baskıyla olmamış, kendisinden daha faziletlinin elinden de alınmamıştır.

Şimdi sırası ile dört halifenin hilâfetini anlatalım.

 EBU BEKİR’İN HİLÂFETİ

Allah onlardan razı olsun. Hazret-i Ebu Bekir'in (r.a) hilâfete gelmesi, ensarın ve muhacirinin oybirliği ile olmuştur.

Resulullah (s.a.v) efendimizin vefatından sonra ensarın hatiple­ri kalktılar, muhacirlere hitaben şöyle dediler;

-   Bir emir (vali, yönetici) sizden olsun; bir emir de bizden. Bu­nun üzerine, Hazret-i Ömer b. Hattab (r.a) kalktı ve şöyle dedi;
-   Ey ensar topluluğu, insanlara imamlık etmesi için, Ebu Bekire emir verdiğini bilmiyor musunuz? Dediler ki;
-   Evet, biliyoruz. Sonra şöyle sordu;

Hanginiz, Ebu Bekir'den önce olmayı nefsi için hoş görür? De­diler ki;

-  Ebu Bekir’den önde görülmekten Allah’a sığınırız. Bir başka ibarede, Hazret-i Ömer’in (r.a) şöyle hitap ettiği anlatılmıştır;
-  Resulullah (s.a.v) efendimizin oturttuğu bir makamdan kay­dırmayı hanginiz kendisi için iyi görür? Hep birden şöyle dediler;
-   Hiçbirimiz, nefsimiz için böyle bir şeyi hoş görmeyiz. Allah’tan bağışlanmak dileriz.

Böylece, Hazret-i Ebu Bekir’in hilâfeti işinde, ensarın ve muha­cirinin görüş birliği sağlanmış oldu; hepsi de ona biat ettiler.

Bu biat edenler arasında, Hazret-i Ali ve Zübeyr de vardı. Allah ondan razı olsun.

Bu manadan olarak, sağlam nakillerden şöyle anlatılmıştır;

-   Hazret-i Ebu Bekir’e biat edildikten sonra üç kere kalktı; hal­ka döndü ve şöyle dedi;
-  Bana biat ettiniz; bu yaptığınız biatten dönen ve bu biati hoş görmeyen var mıdır?

Bunun üzerine herkesten evvel, Hazret-i Ali (r.a) ayağa kalktı ve şöyle dedi;

-   Hiçbir şekilde, biatten dönmüyoruz; sonuna kadar da dönme­yeceğiz. Seni Resulullah (s.a.v) öne sürmüştür; kim geri bırakabilir?

Bize gelen sağlam rivayetlerden anlaşıldığına göre; Hazret-i Ebu Bekir’in hilâfetine en çok taraftar olanlar arasında Hazret-i Ali (r.a) vardı. Şöyle anlatıldı;

-  Abdullah b. Kevva, Cemel vakasından sonra; Hazret-i Ali’nin yanına gitti ve sordu;
-  Resulullah’ın (s.a.v) bu hususta sana bir tavsiyesi var mıdır? Hazret-i Ali (r.a) şöyle dedi;
-  Gözümüz kendi işimizdedir. Namaz, dinin esasıdır. Allah ve Resulünün dinimiz için razı oldukları şeye biz dünyamız namına ra­zı olduk. Bunun için de Hazret-i Ebu Bekir’i bizi yönetmesi için başı­mıza geçirdik.

Şöyle olmuştu;

Resulullah (s.a.v) efendimiz, hastalandığı günlerde; Hazret-i Ebu Bekir’i kendi yerine halka namaz kıldırması için tayin etmişti.

Her namaz vaktinde, Bilal gelir ezan okurdu. Resulullah (s.a.v) efendimiz de şöyle buyururdu;

-   Ebu Bekir’e söyleyin; cemaate namaz kıldırsın.

Resulullah (s.a.v) efendimiz hayatta iken; Hazret-i Ebu Bekir hakkında konuşmuş; onun hilâfete daha lâyık olduğunu sahabeye (zımmen de olsa) açıklamıştı.

Hazret-i Ömer’in, Hazret-i Osman’ın ve Hazret-i Ali’nin hilâfeti de üstte anlatılandan farksızdır. Bunlar da seçildikleri zamana göre; Hemen herkesin en faziletlisi olduğu gibi, bu işe de en haklı olanlardı.

İbn-i Batta, Hazret-i Ali’den naklen şöyle anlatmaktadır;

-   Resulullah (s.a.v) efendimize sahabe şöyle sordu;

- Ya Resulullah, senden sonra kimi yönetici seçelim? Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Ebu Bekir’i emir seçersiniz, onu emin, dünyaya karşı gani gönüllü zahit, ahirete de rağbetli bulursunuz.

-  Ömer’i emir seçerseniz, onu güçlü ve emin bulursunuz. Allah’ın emrini yerine getirmekte, hiç kimsenin ayıplamasın­dan korkmaz.
-  Ali’yi emir seçerseniz, onu hidayete ermiş ve hidayete götüren bulursunuz.

Anlatılan manadan ötürüdür ki; Sahabe, Hazret-i Ebu Bekir’in hilâfeti üzerine ittifak etti.

Bu manada, İmam Ebu Abdullah Ahmed b. Hanbel bir rivayet anlatmıştır. Allah ondan razı olsun. Demiştir ki;

-   Ebu Bekir’in hilâfeti, kesin delil ve işaretle tespit edilmiştir.

Hasan-ı Basri’nin ve hadis rivayet edenlerden bir cemaatin gö­rüşü de bu yoldadır.

Anlatılan manada gelen rivayeti, Ebu Hureyre (r.a) anlatmıştır.

Ebu Hureyre’nin (r.a) anlattığına göre, Resulullah (s.a.v) efendi­miz şöyle buyurmuştur;

-  “Miraç gecesi semaya çıkarıldığım gece, Rabbimden di­ledim ki; Benden sonra Ali b. Ebu Talib’i halife kılsın. Melek­ler bana şöyle dediler;
-     Ya Muhammed, Allah dilediğini yapar. Senden sonra, Ebu Bekir halife olacaktır.”

Mücahid diyor ki;
-    Hazret-i Ali (r.a) bana şöyle anlattı;
-   Resulullah (s.a.v) efendimiz, dünyadan ayrılmadan evvel, hilâ­fete geçecekleri bana kadar saydı ve şöyle anlattı;

-  “Benden sonra Ebu Bekir hilâfete geçer; sonra Ömer ge­çer, sonra Osman geçer; sonra Ali geçer.”

HAZRET-İ ÖMER’İN HİLÂFETİ

Allah ondan razı olsun. Hazret-i Ömer’in (r.a) hilâfeti, Hazret-i Ebu Bekir’in (r.a) talebi üzerine oldu.

Hazret-i Ebu Bekir (r.a) Hazret-i Ömer’in (r.a) kendisinden son­ra halife olmasını istedi; sahabe de onun emrine boyun eğip kabul et­ti. Kendisine biat ettikten sonra;

-   Emir’ül Müminin. Adını verdiler. Yani; Müminlerin kumandanı. Abdullah b. Abbas’tan (r.a) gelen rivayete göre, Hazret-i Ebu Be­kir, Hazret-i Ömer’i halife tayin ettikten sonra, kendisine sahabe şöy­le sormuş;
-   Sen bize, Ömer’i senden sonra, halife olarak bıraktın; onun sertliğini de biliyorsun. Yarın Rabbine ne cevap vereceksin? Buna kar­şılık Hazret-i Ebu Bekir (ra) şöyle dedi;
-    Ya Rabbi, senin halkının hayırlısını onlara halife tayin ettim.

Allah onlardan razı olsun.

HAZRET-İ OSMAN’IN HİLÂFETİ

Allah ondan razı olsun. Hazret-i Osman’ın (r.a) hilâfeti de saha­benin görüş birliği ile olmuştur. Allah onlardan razı olsun.

Şöyle olmuştu;

Hazret-i Ömer (r.a) kendi çocuklarını hilâfet işine karışmaktan aldı. Şu altı kişi arasında danışmaya bıraktı; Talha, Zübeyr, Saad b. Ebi Vakkas, Osman, Ali ve Abdurrahman b. Avf.

Abdurrahman şöyle dedi;

-   Allah için, Resulü için, müminler için benim tercihim ikinizden biridir. Hazret-i Ali’nin (r.a) elinden tuttu ve şöyle dedi;
-   Ya Ali, Allah’ın ahdi, sözü, zimmeti ve Resulünün zimmeti se­nin üzerindedir. Sana biat ettiğim takdirde, Allah için, Resulü için, müminler için iyi davranacaksın.

Resulullah’ın, Ebu Bekir’in ve Ömer’in yolundan yürüyeceksin.

Hazret-i Ali (r.a) Abdurrahman’ın bu sözlerine cevap vermedi. Dediği şeyleri yapmaya gücü yetmeyeceğinden korkuyordu.

Bundan sonra, Hazret-i Osman (r.a) Abdurrahman’ın (r.a) sözle­rine müspet cevap verdi. Bunun üzerine, Hazret-i Osman’ın (r.a) eli­ni okşadı ve kendisine biat etti. Sonra, Hazret-i Ali (r.a) biat etti.

Bundan sonra tüm insanlar biat ettiler.

Böylece, Hazret-i Osman (r.a) görüş birliği ile onlara halife oldu. Ta ölünceye kadar gerçek bir imam oldu.

Kendisine söz atılacak hiçbir kötü işi bulunmadı. Fışkına dair ve öldürülmesini icap ettiren bir şey de çıkmadı.

Haliyle, Rafîzîlerin dedikleri dışında. Onlara yazıklar olsun.

HAZRET-İ ALİ’NİN HİLÂFETİ

Allah ondan razı olsun. Hazret-i Ali’nin (r.a) hilâfeti, cemaatin ittifakı, sahabenin de icmaı ile olmuştur.

Ebu Abdullah b. Batta, Muhammed b. Hanefiye’nin şöyle dedi­ğini anlattı;

-   Ali b. Ebu Talib ile beraberdim. O sırada Osman b. Affan ise, evinde kuşatılmıştı. Tam bu sıra bir adam geldi ve şöyle dedi;
-    Şu anda, halife şehit edildi.

Bunu duyar duymaz, Hazret-i Ali (r.a) ayağa kalktı. Onun bu durumundan korktum; beline sarıldım. Bana şöyle dedi;

-   Beni bırak; burada senin anan yok.

Hazret-i Ali (r.a) bundan sonra eve kapandı.

Bu sırada, Hazret-i Osman (r.a) da şehit edilmişti.

Bundan sonra, onun evine gitti; içeri girip kapıyı da kapattı. Halk geldi; kapıyı vurup içeri girdiler ve kendisine şöyle dediler;

-   Osman şehit edildi. İnsanlara da bir halife gerek. Bu işe de sen­den daha lâyık olanı bilmiyoruz. Hazret-i Ali (r.a) onlara şöyle dedi;
-  Bu işe beni istemeyiniz. Ben, sizin veziriniz olurum; emiriniz olmaktansa böylesi daha iyidir. Şöyle dediler;
-   Allah adına yemin olsun ki; bu işe senden daha lâyık olanı ta­nımıyoruz. Bunun üzerine Hazret-i Ali (r.a) şöyle dedi;
-   Bana biat etmekten çekinen çekinsin. Bana biat etmek de giz­li olmamalıdır. Şimdi ben, mescide gidiyorum. Dileyen bana biat eder.

Bundan sonra, Hazret-i Ali mescide gitti. Halk gelip kendisine biat etti.

Hazret-i Ali de gerçek bir imamdı. Ta şehit edilinceye kadar da öyle kaldı.

Ancak haricilerin dedikleri müstesna. Kaldı ki o, onların imamı da olmamıştı. Onlara yazıklar olsun.

HAZRET-İ ALİ’NİN TALHA, ZÜBEYR, AİŞE, MUAVİYE İLE ÇATIŞMASI

İmam-ı Ahmed (r.a) kesin olarak, bu işe karışmamayı kararlaş­tırdı. Hatta sahabe arasında geçen tüm çekişme, münazara, münaferet ve husumet gibi şeylere karşı da susmayı tercih etti.

Çünkü Allah-û Teâlâ kıyamet günü, onların arasında geçen ha­diselerin tesirini yok edecektir. Bu manada şöyle buyurdu;

“Biz, onların kalplerindeki kini söküp attık. Kardeşler gibi, tahtlar üzerine karşılıklı oturacaklardır.” (Hicr Sûresi /47)

Hazret-i Ali (r.a) onlarla çatışmada haklı idi. Zira o kendi imam olduğunun sağlamlığına kani idi. Çünkü sahabeden kendisine biat edenlerin ittifakı vardı. Onlar, kendisinin imam olduğunu ve halife olduğunu kabul etmişlerdi.

Bu durumdan sonra, kim ona karşı çıkıp uzaklaşırsa, kendisine karşı harp ilân ederse, azgın olur; imama karşı da ayaklanmış olur. Bu gibi kimselerin katli de caizdir.

Hazret-i Ali ile çarpışan Muaviye, Talha ve Zübeyr grubu, zu­lüm olarak şehit edilen Hazret-i Osman’ın hakkını talep ediyorlardı. Onlar, şuna inanıyorlardı ki; Hazret-i Osman’ı şehit edenler, Hazret- i Ali’nin askerleri arasındadır.

Hülasa; Onların her biri, kendilerine göre; sağlam bir yorum yo­lu bulmuş gidiyorlardı.

Ne var ki, bizim için en uygunu; bu işte dili tutmaktır. Onların işini Allah’a bırakmaktır. Hâkimler hâkimi odur; durumu ayırt eden­lerin en iyisi yine odur.

Bize düşen bir şey daha var; Kendi kalplerimizi, ana günahlar­dan temizlemeye bakalım. Dışımızı da kötü, uygunsuz işlerden alalım.

MUAVİYE B. EBU SÜFYANTN HİLÂFETİ

Allah ondan razı olsun. Muaviye’nin (r.a) hilâfeti sabittir; sahih­tir. Hazret-i Ali (r.a) vefat etti; Hazret-i Hasan da kendisini hilâfetten çekti. Bundan sonra, hilâfet Muaviye’ye (r.a) geçti.

Hilâfetin Muaviye’ye geçmesi, Hazret-i Hasan’ın (r.a) görüşü ile oldu. O; Bunda bir yarar gördü, kendisine göre gerçek olan amme menfaati, hilâfeti Muaviye’ye (r.a) teslim etmekti; bunu yaptı. Böyle­ce topluluk arasındaki ihtilâfı da kaldırdı; bütün olarak Muaviye’ye uyulmasını sağladı. Allah ondan razı olsun.

Hazret-i Hasan’ın burada gözettiği yararlı durum; Müslümanla­rın kan dökmemesi idi. Bu manada Resulullah (s.a.v) efendimiz şöy­le buyurmuştu;

  • Bu oğlum seyittir. (Efendidir) Allah onunla iki büyük top­luluğun arasını bulur.” Hilâfet meselesi için, kendisi üçüncü bir çe­kişmeye girmek istemiyordu.

Hazret-i Hasan’ın da ona biat etmesi sonunda, imamet tam ol­du. Muaviye’nin (r.a) hilâfeti, Resulullah (s.a.v) efendimizin hadis-i şerifinde (işaret olarak) anlatılmıştır.

Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğu anlatıldı;

  • “İslâm’ın rahyi, otuz beş yahut otuz altı yahut otuz yedi sene olacaktır.” Bu hadis-i şerifte geçen;
  • “Rahy...” Tabiri, İslâm dininin kuvveti manasınadır.

Hadis-i şerifte anlatılan otuz beş seneden ayrılan beş sene Mu­aviye’nin (r.a) hilâfetidir.

Bu beş sene, Muaviye’nin on dokuz seneden biraz fazla süren hi­lâfetten çıkarılabilir. Zira daha önce de anlattığımız gibi otuz senelik hilâfet; Hazret-i Ali’nin (r.a) hilâfetinin bitimi ile tamamlanmıştır.

RESULULLAHIN (s.a.v) EFENDİMİZİN KADINLARI

Resulullah (s.a.v) efendimizin tüm kadınları hakkında iyilik dü­şünmeliyiz. İtikat ederiz ki; Onlar, müminlerin analarıdır.

HAZRET-İ AİŞE

Hazret-i Aişe (r.a) dünya kadınlarının en faziletlisidir. Allâh-û Teâlâ onu, mülhitlerin sözlerinden ibra etmiştir. Bu mana Kurân-ı Kerim’de vardır; okunur, kıyamete kadar da okunacaktır. Allah on­dan razı olsun.

HAZRET-İ FATIMA

Resulullah (s.a.v) efendimizin kızı Hazret-i Fatıma da âlem ka­dınlarının en faziletlisidir. Allah ondan, kocasından ve çocuklarından razı olsun.

Babası Resulullah (s.a.v) efendimiz nasıl seviliyor muhabbet edi­liyorsa, ona da aynı şekilde sevgi besleyip yakınlık duymak gereklidir. Bu manada Resulullah (s.a.v) efendimizin şu hadis-i şerifi vardır;

- “Fatıma benden bir parçadır. Fatıma hakkında herhan­gi bir şek şüphe besleyen bana şek ve şüphe beslemiş olur.”

Buraya kadar anlatılanlar Ehl-i Kur’ân’dır. Hemen hepsi de Al­lah’ın kitabında anlatılmış ve övülmüştür.

Hemen hepsi de ensarın ve muhacirinden olup iki kıbleye de na­maz kılmış zatlardandır. Allah-û Teâlâ bunlar hakkında şöyle buyurdu;

“İçinizden, Mekke fethinden evvel mal harcayıp düşman­la çarpışanlar, diğerleri ile eşit tutulamaz. Şimdi mal harcayıp düşmanla çarpışanlara nazaran onların Allah katında çok bü­yük itibarı vardır. Allah onların her birine en güzeli vaat etti.” (Hadid Sûresi /10)

 Bir başka ayet-i kerime de ise, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“Sizden iman edip yararlı iş görenlere Allah’ın vaadi var; Onları yere halife edecektir. Tıpkı kendilerinden öncekileri halife kıldığı gibi. Kendileri için sevdiği dini sağlamlaştıra­caktır; korkularını emniyete çevirecektir.” (Nûr Sûresi /55)

Fetih suresinin 29. ayetinde ise, Allah-û Teâlâ sahabe-i kiramı şöyle anlatmaktadır;

“Muhammed Allah’ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı serttirler. Ama kendi aralarında merhametli­dirler. Onların, rükû ve secde hâlinde görürsün. Allah’ın fazlı­nı ve rızasını isterler. Yüzlerinde secdelerin izi vardır.

Tevrat’ta onlar böyle anlatılmıştır.

İncil’deki misalleri ise şöyledir; Filizini çıkaran bir ekin gibidir ki, sonra gittikçe kuvvetlenip kalınlaşan kökü üzerine dikilmiştir. Onların bu durumu, kâfirleri kızdırmak için, eki­cilerin hoşuna gider.”

Cafer b. Muhammed, babasından naklen, üstte anlatılan ayet-i kerimeyi şöyle açıkladı;

-   “Onunla beraber olanlar.” Bu kısım Hazret-i Ebu Bekir hak­kında gelmiştir. Zira o; Darlıkta, genişlikte, mağarada ve her işte onunla beraber olmuştur. Allah ondan razı olsun.
-   “Kâfirlere karşı serttirler.” Bu da Hazret-i Ömer b. Hattab hakkındadır. Allah ondan razı olsun.
-  “Aralarında merhametlidirler.” Bu da Hazret-i Osman b. Aftan hakkındadır. Allah ondan razı olsun.
-   “Onları, rükû ve secde hâllerinde görürsün.” Bu kısım da Hazret-i Ali’yi anlatmaktadır. Allah ondan razı olsun.
-   “Allah’ın fazlını ve rızasını isterler.” Bu kısım da Resulullah’ın (s.a.v) havarisi sayılan Talha ve Zübeyr hakkındadır. Allah on­lardan razı olsun.
-  “Yüzlerinde secdelerin izi vardır.” Bunlar da şu zatlardır; Saad, Said, Abdurrahman b. Avf, Ebu Ubeyde b. Cerrah. Allah onlar­dan razı olsun.

Buraya kadar anlatılan zatlar, cennetle müjdeli on sahabedir.

  • “Tevrat’ta onlar böyle anlatılmıştır. İncil’deki misalleri ise şöyledir; Filizini çıkaran bir ekin.” Bu, Resulullah (s.a.v) efendimizdir.
  • “Gittikçe kuvvetlenen.” Yani; Hazret-i Ebu Bekir ile. Allah ondan razı olsun.
  • “Kalınlaşan...” Yani; Hazret-i Ömer ile. Allah ondan razı olsun.
  • “Kökü üzerine dikilen.” Yani; Hazret-i Osman ile. Allah on­dan razı olsun.
  • “Ekicilerin hoşuna gider.” Yani; Hazret-i Ali. Allah ondan razı olsun.

- “Onların bu durumu, kâfirleri kızdırmak için.” Yani; Resulullah (s.a.v) efendimiz ve ashabının durumu kâfirleri çileden çıkarır.

ASHAB ARASINDA GEÇEN MESELELER

Ehl-i sünnetin ittifakla kararı şudur ki; Ashab arasında geçen meseleler için dili tutulsun. Onların kötülüklerine olacak hiçbir şey söylenmesin; daima üstünlükleri ve iyilikleri dile getirilsin. Hazret-i Ali, Talha, Zübeyr, Aişe, Muaviye ile olan ihtilâftı işleri Allah’a bıra­kılmalıdır. Allah onlardan razı olsun.

Nitekim bu manayı daha önce de anlattık. Her faziletlinin, hakkını yerince vermek gerek.

Şu ayet-i kerimedeki mana bize göredir;

 “Onlardan sonra gelenler şöyle dediler;

- Rabbimiz bizi bağışla. Keza, imanda bizden önde olan kardeşlerimizi de. İman etmiş olanlara karşı kalplerimize kin bırakma. Rabbimiz sen, Raufsun, Rahim’sin.” (Haşr Sûresi /10)

Şu ayet-i kerime de bizim görüşümüzün doğruluğunu anlatır;

“Onlar bir cemaat idi; kazandıkları ile geçip gittiler. Si­zin kazancınız da sizin içindir. Onların işlediklerinden, siz so­rumlu olmayacaksınız.” (Bakara Sûresi /141)

Aynı manadan olarak, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyur­muştur;

  • “Ashabım anlatıldığı zaman, kendinizi tutunuz.” Resu­lullah (s.a.v) efendimiz bir başka hadis-i şerifinde ise şöyle buyurdu;
  • “Ashabım arasında geçen meselelere karşı çok dikkatli olunuz. Biriniz, dağı kadar altın sadaka verse, onların bir ölçek, hatta daha az sadakasına yetişemez.” Resulullah (s.a.v) efendimiz bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurdu;
  • “Ne mutlu beni görenlere ne mutlu beni göreni gören­lere.” Bir başka hadis-i şerifinde ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöy­le buyurdu;
  • “Ashabıma sövmeyiniz; her kim ashabıma söver ise, Al­lah’ın lâneti onun üzerine olsun.”

Enes (r.a) yolu ile gelen bir rivayette, Resulullah (s.a.v) efendi­mizin şöyle buyurduğu anlatıldı;

  • “Allah-û Teâlâ beni seçti; benim için ashabımı seçti. On­ları, benim yardımcım ve hısımım eyledi. Son zamanlarda, bunları noksan sayan bir topluluk gelecek. Onlara dikkat edin; Kendileri ile yemek yemeyin, onlarla içmeyin; onlarla nikâh yapmayın, onlarla gidiş geliş etmeyin; onların ölüleri­nin namazını kılmayın. Çünkü onlar lânete uğramışlardır.”

Cabir’den (r.a) gelen bir rivayete göre; Resulullah (s.a.v) efendi­miz şöyle buyurdu;

“Ağaç altında biat edenlerden hiç kimse cehenneme gir­meyecektir.” Yani;

Biat-ı Rıdvan. Adı ile bilinen biatte hazır olanlar. Ebu Hureyre (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı;

  • “Allah-û Teâlâ, Bedir savaşına katılanlara baktı ve şöy­le buyurdu;

İstediğinizi yapın; sizi bağışladım. İbn-i Ömer (r.a) Resu­lullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı;

  • “Ashabım yıldızlar gibidir. Hangisinin sözünü tutarsa­nız, hidayeti bulursunuz.”

İbn-i Büreyde, babasından naklen anlattığına göre; Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

“Ashabımdan biri bir yerde ölür ise, o yerin halkına şe­faatçi olur.” Süfyan b. Uyeyne (r.a) şöyle dedi;

Bir kimse, bir sözle olsun sahabeye dil uzatır ise, o kimse bi­dat ehli bir kimsedir.

EMRE UYMAK

Ehl-i sünnet şu hususta toplu karara varmışlardır; Müslüman imamlarına, (devlet başkanlarına) itaat edip onlara tâbi olmak gerek­lidir.

Onlardan her iyinin kötünün ardında namaz kılınır. İster adili olsun ister zalimi...

Keza bunların tayin ettikleri valilere, âmirlere ve kaymakamla­rına da itaat etmek gereklidir.

Ehl-i kıble olanlardan (yani; Namazını Kâbe-i Muazzama’ya doğru kılanlardan) kim olursa olsun hakkında cennet veya cehen­nemlik hükmü kesin olarak verilemez. Ama asi olsun; ama itaat ehli.

İster doğru yolda olsun; isterse yoldan çıkan azgın biri.

Meğerki bidat ve dalâlet üzere olduğu kesin olarak bilinmiş ol­sun.

MUCİZELER

Ehl-i sünnet uleması, peygamberlerin mucizelerini kabul etmek üzerine de ittifak etmişlerdir.

KERAMETLER

Keza, velilerin kerametlerini de kabul etmişlerdir.

KITLIK VE BOLLUK

Kıtlık ve bolluk Allah tarafından gelir. Bunların oluşunda, kul­ların bir etkisi yoktur. Sultanların ve meliklerin işi değildir.

Keza kıtlık ve bolluk (yani; Ucuzluk ve pahalılık) işinde, yıldızların da bir etkisi yoktur. Nitekim Kaderiyeciler ve müneccimler aksi kanaattedirler.

Bu hususta Enes b. Malik yolu ile gelen rivayette, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

-  “Kıtlık ve bolluk, Allah’ın ordularından iki ordudur. Bi­rinin adı; Rehbet diğerinin adı da rağbettir. (Yani; Biri hoşlan­mak, diğeri de çekinmektir.)

Allah pahalılık dilediği zaman, tüccarın kalbine rağbeti koyar; malları çıkarmazlar. Ellerinde tutar, satmazlar.

Allah ucuzluk dilediği zaman, onların kalplerine rehbeti koyar; ellerindeki malları çıkarırlar. Ellerinde tutmaz, satar­lar.”

MÜMİNE GEREKEN

Aklı başında mümin olan kimseye gereken odur ki; Allah’ın ve Resulünün emrine uymalı, bidat yoluna sapmamalıdır. İşin zor tara­fına girip başına gaile çıkarmamak dır.

Ta ki; Dalâlete düşmesin, ayağı doğru yoldan kayıp helake git­mesin. Abdullah b. Mesud’un (r.a) şöyle dediği anlatıldı;

Uyunuz, bidat (yeni icat) çıkarmayınız; bu size yeter. Muaz b. Cebel’in (r.a) de şöyle dediği anlatıldı;

Bilhassa, karışık işlerden sakının. Ki bu şöyle demenizdir;

Bu ne demeye gelir? Mücahid (r.a) şöyle dedi;

Biz şimdiye kadar;

Bu ne demeye geliyor? Derdik. Ama şimdi demeyeceğiz.

Bunu, Muaz b. Cebel’in (r.a) üstte anlatılan görüşünü dinledik­ten sonra söylemiştir.

SÜNNET VE CEMAAT

İman sahibi olana gerekir ki; Sünnete ve cemaate tâbi olmalıdır. Onların yolundan ayrılmamalıdır.

Sünnet; Resulullah (s.a.v) efendimizin âdet hâline getirdiği, yaptığı ve yaptırdığı işlerdir.

Cemaat; Resulullah (s.a.v) efendimizin ashabının ittifakla al­dıkları kararlardır. Bilhassa, dört halife devrinde yaptıkları işler. Al­lah onlardan razı olsun.

Bidat ehli kimselere karışmamalı; onların gittiği yolu tutmama­lıdır. Hatta onlara selâm da vermemelidir. İmam, îmam-ı Ahmed şöyle dedi;

Bir kimse, bidat ehline selâm verir ise, onlara sevgi gös­termiş olur. Çünkü Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Açıktan selâmlaşın ki; muhabbetiniz (sevginiz) artsın.”

Onlarla oturmamalıdır; bayramlarda ve sevinçli günlerde onla­ra tebrike gitmemelidir.

Öldükleri zaman, onların namazını kılmamalıdır. Anıldıkları zaman, onlara rahmet dilememelidir.

Bidat ehlinin tuttuğu yolun batıl olduğuna inanmak sureti ile onlardan ayrı durup kaçmalıdır.

Böyle ettiği için de Allah-û Teâlâ’dan bolca sevap beklemelidir. Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Bir kimse, bidat ehli birine (dinde yeni icatlar çıkarıp de­ğiştirene) bakarken; Allah için buğuzla bakar ise, Allah onun kalbini, güven ve imanla doldurur.

Bir kimse, bidat ehli birini, Allah için buğz ederek kovar ise, kıyamet günü Allah onu bütün kötülüklerden emin kılar.

Bir kimse bidat sahibi birini hakir görür ise, Allah onun cennetteki derecesini yüz kat yükseltir.

Bir kimse, bidat ehli birini sevinçle karşılar ve onu se­vindirir ise, Muhammed’e gelen Kurân’ı hafife alıp küçümse­miş olur.”

Allah-û Teâlâ, ona salât ve selâm eylesin.

Mugayre yolu ile gelen rivayette, İbn-i Abbas (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı;

-  “Allah-û Teâlâ bidat sahibinin amelini kabul etmek iste­mez. Ta yaptığı bidat işi bırakıncaya kadar.”

Fudayl b. İyaz şöyle dedi;

Bir kimse, bidat ehli birini sever ise, Allah onun amelini boşa giderir; kalbinden iman nurunu da çıkarır.

Allah-û Teâlâ, bir kimseyi bilirse ki; Bidat ehline buğz etmekte­dir. Bu buğz eden kimsenin ameli az olsa da ümidim olur ki; Allah onu bağışlar.

Bidat ehli birini yolda görür isen hemen yolunu değiştir.

Fudayl b. Iyaz, Süfyan b. Uyeyne’den şöyle dinlediğini anlattı;

-  Bir kimse bidat ehli birinin cenazesine gider ise, ta ordan dönünceye kadar, Allah’ın hışmına uğramış kalır.

Resulullah (s.a.v) efendimiz, bidat ehline lânet etmiş; şöyle bu­yurmuştur,

“Bir kimse, dini değiştirmek kastı ile yeni bir şey çıka­rır ise yahut o niyetle çıkarılmış bir şeye sığınır ise, Allah’ın, meleklerin ve tüm insanların lâneti onun üzerine olsun. Bu duruma gelen birinin ne farz ibadeti makbul olur ne de nafi­le.”

Ebu Eyyüb Sicistani şöyle anlattı;

-   Bir kimse, Resulullah (s.a.v) efendimizin sünnetinden anlattı­ğı zaman derse ki;
-    Bize bundan anlatma; Kurân’dan söyle.

Böyle diyen kimsenin dalâlette olduğunu bilesin.

12. FASIL - BİDAT EHLİ OLANLAR

Bilesin ki, bidat ehli kimselerin alâmetleri vardır; bu alâmetler­le tanınırlar.

Bidat ehlinin alâmeti şudur; Hadis rivayet eden ashab hakkın­da kötü ve yersiz söz ederler.

Zındıkların alâmeti de şudur; Hadis-i şerif rivayet edip Resulullah’ın ve ashabın hâlini yolunu anlatanlara;

- Haşviyat. (Boş söz edenler) Derler.

Bunlar bu sözleri ile Resulullah’tan ve ashaptan gelen rivayeti iptal cihetine giderler.

Kaderiyecilerin alâmeti ise, Resulullah’tan ve ashaptan sağlam rivayet getirenlere;

  • Mücbire. (Zorlamacı) Tabirini kullanmalarıdır. Cühemiyenin alâmeti ise, ehl-i sünnet olanlara;
  • Müşebbihe. (Uydu veya kuyruk) İsmini vermeleridir. Rafizilerin alâmeti ise, ehl-i sünnet olanlara;
  • Nasıbıyee. (Saplanıp kalanlar) Tabirini kullanmalarıdır.
-   Bütün bu isimlerin verilmesinin sebebi de Ehl-i sünnet olanla­ra kızgınlıkları ve kinleridir. Hâlbuki onlara verilecek tek isim vardır ki, şudur;

Ehl-i hadis. (Resulullah’ın ve ashabının hâlini yolunu anlatan­lar)

Bidat ehlinin onlara taktıkları lâkaplarla, hiçbir ilgileri yoktur. O lâkaplar, kendilerini tutmadığı gibi, bir zarar da vermez.

Nitekim Resulullah (s.a.v) efendimize, Mekke kâfirlerinin ver­dikleri isimleri de tutmadı. Onlar şu isimleri vermişlerdi; Şair, Büyü­cü, Deli, Meftun, Kâhin.

Ama Allah katında, meleklerin bilgisinde, insanların ve cin tay­fasının yanında, sair halk katında ismi şu idi; Resul, Nebi.

Hem de her bir kötülükten, ayıptan uzak. Şu ayet-i kerime on­lar hakkındadır;

“Hele bir bak; seni neye benzetmeye çalışıyorlar. Sapıttı­lar; bir yol bulmaya güçleri yetmedi.” (İsrâ Sûresi /48)

Yüce Allah’ı bilmek, ehl-i sünnet ve vel-cemaat üzerine yazdığı­mız kısım burada biter.

Kısa ve yeteri kadar yazdık.

Bu bölüme, aşağıda iki kısım daha ekleyeceğiz.

Elinde bir delil ve hüccet bulmak isteyen akıllı mümin için, o anlatılacak iki kısmı bilmemek olmaz.

12. FASIL - BİDAT EHLİ OLANLAR

Bilesin ki, bidat ehli kimselerin alâmetleri vardır; bu alâmetler­le tanınırlar.

Bidat ehlinin alâmeti şudur; Hadis rivayet eden ashab hakkın­da kötü ve yersiz söz ederler.

Zındıkların alâmeti de şudur; Hadis-i şerif rivayet edip Resulullah’ın ve ashabın hâlini yolunu anlatanlara;

- Haşviyat. (Boş söz edenler) Derler.

Bunlar bu sözleri ile Resulullah’tan ve ashaptan gelen rivayeti iptal cihetine giderler.

Kaderiyecilerin alâmeti ise, Resulullah’tan ve ashaptan sağlam rivayet getirenlere;

  • Mücbire. (Zorlamacı) Tabirini kullanmalarıdır. Cühemiyenin alâmeti ise, ehl-i sünnet olanlara;
  • Müşebbihe. (Uydu veya kuyruk) İsmini vermeleridir. Rafizilerin alâmeti ise, ehl-i sünnet olanlara;
  • Nasıbıyee. (Saplanıp kalanlar) Tabirini kullanmalarıdır.

-   Bütün bu isimlerin verilmesinin sebebi de Ehl-i sünnet olanla­ra kızgınlıkları ve kinleridir. Hâlbuki onlara verilecek tek isim vardır ki, şudur;

Ehl-i hadis. (Resulullah’ın ve ashabının hâlini yolunu anlatan­lar)

Bidat ehlinin onlara taktıkları lâkaplarla, hiçbir ilgileri yoktur. O lâkaplar, kendilerini tutmadığı gibi, bir zarar da vermez.

Nitekim Resulullah (s.a.v) efendimize, Mekke kâfirlerinin ver­dikleri isimleri de tutmadı. Onlar şu isimleri vermişlerdi; Şair, Büyü­cü, Deli, Meftun, Kâhin.

Ama Allah katında, meleklerin bilgisinde, insanların ve cin tay­fasının yanında, sair halk katında ismi şu idi; Resul, Nebi.

Hem de her bir kötülükten, ayıptan uzak. Şu ayet-i kerime on­lar hakkındadır;

“Hele bir bak; seni neye benzetmeye çalışıyorlar. Sapıttı­lar; bir yol bulmaya güçleri yetmedi.” (İsrâ Sûresi /48)

Yüce Allah’ı bilmek, ehl-i sünnet ve vel-cemaat üzerine yazdığı­mız kısım burada biter.

Kısa ve yeteri kadar yazdık.

Bu bölüme, aşağıda iki kısım daha ekleyeceğiz.

Elinde bir delil ve hüccet bulmak isteyen akıllı mümin için, o anlatılacak iki kısmı bilmemek olmaz.

 

Birinci kısım, şunlardan ibarettir;

  1. Kulların sıfatından, gidişatından ve bazı noksan sayılan işle­ri Yüce Yaratıcıya sıfat olarak verilmesi caiz olmayan şeyler.
  2. Yüce Yaratıcıya sıfat olarak verilmesi caiz olanlar.

İkinci kısım ise şu hususlardadır; Kıyamet gününde, doğru yoldan, kesin olarak hidayet ve doğruluktan ayrılan sapıkların hiçbir işe yaramayan sözleri üzerinedir.

BİRİNCİ KISIM; Yüce Allah’a sıfat olarak verilmesi caiz olan ve olmayan sıfatlar.

Şu sıfatların Yüce Hakka yakıştırılması caiz değildir; Cehalet, şek, zan, zannın ağır basması, yanılma, unutma, uyuklama, uyku, alt olmak, gaflet, acizlik, ölüm, dilsizlik, sağırlık, körlük, şehvet, feveran (parlamak), meyil, hışım, kin, hüzün, esef etmek, gam, hasret, hayıf­lanmak, elem, menfaat, mazarrat, temenni, azim, yalan.

Yüce Allah’a;

İman. Adı vermek de caiz değildir. Ama Salimiye bu düşünce­de değildir. Bunların dayandığı nokta da şu ayet-i kerimedir;

-   “Bir kimse, imana küfrederse ameli boşa gider.” (Mâide Sûresi /5)

Ama burada iman;

-   İmanın gerektirdiği şeylere. Şeklinde yorumlamadılar. Nite­kim Resulullah (s.a.v) efendimize küfreden de onun getirdiklerine küfretmektedir. Yani; Allah tarafından gelen emir ve yasaklara.

Yüce Allah için;

-   (İtaatkâr) Sıfatını vermek de caiz değildir. Keza;
-   Dünya kadınlarını hamile bırakan. Şeklinde bir sıfat da ver­mek caiz değildir.

Yüce Allah için; Bir sınır, nihayet, ön, son, alt, üst, arka, şekil gibi sıfatlar vermek de yerinde olmaz. Çünkü bunların hiçbiri, şeriat­ta yani; Resulullah’ın hadisinde ve Kurân’da anlatılmadı. Ancak; Arş. üzerine istiva etme durumu hariç. Zira o manada, Kur’ân’da haber vardır.

Aziz Celil Allah bütün cihetleri yaratandır. Onun için bir kemmiyet de caiz değildir.

Yüce Hak için;

Şahıs. İsmini verme üzerinde, ulema tarafından değişik görüş­ler ileri sürüldü. Bazıları caiz olduğuna kail oldu; bazıları da olmadı.

Caiz görenler, Resulullah (s.a.v) efendimizin şu hadis-i şerifine dayandılar;

-   “Allah’tan daha kıskanç bir şahıs yoktur. Kendisine özür beyan edilmesini Allah’tan daha fazla seven şahıs yok­tur.”

Yüce Allah’a;

Şahıs. Denmesinin caiz olmadığına karar verenlerin dayana­ğı ise, şu görüştür;

  • Rivayetin lâfzında;
  • “Şahıs.” Olarak geldiği yolunda bir açıklık yoktur. Belki de, bu rivayette gelen;
  • “Şahıs.” Ehad, manasında gelmiştir. Yani;
  • Hiç kimse. Manasına yorumlanır. Nitekim bazı lâfızlarda;
  • “Allah’tan daha kıskanç bir kimse yoktur.” Manasında gelmiştir.
  • Yüce Allah’a; Fazıl, Atik, fakih, fehim, fatin, (zeki) muhakkik, Akil (akıllı), muvakkır ismini vermek de caiz değildir.

Keza Yüce Allah’a;

  • (Güzel koku) İsminin verilmesi de caiz değildir. Bazı­ları, bu ismin verilmesinin caiz olduğuna kail olmuşlardır.

Adi, (olağan) isminin verilmesi de caiz değildir. Zira böyle bir isim, zaman için kullanılan bir isim olup yaratılmıştır.

  • Mutiyk, (takatli) ismini vermek de yerinde değildir. Zira Yüce Allah, hemen her takati yaratandır. Takat ise, sınırlı bir şeydir.

Yüce Allah’a;

Mahfuz. (Korunan) İsmini vermek de yerinde olmaz. Zira ko­ruyan odur.

Ona, mübaşeret sıfatını vermek de caiz değildir.

Keza, onun için müktesep, (kazanılmış) vasfı da verilemez. Zira müktesep, Allah’ın kudreti ile meydana gelmelidir. Allah-û Teâlâ’yı o gibi sıfatlardan tenzih etmek gerek.

Yüce Allah için âdem (ölüm) caiz değildir. Zira o, kadimdir. (Hep vardır). Ama bir evveliyatının oluşu ile değil. Onun varlığının evveli de yoktur. Bizim anlatılan görüşümüz, İbn-i Kilâb’ın görüşünün aksi­nedir. O der ki;

  • Bir evvelinin olması ile kadimdir.

Yüce Allah bakidir, ama bir beka unsuru ile değil.

Yüce Allah sonsuz manada, bilinen her şeyi bilir. Sonsuz mana­da, hemen her şeye gücü yeter. Ancak bu görüşümüz de Mutezile’nin görüşüne uymaz. Onlar der ki;

  • Bütün bunların bir sonu vardır.

Yukarıda anlatılanlar, Yüce Allah için isim ve sıfat olarak yakış­mayan şeylerdi. Onun zatı için, onlardan hiçbirini söylemek caiz de­ğildir.

Şimdi gelelim onun için isim ve sıfat olarak söylenmesi caiz olanlara.

Yüce Allah için; Ferah, dıhk (gülmek), gazap, sahat (dargınlık), rıza isimlerini ve sıfatlarını vermek caizdir. Nitekim bunları daha önce de anlattık.

Yüce Allah için;

- Mevcud. (Bulunan, bulunmuş, bulunur, var) Sıfatını vermek caizdir. Nitekim bu manada gelen şu ayet-i kerime vardır;

“Allah’ı anında buldu.” (Nûr Sûresi/39)

Yüce Allah için;

- Şey. Vasfını vermek de caizdir. Nitekim bu manada gelen şu ayet-i kerime vardır;

 “Sor onlara; Şahit olarak, hangi şey daha büyük. De ki; Allah...” (En’âm Sûresi /19)

Yüce Allah; Nefis, zat, ayn (göz) olarak vasıflandırılabilir. Ama insana ait uzuvlardan birine benzetilmemek şartı ile. Nitekim bu ma­nayı daha önce de anlattık.

Yüce Allah’ı;

- Kâin. (Oldu, idi, olur.) Şeklinde vasf etmek caizdir. Ama bir sı­nır koymadan. Nitekim bu manada şu ayet-i kerimeler vardır;

“Allah her şeyi bilir idi (veya oldu).”

“Allah her şeyi, gözetmekte oldu.” (Ahzâb Sûresi /52)

Yüce Allah için;

  • Kadim ve Baki. Sıfatlarını vermek caizdir. Onun için;
  • Müstati. (Gücü yeten) İsmini vermek yerindedir. Zira bu keli­me; Kudret ve güç yetmesi manasındadır. Allah-û Teâlâ ise, kudretle sıfat almıştır.

Yüce Allah’a;

  • Arif, metin, vasik, dari. Sıfatlarını vermek caizdir. Zira bü­tün bunların manası;
  • Âlim. (Bilici, bilen) Demeye gelir. Şeriat ve lügat de bu gibi manalara karşı yabancı kalmamıştır. Nitekim bir şair şöyle demiştir;

“Allah’ım, lâedri, (bilemem) sensin dari (bilen).”

Yüce Allah’a;

  • Sıfatını vermek de caizdir. Bu da âlim, (bilen gören) ma­nasınadır.

Yüce Allah için şöyle demek de caizdir;

  • Halkına ve kullarına muttalidir. Yani; Onların hâllerini görür ve bilir.

Yüce Allah’a;

  • Alim. (Bilen) Manasına, vahid sıfatı verilebilir.

Keza Yüce Allah’a; Cemil ve Mücmil (veya mücemmil) sıfatını vermek de caiz olur. Yani; Halkını yaratmakta. (Zira o isimler; Güzel ve güzel etmek gibi manaları ifade ederler.)

Yüce Allah için;

  • Sıfatını vermek de caizdir. Ama şu manaya;
  • Kullarının hesabını gören ve onlara mükâfat veya ceza veren.

Zira din, bir manaya;

  • Hesap. Demeye gelir. Nitekim şöyle söylenmiştir;

Kema tediynü tüdan. (Ne edersen, onu bulursun).

Şu ayet-i kerime de dinin hesap manasına geldiğini anlatır;

“Din gününün sahibi.” (Fâtiha Sûresi /3) Şu manaya gelir;

  • Allah hesap gününün sahibidir.
  • Tabiri, şeriat manasına da gelir. Bu durumda mana şu olur;
  • Kulları için şeriat kurar ve onları şeriatına uymaya davet eder. Bu şeriata uymayı da onlara farz kılar. Daha sonra, o şeriata göre yaptıkları ile ya ceza verir yahut mükâfatlandırır.

Yüce Allah’ı;

  • Sıfatı ile de anabiliriz. Bunun manası da;
  • Demeye gelir. Şu ayet-i kerimeler bu manayı anlatır;

“Biz, her şeyi takdir ederek (kader ile) yarattık.” (Kamer Sûresi /49)

“Takdir (kader) eden, hidayet eden odur.” (A’lâ Sûresi /3)

Burada anlatılan takdir, haber manasına da gelir. Bu manada şu ayet-i kerime vardır;

“Onun geri kalmasını takdir ederek.” (Neml Sûresi /57)

Bu ayet-i kerimenin ifade ettiği mana şudur;

  • Biz, Lut’a haber verdik; Aile fertleri dışında kadını azapta ka­lacaktır.

Takdirin manası, zan ve şek olamaz. Allah-û Teâlâ, böyle bir manadan yana yüceliğe sahiptir.

Yüce Allah’ı;

  • Nazır. (Bakan, gören) Olarak vasıflandırmak caizdir. Ama şu manaya; Eşyayı idrak için bakar.

Ama şu manaya değil; Mütefekkir. Düşünür. Allah-û Teâlâ böy­le bir manadan yana da yüceliğe sahiptir.

Yüce Allah’ı;

- Şefik. Sıfatı ile anlatmak da caizdir. Ama bunu; Halkına olan şefkati ve acıması merhameti manasına almalıdır. Korku ve hüzün manasına değil.

Yüce Allah’ı;

- Refik. Sıfatı ile anmak da caizdir. Bunu da Kullarına rahmeti ve ihsanı manasına almak gerek. Ama şu manaya alınmaz; İşleri tes­pit ve derlemede, onları yararlı hâle getirip sonucundan emin olmak.

Yüce Allah’ı;

  • (Cömert) Sıfatı ile anmak da caizdir. Nitekim onu; Ke­rim ve Cevvad sıfatları ile anlatmak da caizdir. Zira bütün bunların manası, halka fazlını ve ihsanını yağdırmasıdır. Ama bunu lügatte ol­duğu manada; Genişlik ve yumuşaklık manalarına gelen rehavet ve leyn, olarak almamalıdır. Mesela şu manaya almamalıdır;
  • Sahiy toprak. (Verimli arazi) Sahiy kâğıt (Yazıya gelir)

Bilhassa yumuşak vasıflı oldukları zaman, bu sıfatlarla anlatı­lırlar.

Yüce Allah için; şu sıfatları vermek de caizdir, Amir, nahiy, (em­reden ve yasak eden), mübih, hazır (mubah eden ve sakıncalı göste­ren), muhallil, muharrim, (helâl eden, haram eden), farz ve mülzim, (farz eden, gerekli kılan) mucip ve nadib, (kabul eden, çağıran) mürşid ve kadı, (yol gösteren, hüküm kesen) hâkim.

Yüce Allah’ı şu sıfatlarla da anlatmak caizdir.

Vaid ve mütevvid (vaad eden, söz veren) muhavvif ve muhzir (korkutan ve çekindiren), zamm ve madih (öven ve kötüleyen), muha­tap ve mütekellim (hitap edilen ve konuşan), kail (söyler).

Üstte anlatılanların tümü, Yüce Allah’ın kelâm sıfatına dönük­tür. Onun, kelâm sıfatına sahip olduğunu anlatır.

Yüce Allah, şu sıfatlarla da anılır ki; caizdir,

  • Mudim, yani; Dilerse icat etmeyebilir, bir şey yapıp yaratmaz.

Bir manaya göre de Mudim şu manayadır;

Yarattığını, yarattıktan sonra yok eder. Bunu ondan, beka sı­fatını çekmek sureti ile yapar. Bu şekilde o şey yok olur.

Yüce Allah’ı fail vasfı ile anlatmak da caizdir. Bunun manası şudur;

Bir kimsenin yaptığını ve kendisini yaratandır. Kudreti ile her şeyi yapandır.

Üstte anlatılan manaya olarak, Yüce Allah Fail vasfını almıştır.

Ancak Fail sıfatı şu manaya değildir;

  • Bir işe mübaşeret eder. Yani; Bir iş yapmaya girişir.

Zira üstte anlatılan mana, cisimlerin birbirine değmesi ve do­kunması ile olmaktadır. Böyle bir şey ise, Yüce Allah için caiz olan bir şey değildir. Allah-û Teâlâ, o gibi manalardan yana yüceliğe sahiptir.

Fail manasına olarak Yüce Allah’ı;

  • (Kılıcı veya eyleyici) Olarak vasıflandırmak da caizdir. Yüce Allah’ın fiili ise, yapılmış olanlardır.

Bu manada gelen şu ayet-i kerime vardır;


“Biz, geceyi ve gündüzü iki ayet eyledik.” (İsrâ Sûresi /12) Burada eylemek (caal) hüküm manasına da alınabilir;

Diğer ayet-i kerimede ise, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“Biz onu Arabi Kur’ân kıldık.” (Zuhruf Sûresi /3)

Yüce Allah;

  • (Yapıcı) Olarak, vasıflandırıldığı gibi; Tarik olaraktan da vasıflandırılır ki caizdir. Yani; Her şeye şamil olan kudreti ile önce yaptığının aksini yapar.
  • (Bırakan, yapmayan) Diye anlattığımız sıfat şu manaya değildir.
  • Yapılması için çağırdığı bir nefsi, o şeyi yapmaktan alıyor.

Yüce Allah’ı;

  • Halk eder, (yaratır) Manasına olarak;
  • İcat eder. Şeklinde vasıflandırmak da caizdir.
  • Manasına olarak, Yüce Allah’ı;
  • Mükevvin. Olarak vasıflandırmak da caizdir. Keza;
  • Müsbit. (Sebat veren) Olarak da vasıflandırmak caizdir. Bu sıfat şu demeye gelir;

Bir şeyde, sebat ve beka yaratır. Şu iki ayet-i kerime, bu ma­nayı ifade ederler;

‘‘Allah iman edenleri, sağlam sözde sabit kılar.” (İbrahim Sûresi /27)

“Allah dilediğini siler; dilediğini sabit kılar. Ana kitap onun katındadır.” (R’ad Sûresi/39)

Yüce Allah’a;

  • (Yaratıcı) Manasına olmak üzere, şu sıfatlar da verile­bilir; Amil ve Sani’.
  • (İsabet ettiren) Vasfını vermek de caizdir. Bunun ma­nası şu demeye gelir;
  • Yüce Hakkın fiiller; kendi zatı neyi kast ediyor ve neyi murad ediyorsa oraya isabet eder. Bunda bir şaşma olmayacağı gibi, bir ek­silme ve artma da olmaz. Zira o fiillerin hakikatlerini ve şekillerini ancak zatı bilir.

Şu demek değildir;

  • Yapılmasını emreden bir âmirin emrine muvafakat eder.

Allah-û Teâlâ, böyle şeylerden tenzih edilir. Böyle bir sıfat Al­lah’ın kullarından bir kula da yakışan bir sıfattır. O kul için;

  • Dendiği zaman, şu mana anlaşılır;
  • Rabbinin emrine itaat eder; yasak ettiği şeylerden çekinir.

Aynı sıfat, kendisinden üst bir kimseye veya başkasına itaat eden kimseye de verilir.

Yüce Allah’a;

  • Vasfını vermek de caizdir. Bunun manası şudur; Ger­çek ve sabit.
  • Müsiyb ve Mün’im. Sıfatlarını vermek de caizdir. Bunun ma­nası da şu demeye gelir;

Cenab-ı Hak kullarına bolca sevap ve nimet verir;

  • Keza Yüce Allah’a şu sıfatları vermek de caizdir; Muakıb ve Mücaz. Caiz olan bu iki sıfatın manalarını şöyle açıklayabiliriz;

Asi kulu, masiyetten ötürü küçük düşürür; masiyeti dolayısı ile ona azap eder.

Yine Yüce Allah’a;

  • Kadim’ül-ihsan. (İhsanı devamlı) Sıfatını vermek de caizdir. Zira Yüce Allah, ezelden beri, kullarının rızkını vermek sıfatını almış­tır. Bu manada, şu ayet-i kerime gelmiştir;

“Onlara, bizden yana lehlerine iyilik geçmiştir.” (Enbiyâ Sûresi /101)

Bu ayet-i kerime, kulların ezelde rızklarının takdir olunduğu manasında bir delildir.

Yüce Allah için; Delil sıfatını vermek de caizdir.

İmam-ı Ahmed tarafından, bu sıfatın Yüce Hakka verilmesi ke­sin olarak anlatılmıştır.

Adamın biri kendisine geldi ve şöyle dedi;

  • Ben Tarsus’a (Tartus’a) gitmek istiyorum. Bana dua ile yar­dımcı ol. O kimseye şöyle dedi;
  • Sen şu duayı oku;
  • Ey şaşıranların delili, bana doğruların yolunu göster. Beni ya­rarlı kullarından eyle.

Yüce Allah’a;

  • Tabib. Sıfatını vermek de caizdir. Bunun caiz olduğu manası, Ebu Remse Temimi tarafından anlatılan bir rivayette gelmiştir. Diyor ki;
  • Resulullah (s.a.v) efendimizin yanında oturuyordum. Omzun­da elma kadar bir şey gördüm. (Yani; Şişlik) Dedim ki;
  • Babam sana feda, Ya Resulullah, ben tabibim o şişliğe ilaç ya­payım mı? Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;
  • “Onun tabibi, onu yaratıp meydana getirendir.” Sefer’in şöyle dediği anlatıldı;
  • Hazret-i Ebu Bekir (r.a) hastalandı. Kendisinin ziyaretine bir cemaat gitti. Şöyle dediler;
  • Sana bir tabip (doktor) çağıralım mı? Şöyle dedi;
  • Beni gördü. Sordular;
  • Sana ne dedi? Şöyle anlattı;
  • Bana şöyle buyurdu;
  • Ben dilediğini yapanım. Aynı mana, Ebu Derda’dan da rivayet edildi. Allah ondan razı olsun.

Şöyle olmuştu;

Hastalandı; kendisinin ziyaretine bir cemaat gitti. Sordular;

  • Ne gibi bir şikâyetin var? Şöyle dedi;
  • Şikâyetim günahlarımdandır. Tekrar sordular;
  • Canın ne istiyor? Şöyle dedi;
  • Cenneti istiyorum. Tekrar sordular;
  • Sana bir tabip (doktor) getirelim mi? Şöyle dedi;
  • Beni hasta eden de odur.

Burada birinci fasılda anlatılacakları bitirmiş bulunuyoruz. Du­rum bu şekilde tespit edildikten sonra; Yüce Allah’a hangi isimlerle dua edileceğini anlatalım.

Yüce Allah’ın hangi sıfatlarla anlatılması caiz ise, zatına o isim­leri vesile bilip dua etmek caizdir.

Daha önce, Yüce Allah’ın doksan dokuz ismini anlattık. En uy­gunu, onlarla dua etmektir.

Sübhan Hakkı övmek veya dua etmek isteyen kimse; Burada caiz olduğunu anlattığımız sıfatlarla dua edip övebilir. Ancak şu isim­lerle Yüce Hakka dua etmekten ve onu övmekten sakınmalıdır Ya Sahir, Ya Müstehzi, Ya Makir, Ya Hadi. (Yanıtılcı manasınadır.)

Keza şu sıfatlan da dua ve övmek işinde kullanılmamalıdır; Mübğiz, Gadban, Müntakim, Maad, Mudim, Mühlik.

Bu isimlerin ve sıfatlardan hiçbirini duaya almamalıdır. Her ne kadar Yüce Hakkı bunlarla vasfetmek caiz ise de bunlar cezayı icap ettiren isimler ve sıfatlar olup günahkârlara ceza karşılığıdır. Onları küçük düşürmek üzerine gelen isimlerdir.

İKİNCİ KISIM; Hidayet yolundan sapan fırkalar hakkında açıklamalar.

Bu kısma esas olan rivayet; Kesir b. Abdullah b. Amr b. Avf yolu ile gelmektedir. O da babasından, babası da dedesinden rivayet etmek­tedir. Bu rivayette, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

  • “Sizden evvelkilerin yoluna gireceğiniz muhakkaktır. Onları adım adım takip edeceksiniz.

Onların tuttuğu (yolu) siz de tutacaksınız. Onlar bir karış ilerlese, siz de bir karış onları takip edeceksiniz. Kol kadar gitseler, siz de onları bir kol boyu takip edip geçeceksiniz. Bir arşın gitseler, siz de onları bir arşın takip edeceksiniz.

Onları o kadar takip edersiniz ki; Canavar deliğine gire­cek olsalar, siz de onları takip edip girersiniz.

Dikkat ediniz. İsrail oğulları Musa’ya karşı yetmiş bir fır­kaya ayrıldı. Bunların hepsi de dalâlette olup bir tanesi kurtulacaktır. Ki o; İslâm cemaatidir.”

Abdurrahman b. Cübeyr b. Nüfeyr babasından, babası da Avf b. Malik Eşçaî’den naklen anlattığına göre; Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

  • “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır.

Bu fırkalar arasında fitnesi en büyük olan odur ki; İşleri kendi görüşlerine göre kıyas ederler. Helâli, haram; haramı da helâl sayma yolunu tutarlar.”

Abdullah b. Zeyd, Abdullah b. Ömer’den naklen Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlatmıştır;

“İsrail oğulları yetmiş bir fırkaya ayrıldı; bunların her biri cehennemliktir. Ancak bir tanesi müstesna. Benim ümme­tim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların her biri cehen­nemliktir. Ancak bir tanesi müstesna.” Sordular;

  • Bu bir tane kimdir? Şöyle buyurdu;
  • “Beni ve ashabımı izleyenlerdir.” Resulullah (s.a.v) efendi­mizin anlattığı bu bölünen fırkalar kendi zamanında yoktu.

Keza bu fırkalar, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali zamanında da olmadı. Allah onlardan razı ol­sun.

Bunlardan sonra gelen senelerde oldu. Sahabe gitti; tabiin gitti. Medine-i Münevvere’nin yedi fakihi gitti. Mısır âlimleri de asır asır göçüp gittiler. Bunların ölümü ile ilimde ölüp gitti. Ancak az bir züm­re kaldı. Bu kalanlar da ehl-i sünnet vel-cemaat olanlardır. Yüce Al­lah îslâm dinini bunlarla korudu.

Yukarıda anlattığımız manada, Abdullah b. Ömer’den naklen;

Urve, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlatmıştır;

  • “Allah-û Teâlâ, ilmi verdikten sonra onu insanların kalplerinden söküp almaz; âlimlerin gitmesi ile ilmi de alır.

Sonunda âlim kalmaz; insanlar cahilleri (bilgisizleri) başkan seçerler. Kendilerine bir şey sorulduğu zaman, fetva verirler; ama bilgisizce. Kendileri nasıl sapıtmış ise, başkala­rını da saptırırlar.”

Kesir b. Abdullah, babası ve dedesi yolu ile gelen rivayette; Re­sulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı;

“Din, Hicaz’a çekilecektir. Tıpkı; Yılan deliğine çekilip gittiği gibi. Geyik cinsi nasıl dağ eteklerine sığınır ise, din de Hicaz’a öyle sığınacaktır. Bu din, garip (görülmemiş bir şekilde) geldi; yine garip olarak gidecektir. Ne mutlu gariplere.” Sordu­lar;

  • Garipler kimlerdir? Şöyle buyurdu;
  • “Benden sonra, insanların bozdukları sünnetimi düzelt­meye çalışanlardır.”
  • İkrime, İbn-i Abbas’ın (r.a) şöyle dediğini an­lattı;
  • İnsanlar üzerine bir zaman gelecek ki o zamanda; Bir sünnet kaldırılacak, onun yerine bir bidat konacak. Haris, Hazret-i Ali’nin (r.a) şöyle dediğini anlattı;
  • Resulullah (s.a.v) fitnelerden anlatınca, kendisine sorduk;
  • Ya Resulullah, bu fitnelerden çıkış yolu nedir? Şöyle buyurdu;
  • “Allah’ın kitabına sarıl. O, zikr-i hâkimdir, sırat-ı müs­takimdir. Diller onunla olduktan sonra, şüpheye düşmez. Cin tayfası ona dokunup bozamaz. Nitekim onlar Kurân’ı dinle­dikten sonra şöyle demişlerdir;
  • Biz, hayrete şayan bir Kur’ân dinledik. Her kim, sözünü Kur’ân’a göre söyler ise, doğru söylemiş olur. Her kim, hükmü­nü Kur’ân’a göre verir ise, adaletli olmuş olur.”

Abdurrahman b. Ömer, İrbad b. Sariye’nin şöyle dediğini anlattı;

  • Resulullah (s.a.v) efendimiz, bize sabah namazını kıldırdı. Sonra çok güzel, açık bir vaaz edip öğütte bulundu.

O vaazın tesiri ile gözlerden yaş aktı. Kalpler titredi, bedenleri ateş bastı. Sanki bir veda vaazı idi. Şöyle buyurdu;

  • “Size Allah’a karşı takva sahibi olmanızı tavsiye ederim. Dinleyiniz ve itaat ediniz; isterse başınıza geçen bir siyah bir köle olsun. Benden sonra yaşayıp kalanlar çokça ihtilâflar gö­receklerdir. O durumlarda size gereken sünnetime ve Hulefa- i Raşidin’in sünnetine tâbi olmaktır. Sünnetime ve Hulefa-i Raşidin’in sünnetine iyi tutununuz, ona azı dişlerinizle yapı­şınız. Bilhassa işlerde yeni icatlar çıkarmaktan sakınınız.

Zira (dinde yeri olmayan) her yeni şey bidattir. “Her bidat ise, sapıklıktır.” Ebu Hureyre (r.a) de Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı;

- “Bir davetçi, iyiye davet eder de kendisine uyulur ise, uyanın ecri kadar kendisine de ecir verilir. Onunla amel eden­lerin ecrinden de bir şey eksilmez.

Her kim sapıklığa çağırır da kendisine uyulur ise, ona uyanların günahı kadar kendisine de günah gelir. Ona uyan­ların günahlarından da bir şey eksilmez.”

 

13. FASIL - YETMİŞ ÜÇ FIRKA

Burada anlatılacak yetmiş üç fırkanın aslı on fırka olup hepsi de bunlardan çıkar.

Şunlardır; Ehl-i sünnet, Hariciler, Şia, Mutezile, Mürcie, Müşebbihe, Cühemiye, Dırariye, Necariye, Kilâbiye.

Ehl-i Sünnet; Bir taifeden ibarettir.

Hariciler; Kendi aralarında on beş firkaya ayrılmıştır.

Mutezile; Altı fırkadan ibarettir.

Mürcie; On iki fırkadan ibarettir.

Şia; Otuz iki fırkadır.

Cühemiye, Neccariye, Dırariye, Kilâbiye; Birer fırkadan ibarettir.

Müşebbihe; Üç fırkadan olmuştur.

Bunların toplamı; Yetmiş üç fırka olur.

Nitekim Resulullah (s.a.v) efendimiz, bunun böyle olduğunu ha­ber vermiştir.

FIRKA-İ NACİYE

Fırka-i Naciye (kurtulan topluluk), Ehl-i Sünnet Vel-Cemaat’tir. Bunların itikadlarını ve mezheplerini daha önce anlatmış bulunuyo­ruz. Bunlar, Resulullah ve onun ashabı yolundan gittikleri için, ken­dilerine;

- Fırka-i Naciye. Adı verilmiştir.

Kaderiyeciler ve Mutezile bu Fırka-i Naciye için;

-  Mücbire. Adını vermiştir. Bu ismi de şu sözleri için vermişler­dir;

Bütün yaratılmışlar, Allah’ın arzusuna, kudretine ve dilemesi­ne kalmıştır. Kulların, hiçbir işte dahli yoktur. Hepsi Allah’ın emrin­dedir.

Mürcei, tayfası ise, şu ismi vermiştir;

-   Şekkâkiye. Zira Fırka-i Naciye imanda istisna kaidesini ko­yarlar. Derler ki;

İnşallah ben müminim. Bunun beyanını daha önce de yaptık.

Rafızîler ise, bu Fırka-i Naciye için şu adı vermişlerdir;
-   Nasıbiye. Kendilerine bu ismi vermelerinin sebebi de şuna kail olmalarıdır; İmam (devlet başkanı) seçimle gelir; kendisine biat edilmek (kabul oyu verilmek) sureti ile meşruiyet kazanır.

Cühemiye ve Necariye ise, Fırka-i Naciye için şu ismi vermiştir.

  • Müşebbihe. Bu ismi vermelerinin sebebi ise, Fırka-i Naciye’­nin Yüce Yaratıcı için şu sıfatlara kail olmalarıdır; Hayat, ilim, kudret. Hatta daha başka sıfatlar.
  • Batıniye. Diye anlatılan taife ise, bu Fırka-i Naciyeye şu ismi verirler;
  • Haşviye. Bu ismi vermelerinin sebebi, Fırka-i Naciye’nin; As­hap tarafından verilen haberlere ve rivayetlere ilgi gösterip bağlan­malarıdır. Hâlbuki bu Fırka-i Naciye’nin ismi ancak şu olabilir; Ashab-ı Hadis ve Ehl-i Sünnet. Bunun beyanını da önce yapmıştık;

HARİCİLER

Hariciler için verilen birtakım isimler ve lâkaplar vardır. Bun­lara;

-   İsminin verilmesinin sebebi, Hazret-i Ali’ye (Allah ondan razı olsun) karşı çıkmalarıdır; ona karşı ayaklanmalarıdır.

Bunlara;

-   Hakemiye. Adı da verilmiştir. Çünkü; İki hakemin kararını kabul etmemişlerdir. Bu iki hakem şunlardır; Ebu Musa Eş’arî ve Amr b. As. Allah onlardan razı olsun. Bir de demişlerdir ki;
-   Hüküm ancak Allah’ındır; iki hakemin değil. Bunlara;
- Haruriye İsmini de vermişlerdir. Zira bunlar, Harura’da konaklamışlardır. Harura, o taraflarda bir yerin adıdır. Bunlar için;
-   Şerat. Adı da verilmiştir. Çünkü bunlar şöyle derler;
-   Nefislerimizi Allah için sattık. Yani; Onun sevabına verdik.
Bunlar için;
-   Marika Adı da verilmiştir. Bunun sebebi de dinden çıkmış ol­malarıdır. Zira Resulullah (s.a.v) efendimiz onları;

-   “Ok yaydan çıkar gibi dinden çıkarlar.” Diye vasfetmiştir. Bir daha da dine giremezler. Bunlar, dinden ve İslâm’dan atılmışlar­dır. Şeriattan ayrılmışlardır. Hem şeriatı terk etmiş hem de cemaat­ten çıkmışlardır. Hidayetten ve esas yoldan sapmışlardır. Sultanın emrinden çıkıp imamlara kılıç çekmiş; onların mallarını, kanlarını helâl saymış; kendilerinden ters düşenleri kâfir bilmişlerdir.

Bunlar, Resulullah (s.a.v) efendimizin ashabına söverler. Hatta yardımcısı ensara da. Bunlardan teberi edip küfür iftirası ve büyük günah isnadı yaparlar.

Ashabın hilâfına görüş ileri sürerler.

Kabir azabına, Havz-u Kevser’e, şefaate de inanmazlar.

Hiçbir günahkârın cehennemden çıkacağı kanaatinde değiller­dir. Derler ki;

-   Bir kimse, bir yalan söyler ise, günahlardan büyük veya küçük birini yapar ise, tövbe etmeden de ölüp giderse, o; Kâfirdir, cehennem­de ebedi kalır.

Kendi imamlarından başka birinin arkasında cemaatle namaz kılmak için izin vermezler.

Namazı, vaktinden başka bir vakitte kılma görüşüne sahiptir­ler. Ayı görmeden de oruç tutulacağına kanidirler. Keza bayram için de aynı görüştedirler. Yani; Ayı görme gereğini inanmazlar.

Sahibi (velisi) olmadan da bir kadınla nikâhlanma görüşüne sahiptirler.

Muvakkat nikâhlanmayı, bir kuruşu iki kuruşa elden ele ver­meyi helâl sayarlar.

Çedikle (mestle) namaz kılma görüşünde değillerdir. Onun üze­rine mesh etme görüşünde de değillerdir.

Sultana (devlet başkanına) itaat etmezler.

Kureyş kavminin hilâfetine de kail değillerdir.

Haricilerden pek çoğu; Cezire, Amman, Musul ve Hadramut tarafındandırlar.

Bir kısmı da Arabistan civarındadır.

Bu Hariciler için kitap yazanlar şunlardır; Abdullah b. Zeyd, Muhammed b. Harb, Yahya b. Kâmil, Said b. Harun.

Hariciler, on beş fırkaya ayrılmışlardır; sırası ile şunlardır,

1)- Necdat. Bunlar Yemame’den Necde b. Amir Hanefi’ye bağlı­dırlar. Ki bunlar, Abdullah b. Nasırın arkadaşlarıdır. Bunların kısa­ca görüşü şudur;

  1. Bir kimse, bir yalan söylerse, küçük bir günah da olsa ısrar­la işler ise, o kimse müşriktir.
  2. Devamlı olmamak şartı ile bir kimse zina eder, hırsızlık eder ve şarap içerse, o Müslüman’dır.
  3. Halkın imama (Devlet başkanına) ihtiyacı yoktur.
  4. Bir kimse, Allah’ın kitabını bilir ise, bu kendisine yeter.

2)- Ezarika. Bunlar Abdullah b. Ezruk’un arkadaşlarıdır.

Bunlar büyük günahların tümünün küfre götüreceğine kanidir­ler. Ülkeyi de harp diyarı bilirler.

Ebu Musa ve Amr b. As’m küfrüne hükmederler. Allah onlardan razı olsun. Çünkü; Hazret-i Ali (r.a) bu ikisini, tebaanın en çok yara­rına ne ise, o yolda hüküm vermeleri için hakem tayin etmişti. Yani; Muaviye ile kendi arasında.

Müşrik çocuklarının öldürüleceği kanaatindedirler.

Recm işini haram sayarlar.

Temiz erkeğe iftira edene şefi ceza (had) verilmesine yer ver­mezler; ama namuslu kadınlara iftira edenlere şefi ceza (had) veril­mesine taraftardırlar.

3)- Fedikiye. Bunlar îbn-i Fedik’e bağılıdırlar.

4)- Ataviye. Bunlar Atiye b. Esved’in bağlılarıdır.

5)- Acaride. Bunlar da Abdurrahman b. Acred’in bağlılarıdır. Bunların bölümü çoktur. Ancak tümüne;

  • Meymuniye. Tabirini kullanırlar. Bunlar; Oğullarının kızları­nı, kızlarının kızlarını, kız kardeşlerinin kızlarını, erkek kardeşleri­nin kızlarını nikâhla almayı yerinde görürler. Sonra derler ki;
  • Yusuf suresi, Kurân’dan değildir.

6)- Cazimiye. (Bunlar, Cazim b. Ganim adlı birinin arkadaşları­dır.) Bunlar, haricilerden ayrılmışlardır. Ayrılmalarının sebebi;

  • Velâyet ve adavet, (dostluk ve düşmanlık) Yüce Allah’ın zatına has iki sıfattır. Demeleridir.

Bunlardan, ayrıca Malumiye kolu da meydana çıkmıştır. Bu malumiye der ki;

- Bir kimse, Yüce Allah’ın isimlerini bilmiyor ise, o kimse cahil­dir. (Yani; Mümin değildir.)

Sonra fiilleri; Allah’ın yarattığına dair manayı da kabul etmez­ler. Keza gücün yapılan işle olduğunu da kabul etmezler.

7)- Meçhuliye. Bunlar derler ki;

  • Bir kimse, Yüce Allah’ın isimlerinden bazısını biliyorsa, o kim­se Yüce Allah’ı bilir; cahil değildir. (Yani; Mümindir.)

8)- Saltiye. Bunlar Osman b. Salt’a bağlıdırlar. Bunlar derler ki;

-   Bir kimse, bizim davetimizi kabul edip de gelir Müslüman olur ise, şayet küçük bir çocuğu da varsa, o çocuk yetişinceye kadar o kim­se Müslüman olmaz. Keza o çocuğu da İslâm’a davet edeceğiz; kabul ettiği takdirde, ikisi de Müslüman olurlar.

 

9)- Ahnesiye. Bunlar;

Ahnes. Adı ile bilinen birine mensupturlar. Bunların kail oldu­ğu esas mesele şudur;

-   Bir köle sahibi, muhtaç olur ise, kölesinin zekâtını alabilir. Kendi zekâtını da kölesine verebilir.

 

10)- Zaferiye. Hafsıye de bunlardan ayrılan bir topluluktu. Bun­lar derler ki;

-   Bir kimse, Allah’ı bildikten sonra; onun zatından başka pey­gamberi, cenneti cehennemi inkâr edip adam öldürmek, zinayı helâl saymak gibi günahları işlese de o kimse şirkten uzaktır.

Zira bunlara göre şirk; Ancak Allah’ı bilmeyip inkâr etmekten ibarettir. Bunlar Kurân-ı Kerim’de anlatılan;

-   “Hayran.” (En’âm Sûresi /71) Tabiri için dediler ki;
-     Hazret-i Ali, onun grubu ve arkadaşları içindir.

“Hidayeti bulmak için bize gel. Diyerek onu çağırırlar.” (En’âm Sûresi /71) Mealine gelen ayet-i kerimeden murad ise;

-   Ehl-i Nehveran’dır. Diye inanırlar.

 

11)- Ibadıye. - Allah, kullarına neyi farz etmiş ise, o imandır. Yi­ne derler ki;

Büyük günahların hemen hepsi, nimete küfürdür. Yoksa şirk kabilinden bir küfür değildir.

12)- Behnesiye. Bunlar Behnes’in bağlılarıdır.

Bunlar kendi başlarına bir yol tutturmuşlardır. Derler ki;

-  Bir kimse Allah’ın haram ettiği şeylerin tümünü ve kendisine haram ettiği şeylerin tümünü aynen bilmedikçe Müslüman olamaz.

Behnesiyesinden şöyle diyenler de vardır;

-  Bir kimse, kendisine haram olan bir işi yaptığı zaman; kâfir ol­maz. Ta Sultan’a (devlet büyüğüne) gidip de kendisine şefi ceza (had) tatbik edilinceye kadar.

Böyle olduktan sonra, ona küfür hükmü verilir.

13)- Şamrahiye. Bunlar Abdullah b. Şemrah’a bağlıdırlar.

Bunlar ana babayı öldürmeyi helâl sayarlar. Bunlar, Darutakiyye’de anlatılan iddiayı yaptıktan sonra, Hariciler bunları kendilerin­den uzak saydılar.

14)- Bidaiye. Bunların kail oldukları mana, Ezarika’ya benzer. (Bak; 2) Ancak bunların ayrıldığı kısım namazdır ki, şöyle derler;

Namaz, iki rekât sabah, iki rekât da akşam kılınır. Kendileri­ne delil olaraktan da şu ayet-i kerimeyi alırlar;

 “Gündüzün iki tarafında, gecenin de yakın saatinde na­maz kıl. İyilikler, kötülükleri götürür.” (Hûd Sûresi /114)

Bunlar şu manada Ezarika ile ittifak halindedirler. Küffar kadınlarını esir etmek, küffar çocuklarını öldürmek.

Bu manadaki delilleri ise, Nuh peygamberin dilinden gelen şu ayet-i kerimedir;

“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan hiç kimseyi bırakma.” (Nuh Sûresi/26)

15)- İttifak. Haricilerin ittifak hâlinde oldukları bir mesele var­dır. O da şudur; Hazret-i Ali’nin küfrü. Allah ondan razı olsun. Sebep; Hakem tayinidir.

Hariciler şu manada da ittifak hâlindedirler; Büyük günah işle­yen kâfir olur.

Ancak Necdat kısmı hariç.

14.FASIL - ŞİA

Şiilerin değişik isimleri olup kısaca şunları saymak mümkün­dür; Şia, Rafıza, Galiye, Tayyare.

Bunlara;

- Şia. Adının verilmesinin sebebi şudur; Hazret-i Ali’ye taraftar olup sevmeleri ve onu sair sahabeden daha faziletli saymalarıdır.

Bunlar için;

-  Rafıza. Adı da verilmiştir ki, sebebi şudur; Sahabenin pek ço­ğunu kabul etmezler, Hazret-i Ebu Bekirin ve Hazret-i Ömer’in (r.a) imametini de doğru saymazlar. Allah onlardan razı olsun.

Denilmiştir ki; Bunlara,

-  Rafıza. Denmesinin sebebi, Zeyd b. Ali’yi reddetmeleridir. Ki onu; Hazret-i Ebu Bekir (r.a) vali tayin etmişti.

Bir de Zeyd b. Ali’yi terk etmesinin bir sebebi de her ikisinin de imametine kail olması idi. Onları kast ederek;

-  Beni Rafd (Yani; Kabul etmediler.) Deyince, onların adı; Rafıda olarak kaldı. Denilmiştir ki;
-  Şii, Hazret-i Osman’ı Hazret-i Ali’den daha faziletli saymayan­dır. Rafızîler ise, Hazret-i Ali’yi Hazret-i Osman’dan daha faziletli ka­bul edenlerdir. Bunlardan bir kısmına da;
-  Kat’iye. İsmi verilmiştir. Sebebi de şudur; Musa b. Cafer’in ölümüne hüküm kesmişlerdir. Bunların;
-  Adı ile anılan takımlarına gelince, Hazret-i Ali (r.a) le­hine aşırı derecede galeyana gelmeleridir. Hatta onun için rübubiyet ve nübüvvet iddiasında da bulunurlar.

Şia taifesi için kitap yazanlar şunlardır; Hişam b. Hakem, Ali b. Mansur, Ebul-Ahvas, Hüseyin b. Said, Fazl b. Şazan, Ebu İsa Verrak, îbn-i Ravendi, Münbicî.

Şiiler en çok Kum kentinde bulunurlar.

Kâşan’da, Bilâd-i İdris ve Kûfe’de de bulunurlar.

15.FASIL; RAFIZA TAYFASI

Bunlar şu üç sınıftan ibarettir;

a) Galiye b) Zeydiye c) Rafiza (veya Rafızıye).

Önce - Galiye’den anlatalım ki, bunlar on fırkaya ayrılmış olup sırası ile şunlardır; Benaniye, Tayyariye, Mansuriye, Mugayriye, Hattabiye, Muaammeriye, Beziiye, Mufaddaliye, Mütenasiha, Şeriiye, Sebiiye, Mufavvida.

- Zeydiye’yi de anlatalım. Bunlar altı bölüme ayrılmışlardır; Carudiye, Süleymaniye, Beteriye, Naimiye, Yakubiye.

Bunların altıncı tayfası, ric’atı inkâr etmezler, ama Hazret-i Ebu Bekir’i de Hazret-i Ömer’i Allah onlardan razı olsun kabul etmez­ler. Onlardan teberi ederler.

  • Rafıda (veya Rafız iye)

Adı ile bilinen sınıf ise, kendi aralarında on dörde bölünmüşler­dir. Sırası ile şunlardır; Kat’iye, Kisaniye, Keribiye, Umeyriye, Muhammediye, Hüseyniye, Navisiye, Karamitiye, Mübareki- ye, Şumaytıye, Ammariye, Matmuriye, Musviye ve Imamiye.

Bu fırkanın, tek ittifakları ve diğerlerinden ayrılmaları imâmet meselesidir. Ama akıl yolu ile hâlbuki imamet bazı esaslara dayanır; sadece akla değil.

Bunlara göre; İmamlar, günahlardan yana temiz olmalı; hata­dan, yanılmadan, yanlış iş yapmadan arınmış bulunmalıdır.

Üstte anlatılan mana icabı olarak daha faziletlinin imamete (devlet başkanlığına) geçmesini ve seçimle gelmesini kabul etmezler.

Nitekim imamet bahsinde, bunları daha önce de anlattık.

Üstte anlatılan mana icabı olarak bu taife Hazret-i Ali’yi bütün sahabeden daha faziletli görmektedirler.

Resulullah (s.a.v) efendimizden sonra da, Hazret-i Ali’nin ima­metine kanidirler.

Hazret-i Ebu Bekir ve Ömer’i Allah onlardan razı olsun hatta bunlardan başka sahabeye de buğz ederler.

Ancak bunlardan bir grup müstesna. Bu da Zeydiye’den anlatıl­mıştır.

Bunlar üstte anlatılan ittifaktan ayrılıp şu hükme varmışlardır;

  • Altı kimse hariç olmak üzere, Hazret-i Ali’nin imametini bırak­tıkları için, o zamandaki tüm ümmet mürted oldu.

O altı kişi de şunlardır; Ali, Ammar, Mikdad b. Esved, Selman- ı Farisi bunlardan başka iki kişi daha var.

Bunlar aşağıda anlatılan hususlara da kaildirler. İmam, içinden bir şüpheye kapıldığı zaman;

  • Ben imam olamam. Demelidir. Derler ki;
  • Bir şey, meydana gelip de olmadan evvel, Allah o şeyin ne ol­duğunu bilmez. Derler ki;
  • Ölüler, hesap verme günü gelip çatmadan evvel, dünyaya dö­nerler. Ancak, Galiye sınıfı hariç. Zira bunların kanaatine göre Ne haşr vardır ne de hesap vermek. Yine bunlar derler ki;
  • İmam olan her şeyi bilir; ister din işi olsun, isterse dünya işi. Hatta yağmur damlalarını, ağaç yapraklarının sayısını bile bilir.

Yine derler ki;

- Peygamberlerden nasıl mucize meydana geldiyse; imamların elinden de öyle mucize meydana gelir. Yine bunlardan pek çoğu der ki;

- Hazret-i Ali (r.a) ile savaşa giren, Aziz Celil Allah’a karşı küfür işlemiş olur. Bunlardan daha başka şeyler de söylemişlerdir.

Kendi aralarında, ayrılan bir taife vardır ki, bu; Galiye’dir.

Bunların iddiasına göre, Hazret-i Ali (r.a) peygamberlerin en fa­ziletlisidir. Şunu da iddia etmişlerdir;

  • Hazret-i Ali (r.a) diğer sahabe gibi toprağa gömülü değildir. O, bulutların arasında Yüce Allah’ın düşmanları ile savaş etmektedir. Son zamanda da Hazret-i Ali (r.a) yere inecek; kendisine buğz edip düşman olanları öldürecek. Yine derler ki;
  • Hazret-i Ali ve diğer imamlar, ölmemişlerdir. Kıyamete kadar baki kalacaklardır. Kendilerine ölüm gelmez. Şunu da iddiaları ara­sına katmışlardır;
  • Hazret-i Ali (r.a) peygamberdir. Ancak Cebrail vahyi getirirken yanılmıştır. Yine iddia etmişlerdir ki;
  • Hazret-i Ali ilâhtır.

Allah’ın meleklerin, sair halkın lâneti kıyamet gününe kadar bunların üzerine olsun. Allah onların izlerini kazısın; dallarını devir­sin, yeryüzünde yerleşemez olsunlar.

Çünkü bunlar, galeyanlarında ifrata varmışlardır; imandan ay­rılıp İslâm’ı terk ederek küfre gitmişlerdir. Allah’a, Resulüne, inan Kur’ân’a küfür etmişlerdir.

O gibi sözleri edenlerden Allah’a sığınırız.

  • Benaniye zümresi de, Galiye’den ayrılmıştır. Bunlar, Benan b. Sem’an’a bağlıdırlar. Şu cümle bunların, boş sözleri ve yersiz lâfları arasında sayılır;
-   Allah-û Teâlâ insan suretindedir.

Bu sözleri ile Allah’a yalan atmış olurlar. Allah-û Teâlâ bu gibi manalardan yana yüceliğin sahibidir. Hâlbuki Allah-û Teâlâ, şöyle buyurdu;

“Onun benzeri bir şey yoktur; hakkıyla gören, tam mana­sı ile işiten O’dur.” (Şûrâ Sûresi /11)

Tayyariye’de Galiye zümresinden ayrılan bir fırkadır.

Bu fırka; Abdullah b. Muaviye b. Abdullah b. Cafer Tayyar’a bağlıdır. Bunlar tenasuha kaildirler. Yani; Bir insan ruhunun öldük­ten sonra diğer bir insana geçmesine. Yine derler ki;

  • Âdem Allah’ın ruhudur. Allah’tan kendisine geçti. Bunların te­nasüh hakkında derin düşüncelileri derler ki;
  • Bu dünyaya gelen ruh, dünyadan ölümle çıktıktan sonra önce bir deveye gelir. Bundan sonra, vücudu daha küçük olana geçer.

Küçüle küçüle, insan pisliğinin kurduna kadar iner. Ve bu; Te­nasüh şeklini almasının sonuncusudur. Bunlardan bazıları da şöyle demişlerdir;

  • Asilerin ruhları, demir çamur, çanak çömlek suretinde gelir.

Böylece onlar, azap görürler. Yani; Ateşte pişirilirler. Kimi dövü­lür, kimi eritilir, kimi de haddeden çekilir. Hâsılı; Herkes kendi cürmüne göre azap çeker.

- Mugayriye ise; Mugayre b. Saad’a bağlıdır. Kendisi, peygam­berlik iddia etmiştir. Sanmıştır ki; Allah bir insan suretinde nurdur. Ölülerin dirildiğini ve daha başka şeyler de iddia etmiştir.

- Mansuriye. Bunlar Ebu Mansur’a mensup olan kimselerdir.

Bu sanmıştır ki; Kendisi semaya çıkmış ve Rabbi de onun başı­nı okşamıştır. Yine iddia etmiştir ki; İsa, Allah’ın ilk yarattığıdır. Son­ra, Hazret-i Ali’yi yaratmıştır.

Allah’ın peygamberlerinin de ardı kesilmeden gelirler.

Cennet ve cehennem de yoktur. Yine bunlar, şu kanaattedirler ki; Kendilerine ters düşen zümreden kırk kişi öldürecek bir kimse cennete gider. Yine derler ki;

  • İnsanların mallarını alıp yemek helâldir. Yine demişlerdir ki;
  • Cebrail peygamberliği verirken, yanıldı. Hele bu son sözleri öy­le bir küfürdür ki; Hiçbir şüphe şaibesi yoktur.
  • Hattabiye ise, Ebu Hattab’a bağlanmıştır. Bunlar şu kanatta­dırlar; İmamlar, emin peygamberlerdir.

Her vaktin de kendine göre susan ve konuşan peygamberi var­dır. Muhammed konuşan peygamber olup Ali de susan peygamberdir.

- Muammeriye de üsttekiler gibi söyler. Yalnız Hattabiye’den ziyade tarafları namazı terk etmeleridir.

- Beziiye ise, Bezin mensuplarıdır. Kanaatleri odur ki; Cafer Al­lah’tır. Allah görülmez; ama o surette gelmiştir. Yani; Cafer'in suretin­de gelmiştir.

Bunlara yazıklar olsun. Yine bunlar sanmışlardır ki; Kendileri­ne vahiy gelir, kendileri göklere kadar yükselirler.

Yazıklar olsun bunlara. Bu ne azgınlık, bu ne yalan, bu ne boş boğazlık!

Bunlar göklere değil, esfel-i safiline gideceklerdir. Hatta cehen­nemin daha da derinine. Sebebi de bu kötü sözleridir; yalan iddiala­rıdır.

Gelelim Mufaddaliye’ye. Bunlar Mufaddal Sayrafı’nin bağlıla­rıdır. Bunlar risalet ve nübüvvet iddiasında bulunurlar.

Nasranîler, Isa peygamber için ne demişse, bunlar da imamlar için öyle derler.

Şeriîler ise, Şeri’ adında birine bağlıdırlar.

Bunların kanaatine göre; Allah beş kimsededir. Yani; Resulul­lah (s.a.v) efendimizde ve onun âlinde. Resulullah (s.a.v) efendimizin âli ise şunlardır; Abbas, Ali, Cafer ve Ukayl.

Sebiiye tayfası da Abdullah b. Sebein mensuplarıdır. Bunların iddiaları arasında şunlar vardır;

Ali ölmedi; kıyamet kopmadan evvel dünyaya gelecektir. Seyyid Humeyri de bu tayfaya mensuptur.

Gelelim Mufavvadıye zümresine. Bunlar derler ki;

  • Yüce Allah halkın idaresini imamlara bırakmıştır. Yine derler ki;
  • Allah-û Teâlâ Resulullah (s.a.v) efendimize âlemi yaratmaya ve idare etmeye güçlü kılmıştır.

İsterse, Allah-û Teâlâ onları bizzat kendisi yaratmış olsun. Ya­ni; Aynı güç peygambere de verilmiştir. Aynı sözü, Hazret-i Ali hak­kında da söylemişlerdir.

Bunlardan bazıları sanmışlardır ki; Bulutlar, Ali’nin emrinde­dir. Ali’nin de orada yani; Bulutlar arasında olduğu kanaatindedirler.

Gelelim Zeydiye’ye. Bunlar, Zeyd b. Ali’nin görüşüne meyilli­dirler. Ki o; Hazret-i Ebu Bekir’in ve Hazret-i Ömer'in hilâfetlerine kail idi.

Carudiye’ye gelince, bunlar da Ebu Carud’a bağlıdırlar.

Bunlar sanmışlardır ki; Resulullah (s.a.v) efendimiz, Hazret-i Ali’nin (r.a) imam olması için vasiyet etmiştir. Bunun için şöyle de­mişlerdir;

Resulullah (s.a.v) efendimiz bunu sıfat olarak anlattı; isim ola­rak söylemedi.

Daha sonra, imameti Hazret-i Hüseyin’e vermişlerdir. Bundan sonrasını da aralarında danışmaya bırakmışlardır. Artık kim çıkarsa.

Süleymaniye ise, Süleyman b. Kesir’e bağlıdırlar. Zerkan bun­ları anlatırken şöyle demiştir;

Bunların kanaatine göre, imam olan Hazret-i Ali’dir. Hazret-i Ebu Bekir’e ve Hazret-i Ömer’e biat hatadır. Onlar öncelik ismine hak kazanmamışlardır. Hâlbuki o zaman cemaat, bu en yararlı işi bırak­mışlardır.

Gelelim Beteriye’ye. Bunlar Neva’ya bağlıdırlar ki;

  • Olarak bilinir. Bunların kanaatine göre; Hazret-i Ebu Bekire ve Hazret-i Ömere biat hata değildir. Zira Hazret-i Ali kendi­liğinden emir olmayı bırakmıştır.

Bunlar Hazret-i Osman hakkında çekimserdirler. Bunun için derler ki;

  • Osman’a biat edildiği zaman İmam Ali idi.

Nuaymiye ise, Nuaym b. Yeman’a bağlıdırlar.

Ebteriye zümresinin kail olduğu manaya bunlar da kail olurlar. Ancak bunlar, Hazret-i Osman’a buğz edip küfür ederler.

Yakubiye, Hazret-i Ebu Bekir’in ve Hazret-i Ömer’in imameti­ne kaildir. Ancak bunlar; Hazret-i Ali’yi her ikisinden de faziletli gö­rürler.

Ric’atı da kabul etmezler. Bunlar, Yakup adında birine bağlıdır­lar. Bunlar arasında ric’ata kail olan ve Hazret-i Ebu Bekire ve Haz­ret-i Ömer’e buğz edenler vardır.

16.FASIL - RAFIZÎLERDEN BİR BAŞKA ZÜMRE

Burada anlatılacak Rafıda tayfası, kendinden ayrılan kollarla on dört fırkadır.

1- Kat’iye. Kendilerine bu ismin verilmesinin sebebi; Musa b. Cafer’in ölümü için kesin karara varmalarıdır.

Bunlar, imameti Muhammed b. Hanefiye’ye verirler. Derler ki;

-   Kendisi kaim ve muntazırdır.

 

2- Kisaniye. Bunlar Kisan adlı şahsa bağlıdırlar. Bunlar da Muhammed b. Hanefiye’nin imametine kaildirler.

Zira Basra’da sancak ona verilmiştir.

3- Keribiye. Bunlar İbn-i Kerib Darir’in arkadaşlarıdır.

4- Umeyriye. Bunlar Umeyrün arkadaşlarıdır. Mehdi gelinceye kadar, bunların imamları odur.

5- Muhammediye. Bunlar imamet makamında kaim olarak; Muhammed b. Abdullah b. Hasan b. Hüseyin’i gördüler. Ve derler ki;

O, imameti Ebu Mansur’a bırakmıştır. Haşim oğullarına değil. Nitekim Musa peygamber de yerine geçmesi için Yuşa b. Nun’u tavsi­ye etmiştir. Kendi çocuğunu, Harun’un çocuğunu tavsiye etmemiştir.

6- Hüseyniye. Bunların kanaati şudur; Ebu Mansur oğlu Hüse­yin b. Mansur’u tavsiye etmiştir ki; kendisinden sonra imam o olsun.

7-Navisiye. Bu onların lâkabıdır. Zira onlar Navis Basri’ye bağlıdırlar; başkanları odur. Bunlar Cafer’in imametine kail olurlar. Derler ki;

O diridir; hiç ölmez. Hem kaimdir hem de Mehdi odur.

8- İsmailiye. Bunlar derler ki;

Cafer ölmüştür. Kendisinden sonra imam da İsmail’dir. Yine derler ki; Sahip olan ve gözeten odur.

9- Karamıdiye. Bunlar imameti Cafer’e verirler. Cafer de kesin olarak imameti Muhammed b. İsmail’e bırakmıştır. Muhammed ise ölmez, diridir. Mehdi de kendisi olacaktır.

10- Mübarekiye. Bunlar Reis Mübarek’e bağlıdırlar. Muham­med b. İsmail’in de öldüğü kanatındadırlar. İmametin de onun oğlu­na geçtiğini söylerler.

11- Şumaytıye. Bunlar Şumayt adında birine reis olarak bağ­lıdırlar. Bunlar derler ki;

-   İmamet Cafer’indir. Sonra Muhammed b. Cafer’e geçmiştir. Daha sonra da bunun oğluna geçmiştir.

12- Muammeriye. Bunlar için;

-   (Enliler manasına) Lâkabı da verilir. Zira Abdullah b. Cafer iki ayağı da pek enli olan biri idi. Derler ki;
-   İmam, Cafer’den sonra oğlu Abdullah’tır. Bunların sayısı çoktur.

13-Matmuriye. Bunlara bu isim verilmiştir. Zira bunlar Yunus b. Abdurrahman ile kendi iddialarının ispatında münazara etmişler­dir. Yunus b. Abdurrahman ise, Musa b. Cafer’in ölümüne kat’î gözle bakan Kat’ıye grubundandı. Yunus onlara şöyle hitap etti;

-   Siz, Matmure köpeklerinden daha düşüksünüz. Bu lâkabı on­lara yakıştırdı. Ayrıca bunlar için;
-   Vakıfa. Adı da verilmiştir. Sebebi de Musa b. Cafer üzerinde durmalarıdır. Bu yolda dedikleri de şudur;
-   O diridir, ölmemiştir. Ölemez de. Kendilerine göre o; Mehdi’dir.

 

14-Museviye. Bunların bu ismi almalarının sebebi; Musa üze­rinde durmalarıdır. Bu manada sözleri de şudur;

-   Bilemiyoruz, o ölü müdür, yoksa diri mi? Yine derler ki;
-   Bundan başkasının imamlığı doğru ise, onu yerine getirir.

Bu zümreden değişik fırkalar da vardır. Bunların da birkaç ta­nesini buraya alalım.

İmamiye. Bunlar, imameti Muhammed b. Hüseyn’e vermekte­dirler. Derler ki;

-  O durup beklemektedir. Gelecek yeri, adaletle dolduracak. Tıp­kı; Daha önce zulümle dolduğu gibi.

Zerariye. Bunlar Zerare’nin arkadaşlarıdır. Bunların iddiası Muammeriye’nin iddiasına benzer. Denilmiştir ki;

-   Zerare, kail oldukları meseleden vazgeçmiştir. Şöyle olmuştu;

Zerare, Abdullah b. Cafer’e bazı meselelerden sordu; o da bu so­rulanları bilmedi. Bunun üzerine Musa b. Cafer’e gittiler.

Bu Rafızîler tayfasının gittiği yol bir manada, Yahudilerin git­tikleri yollara benzetildi. Şaabî demiştir ki;

-   Rafizîlerin sevgisi, Yahudilerin sevgisine benzer. Şöyle ki; Yahudiler şöyle derler,
-    İmamet, Davut oğullarından ancak bir kimseye düşer. Rafızî­ler de şöyle derler;

İmamet, ancak Ali b. Ebu Talib soyunda birine lâyıktır. Yahudiler derler ki;

-   Bir sebebe bağlı olarak, İsa Mesih gökten inip gelmedikçe; Al­lah yolunda cihat etmek yoktur.

Yahudiler, akşam namazını gün kararıp da yıldızlar görününceye kadar ertelerler.

Rafızîler de akşam namazını aynı şekilde ertelerler.

Yahudiler namaz kılarken, kıbleden biraz kayarlar.

Rafızîler de kıbleden biraz kayarlar.

Yahudiler namazda tenevvür ederler; aynı şekilde Rafizîler de yaparlar.

Yahudiler, namazda elbiselerini salarlar; Rafızîler de öyle ya­parlar.

Yahudiler, Müslüman kanını akıtmayı helâl sayarlar. Keza Ra­fızîler de Müslüman kanını akıtmayı helâl sayarlar.

Yahudiler kadınların iddet işini bir şey olarak görmezler. (Yani; Kocasından boşandıktan sonra, tekrar evlenmesi için belli gün bekle­mek bilmezler) Rafızîler de böyledir.

Yahudilere göre; Talâk-ı selase bir şey değildir. Bu durum Rafi­zîler için de böyledir.

Yahudiler, Tevrat’ı tahrif edip değiştirmişlerdir. Keza Rafızîler de Kur’ân için aynı görüşü taşırlar. Bunun için demişlerdir ki;

  • Kur’ân değiştirildi. Nazmı tertibi bozuldu. Geldiği gibi kalma­dı. Resulullah’tan geldiği gibi okunmuyor. Onda artırma ve eksiltme yapıldı.

Yahudiler, Cebrail aleyhisselâma kızarlar. Derler ki;

  • Melekler arasında o bize düşmandır.

Rafızî tayfasından bir zümre de aynı görüştedir. Derler ki;

Cebrail vahyi getirirken yanıldı; Muhammed’e yanlışlıkla gö­türdü. Hâlbuki onu Ali’ye götürecekti.

Hele yalanlarına bir bak! Onlara yazıklar olsun. Ta kıyamete kadar.

17.FASIL - MÜRCEİ FIRKASI

Mürcei fırkası kendi aralarında on ikiye ayrılmıştır. Şunlardır; Cühemiye, Salihiye, Şemriye, Yunusiye, Yunaniye, Necariye, Gıylaniye, Şebibiye, Haneliye, Maaziye, Merisiye, Kiramiye.

Bunların ayrı ayrı açıklaması yapılacaktır. Bunlara;

Mürcie. Adının verilmesinin sebebi şu sözleridir; Bir kimse,

Lâ ilâhe illallah Muhammed’ün Resulullah (Allah’tan baş­ka ilâh yoktur. Muhammed Allah’ın Resulüdür.) Diye şahadet getirdik­ten sonra ne kadar günah işlerse işlesin; cehenneme girmeyecektir.

Bunlara göre iman; Amelsiz sözdür, ameller ise şeriatlerdir.

Yine onlara göre iman; Mücerred sözden ibarettir. İnsanlar, imanda fuzuli eklemeler yapmışlardır.

Bunlara göre; Kendi imanları, meleklerin imanları, peygamber­lerin imanları birdir. Ne artar ne de eksilir. Bir ayrıcalık da yoktur.

Bir kimse, dilden tevhidi söyler ise, amel etmese de o kimse mü­mindir.

Cühemiye tayfası. Bunlar Cühem b. Safvan’a bağlıdırlar. Cühem b. Safvan demiştir ki;

  • İman; Allah’ı, Resulünü ve Allah katından gelen her şeyi tanı­maktır. Başka değil. Bu zümre, Kur’ân mahlûk (yaratılmış) olduğu kanaatindedirler. Derler ki;
  • Allah-û Teâlâ Musa ile konuşmamıştır. Çünkü; Allah-û Teâlâ konuşmaz, görülmez. Onun için, belli bir mekân bilinmez. Onun ne arşı vardır; ne de kürsüsü. Hatta arşın üzerinde de değildir.

Bunlar, kıyamet günü amellerin tartılmasını kabul etmezler. Kabir azabına da inanmazlar. Cennet ve cehennem de mahlûktur. (Yani; İki yaratılmış şeydir.) Onlar yaratılmış olduklarına göre; yok da olacaklardır.

Aziz Celil Allah yarattıkları ile konuşmayacak, onlara bakma­yacak. Yani; Kıyamet günü. Allah-û Teâlâ, cennet ehline bakmayacak. Oradakiler, Allah’ı göremeyecekler. İman kalp marifetidir; dille ikrar değil.

Sonra bunlar; Yüce Hakkın tümden sıfatlarını inkâr etmişler­dir. Allah-û Teâlâ, onların tüm uydurmalarından yana münezzehtir; yüceliğe sahiptir.

Salihiye tayfası. Bunlar Ebu Hüseyin Salihî’nin yolunu tut­tukları için kendilerine bu isim verilmiştir. Onun görüşüne de uyar­lar. O şöyle demiştir;

  • İman marifettir; küfür ise cehalet. Yahudiler gibi;
  • Allah üçün üçüncüsüdür. Demek küfür değildir. İsterse bu söz ancak kâfir olan bir kimseden çıkma olsun. Çünkü ibadet imandan ibarettir.

Şemriye tayfası. Bunlar Ebu Şemr’e bağlıdırlar. Bunların ka­naatine göre iman; Yüce Allah’ın birliğine, benzeri bir şey bulunma­dığına inanmak, onu bilmek, onun önünde boyun eğmek, sevmek ve varlığını ikrardır. Bütün bunların toplamı imandır. Ebu Şemr şöyle demiştir;

  • Ben, büyük günah işleyene umumî manada fasık ismini vere­mem. Ancak onun için;
  • Şu şu işte fasıktır. Derim.

Yunusiye tayfası. Bunlar Yunus Beri’nin bağlılarıdır.

Bunların kanaatine göre iman; Marifettir, boyun eğmektir, Aziz Celil Allah’a muhabbettir. Ancak bunlardan birini bırakan kâfir olur.

Yunaniye tayfası. Bunlar Yunan’a bağlıdırlar.

Bunlara göre iman; Allah’ı ve Resulünü tanıyıp ikrar etmektir.

Yine bunların görüşüne göre; Bir şey akılla caiz değil ise, o şey yapılmaz.

Neccariye tayfası. Bunlar şu isimdeki şahsa mensupturlar; Hasan b. Muhammed b. Abdullah Neccar. Bunlar derler ki;

İman; Allah ve Resulünü bilmekten ibarettir.

Farzlar ise, icma kararı ile olan farzlardır.

Ayrıca Yüce Allah’a karşı eğik başlı olmalı; onun zatının varlığı­nı ikrar etmelidir.

Anlatılardan herhangi bir şeye karşı cahil bulunan kimse, bu manada getirilen delilleri de kabul etmez ise, o kimse kâfirdir.

Gıylâniye tayfası. Bunlar Gıylân’a bağlıdır. Şemriye tayfasına da hâlleri uyar.

Ama onun için; Eşyanın yoktan yaratıldığını ve ilim bilmek za­ruridir.

Tevhid bilgisi ise, dille bilmektir.

Zerkan’ın hikâyesinde geçtiğine göre; Gıylân şöyle demiştir,

İman, dille ikrar olup tasdik de budur.

Şebibiye tayfası. Bunlar Muhammed b. Şebib’in arkadaşları­dır. Bunlar imanı şu hususlardan ibaret saymışlardır; Allah’ın varlı­ğını ikrar, birliğini tanımak, onun benzeri yok demektir. Muhammed b. Şebib demiştir ki;

  • İblis’te iman vardır. Onun küfre gitmesi kibrinden ötürüdür.

Maaziye tayfası. Bunlar Maaz Musî’ye tâbidirler. Maaz Musî der ki;

  • Bir kimse Allah’a taatı terk ettiği zaman onun için şöyle denir;
  • Fısk işledi. Fasık. İsmi verilmez. Zira fasık sayılan bir kimse ne Allah’ın dostudur ne de Allah’ın düşmanıdır.

Merisiye tayfası. Bu tayfa Bişr’ül Merisi’ye tâbidirler.

Bunların kanaatine göre; İman tasdiktir. Tasdik ise, kalp ve dil­le olur. Îbn-i Ravendi de üstte anlatılan manaya kaildir.

Yine sanmıştır ki; Güneşe yapılan secdeler küfür değildir, ama küfrün alâmetidir.

Kiramiye tayfası. Bunlar Ebu Abdullah b. Kiram’a tâbidirler. Kanaatlerine göre; İman, dille ikrar olup kalple değildir. Hakikatte, münafıklar da mümindirler.

Yine bu zümrenin değişik görüşleri arasında; Her ne kadar iki­si bir arada vücud bulsa da kuvvet işten öndedir.

Onların üstteki görüşleri Ehl-i Sünnetin görüşüne uymaz. Ehl- i Sünnete göre ikisi bir aradadır. Bir şarta bağlanmadan, fiilden ev­vel olmasına yol yoktur.

Bunların kitap yazanları şunlardır; Ebu Hüseyin Salihi, İbn-i Ravendi, Muhammed b. Şebib, Hüseyin b. Neccar.

Bunların pek çoğu doğu taraflarında ve Horasan civarındadır.

18.FASIL - MUTEZİLE VE KADERİYE MENSUPLARI

Mutezile tayfasına;

  • İsminin verilmesinin sebebi; Onların hak olan yol­dan çekilmeleridir. Denilmiştir ki;
  • İsmini almalarının sebebi, İslâm cemaatinin kail oldukları manalardan yana ayrı vaziyet almalarıdır.

      Ulema büyük günah (kebire) işleyenler hakkında değişik görüş ileri sürmüşlerdir. Bazıları demiştir ki;

  • Kendilerinde kalan iman bakiyesi dolayısı ile mümin sayılır­lar. Bazısı da şöyle demiştir;
  • Bunlar kâfirdir. Ancak Vasıl b. Ata ortaya üçüncü bir görüş at­mıştır. Bu görüşü dolayısı ile de Müslümanlardan ayrılmış müminler arasından çekilmiştir. Bu görüşünde şöyle demiştir;
  • Onlar ne mümindir ne de kâfir. İşte onlara;
  • Denmesinin sebebi de budur. Denilmiştir ki;
  • Adını almalarının sebebi, Hasan-ı Basrî’nin (r.a) meclisinden ayrılmalarıdır. Bunun üzerine Hasan-ı Basrî (r.a) onların yanına gitmiş ve şöyle demiş;
  • Bunlar Mutezile’dir. Bundan sonra aynı lâkapla anılmaya baş­lamışlardır. Bunlar Amr b. Ubeyd’e uyarlar.

Üstte anlatılan manadan ötürü, Hasan-ı Basrî (r.a) Amr b. Ubeyd’e kızmıştı. Bu yüzden de kendisine bazı sataşmalar oldu. Bu­nun üzerine şöyle dedi;

  • Rüyada, Allah’ı bırakıp da güneşe secde ettiğini gördüğüm bi­ri için bana azar mı ediyorsunuz?

Kaderiye. Kaderiye mensuplarına gelince, bunlar kulların masiyetlerinde Allah’ın kaza ve kaderine kabul etmezler. Bunlar masiyetleri bizzat kullara bağlarlar.

Yüce Allah’ın sıfatlarını kabul etmemekte; Mutezile, Cühemiye, Kaderiye aynı çizgidedir.

İtikad bahsinde, bunların yollarını kısmen anlatmış bulunuyo­ruz.

Bunların kitaplarını yazanlar şunlardır; Ebu’l-Huzeyl, Cafer b. Harb Hayyat, Kaabî, Ebu Abdullah Basri, Abdulcabbar Ahmed b. Hemedanî.

Çoğunlukla bunların mezhebi şuralarda geçer; Asker, Ehvaz, Cühzüm.

Bunlar altı fırkaya ayrılırlar; Hezeliye, Nizamiye, Muammeriye, Cibaiye, Kâbiye, Behşemiye.

Bu Mutezile fırkalarının toptan fikir birliği ettikleri mesele; Tümden Yüce Hakkın sıfatlarını atmaktır.

Yüce Allah’ın; İlim, Kudret, Hayat, Sem’, Basar sıfatlarının ol­masını kabul etmemişlerdir.

Duyum yolu ile gelen müspet sıfatları da kabul etmezler. Mesela; İstiva ve nüzul gibi...

Onlar şu mesele üzerinde birliktirler; Allah’ın kelâmı sonradan olmalıdır, onun iradesi sonradan olmalıdır. Demek isterler ki;

  • Yüce Allah, başkasında yarattığı kelâmla konuşur. Yeni yara­tılan irade ile diler; bir mahalde değil.

Şu kanaate de sahiplerdir; Bilgisinin dışındaki şeyi murad eder, olmayacak şeyi, kullarından murad eder, hiç olmayacak bir şeyi de murad eder. Şöyle de derler;

Allah-û Teâlâ, başkalarının gücü dâhilinde olan şeylere güç yettiremez. Hatta böyle bir şey onun için bir muhaldir; çünkü kullarının işini yaratan kendisi değildir. Kullar kendi fiillerini yaratırlar; Rableri değil.

Şu hususlar da onların Ehl-i Sünnete aykırı olan görüşleridir;

İnsanın gıdalandığı rızıklar ne kadar çok olursa olsun; eğer on­lar haram ise, Allah-û Teâlâ onlara rızık vermiş değildir. Çünkü Allah-û Teâlâ ancak helâl rızık verir; haram değil.

Öldürülen kimse eceli ile ölmez; onu öldüren eceli gelmeden öl­dürmüş olur.

Muvahhid müminlerden bir kimse, büyük bir günah işler ise, o günah küfür olmasa da işlediği o büyük günah sebebi ile imandan çı­kar. Sonsuzluklara kadar o günah sebebi ile cehennemde kalır. Onun işlemiş olduğu bütün iyilikleri de boşa gider.

Sonra bunlar; Büyük günah işleyenler için Resulullah (s.a.v) efendimizin şefaatini de batıl bilirler.

Bunların pek çoğu kabir azabını ve tartı için öbür âlemde kuru­lacak mizanı kabul etmezler.

Sultana karşı çıkmak, ona itaat etmemek üzerine görüş bildirir­ler.

Ölü, diriler tarafından kendisi için edilen duadan ve verilen sa­dakadan faydalanmaz kanaatindedirler. Bu yapılanların, sevabı da ona gitmez kanaatine sahiptirler.

Toptan şu kanaate sahiptirler ki; Allah-û Teâlâ, Âdem, Nuh, İb­rahim, Musa, İsa, Muhammed (s.a.v) ile konuşmamıştır.

Keza Cebrail, Mikail, İsrafil, Arş. hamilleri ile de konuşmadı ve onları görmedi.

Tıpkı; Şeytan’la Yahudi ve Nasara ile konuşmadığı gibi.

Ancak üstteki görüşten ayrılanlar vardır. Bunlar görüş itibari ile ayrılan bir fırka Hezeliye’dir. (Yahut Hüzeyliye.)

Hezeliye. Bunların şeyhi Ebu’l Huzeyl’dir. Der ki;

  • Allah-û Teâlâ’nın ilim, kudret, sem’, basar sıfatı vardır.

Yüce Allah’ın kelâmından bir kısmı yaratılmış olup bir kısmı da yaratılmış değildir. Yaratılmış olan sıfatı da;

  • Kün (Ol). Emridir. Ebu’l Huzeyl demiştir ki;
  • Allah-û Teâlâ kullarına ters düşmez. Allah’ın takdir ettiği şey­lerin bir nihayeti vardır.

Cennet ehli, cennette kendilerinde bir hareket olmadan kalırlar. Allah-û Teâlâ onları hareket ettirmeye güçlü olmadığı gibi, onların da harekete gelme güçleri yoktur.

Ölü, yok olan, aciz durumda bulunanlar, bazı işler yapabilir.

Allah-û Teâlâ, daima duyucu olmak istemez.

Nizamiye. Ayrı düşüncede olanların (Yani; Mutezile’den) biri de Nizamiye’dir. Bunların büyüğü Nizam olup der ki;

  • Cemaat yaratılışının gereğini yapar. Nizam, itimada bağlı ha­reketler hariç; arazı kabul etmez. Der ki;
  • İnsan ruhtur.

- Hiç kimse, Resulullah (s.a.v) efendimizi görmemiştir; ancak onun dış cismini görmüştür. Sonra icma’ ile olan karardan ayrılıp de­miştir ki;

- Bir kimse, bilerek (veya bilmeyerek) namazı terk etse, hatırına geldiği zaman, o namazı kılması gerekmez.

Nizam, icma-ı ümmeti kabul etmez. Onların batıl üzerine de ic­ma kuracaklarına cevaz verir. Sonra der ki;

- îman da küfür gibidir; taat da masiyete benzer. Resulullah (s.a.v) efendimizin fiili, İblis’in fiiline benzer. Ömer’in Ali’nin (r.a) gi­dişi, Haccac’ın gidişine benzer.

Bu yola girmesinin, anlatılan fiili irtikab etmesinin sebebi şuy­du; diyordu ki,

  • Tüm canlılar, tek cinsten ibarettir. Derdi ki;
  • Kur’ân nazım (dizi) itibarı ile olmayacak bir şey değildir. (Ya­ni; Nazım yanında mucizelik durumu yoktur.) Şu görüşü de savun­muştur;
  • Allah’ın küçük çocuğu yakmaya gücü yetmez. O çocuk cehen­nemin ağzında olsa da onu cehenneme atamaz.

Ehl-i kıblenin küfrüne kail olan ilk kimse budur. Demiştir ki;

  • Cisimler, sonsuzlara kadar parçalanıp bölünebilir. Yine derdi ki;
  • Yılanlar, akrepler, hunfesa böcekleri cennete girecekler. Kö­pekler, domuzlar cennete girecekler.

Muammeriye. Mutezile arasında görüş ayrılığı bulunanlardan bir fırka da Muammeriye’dir. Bunlann başı Muammeredir.

Bu Muammer, tabiat kanununa tâbi olanların kail oldukları manaya kail olmuştur. Hatta daha ileri gidip demiştir ki;

  • Yüce Allah; renk, tat, koku, ölüm, hayat yaratmamıştır. Bütün bunlar, cismin işi olup tabiatı icabı meydana getirir. Yine demiştir ki;
  • Kur’ân cisimlerin fiilidir; Allah’ın fiili değildir. Allah-û Te­âlâ’nın kadim olduğunu inkâr etmiştir.

Bu zümreye yazıklar olsun; Allah onları bu ümmet arasından çı­karsın.

Cibaliye. Bunlann büyüğü de Cibaî’dir. Bu da icma’ kararını bozmuş ve bazı şeylerde onların dışına çıkmıştır. Demiştir ki;

  • Kullar, yaptıkları işlerin yaratıcılarıdır. Bu işte, hiç kimse on­ları geçemez. Demiştir ki;
  • Allah-û Teâlâ, dünya kadınlarını, onlarda hamilelik durumu­nu yaratmak sureti ile onları hamile bırakır. Demiştir ki;
  • Allah-û Teâlâ, bir kul murad ettiği şeyi yaptığı zaman; ona mu­ti olur. (Yani; Allah kulun emrine girer.) Demiştir ki;
  • Bir kimse, alacaklısına borcunu ertesi gün ödemek için;
  • İnşallah vereceğim. Deyip yemin etse, borcunun da ertesi gün ödemese, onun;
  • İnşallah. Demesi fayda etmez; yemini bozulmuş olur. Demiştir ki;
  • Bir kimse, beş dirhem çalarsa, fasık olur. Ama bu beş dirhem­den bir tohum noksan olsa, fasık olmaz.

Behşemiye. Bu zümre de Ebu Haşim b. Cibaî’ye bağlıdırlar.

Bu, Ebu Haşim mükellef olanın istediğini yapmaya güçlü oldu­ğuna kani idi. Ve mükellef Ne bir şey yapabilir ne de yapamaz; görü­şünde idi. Ama Allah-û Teâlâ mükellefi yaptığı ile cezaya uğratacağı­nı da söylerdi. (Yani; Bir tezat içinde idi.) Demiştir ki;

  • Bir kimse, tüm günahlarından tövbe etse, yalnız bir günahı kalsa, o tek günahtan da tövbe etmedikçe tövbesi sağlam olmaz.

Kâabiye. Mutezile arasında, değişik görüş ileri sürenlerin ara­sında bu Kâabiye de var. Bunlar Ebu’l Kasım Kâabi’ye bağlıdırlar. Kendisi, Bağdatlıdır.

Allah’ın duyan ve gören olduğunu inkâr etmiştir. Gerçek mana­da dileyen olduğunu da kabul etmemiştir. Demiştir ki;

  • Kulun yaptığı işte, Allah’ın dilemesi, o iş için verdiği emirdir. Yüce Allah’ın iradesi, zatının fiilinden o işi bilmesidir; zora koşmama­sı dır. Demiştir ki;
  • Bu âlemin tümü doludur; hiç boş yer yoktur. Şuna kani idi;
  • Hareket hâlinde olan, cisimlerden ilk safhada olandır. İnsan bir kokulu yağla yağlansa, sonra da yürüse, kendisi hareket eden ol­maz. Ancak, hareket eden kokulu yağdır. Demiştir ki;
  • Kur’ân muhdestir. (Sonradan olma) Ama şöyle dememiştir;
  • Kur’ân mahlûktur. (Yani; Yaratılmıştır)

19.FASIL - MÜŞEBBİHE HAKKINDADIR.

Bu fasılda Müşebbihe zümresinin sözleri anlatılacaktır.

Müşebbihe zümresi, kendi aralarında üç fırkaya ayrılır; Hişamiye, Mukatiliye, Vasimiye.

Her üç fırkanın ittifakla verdikleri karar şudur;

  • Allah-û Teâlâ cisimdir. Sebebine gelince; Bir varlığa mevcut ol­masına akıl ermesi için, onun cisim olması gerek; başka türlü caiz de­ğildir.

Teşbih (Yüce Hakkın bir şeye benzetme) durumunun ağır bastı­ğı kimseler, Rafızîler ve Kiramiye fırkalarıdır.

Bunların kitabını yazan Hişam b. Hakem’dir. Cisimlerin ispatı babında bir kitap yazmıştır.

Şimdi Müşebbihe’den sayılan bu fırkaların değişik görüşlü olan­larını sırası ile anlatmaya geçelim.

Hişamiye. Bunlar, Hişam b. Hakem’e bağlı bulunmaktadırlar.

Bunların kanaatine göre; Yüce Allah bir cisimdir. Eni vardır, uzunluğu vardır, derinliği vardır. Parlayan bir nurdur. Saf eritilmiş gümüş gibi; onun için takdir edilecek bir değeri vardır.

Kendisi hareket eder, sakin durur, kalkar ve oturur. Onun şöy­le dediği de anlatıldı;

  • Takdir edilecek miktarın en güzeli de yedi karış olmasıdır. Kendisine sordular;
  • Rabbin mi büyük, yoksa Uhud dağı mı? Şöyle dedi;
  • Rabbim daha büyüktür.

Mukatiliye. Bunlar Mukatil b. Süleyman’a mensupturlar. Bu­nun şöyle dediği hikâye edildi;

  • Allah-û Teâlâ bir cisimdir. Onun insan suretinde bir cüssesi vardır. Eti kanı vardır.

Baş, dil, boyun gibi azaları ve duyguları vardır. Ama bütün bu hâllerinde hiçbir şeye benzemez, ona benzeyen bir şey de yoktur.

20.FASIL; CÜHEMİYE ZÜMRESİ ÜZERİNEDİR.

Bu zümrenin başta gideni, Cühem b. Safvan’dır. Demiştir ki;

  • İnsan, kendisinden hakikat olarak zuhur edene değil; mecaz (maddi) manada zuhur edene bağlanır. Tıpkı;
  • Hurma ağacı uzadı; meyve yetişti. Bu görüşü ile de diğerlerin­den ayrılmıştır. Cühem b. Safvan, şöyle demekten çekinmiştir;
  • Allah-û Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel bilir. Demiştir ki;
  • Cennet ve cehennem yok olacaktır. Yüce Allah’ın sıfatlarını da kabul etmezdi.

Bu Cühem’in taraftarları daha çok, Tirmiz beldesindedir. Bazı­ları da Merv beldesindedir. Diye anlatmıştır.

Sıfatların nefyi hakkında yazdığı eserleri de vardır.

Bunu, Müslim b. Esved Mervanî öldürdü.

Dırariye. Bu zümre, Dırar b. Amr’e bağlıdırlar. Dırar bir görü­şünü şöyle anlatırdı;

  • Cisimler, bir araya gelen arazlardan ibarettir. Sonra, bu araz­ların cisim hâline geleceklerine dair görüş ileri sürmüştür. Yine de­miştir ki;
  • Bir işe olan güç, güçlü olanın bir kısmıdır. Bu da fiilden evvel vardır.

Übey b. Kâab (r.a) ile İbn-i Mes’ud’un (r.a) Kur’ân okuyuş tarzı­nı kabul etmezdi.

Neccariye. Burada Neccariye’den de anlatmak gerek. Bunlar; Hüseyin b. Muhammed Neccar’a bağlıdırlar.

Bir iş işleyenlerin işini hem kula hem de Allah’a bağlardı.

Sıfatların olmadığına da kaildi. Sıfatların nefyi işinde, Mutezile’nin görüşüne uyardı. Ancak, iradeyi atmakta, onlardan ayrılırdı.

Şu manayı tespit etmiştir; Kadim, kendi zatı için irade sahibidir. Kur’ân’ın mahlûk olduğuna kail olurdu. Derdi ki;

  • Allah irade sahibidir. Ama ezilmeyen ve alt olmayan bir mana­da. Allah konuşur; ama konuşmaktan aciz olmamak manasında. Al­lah cömerttir; ama cimriliğin ondan atılması manasında.

Bunun yolu, İbn-i Avn ve Ebu Yusuf Razî’nin yoluna uyar. Ken­disine uyanlar daha ziyade Kaşan’da bulunurlar.

Kilâbiye. Kilâbiye zümresi hakkında da biraz söz edelim. Bun­lar, Ebu Abdullah b. Kilâb’a bağlıdırlar. Ebu Abdullah b. Kilâb derdi ki;

  • Yüce Allah’ın sıfatı, ne kadimdir, (ne eskidir) ne de yeniden ol­ma bir şeydir. Derdi ki;
  • Yüce Allah’ın sıfatları için ne odur derim ne de o değildir, de­rim.

“Rahman arş üzerine istiva etti.” (Tâ-Hâ Sûresi /5) Mealine gelen ayet- i kerime üzerine derdi ki;

  • İstiva, eğriliğin ortadan kalkmasıdır. Yoksa Allah-û Teâlâ, ön­ceden ne durumda idiyse, şimdi de öyledir. Onun için bir mekân yok­tur. Kur’ân’ın harfle olacağını kabul etmezdi.

21.FASIL - SALİMİYE MESELESİ.

Bunlar, İbn-i Salim’e bağlıdırlar. Derler ki;

  • Allah-û Teâlâ, kıyamet günü, Muhammed ümmetine mensup bir âdemoğlu suretinde görülecektir.

Sair halktan, insan, cin, melek, hayvan cinsinden her birine Yü­ce Allah, kendi hâllerine göre tecelli edecektir.

Hâlbuki Allah’ın kitabı bunları şu ayet-i kerime ile yalanlamak­tadır;

“Onun benzeri bir şey yoktur; hakkıyla gören ve hakkıy­la duyan odur.” (Şûrâ Sûresi /11) Derler ki;

- Allah-û Teâlâ’nın bazı sırları vardır; bunları açıklayacak olsa, yönetim bozulur.

Peygamberlerin de kendilerine göre bir sırrı vardır; o sır açığa çıkacak olsa, peygamberlik bozulur.

Bilginlerin de sırrı vardır; o sır açığa vurulacak olsa, ilim boşa gider.

Bunların bu çeşit, düşünceleri de bozuktur.

Zira Yüce Allah Hâkim sıfatının sahibidir. Onun yönetimi de sağlamdır. Ona ne bir boşluk gelir ne de bir bozukluk arız olur.

Onların bu anlattıkları, Yüce Allah’ın hikmetini boşa çıkarma­ya gider ki; Böyle bir şey küfür olur.

Onlar der ki;

  • Ahiret günü, kâfirler Allah-û Teâlâ’yı göreceklerdir. Allah-û Te­âlâ onlarla hesaplaşacaktır.

Yine derler ki;

  • Şeytan ikinci keresinde Adem’e secde etti.

Hâlbuki Kurân-ı Kerim’de onların bu sözleri tekzip edilmekte­dir. Sırası ile alacağımız ayet-i kerimeler bu manayadır;

“Ancak, İblis (Şeytan) secde edenlerden olmadı.” (A’râf Sûresi /11)

“Ancak İblis, çekindi; büyüklenip kâfirlerden oldu.” (Bakara Sûresi /34)

Yine demişlerdir ki;

  • İblis, cennete girmedi. Hâlbuki Allah-û Teâlâ Kurân’da bunla­rı şu ayet-i kerime ile yalanlamaktadır;

“Çık oradan (cennetten); çünkü sen dergâhtan kovulansın.” (Hicr Sûresi 34)

Derler ki;

  • Cebrail, Resulullah (s.a.v) efendimize; yerinden oynamadan gelirdi. Şu da onların sözleri arasındadır;
  • Allah-û Teâlâ Musa ile konuştuğu zaman, Musa’ya kendini be­ğenmişlik geldi. Bunun üzerine, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;
  • Ya Musa, kendini mi beğeniyorsun? Hele şuraya bir göz at.

Musa aleyhisselâm, bir göz attığı zaman, gördü ki; Ayağının al­tında yüz tur dağı var, her birinin üstünde de bir Musa var.

Ne var ki, onların bu sözleri de hadis imamlarınca kabul edil­memektedir. Bu, boş bir sözdür.

Resulullah (s.a.v) efendimiz de kendisinin söylemediği bir sözü söylemiş gibi gösterenler hakkında iyi söylemedi. Şöyle buyurdu;

“Benim namıma yalan uyduran, cehennemde yerini ha­zırlasın.”

Derler ki;

- Allah-û Teâlâ, kullardan taat bekler; masiyet dilemez.

Hâlbuki Allah-û Teâlâ’nın kullarından taat beklemesi kendisi için değil; kulları içindir.

Şu ayet-i kerimeler, bizim görüşümüzü güçlendirir;


“Şayet Rabbin istemiş olsa, onlar yapmazlardı.” (En’âm Sûresi /137)


“Allah bir kimsenin fitneye (yani küfre) düşmesini dilerse, o kimse hakkında, Allah’tan gelen hiçbir şeye engel olamaz­sın.” (Mâide Sûresi /41)


“Şayet Allah dilemiş olsaydı; onlar birbirlerini öldürmez­lerdi.” (Bakara Sûresi /253)

Resulullah (s.a.v) efendimiz hakkında da şöyle derler;

- Kendisine peygamberlik gelmeden ve Cebrail inmeden evvel Kur’ân’ı ezbere biliyordu.

Hâlbuki Kur’ân-! Kerim’de onların bu sözlerinin yalan olduğu bellidir. Allah-û Teâlâ, Resulullah (s.a.v) efendimize hitaben şöyle bu­yurdu;


“Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin.” (Şûrâ Sûresi /52)

 

 

“Daha önce, kitaptan okumadın; elinle yazı da yazma­dın.” (Ankebût Sûresi /48)

 Onlar şöyle derler;

  • Allah-û Teâlâ, her Kur’ân okuyanın dili ile Kur’ân okur. Bir ce­maat, Kur’ân okuyanı dinledikleri zaman; ancak Allah’ın okuduğunu dinlemiş olurlar.

Böyle bir görüş, onları hülula götürür. Böyle bir görüşten Al­lah’a sığınırız.

Sonra onların bu görüşü; Allah-û Teâlâ’nın belli bir şive ile oku­duğu, belli bir telaffuz kullandığı, makam tutturduğu manasına gi­der. Yine derler ki;

  • Allah-û Teâlâ, her yerdedir. Bu durumda, mekân olarak, arşla başka bir yerin farkı yoktur.

Hâlbuki Kur’ân’da bunların tekzibi vardır. Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“Rahman arşa istiva etti.” (Tâ-Hâ Sûresi /5)

Görüldüğü gibi ne dağa yaslandığı anlatılıyor ne de yere seril­diği ne de başka bir yerde olduğu.

İtikat ve din esasları ile ilgili kısımların burada sonuna geldik. Ama kısadan oldu; işaret yollu oldu.

Burada, bu sapık fırkalardan her birinin gittiği yolun batıl oldu­ğunu anlatma cihetine geçmedik. Kitabı büyütmekten çekindik. As­lında bizim kastımız, onların bozuk hâllerini, sözlerini anlatıp sakındırmaktır.

Allah-û Teâlâ bizleri ve sizleri o yolların ve ehlinin şerrinden ko­rusun. Bizlere, İslâm esası, sünnet esası, sünnet yolu, fırka-i naciye arasında rahmeti ile ölüm nasip eylesin. Âmin!
Bu Bölümde (1.Meclis)
1) Eûzünün Manası - 2) Şeytan Üzerine - 3) İstiazenin Faydaları - 4) Şeytanın Korktuğu - 5) Şeytanla savaş - 6) Şeytanın Yaptıkları - 7) Kalpteki Vesvese - 8) Kalpteki Hatırlar - 9) Nefis ve Ruh - 10)  Şeytanla Mücahede
Konuları işlenmiştir.

BİRİNCİ MECLİS:

Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“Kur’ân okuduğun zaman, Racim Şeytan’dan Allah’a sı­ğın.” (Nahl Sûresi /98) Bilesin ki,

Üstteki, ayet-i kerime Nahl suresinden alınmıştır.

Nahl suresi, Mekke-i Mükereme’de nazil olmuştur. Ancak, so­nundan üç ayet Medine-i Münevvere’de nazil olmuştur.

Bu suredeki ayetlerin tamamı; 128 (yüz yirmi sekiz) ayettir. O surenin kelimeleri, 1841 (bin sekiz yüz kırk bir) kelimedir. O surenin harfleri, 7709 (yedi bin yedi yüz dokuz) harftir.

                                ***

Meclisin başında alınan ayet-i kerimenin gelişine sebep olarak tefsirciler şöyle anlattılar;

- Resulullah (s.a.v) efendimiz, Mekke-i Mükerreme’de iken, bir gün sabah namazında, Necm suresi ile Leyl (53. ve 92.) surelerini açıktan okudu. Resulullah (s.a.v) efendimiz, Necm suresinin;

“Hele bir Lafa ve Uzza’ya ve diğer üçüncü Menat’a ba­kın. Onların hâlini görüyor musun?” (Necm Sûresi /19-20)

Ayetlerini okuduğu sırada kendisini bir ağırlık bastırdı. Bu sı­rada Şeytan, Resulullah (s.a.v) efendimizin okumasına şunları kattı;

- “Bu Garanik, üstündür; onlardan şefaat beklenir. Yani; Putlardan.” Müşrikler, bunu duydukları zaman çok sevindiler.

Zira o sözle, kendi putlarının şefaat edeceğini tespit etmiş bulu­nuyorlardı. Sebebine gelince, onlar diyordu ki;

 “Bu putlar, bize Allah katında şefaatçi olacaklar.” (Yunus Sûresi/18)

Bir başka vakit ise, şöyle demişlerdi;

“Biz, bunlara tapıyoruz ki, bizi Allah’a daha çok yaklaş­tırsınlar.” (Zümer Sûresi /3)

-Bu durumda, dedikleri olmuş gibi idi. Sonra onlar, putları için şöyle diyorlardı;

-Bunlar, temiz cisimlerdir; günahları da yoktur. Padişah olsun, melekler olsun; onlara tapmaktansa bunlara tapmak daha yerindedir. Zira hem padişahlar hem de melekler ruh sahibidir; günahları da vardır. Ama bu putların ne günahı olur ki?

Onlar o putlarını erkek kuşlara benzetmişlerdir. Onlar için;

-Garanik. (Garnik’in çoğuludur.) Tabir edilmesi de bu sebebe dayanıyordu; zira o kuş, semaya doğru uçup yükselir. Garnik için de­nilmiştir ki;

-Su kuşlarından, beyaz bir kuşun adıdır. (Yani; Kuğu kuşu.) Yi­ne denilmiştir ki;

-O turna kuşudur. Bazıları da taze gence;

-Garnuk. (Arapça aslına göre; Turna, kuğu kuşu.) Tabirini kul­lanırlar. Bu tabir, Hazret-i Ali (r.a) tarafından rivayet edilen bir ha­dis-i şerifte geçmiştir;

- “Kanları içinde giden Kureyş’ten bir Garnuk görür gibi­yim. (Yani; Genç bir delikanlı.) Mukatil demiştir ki;

-Garanik. Tabirinden murad, meleklerdir. Meleklerin de şefa­at etme hakkı olduğu ümidine kapılmışlardır. Yani; Kendileri için. Zi­ra müşriklerden bir grup meleklere taparlardı. Sonra...

Resulullah (s.a.v) efendimiz, Necm suresinin sonuna geldiği za­man, secde etti. Orada bulunan, Müslüman ve müşrik kim varsa, hepsi de secde etti. Ancak, Velid b. Mugayre secde etmedi.

Kendisi yaşlı bir kimse idi. Avucunun içine kum doldurdu. Alnı­nı o kuma koymak sureti ile secde etti. Şöyle dedi;

Ümmü Eymen ve onun sahibi nasıl eğiliyorsa, ben de öyle eği­liyorum. Onun;

-Ümmü Eymen dediği, Resulullah (s.a.v) efendimizin hizmetçi­si idi. Huneyn gazasında şehit edildi.

                                ***

Yukarıda anlatılan iki cümle, hemen her müşrikin kalbinde yer etti. Ne var ki, bunlar Şeytan’ın katması idi; onun ortaya attığı bir fit­ne idi.

Ayet-i kerimede, putların ve sanemlerin anlatılmasından sonra, Resulullah (s.a.v) efendimizin kıraatine kattı.

Her iki taife de secde etmelerine şaşırdılar. Bilhassa, müşrikle­rin Resulullah (s.a.v) efendimize tâbi olarak secde etmelerine.

Müslümanlar şaşırdılar; Müşrikler, imana gelmeden ve yakın hâsıl etmeden secde ediyorlardı.

Müşrikler de şaşırıp hayret içinde kalmışlar ve kendilerini; Resulullah’a ve ashabına hoş göstermeye çalışıyorlardı. Zira Şeytan on­lara, Resulullah (s.a.v) efendimizin dilinden bekledikleri cümleyi söyletmişti. Bunun için şöyle dediler;

-Muhammed ilk dinine, kendi kavminin dinine döndü. Dolayısı ile kendi putlarına tazim ederek secde ettiler. O iki cümle, şeytanın da yardımı ile yayıldı. Hatta Habeşistan’da da o anda duyuldu.

Ve bu durum, Resulullah (s.a.v) efendimizin çok ağırına gitti.

Akşamüzeri, Cebrail geldi ve Resulullah (s.a.v) efendimize şöy­le dedi;

O iki cümleden, Allah’a sığınırım. Rabbim bana o iki cümleyi indirmedi; onları sana getirme emrini de bana vermedi.

Durumun ne olduğunu anladıktan sonra, Resulullah (s.a.v) efendimiz kendi durumunu daha da ağır buldu ve şöyle buyurdu;

-“Galibe şeytana uydum; onun sözünü söyledim. Onun sözünü Allah’ın emrine kattım.”

Sonra, Allah-û Teâlâ, şeytanın katmasını çıkardı. Kendisine şu ayet-i kerimeleri indirdi;

“Biz, senden evvel hiçbir resul, hiçbir nebi göndermedik ki o, (bir şey) arzu ettiği zaman, şeytan onun dileği hakkında il­la (bir fitne meydana) atmış olmasın. Sonunda Allah, şeytanın ilka edeceği (o fitneyi) giderir iptal eder.

Allah ayetlerini sabit kılar.

Allah hakkıyla bilendir; her manada hüküm ve hikmet sahibidir.” (Hac Sûresi /52)

Böylece, Resulullah (s.a.v) efendimizi Allah-û Teâlâ temize çı­kardı.

Şeytanın düzmecesini giderdi; fitnesini çıkarıp attı.

Müşrikler de yine eski düşmanlıklarına dalıp gittiler.

İşte, bundan sonradır ki, Allah-û Teâlâ, Resulullah (s.a.v) efen­dimize istiaze emrini verdi. Bu emri, meclisin başında aldığımız ayet- i kerimedir;

“Kur’ân okuyacağın zaman, Racim Şeytan’dan Allah’a sı­ğın.” (Nahl Sûresi /98) Abdullah b. Abbas bu ayet-i kerimenin manası üzerinde durdu ve şöyle dedi;

Kur’ân okumak istediğin zaman, şöyle söyle;

Eûzü billahi mineşşeytanirracim. (Racim Şeytan’dan Allah’a sığınırım.) Böylece, Racim Şeytan’dan kendini koru. Burada;

Racim Şeytan. Tabirinden murad; Lâin İblis olup lânetle kovu­lup atılmıştır. Sonra şöyle dedi;

Lâin İblis’e Allah’a sığınma durumundan daha zor gelen bir şey yoktur. Şu ayet-i kerime anlatılan manayadır;

“Şeytanın iman edenlere hükmü geçmez.” (Nahl Sûresi /99)

Yani; Onlar, Yüce Allah’ın ilminde mümindirler; onları şirke dü­şürüp hidayetten saptıramaz. Ayet-i kerime devam ediyor;

“Keza Rablerine tevekkül edenlere de onun hükmü geç­mez.” (Nahl Sûresi /99) Yani; Allah’a sığınanlara şeytanın hükmü geçmez.

“Onun zoru, ancak, işlerini kendisine bırakanlaradır. Bir de, Allah’a şirk koşanlaradır.” (Nahl Sûresi /100)

Onlar, işlerini şeytana bırakırlar; şeytan da onları dinlerinden döndürür; kötü yola saptırır.

1-Eûzünün Manası

-Eûzü (Sığınırım.) Kelimesi, bilindiği gibi Arapça bir kelimedir. Yine Arapça olarak şu manaları taşır; istiaze, isticare, iltica.

Arapça aslına göre;

-Maaz. (Sığınak yeri.) Demek, melce’ manasına olup ikisi de ay­nı demeye gelir. Euzü’nün kelime kökü şöyle ürer; Aze yeuzü avzen. (Yani; Arapça aslına göre.)

-Maazellah demenin manası şudur; Allah’a iltica eder ve ona sığınırım. Şöyle bir deyim vardır;

-Şu benim, korktuğum şeylere karşı bir sığınağımdır.

Yani; Kurtarıcımdır, kötülükleri benden atandır. ( Bu deyimler, Arapça aslına göredir; Türkçemize ancak bu şekilde alabili­yoruz.)

Bir kul, kendisini şeytanın şerrinden koruması için Allah’a sığı­nır. Kurân ile taavvüz; (Yani; Kur’ân vesile ederek Allah’a sığınmak) onunla şifa beklemektir. Denilmiştir ki;

-İstiaze kelimesinin manası şudur; Doğrudan doğruya Allah’a sığınmak ve ondan korunma talebinde bulunmaktır. Yani; Ismarla­mak. Nitekim Allah-û Teâlâ, Meryem’in anasından hikâye yollu şöyle anlatmaktadır;

“Onu ve zürriyetini, Racim Şeytan’a karşı senin koruma­na bırakıyorum.” (Âl-i İmrân Sûresi /36)

Bunun daha açık manası şu demeye gelir;

-Hem o hem de ondan gelecek zürriyeti namına, Allah’ın koru­masına sığınıyorum. Yani; Allah’a ısmarlıyorum.

Şeytan: Şatm (Arapça) kökünden gelmekte olup şu manayadır;

-Titreşimi olan (veya boğumu olan) uzun bir iptir. Bir başka manaya göre şatn şu demeye gelir;

-Uzak. Bu anlatılan manalara göre şeytan; Hayırdan uzak, şerde bükülüp kalmıştır. Sonra bir insan için;

-Şeytan. Denir ki, şu manayadır; O, yaptığı işte şeytana benzi­yor. Sonra, her ne şey ki, çirkin bir iştir; O, şeytana benzetilir. Şu de­yimler de kullanılır;

-Onun yüzü şeytanın yüzüne benziyor; onun başı şeytan başına benziyor. Bu benzetme, Allah-û Teâlâ’nın şu emrinde de vardır;

“Onun tomurcukları (kıvılcım uçları) şeytanların başları gibidir.” (Sâffât Sûresi /65)

Şeytan başı da bilinmektedir. Onun için çeşitli tabir­ler vardır. Denilmiştir ki;

-Şeytan başı, korkunç başları olan yılanlardır. Yine denilmiştir ki;

-Şeytan başı tabiri, tanınmış bir bitkinin adıdır.

Racim: Lanetle recm olunandır. Daha açık manası ile şu deme­ye gelir;

-O, Adem’e secde etme emrini terk ederek, emre karşı gelmiş­tir. Bu yüzden de lânete uğramış; yüce dergâhtan lânetlenip atılmış­tır. Onun bu durumu karşısında, melekler de onu kovmuşlar; ardın­dan taşlar savurarak gökten yere fırlatıp atmışlardır.

Sonradan yıldızlar da onun için taş hâline gelmişlerdir.

Ta kıyamete kadar, kendisi ve zürriyeti hem yıldızlarla taşlana­cak; hem de lânete uğramış olarak kalacaklardır. Nitekim bu mana­da, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“Onları, şeytanlara ateş parçaları yaptık.” (Mülk Sûresi/5)

 2-Şeytan Üzerinedir.

Şeytan, Allah’tan uzaktır; her hayırdan uzaktır, cennetten de uzaktır ve cehenneme yakındır.

Resulullah (s.a.v) efendimiz, ümmetine; Rahman’dan uzak olan Racim Şeytan’dan Allah’a sığınma emrini vermiştir. Şunun için ki; Cehennemden uzak, cennete de yakın olsunlar. Melik Deryan Zatın yüzünü de göreler. Yüce Allah, kuluna şöyle der gibidir;

-Ey kulum, şeytan bana uzaktır; sen de bana yakınsın. Hâlini korumak sureti ile edebini güzel eyle. Şunun için ki; Şeytan, herhan­gi bir sebeple sana yol bulamamalıdır.

İyi edep her şeyde olacaktır. Özellikle emirleri yerine getirmek­te, yasaklardan çekinmekte ve canda, malda, çoluk çocukta, halkın tümünde cereyan eden kader hükümlerine razı olmaktır.

Bir kul, bu hâl üzere devam edip giderse, bu vazifelerle baş ba­şa verip kalır ise o, şeytanın fitnelerinden ve vesveselerinden kurtu­luş umulur. Keza nefsin arzularından ve değişik gailelerinden de.

Anlatılanlardan başka; kabir azabından ve sıkıntısından, kıya­met dehşetinden ve şiddetinden cehennem ateşinden ve yakmasından kurtulur.

Bundan sonra, Yüce Allah’ın civarında meva cennetinde olur. Hem de peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle, salihlerle beraber ola­rak.

Bunlarla arkadaş olmak ne kadar güzeldir.

Bu hâl içinde, Allah’ın nimetleri içinde her hâli ile döner durur.

Hem de sonsuzlara kadar.

                                ***

Aziz Celil Allah Şeytan’a şöyle buyurdu;

“Kullarım üzerinde, senin için geçerli bir saltanat ola­maz.” (Hicr Sûresi /42)

Bir kul, üzerinde Yüce Sultan’ın kulluk damgası bulunur ise za­yıf, hasis, düşük Şeytan’ın ona bir saldırısı olamayacağı gibi, onu bir iptilâya da uğratamaz. Ne gizlide ne de aşikârede.

Masiyete niyetlenen kalbe de bir sataşması olamaz. Kötü arzu­ların peşine takılıp düşeceği zaman, yine şeytan dış duygular üzerin­de de bir tesir gösteremez.

Çünkü o kimse, Allah’ın kuludur; onun damgası da üzerindedir. İşte o zaman kendisine şu nida gelir;

-Nefsanî arzularından geçen kimseyi böyle güzel hâle getiririz. Keza, Hakka uyup onunla hidayet yolunu bulanları da.

Onun için, mele-i alâdakiler, birbirleri ile çekişmeye düşerler. En yüce Melekût âleminde onun ismi;

-Azim. Olarak anılır. Kelâm-ı Kadim’in anlatılan manada; Arş. üzerine istiva etmiş hâli ile Yüce Sultan, o kulu ile meleklerine karşı övünür. Yine o kul;

“Böylece, ondan kötülüğü ve ayıp işi alıyoruz. Zira o bi­zim temiz kullarımızdandır.” (Yusuf Sûresi /24)

Mealine gelen ayet-i kerime hükmüne göre; Şeytanın uydurma­sından, Kur’ân okuduğu zaman, batıl şeyler katmasından korunur.

Zira o kul; Gizlide ve açıkta ittika (günahlardan korkup sakınma) üzeredir.

Daima Şeytan’dan kaçmak ve onun şerrinden korunmak için Yüce Allah’a dua etmelidir. Zira ondan korunmak Yüce Sultan’dan ge­len bir emir gereğidir; 

“Şeytan, sizin düşmanınızdır; onu düşman biliniz. O ken­di güruhunu çağırır ki; alevli cehennem ehlinden olsunlar.” (Fâtır Sûresi /6)

 “Gerçekten; Şeytan, sizden çok kimseleri saptırdı. Hâlâ aklınız ermiyor mu?” (Yâsin Sûresi /62)

İşte anlatılan ayet-i kerimeler, Yüce Hakkın emridir. Şeytan’­dan sakınmayı emreder.

Şeytana uymak, her şekavetin ve zorluğun aslıdır.

Şeytana muhalefet, her saadetin, rahatın, nimetin ve hidayetin; ebedî âlemde sonsuz nimetler içinde kalmanın da aslıdır.

3-İstiazenin Faydaları

İstiazenin yani; Şeytan’dan Yüce Allah’a sığınmanın beş faydası vardır. Sırası ile şunlardır;

a)-Din ve hidayet üzerinde sebatlı olmak.

b)-Lâin Şeytan’ın şerrinden ve zorluklardan kurtulmak.

c)-Korunmanın daha ötesinde korunmak ve Yüce Hakka yakın­lık kazanmak.

d)-Peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle beraber emin maka­ma ulaşmaktır.

e)-Yerin ve semaların Rabbi Allah’ın yardımına nail olmak.

Nitekim üstteki mana, kadim (önceki peygamberlere gelen) ki­taplarda anlatılmıştır. Şöyle ki;

Lâin İblis, kovulduğu zaman insanları azdıracağını anlattı ve şöyle dedi;

“And olsun; onların önlerinden, arkalarından, sağların­dan, sollarından geleceğim.” (A’râf Sûresi /17) Bunun üzerine, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- Ben de onlara istiaze emrini vereceğim. Onlar bana, bu istiaze yolu ile sığındıkları zaman, sağdan hidayetle, soldan inayetle koruya­cağım. Arkadan masum kılmak, önden de yardımla hepsini koruyaca­ğım.

Ey melun bunu yaptığım takdirde, senin vesvesen onlara zarar veremeyecektir. Resulullah (s.a.v) efendimizden gelen bir hadis-i şe­rifte şöyle buyrul muştur;

- “Bir kimse, bir kere istiaze ederse, Allah o gün kendisi­ni korur.” Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde ise şöyle buyurdu;

“Masiyet kapılarını istiaze ile kapayınız; taat kapılarını da besmele ile açınız.” Denilmiştir ki;

-İblis Şeytan, bir mümini azdırmak, doğru yoldan saptırmak için her gün üç yüz altmış asker çıkarır.

O mümin kul, Yüce Allah’a istiaze ile sığındığı zaman; onun kalbine üç yüz altmış rahmet nazarı ile bakar.

Onun bakışlarından her bakışta, bir asker ölür. Yani; Lânetli şeytanın askerlerinden bir asker Ölür.

4- Şeytanın Korktuğu

Şeytanın korktuğu şunlardır;

a)-İstiaze.

b)-İrfan sahiplerinin kalplerindeki marifet nurunun şuası.

Şayet sen, irfan sahiplerinden değilsen, sana gereken; İstiazedir. Yani; Şeytan’dan korunmak isteyen muttakiler gibi, ta irfan sa­hiplerinin derecesine ulaşıncaya kadar böyle etmelisin.

İşte o zaman, kalbindeki nur şuası, şeytanın gücünü kırar; onun ordusunu hezimete uğratır. Onun dalını kırar. Senin için açmak iste­diği yarayı da siler atar.

Çok kere, sana uyanlar ve arkadaşların namına Şeytan için bir zindan olursun. Resulullah (s.a.v) efendimiz Hazret-i Ömer’e (r.a) bu manada şöyle buyurdu;

-“Ya Ömer, Şeytan senin gölgenden kaçıyor.” Bir başka ha­dis-i şerifinde ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Ömer, hangi vadiye yönelse, şeytan yolunu değiştirir; başka vadiye geçer.” Denilmiştir ki;

-Hazret-i Ömer’i şeytan gördüğü zaman saraya tutulur. Yani; Çarpılır.

Şeytan bilirse ki, bir kimsede kendisine karşı tam bir düşman­lık var; kendi yaptığı çağrıya uymayacağını da iyi anlar ise, artık on­dan ümidini keser; bir başkasına gider. Ondan başkası ile meşgul ol­maya başlar.

Ancak, ona daha sonra gizlice, hırsız gibi gelir; hâlini yoklar.

Üstte anlatılan manadan ötürüdür ki; Kul, ona karşı düşmanlı­ğında doğru olmalı; daima ayık durup şeytanın gelişini gözetmelidir. Onun hilesine dikkat etmelidir.

Şunun için ki; Onun gireceği delik incedir, onun düşmanlığı da eskidir; ezelîdir.

Şeytan, derilerde ve etlerde yürür. Tıpkı; Kanın damarlarda yü­rüdüğü gibi.

Anlatıldığına göre, Ebu Hureyre (r.a) şöyle bir istiazede bulu­nup Allah’a sığınmıştır;

-Allah’ım, zina etmekten, adam öldürmekten sana sığınırım. Demişler ki;

-Sen böyle şeyler etmekten korkuyor musun? Şöyle anlatmış;

-Nasıl korkmayayım; Şeytan henüz diri.

5- Şeytanla savaş

Şeytan ile yapılan savaşta ve onu zararsız hâle getirmekte, en büyük yardımcı ihlâs cümlesi ve Aziz Celil Rabbi anmaktır. Nitekim bu manada, Resulullah (s.a.v) efendimiz bir kutsi hadis-i şerifinde Yüce Allah’ın şöyle buyurduğunu anlattı;

“Lâ ilâhe illallah. (Allah’tan başka ilâh yoktur.) Kelimesi, benim kalemdir. Bunu okuyan, benim kaleme girer. Kaleme giren de azabımdan emin olur.” Resulullah (s.a.v) efendimiz de bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu;

- “Bir kimse, içten gelerek; Lâ ilâhe illallah. (Allah’tan baş­ka ilâh yoktur.) Kelime-i tevhidini okur ise, cennete girer.”

Şeytan, azap sebebidir. Bir kul da üstte anlatılan kelime-i tev­hidi okur ve onun gereklerine bürünür ise, yani; Emirleri yerine geti­rir, yasaklardan da kaçar ise, şeytan onu bu hâlde gördüğü zaman uzaklaşır; ona doğru adım atamaz. Böylelikle kul da onun fitnesinden kurtulmuş olur. Tıpkı; Savaş erinin kalkanı ile düşmanın silâhından korunduğu gibi.

İstiaze okumak nasıl gerekli ise, besmeleyi okumak da öyle ge­reklidir. Resulullah (s.a.v) efendimiz birini gördü; şöyle diyordu,

-Geberesi şeytan. Onun bu deyişi üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Öyle söyleme. Böyle bir şey, şeytanı büyütür ve şöyle der;

-Gücümle seni yendim. Şöyle söyle; Bismillah. (Allah’ın adı ile.) Böyle yaptığın takdirde, şeytan küçülür; hatta bir zerre hâline gelir.”

Şeytanın düşmanlığına karşı, onunla savaşmak için, sayılacak hususlar da faydalıdır;

Sadece Yüce Allah’ın fazlına güvenip onun dışında kalanlardan bir temennide bulunmamak.

Dünya adamlarından, mallarından, övüp göğe çıkarmaların­dan, cemiyetlerinden, toplanmalarından ve onların verdikleri hediye­lerden ümit kesmek. Onların hiçbirinden bir şey beklememek.

Şunun için ki; Dünya ve dünya adamları şeytanın malı ve ordu­su kendine göre bir topluluktur.

İnsan, kendi gibilerle olur. Melik de kendi askerlerinin başında bulunur.

İşte anlatılan manadan ötürü, kula gereken odur ki; Anlatılan­ların tümünden ümidini kesmeli, zenginliğini Yüce Allah ile bulmalı­dır. Tüm işlerinde ona dayanmalı, ona güvenmeli, her hâli ile ona dö­nüş yapmalıdır.

Anlatılanlardan başka; haram ve şüpheli şeylerden de çekinme­lidir. Hiçbir şekilde halkın minneti altında kalmamalıdır.

Dünyalığın helâl ve mubah olan azı ile yetinmelidir.

Nefsanî şehvetle hırsla yiyip içen kimse; gece karanlığında odun toplayana benzer. Hem de araştırmadan. Ama eline ne geleceğini bi­lemez.

Bir kimse, yiyip içtiğini ne yandan temin ettiğine aldırmaz ise, Allah-û Teâlâ da onun için; cehennemin hangi kapısından girerse gir­sin, önem vermez.

Kul, Yüce Allah’ı anmaya ve ihlâs cümlesini okumaya devam et­melidir. Ta Şeytan ondan ümidini kesinceye, kendisi de Allah’ın rah­meti ve yardımı ile onun şerrinden kurtuluncaya kadar.

Anlatılan işleri bir kimse yapmaz ise, Şeytan onun arkadaşıdır, Kalbinde ve göğsünde oturur. Bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“Her kim, Rahman’ın zikrinden ayrılıp yaşamaya bakar ise, kendisine şeytanı yapıştırırız.

Artık şeytan, onun ayrılmaz kardeşidir.” (Zümer Sûresi /36)

Anlatılan duruma düşen bir kimse, artık şeytanın emrindedir. Bazen namazında gelir; ona vesvese verir. Bazen de gelir; kendisine boş ve batıl temenniler verir. Ki bunlar, haram ve mubah cinsinden nefsin yersiz arzularıdır.

Bazen de gelir; o kimseyi hayra koşmaktan, sünnetleri, vaciple­ri, sair ibadetleri ve Hakka yakınlık kazandıran vazifeleri yerine ge­tirmekten saptırır.

Bu durumu ile o kimse, dünyasını ve ahiretini kaybeder. Ahiret günü de şeytanla beraber dirilir.

Şeytan, çok kere, o kimsenin son nefesinde imanını da elinden alır. Kıyamet günü, Şeytanla beraber kalır. Orada arkadaşları Fira­vun, Haman ve Karun olur.

Yüce Allah’a sığınırız; İmansız gitmekten, gizli ve aşikâre şeyta­na uymaktan.

6- Şeytanın Yaptıkları

Mukatil, Zührî ve Urve yolu ile Hazret-i Aişe’nin (r.a) şöyle de­diğini anlattı;

- Bir akşam üzeri, Resulullah (s.a.v) efendimizin ziyaretine as­haptan bazıları geldi.

Bu gelen sahabe arasında şunlar vardı; Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Selman-ı Farisî ve Ammar b. Yasir. Allah onların hepsinden razı olsun.

Resulullah (s.a.v) efendimiz onların yanına geldi. Bu hâlinde kendisini sıtma tutmuştu. İnci misali terleri alnındaydı.

Bu terlerden alnını sildikten sonra şöyle buyurdu;

- “Allah, meluna lânet etsin.” Bu cümleyi üç kere tekrar et­tikten sonra başını eğdi. Hazret-i Ali (r.a) kendisine şöyle dedi;

-Anam babam sana feda ya Resulullah, az önce kime lânet et­tin? Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Habis İblis idi. Kuyruğunu gerisine soktu; yedi yumurta çıkardı, işte Ademoğullarına saldığı çocukları bunlardandır.

Birinci oğlunun adı; Müdhiştir.

Bunu, ilim sahiplerinin peşine salmıştır. Onları, çeşitli ar­zuların peşinde koşturur, durur.

İkinci oğlunun adı; Hadis’tir.

Bunu namaz kılanlara salar. Gider, namaz kılanlara unutkanlık verir. Namazda, sağa sola baktırır. Kendisine es­neme verir. Tepikletir ve uyutur.

Hatta içinizden biri namazda uyur; kendisine,

- Sen uyudun. Dedikleri zaman der ki;

- Uyumadım. Böylece, namaza abdestsiz olarak girer.

Muhammed’in canı elinde bulunan zat hakkı için; anlatılan türden kimselerden biri namazdan çıkar. Ama onun nama­zın ne yarısı ne dörtte biri ne de onda biri vardır. Onun için, bu namazdan gelen günah, aldığı sevaptan daha çoktur.

Üçüncü çocuğunun adı; Zelbenun’dur. (Yahut Zelniyon)

Bu, çarşı pazardakilere musallat olmuştur. Onlara; eksik tartmayı, yalan söylemeyi emreder. Yani; Alışta ve satışta. Ma­lını sattığı zaman; Güzel göstermeye çalışmasını, onu övmesi­ni emreder.

Dördüncü çocuğunun adı; Beter’dir.

Bu da yaka yırtmak, yüz tırmalamak işine bakmaktadır. Bilhassa, musibet (ölüm ve benzeri) hâllerde, ah vah etmeyi emreder. Böylece, o kimsenin uğradığı musibetten alacağı ecir hiç olur.

Beşinci çocuğunun adı; Menşut’tur.

Bunun işi de yalan haber, dedikodu, çekiştirmek, gam­mazlamaktır. Bunları yaptırmak sureti ile kulları günaha so­kar.

Altıncı çocuğunun adı; Vasim’dir.

Bunun görevi de bir başkadır. İşi için; Sahib-i dübür. Ta­biri kullanılır. Erkeklerin bir yerine geriden üfler şişirir; ka­dınların başka yerine üfler durur. Sonunda, kadını zor du­rumda bırakır; onları birbiri ile zina ettirmeye kadar vardırır.

Yedinci çocuğunun adı; Aver’dir.

Bunun isi de hırsızlıktır. Hırsıza şöyle der; Çal da borcu­nu öde, ihtiyaçlarını gider. Hiç olmazsa, edep yerini kapata­cak kadar giyimin olur. Sonra tövbe edersin.”

Her mümine yakışan odur ki; Sair hâllerin tümünde, Şeytan’dan yana gaflete düşmemelidir. Hiçbir işinde, ondan emin olmamalıdır. Bir hadis-i şerifinde Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Abdeste sataşan bir şeytan vardır ki, onun adı; Velehan’dır, ondan Allah’a sığının.” Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde ise, şöyle buyurdu;

- “Namazda saflarınızı sıklaştırın ki; aranıza şeytanlar girmesin. Onlar Benat-ı cedef gibidirler.”

-Benat-ı cedef nedir? Diye sordukları zaman, Ebu Huzeyfe (r.a) ve Ebu Ubeyde (r.a) şöyle anlattı;

-Onlar, şu küçük Hicaz koyunlarıdır. Onlardan biri için;

-Nakd. Tabiri kullanılmıştır. Denilmiştir ki;

-O koyunların kuyrukları ve kulakları yoktur. Yemen beldesi­nin Cereş bölgesinden getirilmişlerdir. Osman b. Ebilasî’nin, şöyle de­diği anlatıldı;

-Kıldığım namazla, okuduğum Kurânla şeytanın durumu nasıl olacak ya Resulullah? Diyerek, Resulullah (s.a.v) efendimize durumu­mu sorduğum zaman bana şöyle buyurdu;

“Bu şeytanın adı Hanzep’tir. Onun sana geldiğini duyar­san, ondan Allah’a sığın. Sol yanına da üç kere tükür.”

Resulullah (s.a.v) efendimizin emrettiği gibi yaptım; o şeytanı Allah benden uzaklaştırdı. Resulullah (s.a.v) efendimiz, meşhur olan bir hadis-i şerifinde ise, şöyle buyurmuştur;

- “Sizden hemen herkesin bir şeytanı vardır.” Sordular;

-Ya Resulullah, sizin de şeytanınız var mı? Resulullah (s.a.v) efen­dimiz şöyle buyurdu;

- “Evet, benim şeytanım vardır. Ancak, Allah bana yardım etti; Müslüman oldu. Bana ancak, hayır söyler.” Şöyle anlatıldı;

-Allah-û Teâlâ, İblis’e lânet ettikten sonra, onun sol kaburga ke­miğinden karısı Şeytane’yi yarattı.

Tıpkı; Âdem aleyhisselâm’dan Havva’yı yarattığı gibi.

Şeytan, karısı Şeytane’ye sarıldıktan sonra hamile kaldı; otuz bir yumurta çıktı.

Bu otuz bir yumurta, onların soyunun aslı oldu. Kalan zürriyetler, bunlardan türedi.

Şu yerlere yerleştiler; Dağlara, adalara, ıssız yerlere, ıssız ara­zilere, denizlere, çöplere, sarp yerlere, ormanlıklara, su kaynakları­na, yolların birleştiği yerlere, hamamlara, kenefe, çöplüklere, havaya, savaş meydanlarına, çanlara, kabirlere, kiliselere, köşklere, Arap ça­dırlarına, tüm yer parçalarına.

                                ***

Allah-û Teâlâ şeytan için şöyle buyurdu;

“Onu ve zürriyetini benden ayrı dost mu biliyorsunuz? Hâlbuki onlar sizin düşmanınızdır.

Zalimler için ne kötü bir değiştirme.” (Kehf Sûresi /50)

Yazıklar olsun; Aziz Celil Allah’a ibadet taat etmeyi bırakıp da şeytanın ve zürriyetinin emrine girene.

Hiç şüphe edilmeye ki; Bunlar, tövbeye gelip hâllerinin kötülüğünü anlamadıkça, o şeytanlarla beraber cehenneme gireceklerdir. Bunun için hemen herkes, nefsini ayıktırmalı; şeytana ve zürriyetine bağlı kalmaktan kurtulmalıdır.

Kötü arkadaşlardan ve pis işlerden de sakınmalıdır.

Sapıklık davetçilerini, şeytan ordularını bırakıp Yüce Allah’a dönmelidir. Onun taatına girmeli; kullarından âlim, arif, bildiği ile amel eden kullara katılmalıdır.

Çünkü âlimler ve arifler, Allah’a çağırırlar; onu sevdirirler.

Sonra bu zatlar, Allah’tan ümit kesmeyen, onun saltanatı karşı­sında heybet duyan, ansızın yakalanmasından çekinen ve ona göre hazırlık yapan kimselerdir.

Bunlar, dünyaya karşı gani gönüllü olup, daima arzuları öbür âlemdir.

Gündüzleri oruç tutarlar; geceleri namaz kılarlar. Boş geçen günleri için de ağlarlar.

İşleri, daima hayra koşmaktır. Gelecek her saati hayra harca­mak isterler. Tüm günahlarından ve hatalarından tövbe ederler.

Yerin ve semaların yaratıcısına tevekkül ederler. Her an ve her saat, tüm yaratılmışları besleyip geliştiren Rabbe güvenirler. Gece ve gündüz onun huzurunda dururlar.

İşte anlatılan zümredir ki; Cehennemin zincirlerinden, bukağı­larından, dünyanın afatından, cehennem ateşinin dehşetinden emin bulunmaktadırlar. Çünkü bunlar; şeytana uymayı bırakmış, gizli ve aşikâre Rahman’a itaat etmişlerdir.

İşte onların bu durumlarına bir karşılık olarak; Yüce Deyyan amellerinin mükâfatını vermiş, şu ayet-i kerimelerde anlattığı şekil­de kendilerini mükâfata lâyık görmüştür;

“Allah, onları bugünün şerrinden korudu; bir güzelliğe ve sevince erdirdi.

Ettikleri sabra mukabil, kendilerine cennet ve ipekli giy­siler ihsan eyledi.” (İnsan Sûresi /11)

“Şüphesiz, müttakiler, cennetlerde ve ırmak kenarların­da olacaklar. Sadakat otağında ve güçlü sultanın katında bu­lunacaklar.” (Kamer Sûresi /54-55)

“Rabbinin Yüce Makamından korkanlara iki cennet var­dır.” (Rahmân Sûresi /46)

Ve. Allah-û Teâlâ, değerli kitabında, fitneye düştükten sonra ayıkan bu kulunu şu emri ile anlatmaktadır;

 “Onlar ki, kendilerine şeytandan bir arıza geldiği zaman; hemen zikre geçerler. O anda da basiret sahibi olurlar.” (A’râf Sûresi /201)

Böylece, Allah-û Teâlâ, kalplerin cilâsı olarak zikri anlattı. Kal­be gelen perdenin, zulmetin, karanlığın ve gafletin zikirle zail olaca­ğını anlattı. Bütün sıkıntıların zikirle gideceğini de belirtti.

Zikir, takva ve vera’ (şüpheli işlere düşmeme) hâlinin anahtarı­dır. Takva ise, ahiretin kapısıdır. Tıpkı; Heva (nefsanî arzu) dünya kapısı olduğu gibi. Allah-û Teâlâ, bir başka ayet-i kerimede de şöyle buyurdu;

“Ondakileri (Kurân’dakileri) anlamaya bakın. Belki, bu sa­yede takvaya erersiniz.” (Bakara Sûresi /63)

7- Kalpteki Vesvese

Kalpte iki vesvese vardır. Şöyle ki;

a)- Hayra davetçidir. Hakkı tasdike çağırır. İşbu vesvese, melek tarafından gelir.

b)- Şerre davetçidir. Hakkı yalanlamaya çeker. Hayırdan alır. İş­bu vesvese de düşmandan gelmektedir.

Üste anlatılan mana; Abdullah b. Mes’ud (r.a) rivayet edilmiştir.

Hasan-ı Basri (r.a) ise, şöyle anlattı;

- Bunlar iki önemli iş olup kalpte gezer dururlar. Biri, Allah’tan gelir; diğeri düşmandan.

Allah’tan gelen ile duran kimseye Allah’ın rahmeti ulaşsın.

Allah’tan gelen işi geçerli emir bilip yerine getirmelidir. Düş­mandan gelene karşı da mücahede gerek. Mücahid (r.a) şu ayet-i ke­rimeyi okudu;

“Sinsi (Hannas) şeytanın şerrinden.” (Nâs Sûresi /4) Sonra şöyle dedi;

O sinsi şeytan kalbe yayılır. Ne zaman ki, Allah zikri geçer; he­men siner ve kaybolur. Ne zaman gaflete düşülse, yine ortaya çıkar kalbe sarılır. Mukatil (r.a) ise şöyle anlattı;

- O şeytan, domuz suretindedir. İnsanoğlunun cesedinde kalbi­ne bağlıdır. Onun kan dolaşım yerlerinde dolaşır. Aziz Celil Allah, bu şekilde onu insana musallat etmiştir. Onun için şöyle buyurmuştur;

“Ki o; insanların kalplerinde vesvese vermektedir.

Cinden ve insanlardandır.” (Nâs Sûresi /5-6)

Âdemoğlu yanılıp zikri unuttuğu zaman o sinsi şeytan kalbini yutacak gibi kaplar. Ama zikre geçince, kalbinde siner. Hatta kalbin­den ve cesedinden ayrılır; çıkar. İkrime (r.a) şöyle anlattı;

-Anlatılan vesvese veren sinsi şeytanın yeri; insanın kalbi ve iki gözüdür.

Bu şeytanın kadında yeri; Dönük durumda ise, gözlerindedir. Arka çevirdiği zaman ise, kalçasıdır.

8- Kalpteki Hatırlar

 (Hatırlar; Burada, tahrikler ve emirler manasına da alınabilir. Uyarma manasına da olabilir.)

Kalpte altı türlü hatır vardır. Şöyle ki;

1)- Nefsin hatırı.

2)- Şeytanın hatırı.

3)- Ruhun hatırı.

4)- Meleğin hatırı.

5)- Aklın hatırı.

6- Yakin duygusunun hatırı.

Şimdi bunların hatırları için neler yapıldığını anlatmaya geçe­lim; Nefsin hatırı için şunlar yapılır, Şehvet duygusu taşıyan şeyler alınır. Nefsanî arzular peşine gidilir. Ama mubah ama haram.

Nefis, hatırı için, üstte anlatılanları yapmayı emreder.

Şeytanın hatırı için şunlar yapılır;

Küfre girilir; şirke geçilir, daim Yüce Hak’tan şikâyet edilir; va­adini tutmuyor bahanesi ile Aziz Celil Allah itham edilir.

Daha başka şu parça parça günahlar da işlenir. Mesela;

Tövbe ertelenir; zira böyle bir şeyde dünya ve ahiret için insa­nın felâketi vardır.

İşte şeytanın da, hatırı için yapılmasını emrettiği şeyler bunlar­dır. Ama umumî manada.

Üstte anlatılan her iki hatır da kötüdür. Her ikisinin de kötülü­ğüne hükmedilmiştir. Hem de bütün müminler için.

Gelelim ruhun ve meleğin hatırına.

Her ikisi de aslında Yüce Hakka ve Allah’ın taatına çağırırlar. Bunun sonu dünya ve âhirette selâmettir.

Ancak, bunların ilme uygun olmaları gerek. Böyle olduğu tak­dirde hoştur. Has kimseler, bunların hatırını yitirmemeye çalışırlar.

Ruhun ve meleğin hatırı için yapılan işler daha ziyade sonucu; Dünyanın ve ahiretin selâmetine dair olan işlerdir.

Gelelim aklın hatırına.

Akıl, zaman zaman şeytanın hatırlattığı işleri hatırlatır. Bazen de meleğin ve ruhun hatıra getirdiğini getirir.

Bunun böyle olması da Allah’ın bir hikmeti ve sanatının gere­ğidir. Ta ki; Aklın varlığı yolu ile kulunu hayra veya şerre götürsün. Hayır ve şer de yine akılla, görmenin ve ayırt etmenin sağlamlığına göre belli olur.

Aklın hatırına uyulup yapılan işin sonucu ya cezadır yahut mü­kâfat. Aklına uyduğu için de netice kula ait olur.

Yüce Allah, hükümlerinin yürümesi için cismi bir mekân eyledi. Hikmet binalarında dileğinin yerine gelmesi için orayı bir mahal ey­ledi.

Üstte anlatılan manadan olarak aklı da Hayra ve şerre bir ta­şıyıcı kıldı.

Cisim hâzinesinde ikisini de yürütür gider.

Şayet akıl (veya cisim), teklif için bir mekân ve tasarruf için bir mevzi, tarif için bir sebep olacak durumda ise, nimetlerin lezzeti, aza­bın elemi ona ait olur.

Gelelim yakın hatırına.

Bu yakın, imanın ruhudur; ilmin de varidatın da yeri, ilim Al­lah’tan gelir; yakın yolu ile de dağılır.

Ne var ki; Yakin hatırı, evliyanın ikan sahibi seçkinlerine mah­sustur. Ki bunlar; Sıddıklar, şehitler, bedellerdir.

Bunlara gelen yakın hatırı gerçek manada gelir; varışı ne kadar gizli olursa olsun, gelişi ne kadar incelik taşırsa taşısın.

Bu yoldan gelen, ledünni bir ilim olarak gelir; gayelerden haber verir, işlerin gizli yanlarını anlatır.

Ne var ki, üstte anlatılan manada bir hatır gelişi; Sevilmişlere, istenmişlere ve seçilmişleredir.

Bunlar, Yüce Allah’ın varlığında kendi benliklerinden yana, fena bulmuşlardır; dış yanlarından da geçmişlerdir.

Bunların zahir ibadetleri, batın ibadet hâline gelmiştir. Ama farz ve mutlak yapılması gereken sünnetler hariç.

Anlatılan büyükler, daima iç âlemlerini gözetirler. Zahirleri ise, Yüce Allah’ın terbiyesindedir. Nitekim bu manada, Allah-û Teâlâ de­ğerli kitabında iyi kullarının dilinden şöyle buyurdu;

“Benim sahibim, kitabı indiren Allah'tır. Salihleri yöne­ten odur.” (A’râf Sûresi /196)

Böylece Yüce Allah onları yönetir ve onlara yeter. Kalplerini, gayblara dair sırların seyri ile meşgul eder. O kalpleri de her türlü ya­kınlığa nail olmak için nurlandırır.

O büyükleri, zatı ile konuşmak için yaratmıştır; onları zatı ile ünsiyet için seçmiştir, zatında sükûnet bulup varlığında doyuma ulaşmaları için yaratmıştır.

Bu büyüklerin, her gün ilimleri artar; anlayışları yükselir, nur­ları çoğalır.

Sevdikleri taptıkları Yüce Zata devamlı yakınlık bulurlar.

Bunlar öyle nimetler içine dalmışlardır ki; Tükenmez öyle gü­zellikler içine girmişlerdir ki, Bir kesinti düşünülemez.

Buldukları sürürün da bir sonu ve bir nihayeti yoktur.

Ne zaman ki, yazılan ecel doldu; bu fena dünyada onlara takdir edilen zaman bitti; işte o zaman, Bundan daha üstün bir makama alır.

Tıpkı; Bir gelinin hücreden alınıp saraya çıkarıldığı gibi. En alt yerden, en üst yere yükseltildiği gibi.

Bunlara göre, bir manada dünya cennet, ahiret ise gönül gözle­rinin açılacağı, şad olacakları daha da büyük bir yerdir. Zira orada, pek hoşlanacakları bir tecelli olacaktır ki bu; Yüce Allah’ın yüzüne bakmaktır.  Bir engel, bir korucu olmayacak.

Bir yük, bir ağırlık da olmayacak.

Artık no zulüm var, no de zarar. Ne bitmek var; ne de tükenmek. Nitekim bu manada, Allah-û Teâlâ, şöyle buyurdu;

“Şüphesiz, muttakiler, cennetlerde ve ırmak kenarların­da olacaklar. Sadakat otağında ve güçlü sultanın katında bu­lunacaklar.” (Kamer Sûresi /54-55)

Bir başka ayet-i kerimede ise, Yüce Allah şöyle buyurdu;

 “İyilik edenlerin mükâfatı iyilik olacaktır; daha ziyadesi var ” (Yunus Sûresi /26)

Onlar dünya hayatında iken taat yolu ile ihsan sahibi olmuşlar­dır. Bunun karşılığı olarak, cennet ve ikramlarla mükâfat almışlardır.

Yüce Hak onlara nimet vermiş; selâmet ihsan eylemiştir.

Bunlar, emredileni yerine getirdikten başka; kalplerini temizle­miş, onun zatından gayrına amel etmeyi de bırakmışlardır. Bunun için de Yüce Hak, onları öbür âlemde ziyade ihsanlarla mükâfata lâ­yık görmüştür.

İşbu ziyade ihsanların başında; Yüce Hakkın yüzünü devamlı görmek vardır.

Nitekim üstte anlatılan manayı Kitap-ı Mübin’inde, kalp ve akıl sahibi kullarına anlattı.

9- Nefis ve Ruh

Nefis ve ruh, şeytanın bir şey atıp katması için iki yerdir.

Melek, kalbe takva duygusu bırakır.

Şeytan ise, nefse kötülük bırakır. Bunun için, nefis daima; Du­yuların kötülüklerde kullanılmasını ister.

Bünyede iki yer vardır;

a)- Akıl.

b)- Heva.

Bunlar, Yüce Hâkim’in dileğine göre hareket ederler. Sonuç; Ya başarı olur yahut azgınlık.

Kalpte de iki parlayan nur vardır;

a)- İlim.

b)- iman.

 Bütün bu anlatılanlar, tümden kalbin âlet edevatı ve duyularıdır. Kalp ise, bütün bu âletlerin ortasındadır. Tıpkı bir sultan gibi olup sayılanlar da onun ordusudur. Hepsi de ona gelirler.

Yahut kalp, parlatılmış bir ayna gibidir. Bu âletler de onun çev­resinde zuhur ederler. Sağ kalp onları gözetir, emrini verip onları ça­lıştırır.

10- Dua.

Azgın şeytanın şerrinden, arşın ve kürsînin Rabbine sığınırım.

Kötü duygulardan, nefsin yersiz isteklerinden, cinlerin ve in­sanların fitnesinden Arşın ve kürsînin Rabbine sığınırım.

Riyadan, nifaktan, kendini beğenmişlikten, büyüklenmekten, kalpte meydana gelen kötü karışıklıktan arşın kürsînin Rabbine sığı­nırım.

Nefsi helâke götüren her türlü şehvetten ve lezzetten, bidattan, sapıklıktan, bedeni ateşe salan kötü arzulardan arşın kürsînin Rab­bine sığınırım.

Arşa bağlı gayb âleminin güzelliklerini perdeleyen her türlü söz ve işten arşın kürsînin Rabbine sığınırım.

Saptırıcı arzulardan, nefsanî âdetlerden, düşük huylardan ar­şın kürsînin Rabbine sığınırım.

Azgın, habis şeytandan Melik Hamid Mecid Allah’a sığınırım.

Bilhassa masiyet ehline gazap ettiği zaman; vurucu gücünden Allah’a sığınırım.

Kıyamet günü, halkının azgınlıklarını şiddetle yakaladığı za­manki heybetinden Allah’a sığınırım.

Karada ve denizde yapılan masiyetinden ötürü günah örtüsü­nün ve perdesinin açılmasından Allah’a sığınırım.

Esas olan işi ve parça işleri unutmaktan Allah’a sığınırım.

Kötülüğe kaymaktan, tembelliğe gitmekten, büyüklenmekten, kibre düşmekten Allah’a sığınırım.

Taatı bırakmaktan, iyiliği yapmamaktan, ona karşı masiyete dalmaktan Allah’a sığınırım.

Yalan yere yemin etmekten, bir iyilik için olmadan, edilen ye­minden dönmekten Allah’a sığınırım.

Son nefesin kötülükle bitmesinden, her hayırdan yana eli boş ol­maktan, arzuların hazır olduğu bir anda, şer temennisi ile ölmekten Allah’a sığınırım.

11- Şeytanla Mücahede

Şeytanla yapılacak mücahede içten olacaktır ki; bu, Kalple, gö­nülle ve imanla olur.

Şeytanla mücahedeye girdiğin zaman yardımcın Rahman olur; dayanağın Melik Deyyan Zat olur. Bu yapacağın mücahede ile de Celil Mennan Allah’ın rızası dileğin olmalıdır.

Kâfirlerle olan cihad zahirle olur. Yani; Bedenin dışı ile. Bu du­rumda sana yardımcı, Sultan ve yardımcılarıdır. Bundan beklediğin cennete girmek olur.

Kâfirlerle çarpışma sırasında öldürülürsen; yerin ebedî olarak cennet olur.

Şeytanla çarpışırken; ecelin gelir, ümitlerin yarıda kalır da ölür­sen; Onun huzuruna vardığın zaman âlemlerin Rabbinin yüzünü gör­mek sana mükâfat olur. Seni kâfirler öldürür ise, şehit olursun.

Kendisine tâbi oluş hâlinde, emrine boyun eğdiğin bir durumda şeytan seni öldürür ise, o zaman Cebbar Melik Zat’ın yakınlığından uzak olursun.

Küffar ile cihadın bir sonu, bir bitimi vardır. Şeytanla, nefisle yapılan cihadın ise, bitip tükenmesi yoktur; hayat boyunca sürer. Bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“Yakın gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr Sûresi /99) Yani; Ölünceye kadar, Yüce Allah’a kavuşuncaya kadar, ibadet; şeytana ve nefsanî arzulara muhalefettir.

Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

 “Sonra onlar ve azgınlar, iblisin orduları ile toplu hâlde yüzüstü cehenneme atılacaklardır.” (Şuarâ Sûresi /95-96) Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Küçük cihattan büyük cihada dönüyoruz.” Resulullah (s.a.v) efendimiz, bu hadis-i şerifini, Tebük seferinden dönüşünde bu­yurmuştu. Resulullah (s.a.v) efendimiz;

- “Büyük cihat.” Buyururken şu manaları kast etmiştir; Nefis­le, şeytanla, yersiz arzularla cihad. Zira bunlar devamlıdır. Hiç bırakılamazlar. Bırakılması tehlikelidir; Allah korusun, son nefesin kötü kapanışından korkulur.

Azgın şeytanın şerrinden, arşın ve kürsînin Rabbine sığınırım.

Kötü duygulardan, nefsin yersiz isteklerinden, cinlerin ve in­sanların fitnesinden Arşın ve kürsînin Rabbine sığınırım.

Riyadan, nifaktan, kendini beğenmişlikten, büyüklenmekten, kalpte meydana gelen kötü karışıklıktan arşın kürsînin Rabbine sığı­nırım.

Nefsi helâke götüren her türlü şehvetten ve lezzetten, bidattan, sapıklıktan, bedeni ateşe salan kötü arzulardan arşın kürsînin Rab­bine sığınırım.

Arşa bağlı gayb âleminin güzelliklerini perdeleyen her türlü söz ve işten arşın kürsînin Rabbine sığınırım.

Saptırıcı arzulardan, nefsanî âdetlerden, düşük huylardan ar­şın kürsînin Rabbine sığınırım.

Azgın, habis şeytandan Melik Hamid Mecid Allah’a sığınırım.

Bilhassa masiyet ehline gazap ettiği zaman; vurucu gücünden Allah’a sığınırım.

Kıyamet günü, halkının azgınlıklarını şiddetle yakaladığı za­manki heybetinden Allah’a sığınırım.

Karada ve denizde yapılan masiyetinden ötürü günah örtüsü­nün ve perdesinin açılmasından Allah’a sığınırım.

Esas olan işi ve parça işleri unutmaktan Allah’a sığınırım.

Kötülüğe kaymaktan, tembelliğe gitmekten, büyüklenmekten, kibre düşmekten Allah’a sığınırım.

Taatı bırakmaktan, iyiliği yapmamaktan, ona karşı masiyete dalmaktan Allah’a sığınırım.

Yalan yere yemin etmekten, bir iyilik için olmadan, edilen ye­minden dönmekten Allah’a sığınırım.

Son nefesin kötülükle bitmesinden, her hayırdan yana eli boş ol­maktan, arzuların hazır olduğu bir anda, şer temennisi ile ölmekten Allah’a sığınırım.

Bu Mecliste
1)- BESMELE ÜZERİNE a) Süleyman (a.s) - Hüdhüd Kuşu  b) Besmelenin Fazileti
2)- BESMELENİN TEFSİRİ
3)- ALLAH İSMİ ( Allah isminin manaları)
4)- BESMELENİN FAZİLETLERİ  a) Besmele Harfleri b) Besmelenin Duası Konuları İşlenmiştir...

a)- BESMELE ÜZERİNE, b)- SÜLEYMAN (A.S.) c)- HÜDHÜD KUŞU. Başlıkları üzerinedir.

Aziz Celil Allah şöyle buyurdu;

“Rahman Rahim Allah’ın adı ile. Bu, Süleyman’dandır.” (Neml Sûresi /30)

Bilesin ki...

Bu ayet-i kerime, Neml suresinden alınmış olup 30. ayetidir.

Bu sure, Mekke-i Mükerreme’de gelmiştir.

Doksan üç (93) ayettir.

Bin yüz kırk dokuz (1149) kelimedir.

Dört bin yedi yüz doksan dokuz (4799) harftir.

                               ***

Burada bir hikâye anlatılır ki; Süleyman aleyhisselâma aittir. Şöyle olmuştur;

- Davud peygamberin oğlu Süleyman peygamber; Kudüs’ten ay­rılıp, Karınca vadisinden geçerek Yemen’e doğru yollandı. (Şam veya Taif tarafında karıncası çok bir deredir.)

Allah-û Teâlâ, başta Resulullah (s.a.v) efendimiz Mustafa olmak üzere, sair peygamberlere, müminlere, Allah’ın diğer salih kullarına, mukarreb meleklerine salât ve selâm eylesin.

Süleyman peygamber, askeri bir çöle vurdu; hepsi de o çölde su­sadı. Bunun üzerine, Süleyman peygamberden su istediler.

Bu su meselesini halletmek için, Süleyman peygamber hüdhüd kuşunu araştırmaya başladı.

Kuşların kumandanı olan turna kuşunu çağırdı; ondan hüdhüd kuşunu istedi. Hâlbuki onun yanında da ancak bir tane hüdhüd kuşu vardı.

Turna kuşu şöyle dedi;

- Nereye gittiğini bilmiyorum; benden bir emir de almadı.

Hüdhüd kuşu, gagasını yere koyar, suyun nerede olduğunu, ya­kınlığını ve uzaklığını bildirirdi. Hatta kendisi ile suyun arasında kaç fersah ve kaç boy olduğunu söylerdi.

İşte Süleyman peygamber hüdhüd kuşunu bunun için arıyordu. Zira anlatılan işi yalnız o yapardı; başka kuşlar bu işten anlamazlardı.

Hüdhüd kuşu bu işi yapacağı zaman, sema boşluğuna doğru yükselirdi. Sonra etrafa bir göz attıktan sonra o su bulunan yere iner; gagasını yere koyardı. Onun böyle edişinden anlaşılırdı ki; Orada su vardır.

Bunun üzerine, Süleyman peygamberin emrinde bulunan cinler orayı kazmaya başlardı. Sonunda su da çıkardı.

Oradan çıkan su bir havuza alınırdı. O havuzdan da tüm kapla­ra doldurulurdu. Orada bulunan insanlar, hayvanlar, cin tayfası içerdi.

Orada işleri bittikten sonra taşınır; başka yere giderlerdi.

Süleyman peygamber hüdhüd kuşunu kaybettiği zaman, pek öf­kelendi. Şiddetli gazaba geldi ve şöyle söyledi;

“Ona çok şiddetli bir azap edeceğim.” (Neml Sûresi /21) Bununla şöyle demek istiyordu;

- Onun kanatlarım yolacağım; bir daha da diğer kuşlarla uçamasın. Hem de tam bir sene. Sonra şöyle dedi;

“Olmazsa, onu keseyim.” (Neml Sûresi /21) Sonra devam etti;

“Yahut bana açık bir özür beyanı ile gelir.” (Neml Sûresi /21)

Süleyman peygamberin kuşlara ettiği en çetin azabı; Onların tüylerini yolmaktı. Tüylerin tümünü yolar, üzerinde hiçbir şey kal­mazdı; sırf deriden ibaret bırakırdı.

“Az durdu...” (Neml Sûresi /22) Yani; Az sonra hüdhüd kuşu geldi. Hüdhüd kuşunu oradakiler karşıladılar ve şöyle dediler;

- Süleyman sana kızdı. Azap edeceğini anlattı. Sordu;

- Hiçbir hak tanımadı mı? Dediler ki;

-Tanıdı. Bunun üzerine, Süleyman peygamberin huzuruna git­ti. Huzurunda durdu; sonra secde etti. Sonra şöyle sena etti;

- Asırlar boyu mülkün daim olsun. Sonsuzlara kadar yaşayasın.

Bir yandan da gagasını kaldırıyor, başı ile Süleyman peygam­bere işaret ediyordu. Daha sonra şöyle devam etti;

“Senin mülkünün ulaşmadığı bir yere vardım.” (Neml Sûresi /22)

Şunun anlatmak istiyordu kibarca;

- Öyle bir yere gittim ki; orası senin saltanatın altında değil. Orayı tanıdım. Sen tanıdığım bu yeri bilmiyorsun da.

Dolayısı ile sana bir haber getirdim. Bu haberi sana cin tayfası getirmemiştir; böyle bir yeri bildirmemişler. Orayı insanlar da bil­mezler. Devam etti;

“Sebe bölgesinden sana büyük bir haber getirdim.” (Neml Sûresi /22)

Hiç şüphe edilmesin; şaşırtıcı bir haber. Süleyman peygamber sordu;

- O nasıl bir haberdir? Hüdhüd şöyle anlattı;

“Orada bir kadın gördüm; o ülkenin sahibi.” (Neml Sûresi /23)

Yani; Belkıs’ı gördüm. Ona şöyle isim verilmişti;

- Belkıs bnt. Ebi Serah Humeyriye. Devam etti;

“O kadına her şey verilmiş.” (Neml Sûresi /23)

Hemen her şeyi var. Yemen ve çevresi onun. İlim var; saltanat var. Mal var. Ordusu var. Hatta çeşitli atları da var. Sonra hepsinden üstün;

“Onun büyük bir tahtı var.” (Neml Sûresi /23)

Bu tahtın yukarı doğru yüksekliği otuz zira. (Parmak ucundan dirseğe kadar olan mesafe.) Bunun için;

- Seksen zira. Diye de anlatılmıştır.

O tahtın eni ise, seksen zira’dır. O taht, inci mercan ve türlü cevherlerle süslenmiş, işlenmiştir. Devam etti;

“Ne var ki, o ve onun kavmi gördüğüme göre; Allah’tan başka güneşe de secde ediyorlar.” (Neml Sûresi /24)

Yani; Onlar Mecusi. Devam etti;

“Şeytan, onlara yaptıkları işi süslü gösterip yollarını tı­kamış. Bu yüzden doğru yolu bulamıyorlar.” (Neml Sûresi /24)

Demek istiyordu ki;

- Şeytan hem o kadına hem de tebaasına İslâm yolunu kapat­mış. Bu yüzden, İslâmiyet’in ne olduğunu görüp bilemiyorlar. Devam etti;

- “Neden acaba, yerdeki ve gökteki gizlilikleri çıkaran Al­lah’a secde etmezler ki?

Hem Allah, onların gizli ve açık yanlarını da bilir.” (Neml Sûresi /25)

Devam etti;

- “Allah, öyle bir Allah’tır ki; Arş-ı Azim’in de Rabbidir.” (Neml Sûresi /26) Bunun üzerine, Süleyman peygamber hüdhüd’e şöyle dedi;

- “Senin doğru mu söylediğini, yalan mı söylediğini ya­kında göreceğiz.” (Neml Sûresi /27) Devam etti;

- Hele sen bize önce su bul. Hüdhüd suyu buldu. Ondan kana kana içtiler.

Bu iş bittikten sonra, Süleyman peygamber hüdhüd’ü çağırdı. Bir de mektup yazmıştı. Yazdığı bu mektubu mühürledi; hüdhüd’e verdi ve ona şöyle dedi,

- “Bu mektubumu götür. Onlara bırak. Sonra, yanlarından biraz ayrıl. Ve bak; Ne gibi bir müracaatta bulunacaklar?” (Neml Sûresi /28)

Yani; hele bir bak, nasıl bir cevap vereceklerini görelim.

Süleyman peygamberin yazdığı mektup şöyle idi;

- “Rahman Rahim Allah’ın adı ile...

Bu mektup, Süleyman’dandır. Bana baş kaldırmaya kal­kışmayınız. Bana gelin; Müslüman olun.” (Neml Sûresi /30 - 31)

Süleyman peygamber, biraz daha açık manası ile şöyle diyordu;

- Bana karşı büyüklenmeye girişmeyesiniz. Sizinle müsalaha etmek istiyorum. Bunun için gelin.

Siz, cin tayfasından iseniz; kölem olmanız gerek. İnsan iseniz, sözümü dinleyip bana itaat etmeniz lâzım.

Bunun üzerine, hüdhüd mektubu aldı yola koyuldu. Öğlene doğ­ru Sebe’ ülkesine vardı.

Hüdhüd geldiği sırada, Belkıs köşkünde öğlen uykusuna yat­mıştı.

Kapılar üzerine kapanmıştı; kilitler vurulmuştu. Onun yanına bir şeyin girmesi de mümkün değil gibi idi.

Muhafızları da köşkün çevresinde idiler.

Belkıs’ın kavminde, kendisine ait on iki bin (12.000) savaşçısı vardı.

Bu savaşçıların her biri de yüz bin (100.000) savaşçının kuman­danı idi.

Kadınlar ve çocuklar, anlatılan sayının dışında idi.

Belkıs, haftada bir gün, (her cuma) kendi halkının arasına gi­rer; onların ihtiyaçlarını yerine getirirdi.

Tahtı da dört altından sütun üzerine kurulurdu. Sonra gelir, o tahtın üzerine otururdu.

Kendisi, halkına bakardı; ama onlardan hiç kimse kendisine bakamazdı. Onlardan bir kimse, dilekte bulunacağı zaman, huzurunda ayakta durur ve dileği ne ise bildirirdi. Başını da önüne eğer, Belkıs tarafına bakamazdı.

O dilek sahibi, bundan sonra secdeye kapanırdı. Belkıs’a tazim olarak, izin verinceye kadar da başını secdeden kaldırmazdı.

Halkının ihtiyacını görüp vereceği emri verdikten sonra köşkü­ne girerdi.

Haftanın aynı günü gelinceye kadar, bir daha kendisini kimse görmezdi.

Büyük bir mülk ve saltanat sahibi idi. Sonra...

Hüdhüd oraya vardığı zaman gördü ki; Kapılar Belkıs üzerine kapanmış, muhafızlar da köşkün çevresini sarmış.

Bunun üzerine, bir giriş yolu araştırdı; köşkün pencerelerinden birinden içeri girdi. O pencereden içeri girdikten sonra, oda oda ilerle­di. Yedi oda gitti. Sonunda otuz zira’ yükseklikte arşına kadar vardı.

Gördü ki; Belkıs öğlen uykusuna yatmış. Üzerinde, edep yerini örten bir örtüden başka bir şey de yok. Belkıs, uyuduğu zaman hep böyle yaparmış.

Hüdhüd, getirdiği mektubu, tahtının üzerine, Belkıs’ın yanına bıraktı. Sonra pencereye uçtu; beklemeye geçti. Uykusundan uyanıp mektubu okuyuncaya kadar bekleyecekti.

Uzun süre bekledi; ama Belkıs uyanmadı. Baktı ki, uyanmaya­cak; beklemekten bıktı, gelip gagası ile dokundu ve uyandırdı.

Belkıs, uyanır uyanmaz baktı ki; Yanına tahtı üzerinde bir mek­tup. Mektubu aldı; gözlerini ovuşturdu ve mektubun durumunu araş­tırmaya baktı. Bu ne hâldir; Kapılar kilitli olduğu hâlde, bu mektup kendisine nasıl ulaşmış!

Hayret etti... Dışarı çıktığı zaman, muhafızları kapının önünde buldu. Onlara sordu;

- Kapıyı açıp da yanıma gelen birini gördünüz mü? Dediler ki;

- Hayır, kimseyi görmedik. Kapılar olduğu gibi kapalıdır; biz de burada kolluyoruz. Sonra, tahtına çekildi; mektubu açtı ve okudu.

Belkıs hem okurdu hem de yazardı. Baktı ki, onda;

- “Rahman Rahim Allah’ın adı ile...” Yazılmış. Okuyup bitirdi.

Sonra, toplanmaları için, kavmine adam yolladı. Toplandıkları zaman, onlara şöyle dedi;

- “Ey ileri gelen kumandanlar, bana güzel bir mektup gel­di.” (Neml Sûresi /29)

Yani; Güzelce mühürlenmiş. Şunlar yazılı;

- “Rahman Rahim Allah’ın adı ile...

Bu mektup, Süleyman’dandır.

Bana baş kaldırmaya kalkışmayınız.

Bana gelin, Müslüman olun.” (Neml Sûresi /30)

Yani; Sulh isteyerek bana gelin. Sonra devam etti;

- “Ey ileri gelen kumandanlar, bu durumda, bana görüş­lerinizi bildirin.” (Neml Sûresi /32) Demek istiyordu ki;

- Bana anlatın; yapmam gerekeni bana bildirin. Ne yapmam ge­rektiği hakkında görüşünüzü açıklayın. Devam etti;

- “Şu anda ben kesin bir karara varmış değilim. Sizin gö­rüşünün almadan bir karar veremem.” (Neml Sûresi /32) Şunu anlatmak istiyordu;

- Durumu size açıkladım, mektubu da okudum. Danışma mecli­sini kurun; kararınızı söyleyin.

Bunun üzerine, o ileri gelenler, uzun bir görüşmeden sonra, ka­rarlarım verip Belkıs’a şöyle dediler;

 “Biz, kuvvet sahibiyiz. Sağlam bir vurucu güce sahibiz.” (Neml Sûresi /33)

Açıkça şunu demek istiyorlardı;

Hiçbir şekilde bizi düşman mağlup edemez. Ne savaşçılardan korkarız ne çokluktan. İdareyi hiç kimseye veremeyiz. Ama işini sen daha iyi bilirsin. Yalnız, bize emir ver; ona göre hareket ederim.

Bu durumda, Belkıs’ın hakkını koruma dışında her şeye karşı çıktılar. Yine de sonucu ona bıraktılar. Bunu Allah-û Teâlâ, onların di­linden şöyle anlattı;

- “Emir sana ait; durumu incele, emredeceğini bildir.” (Neml Sûresi /33) Yani; Biz, senin emrindeyiz. Ancak, Belkıs ilim ve hikmet yol­lu konuştu;

- “Padişahlar, bir ülkeye girdikleri zaman orayı harabeye çevirirler. Oranın izzet ikram sahibi halkını, düşük bir hâle getirirler. İşte onların yapacakları budur.” (Neml Sûresi /31)

Demek isti­yordu ki;

Mallarını ellerinden alırlar; savaşçılarını öldürürler, çocukla­rını da esir ederler. Sonra şöyle devam etti;

  -  “Ben, elçiler göndermek istiyorum. Bu elçiler, hediye de götürecektir.” (Neml Sûresi /35) Yani; Süleyman’a. Devam etti;

 “Bundan sonra, bekleyeceğim; Elçilerin nasıl dönecek­lerini göreceğiz.” (Neml Sûresi /35) Şunu demek istiyordu;

Süleyman’a elçiler göndereceğim. Elçilerin bana nasıl dönecek­lerini ve ondan bana ne haberler getirip neler anlatacaklarını bekle­yeceğim. Yapacağım işe ondan sonra karar vereceğim. Sonra...

Hediyelerini hazırladı. Hazırladığı hediyeler sırası ile şöyle idi;

On iki tane oğlan köle ayırdı. Hepsini de kız şekline getirdi. Zi­ra hemen hepsi de tüysüz taze delikanlı idi.

Ellerini kınaladı. Saçlarını taradı. Her birine kız elbisesi giydir­di. Bundan sonra onların yakınma gitti; Süleyman kendilerine bir şey sorduğu zaman ne söyleyeceklerini, nasıl konuşacaklarını anlattı.

Bilhassa, sorulara cevap verirken, kız sesi çıkarmalarını ve öy­le cevap vermelerini tembih etti.

On iki tane de sert tipli, erkeğe benzeyen cariye seçti. Bunların saçlarını tıraş ettirdi. Kendilerine erkek elbisesi giydirdi, ayaklarına er­kek ayakkabısı verdi. Bu erkek kıyafetindeki cariyelere de şöyle dedi;

- Süleyman size bir şey sorduğu ve cevabını istediği zaman, ona erkek gibi cevap verin.

Belkıs’ın hediyeleri arasında şunlar da vardı;

Yelencüc ağacı, (galiba tütsülü od ağacı, yanınca güzel kokar) misk, amber, ipekli. Bunları, çok güzel tabaklar içine koymuş, güzel cariyelerin ellerine vermişti.

Arap ve Acem develerinden dünyaya gelen on iki melez dişi de­ve yolladı ki, bunların sütü çok fazla idi.

İki tane boncuk yolladı. Bu boncukların biri eğri büğrü delin­mişti; diğeri delik değildi. Bir de boş bir kadeh yolladı.

Bütün bunların dışında, bir de kadın yolladı. Bu kadına şöyle tembih etti;

- Süleyman’a ait ne varsa ezberleyeceksin. Ne konuşursa, ezbe­rine alacak; onları bana anlatacaksın.

Bundan sonra, hepsine birden şu tavsiyede bulundu;

- Süleyman’ın huzuruna vardığınız zaman, oturmayın; ayakta durun. Size oturmanız için emir verinceye kadar bekleyin.

Şayet kendisi, zalim bir kimse ise, onu malla razı ederiz; bizden bir şey istemez.

Şayet kendisi, hilm sahibi her şeyi bilen bir bilgin ise, oturma­nız için size emir verir. Sonra o kadına şu emirleri verdi;

- Süleyman’a söyle; delik boncuğa iplik geçirsin. Ama ne cin tay­fasından birinin yardımı ile ne insanlardan birinin eli ile.

Delinmemiş boncuğun da delinmesini söyle; ama demirsiz. Cin ve insan eli ile de değil. O kadına şu emri de verdi;

- Süleyman’a söyle; bu oğlan kölelerle, cariye kadınları ayırt et­sin. Şunu da söyle; Güzel, içilir su ile doldursun. Ama bu su ne yerin suyundan olmalı ne de semanın suyundan.

Bunların dışında; içinde bin tane İlmî mesele bulunan ve çö­zümlenmesini istediği bir mektup yazdı.

Anlatılan işler tamamlandıktan sonra, elçiler yola çıktılar. Yan­larında taşıdıkları hediyelerle birlikte Süleyman’ın kapısına vardılar.

Getirdikleri hediyeleri Süleyman’ın önüne bırakıp ayakta dur­dular; oturmadılar. Zira kendilerine yapılan tembih bu yolda idi.

Süleyman onlara baktı.

Bir müddet, el ayak oynatmadan hareketsiz kaldı. Onlara bir ses de çıkarmadı; bir ferahlık da göstermedi. Elçilere, içinden geçen­leri anlatmadı; ne gibi bir karşılık vereceğini de sezdirmedi.

Sonra başını kaldırıp Belkıs’ın elçilerine baktı; şöyle dedi,

- Yer de Allah’ındır; gök de Allah’ındır. Semayı yükseltti; yeri de alçalttı. Dileyen ayakta durur; dileyen oturur. Böylece, onlara oturma izni verdi. Sonra...

Elçi kadın, Süleyman’a yaklaştı; iki boncuğu takdim etti ve şöy­le dedi;

- Belkıs, sana der ki; bu delik boncuktan iplik geçiresin, bu uç­tan girip öbür uçtan çıkacak. Ama bunu ne insan eli ile yapacaksın ne de cin tayfasının yardımı ile.

Bu delinmemiş boncuğu da deleceksin. Bu taraftan öbür tarafı­na kadar delinecek. Ama demirle değil; insanların ve cinlerin yardımı ile de olmayacak.

Bundan sonra, boş kadehi Süleyman’a yaklaştırdı ve şöyle dedi;

- Belkıs sana der ki; bu boş kadehe su doldurasın. İçilir su ol­malı; ama ne yerden çıkan su olmalı ne de gökten inen.

Bundan sonra, kız kıyafetindeki oğlanları, erkek kıyafetine gir­miş kadınları gösterdi. Şöyle dedi;

- Belkıs sana der ki; Bu oğlanlarla kadınları birbirinden ayırt edesin.

Belkıs’ın elçisi diyeceğini dedikten sonra çekildi.

Bundan sonra Süleyman, ülkesinin halkını topladı. Hepsi bir araya geldikten sonra Süleyman, kendisine gelen boncukları çıkardı.

Önce delik boncuğu gösterdi ve şöyle dedi;

- Benim için, kim bu delikten iplik geçirip öbür taraftan çıkara­cak?

Buna karşılık bir kurt konuştu. Ki bu kurt, yaş hurma içinde bulunurdu. Kendisi kırmızı idi. Şöyle dedi;

Ey Sultan, bu işi senin için ben yaparım; ama bir dileğim var, Rızkım yaş hurma içinde olacak. Süleyman, kurdun bu dileğini kabul etti;

- Olur, dedi. Bunun üzerine, kurdun başına bir ip taktılar; bon­cuğun içine girdi. İpi çekerek gitti; öbür taraftan çıktı.

- Süleyman bundan sonra, ikinci boncuğu çıkardı ki, bu delinmemiştir. Şöyle dedi;

- Demire ihtiyaç duyulmadan bu boncuğu bana, kim delecek?

Bunun üzerine, huzura bir güve kurdu atıldı ve şöyle dedi;

- Ey Sultan, senin için bunu ben yaparım. Ama senden bir dile­ğim var. Rızkım ağaçlarda olsun. Süleyman, buna da olumlu cevap verdi Bunun üzerine, boncuk üzerinde durdu; bu yandan öbür yana kadar delip çıktı. Bu kurdun rızkı da ağaçlarda oldu. (Yani; Artık ağaç kurdu oldu.)

Bundan sonra, kadehi çıkardı;

- Arap atları hazırlansın. Diye emir verdi. Atlar hazırlandı. Koş­turuldu, yoruldular ve terlediler. Bunların terinden akan su, kadehe dolduruldu. Elçiye şöyle dedi;

- İşte, Belkıs’ın istediği su budur. Daha sonra, erkek kılığında gelen kadınları ve kadın kılığında gelen oğlanları huzuruna çağırdı. Sonra onlara;

- Abdest alınız. Emrini verdi ki, bununla onları ayırt edecekti.

Erkek kılığında kadın olanlar, suyu avuçlarınla içine döküyor­lardı. Önce sol avuçlarına döktükleri su ile sol kollarını yıkıyorlardı. Sonra da sağ avuçlarına döktükleri su ile sağ kollarını yıkıyorlardı.

Kadın kılığında erkek olanlar ise, önce suyu sağ avuçlarına alı­yor, sağ kollarını yıkıyorlardı. Daha sonra suyu sol avuçları içine alıp sol kollarını yıkıyorlardı.

Böylece, soldan başlayanların kadın, sağdan başlayanların ise erkek olduklarını çıkardı.

Bundan sonra, Belkıs’ın kendisine gönderdiği meselelere geldi. Onların da, elçiye cevaplarını verdi. Hediyeleri ile birlikte onları yol­ladı. Ayet-i kerimelerle anlatıldığı üzere, Belkıs’ın gönderdiği elçiye şöyle dedi;

- “Siz bana malla yardım etmeye mi çalışıyorsunuz? Al­lah’ın bana verdiği (saltanat ve peygamberlik) sizin verdikleri­nizden hayırlıdır. Elbette, bu hediyeleriniz sizi sevindirir.” (Neml Sûresi /36) Sonra...

Bir mektup daha yazdı ve hüdhüd’e verdi. Şöyle dedi;

- “Belkıs z ve adamlarına bunu götür. Şunu bilsinler; Ken­dilerine öyle bir ordu ile geleceğim ki; önüne durulması müm­kün değildir. Onları Sebe ülkesinden zelil ve perişan bir hâl­de çıkaracağız.” (Neml Sûresi /37)

Hüdhüd’ün getirdiği mektubu okudu.

Sonra, elçiler de geldiler, onlardan da durumu dinledi.

Gönderdiklerine Süleyman’ın neler ettiğini, sorduklarına ne gi­bi cevaplar verdiğini bir bir kendisine anlattılar. Bütün bunları din­ledikten sonra, şöyle dedi;

- Bu, bize tepeden inme bir iştir. Bizim ona karşı koyacak ne gü­cümüz var ne de takatimiz. Karşısında dayanamayız.

Sonra tahtını saklamaya geçti, içten içe giden yedinci odaya ka­pattı. Kapılarına da koruyucu muhafızlar koydu.

Bundan sonra, Süleyman’a doğru yola çıktı.

Ancak, hüdhüd ondan evvel geldi ve Belkıs’ın kendisine gelmek üzere yola çıktığını haber verdi. Bunun üzerine, Süleyman peygam­ber, ülkesinin ileri gelenlerini topladı. Onlara şöyle dedi;

- “Ey cemaat, onlar bana sulh için teslim olmaya gelme­den evvel, Belkıs’ın tahtını bana hanginiz getirecek?” (Neml Sûresi /38)

Zira onlar sulh ettikten sonra, tahtı almak bize helâl olmaz.

- “Cin tayfasından bir ifrit şöyle dedi;

           - Sen, yerinden kalkmadan ben onu sana getirebilirim.

Onu taşımak için güçlüyüm; olduğu gibi getireceğime emi­nim.” (Neml Sûresi /39)

Bu ifrit, çok kuvvetli ve sert tabiatlı idi. Adı; Amred idi.

Yarım günde, oradan alıp getireceğini, tahtın incilerinden mer­canlardan ve diğer ziynetlerinden altınına, zebercedine, gümüşüne hiçbir ziyan getirmeyeceğine dair teminat veriyordu.

Bu öyle bir ifrit idi ki; Gözü nereye kadar görür ise, adımını ora­ya atardı. Bunun için de Süleyman’a şöyle dedi;

- Ben, gözümün gördüğü yere adımımı atabiliyorum; onu alır ge­tiririm. Ancak Süleyman şöyle dedi;

- Ben, daha çabuk gelmesi için acele ediyorum. Bundan sonrası­nı ayet-i kerimede bulalım;

- “Kitaptan kendisinde ilim bulunan biri Süleyman’a şöy­le dedi; ben, onu sana göz açıp kapayıncaya kadar getiririm.” (Neml Sûresi /40)

Bu kitaptan bildiği ism-i azam duası idi. Ki o dua “Ya Hayyum Ya Kayyum’dur.” Şöyle dedi;

- Bütün dikkatimi toplar, Rabbimin kitabına bakarım. Ve Rabbime dua ederim. Bu suretle o tahtı, bir an için buraya getiririm.

Bunun adı; Asaf b. Berhıya idi. Babasının adı; Şa’ya, anasının adı ise; Batura idi.

Kendisi İsrail oğullarındandı; Yüce Allah’ın en büyük ismini bi­lirdi. Buna güvenerek, tahtı göz açıp kapayıncaya kadar getireceğini söylüyordu. Bunun üzerine, Süleyman şöyle dedi;

- Bunu yapabilirsen, üstün gelirim. Şayet yapamazsan, cinler arasında beni rüsva etmiş olursun. Hâlbuki ben hem insanların hem de cinlerin efendisiyim.

Bundan sonra, Asaf kalktı; abdest aldıktan sonra Aziz Celil Al­lah’a karşı secdeye kapandı. Yüce Allah’ın ism-i azamim vesile ederek dua etmeye başladı.

-Ya Hayy Ya Kayyum. Diyordu. Hazret-i Ali b. Ebu Talib’in (r.a) şöyle dediği anlatıldı;

- İsm-i azam odur ki, onunla dua edildiği zaman kabul edilir. Onu vesile edip bir şey dilendiği zaman verilir. O şudur; “Ya Zel-celâli Vel-ikram.”

Yine konumuza devam edelim.

Asafın duası üzerine Belkıs’ın tahtı yerde kayboldu. Sonra, Sü­leyman’ın tahtının yanında meydana çıktı. Şöyle anlatıldı;

- Süleyman peygamber, büyük tahtına oturduğu zaman, ayakla­rını üzerine koyduğu kürsünün altından Belkıs’ın tahtı çıktı.

Belkıs’ın tahtının ortaya çıktığını görünce cin tayfası Süley­man’a şöyle dedi;

- Asafın gücü tahtı getirmeye yetti; ama Belkıs’ı getiremez. Bu­nun üzerine Asaf Süleyman’a şöyle dedi;

- Ben, onu da sana getiririm. Bunun üzerine, Süleyman billur­dan bir köşk yapılması emrini verdi.

Bu billur köşkün altından da su akıtılması için emir verdi.

Bunu da yaptılar ve akan suya balıklar attılar. Billurun saflı­ğından, üstte olan altta akan suyu ve balıkları görüyordu.

Bundan sonra Süleyman emretti; kendi tahtı, o billur köşkün ortasına yerleştirildi.

Bundan sonra, kendi yakınları için de kürsüler kurulması için emir verdi. Kendi tahtı, billur köşk ortasına kuruldu; emri üzerine yakınlarının kürsüleri de onun çevresine kuruldu.

Ve herkes yerine oturdu.

Süleyman peygambere kürsü itibarı ile yakın olanlar sırası ile şunlar idi; İnsanlar, cin tayfası ve şeytanlar.

Süleyman aleyhisselâmın âdeti hep böyle idi. Bir beldeye gide­cekleri zaman, kendisi tahtına oturur; kalanlar da kendi kürsülerin­de otururlardı.

Bundan sonra rüzgâra emrederdi; kendilerini yerle sema arası­na yükseltirdi.

Yerde yürüyecekleri zaman, rüzgâra emir verirdi; rüzgâr durur­du. Bu kere yerde yürümeye başlarlardı.

Bugünkü devlet erkânının kurdukları meclisleri olduğu gibi; Süleyman aleyhisselâmın da kurduğu meclis erkânı vardı.

Anlatılan şekilde meclis kurulduktan sonra, Asafın tekrar hu­zura gelmesini emretti.

. Asaf tekrar geldi; secdeye vardı, Yüce Allah’ın ism-i azamim ve­sile ederek dua etti.

Daha önce de anlatıldığı gibi onun okuduğu ism-i azam duası şuydu;

- Ya Hayyum Ya Kayyum. Bir de baktı ki; Belkıs orada hazır.

Denilmiştir ki;

- Yanında kitaptan ilim bulunan kimsenin adı; Sabba b. Ed idi. Ki bu Süleyman’ın atına bakardı. Yine denilmiştir ki;

- Yanında kitaptan ilim bulunan kimse; Hızır aleyhisselâmdı. Her neyse… Bundan sonrasına ayet-i kerime ile devam edelim. Allah- û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Süleyman, tahtı yanında durur hâlde görünce şöyle de­di; -Bu, Rabbimin bana bir fazlıdır. Beni deniyor; Bana verdik­lerine şükür mü edeceğim, yoksa bu nimetlerine karşı küfür mü edeceğim?” (Neml Sûresi /40)

Bilhassa benden alt rütbede birinin, ilim itibarı ile benden da­ha faziletli olduğunu gördükten sonra. Ayet-i kerimenin devamı şöy­ledir;

- “Her kim şükrederse, lehine olur. Verilen nimete küfür edene gelince, Rabbim Gani ve Kerim’dir.” (Neml Sûresi /40)

Yani; Kendisine ceza vermekte acelesi yoktur.

Cin tayfası, üstte anlatılan durumu duyduktan sonra, Süley­man’ın yanında Belkıs’ı kötülemeye başladılar. Ondan kendisini tik­sindirmek istiyorlardı.

Korktular; Şayet Süleyman peygamber onu kadın olarak alır ise, kendilerine ait bazı işleri Süleyman’a açabilirdi. Zira Belkıs, cin tayfasının dilinden anlardı. Çünkü; Belkıs’ın anası cin tayfasındandı. İsmi de Umeyr bnt. Amr idi.

Denildiğine göre, Belkıs’ın anasının adı; Ravaha idi, Cin padişa­hı Seken’in de kızı idi. Belkıs’ı çekiştirerek Süleyman’a şöyle dediler;

- Belkıs’ın aklında biraz noksanlık vardır; ayakları eşek ayakla­rı gibidir. Belkıs’ın vücudu da kıllıdır;

Onların böyle demeleri üzerine, Süleyman Belkıs’ın aklını dene­mek ve ayaklarını görmek istedi.

Billur köşkü yaptırmasının, içine suda yaşayan kurbağa balık koydurmasının sebebi de buydu.

Sonra Süleyman Belkıs’ın tahtının da değiştirilmesini istedi. Onda biraz artırma ve eksiltme yaptırmak istiyordu. Bütün bunlarla, Süleyman Belkıs’ın aklını denemek dileğinde idi.

Allah-û Teâlâ, bu manada şöyle buyurdu;

- “Süleyman dedi ki;

- Tahtını onun için tanınmaz hâle getirin; görelim, Tahtı­nı tanıyabilecek midir? Yoksa kendi tahtını tanımayanlardan mı olacaktır?” (Neml Sûresi /41)

Belkıs, Süleyman’a doğru gelmeye başladı. Yapılan billur köş­kün (oda manasına) önüne kadar geldi. Bundan sonrasına ayet-i ke­rimede devam edelim;

-  “Belkıs’a; Köşke gir. Denildi.” (Neml Sûresi /44)

 Burada; Köşk... Mana­sına alınan lâfzın aslı; Sarh’tır. Humeyr lügatine göre Sarh; Köşk... Demektir. Ayet-i kerimeye devam edelim;

İçinden şöyle söylendi;

- Bu, beni ancak suda boğmak istiyor. Başka türlü yapsaydı; bundan daha iyi olurdu. Yani; Beni başka türlü boğabilirdi.

Ayet-i kerimeye devam edelim;

- “Belkıs, onu gördüğü zaman, içine girilen derin su san­dı.” (Neml Sûresi /44) “Peşinden bacaklarını suya girmek için açtı.” (Neml Sûresi /44)

Bacakları kıllı çıktı. Ancak Belkıs, insanların en güzeli idi; an­latıldığı gibi değildi. Yani; Cinlerin, Süleyman peygambere kötüledik­leri şekilde değildi. Pek güzel bir insandı.

Kendisine şöyle denildi;

- “Bu, billurdan yapılma sırça köşktür.” (Neml Sûresi /44)

Yani; Şeffaf bir köşktür. Onda bir toz bile yoktur. Tıpkı; Yüzün­de tüy bulunmayan bir taze delikanlı gibi... Billurdan yapılmış düz bir zemindir. (Akvaryum gibi altında suda yaşayan canlılar var.)

Belkıs, Süleyman’a doğru yürüdü. Ama Süleyman onun ayakla­rına bakıyordu. Bacaklarındaki kıllara bakıyor ve bundan hayrete düşüyordu. Hem de çok... Ayet-i kerimeye devam edelim;

- “Süleyman’ın yanına geldikten sonra kendisine sorul­du; Senin tahtın böyle miydi?” (Neml Sûresi /42)

Belkıs tahta baktı hem tanıdı hem tanımadı. Kendi kendine şöyle düşündü;

- O taht, buraya nasıl ulaşabilir ki! Yedi kapı içeriden içeri sak­lı. Çevresi de muhafız dolu. Hasılı Ne tanıdı ne de tanımadı. Şöyle dedi;

 “Sanki o gibi...” (Neml Sûresi /42) Süleyman şöyle dedi;

-  “Belkıs’tan evvel bize ilim verilmişti; biz Müslümanlarız..” (Neml Sûresi /42)

 Zira Belkıs Mecusi idi. Ayet-i kerimeye devam edelim;

- “Bütün bunları gördükten sonra, Belkıs şöyle dedi;

- Ben kendime kötülük etmişim.” (Neml Sûresi /44)

 Şöyle demek isti­yordu;

- Sandım ki, Süleyman beni boğacak; hâlbuki yanılmışım. Bir başka rivayete göre de şöyle demek istemiştir;

- Ben, güneşe tapmak sureti ile nefsimi köreltmişim. Devam etti;

 “Süleyman’la beraber, âlemlerin Rabbi için Müslüman oluyorum.” (Neml Sûresi /44)

Bir manaya göre, şöyle demek istemiştir;

- Alemlerin Rabbi için, Süleyman’la ihlâs sahibi olup temize çı­kıyorum. Bilhassa ibadette. Ayet-i kerimeye devam edelim;

- “Süleyman, Belkıs’ın daha önce Allah’ı bırakıp da taptı­ğı şeylerin yolunu kendisine kapadı.”

Zira daha önce Belkıs, kâfirler güruhundandı. Sonra, Süleyman Belkıs ile evlendi.

Sonra Süleyman Belkıs’a bacaklarındaki ve diğer yerlerindeki tüyleri almak için hamam otu kullanmayı emretti. Hem kendisi hem de Belkıs hamam otu kullandı, ilk defa hamam otu kullanmak sureti ile vücuttaki tüyleri alan da Süleyman peygamberdir...

Süleyman Belkıs’a bazı şeyler sordu; Belkıs da ona bazı şeyler­den sordu. Hâsılı; Süleyman, Belkıs ile birleşti.

Belkıs, Süleyman’a bir oğlan çocuğu dünyaya getirdi. Onun adı­nı Davud koydular. Ancak bu çocuk, Süleyman hayatta iken öldü.

Sonra Süleyman öldü; ondan bir ay sonra da Belkıs öldü.

Bir başka rivayet ise şöyledir;

- Süleyman, Belkıs’a Şam’da bir köy verdi. Ölünceye kadar ora­nın vergisini Belkıs aldı. Bir başka rivayette ise şöyle anlatıldı;

- Süleyman Belkıs’la evlenip karı-koca olduktan sonra, onu ken­di ülkesine askerinin başına yolladı.

Kendisi de ayda bir kere yukarıda anlatıldığı gibi Kudüs’ten Yemen’e giderdi.

1)-  ALINACAK İBRET DERSİ

Bu hikâyeyi, bu mecliste tamamı ile anlattım. Sebebi şudur; Her akıllı, sonunu gözeten, geçmişte yaşayan iyilerin ve kötülerin hâ­linden ibret alan her mümin için ders vardır.

Geçip giden ve dünyayı boşaltan ümmetler üzerinde etkili Aziz Celil Allah’ın kudretini göstermek istedim.

İkramını taat ehline yaptığını, masiyet ehlini onların emrine verdiğini, onların sahipliğini, gütmeyi bunlara verdiğini göstermek istedim.

Velâyet ve muhabbet ehline halkın mülkiyetini nasıl verdiğini belirttim.

Hele bir bak; Süleyman Aziz Celil Rabbine itaat ettiği için hem Belkıs’a sahip kıldı hem de mülküne. Hâlbuki Belkıs’ın ülkesinde ve emrinde on iki bin (12.000) savaşçı vardı. Bu savaşçılardan her biri­nin emrinde de yüz bin savaşçı vardı.

Süleyman’ın ordusuna gelince, hepsi dört yüz bin (400.000) idi. Bunların iki yüz bini cin tayfasından, iki yüz bini de insanlardandı.

İki ordu arasındaki fark açıktır. Süleyman peygamber Yüce Al­lah’a taatından dolayı üstün geldi. Belkıs ise, küfründen ötürü mağ­lup oldu.

                               ***

Bilesin ki... Ey insan, İslâm dini daima üstündür; onun üstüne çıkılamaz. Bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“Allah, hiçbir şekilde müminlerden üstün bir yolu kâfir­lere vermeyecektir.” (Nisâ Sûresi /141)

Sana gelince, ey münafık, şayet iman edecek olursan, dünyada düşmanlarından emin olursun. Ahirette de tutuşturulan Allah’ın ate­şinden kurtulursun. Cehennem sana hizmetçi olur; önünde baş eğer. Sana ikram eder, sana tazim eder ve sana Mevlâ’sının yolunu gösterir.

Öbür âlemde üstünden geçerken şöyle diyecektir;

- Ey mümin çabuk geç, nurun ateşimi söndürüyor.

Cehennemin öyle demesinin sebebi şudur;

Çünkü sen, mükerrem ve nurlu bir kimsesin. Yüce Sultanın ni­şanı senin üzerindedir. Onun ağırlıkları sana takılıdır. Bunun için, çevredekilerin hemen hepsine sana tazim etmek, saygı gösterip hiz­metini görmek düşer.

Kâfire ve asiye gelince...

Ateş, bunlardan Cebbar Allah’ın intikamını alacaktır. Tıpkı bir kimse; Yakaladığı düşmanından aldığı intikam gibi. Nitekim bu ma­nada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“Cehennem onları uzaktan gördüğü zaman; kükremeye başlar ki; Onlar cehennemin kükremesi ve gürültü ile yanışı­nı duyarlar.” (Furkan Sûresi /12)

Dünyada ve ahirette üstün olmak istiyorsan, Yüce Allah’ın taatına gir. Ona karşı masiyet işlememeye de sabırla dayan. Böyle etti­ğin takdirde, Yüce Allah’ın rahmetini bulursun.

Şu iki ayet-i kerime, anlattığımız manayı teyit eder;

 “Kim izzet sahibi olmak isterse bilsin ki; Tümden izzet Allah’ındır.” (Fâtır Sûresi /10)

 “İzzet, üstünlük Allah’ındır; Resulünündür, müminlerin­dir. Lâkin bunu münafıklar bilemezler.” (Münâfikûn Sûresi /8)

Ey iddiacı, senin nifakın imandadır. Ey ihlâs iddia eden senin de şirkin var.

Bütün bu hâller seni; Cebbar Allah’ın, Muhtar Resulün, hayırlı müminlerin üstünlüğünü görmekten alıkoydu.

Şayet imanın gerektirdiği işlerle amel edersen; ihlâs şartlarını da inanarak yerine getirirsen, Dünyada her eziyetten emin olursun. İnsanların ve cinlerin şeytanların şerrinden de kurtulursun. Ahirette de azap görmekten emin olursun.

Bu durumda sana Allah’tan yardım gelir; düşmanlarına ise dü­şüklük... Şu ayet-i kerimeler anlatılan manayadır;

"Allah’a yardım ederseniz, size yardım eder; ayaklarını­za sebat verir.” (Muhammed Sûresi /7)

"İslâm dinine davet ederken (yahut sulh anlaşması yapar­ken) kendinizi düşük göstermeyin. Hâlbuki üstün olan sizsiniz. Allah da sizinledir.” (Muhammed Sûresi /35)

Ne var ki, üstte anlatılanları anlayamıyorsun. Çünkü; Kalbini gaflet sardı, kalbine dermansız hastalık geldi. Artık, karanlık ve zul­met önünde.

“O gün, bütün sırlar meydana çıkacak.” (Târık Sûresi /9)

Manası zuhura geldiği için ne hasretler çekilecek ne pişman­lıklar duyulacak! Ama faydasız.

Kıyamet günü, bütün haklar alınacak.

Asıl büyük gürültü o zaman kopacak.

O gün çıkan seslerden kulaklar sağır olacak. En dehşetli gün o gündür.

"O gün, (Yüce Makam’a) arz olunacaksınız. Hiçbir gizli ya­nınız kalmayacak.” (Hâkka Sûresi /18)

Bir başka ayet-i kerimede ise, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“O gün, insanlar bölük bölük meydana çıkacaklardır. Ta ki; Neler ettiklerini görsünler.

Zerre miktar hayır işleyen karşılığını görecektir.

Zerre miktar şer işleyen cezasını görecektir.” (Zilzâl Sûresi /6-8)

Zerre için şu tabir kullanılmıştır;

- Güneş ışığı vurduğu zaman, iğne ucu gibi görünen parçacıklar­dır. Yine denilmiştir ki;

- Zerre, dördü bir araya geldiği zaman, bir hardal kadar ağırlık tutar. Yine denilmiştir ki;

- Zerre, yürüdüğü de görülmeyen küçük kırmızı karıncadır. Yi­ne denilmiştir ki;

- Zerre, bir arpa tanesinin bin parçasından biridir. Abdullah b. Abbas (r.a) şöyle anlattı;

- Avuç içini toprağa koyup da kaldırdıktan sonra eline ne bula­şıyor ise, o şey zerredir.

Ameller tartıldığı gün hâlin ne olacak? Anlatılan miktarda ağır­lık tartılacak, bu ağırlık o gün, iyiliğe ve kötülüğe tesir edecek. Yüce Allah, o gün için şöyle buyurdu;

 “Rahman’ın huzuruna muttakileri, binekli olarak topla­yacağız. Günahkârları susuzca cehenneme süreceğiz.” (Meryem Sûresi /85)

İşte, o zaman perde açılacak; saklılar meydana çıkacak.

Müminler, kâfirlerden ayrılacak.

Özü sözü doğru olan sıddıklar, içi bozuk münafıklardan ayrıla­caklar.

Muvahhit müşrikten ayrılacak.

Dost düşmandan ayrılacak.

Haklı olan da yalan iddiacıdan ayrılacak.

Ey çaresiz, o günün dehşetinden sakın. Kendini yokla bak; Han­gi hiziptensin?

İşini yüce Allah için yaptıysan, amelinden haberdar olan zata karşı kendini koruyup muttaki olabildiysen; yaptığın işi basiretli her şeyi bilen zat için temiz tuttuysan sen artık muttakilerdensin. Kıya­met günü, binek üstünde Rahman’a gidenlerden olacaksın.

Ey kereme nail olan artık ikramlar senindir. Ey dikkatli hâkim, artık selâmet şenindir.

Şayet anlatılanın dışında işlerin var ise bilesin ki, sen öbür ta­raftansın. Susuz olarak cehenneme gidenlere katılıp perişan olacak­sın. Orada Firavun, Haman ve Karun zümresine katılacaksın.

Aziz Celil Allah şöyle buyurdu;

“Her kim Rabbini görmeyi istiyorsa, yararlı amel işlesin; Rabbinin ibadetine hiç şirk koşmasın.” (Kehf Sûresi /110)

Şunu iyi bil ki; Kıyamet günü, seni yararlı amel işlemekten baş­ka hiçbir şey kurtaramaz.

                               ***

2)- BESMELENİN FAZİLETİ 

Ata, Cabir b. Abdullah’ın (r.a) şöyle dediğini anlattı;

“Bismillahirrahmanirrahim.” (Rahman Rahim Allah’ın adı ile) (Fâtiha Sûresi /1) Ayet-i kerimesi nazil olduğu zaman, bulut doğu tarafına çekildi; rüzgârın sertliği durdu.

Denizler coştu.

Hayvanat, kulak verip o sesi dinlemeye başladı.

Şeytan da semadan atılarak kovuldu.

Aziz Celil Allah da şu manalarda izzeti üzerine yemin etti;

Adı hangi hastaya okunacak olsa ona şifa verecek.

Adı ne üzerine okunsa, o şeyde uğur bereket olacak.

Bir kimse; “Bismillahirrahmanirrahim. (Rahman Rahim Al­lah’ın adı ile)” (Fâtiha Sûresi /1) Okursa, o cennete girecek.

Ebu Vail, Abdullah b. Mesud’un (r.a) şöyle dediğini anlattı;

- Bir kimse, on dokuz cehennem zebanisinin şerrinden korun­mak istiyorsa; besmele okusun. Yani;

- “Bismillahirrahmanirrahim.” (Rahman Rahim Allah’ın adı ile) Desin. Besmelenin harfleri on dokuz tanedir. Her harfinden, ce­hennem zebanilerine karşı, Allah-û Teâlâ bir kalkan yaratır. Yani; O kimse için

- Tavus, İbn-i Abbas’tan (r.a) anlattığına göre, Hazret-i Osman (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimize;

- Bismillahirrahmanirrahim. (Rahman Rahim Allah’ın adı ile) Ayetinin durumunu sormuş; Resulullah (s.a.v) efendimiz bunun üze­rine şöyle buyurmuş;

- “O, Aziz Celil Allah’ın isimlerinden bir isimdir. İsm-i Azam ile yakınlığı gözün karası ile beyazının yakınlığı kadar­dır.”

Enes b. Malik (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurdu­ğunu anlattı;

- “Bir kimse üzerinde; Bismillahirrahmanirrahim... (Rah­man Rahim Allah’ın adı ile) Yazılı olan bir kâğıdı kirlenmemesi için yerden kaldırır ise bunu yaparken, Allah’a saygı, düşün­cesi olur ise Allah katında sıddıklardan yazılır. Ana babasının azabı hafifler, isterse ana babası müşriklerden olsun.” Şöyle anlatıldı;

- İblis’in şu üç yerde ağlayıp sızladığı gibi, hiçbir yerde ağlayıp sızladığı ve her şeyden mahrum kaldığı bir yer görülmemiştir;

a)- Kendisi lânete uğrayıp da semada melekler âleminden atıldı­ğı zaman.

b)- Resulullah (s.a.v) efendimiz dünyaya şeref verdikleri zaman,

c)- Başında;

- “Bismillahirrahmanirrahim... (Rahman Rahim Allah’ın adı ile)” (Fâtiha Sûresi /1)

Ayet-i bulunan Fatiha suresi nazil olduğu zaman.

Salim b. Caad, Hazret-i Ali’nin (r.a) şöyle dediğini anlattı;

- “Bismillahirrahmanirrahim... (Rahman Rahim Allah’ın adı ile)” Ayet-i kerimesi nazil olduğu zaman, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- Adem’e nazil olan ilk ayet budur. Âdem aleyhisselâm şöyle dedi;

- Bunun okumaya devam ettikleri süre; zürriyetim, azap­tan emin olur. Bu ayet-i kerime sonra kaldırıldı. Bundan son­ra, İbrahim Halil aleyhisselâma nazil oldu. İbrahim Halil bunu mancınıkta iken okudu. Okuyunca, Allah-û Teâlâ, ateşi onun için serin ve selâmet eyledi. İbrahim’den sonra kaldırıldı.

Bundan sonra Süleyman’a nazil oldu. Onun nazil olduğu sırada, Melekler şöyle dediler;

- Şimdi oldu. Ey peygamber, Allah hakkı için şimdi sul­tanlık sana verildi. Süleyman’dan sonra yine kalktı.

Sonradan bana nazil oldu. Kıyamet günü, ümmetim ge­lirken;

 

- “Bismillahirrahmanirrahim... (Rahman Rahim Allah’ın adı ile)” (Fâtiha Sûresi /1) Kitap (veya mektup) yazdığınız zaman bunu kitapları­nızın veya mektuplarınızın başına yazınız.

Konuşmaya başlayacağınız zaman, onunla başlayınız.”

                               ***

 İkrime (r.a) şöyle anlattı;

Allah-û Teâlâ’nın ilk yarattığı levh ve kalemdir.

Allah-û Teâlâ, kıyamete kadar olacak işleri levh üzerine yazma­sı için, kaleme emretti. Onun levh üzerine yazdığı ilk şey ise şudur;

- “Bismillahirrahmanirrahim... (Rahman Rahim Allah’ın adı ile)” (Fâtiha Sûresi /1)

Allah-û Teâlâ, bu ayet-i kerimeyi okudukları sürece kullarına bir güvence eyledi.

Bu, yedi sema ehlinin okuduğudur. En yüce safhada bulunanlar bunu okurlar.

Mecid zatın perdedarları bunu okurlar.

Kerrubiyyin melekleri de bunu okurlar.

Saf saf duran melekler, tesbih okuyan melekler hep bunu okur­lar. Bu ayet, ilk defa Âdem aleyhisselâma nazil oldu. Kendisi okudu ve şöyle dedi;

- Zürriyetim, bunu okumaya devam ettikleri süre azaptan emin olurlar.

Bir müddet kaldırıldı; sonra İbrahim aleyhisselâma hamd sure­sinde nazil oldu. Kendisi mancınık gözünde iken okudu. Okuyunca, Allah-û Teâlâ, ona ateşi serin ve selâmet eyledi.

İbrahim peygamberden sonra kaldırıldı. Sonunda, Musa aley­hisselâma suhufunda nazil oldu.

Bu ayet-i kerimede Firavun’un, sihirbazlarının, Haman’ın ve or­dusunun mağlup olması vardı. Hatta kendisine uyan sair tebaanın da.

Bu ayet-i kerime, Musa aleyhisselâmdan sonra kaldırıldı. So­nunda Davud aleyhisselâmın oğlu Süleyman aleyhisselâma nazil ol­du. O zaman, melekler şöyle dediler;

- İşte şimdi mülkün tamam oldu; ey Davud oğlu Süleyman.

Süleyman peygamber bunu her neye okuduysa, o şey kendisine boyun eğdi. Bu ayet-i kerime nazil olduğu zaman, Allah-û Teâlâ, Süley­man aleyhisselâma emretti ki, İsrail oğlu kabilelerine şöyle seslene;

- Dikkat ediniz, iyi duyunuz; Allah-û Teâlâ’nın, bütün kötülük­lere karşı güven veren ayetini her kim dinlemek istiyorsa Davud’un mihrabında duran Süleyman’ın yanma gelsin. Kendisi, orada durup okumak istiyor.

Bunun üzerine, ibadet için bir köşeye çekilenden tut; seyyah olup gezenlere kadar hemen herkes koşarak geldi.

Böylece, bilginler, âbidler, zahidler, tüm kabileler Süleyman’ın (a.s) yanına gelip hazır oldular.

Bundan sonra, Süleyman aleyhisselâm kalktı. İbrahim Halil aleyhisselâmın minberine çıktı; bu ayet-i kerimeyi orada hazır olan­lara okudu;

- ‘‘Bismillahirrahmanirrahim... (Rahman Rahim Allah’ın adı ile)” (Fâtiha Sûresi /1) Bunu her duyanın içine ferahladı. Şöyle dediler;

- Senin gerçekten Allah’ın peygamberi olduğuna şahadet ederiz.

Süleyman aleyhisselâm, yer sultanlarını bu ayet-i kerime hür­metine ezdi; emri altına aldı.

Allah-û Teâlâ sevgili peygamberi Muhammed’e Mekke-i Mükerreme fethini bu ayet-i kerime hürmetine verdi.

Süleyman aleyhisselâmdan sonra, bu ayet-i kerime kaldırıldı. Sonra, Meryem oğlu İsa Mesih’e geldi.

İsa aleyhisselâm bu ayet-i kerime ile ferahladı. Havarilerini de bununla müjdeledi. Sonra, Allah-û Teâlâ, ona şöyle vahyetti;

- Ey Azraoğlu, sana hangi ayetin geldiğini biliyor musun? O, bü­tün kötülüklere ve güçlüklere karşı bir emniyet ayetidir. Yani;

- “Bismillahirrahmanirrahim... (Rahman Rahim Allah’ın adı ile)” (Fâtiha Sûresi /1) Onu okumayı çoğalt. Ama her zaman; Ayakta iken, oturur­ken, gelişinde ve gidişinde, bir yükseğe çıkarken, aşağı doğru iner­ken.

Bir kimse, vefat ettikten sonra kıyamet günü geldiği zaman; Amel defterinde sekiz yüz kere besmele okuduğu bulunursa onu ce­hennemden azat ederim. Ama bir şartla; Bana inanmış ve rububiyetimi tasdik etmiş olacak. Kendisini cennete koyarım.

Okumaya ilk başlaman bununla olsun. Namazına bununla başla.

Bir kimse, okumaya başlarken besmele ile başlarsa, namaza başlarken besmele ile başlarsa; öldüğü zaman, münkir nekir onu kor­kutmaz, ölüm hâli ona kolay gelir. Kabir sıkıntısı olmaz.

Rahmetim onun üzerine olur. Kabrini kendisine genişletirim. Onun için kabrini nurlandırırım. Gözünün gördüğü yere kadar onun için nur saçarım.

Kendisini kabrinden çıkardığım zaman; Bedeni beyaz, yüzü nurlu, her yanından parlayan bir nurla çıkarırım.

Kıyamet günü, onun hesabını kolay ederim. Terazide tartısını ağır kılarım.

Sırat üzerinde iken, ona tam bir nur veririm. Bu nurla sıratı ge­çer; cennete gider. Kıyamet günü de nidacıya, şöyle seslenmesi için emir veririm;

- Ey saadete ulaşan, ey mağfirete kavuşan. Bunun üzerine, İsa aleyhisselâm şöyle dedi;

- Ya Rabbi, bunlar yalnız bana mı mahsustur? Allah-û Teâlâ şöy­le buyurdu;

- Hayır hem sana hem de sana tâbi olana mahsustur. Senin de­diğini diyene, senin tuttuğunu tutana da mahsustur.

Bu ayet-i kerime, senden sonra Ahmed’e ve ümmetine gelecek­tir. Bu durumu İsa aleyhisselâm, havarilerine haber verip şöyle dedi;

- “Benden sonra, Ahmed isimli Resul’ün geleceğini müj­deliyorum.” (Saf Sûresi /6)

Böylece, Resulullah (s.a.v) efendimizin şeklini, sı­fatını, faziletinin neler olduğunu hep anlattı.

Sonra onlardan, Resulullah (s.a.v) efendimize yetişirlerse iman etmeleri için söz aldı.

Allah-û Teâlâ, İsa aleyhisselâmı semaya çıkaracağı zaman; tek­rar Resulullah (s.a.v) efendimizin şanını onlara anlattı.

Havariyyun devri son buldu; ona tâbi olanlar da gitti. Bir baş­kaları geldi. Bu gelenler de hem kendileri sapıttı hem de başkalarını yoldan saptırdılar.

Dinlerini dünyalıklara değiştirdiler; kendileri de değişti, işte o zaman Nasara’nın (Hırıstiyanlar’ın) kalbinden bu ayet-i kerime kalktı.

Ancak, Incil’i bilenlerden Müslüman olanlarının kalbinde kaldı. Rahip Buhayra ve benzerleri gibi.

Sonunda, Allah-û Teâlâ, Resulullah (s.a.v) efendimizi yolladı.

Resulullah (s.a.v) efendimize, bu ayet-i kerimeyi Hamd (Fatiha) suresinde gönderdi. O zaman, Resulullah (s.a.v) efendimiz Mekke-i Mükerreme’de idi.

Resulullah (s.a.v) efendimiz, bu ayet-i kerimenin, surelerin ba­şına yazılması için emir verdi.

Keza yazılan mektupların, defterlerin de başına yazılması için emir verdi.

Resulullah (s.a.v) efendimize bu ayet-i kerimenin gelmesi bü­yük bir fetih müjdesi idi.

İzzet sahibi Yüce Allah izzetine yemin ederek şöyle buyurdu;

- İman sahibi mümin bir kimse, hangi işe besmele ile başlar ise, o işte kendisi için uğur ve bereket olur. Hangi mümin bu besmeleyi okusa, cennet onun için dile gelir ve şöyle der;

- Emret, hazırım. Allah’ım, bu kulunu bana yolla;

- “Bismillahirrahmanirrahim... (Rahman Rahim Allah’ın adı ile)” (Fâtiha Sûresi /1) Ayet-i kerimesi hakkına.

Bir kimseyi ki, cennet kendisine çağırır; o kimse için cennete girmek vacip olur. Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu;

- “Başında; “Bismillahirrahmanirrahim... (Rahman Rahim Allah’ın adı ile)” (Fâtiha Sûresi /1) Ayet-i kerimesi bulanan bir dua geri çev­rilmez.” Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Ümmetim, kıyamet günü geldikleri zaman; dillerinde,

- “Bismillahirrahmanirrahim... (Rahman Rahim Allah’ın adı ile)” (Fâtiha Sûresi /1) Mealine gelen ayet-i kerime olacaktır. Terazide onla­rın iyilikleri ağır gelecektir. Bunu gören diğer ümmetler sora­caklar;

- Muhammed ümmetinin iyilik gözlerinin ağır gelmesine sebep nedir? Peygamberler, ümmetlerine şöyle diyecekler;

- Muhammed ümmetinin sözlerinin başında Yüce Allah’ın isimlerinden üç isim vardır.

Besmele terazinin bir gözüne konsa, tüm halkın günahla­rı da bir gözüne konsa, besmele hürmetine iyilik tarafı ağır basar.”

Allah-û Teâlâ, bu ayet-i kerimeyi her hastalığa şifa olarak gön­dermiştir. Yapılan her ilâçta da bu ayet-i kerime bir yardımcıdır.

Allah-û Teâlâ, bu ayet-i kerimeyi cehenneme karşı bir kalkan kılmıştır. Bu ayet-i kerimeyi okumaya devam edenler; Yere batmak­tan, çirkinleşmelerden, iftiradan emin olurlar.


- “Bismillahirrahmanirrahim... (Rahman Rahim Allah’ın adı ile)” (Fâtiha Sûresi /1)

Manasına gelen besmele-i şerifenin tefsiri. Önce;

- “Bismillah... (Allah’ın adı ile)” Üzerinde duralım.

Atıyye Ufî ve Ebu Said-i Hudrî (r.a) yolu ile gelen rivayette, Re­sulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Meryem, oğlu isa’yı bir şeyler öğrenmesi için mektebe yolladı, öğretmeni;

- “Bismillahirrahmanirrahim... (Rahman Rahim Allah’ın adı ile)” Diyerek oku. Deyince, İsa aleyhisselâm, öğretmenine;

- Bismillah. (Allah’ın adı ile) Ne demektir? Diye sorunca, öğretmeni;

- Anlamam. Dedi. Bunun üzenine, İsa aleyhisselâm şöyle anlattı;

- Ba harfi, Yüce Allah’ın üstünlüğünü, değerini, pahasını, Sin harfi Yüce Allah’ın yüceliğini belirtir; Mim harfi de Yüce Allah’ın ülkelerini söyler.”

 Ebu Bekir Verrak şöyle anlattı;

- “Bismillah...” Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Bundan her harfin kendisine göre yorumu vardır.

Ba (Arapça) harfini ele alalım.

Bu harf, altı şekilde yorumlan­maktadır;

1)- Bari, manasını ifade eder. Şu demeye gelir;

Yerin çekirdek noktasından ta arşa kadar halkını yaratandır; var edendir. Bunun açık beyanı şu ayet-i kerimede gelmiştir;

- “O’dur hâlik ve Bari Allah...”  (Haşr Sûresi /24) Yani; Yerin en dip noktasından ta arşa kadar her şeyi yaratan, veren, edendir.

2)- Basir, manasını taşır ki, şu demeye gelir;

- Allah halkını görür. Yerin derinliğinden ta arşa kadar. Bu ma­nada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Allah yaptıklarını görür.” (Bakara Sûresi /96)

3)- Basit, manasına gelir ki, şu demektir;

- Allah, yerinden ta arşa kadar tüm halkının rızkını verir. Bunun daha açık manası şu ayet-i kerimede vardır;

- “Allah, dilediğinin rızkını bol verdiği gibi, kısar da...” (R’ad Sûresi /26)

4)- Baki, manasını ifade eder. Şu demektir;

- Yerin dibinden ta arşın yüksekliğine kadar tüm halkı yok ol­duktan sonra, Allah’ın zatı kalır. Bunun daha açık manası şu ayet-i kerimede vardır;

- “Yeryüzünde her ne var ise, fani olacak; celâl ve ikram sahibi Rabbin yüzü baki kalacak...” (Rahmân Sûresi /26-27)

5)- Bais, manasını anlatır. Şu demeye gelir;

- Allah-û Teâlâ, yerin dibindekilerden ta arşa kadar olan tüm halkını öldükten sonra diriltecektir. Ta ki, onlara ettiklerinin karşılı­ğı olarak sevap veya ceza versin. Bunun daha açık manasını, şu ayet- i kerimede buluruz;

- “Allah, kabirdekileri diriltecektir.” (Hac Sûresi /7)

6)- Berr, manasına gelir ki, şu demektir;

- Yerin derinliğinden, ta arşa kadar bütün mümin kullarına iyi­lik eder. Bunun delilini şu ayet-i kerimede buluruz;

- “İyiliği ve ihsanı bol merhametlidir.” (Tûr Sûresi /28)

Gelelim Sin Harfine.

Bunun da beş türlü yorumu vardır. Şöy­le ki;

1- Semi’ manasını ifade eder ki, şu demeye gelir;

- Allah-û Teâlâ, yerin altından ta arşa kadar olan tüm yarattık­larının seslerini duyar. Bunun daha açık manası, şu ayet-i kerimede vardır;

- “Onlar öyle mi sanıyor ki; Gizlice, fısıltı hâlinde konuştuklarını biz duymuyoruz.” (Zuhruf Sûresi /80)

    2- Seyyid, manasını ifade eder. Açıklaması şudur;

Yüce Allah her şeyin sahibi ve efendisidir. Onun bu efendiliği ve sahipliği, arştan başlar; yerin derinliklerine kadar kim varsa, hep­sinin üzerinde geçerlidir. Onun hiç kimseye ihtiyacı yoktur; yarattık­larının hepsi de ona muhtaçtır. Bu manada, Allah-û Teâlâ İhlâs sure­sinde şöyle buyurdu;

- “Allah Samed’dir.” (İhlâs Sûresi /2)

Yani; Hiç kimseye ihtiyacı yoktur.

    3- Seri’ manasına gelir. Şu demektir;

Allah kullarının hesabını çabuk görür. Yerin derinliğinden, arşa kadar kim varsa, hepsinin hesabını tezce bitirir. Bu manada, şu ayet-i kerime vardır;

- “Allah, hesabım çabuk yapandır.” (Nûr Sûresi /39)

4- Selâm, manasını ifade eder. Şu demeye gelir;

- Allah-û Teâlâ, yerin derinliğinden itibaren; arşa kadar yarattı kullarının tümünü zulmetten selâmete çıkarandır. Bunun daha açık manası şu ayet-i kerimede vardır;

- “Selâm ve selâmetin kendisidir.” (Haşr Sûresi /23)

5- Satir, manasını ifade eder ki, şu demeye gelir;

- Yerin derinliğinden, ta arşa varıncaya kadar Allah bütün kul­larının günahlarını örter. Bu manayı şu ayet-i kerimede açık olarak görürüz;

- “Allah, günahı bağışlar, (yani; örter) tövbeyi kabul eder.” (Mü’min Sûresi /3)

Gelelim Mim harfine.

Bunun yorumu da on iki yönlüdür. Aşa­ğıda sırası ile anlatılacaktır;

1- Melik. Şu demeye gelir;

- Yarattıklarının hükümdarıdır. Arştan yerin derinliğine kadar ne varsa, hepsinin sultanıdır. Bu manada, şu ayet-i kerime açıktır;

- “Meliktir, Kuddüstür.” (Haşr Sûresi /23)

2- Malik. Halkının, doğrudan doğruya sahibidir. Yani; Yerin de­rinliğinden ta arşa kadar ne var ise... Bunun beyanı şu ayet-i kerime­de var;

- “Şöyle söyle; Allah’ım ey mülkün sahibi.” (Âl-i İmrân Sûresi /26)

3- Mennan. Bunun manası şudur;

- Yüce Allah, halkının tümüne iyilik eder. Hem de arştan tut, ye­rin derinliğine kadar ne varsa. Bunun açık manasını şu ayet-i keri­mede buluruz;

- “Elbette, size iyilikler yağdıran Allah’tır.” (Hucurât Sûresi /7)

4- Mecid, manasınadır ki, şu demeye gelir;

- Yerin derinliğinden, ta arşa kadar tüm yarattıkları üzerine bü­yük şan sahibidir. Bunun beyanını şu ayet-i kerimede buluruz;

- “Arşın sahibi şanı yücedir.” (Burûc Sûresi /15)

5- Mümin manasını taşır ki, şu demeye gelir;

- Yerin derinliğinden ta arş yüksekliğine kadar, tüm halkına gü­ven verir. Bunun açık beyanını şu ayet-i kerimede buluruz;

- “Onları korkudan emin kıldı.” (Kureyş Sûresi /4)

6- Muktedir manasına da gelir. Şöyle demektir;

- Yüce Allah, halkının tümüne gücü yetendir. Bunun daha açık manasını şu ayet-i kerimede buluruz;

- “Sadakat otağında, güçlü padişahın katında...” (Kamer Sûresi /55)

7- Mukiyt manasını da taşır ki; şu demeye gelir;

Halkının tümüne bakar, sahip olur. Hem de yerin dibindekilerden, arşın üstündekilere kadar... Şu ayet-i kerime bu manayı daha açık anlatır;

- “Allah, her şeye bakar, gözetir.” (Nisâ Sûresi /85)

    8- Mükerrim manasını da ifade eder ki, şu demeye gelir;

- Allah kendisini sevenlere bilhassa ikramını bol eder. Yerin al­tından, ta arşa varıncaya kadar ne varsa. Bunun daha açık manasını şu ayet-i kerimede buluruz;

- “Biz, Ademoğullarını keremli kıldık.” (İsrâ Sûresi /70)

9- Mün’im demeye de gelir ki, şu manayı ifade eder;

Allah, halkının tümüne nimet verir. Nerede olursa olsun, ister yerin dibinde, isterse arşı üstünde. Bunun daha açık manasını şu ayet-i kerimede buluruz;

- “Allah sizi nimetlerine daldırdı; hem dışta, hem de iç­te..” (Lokman Sûresi /20)

10- Mufaddıl manasını da taşır ki, şu demeye gelir;

- Allah, yarattıklarının tümüne, fazlını ve ihsanını gönderir. İs­ter arşta olsun; isterse yerin dibinde. Bunun daha açık manasını şu ayet-i kerimede buluyoruz;

- “Allah, insanlara fazlını gönderendir.” (Yunus Sûresi /60)

11- Müheymin manasını da ifade eder. Şu demeye gelir;

- Yüce Allah, tüm yarattıklarının hâllerine muttalidir. Bunun daha açık beyanını şu ayet-i kerimede buluruz;

- “O emniyet veren ve halkının tüm hâllerine muttali olandır.” (Haşr Sûresi /23)

12- Musavvir manasını ifade eder ki, şu demeye gelir;

- Halkının tümünü şekillendiren odur. Hem yerdekileri hem de arştakileri. Bunun daha açık manasını şu ayet-i kerimede buluyoruz;

- “O’dur yaratan ve suret veren...” (Haşr Sûresi /24)

Hakikat ehli zat­lar şöyle dedi;

- “Bismillahirrahmanirrahim... (Rahman Rahim Allah’ın adı ile)” (Fâtiha Sûresi /1) Manasına aldığımız ayet-i kerimenin ifade ettiği asıl mana şudur; Uğur ve bereket temenni etmek.

Bu mana icabıdır ki; hemen bütün insanları, bilhassa inananla­rı, sözlerinin ve işlerinin başında iken;

- “Bismillah.. (Allah’ın adı ile)” (Fâtiha Sûresi /1) Demeye teşvik etmişler­dir. Nitekim şanı büyük Allah da kitabının başını bu besmele ile açtı.

Bilesin ki, bu isim üzerine, bilenler değişik görüş ileri sürdüler.

Halil b. Ahmed ve Arap diline vâkıf olanlardan bir cemaat şöy­le dedi;

- Bu isim, yani Allah adı, yalnız Aziz Celil Allah içindir. Hiçbir şekilde bu isime, ondan başkası ortak olamaz. Bu manada, şu ayet-i kerime vardır;

- “Hiç sen O’na bir adaş biliyor musun?” (Meryem Sûresi /65) Burada an­latılmak istenen mana şudur;

- Yüce Allah’ın isimlerinden hemen her bir ismi, halkı ile arasın­da müşterek bir manaya sahiptir. O isimler, hakikatte Yüce Allah’ın olup, mecazen dış manada kullarına da verilir.

Ancak, bu isim hariç; zira bu isim, Yalnız Yüce Allah’ındır.

Onda rübubiyet manası olduğu gibi; kalan manaların da tümü, altında gizlidir.

Hele bir bak; Allah isminden, baştaki elifi kaldırsan, lillah ka­lır. (Allah için olur.)

Lillahın başından birinci lamı kaldırdığın zaman; leh kalır. (Onun için, manasını taşır.)

Leh başından ikinci lamı da kaldırdığımız zaman, h kalır. Hu olur. (O, manasını taşır)

Bu Yüce Allah ismi üzerinde, dil bilginleri, değişik görüş ileri sürdüler. Bu arada, Nadr b. Şümeyl’in görüşünü anlatalım.

Demiştir ki;

- Bu isim, Teellüh kökünden gelmektedir; şu manayı ifade eder, Bir şeyi âdet edinip ibadet hâline getirmek. Anlatılan manadan şöyle denir;

- Falanün, elehe ilheten. Yani; Falan kimse, bir ibadet meydana getirdi. Bir başka zümre de şöyle demiştir;

- Bu, eleh (veya ilâh) kökünden gelmektedir ki; itimat manasını taşır. Bu manadan olanlara şöyle denir;

- Elehet (Elehte) ilâ fülanin elehen (veya ilâhen). Yani; Falan kimseye dayandı sığındı ve ona itimat etti. (Yahut ettin.) Bunun da­ha açık manası şu demeye gelir;

- Halk sızlanıp bir yere sığınır. O sığındıkları makama tazarru edip yalvarırlar. Bilhassa tehlikeli hadiselerde ve muhtaç bulunduk­ları bir şeyde. O sığındıkları makam da onların ilâhı olur, kendilerini korur. İşte, üstte anlatılan mana icabı olarak, Yüce Hak için;

- İlâh. Tabiri kullanıldı. Nitekim kendisi ile işin bitmesi ve ta­mama ermesi olan kimseye de;

- İmam. Tabiri kullanılır. Şöyle dendiği de olur;

- El-ibadü müellihune ileyhi. (Yani; Menfaat ve mazarrat işlerinde halk ona mecburen yönelirler.) Tıpkı; Hâline alt olup mustar kalan kimse gibi. Ebu Amr b. Alâ, ilâh manası üzerine şöyle dedi;

- O, kendisine karşı leh düştüğün şeydir.

Yani; Hakkında şaşıp kaldığın ve bir türlü ona yol bulamadığın zat. Üstteki cümleleri, manalandırıp Yüce Hakka verdiğimiz zaman şu mana çıkar;

- Akılların, onun sıfatının ve azametinin özünü bulmakta şaşıp kaldığı, keyfiyetine kavramaktan yana aciz kaldığı zat.

Ve bu zat İlâh’tır. Böyle (ilâh) söylenir. Nitekim mektup için;

- Kitap... Denir. Mahsup için de;

- Hisap... Denir.

- Müberrid dedi ki;

- Bu kelime (yani; Eleh, ilâh) Arapçadır. Mesela;

- Elehte ilâ falanin. Dendiği zaman şu mana çıkar; Sen falana yönelip sükûnet buldun.

İşbu manadan ötürü, yaratılmışlar, Yüce Allah’a sığınıp kalmak sureti ile onun varlığı ile sükûnete erer ve bir manevî doyuma ulaşır­lar. Nitekim bu manada, Aziz Celil Allah şöyle buyurdu;

 “Ayılınız, kalpler ancak Allah zikri ile doyuma ulaşır.” (R’ad Sûresi /28)

Bazıları da şöyle demiştir;

- Allah. Lafza-i celâlinin aslı veleh kelimesi kökünden gelmekte­dir.

Veleh. Demek ise, şu manayadır; Kendisi için çok değerli bir şeyi yitirip zayi etmekten dolayı aklın gitmesi.

- Allah adı, üstte anlatılan manaya verilmiş gibidir. Zira kalpler, onun sevgisinden dalıp gitmektedirler. Onun zikri sırasında zatına iş­tiyak duyar; mustarip bir hâl alırlar. İlâh manasında denmiştir ki;

- O, muhtecep (kapanmak), manasını ifade eder.

Şunun için ki; Araplar, bir şey kendilerine görünüp de sonradan onu gözlerinden kaybedince, şöyle derler;

- Lâhe... (Yani; Kaybolup gitti.) Hatta bir gelin, örtünüp kapanıp gözden kaybolduğu zaman, şöyle derler;

- Lâhet’il-arusü televvehe levhen... Yani; Bir bir hâl içinde ka­pandı, kaybolup gitti. Yüce Allah için verilecek son mana şudur;

- O, delillerle alâmetlerle rübubiyet şanında zahir olmaktadır. Keyfiyet (şekil) ciheti ile vehimlere kapalı durmaktadır. Denilmiştir ki;

- İlâh manası, müteaali. (yüksek) manasınadır. Bu manadan olarak, güneş yükseldiğinden ona;

- İlâhe adını vermişlerdir. Denilmiştir ki;

- İlâhın manası, hiçbir âlete muhtaç olmadan yaratmaktır. İlâh manası üzerinde şöyle dendiği de olmuştur;

- Seyyid... (Efendi ve sahip.)

Rahmanirrahim (Rahman Rahim) Lâfızları

Bilenlerden bir cemaat demiştir ki;

- Her iki lâfız da aynı manaya gelir ki; şu demektir, Merhamet (rahmet) sahibi. Her ikisi de Yüce Allah’ın zat sıfatlarındandır.

Denilmiştir ki;

- Her iki lâfız da cezayı hak edene ceza vermeyi bırakmak, iyi­liğe hak kazanmayana da iyilik ulaştırmak.

Bu manaya göre, her iki lâfız da fiil sıfatlarından olur. Üstte an­latılan iki zümre arasından bir grup ayrıldı ve şöyle dedi;

- Rahman... Şümullü bir mana taşır. O kadar ki; Yüce Allah’ın rahmetinin her şeyi kapsamına aldığının manasıdır.

- Rahim lâfzı ise, mertebe itibarı ile Rahman’dan alttır. Onlar­dan bazıları da şöyle demiştir;

- Rahman, şu manayadır; Mümin kâfir, iyi kötü ayırt edilmeden cümle halka ihsan edilmesi. Şöyle ki; Onları yaratmıştır; rızıklarını da verir.

- “Rahmetim, her şeyi kuşatmıştır.” (A’râf Sûresi /156)

Mealine gelen ayet-i kerime de bu manayadır. Yani; Rahman manasını şümulüne alır.

- Rahim lâfzına gelince, bu bir başka özellik taşır. Şu demeye ge­lir;

- Özellikle dünyada iman, hidayet ve başarı vermek; ahirette ise, zatını görme nimetine erdirmek. Bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Müminlere Rahim’dir.” (Ahzâp Sûresi /43)

Rahman, lâfız olarak, bir özelliği taşır; ama mana olarak çok şümullüdür.

Rahim lâfzı ise, lâfız olarak umumî bir mana taşımasına rağ­men, mana olarak bir başka özelliğe sahiptir. Şöyle ki;

- Rahman, Yüce Allah’a ait has isimlerden olup, isim olarak bir başkasına verilemez.

Şu yoldan da umumî bir mana taşır; Bütün mevcudatı şümulü­ne alır; yaratma, rızıklandırma, fayda ve zararları geri itme.

Rahim ise, umumî bir lâfızdır; mana yolu ile halkın da bu isme iştiraki vardır. Zira bu mana, iyiliğe ve başarıya giden bir mana ka­pısı açar. İbn-i Abbas, her iki lâfız üzerine şöyle dedi;

- Bunlar, biri diğerinden daha incelik taşıyan iki isimdir. Mücahid (r.a) şöyle dedi;

- Rahman, dünya ehline mahsustur; Rahim ise, âhiret ehline gö­redir. Dua edilirken şöyle denmiştir;

- Ya Rahman’üd-dünya ya Rahim’ül-âhire. (Ey Dünyanın Rahman’ı ve Ahire tin Rahimi.) Dahhâk (r.a) şöyle dedi;

- Rahman, sema ehline mahsustur. Şöyle ki; Onları semaya yer­leştirdi; taat vazifesini onlara verdi; kendilerinden afetleri aldı; ken­dilerinden tamah ve yersiz lezzetleri aldı.

Rahim ise, yer ehline mahsustur. Şöyle ki; Onlara peygamberler yolladı; gelen peygamberler de kitaplar getirdi. İkrime şöyle anlattı;

- Rahman. Derken, bir rahmet manası ifade eder. Ama;

- Rahim... Dendiği zaman, yüz rahmet manası ifade eder.

Ebu Hureyre (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurdu­ğunu anlattı;

- “Aziz Celil Allah’ın yüz rahmeti vardır. Bu yüz rahmet­ten birini yeryüzüne gönderdi ve onu halkı arasında pay etti. Aralarındaki şefkat ve merhamet duygusu o bir rahmetin ese­ridir. Kalan doksan dokuz taneyi de zatı için saklamıştır; kı­yamet günü onlarla kullarına rahmetini yağdıracaktır.”

Bir başka rivayette ise, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle bu­yurduğu anlatılmıştır;

- “Allah-û Teâlâ, dünyadaki bu bir rahmeti de, kıyamet günü doksan dokuza ekledikten sonra, kullarına öyle rahme­tini yağdıracaktır.”

 Şöyle anlatıldı;

- Rahman odur ki, kendisinden bir şey istendiği zaman verir.

- Rahim de odur ki; kendisinden bir şey istenmez ise, öfkelenir, kızar.

Ebu Hureyre (r.a) yolu ile gelen bir rivayette, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğu anlatıldı;

- “Bir kimse, Allah-û Teâlâ’dan bir dilekte bulunmaz ise, Allah-û Teâlâ ona gazap eder.”

 Bir şair şöyle dedi;

Allah darılır, zatına dilek terk edilirse;

Âdemoğlu kızar, kendinden bir şey istenirse.

Rahman, daha ziyade nimetlere dairdir; kullarına o yoldan ni­met ihsan edilip verilir.

Rahim, elemlerle sıkıntılarla ilgilidir. Sıkıntıları giderir.

Rahman, daha ziyade cehennem ateşine girmekten koruma şa­nında bir sıfattır. Nitekim bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Siz, ateş çukurunun ucuna gelmişken, sizi ona düşmek­ten korudu.” (Âl-i İmrân Sûresi /103)

Rahim ise, cennete girme şanındadır. Nitekim bu manada, Al­lah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Selâmetle, emniyet duygusu içinde cennete giriniz.” (Hicr Sûresi /46)

Rahman, nefislerin rahmetini sağlamaktadır.

Rahim, kalplere rahmet vermektedir.

Rahman, sıkıntıları açar.

Rahim, günahları bağışlar.

Rahman, yol gösterir.

Rahim, korur ve başarı ihsan eyler.

Rahman, kulların geçimlerini sağlar.

Rahim, kulların ahiret hayatlarını temin eder.

Rahman o zattır ki; Merhamet eder, zararı gidermeye ve şerri def etmeye güçlüdür.

Rahim o zattır ki; Rızık ihsan eder, kendi yemez, kullarına ye­dirir. Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Allah rızık verendir; kuvvet sahibi metindir.” (Zâriyât Sûresi /68)

Rahman, kendisine karşı geleni ezmeye hazırdır. Rahim, zatını tevhid edene kanat gerer.

Rahman, küfredene ceza keser.

Rahim şükredene sevap yazar.

Rahman;

- Onun dengi vardır. Diyeni reddeder.

Rahim;

- O tek eşsiz zattır. Diyeni över.


- Bismillah... (Allah’ın adı ile)

Dediğin zaman, Allah’ın affını orada bulursun.

Burada dinlediğin besmele, okuyan kuldandır; var eden zattan dinle, gör nasıl olur?

Burada besmeleyi dinliyorsun, ama gamdasın. Susamış gönül­lere su veren zattan dinlesen gam mı kalır?

Burada, besmeleyi dinlerken, vasıtalı olarak dinliyorsun; onu vasıtasız dinlemeye geç, gör neler olur?

Besmeleyi, şimdi bu aldatıcı dünya evinde dinlemektesin; son­suz sürür yurdunda dinlemeye gir. Bak; o zaman neler bulursun?

Besmeleyi burada şeytan diyarında dinlemektesin; Rahman’ın civarında dinle ki, neler erdiğini göresin.

Besmeleyi, şimdi bir zelil kuldan dinliyorsun; Melik Celil zattan dinle ki, Neler olduğunu anlayasın...

Burada anlatılan, besmelenin bir haber lezzetidir; onu görme lezzeti nasıl olacak anla.

Burada elde edilen mücahede ile alınan besmelenin lezzetidir; müşahede lezzetinin nasıl olacağını düşün.

Burada açılan besmelenin beyan tadıdır; ya onu gözle görme lezzeti nasıldır.

Burada, besmele gizliden haber olarak anlatılıyor; karşı karşı­ya gelince nasıl bir lezzet duyulacağını var hesap eyle.

                               ***

Allah adını şöyle oku;

Allah’ın adı ile O zıtları olmaktan yana şanı yücedir.

Allah’ın adı ile O, dengi olmaktan yana münezzehtir.

Allah’ın adı ile O, çocuk sahibi olmaktan yana mukaddestir.

Allah’ın adı ile O, nurları nur eden zattır.

Allah’ın adı ile O, iyilere ikram eden Yüce Zattır.

Allah’ın adı ile O, kaderi takdir eden, kalpleri ve basiretleri nurlandırandır.

Allah’ın adı ile O, seher vakitlerinde ebrar zatların kalplerine tecelli eder.

Allah’ın adı ile O, ahbabı ve sırları bilir. Sonra onları nurlarla aydınlattı; sırlarını ahbaba tevdi etti. Onları, tehlikelerden korudu; yabancılara bağlanmaktan aldı. Bu hâlde onlardan ağırlığı, yükü, ha­taları ve günahları sildi.

O Yüce Zat ki, ta ezelden beri ihsan etmek ve fazilet vermekle sıfatlanmıştır; istiğfar edenlerin de günahlarını bağışlar. Daima;

- Bismillah... (Allah’ın adı ile) Diye oku. O öyle bir isimdir ki; Ir­maklar onunla akar, ağaçlar onunla biter.

O öyle Yüce Zatın ismidir ki; Kullardan taat ehli kimselerin taatı ile beldeleri mamur eyler.

Beldelerin, dağlar gibi sütunları vardır. Yer, onlar sayesinde üzerinde olanlara beşik gibi yayılmıştır. İşte bunları yapan o ismin sahibidir.

Bu yerin dağlar gibi sahipleri hayırlı kırklar olup bedeller ara­sından seçilmiştir.

Bunlar, Yüce Rabbi daima tenzih ederler; Ortakları ve benzeri bulunmaktan.

Onlar, dünyada iken sultandırlar; ahirette ise, kullara şefaatçi olacaklardır.

Allah-û Teâlâ onları; Aleme fayda, kullara rahmet için yaşat­mıştır.

                               ***

Allah adı (bismillah); Zikredenlere bir azık, güçlülere izzet, za­yıflara sığınak, sevenlere nur, müştaklara sürürdür.

Allah adı ile ruhlar rahata kavuşur.

Allah adı ile bedenler necat bulur.

Allah adı ile gönüllere nur dolar.

Allah adı ile tüm işler düzene girer.

Allah adı, Allah’a güvenenlerin başında bir taçtır.

Allah adı, Allah’a ulaşanların kandilidir.

Allah adı, âşıkların varlığıdır (yahut şarkısıdır).

Allah adı (bismillah) öyle bir zatın adıdır ki; Dilediği kulu aziz eder, dilediği kulu da zelil eder.

Öyle bir zatın adıdır ki; Cehennemi düşmanları için bekleyen bir ateş eylemiştir. Yüce Zatını görmeyi de sevdikleri için hazırlamıştır.

Allah adı (bismillah) bir zatın adıdır; ama sayı hesabına göre bir değil.

Allah adı öyle bir zatın ismidir ki; Baki’dir, ama bir son düşü­nülmeden.

Allah adı, öyle bir zatın ismidir ki; Kaim’dir. Ama bir dayanağı olmadan.

Allah adı; Her surenin onunla başladığı zatın ismidir.

Allah adı, öyle bir zatın ismidir ki; Yalnızlıklar, onunla güzel olur; namazlar onunla tamamlanır.

Öyle Yüce Zatın ismidir ki; Zanlar onun için iyi olur.

Öyle Yüce Zatın ismidir ki; Gözler, onun için uykusuz kalır.

Öyle bir zatın ismidir ki; o, bir şeye;

- Kün... (Ol!) Dediği zaman, o şey olur.

Bu isim, kendisine dokunulmaktan münezzeh olan zatın ismidir.

Bu isim, insanlara ihtiyacı olmayan zatın ismidir.

Bu isim, herhangi bir şeyle kıyas edilemeyecek kadar Yüce Zat’ın ismidir.

Allah adını (Bismillahı) harf harf oku; bin bin ecir al. Sel gibi gü­nahlar üzerinden akar gider.

Bir kimse, dili ile besmele okur ise, dünya onun için şahit olur.

Bir kimse, kalbi ile besmele okur ise, ahiret onun için şahit olur.

Bir kimse, içten içe sır dili ile besmele okur ise, onun şahidi Yü­ce Mevlâ olur.

Allah adı, (bismillah) öyle bir kelimedir ki; Dillere onun tadı gelir.

Allah adı öyle bir kelimedir ki; Onun olduğu yerde gam olmaz.

Allah adı öyle bir kelimedir ki; Onunla nimetler tamamlanır.

Allah adı öyle bir kelimedir ki; Onunla sıkıntılar açılır.

Allah adı öyle bir kelimedir ki; yalnız bu ümmete mahsustur.

Allah adı öyle bir kelimedir ki; Onda celâl ve cemal bir olmuştur.

- Bismillah (Allah’ın adı ile...) Demek, celâl içinde celâldir.

- Rahmanirrahim. (Rahman Rahim.) Demek, cemal içinde ce­maldir.

Yüce Zatın celâlini müşahede eden, su gibi erir gider; ama onun cemalini müşahede eden yaşar kalır.

Allah adı öyle bir kelimedir ki; Kudretle rahmeti bir araya ge­tirmiştir. Kudret, taat edenlerin taatını toplar; rahmet ise, günahkâr­ların günahlarını siler.

                               ***

- Bismillah... (Allah’ın adı ile)

Diyerek okumaya bak. Bu durumda Allah-û Teâlâ, sana şöyle der gibidir;

- Taat yolunu bulanlar, benimle buldular. Sonra taat nurunu bu­lup ayan hâline geçtiler. Sonra, ayan hâlinden de geçip beyan hâline ulaştılar.

Anlatılan hâle eren bir kimsenin kalbi; Sırların kabı, din ilimle­rinin de yatağıdır.

Bir kimse, sevdiğine kavuşunca, artık uzun uzun yürümekten kurtulur.

Bir kimse, görme hâline kavuşunca, artık onun habere ihtiyacı olmaz.

Bir kimse, Samed Allah’a ulaştı mı, yorulmaktan kurtulur.

Bir kimse, arkadaşına kavuştu mu, ayrılıktan kurtulur.

Bir kimse, aradığı büyük zata erince, vecde ihtiyacı kalmaz.

Bir kimse, Yüce Allah’a kavuşunca, artık onun için şekavet yoktur.


1- Besmele Harfleri

Daima;

- Bismillah. (Allah’ın adı ile) Diye oku. Ondaki harfler sırası ile şu manayı taşırlar;

Ba, Bari ismine işaret olup manası; Mahlûkatı var edendir.

Sin, Settar ismine işaret olup manası; Hataları örtendir.

Mim, Mennan ismine işaret olup manası; Karşılıksız ihsanları­nı yağdırandır. Denilmiştir ki;

- Besmeledeki harflerin manaları sırası ile şöyledir;

Ba, çoluk çocuktan beridir.

Sin, bütün sesleri duyar.

Mim, edilen duaları kabul eder.

Şu manayı anlattığı da söylenmiştir;

- Yediriniz, ben de sizi yedirip doyuruyorum. İçiriniz, ben de si­ze içiriyorum. Bana bakınız, sizin için var olan benim.

 

Besmele harfleri şöyle manalandırıldığı da olmuştur;

Ba, tövbekârların ağlamasına işarettir.

Sin, ibadet edenlerin secdesine işarettir.

Mim, günahkârların mazeretine işarettir.

Şöyle anlatılmıştır;

- Allah, belâyı kaldırıp rahatlık kapısını açandır.

Rahman, karşılıksız ihsanlar edendir.

Rahim, hataları bağışlayandır.

Şöyle mana verildiği de olmuştur;

- Allah, irfan sahipleri içindir.

Rahman, ibadet edenler içindir.

Rahim, günahkârlar içindir.

Şöyle anlatılmıştır;

- Allah öyle Yüce Zat’tır ki, sizi yaratandır; hem de en güzel bir şekilde.

Rahman, sizin rızkınızı verendir. Çünkü O; Rızık verenlerin ha­yırlısıdır.

Rahim, öyle bir zattır ki; Sizi bağışlar. Zira O; Bağışlayanların hayırlısıdır. Denilmiştir ki;

- Allah, nimetleri ile kullarını süsleyendir. Rahman Rahim, ke­remi ile cömertliği ile kullarını doyurandır. Şöyle bir mana da veril­miştir;

- Allah, bizi ana karnından çıkardı. (Veya yoktan var etti.)

Rahman, bizi kabirlerden çıkardı.

Rahim ise, bizi zulmetten nura ulaştırandır.

2- Besmelenin Duası

- Allah-û Teâlâ, şeytana muhalefet edene, isyandan uzak durana, cehennem ateşinden kendini koruyana merhamet eylesin. Bir de, iyi­liği artırıp Rahman Allah’ın zikrini çoğaltırsa.

Bismillah (Allah’ın adı ile) şöyle der;

- Allah’a güvenen kimseye, Allah’a yönelene, Allah’a tevekkül edene, Allah rahmet eylesin.

Bismillah (Allah’ın adı ile) şöyle diler;

- Dünyaya karşı gani gönüllü olana, ahirete karşı hevesli bulunana, eziyetlere sabır edene, nimetlere şükür edene Mevlâ’nın zikri ile meşgul olana Allah rahmet eylesin.

- Bismillah (Allah’ın adı ile) der ki;

Putlardan uzak durana, dünyalığın yeteri kadarına kanaat edene, hiç ölmeyen Hayy zatın zikrini vazife bilene ve;

- Bismillah (Allah’ın adı ile)

Diyene Allah rahmet eylesin

 

Bu Mecliste
- Tövbeye Dair -  Tövbeyi Gerektiren Günahlar - Büyük Günahlar -  Küçük Günahlar - Tövbenin Şekil ve Şartları - Vera -

Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

-  “Hep birden, Allah’a tövbe edin; ey müminler, bu yoldan felâha ermeniz umulur.” (Nûr Sûresi /31)

Bu ayet-i kerime ile Allah-û Teâlâ umum halka tövbe etmeleri için çağrıda bulunmaktadır. Lügatte, tövbenin hakikî manası şudur; Rücu. Yani; Dönüş... Mesela, şöyle bir tabir kullanılır;

- Falan şundan tövbe etti. Yani; Döndü. Şeriatta ise, tövbenin manası şu demeye gelir;

- Şeriatta, kötü olan bir şeyden, yine şeriatta iyi sayılan bir şe­ye dönmek. Şunu da bu arada bilmek gerek; Günahlar, masiyetler helâke götürürler; Aziz Celil Allah’tan ve cennetinden uzaklaştırırlar. Günahları ve masiyetleri bırakmak ise, Aziz Celil Allah’a ve cenneti­ne yaklaştırır. Üstte anlatılan manadan ötürüdür ki, Allah-û Teâlâ, bize şöyle buyurur gibidir;

- Nefsinizin yersiz heveslerinden, şehvetlerinizle kalıp gitmek­ten vazgeçip bana dönün.

Böyle ettiğiniz takdirde; öbür âlemde tüm arzu ettiklerinizi ka­tımda bulursunuz. Beka ve karar yurdunda nimetlerimin içinde daim kalırsınız. İflâh olursunuz, aradığınızı bulursunuz, kurtulursunuz, rahmetimle iyilere hazırlanan üstün cennete girersiniz.

Allah-û Teâlâ, kullarına özel bir hitapta da bulunmuştur. Bun­da, gereken bazı şeyleri de anlatmıştır.

- “Ey iman edenler, Nasuh tövbesi ile Allah’a tövbe edin. Bu sebeple günahlarınızı örter; sizi, altından ırmaklar akan cennetlere koyar.” (Tahrim Sûresi /8)

Burada;

- “Nasuh...” (Tahrim Sûresi /8) Manası üzerinde duralım. Şu demeye gelir; Hemen her türlü şüphe izlerinden uzak ve temiz... O kelime, Nısah kökünden gelir ki;

- Temizlik ve paklık... Manalarını taşır.

Bu, öyle bir tövbe olmaktadır ki; Hemen her şüpheden tecrit edilmiştir. Ne onun bir şeyle ilgisi vardır; ne de bir şeyin onunla bir ilgisi vardır; Halis bir dönüştür.

Kul, böyle bir tövbe üzerinde bulunduğu süre, taatta istikamet üzere olur. Masiyete kesin olarak eğilmez. Tilki gibi, hile yolları ara­maz.

Nefsine; günahlardan bir günaha dönme, masiyetlerden bir ma­siyete girme babında söz vermez.

Anlatılan manadaki bir tövbe; Kötülüğünü içten duyarak, tüm günahlara karşı tövbekâr olup onları bırakmaktır. Tıpkı; Yaptığı kö­tülükleri de içinden gelen bir hâlle yaptığı gibi.

Anlatılan manada bir tövbe edildiği takdirde, son nefesin iyilik üzerine kapanması ümidi vardır.

İcma-ı ümmet kararı ile tüm günahlardan tövbekâr olmak va­ciptir. Allah-û Teâlâ, tövbekârları birçok ayet-i kerimelerde anlatmış­tır. Onlardan birkaç tanesini aşağıda anlatacağız;

“Allah, tövbe edenleri ve temiz olanları sever.” (Bakara Sûresi /222)

Al­lah-û Teâlâ, bize daha açık manası ile şöyle buyurdu;

- Allah onları sever. Çünkü onlar tövbekârdırlar. Aziz Celil Al­lah’ın zatından uzaklaştıran masiyetlerden de uzak dururlar.

Bir başka ayet-i kerimede ise, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Onlar tövbe ederler, ibadet hâlindedirler, hamd eder­ler, seyahat ederler, rükûa varırlar, secdeye kapanırlar, iyilik emrini verir, kötülüğü yasaklarlar, hadlerini bilirler. Bunun için müminleri müjdele.” (Tevbe Sûresi /112)

Bu ayet-i kerime ile Allah-û Teâlâ tövbekârı anlattı. Önce;

- “Tövbe ederler...” ((Tevbe Sûresi /112) Buyurduktan sonra, diğer güzel va­sıfları saydı. Bundan anlaşıldı ki; Asıl tövbe eden, anlatılan sıfatların sahibi kimsedir. Her kim, o sıfatların sahibi ise, müjdeyi hak eden odur; iman sahibi odur.

- “Müminleri müjdele...” (Tevbe Sûresi /112) Emrinin hikmeti de budur.

- TÖVBE EDİLECEK GÜNAHLAR

Bu fasılda, tövbe edilmesi gereken büyük ve küçük günahlar an­latılacaktır.

- BÜYÜK GÜNAHLAR

Önce büyük günahlar üzerinde duralım. Din bilginleri, büyük günahlar üzerinde durmuş, değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazı­ları demiştir ki;

- Büyük günahlar üç tanedir. Denilmiştir ki;

- Büyük günahlar dört tanedir. Denilmiştir ki;

- Büyük günahlar yedi tanedir. Yine denilmiştir ki;

- Büyük günahlar, dokuz tanedir. Yine denilmiştir ki;

- Büyük günahlar, on bir tanedir. İbn-i Ömer (r.a) demiştir ki;

- Büyük günahlar yedi tanedir. Onun bu görüşünü, İbn-i Abbas (r.a) duyduğu zaman, şöyle dedi;

- Büyük günahlar, yetmişe kadar çıkar. O en azından yedi ola­rak saymıştır. Anlatılan manadan ötürü derdi ki;

- Allah-û Teâlâ’nın yasak ettiği her şey büyük günah sayılır. De­nilmiştir ki;

- Büyük günahlar belli değildir. Tıpkı kadir gecesi gibi. Cuma gü­nünün kabul saati gibi. Bu ikisinin gizli kalması, insanların onları aramakta ciddî bir talep sahibi olması içindir. Büyük günahların gizli kalmasının sebebi ise, insanların, ciddi bir şekilde, büyük günaha düş­memek için tüm günahları bırakmasını sağlamaktır. Denilmiştir ki;

- Dünyada şeriatın ceza verdiği her günah büyüktür. Ancak, din bilginlerinden bazısı, büyük günahları topladı ve onlar için;

- On yedi tane büyük günah vardır. Demiştir. Sonra, şöyle sıra­lamıştır;

a) Dört tanesi kalptedir; Allah’a şirk koşmak, Allah’a asi gel­mekte ısrar etmek, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek, Allah’ın mekrinden emin olmak.
b) Dört tanesi dildedir; Yalan şahitliği yapmak, namuslu ka­dına (veya erkeğe) iftira atmak, yemin-i gamus. Bu yeminin manası şu demeye gelir;

- Yemin etmek sureti ile batıl olan bir şeyi hak, hak olan bir şe­yi iptal etmek. Yahut Müslüman bir kimsenin malından bir şey ko­parmak, isterse erâk ağacından misvak cinsi bir şey koparmak olsun. Bir de büyü.

c) Üç tanesi midededir; Şarap ve her türlü sarhoşluk veren (alkollü) içki, zulüm olarak haksız yere yetim malı yemek, bile bile fa­iz parası yemek.

d) İki tanesi edep yer indedir; Zina ve livata.

e) İki tanesi eldedir; Adam öldürmek, hırsızlık etmek.

f) Bir tanesi ayaklardadır; Askerden kaçmak. Bu kaçış şöyle anlatıldı;

- Bir kişinin iki kişiden kaçması, on kişinin yirmi kişiden kaç­ması, yüz kişinin iki yüz kişiden kaçması.

g) Bir tanesi; Bütün cesettedir; Ana-babaya asi gelmek. Ana- babaya asi gelme işi de şöyle anlatıldı;

Sana bir şey için yemin verdirip yapılmasını istedikleri zaman onu yapmaman, sana darılıp sövdükleri zaman onları dövmen, bir şey istedikleri zaman onlara vermemen, onlar aç kalıp senden yemek is­tedikleri zaman onları yedirmen.

-  KÜÇÜK GÜNAHLAR

Küçük günahlara gelince, bunlar sayılamayacak kadar çoktur. Bunları bilmek için, bir incelemeye girme yolu da kapalıdır. Onların ne olduklarını kavrama yolu da kapalıdır.

Ancak biz onları, şeriat delilleri ve basiret nurları ile biliriz.

Çünkü; Şeriatın gayesi, kalbin ilerleyip Aziz Celil Allah’ın ya­kınlığına ve civarına gitmesidir. Yani; Günahları terk etmek sureti ile. Nitekim bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Hem içten işlenen günahları, hem de dıştan işlenen gü­nahları bırakınız.” (Tevbe Sûresi /120)

Küçük günahlar arasında şunları sayabiliriz;

- Güzel bir kimseye; kötü gözle bakmak, onu öpmek, onunla sarı­lıp yatmak, (cinsi münasebet hariç)

- Müslüman kardeşine sövmek, onu ayıplamak, (iftira etmek de­ğil), onu dövmek.

- Gıybet etmek, söz gezdirmek, yalan söylemek.

Bunların dışında daha birçok küçük günahlar var ki; onların anlatılması uzun olur.

İman sahibi bir kimse, büyük günahlarından geçip tövbe, ettiği takdirde; bu tövbe içerisine küçük günahlar da girer.

Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Size yasak olan büyük günahları yapmaktan çekilirse­niz; sizden küçük günahlarınızı da sileriz...” (Nisâ Sûresi /31)

Ancak hiç kimse, nefsine böyle bir açık kapı bırakmamalı; günahların büyük olsun; küçük olsun; tümünden tövbekâr olmalıdır.

Nitekim bu manada bir şair şöyle dedi;

Bırak günahların büyüğünü, küçüğünü;

Muttaki dürüst, atan günahların tümünü.

Ol, diken üstünde yürüyen kimseler gibi;

Dikkatli yürür, bırakır diken gördüğünü.

Düşük görme hiç, küçük günahları aslında;

Gör dağların küçük taşlardan büyüdüğünü.

Enes b. Malik (r.a) şöyle anlattı;

- Resulullah (s.a.v) efendimiz, ashabı ile birlikte bir vadiye indi. Orada ne bir odun vardı ne de gözle görülür o gibi bir şey.

Bunun üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz, ashabına odun toplamaları için emir verdi. Dediler ki;

- Ya Resulullah, biz burada odun göremiyoruz. Bunun üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Ele geçirdiğiniz şeyi küçük görmeyiniz. Bir kimse, üst üste bir şeyler bulup biriktirir. Sonra, bunun büyüyüp gittiği­ni görür.”

 

 Resulullah (s.a.v) efendimiz daha sonra ashabına şöyle buyurdu;

- “Hayır, şer, cinsi küçük şeyleri de böyle görmelisiniz.

Küçük günah, küçük günaha katılır; büyük günah büyük günaha katılır; hayır, hayra katılır; şer de şerre katılır. Bun­lar bir araya geldiği zaman, büyür gider. Tek hâlindeki gibi küçük kalmaz.”

Denilmiştir ki;

- Bir günah kula göre küçük görülürse, Allah katında o günah büyüktür. Kul, yaptığı bir küçük günahı büyük görür ise, Allah katın­da o günah küçük olur.

İman sahibinin, küçük günahı büyük görmesinin sebebi; İmanı­nın büyüklüğü ve marifet duygusunun üstünlüğüdür. Nitekim bu ma­nada Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

- “Mümin bir kul, işlediği bir günahı, üzerine yıkılacak bir dağ gibi görür. Münafık ise, işlediği günahı uçup gidecek olan burnuna konmuş bir sinek gibi görür.”

Bazı zatlar demişlerdir ki;

- Bir kimsenin şu sözü dolayısı ile işlediği günah bağışlanmaz;

- Keşke işlediğim her günah böyle olsaydı.

Onun böyle demesi, imanının noksanlığından ve marifet duygu­sunun zayıflığındandır. Yüce Allah’ı bilmediğindendir.

Şayet onda böyle bir bilgi olsaydı; küçük günahı büyük, düşük bir şeyi de çok görürdü. Nitekim Allah-û Teâlâ, peygamberlerinden bazısına şöyle vahyetti;

- Hediyenin küçüklüğüne bakma; onu veren kimsenin üstünlü­ğüne bak. Hatanın da küçüklüğüne bakma; o hata ile kimin karşısı­na çıkacağını düşün. Bu manadan olarak, şöyle gelmiştir;

- Allah katında bir kimsenin rütbesi büyür, Allah katında dere­cesi yükselir ise, ona göre küçük günah kalmaz. Ona göre, Allah’a karşı işlediği her aykırı hareket büyük günahtır. Sahabeden biri, ta­biinden bir arkadaşına şöyle dedi;

- Siz, bazı ameller işlemektesiniz. Ama bunlar, sizin gözünüzde kıldan daha ince. Ama biz onları, Resulullah (s.a.v) efendimizin za­manında çok tehlikeli günahlar arasında sayardık.

Onun böyle demesinin sebebi; Resulullah (s.a.v) efendimize ve Allah’a yakınlık duymasından ileri gelmektedir. Cahilde, büyük sayıl­mayan bir şey, bilen birinden geldiği zaman, büyük sayılır.

Bir hata üzerinde, avam müminin yaptığından geçilir; ama bi­len biri yaparsa o hoş görülüp geçilmez. Böyle bir durumun meydana gelmesi; Aralarındaki ilim, marifet ve derece farkından doğmaktadır.

- TÖVBE

Tövbe etmek, hemen her şahıs hakkında farz-ı ayndır. Yani; He­men herkesin şahsen günahlarından tövbe etmeleri gerekir. Hiç kim­se, bir başkasının yerine tövbe edemez. Tövbeye ihtiyacı olmayan kimse de düşünülemez. Şunun için ki; Hiç kimse, duyuları ile günah işlemekten kurtulamaz.

Dış duyuları ile günah işlemekten kurtulacak olsa; kalben işle­yeceği günahlardan kurtulamaz. Kalp günahlarından kurtulacak ol­sa; şeytanın vesveselerinden kurtulamaz. Şunun için ki; Şeytan, ku­lu Allah’ı anmaktan almak için onun kalbine değişik şeyler getirir.

Şeytanın vesvesesinden kurtulmuş sayalım; Aziz Celil Allah’ı ve onun üstün sıfatlarını, fiillerini bilmekten ve onu bilmekte kusurlu olmaktan yana gafletten kurtulamaz.

Bütün bunlar, müminlerin kendi derecelerine ve makamlarına göre olmaktadır.

Hemen her hâl için; Taat, günah, sınır ve şartlar vardır. Bunla­rı korumak, taattır; onları bırakıp gaflete dalmak ise, günah sayılır ki; Tövbeyi gerektirir. Bu durumlarda tövbenin manası şu olur; İnsa­nın dönüp gelmesi.

Yine; Kendisi için kurulan doğru yoldaki sünnetlere, âdetlere; kendisinin bulunması için kurulan makama, kendisi için hazırlanan dereceye.

Hâsılı; Hemen herkes, tövbeye muhtaçtır. Ancak, değişik du­rumlarına göre, tövbe miktarları da değişik olur. Mesela;

a)- Avam müminlerin tövbeleri, işledikleri günahlardan olacaktır.

b)- Havas zatların tövbeleri, gafletten ötürü olacaktır.

c)- Havasın da hası zatların tövbesi ise, kalbin, Aziz Celil Al­lah’ın zatından gayrı şeylere kaymasından ötürü olacaktır. Nitekim üstte anlatılan manada Zünnun-i Mısrî şöyle demiştir;

- Avamın tövbesi, günahlardan; havasın tövbesi ise, gafletten ötürü olacaktır. Ebu Hasan Nuri de şöyle demiştir;

- Tövbe, Aziz Celil Allah’ın zatından gayrı her şeyden tövbekâr olmaktır.

Tövbe edenden tövbe edene çok değişik farklar vardır.

Hatalardan tövbe edenle, gaflet hâllerinden tövbe eden bir ol­maz.

Bir tövbe eden var ki, yaptığı iyilikleri gördüğü için tövbekâr oluyor. Bir tövbekâr var ki, kalbi halkı yaratan zatın gayrına kaydığı için tövbe ediyor.

Diğer insanlar şöyle dursun; peygamberler de tövbesiz kalma­mışlardır. Bir kere, Resulullah (s.a.v) efendimizin şu hadis-i şerifine bakmalısın; ne buyuruyor/"

- “Kalbime perdeye benzer bir şey gerilir; bunun için Yü­ce Allah’a bir gün ve bir gecede yetmiş kere tövbe ederim.”

ÂDEM ALEYHİSSELÂM

Âdem aleyhisselâm, kendisine yasak edilen ağaçtan yedikten sonra üzerindeki elbiseler uçup gitti. Edep yeri açıldı. Sadece, başın­daki taç ve alnında cevher kaldı. Bunları da kendisi kaldırmaktan utandı.

Bunun üzerine Cebrail geldi; başındaki tacı ve alnındaki cevhe­ri aldı. Daha sonra onun için ve Havva için şu nida geldi;

- Onları yakınımdan atın. Bana asi gelen yakınımda duramaz. A

Âdem Havva’ya utanarak baktı ve şöyle dedi;

- İşlenen masiyetin ilk uğursuzluğu, bizi dostun civarından uzaklaştırdı. Rahat bir hâlde geçinip giderken, bizi; tövbe etmeye, yalvarmaya, ihtiyaç arz etmeye, düşkünlüğe ve zillete çıkardı.

O büyük mülk gitti; üstün ihsanlar kalmadı, izzet içinde nazlı nazlı salınıp gezmek de kalmadı; Allah’a en yakın, mekânların en te­mizi, yüksek mertebe de kalmadı.

Gerçek manada, şayet insanlar arasında tövbeye ihtiyacı olma­yan, düşmandan, nefsin şumluğundan, (uğursuzluğundan) şeytanın vesveselerinden ve hilelerinden emin bulunan biri olsaydı Âdem aleyhisselâm olurdu.

Ne var ki, o bulunduğu yerin şerefine kandı; temizliğine ve Al­lah’a yakınlığına aldandı. Sonunda tövbeye muhtaç duruma geldi. Al­lah-û Teâlâ da onun tövbesini kabul buyurdu. Bu manayı şu ayet-i ke­rime bize anlatır;

- “Âdem, Rabbinden bazı kelimeler belledi. Onlarla tövbe etti; Allah da tövbesini kabul buyurdu. O, tövbeyi kabul eden Rahim’dir.” (Bakara Sûresi /37)

 Hazret-i Ali’nin (r.a) oğlu Hazret-i Hasan (r.a) şöy­le anlattı;

 - Âdem aleyhisselâm’ın tövbesini Allah-û Teâlâ kabul buyurduk­tan sonra; melekler onu tebrik ettiler. Bu arada, Cebrail, Mikail ve İs­rafil de indiler ve şöyle dediler;

- Gözün aydın ey Âdem, Allah tövbeni kabul buyurdu. Âdem aleyhisselâm şöyle dedi;

- Ya Cebrail, bu tövbeden sonra, bir dileğim olduğu zaman, o di­lek için yerim neresi olacaktır? Bunun üzerine, Allah-û Teâlâ ona şöy­le vahyetti;

- Ey Âdem, sen zürriyetine yorulmak ve meşakkat bıraktın. Ben de onlara tövbeyi bıraktım. Onlardan her kim bana dua eder ise, se­nin duanı kabul ettiğim gibi onun duasını da kabul ederim. Onlardan her kim, benden bağışlanmak isterse, cimrilik etmem; bağışlarım.

Ben yakınım, duayı kabul ederim ey Adem.

Günahtan tövbe edenleri, cennette toplarım. Onları kabirden çı­karırken, ferah, güleç yüzlü, sevinçli olarak çıkarırım.

Onların ettikleri dua da makbul olacaktır.

NUH ALEYHİSSELÂM

Nuh aleyhisselâmı anlatalım. Allah-û Teâlâ, doğudan batıya ka­dar kim varsa, onun duası ile şerefine dokundukları için batırdı. Nuh aleyhiselâmı yalanladıkları, onlara çok gazaplandığı için hepsini su­ya batırdı.

Nuh aleyhisselâm, ikinci Âdem sayılır. Çünkü anlatıldığına göre;

- Kendi zürriyeti dışında, gemide bulunanlardan hiçbirinden dünyaya çocuk gelmedi. Kendi çocukları ise, üç tane idi; isimleri de şuydu, Ham, Sam, Yafes. Yeryüzünde yeniden türeyen halk, bunlar­dan geldi. Nuh aleyhisselâm, bu kadar üstün şanına rağmen şöyle dua etmişti;

- “Rabbim, bilmediğim bir şeyi istemekten sana sığınırım. Beni bağışlamaz, bana merhamet etmezsen, ziyanda kalanlardan olurum.” (Hûd Sûresi /47)


İBRAHİM ALEYHİSSELÂM

İbrahim aleyhisselâmı düşünelim. Onun kadri kıymeti yüceydi. Allah-û Teâlâ ona Halillik verip kendisine seçmişti. Kendisini pey­gamberlerin de babası kılmıştı. Şöyle rivayet edilmiştir;

- İbrahim aleyhisselâmdan, çocuklarından ve çocuklarının ço­cuklarından dört bin tane peygamber gelmiştir. Hepsine selâm...

Allah-û Teâlâ, İbrahim aleyhisselâmın zürriyeti için şöyle bu­yurdu;

- “Onun zürriyetini devamlı eyledik...” (Sâffât Sûresi /77)

Resulullah (s.a.v) efendimize gelinceye kadar; hepsi de onun çocukları idi.

Musa, İsa, Davud, Süleyman onun soyundan geliyordu; hepsi de peygamber idi. Onlara selâm. Bunların hiçbiri, tövbeden geri kalma­mıştır. Aczini ve ihtiyacını Yüce Allah’a arz etmekten geri durmamıştır.

İbrahim aleyhisselâm, dua makamında şöyle anlatmıştır;

- “Beni yaratan ve hidayet nasip eden Allah’tır. Beni ye­diren ve içiren Allah’tır. Hastalandığım zaman, bana şifayı o verir. Beni, öldüren ve dirilten odur. Kıyamet günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da odur.” (Şuarâ Sûresi /78-82)

Allah-û Teâlâ, İbrahim aleyhisselâmın dilinden bir başka ayet-i kerimede ise, şöyle buyurdu;

- “Rabbimiz, bize ibadet yerimizi göster; tövbemizi kabul buyur. Çünkü, tövbeyi kabul buyuran Rahim’sin...” (Bakara Sûresi /128)

MUSA ALEYHİSSELÂM

Musa aleyhisselâmın da kadri yüce idi. Allah-û Teâlâ onu zatı için seçip kendisine elçilik vermiş, kendisi ile konuşmuştu. Ona zatın­dan bir sevgi katmıştı. Kendisine asa, beyaz el ve daha başka dokuz mucize ile güç vermişti.

Tih sahrasında da kendisine has olan bazı mucizeler vermişti. Mesela; Geceleri nurdan bir sütun peydah olurdu, kudret helvası ve bıldırcın eti verilmişti. Bunların dışında daha çok mucizeler verilmiş­ti ki, onlar evvel gelen başka peygamberlerde yoktu. Hâl böyle iken, Allah-û Teâlâ onun şu duasını anlatmıştır;

- “Rabbim beni bağışla. Kardeşimi bağışla. Bizi rahmetine kat. Sen merhametliler merhametlisisin...” (A’râf Sûresi /151)

DAVUD ALEYHİSSELÂM

Davud aleyhiselâmı ele alalım; onun da şanı yüce idi. Allah-û Teâlâ, Davud aleyhisselâma büyük bir mülk vermişti. Kendisinin otuz üç bin muhafızı vardı.

Davud aleyhisselâm Zebur okuduğu zaman, kuşlar gelip başı et­rafına toplanırdı; akan sular dururdu, insanlar ve cinler saf saf olur, çevresinde toplanırlardı. Yırtıcı hayvanlar ve kuşlar, birbirine eziyet etmeden öylece kalırlardı.

Davud aleyhisselâm, Yüce Allah’ın tespihini okurken, dağlar da onunla tespih okurlardı. Rızkını temin için demir işleri yapardı; eline aldığı demir, mum gibi yumuşak olurdu. Bu, onun şanının yük­sekliğinin delilidir.

Hâl böyle iken, secde hâlinde tam kırk gün ağladı. Gözyaşlarından yerde ot bitti. Sonunda, Allah-û Teâlâ ona merhamet eyledi; töv­besini kabul eyledi. Bu manada şöyle buyurdu;

- “Onun için, kendisini bağışladık. Onun, katımızda ya­kınlığı ve güzel bir yeri vardır.” (Sâd Sûresi /25)

SÜLEYMAN ALEYHİSSELÂM

Davud aleyhisselâmın oğlu Süleyman aleyhisselâmı görelim. Onun da büyük bir mülkü vardı.

Rüzgâr onun emrine bırakılmıştı. Rüzgârla sabahlan bir aylık yol, akşamları da bir aylık yol alırdı.

Öyle bir mülkün sahibi idi ki; kendisinden başka hiç kimseye öylesi verilmemiştir. Kendi evinde, bir puta tapılmıştı; bundan da kendisinin haberi olmamıştı. Bu yüzden kırk gün cezalandırıldı; her şeyi elinden alındı.

Bunu, kendisi için bir hata kabul etti; yüzünü alıp çöllere düştü. Ellerini açıp dileniyordu; ama kimse kendisine yiyecek vermiyordu.

- Ben, Davud’un oğlu Süleyman’ım; bana yiyecek bir şey verin.

Diyordu; ama kendisine bir şey verilmiyordu. Üstelik dövülüp başı yarılıyordu ve kendisine yalancı olduğu söyleniyordu.

Bir gün, bir evden yiyecek bir şey istedi; ama kovuldu. Bir ka­dın da onun yüzüne tükürdü. Şöyle anlatıldı;

- Bir gün, bir kocakarı içi idrar dolu bir kap çıkarıp onun başı­na döktü.

Allah-û Teâlâ, mührü balığın karnından çıkarıncaya kadar, o, bu düşük hâlde kalıp gitti. Hatta kırk gün doldu. Yani; bu şekilde ce­zalı günlerle.

Bundan sonra kuşlar geldi; çevresinde durdu.

Cinler ve şeytanlar, vahşî hayvanlar gelip çevresinde toplandı.

Bundan sonra, kendisini dövenler, hakaret edenler de onu tanı­dılar. Ettikleri kötülükler için özür dilediler.

Ancak, gelip kendisinden özür dileyenlere şöyle diyordu;

- Daha evvel yaptığınız işler için sizi ayıplamıyorum. Şu anda yaptığınız için de sizi övecek değilim.

O, öyle bir işti ki; Rabbimden geldi. Benim için öyle olması ge­rekliydi.

Bundan sonra tövbe etti; Allah-û Teâlâ da onun tövbesini kabul buyurdu.

Mülkünü de kendisine yeniden verdi.

Zira onun döndüğü ve başvurduğu makam pek yüce bir makamdı. Ona selâm olsun.

Üstte anlatılan büyükler ki onlar; Halkın sahipleri, önderleri, büyükleri ve efendileridir; şeriatın da kurucuları olmuşlardır, halkı içinde, Allah’ın da halifeleridirler.

Düşün ey zavallı, onların durumları anlatıldığı gibi olunca, se­nin durumun nasıl olmalı?

Sen gurur yurdunda ve şeytanın kıtalarındasın.

Halktan, hevadan, nefisten, şehvetlerden, iradelerden, şeytanın süslü gösterdiği şeylerden her türlü düşman seni sarmış.

Zahirde yapılan namaz, oruç, hac, zekât gibi ibadetlerle de seni aldatmış. Dış duygular, dış masiyetlerden çekilmiş ama iç âlemin ba­tini ibadetlerden arınmış.

İç âleminden vera’ (şüphelilerden korunma hâli), teenni, takva, zühd, sabır, rıza, kanaat, tevekkül, tefviz (işi Allah’a bırakmak), yakin, kalp temizliği, gönül zenginliği, iyiliği görmek, niyet, ihsan, iyi zan, güzel huy, iyi geçinmek, iyi marifet, hoş taat, sadakat, ihlâs hep gitmiş. Hatta bu sayılandan başka daha çok şeyler de gitmiş. Onlar anlatılsa uzar gider.

Ne var ki, kötü huylarla dolmuşsun. İçin ana günahlarla dolu; hemen her kötülük, her mihnet, her azap sıkıntısı o ana günahlardan meydana gelir.

Her tehlikeli belâ sende. Dünyanın ve ahiretin sıkıntısını içine doldurmuşsun; çünkü, Fakirlikten korkuyorsun, Allah’ın takdirine kızıyorsun.

Yarattıkları için verdiği hükümden dolayı, Yüce Allah’a itiraz edi­yorsun. Bu işte onu itham etmektesin. Onun vaadi için, şek dolusun.

Aldatmaca, çekememe, haset, kandırmaca sende.

Yükselmek, derece sahibi olmak talebi sende.

Övülüp göklere çıkarılma isteği' sende.

Dünya hayatında makam sahibi olmak, ondan hoşlanmak, onun­la doyum aramak sende.

Allah’ın kullarına karşı büyüklenmek, kibirlenmek burun kıvır­mak sende. Nitekim bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Ona dense ki; Allah’tan kork. Hemen kendisini günah­lı bir büyüklenme tutar.” (Bakara Sûresi /206)

Öfkelenmek, kızmak sende.

Baş olma sevdası, buğz, tamah, cimrilik, başkalarının yaptığı iyiliği de çok görmek hep sende.

Bir şeye karşı aşırı rağbet göstermek, aynı şekilde çekingen ol­mak, aynı şekilde ferah duymak, kibir, kabarmak yine sende.

Zenginlere tazim edip fakirleri düşük görmek sende. Övünmek, kabara kabara yürümek sende. Dünyalıktan dolayı övünmek, sırf dünya için çalışmak ve bununla da sevinmek yine sende. Desinler ve görsünler diye iş yapmak yine sende. Bu durumlarda hâlin ne olacak?

Kendini büyük görüp haktan kaçarsın. Dünyana ve ahiretine yaramayan lâflara dalarsın. Hiçbir işe yaramayan lüzumsuz lâflar edersin. Büyük büyük lâf edip kendini beğendirmeye bakarsın.

Başkalarının hâllerini araştırırsın; sana gelince bulunduğun uygunsuz hâlden haberin yok. İbadetini, başkalarının hâllerini araş­tırma işinden haz almaya vardırdın. Ona buna yaltaklanıp bir ma­kam sahibi olmaya bakıyorsun.

Allah’ın emrini küçük görüp Allah’ın yarattıklarına saygı göste­riyorsun. Onlara yağcılık yapıyorsun.

Amellerle kendini beğenmişliğe itiyor; yaptığın işle övülmek is­tiyorsun. Halkın ayıpları ile meşgulsün; ama kendi ayıplarına karşı körsün.

Allah’ın verdiği nimetleri unutuyorsun. Bunları ya nefsine mal ediyorsun yahut onların gelmesi için birer âletten ibaret olan halka.

Sadece dışa bakıp kalmaktasın. Esas işlere bakıp durmaktan kendini tuttun. Sınırı korumaz oldun. Her şeyi yerine koymaktan geçtin. Daima maddî şeylerle ferah duymayı tercih ettin. Hüznü de bıraktın. Hâlbuki hüznün olmayışı, kalbin harap olmasının sebebidir.

Kalpten haşyet çıktı. Hikmet nuru kalpten ayrıldı. Yüce Rabbin yakınlığını icap ettiren şeylerin artması, onunla ünsiyet gerekleri, onu dinlemek ve ondan bir anlayış istemek kalmadı. Yüce Hak ile varlık bulup halktan kurtulma hâli de gitti. Ebedî saadet, sonsuz kur­tuluş, her şeyin içinde bulunduğu nimet gitti.

Herhâlde nefse yardımla doldun. Ama maddi olarak.

Şayet nefse bir düşüklük gelseydi; Onun derdine deva bu olur­du, saadetine bu düşüklük sebep olurdu.

Anlatılan düşüklük hâlidir ki; Nefsi, Allah’ın sevdikleri, halis kıldıkları, şehitleri, âlimleri, kader oluklarını bilen irfan sahipleri, peygamberlerine bedel olan kimseler arasına girerdi.

İman zayıflığındandır ki; Nefsin azameti büyüdü. Allah’ın dini­ne yardımı da zayıfladı. Yüce Allah’ın varlığına hüccet olan evliyası­na yardım kalmadı.

Artık halkı, Yüce Hakkın taatına davet edenlere de yardım yok. Allah’ın azabından sakındıranlara, gelecek çetin günleri hatırlatanla­ra da yardım kalmadı. Allah’ın rahmetine ve cennetine heveslendire­cek kullar da yardım görmüyor şimdi. Hâlin ne olacak?

Bazı kimselere, dıştan dost kardeş gibisin; ama içten onlara düşmanlık beslemektesin.

Şam Yüce Rahman’ın huzurunda bulunan kalbi gönlü kırık olan hayırlı ve iyi zatlarla muvafakattan iraz ettin. Bunlar, yalnız Yüce Al­lah’ın varlığı ile yetinen kimselerdir.

Bunlar, şiddete tutunur, hizmete devam ederler. Yüce Allah’ın iyiliğinde nimet bulur kalırlar. Yüce Allah’ın rütbeli elbisesini giymiş­lerdir. İsimleri şudur; İzzet sahibi Yüce Rahman’ın halis kulları.

Bunlar, dünya hayatında mal ve fitnenin dönüp durmasından emindirler. Kabirde ise, olacak işlerin ve kabir sıkıntı şerrinden emin bulunurlar. Kıyamet günü, hesabın uzamasından, orada bir yabancı­lık duyma vahşetinden emin olurlar. Orası bir beka yurdudur. Bu be­ka yurdunda onlar; nimet, sürur, şenlik ve ferahlık içinde dururlar.

Güzelliğin ve lütfun her çeşidi bunlara mahsustur. Hem de her saat ve her an. Hele hâline bir bak.

Dünyada, böyle başıboş bir hâlde görünmen seni aldattı. Bura­da, her türlü hükümde hâlin serbest. Tüm yorgunlukları bir yana at­tın; çalışma yok. Çünkü; İyiliğin ve ihsanın, faziletin ve güzelliğin, as­lında senden başkasının olan nimetlerin elden gitmesinden emin ol­dun.

Düşün bir kere; bu nimetler, başkalarından sana geldi. Geçip gidenlerin kalıntısı olarak eline geçti.

Onlar; Firavun’un, Haman’ın, Karun’un, Şeddad’ın, Ad’ın, Kay­serin ve Kisra’nın idi. Sana kaldı. Hatta onlardan başka geçip giden meliklerin ve ölüp giden ümmetlerindi.

Dünya onları bir oyuncak hâline getirmişti. Çeşitli ümitlerin al­datmacası içinde aldanıp kaldılar. Sonunda Allah’ın emri geldi. Alda­tıcı şeytan, onları aldatıp kandırdı.

- Allah sizi affeder, siz istediğinizi yapın. Deyip onları aldattı.

Ne var ki, aradan geçen zaman içinde, arzu ettikleri şey ile ara­larına bir perde gerildi. Onların topladıktan şeyler, hep dağılıp dağı­lıp gitti. Yapmakta serbest oldukları şeylerle de aralan açıldı. Artık bir şey yapamaz hâle geldiler.

Kendileri için hazırladıkları o kuş tüyü yataklardan kaydılar. Kuvvetlice yaptıkları konaklardan atıldılar. Kendileri için bir zafer saydıktan ve onun üstünlük tasladıkları şeylerden adları silinip git­ti. Böbürlenerek sahip çıktıkları mülklerden de oldular. Sonra.

Kendilerine birer emanet olarak bırakılan şeyler onlardan is­tendi. Belli bir zaman için kendilerine verilen şeyler onlardan isten­di. Sadece, istenmekle kalınmaz; hesabı sorulacaktır.

Sonunda, hiç hesaba katmadıkları şey Allah tarafından kendi­lerine gelecektir. Hatta gelmiştir.

Yaptıklarının kötülükleri kendilerine anlatılır. Bütün incelikle­ri ile yaptıkları işler incelemeye tâbi tutulur. Kendileri, dünya haya­tında iken, başkalarını nasıl hapsettilerse, ondan daha dar bir yere tı­kılırlar. Kendilerinin sertlik gösterisinden daha şiddetli bir sertlikle karşılaşırlar.

Öyle bir cezaya uğrarlar ki; Kendilerinin dünyada iken verdik­leri cezanın daha şümullüsüdür.

Ve ateşe atılıp yakılırlar. Bunların ellerinde ve ayaklarında bu­kağılar olacak. İçleri parçalayan zakkum ağacının yemişinden yiye­cekler. Kızgın sudan içecekler. Cehennem ehlinin kanlı irinli pisliği ile dolarlar. Yine gelelim sana. Düşün.

Bu geçip gidenlerin hâllerinde senin alacağın ibret dersleri var­dır. Onlardan kalan surlara bir bak. Onların geride bıraktıkları şey­leri gör de ibret al. Sakin olacakları binalar yaptılar; sonra oradan çı­karıldılar. Onlar yaptıkları bu binalarda hak yediler ve zulmettiler.

Oralarda ince namuslar kirlendi. Nice beller büküldü, yüzler ve başlar eğilip dövüldü. Nice çaresiz zavallının, düşkün fakirin gözle­rinden yaşlar aktı, ağladılar. Nice soylu zenginler orada muhtaç dü­şüp perişan oldu.

Nice bidatler ve kötü âdetler, merasimler meşru olup resmiyete girdi. Nice özlü hâkim kimsenin kalbi kırıldı ve onların üzerine öfke yağdırıldı. Niceleri ağladı; sızladı. Gecelerin karanlığında hazin ses­ler çıktı. Bu sözler, gönül ehli kimselerin sesleri idi. Zulüm görmüş­lerdi; seslerini Rahman Zat’a yükselttiler.

Düştükleri zor durumdan kurtulmak için Yüce Allah’a şikâyet yollu inlediler. Bunlar, Habir olan, her şeyi bilen Zata yönelmişlerdi.

Onların bu hâllerine melekler de ağlamaya başladı. Onlar da Yüce Hakka yakarmaya başladılar. Yüce Sultana, zulmü olmayan in­saflı zata hâllerini ulaştırıp durdular.

İşte o zaman, Aziz Hâkim Alim Allah onların gönüllerine nazar etti. Gizlediklerini ve açıkladıklarını anlayan Yüce Zat, onların şikâ­yet edip inledikleri şeylere baktı.

Bundan sonra, Aziz Celil Zat cevap verdi;

- Aradan zaman geçse de muhakkak size yardım edeceğim. Bun­dan sonra, onları biçilmiş ekin hâline getirdi. Şu ayet-i kerime onları anlatır;

- “Hele bir bak; onlardan yana bir bakiye görebiliyor mu­sun?” (Hâkka Sûresi /8)

Onlar arasından;

Bir cemaat, suda boğuldu. Bir cemaat, yerin dibine battı. Bir ka­vim taşa tutuldu. Bir başkası da öldürüldü. Bir başka kavmin suret­leri maymun ve domuz suretine döndü.

Bir başka cemaat ise, kalben değiştirildi. Kalpleri katılaştı; taş gibi oldu. Üzerlerine de küfür baskısı geçti; şirk mührü vuruldu, açıl­maz, gitmez zulmetler karalar basıldı.

Artık böylesine kalplere ne iman girer ne de İslâm.

Bunun üzerine onları şiddetli bir şekilde yakalar. Cebbar tutu­şu ile onları tutar. Ve cehenneme sokar. Şu ayet-i kerime onlar hak­kındadır;

- “Her ne zaman, onların derileri pişip düşse, azabı yeni­den tatmaları için kendilerinin derilerini yeniden değiştirece­ğiz.” (Nisâ Sûresi /56)

Onlar daimî bir şekilde sıkıntı, yakıcı ateş, boğaza tıkanıp ka­lan ve çetin bir azap vardır. Şu ayet-i kerime onlar hakkındadır;

- “Yer ve semalar kaldıkça orada duracaklardır.” (Hûd Sûresi /107)

 Onlar için orada ölmek yoktur; oradan çıkarılmazlar da. Onlar için tehlikelerin bir sonu yoktur; düştükleri zorluğun bir bitimi yoktur.

Kendilerini, orada sıkıntılı bir yaşayış beklemektedir.

Onları oradan hiçbir şey kurtaramaz. Kendilerinden ne bir ses gelir ne de bir nefes duyulur. Orada bulundukları süre, tüm ümitleri kesilir, sesleri de kısılır.

Kalpleri boğazlarına kadar gelir, parça parça olur. Dilleri tutu­lur. Onlara şöyle bir emir verilir;

 “Yıkılıp onun içine girin; bana bir şey söylemeyin...” (Mü’minûn Sûresi /108)

 Ey çaresiz, Onların yaptığı işi yapmaktan sakın.

Olmaya ki, onların âdetlerini âdet edinesin ve izlerini takip ede­sin. Tövbesiz ölmemeye dikkat et. Her zaman için tövbe üzerinde bu­lun. Aniden, haberin olmadan yakalanırsın.

Öyle bir hâlde yakalanırsın ki; Kendin için bir özür de bulamaz­sın. Kendini kurtaran bir cevap da veremezsin.

Bir an evvel, öbür âlem için kendine azık ve mükâfat getirecek şeyler hazırla. Bunları yapmadığın takdirde, onlara gelen azap ve sı­kıntı sana da gelir. Allah korusun.

Tövbenin şartlan üç tanedir;

a)- Nedamet. Yani; Pişmanlık.

Bu nedamet, bir kimsenin daha önce yapmış olduğu aykrı ha­reketlere karşı olacaktır. Yani; Her ne gibi ettiği kötü iş var ise, onla­ra karşı pişmanlık duyacaktır. Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle bu­yurdu;

- “Nedamet, tövbedir.” Nedametin sağlamlığının alâmeti odur ki; Kalpte bir yumuşama olmalı, yapılan eski hatalar üzerine gözyaşı dökülmelidir.

Üstte anlatılan manadan ötürüdür ki, Resulullah (s.a.v) efendi­miz şöyle buyurdu;

- “Tövbekarlarla oturun; çünkü onların kalpleri daha yu­muşaktır.”

b)- Hataları hemen bırakmak. Ama her hâl ü kârda ve her za­man.

c)- Daha evvel yapılan hatalara dönmemek için kesin kararlı ol­mak.

Hem de hataların ve masiyetlerin hemen her türlüsüne.

Bu son anlatılan şart, Ebu Bekir Vasıtî’nin görüşüne uygundur.

Kendisine;

- Nasuh tövbesi nedir? Diye sorulduğunda şöyle dedi;

- Bu tövbeyi edende, hiçbir masiyet izi kalmaz. Hem gizli hem de aşikâr. Bir kimsenin tövbesi ki; Nasuh derecesinde oldu, artık ak­şamının nasıl olduğuna, sabaha nasıl çıktığına bakmasın.

Pişmanlık, insanı kararlı ve azimli kılar. Azim şu manayadır; Daha önce yaptığı masiyetlerden hiçbirine dönmemelidir.

Zira nedamet duyan anlamıştır ki; Yapılan masiyetler, kendisi ile Rabbi arasında bir perdedir; dünya sevgisi ile bütün yorgunlukla­rın bittiği ahiret âlemine geçmeye bir engel olurlar. Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir hadis-i şerifinde şöyle buyurdu;

- “Kul, kendisine isabet eden günahlar dolayısı ile rızıktan mahrum kalır.”

Yani; Günahları sebebi ile rızkı kısılır. Aynı şe­kilde, zina etmekten fakirlik doğar. İrfan sahibi zatların bazısı şöyle demiştir;

- Durumunda bir değişiklik, geçim işinde sıkıntı, rızkı teminde zorluk hâlinde bir perişanlık görürsen, bilesin ki sen; Mevlâ’nın em­rini bırakmışsın, nefsanî arzular peşine düşmüşsün.

Görürsen ki; Eller sana uzanıyor, diller sana sataşıyor; zalimler cana, mala, çocuğa, karıya dokunuyor. O zaman bilesin ki; Yasakları işliyorsun, hakları yerine getirmiyorsun; sınırı aşıyorsun, usulü bozu­yorsun.

Tüm dertlerin, kederlerin, sıkıntıların kalpte biriktiğini gördü­ğün zaman bilesin ki; Rabbin, sana hükmedip takdir ettiğine itirazın var; vaat ettiği şeyde onu itham ediyorsun; emrinde halkını ona ortak etmişsin; ona güvenin yok; sende ve halkı üzerindeki yönetimine razı değilsin.

İşte, tövbe eden kimse, anlatılan durumları kendi hâlinde gözle görür de düşünür ise, tüm yaptığı kötülüklere nedamet duyar.

Yani; Yaptığı kötülüklerin tümüne pişman olur. Nedametin da­ha açık manası şu demeye gelir;

- Kalbin sızlaması. Hâliyle bu sızlama, sevilen zat için yapılma­sı gerekli işleri kaçırdığı için olacaktır.

Yaptığına pişman olan bir kimsenin; hasreti, hüzünleri, ağlama­sı, inlemesi, ibret yolları çoğalır.

Asıl anlatılandan sonradır ki; Önce işlediği günahlara bir daha dönmemeye karar verir. Zira o işlerin şumluğu, (uğursuzluğu) bütün gerçekleri ile anlaşılmıştır.

Yine bilir ki, o günahlar, kendisi için; Öldürücü zehirden, parça­layan aslandan, yakan ateşten, kesen kılıçtan daha zararlıdır.

Kaldı ki, bir mümin bir delikten iki defa ısırtmaz kendini. Artık, zarurî manada, tüm masiyetlerden kaçar. Tıpkı; Üstte anlatılan teh­likelerden kaçtığı gibi.

Masiyetlerde umumî manada helâk vardır. Masiyet işlendiği hâlde, ebedî selâmet, dünya ve ahiret saadeti gider. Ne olurdu, masi­yet işlemek yaratılmasaydı; hiç olmasaydı.

Nice bir anlık şehvet duygusu vardır ki; Uzun bir hüzün getirir, şifa aratır, hastalık çıkarır; uzun bir ömrü yıkar, nice kimseleri ce­hennem ateşine sokar.

KASD

Biraz da kasdın manası üzerinde duralım.

Kasd öyle bir şeydir ki; Kaybedilen iyiliklere kavuşmak arzusu ondan doğar.

Bu kasd, daha çok hâlle yani; içinde bulunduğu anla, vakitle il­gilidir. Bu durumda kasd; Yapmaya devam ettiği, bulaştığı her çeşit sakıncalı işi bırakmayı gerektirir. Derhal, farzların edasına yönelme­yi icap ettirir. Kasdın, geçmişle de ilgisi vardır. Bu durumda kasd şu demeye gelir;

- Geçmişte yapamadığı iyi işleri, gelecek günlerde telâfi etmeye bakmak. Hâliyle bu da şöyle olacaktır; Ta ölünceye kadar masiyeti bı­rakıp taata devam etmek.

- TÖVBENİN SAĞLAM OLMASI ŞARTI

Tövbenin sağlam olması şartı, daha ziyade geçmişle ilgilidir. Bu da şöyle olacaktır; Düşüncesini, buluğ çağının, ihtilâm olduğu günle­rin ilkine kadar götürecektir.

Geçip giden ömrünü; Sene sene, ay ay, gün gün, saat saat, nefes nefes araştıracaktır. Öncelikle, onlardaki taata bakacaktır; Acaba on­larda ne gibi kusurları ve eksikleri olmuştur, onları bulmaya çalışa­caktır.

Daha sonra bu geçip giden ömründeki masiyetlere göz gezdirecektir; Onlarda ne gibi masiyetler işlediğini araştıracaktır. Taat kıs­mını ele aldığı zaman, öncelikle namazına dikkat edecektir.

Mesela; Hiç kılmadığı namaz olabileceği gibi, şartlarım ve rü­künlerini yerine getirmeden kıldığı namazlar da olabilir.

Abdestsiz namaz kılmış olabilir.

Abdestli kıldığı bir namazın da esas şartı olan niyeti yerine ge­tirmemiş olabilir ki, niyeti terk etmek namazı bozar.

Namazda bazı vacip olan vazifeleri de yerine getirmemiş olabi­lir. Ki bunlar; Ağza ve buruna su vermek, yüzü ve diğer azalardan bi­rini yıkamamak olabilir.

Belki de kıldığı namazı, namaz kılmaya engel olan pis elbisesi ile kılmıştır. İpekli veya çalınmış bir elbise içinde de kılmış olması muhtemeldir. Yahut kıldığı namazı, sahibinin izni alınmayan bir yer­de kılmıştır.

Hâsılı; Üstte anlatılanları bir bir araştıracaktır, Hangisinde ha­tası varsa onu kaza edecektir. Buluğ çağından itibaren tövbeye gelmiş bulunduğu ana kadar.

Öncelikle, üzerinde kazaya kalan farzları eda etmesi gerekir. Devamlı olarak, üzerinde kazaya kalan namazları eda etmeye bakar. Ta içinde bulunduğu vaktin namaz zamanı gelinceye kadar. O vaktin namaz zamanı gelince onu eda eder; sonra kazaya kalan namazları­na yine devam eder.

Ta son kazaya kalan namazına gelinceye kadar böyle devam eder. Cemaatle namaz kılmaya hazır olduğu zaman, kazaya niyet eder. Sonra yine âdet edindiği gibi kaza namazlarını kılmaya geçer. Ta, imamla kıldığı namaza kadar. Sonra onu tek başına eda eder.

Üstte anlatıldığı gibi yapmak, kaza işinde tertibi bozmamak içindir. Zira tertip, bize göre vaciptir.

Ancak, imamla kıldığı namazda kazaya değil de edaya niyet eder ise, bu iş için kendisine ruhsat verilmiştir; müsamaha görür ve o namazı tekrar kılması gerekmez. Ancak, sahih olan ilk anlatılan du­rumdur; yani, Tertibe riayettir. (Bu tertib Hambelî mezhebine göredir. Hanbelî mezhebine göre kaza namazı sayısı çok olsa da tertibe uyulması gerekir. Hanefî mezhebine göre ise, altı vakitten az kaza namazı bulunanların bu tertibe uymaları zorunludur.)

Masiyet hâlinden tövbe eden kimsenin geçen ömrü karışık ola­bilir. Dini işleri karışık bir durum almıştır. Nitekim bunları Allah-û Teâlâ şöyle anlattı;

- “Diğer kısımları da günahlarını itiraf ettiler. Yararlı amellerini, kötü amellere karıştırmışlardır. Allah’ın, bu gibile­rin tövbelerini kabul etme ümidi vardır.” (Tevbe Sûresi /102)

Bu gibi kimseye bazen iman tarafı üstün gelir; güzel amel işler, orucunu tutar, pis işlerden sakınır, şeriatın haram kıldığı şeyleri yap­maz ve dinini korumakta devam eder.

Bazılarına da şekavet tarafı ağır basar. Şeytan onu kaydırır. Namazına pislik bulaştırır; şartlarını, rükünlerini, vaciplerini yerine getiremez. Bu hâli ile namazının bazısını kılar; bazısını bırakır. Ya­hut bir gün namaz kılar; bir gün bırakır. Yahut bir gün ve gecede kıl­ması gereken bir veya iki namazı kılar, kalanları bırakır.

Bu durumda olan bir kimsenin, ciddî bir çaba harcaması gerek.

Şeriatın emrine göre, tam kıldığı namazları kaza etmez; kalan namazlarını da kaza eder.

Eğer kendini düşünür de azimet yolunu seçer ise, kendini daha zor yola sürer ise, o zaman, bütün namazlarını kaza eder. Böyle etme­si, bir ihtiyat tedbiri olup nefsi için de uğurlu ve kademli olur.

Sonra böyle etmesi; kıyamet günü, yerine getirmediği diğer gü­nahları için de bir kefaret olur. Kendisine yükseklik getirir. Tövbe üzerine, İslâm üzerine ve sünnete göre ölür ise, cennette dereceleri yükselir.

Kaza namazları bittikten sonra, Allah kendisine ömür verirse, zatına hizmette başarı ihsan ederse, taatına rıza verirse, taatında tu­tar, kendisini muhabbet ehlinden kılar, sapıklıktan korur, şeytana uyup arkadaşı olmaktan çıkarır, boş arzulara dalmaktan, nefsine sı­ğınmaktan, dünyaya dönmekten kurtarır, ahiret işlerine yöneltir ise, o zaman, Resulullah (s.a.v) efendimizin hiç bırakmadığı müekked sünnetleri yapmaya başlar. Anlattığımız farz namazlarla ilgili diğer vazifeleri de yerine getirmeye çalışır.

Bundan sonra, teheccüd namazını ve gece namazları kılmaya çalışır. Sonra, inşallah kitabın sonunda anlatacağımız virdleri de okumalıdır.

- ORUÇ KAZALARI

Oruç kazalarım da anlatalım.

Yolculuk hâlinde, hastalandığı zaman, kasden bulunduğu yerde orucunu yemiş olabilir. Yahut oruç tutarken, niyet etmeyi bilerek ve­ya bilmeyerek unutmuş olabilir. Bütün bu türlü oruçlarını kaza eder.

Şayet oruç işinde bir şekke ve şüpheye düştüğü olur ise, ciddi çaba gösterip araştırmalıdır. Bu durumda, hangi oruç için, bozuk ol­duğu üzerine zannı ağır basar ise, onu kaza eder; kalanı, kaza etmez bırakır.

Ancak, ihtiyatlı davranmak isterse hepsini de kaza eder. Böyle etmesi kendisi için daha hayırlı olur.

Buluğ çağından, tövbeye geldiği güne kadar hesabını yapar; ka­za edeceği orucu kaza eder. Bu arada on sene var ise, on ay oruç tutar.

Şayet buluğ çağı ile tövbeye geldiği zaman arasında on iki sene var ise, bir sene oruç tutar. Böylece, her sene için bir ay oruç tutmuş olur. Burada anlatılan ramazan orucunun kazasıdır.

- ZEKÂTIN KAZASI

Zekâtının kazasını yapması için, mülke sahip olduğu ilk günden itibaren hesabını yapar; buluğ çağına erdiği günden itibaren değil.

Zira bize göre; Delinin malından, çocuğun malından zekât ver­mek gereklidir.

Böylece, hesabını yaptığı malın zekâtını çıkarır; kimlere veril­mesi yerinde ise, onlara verir. Mesela; Fakirlere, miskinlere ve diğer­lerine.

Şayet malının bazı seneler zekâtını vermiş; bazı seneler verme­den bırakmış ise, bu durumda zekâtını vermediği senelerin zekâtını verir; verdiğini artık vermez. Tıpkı namaz ve oruç işinde olduğu gibi hareket eder.

- HAC VAZİFESİNİ YERİNE GETİRMEK

Bir kimse, hakkında hacca gitme şartları yerine gelmiş ve ta­mamlanmış ise, onun hacca niyet edip gitmesi gerekli olur.

Hacca; şartları tamam olduğu hâlde gitmez, fakir düşünceye ka­dar, şartlar değişinceye kadar bekler de sonradan gücü yeter ise, he­men onun hacca gitmek niyeti ile çıkması gerekir.

İflâs hâlinde olup malı olmayan, fakat beden gücü bulunan bir kimsenin; yine hacca gitmesi gerek.

Ancak, malla hacca gitmeye gücü yeter ise, beden sağlığı oldu­ğu için çalışıp kazanmalıdır. Ama helâlinden ve binek ve yiyecek işle­rine yetecek kadar.

Hacca gidecek kimse, sadece mal yoksulluğu durumunda ise, halktan, zekâtlarını kendisine vermelerini ister. Hatta sadakalarım da. Bize göre hacca giden yolcudur. Yolcu ise, kendisine zekât verilme­si gereken sekiz sınıftan biridir.

Bu mana, Tevbe suresinin 60. ayetinde anlatılmıştır;

- “Allah yolunda...” (Tevbe Sûresi /60) Buyrulmuştur.

Haccını yapmadan önce ölen kimse, asi ve günahkâr olarak ölür. Zira hac vazifesini yerine getirmekte ağır davranmıştır. Hâlbu­ki hac vazifesi, bize göre; Derhal yerine getirilmesi gereken bir vazi­fedir. Bu manada, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Bir kimse, yiyecek ve kendisini Kâbe-i Muazzama’ya kadar ulaştıracak bir binek bulur da hacca gitmez ise, ister Yahudi olarak, isterse Nasranî olarak ölsün bir şey lâzım gel­mez.”

Bütün bu anlatılanlar, emir tarafını güçlendirmek, onu koruma­ya dikkat etmek, vaktini boşa geçirmekten korkmak içindir.

- ADAKLAR

Bir kimse üzerinde kefaret borçları ve adadığı bir adak var ise, bunların yerine getirilmesi gerek.

Anlattığımız manada, bunlara dikkat etmek gerek.

- MASİYETLER

Kalan masiyetlerin de araştırılması lâzım. Hemen herkes; Bu­luğ çağından tövbeye geldiği ana kadar hepsini gözden geçirmelidir.

Kulağından, gözünden, dilinden, elinden, ayağından, edep yerin­den, hatta tüm duygularından neler çıktığını bir bir araştırmalıdır.

Sonra, bütün günlerine ve saatlerine göz gezdirmelidir.

Böylece, bütün ayrıntıları ile nefsine karşı hesap divanını açma­lıdır. İşlediği masiyetlerin tümüne muttali olmalı; büyüğünü küçüğü­nü geri bırakmamalıdır.

O masiyetleri işlediği zaman, kendisini gören arkadaşlarını ve o işte kendisine ortaklık edenleri hatırına getirmelidir.

O günahları işlediği yerleri de düşünmelidir.

Kendi zannınca; gözlerden uzak, kapalı yerlerde yaptığı hatala­rı da hatırına getirmelidir, öyle gözler var ki, bir an da kendi üzerin­den ayrılmazlar.

Kendisinin üzerinden; ayrılmayan ve hiç uyumayan gözlerin sa­hiplerini Allah-û Teâlâ şöyle anlattı;

- “Onlar, keremli kâtiplerdir; yaptıklarınızı bilirler.” (İnfitâr Sûresi /11-12)

- “Ağzından bir söz çıkmaya görsün; mutlaka onun için, yanında bir gözcü vardır.” (Kaf Sûresi /18)

Yani; Bu keremli, her şeyi yazan meleklerde gaflet yoktur; yap­tıklarında yanılmazlar. Kul ne yaptıysa, onu yazarlar.

Bir başka ayet-i kerimede ise, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

 “Onun önünde, ardında kendisini takip edenler vardır. Allah’tan gelen emirle onu korurlar.” (R’ad Sûresi /11)

Böylece, o kulun işlerinden tut, alıp verdiği nefeslerine kadar hep saklarlar. Zamanı gelince, hepsi de ortaya çıkar.

Günah işleyen kul, düşünmelidir; Saklıyı, en gizliyi, hatta sine­lerde saklı duranı bilen zattan da gafil olmuştur.

Ondan nasıl gaflete düşülür ki hem gizli yapılanları hem de aşikâre yapılanları bilir.

- GÜNAHLAR

Sonra o masiyet işleyen kul duruma bakmalı; Yaptığı günahlar ne çeşittendir. Kendisi ile Allah arasındaki günahlardan mıdır? Yok­sa kulları da alâkadar eden günahlar arasında mıdır?

Mesela; Zina, şarap (alkollü içki) içmek, çalgı dinlemek, kendi­sine yasak olan kadına bakmak, cünüp iken (boy abdesti almadan) mescitte oturmak, abdestsiz mushafa el sürmek, bidat olan bir şeye inanmak.

Üstte sayılan masiyetler, kulların hakkı ile ilgili olmayıp, yalnız işleyeni ilgilendirir. Bu gibi günahların tövbesi pişmanlıktır, hasret­tir; Yüce Allah’a özür beyan etmektir.

Bir kimse, anlatılan çeşitten bir günah işlediği zaman, onun he­sabını yapmalıdır. Yani Ne kadar yapmıştır ve ne zamandan beri de­vam etmektedir. Bundan sonra, her masiyete uyan, bir iyilik yolu ara­malıdır. Allah-û Teâlâ’nın şu emri gereğince, yaptığı kötülük kadar iyilik yapmalıdır;

-  “İyilikler, kötülükleri giderir.” (Hûd Sûresi /114)

 Bu manada, Resu­lullah (s.a.v) efendimiz de şu emri vermiştir;

- “Bulunduğun her yerde, Allah’a karşı ittika sahibi ol. Kötülüğün peşinden iyilik yap ki, onu silsin.”

Her kötülüğün kefareti, aynı cinsten veya ona yakın bir iyilik­tir; onun dışında ve ona benzemeyen bir şeyle olmaz.

Bir kimse şarap içmiş ise, bunun kefareti, kendisine göre sevi­len ve kendisine göre helalinden temiz olan içki sadakası vermektir.

Haram olan bir şekilde çalgı dinlemiş ise, bunun yerine; Kur’ân, Resulullah (s.a.v) efendimizin hadis-i şerifini, iyi zatların menkıbele­rini dinlemek olmalıdır.

Cünüp hâlinde boy abdesti almadan mescitte oturmanın kefare­ti; Orada itikâfa girip ibadetle meşgul olmaktır.

Abdestsiz iken mushafa el sürmenin kefareti şudur; Ona tazim etmek ve çokça ondan Kur’ân okumak. Ayrıca, abdestli hâlde onu çok çok ele almak, ona itibar etmek, onda bulunanlardan ibret ve öğüt al­mak. Bir de onun gereği ile amel etmek.

Bir de onun kefareti için elinden geliyorsa, bir mushaf yazmalı ve Müslümanların okuması için vakfetmelidir.

Kullara yapılan zulümlerde de Yüce Hakka karşı masiyet ve ci­nayet vardır. Zira Allah-û Teâlâ, kullara zulüm etmeyi yasak etmiş­tir. Tıpkı; Zina etmeyi ve şarap içmeyi yasak ettiği gibi.

Bu manada da Yüce Allah’ın hakkını pişmanlıkla, tahassürle karşılamak gerek. Aynı şeyi ikinci kere yapmaktan da vazgeçmelidir.

Bu yolda yaptığı kötülüklere kefaret olması için de iyilikler yap­ma cihetine gitmelidir.

İnsanlara yapılan bir eziyet var ise, bunun kefareti; onlara iyi­likte bulunma ve kendilerine dua etmektir.

Kendisine eziyetle bir kimse ölmüş ise, ona rahmet dilemelidir. Varsa onun çocuğuna ve varislerine iyilikte bulunmalıdır.

Üstte anlatılanlar, dille yapılan bir eziyet veya vurup çarpma ise, kefareti söylendiği gibidir.

Kulların mallarını zorla almanın Allah hakkı olan kefareti ise, sahip olduğu helâl maldan aynı miktarda sadaka vermektir.

Şayet insanların gıybetini etmiş, aralarında söz gezdirmiş, on­ları ayıplamış ise, bu, onların namus ve şereflerine dokunmak olur. Bunun kefareti onları övmektir. Onların güzel huylarını ve âdetlerini açık açık anlatmaktır. Yani; Akranı arasında. Bir şartla; onlar, din ve diyanet ehli sünnete uyan kimseler ise.

Bu durumda, yaptığı ezaya karşılık, onları her toplantıda en şenlikte güzel güzel anlatır. Bildiği her ne gibi bir hayırlı tarafları var ise, onları söyler.

Adam öldürmekte de Allah hakkı vardır. Bu da, köle azat et­mektir. Zira böyle bir şey kulu ihya etmektir. Köle, kendi lehine ola­cak işlerde yok gibidir. Köle hakkında Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen sahipli bir köleyi mi­sâl getirdi.” (Nahl Sûresi /75)

Köle bütünüyle efendisinindir. Tasarrufu, duruşu ve hareketi ile sırf efendisine ait bir hâldedir. Herhâlde o, efendisinindir.

Köleyi azat etmekte; Onun yeniden mevcut olması, hayata ka­vuşması vardır.

Katil olan bir kimse; Allah’a ibadet eden bir kulu idam, onun Al­lah’a taatını da hiç etmiştir. Böylelikle de Allah’ın hakkında bir cina­yet işlemiştir.

Onun bu cinayetinden dolayı, kendisine; öldürdüğü kimsenin yerine Allah’a ibadet eden bir kul koyması emredilmiştir. Bu gibi, bir emri yerine getirmek ise, ancak, bir köleyi kölelik bağından kurtar­makla olur.

Köle azat edildiği zaman, ortada hiçbir engel kalmaz; kendinde, kendisi için tasarruf eder.

Böylece, yok etmek, var etmek mukabele görür.

Buraya kadar sayılanlar, kullara yapılan zulümde Allah hakkı­dır. Kefaretleri de anlatıldığı gibi olmaktadır.

Yapılan zulümlerde kul haklarına gelince, onlar da ancak şu hu­suslarda olur; Canlarda, mallarda, namuslarda, kalplerde...

Üstte anlatılan biraz daha açık manası ile şu demeye ge­lir;

a)- Adam öldürmek.

b)- İnsanların mallarını her ne suretle olursa olsun, hakkı olma­dan almak.

c)- Onun bunun şerefine ve namusuna dil uzatmak.

d)- Müslüman kardeşlerin her ne suretle olursa olsun, kalpleri­ni kırmak.

Bu türlü şeyler, katıksız bir şekilde kullara eziyetten başka bir şey değildir. Bunlara karşılık ne gerektiğini aşağıda anlatacağız.

Yapılan zulüm, canlara dokunmak ise yani; Elinden hata eseri cinayet çıkmış da adam öldürmüş ise, bunun tövbesi, onun soyundan birine diyetini teslim etmektir.

Bu diyeti, o kimsenin yakınına katilin sahibi veya onun velisi yahut devlet büyüğü teslim eder. Hâliyle, durum nasıl gerektiriyorsa öyle yapılır.

Diyet, anlatılanlardan birisi tarafından teslim edilmediği süre; O hata eseri öldüren kimsenin boynunda borç olarak kalır.

Diyeti, ya katilin baba tarafından akrabası yüklenir yahut dev­let büyüğü imam yüklenir.

Katilin baba tarafından diyet ödeyecek kimsesi yok ise, hâzine­de de diyet ödeyecek bir şey yok ise, diyet düşer.

Katilin diyet ödemeye gücü yetiyorsa; baba tarafından kendi namına diyet ödeyecek kimsesi de yok ise, onun için mümin bir köle azat etmekten başka yol yoktur.

Ancak, fazladan diyet de ödeyecek olursa, kendisi için daha iyi olur. Ne var ki, bize göre, diyet ödemek yalnız katilin baba tarafından akrabasına düşer; katil diyetle muhatap olamaz. En sağlamı da budur. Denilmiştir ki;

- Katilin kendisi bolluk içinde ise, baba tarafından diyet ödeye­cek kimsesi de yok ise, katile diyet ödemek vacip olur.

Üstte anlatılan görüş, İmam-ı Şafiî’nin mezhebine göredir.

Zira diyet ödemek öncelikle, katile aittir. Ancak, borç işinde yar­dım, kolaylık ve katilin yükünü hafifletmek için; baba tarafından kati­lin akrabalarına çektirilir. Zira aralarında bir veraset davası da vardır.

Baba tarafından diyet ödeyecek kimse olmadığına göre, katilin diyet ödemesi gerekli oluyor. Bilhassa katil; Tövbe etmek istiyor, etti­ği zulümden kurtulmak ve kul hakkından çıkmak istiyorsa.

Mana üstte anlatıldığı gibi olunca, diyet ödemek de kendisine gerekli olur.

- KASDEN ADAM ÖLDÜRMEK

İşlenen katil cinayeti, kasden bilerek yapılmış ise, bundan kur­tulmak ancak kısasla olur.

Cinayet, ölümle değilde, başka türlü olmuş ise, onun için de kı­sas olma yolu vardır.

İşlenen cinayet ölümle sonuçlanmış ise, söz ölenin varislerine düşer.

Ölümle sonuçlanmamış bir cinayet işlenmiş ise, o zaman, cina­yet ziyanına uğrayan kimse ile konuşulur; anlaşma yolu aranır.

Şayet kısasın düşmesi için, gönüller alınır; cinayet işleyen affe­dilir ise, kısas işi düşer.

Öldürülen kimsenin varisleri yahut bir yeri kesilmek sureti ölüm dışında bir cinayete uğrayan kimsenin kendisi veya varisleri bu işten vazgeçmez mal isterlerse, bu onlara verilmek sureti ile işin için­den temizce çıkılır.

Bir kimse, birçok kimseyi öldürür ise, kendisinin katil olduğu meçhul olur ise, kendisine düşer ki; Kan sahiplerine gidip durumu iti­raf etsin ve;

- Onu öldüren benim. Diye söylemelidir. Onun canı hakkında hü­küm istemelidir.

Kan sahibi, onu affedebileceği gibi, öldürmek veya mal istemek de hakkıdır.

Katil için anlatılan durumda, gizlemek doğru değildir. Sırf töv­be ile bu işin içinden çıkamaz.

Bir kimse değişik zamanlarda, çeşitli yerlerde birçok kimseleri öldürmüş olabilir. Aradan da hayli zaman geçmiştir.

Bu durumda o kimse ne öldürdüğü kimselerin sayısını ne de onların sahiplerini tanımaktadır.

Böyle bir kimsenin ne yapması gerek?

En iyisi, bu kimse güzelce tövbe etmeli. Sonra kendi nefsine; çe­şitli mücahede ve azap yolu ile Allah tarafından bir emir olarak ceza vermelidir. Kendisine her kim zulüm edecek olsa, affetmelidir. Köle­ler azat etmeli; mal sadakası vermelidir. Çok çok nafile namazlar kıl­malıdır.

Bütün bu yaptıklarının sevabını da o sahiplerini tanımadığı ölen kimselere bağışlamalıdır. Kıyamet günü, bu sevaplar onlara hakları kadar dağıtılır; kendisi de bu şekilde kurtulmuş olur. Her şe­yi kapsamına alan Allah’ın rahmeti ile cennete girer. Zira Allah mer­hametliler merhametlisidir.

Bu arada, çeşitli öldürme, yaralama, yol kesme işlerinden dola­yı, tek tek sahiplerini bulup helâllik almak zordur. Bunun için de on­lara dair söz etmekte fayda yoktur. En iyisi, bu durumda, üstte anlat­tığımız gibi yapmaktır.

Bir kimse; zina eder, şarap içer, sahibini bilmediği yerden hır­sızlık eder, kimin yolunu kestiğini bilmeden yol keser, bir kadınla önünden başka yerinden münasebette bulunur ise, bunların hepsi için şeriat cezası ile cezalandırılması gerekir.

Onun bu cezaya çarptırılması ve rüsva olması ile tövbesinin ye­rine gelmiş olması gerekmez.

Ne var ki, gizli kalan bu işler için imama, hâkime gitmesi, du­rumu anlatıp kendisine şeriatın verdiği ceza neyse onun uygulanma­sını istemesi de yerinde değildir.

Ancak, ona düşen Allah’ın örttüğü bu işleri gizli tutmaktır. Al­lah ile arasında bulunan bu işler için tövbeye geçmelidir. Çeşitli mü­cahede yollarını tutmalıdır. Geceleri namaz kılmalı; gündüzleri de oruç tutmalıdır.

Çeşitli mubahları kendisi için azaltmalıdır. Kur’ân okumalı ve tespih çekmelidir. Takva yolunu tutup şüpheli işlerden de kaçınmalı­dır. Anlatılanların dışında, elinden geldiği kadar iyi işlere girmelidir.

Anlatılan manada, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyur­muştur;

- “Bu anlatılan pisliklerden birini yapan kimse, Allah’ın örttüğü için, kapatıp gizlesin. Yaptıklarını bize açmasın. Her kim onların birini yapıp da bize anlatırsa, kendisine Allah’ın emri olan cezayı uygularız.”

Bir kimse, dediğimiz dışında yaptıklarını valiye anlatır da ken­disine şeriat cezası tatbik edilir ise, ettiğini bulur, tövbesi de sahih olur. Allah katında da makbul bir kul olur.

Üzerinde bulunan haktan da çıkar; günahtan ve karıştığı kötü­lüklerden yana da temize çıkmış olur.

- HAKSIZ YERE MAL ALMAK

Haksız yere mal almaya gelince, biraz da ondan anlatalım.

Bir kimsenin malını; zorla almak, hırsızlık, yol kesmek, emanet bırakılan bir şeye hainlik etmek, kandırmaca cinsinden bir muamele etmek.

Bunların dışında kalp (sahte) akçayı geçirmeye çalışmak, satılan şeyin ayıbını gizlemek gibi şeyler de vardır. Ayrıca, çalışan kimsenin ücre­tini noksan vermek veya hiç vermemek.

Bu anlatılan işlerin tümünden sorguya çekilecektir. Ama buluğ çağına gelip aklı ermeye başladığından itibaren değil. Anlatılan hak­sızlıklar ne zaman yapılmaya başlandıysa, o zamandan başlar.

Hatta buluğ çağma gelmeden, kendisinin sahibi olan velisinin, vasisinin yanında iken.

Malını, başkalarının malına karıştırdığı tarihten itibaren.

Veli de çocuğun bu durumuna göz yumup gevşek davranmış ola­bilir. Ki; Onun karışık iş yapmasına ve dinini bozmasına aldırış etme­miştir.

Üste anlatılan durumlardan dolayı, çocuğun malına haram ka­rışmış olur. Bu haramın karışması, çocuğun kendisi tarafından olaca­ğı gibi; velisinin vasisinin zulmü dolayısı ile de olur.

Buluğ çağma erip de tövbeye geldikten sonra; ona gerekli olan durumunun teftişidir. Durumu iyice araştırmalı; her hak sahibine hakkını vermelidir. Malını tüm şüpheli ve haram işlerden temizleme­lidir.

Nefsini hesaba çekmelidir. Hem de zerreden habbeye kadar her şey için. Hatayı işlediği günden, ta tövbeye geldiği güne kadar.

Kendisine ölüm gelmeden evvel bunu yapmalıdır. Sonra gaflet hâlinde ölüm kendisini yakalar. Dünyada hesabını vermeden ölür gi­der.

Onun üzerine kıyamet kopar; ama bir aldanmış olarak. Ne se­vabı vardır ne de kitabında bir güzel taraf. Orada söyler; ama duyan olmaz. Orada pişmanlığını belirtir; ama fayda etmez.

Orada zulmettiklerinin rızasını almak ister; ama bu talebi de karşılanmaz. Bir mühlet talep eder; ama bu mühlet de kendisine ve­rilmez.

Bir şefaat talebinde bulunur; ama kendisine bu yolda şefaat eden de olmaz. Çünkü üzerinde kul hakkı vardır.

Bütün bunların sebebi; hayatta iken, o haklan yerine getirme­yip kalmasıdır.

Sonra o kimse; tüm ayık hâlini ve uyku hâlini bir aldatmaca içinde geçirip gitti.

Hep dünyalık işlerini düşündü. Maddi şehvet yollarını, dünya tatlarını araştırdı.   arzularına, şeytanına uyup gitti. Yüce Rabbinin taatına aldırış etmedi; ondan kaçtı. Rabbin emrini yerine getir­medi; hep onun masiyetine koştu. Onun emrine aykırı hareketlerde bulundu.

İşte üstte anlatılan manalardan dolayı, kıyamet günü, onun he­sabı uzayacaktır.

Onun başına gelecek tehlike, zorluk o kadar büyük olacaktır ki! Beli bükülür; başı eğilir. Utanıp rezil olması pek şiddetli olur. Utanır kalır. Bunlardan kurtulmak için, elinde ne bir delil vardır ne ferman.

Hasımları razı etmek için, çaresiz iyilikleri elinden alınır; kötü­lükleri üzerine kat kat yüklenir.

Artık hiçbir şeyi para etmez; iflası meydana çıkar. Rabbin gaza­bı ve onu tutması şiddetli olur.

Zebaniler onu tutar; kendisi için hazırlanan Rabbin azabına atarlar. Orada hazırlanan ateşe sokarlar.

Cehennemde, Karun, Firavun, Haman ile aynı seviyeye düşer. Onlara gelen azap, kendisine de gelir.

Zira; Kullara yapılan zulüm, hoş görülmez; hiç kimsenin yanına bırakılmaz. Gelen hadis-i şeriflerde şöyle anlatıldı;

- “Kul, kıyamet günü Yüce Allah’ın huzuruna getirilir. Bu gelişinde onun dağlar misali sevapları vardır. Bu sevaplar kendisine bırakılacak olsa, mutlaka cennet ehlinden olur.

Ne var ki, hiç de öyle olmaz. Zulmettiği kimseler ortaya çıkarlar. Bunlardan bazısına namusuna dokunacak şekilde sövmüştür. Bazısının malını almıştır. Bazısını da dövmüştür.

Bütün bu yaptığı zulümlere karşılık olarak, kendisine kı­sas yapılır. İyilikleri zulmettiği kimselere verilir. Kendisine hiçbir şey kalmaz. Melekler şöyle derler;

- Ya Rabbi, bunun iyilikleri tükendi; ama daha hak talep eden çok. Yüce Allah şu emri verir;

- Onların kötülüklerini alın, bunun kötülüklerine katın. Cehennemden de ona bir kapı açın ve içine atın. Böylece bir kısas yapılır; başkalarının işlediği günahları da yüklenir, helâk olur.”

Zulme uğrayan da zalimin iyilikleri yüzünden kurtulur. Zalimin her iyiliği, zulmüne karşılık mazluma geçer. Hazret-i Aişe (r.a) Resu­lullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı;

- “Tutulan hesap defteri üç çeşittir;

a)- Allah’ın bağışlayacağı hesap defteri.

b)- Allah’ın bağışlamayacağı hesap defteri.

c)- İçindekilerden hiçbirini bırakmayacağı hesap defteri.

Allah’ın bağışlamayacağı hesap defteri, Allah’a şirktir. Nitekim bu manada Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- Bir kimse, Allah’a şirk koşar ise Allah, cenneti ona ha­ram eder. Onun yeri cehennem ateşidir. (Mâide Sûresi /72)

Allah’ın bağışlayacağı hesap defteri ise şudur; Kulun kendisine yaptığı zulümdür. Kendisi ile Allah-û Teâlâ arasın­da kalan günahlarıdır.

Yüce Allah’ın hiçbirinden geçmeyeceği hesap defteri ise şudur; Kulların, birbirlerine yaptığı zulümler. Yani; Kul hak­ları.”

 Ebu Hureyre (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin bir gün şöyle sorduğunu anlattı;

- “Kıyamet günü, ümmetimin iflasa gideni kimdir bilir misiniz?” Ashap şöyle dedi;

- Ya Resulullah, bize göre müflis, parası ve eşyası olmayandır. Bunun üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Ümmetimin kıyamet günü iflasa gideni şudur;

Oraya gelirken, namazı ile orucu ile gelmiştir. Ancak, şu­na sövmüş, şuna iftira atmış, şunun malını yemiş, şunun kanı­nı haksız yere akıtmış, bir başkasını dövmüştür.

Bu durumda, onun iyiliklerinden alınır, bu kötülüklerin karşılanması yapılır. İyilikleri tükendiği zaman da zulmettiği kimselerin hataları onun üzerine yüklenir; doğruca cehenne­me atılır.”

Üstte anlatılan manalar açısından bakılınca, günahkâr kimse­ye gerekir ki; Tövbe etmekte acele etmelidir. İbn-i Abbas (r.a) Resulul­lah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı;

- “Sonra tövbe ederim. Deyip de tövbelerini erteleyenler helâk oldular.”

- “Galiba insan, önündeki kıyamet gününü hiçe saymaya bakıyor.” (Kıyamet Sûresi /5)

Mealine gelen ayet-i kerimenin tefsirini yaparken, İbn-i Abbas (r.a) şöyle dedi;

- Günahlarını öne alıyor; tövbe etmeyi de erteliyor. Diyor ki;

- Yakında tövbe edeceğim.

Ama o bu hâl içinde iken ölüm geliyor. Üzerinde bulunduğu şer­li hâlde ölüp gidiyor. Lokman Hekim, oğluna şöyle tavsiye etti;

- Yavrucuğum, tövbeni yarına erteleme. Ölüm, aniden sana ge­lebilir.

Bu durumda, hemen herkese gerekir ki; Akşam sabah tövbe et­melidir. Mücahid (r.a) şöyle dedi;

Her kim, akşam sabah tövbe etmez ise, o kimse zalimlerden sayılır.

- TÖVBENİN İKİ ÇEŞİT OLDUĞU

Tövbe iki çeşittir. Şöyle ki;

a)- Kulların hakkı. Bu durumu, daha önce anlattık.

b)- Allah-û Teâlâ ile senin aranda kalan günahlardır.

Bu ikinci durumda kul, dille bağışlanmasını dilemeli; kalben de pişmanlık duymalıdır.

Daha önce de işaret ettiğimiz gibi; bir daha aynı günaha girme­meyi içinde gizlemelidir. Bu türlü tövbe eden kimse, zulmü bırakma­ya çok çalışmalıdır.

Bu arada, iyiliklerini de artırmaya bakmalıdır. Ta ki; Kıyamet günü kendisinden alınacak bir şey olursa onlardan alınmalıdır. Böyle­ce zulümden kurtulmalı; başkalarının hatalarını da yüklenmemelidir.

Zira kıyamet günü, kendi iyiliklerinden alınıp zulme uğrattığı kimselerin terazilerine konacaktır.

Hiç olmazsa, bir kimsenin iyiliğinin çokluğu, kullara yaptığı zu­lümler kadar çok olmalıdır. Aksi hâlde, başkalarının kötülükleri yü­zünden helâke gider.

Bu durumda, hemen herkes, tüm ömrünü iyilikle doldurmalıdır. Ömrü ne kadar uzarsa uzasın; zulmüne göre iyilikten geri durmama­lıdır. Nasıl iyilik etmekten geri durulur ki; Ölüm kapıda bekliyor.

Çok kere, ecelin yakın olduğu meydana çıkar ki; Beklediklerine eremeden ecel onun tüm ümitlerini keser; yarıda bırakır.

Ani ölümlerde, ihlâslı iş etmeye vakit kalmaz; niyeti düzeltme­ye, yenen şeyi temiz tutma zamanı kalmaz.

Onun için tövbe etmeye, zulüm ettiklerinden bir an evvel helâl­lik almaya bakmalıdır.

Hatta zulmettiği kimselerin isimlerini bir bir yazmalı; âlemin çevresini, beldelerin her yerini, yeryüzünün hemen her yanını gezmeli zulmettiği kimseleri bulup helâlleşmelidir. Yahut onları haklan ne ise, onları ödemelidir.

Şayet zulmettiği kimseleri bulamaz ise, üzerinde kalan haklan onların varislerine vermelidir.

Bunları yapmakla kalmamalı; Allah’ın azabından da korkar ol­malıdır. Allah’ın rahmetinden de ümit kesmemelidir.

Tövbe etmeli; Mevlâ’sının hoşnut olmayacağı hemen türlü kötü­lüklerden de sıyrılıp çıkmalıdır.

Kendisi bu hâlde çalışmakta iken, dilediği gibi helâllik alıp zu­lüm ettiklerinden kurtulmadan ecel gelir ise, o zaman onun işi Al­lah’a kalır. Şu ayet-i kerime üstteki manayı anlatır;

- “Kim evinden çıkarken; niyeti, Allah’a ve Resulüne git­mek olarak çıkar ise, sonra da ölüm onu bulur ise, artık onun mükâfatı Allah’a kalır.” (Nisâ Sûresi /100)

İttifakla sahih olan bir hadis-i şerif vardır. Bu hadis-i şerifi Ebu Said-i Hudrî (r.a) rivayet etmekte ve Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlatmaktadır;

- “Sizden evvel gelen kimseler arasında biri vardı; tam doksan dokuz kişi öldürdü. Kendi durumunu düzeltecek yer­yüzünün en bilginini sordu; kendisine bir rahibi tavsiye etti­ler. Rahibe gitti ve şöyle dedi;

- Ben doksan dokuz kişi öldürdüm. Bunun için bir tövbe yolu var mıdır? Rahip;

- Hayır, yoktur. Deyince, tuttu, rahibi de öldürdü; yüzü tamamladı. Bundan sonra, yine yerin en bilginini aramaya başladı. Kendisine ilmi ile âmil olan birini tavsiye ettiler. Ona gitti; durumunu anlattı,

- Tam yüz kişi öldürdüm. Deyince, o ilmi ile amil kişi şöy­le dedi;

- Evet vardır. Seninle tövbe arasına kim girebilir? Sen fa­lan yere git. Orada Allah’a ibadet eden kimseler vardır. Onla­ra katıl; onlarla birlikte ibadet et. Önce bulunduğun yere de artık dönme. Zira senin önce bulunduğun yer, kötü bir yermiş.

Bunun üzerine, o kimse, birlikte ibadet edeceği kimsele­rin bulunduğu yere doğru yola çıktı. Yolun yarısına geldiği za­man, eceli geldi; öldü.

Bunun üzerine, rahmet melekleri ile azap melekleri gel­diler; aralarında çekişmeye başladılar. Rahmet melekleri şöy­le dediler;

- Bu, tövbekâr oldu; Allah’a dönerek yola çıktı. Geliş du­rumu budur. Azap melekleri de şöyle dediler;

- Ama o, şimdiye kadar hiç hayırlı bir iş etmedi ki?

Bu sırada, insan suretinde bir melek onların yanına yak­laştı. Bu gelen meleği, aralarında hakem tayin ettiler. Hakem tayin ettikleri bu melek onlara şöyle dedi;

- Şu bulunduğu yerden başlayarak; geldiği yerle gittiği yer arasını ölçün. Hangi tarafa yakın ise, kendisi o tarafındır. Ölç­tüler; ibadet etmek niyeti ile gittiği yere daha yakın buldular. Bunun üzerine, rahmet melekleri onu alıp gittiler.” Bir başka rivayette şöyle anlatılmıştır;

- “Halkı iyi olan karyeye bir karış daha yakın bulundu. Bunun için de oranın halkından sayıldı.” Bir başka rivayette ise şöyle geldi;

- “Allah-û Teâlâ geldiği yere vahyederek;

- Uzaklaş. Emrini verdi. Gittiği yer için de;

- Yaklaş. Emrini verdi. Bundan sonra, ölçtükleri zaman, gitmekte olduğu yeri, gelmekte olduğu yerden bir karış yakın buldular. Bu yüzden de bağışlandı.”

Burada anlatılan ona delildir ki; Tövbeye niyet etmek, o tarafa doğru gitmek o kimseye faydalı olmuştur.

Burada anlatılan şuna da delildir ki; Zerre miktar olsa da iyilik tarafı ağır basmadan kurtuluş yoktur.

Tövbe eden kimseye mutlaka gereklidir ki; Yapacağı iyilikleri ve bilhassa nafile ibadetleri artırsın. Ta ki; bu yaptıkları ile hasımları­nın rızasını alsın ve farzlara dair açıklarını da kapatsın. Nitekim bu manada, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

“Nafile ibadetleri artırın; onlarla farzların açıklan ka­panır.”

 Yüce Allah ile de gönülden tam bir sözleşme yapmalı. Ama sö­zünde durmak şartı ile sağlam olarak. Şu yolda ki; Bir daha önce iş­lediği günahlara dönmemelidir. Hatta o günahların benzerlerine de.

Bu sözünü yerine getirmek ve tövbesi üzerinde durmak için; Halk arasından ayrılıp uzlete çekilmek, mümkün oldukça konuşma­mak, az yemek ve az uyumak yollarından da yardım beklenmelidir.

Daima helâli bulmaya bakmalıdır. Haram ve şüphe kokusu bu­lunan şeylerden çekinmelidir. Hangi yoldan gelirse gelsin; dikkat et­melidir.

Kendisine gelenler şu üç şeyin dışında değildir.

a)- Kazanç yolu ile.

b)- Miras yolu ile eline gelen bir şey.

c)- Yahut helâl olan bir sebepten gelmiştir.

Kendisine miras yolu ile gelen bir şeyde, haram olma veya şüp­heli olma durumu var ise, bunu çıkarıp atmalıdır. Ondan ne bir şey yemeli ne de giymelidir.

Şunu unutmamak gerekir ki; Tüm masiyetlerin başı haramdır, dinin dümen direği ise, helaldir. Bir de yemek işlerinin temiz olması­na bakmak.

Hayır ve şer cinsinden, insandan her ne çıkar ise, o; Lokmadan, yani; Yenen yemekten çıkar.

Helalin getireceği daima hayırdır. Haramın getireceği daima şerdir. İnsanın içi, tıpkı bir yemek pişirilen kap gibidir. İçinde bulu­nanlar pişip tamamlandıktan sonra, kokusu iyi veya kötü çıkmaya başlar. Her kap, içinde ne varsa, dışa onu sızdırır.

Din ilimlerine vâkıf olan fukaha ile Allah’ı bilen ulema ile otu­rup kalkmalı; onlarla sohbet etmeyi artırmalıdır. Din işlerinde onlar­dan çok çok faydalanmalıdır.

O büyükler de kendisine Allah yoluna girmeyi belletmeli ve Al­lah’ın taatında edep öğretmelidirler. Onun emrinin yerine getirilme şeklini de kendisine anlatmalıdırlar. Allah yolunda gizli kalan kısım­lar için de kendisini ayıktırmalıdır.

Şayet onlarla bir kimse oturur kalkar ise, bütün bunları ona öğ­retirler.

Allah yoluna giren hemen herkese, bilmediği bir yola girdiği za­man bir delil gerek. Kendisini o yolda irşad edecek bir müşide, yol gös­terecek birine, kendisini idare edecek bir yöneticiye ihtiyacı vardır.

Ama bütün bunları ararken, doğru sözlü olmalıdır. İhlâslı ve ça­lışmasında ciddi olmalıdır. Nitekim bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Onlar ki, uğrumuzda çaba harcarlar; elbette onlara yollarımızı gösteririz.” (Ankebût Sûresi /69)

Bu ayet-i kerime, Allah yolunda cid­di çalışan için hidayet geleceği babında teminat vermektedir. Bu ma­naya göre; Allah yolunda ciddi çalışıp çabalayana hidayetin gelmeme­si olmaz.

Bilhassa, Allah vaadinden dönmez.

Bilhassa, Allah kullarına zulüm etmez. Çünkü o; Merhametliler merhametlisidir, şefkatlidir, kullarına lütfu çoktur, var ettiklerine iyilik sahibidir. Kendisine yönelen kimselere yardım eder; başarı ih­san eder.

Zatından kaçıp gidenleri, yüz çevirenleri lütfu ile çağırır.

Kullarının tövbeye gelmelerine sevinir. Tıpkı şefkatli bir ana gi­bi. Şefkat dolu bir ana, uzun bir yolculuktan dönen oğlunu görmekle nasıl sevinir ise, Allah-û Teâlâ, kulunun tövbeye gelmesinden daha fazla sevinir. Resulullah (s.a.v) efendimiz, bu manada şöyle buyurdu;

- “Allah-û Teâlâ, kulunun tövbeye gelmesi ile o kadar se­vinir ki, hâli anlatılacak kimseden çok çok fazladır. Şöyle ki;

Bir kimse, ıssız tehlikeli bir yere gider. Yanında yüklü hayvanı vardır. Yiyeceği, içeceği ve daha başka kendisine ya­rayan şeyleri de onun üzerindedir. Hepsini yitirir. Arar arar bulamaz; canı çıkacak gibi olur. Kendi kendine şöyle der;

- Bari gideyim, yükümü eşyamı kaybettiğim yerde öle­yim. Bundan sonra o yere gider. Kendisini orada uyku bastı­rır; gözlerini yumar. Uyandığı zaman, bakar ki; Yüklü bineği başı ucundadır. Yiyeceği, içeceği de onun üzerinde.”

Hazret-i Ali (r.a) şöyle anlattı;

Ebu Bekir’i dinledim ki; o sözünde doğrudur. Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı;

- “Bir kul, bir günah işlediği zaman kalkar, abdest alır, namaz kılar ve Allah’tan o günahından ötürü bağışlanmasını isterse, o kulunu bağışlamak, artık Allah’a düşer.”

Kaldı ki, bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder ise, son­radan da yaptığı işlerden dolayı Allah’tan bağışlanmasını ister ise, Allah’ı pek bağışlayıcı ve pek merhametli bulur.” (Nisâ Sûresi /110)

- GASP EDİLEN HAZIR MALLAR

Gasp edilen mallar, hazır durumda iseler; bunları, sahibi olarak bilinen kimselere vermek gerek. Sahibi bilinmiyor ise yahut ölmüş ise, onun varislerine vermek gerek. Bunun izahı daha önce geçti.

Şayet gasp edilen malın belli bir sahibi yok ise o malı, sahibi na­mına sadaka olarak vermek gerek.

Şayet eldeki helâl mala haram karışmış ise, o zaman, başka tür­lü hareket etmek gerek.

Mesela; Helâl yoldan gelen miras malına gasp edilen bir mal karışmış olabilir. Bunun hesabını yapmalıdır. Bilhassa, ondaki haram miktarı çıkarmaya iyi bakmalıdır. Bundan sonra, o karışık miktarı çıkarır, sadaka olarak verir; kalanı da kendi ve çocukları için harcar.

- NAMUSA ŞEREFE DOKUNAN SÖZLER

Namusa şerefe dil uzatmak, onlara sövmek ve yüzlerine karşı ağır sözler etmek manasını taşır.

Böyle şeyler, kalplere karşı yapılan cinayetler arasındadır.

İnsanların gıybetlerini etmek, onları kötülükle anlatmak da ay­nı şekilde onların şereflerine, namuslarına dil uzatmak olur.

Gıybetin kötü manaya geleni de aynı şekilde onları üzecek du­rumda ise, yine onların şereflerine dil uzatmak olur. Gıybetin, kısaca manası şudur;

Bir kimsenin, yüzüne karşı söylenmekten çekinilen, ama arka­sından söylenen hemen her söz gıybet sayılır. Böyle bir söz eden kim­se gıybet etmiş olur. Gıybetin kefareti şudur;

- Arkasından söz ettiği kimseye gidecek; durumu anlatılacak ve helâllik isteyecek.

Şayet toplu hâlde, birçok kimselerin gıybetini etmiş ise, onları tek tek gezip her birinden, hakkını helâl etmesini isteyecek.

Şayet gıybetini ettiği ve helâllik almadan ölen kimseler var ise, daha önce de anlattığımız gibi, çokça iyilikler yapması gerek.

Anlattığımız durum, gıybetleri edildiği kendilerine ulaşan kim­seler içindir.

Şayet, ettiği gıybet, gıybetlerini ettiği kimselere ulaşmamış ise, onlardan helâllik alması gerekmez. Hatta caiz de değildir. Kaldı ki, gidip durumu onlara anlatmak, kalplerine ayrı bir elem verir.

Bu hususta, en iyisi, gıybeti kimlerin yanında yapmış ise, onla­rın yanına varmalı; gıybetini ettiği kimseleri onların yanında övmeli; kendisinin yalan söylemiş olduğunu da onlara bildirmelidir.

- YAPILAN ZULÜM MİKTARINI BİLDİRMEK

Bir kimse, zulmettiği kimseden helâllik almak istediği zaman, yaptığı zulüm miktarını bildirmelidir.

Yapılan zulümleri, arızalı ve işaret yollu söylemek olmaz.

Zira helâllik almakta, müphem (gizli) manada, helâllik istemek yeterli değildir. Şunun için ki; Zulme uğrayan, sonra, kendisine yapı­lan zulmün gerçek değerini öğrenir; gönül hoşluğu ile helâl etmez. Bu durumda, o hak kıyamete kalır.

Kıyamete kalınca da ya zalimin iyiliklerinden alınır yahut zulme uğrayanın kötülükleri kendisine yüklenir.

Şayet yaptığı zulüm cümlesi arasında; sahibine söylediği tak­dirde büyük bir elem duyacak ve gönlünü daha da kıracak bir şey var ise, bunu da söylemek gerekmez.

Mesela; Bir kimsenin cariyesi ve kadını ile zina etmiş olmak gi­bi veya dille, çok gizli kalan bir ayıbını söylemiş olmak gibi.

Bütün bunlar anlatıldığı zaman, o kimsenin ezası daha çok büyür. Bu durumlarda, müphem (gizli) olarak helâllik alması gerekir.

Anlatıldığı gibi yaptığı takdirde, üzerinde bir zulüm kalır ki; Onu da yapacağı iyiliklerle telâfi edebilir. Tıpkı, ölen kimsenin ve sa­hibi bulunmayan kimsenin hakkını ödemek gibi.

Ne olduğu bilinmeyen her cinayet, zulüm;

a)- Bu zulmü yapan kimse, yapılana anlattığı takdirde; hoş gör­meyecek ve gönülden helâl etmeyecek durumda ise.

b)- Yahut kendisini ne şekilde karşılayacağını da kestiremiyorsa.

O zaman, zulmü işleyene düşer ki; Zulmettiği kimseye lütuf yo­lunu tutmalıdır. Onun önemli işlerine koşmalı ve ihtiyaçlarını gider­melidir. Onun kalbini, kendisine meylettirecek şekilde sevgi gösteri­sinde bulunmalıdır.

Şunun için ki; İnsan, gördüğü iyiliğin kölesidir. Her kim, bir kö­tülükten kaçar ise, iyiliğe de döner.

Zulüm eden kimseye, üstte anlatılanları yapmak da zorlaşır ise, o zaman, kefaret yoluna gitmelidir ki, bu kefaret de çokça iyilikler iş­lemelidir. Bunlar kıyamet günü, yaptığı zulümleri karşılar. Allah-û Te­âlâ, bu yolda hüküm verir. Şayet, kendisine zulüm edilen kimse, ken­disine edilen zulüm karşılığında o iyilikleri kabul etmeyecek olur ise, Allah-û Teâlâ onu kabul ettirmesini bilir. Tıpkı dünyada olduğu gibi.

Mesela; Bir kimse, dünyada iken, birinin bir malını telef etmiş olur. Ama sahibine vermek üzere, onun bir benzerini getirdiği zaman, o kimse geleni kabul edip telef edileni temize çıkarmak istemez.

Ancak, iş mahkemeye düştüğü zaman; hâkim, onu alması için hüküm verir. Bundan sonra, ister alır; isterse almaz.

Allah-û Teâlâ’nın kıyamet günü vereceği hüküm de bu yolda olacaktır. Ancak, Allah-û Teâlâ, hâkimler hâkimidir; âdiller âdilidir.

.

- KUL HAKLARINDAN KURTULDUKTAN SONRA.

Bir kimse, dünyada iken, kul haklarından kurtulduktan sonra; kendisine has olmak üzere, Yüce Allah’a ibadet etmeye geçmelidir.

Şüpheli işlerden korunma tarafını seçmelidir.

Zira ancak böyle ettiği takdirdedir ki; Dünyada ve ahirette hem kullardan hem de Allah’ın azabından kurtulur.

Yine anlatılan yola girdiği takdirdedir ki; Kıyamet günü, vere­ceği hesap hafif olur.

Kıyamet günü verilecek hesap; Dünyada iken, şeriat dışı yapı­lan işler için olacaktır. Yani; Kul hakları babında ve onlarla aralarında geçen her türlü muamelede.

Bir kimse, dünyada iken, nefsini hesaba çeker; halktan alacağı şeylerde ancak hakkı olanı alır; kendisine ait olmayanı almaktan da kaçınır, her hâli ile uzun uzun hesap verme durumundan da çekinir ise, kıyamet günü neyin hesabım verecektir? Oraya hesap için ne ka­lır ki? Bir hadis-i şerifinde, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle bu­yurduğu anlatıldı;

- “Kıyamet günü, vera’ (şüpheli şeylerden sakınmak) hâline sahip olanları hesaba çek­mek için, Allah-û Teâlâ hayâ muamelesi eyler.”

Yine üstte anlatılan manalardan ötürüdür ki, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurmuştur;

- “Hesaba çekilmeden evvel, nefislerinizi hesaba çekiniz; tartıya girmeden evvel, işlerinizi bir ölçüye vurunuz.”

Resulul­lah (s.a.v) efendimizin şu hadis-i şerifi de önemlidir;

- “İnsanın, İslâm yönü ile güzelliğini gösterir ki; Malâyaniyi (faydasız söz ve iş) terk etmelidir.”

Yani; Dünyada ve ahirette yaramaz sayılan işleri bırakmak, her Müslüman’ın güzelliğini artıran şeyler arasındadır.

Bu mana anlatır ki; Her şeyde duraklama gerek. Şeriatın izni dışında hiçbir şeye adım atmamalıdır.

Herhangi bir şeyi yapmakta; şeriatın emri var ise, ona elini uzatmalı ve o işi yapmalıdır. Aksi hâlde o işi bırakmalı; başkasına eğilmelidir. Resulullah (s.a.v) efendimizin şu hadis-i şerifi, anlatılan manaya işarettir;

- “Sana şüphe veren işleri bırak; şüphe izi bulunmayan işlere geç.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde ise, şöyle buyurdu;

- “Mümin duraklar; ama münafık atılır.”

Bu hadis-i şerifin daha açık manası şudur;

- İman sahibi olan bir kimse, yapacağı her işten önce durur dü­şünür; yapacağını ondan sonra yapar. Münafık ise, yapacağı işte, hiç­bir düşünceye girmez, atılır. Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde ise, şöyle buyurdu;

- “Namaz kıla kıla beliniz yay gibi bükülse, oruç tuta tu­ta kiriş gibi incelseniz; şifalı vera’ hâli sizde olmadıkça bunla­rın hiçbir yararı size dokunmaz.”

Yani; Şüpheli işlerden kendinizi çekmedikçe, ibadetleriniz size bir fayda getirmez. Bir başka hadis-i şerifinde ise, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Mümin, hemen her şeyi inceler.”

Şu da Resulullah (s.a.v) efendimizin, anlatılan manada önem taşıyan bir hadis-i şerifidir;

- “Bir kimse; yediğini nereden temin ettiğine, içtiğinin nereden geldiğine aldırış etmez ise, cehenneme hangi kapı­dan girerse girsin; Yüce Allah’a göre bir önem taşımaz.”

Resu­lullah (s.a.v) efendimiz, Cabir b. Abdullah (r.a) yolu ile gelen rivayet­te şöyle buyurmuştur;

- “Ey insanlar, hiçbiriniz, rızkını tamamlamadıkça ölme­yecektir. Bunun için rızkınızı bırakıp gitmeniz mümkün değil­dir. Allah’tan korkun; rızık talebinizi iyi yapın. Sizin için helâl neyse onu alın; haram olan şeyi de bırakınız.”

 İbn-i Mes’ud (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu anlattı;

- “Kul, haram yoldan kazandığı bir şeyi sadaka olarak verdiği zaman, ondan ecir alamaz. Sarf ettiği haram şey de kendisine uğur getirmez. Arkada bırakıp gittiği haram şey kendisi için, cehennem katığı olur.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Allah şerri şer ile silmez; Allah ancak şerri, hayır ile si­ler.”

 İmran b. Husayn (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin, bir kudsî hadis-i şerifinde şöyle buyurduğunu anlattı;

- “Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- Kulum, sana farz kıldığım ibadeti yerine getir; insanla­rın en çok ibadet edeni olursun. Sana yasak ettiğim şeyleri yapmaktan kaçın; insanların en çok vera’ hâline sahip olanla­rından olursun. Sana verdiğim rızıkla yetin; insanların en zen­gini olursun.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz, Ebu Hureyre’ye (r.a) şöy­le buyurdu;

- Vera’ hâline sahip ol ki, insanların en çok ibadet eden­lerinden olasın.”

Vera’ hâli; muhtelif yerlerde anlatıldığı üzere, üzerinde şüphe izi bulunan her kötülüğü bırakmaktır. Anlatılan manadan olarak, Hasan-ı Basrî (r.a) şöyle anlattı;

- Zerre kadar vera’ hâline sahip olmak; bin misli ağırlığındaki oruçtan ve namazdan hayırlıdır. Allah-û Teâlâ, Musa aleyhisselâma şöyle vahyetti;

- “Bana yakınlık kazananlar, vera’ın yaklaştırmasına benzer hiç­bir şeyle yaklaşmamışlardır.” Şöyle anlatılmıştır;

- Şüpheli olan bir danik gümüşü reddedip almamak; Allah ka­tında bin makbul hacdan daha faziletlidir.

Bazı rivayetlerde şöyle gelmiştir;

- Bin makbul hacdan daha hayırlıdır. Ebu Hureyre (r.a) şöyle anlattı;

- Yarın Allah-û Teâlâ’nın yanında olacak kimseler; vera’ ehli kimselerle, gani gönüllü zahitlerdir. İbn-i Mübarek (r.a) şöyle anlattı;

- Haram cinsinden bir fülüs (kuruş) terk etmek; sadaka olarak verilen bin fulüsten daha kıymetlidir. Şöyle anlatıldı;

- Abdullah b. Mübarek, Şam’da bulunduğu bir sırada hadis ya­zıyordu. Kendi kalemi kırılınca, bir başkasından emanet kalem aldı. Sahibine vermeyi de unuttu; kalemliğinin içine koydu.

Sonunda Merv’e döndü. Orada, emanet kalemi görünce, duru­mu anladı. Derhal Şam’a gitmek üzere yola çıktı. Orada kalemin sa­hibini bulup kalemi ona iade edecekti.

Nu’man b. Beşir anlattı. Resulullah (s.a.v) efendimizden şunla­rı dinlediğini söyledi;

- “Helâl açık ve bellidir; haram da öyle. Ancak ikisi ara­sında şüpheliler vardır ki; insanların pek çoğu bunları bil­mezler. Bir kimse, şüphelilerden kendisini korur ise, dinini ve namusunu temize çıkarmış olur. Şüpheli işlerden sakınmayan ise, harama düşebilir. Tıpkı; Sınırda davar güden bir çoban gi­bi. Sınırı aşma tehlikesi vardır.

Her sultanın bir korusu vardır. Yüce Allah’ın korusunun sınırı ise, haramlardır, iyi dinleyiniz; bu cesette bir et parçası vardır. O, sağlığını bulduğu takdirde, tüm ceset sağlama çı­kar. İyi bakınız; O et parçası kalptir.”

Ebu Musa Eş’arî (r.a) şöyle dedi;

- Her şeyin bir sınırı vardır; İslâm dininin sınırları ise, şunlar­dır; Vera’, tevazu, sabır, şükür...

Vera’, dinin temel direğidir.

Sabır, cehennemden kurtarır.

Şükür, cennete kavuşturur.

Hasan-ı Basrî (r.a) Mekke-i Mükerreme’ye girdi. Orada, Hazret- i Ali’nin (r.a) çocuklarından birini gördü; Sırtını Kâbe-i Muazzama’ya dayamış; halka vaaz ediyordu. Hasan-ı Basrî orada durdu ve şöyle sor­du;

- Dinin temel direği nedir? Şu cevabı aldı;

- Vera’dır. Hasan-ı Basri ona tekrar sordu;

- Dinin afeti nedir? Şu cevabı aldı;

- Tamahtır. Hasan-ı Basrî, onun verdiği bu cevaplara hayran kal­dı. İbrahim b. Edhem şöyle anlattı;

- Vera’ hâli iki çeşittir. Şöyle ki;

a)- Farz olan vera’.

b)- Hazer olan vera’.

Farz olan vera’, haram sayılan tüm masiyetlerden kaçınmaktır.

Hazer olan vera’ ise, Allah’ın haram ettiği şeylerdeki şüphe du­ruşu olanlardan da kaçmaktır.

Avam halkın vera’ı, haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmakla olur.

Bu sakınılacak şeyler de halkın hakkına taalluk eder ve şeran onda halkın hakkı aranır. İşte avam halkın vera’ hâli bundan ibarettir.

Has zümrenin vera’ı ise, içinde, nefsanî arzu, hevaî istek, şehvet ve lezzet bulunan şeylere karşıdır.

Hasın hası zatların vera’ hâli ise, kendilerine has bir irade ve görse duygusu olan her şeye karşıdır.

Avam halk, dünyayı terk etmekle vera’ sahibi olur.

Has zatlar ise, cenneti terk ile vera’ yolunu tutmuştur.

Hasın hası zatlar ise, yaratan ve var eden Allah’ın gayrı hemen her şeyi terk etmek sureti ile vera’ sahibi olurlar. Yahya b. Maaz-ı Razî (r.a) şöyle anlattı;

- Vera’ iki çeşittir. Şöyle ki;

a)-  Zahirî vera’. Bu durumda her hareketin yalnız Allah için ol­malıdır.

b)- vera’. Bu durumda da kalbine Yüce Allah’ın zatından gayrını koymamalısın. Yahya (r.a) bir başka yerde de şöyle dedi;

- Bir kimse, vera’ inceliklerini gözetmez ise, onun için hâsıl olan bir şey olmaz; Celil Zat’tan da ona bir ihsan ulaşmaz. Şöyle anlatıldı;

- Bir kimse, vera’ işinde, dünyada iken dikkatli olur ise, kıyamet günü hatırı büyük olur. Denilmiştir ki;

- Konuşma işinde, vera’ hâline dikkat etmek, vera’ hâlini koru­mak, altından ve gümüşten daha kıymetlidir.

Başa geçme hâlinde vera’ sahibi olmak da yine altından ve gü­müşten kıymetlidir. Şunun için ki sen; Başa geçmek için, altını ve gü­müşü saçarsın. Ebu Süleyman Daranî şöyle anlattı;

- Vera’ zühdün evvelidir. Tıpkı, kanaat, rızanın bir yanı olduğu gibi. Ebu Osman (r.a) şöyle anlattı;

- Vera’ hâlinin en azından sevabı; Öbür âlemde hesabın hafifle­mesidir. İbn-i Celâ (r.a) şöyle anlattı;

- Bir kimseye ihtiyaç hâlinde vera’ hâli sahip olmaz ise, kesin olarak haram yer. Yunus b. Ubeydullah (r.a) şöyle anlattı;

- Vera’ hâli, şudur;

a)- Hemen her türlü şüpheli şeyden ayrılıp çıkmak.

b)- Gözü açıp kapadıkça, nefsi sığaya çekmek.

Süfyan-ı Sevrî (r.a) şöyle anlattı;

Vera’ hâlinden daha kolay bir şey görmedim. Şöyle ki; Nefsin sa­na, ne hatırlatırsa, onu yapmazsın, olur biter.

Bu mana, Resulullah (s.a.v) efendimizin şu hadis-i şerifinde da­ha açık anlatılmıştır;

- “Günah şudur; İçini tırmalayan, gönlünü buruşturan ve insanların bilmesini istemediğin her ne ise.”

Yani; Gönle ferah­lık vermeyen ve içini karıştıran her türlü hâl. Resulullah (s.a.v) efen­dimiz, bir başka hadis-i şerifinde ise şöyle buyurdu;

- “Günah, kalpleri tırmalayan iştir.”

Yani; Bir gönül karışık­lığı gelir, kalp bir türlü rahat edemez.

İşte, bu gibi şeyler günahtır; sakınman gerek. Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurdu;

- “Bilhassa, kalbi tırmalayan işlerden sakının; çünkü on­lar günahlardır.”

 Resulullah (s.a.v) efendimizin şu hadis-i şerifi de aynı manayadır;

- “Sana şüphe vereni bırak; şüphe vermeyene bak.”

 Maruf-u Kerhî (r.a) şöyle anlattı;

- Dilini, kötüleme işinden koruduğun gibi; övme işinden de ko­ru. Bişr b. Haris (r.a) şöyle anlattı;

- Yapılan amellerin en zoru üç tanedir;

a)- Az varlıkta cömertlik.

b)- Gözden ırak yerde vera’ hâlini korumak.

c)- Hem korku hem ümit bulunan kimsenin yanında gerçek ney­se onu söylemek. Şöyle anlatıldı;

- Bişr-i Hafî’nin kız kardeşi, İmam-ı Ahmed b. Hanbel’e geldi ve şöyle dedi;

- Ya imam, damımızın üstünde biz ip bükmekteyiz. Ama bize Zâhiriye’nin ışığı vuruyor. Onun aydınlığında, bizim ip bükmemiz caiz olur mu? İmam-ı Ahmed sordu;

- Allah sana afiyet versin; kim olduğunu bana söyler misin? Şöy­le dedi;

- Ben, Bişr b. Haris Hafî’nin kız kardeşiyim. Bunun üzerine, İmam-ı Ahmed (r.a) ağladı ve şöyle dedi;

- Vera’ zaten sizin hanenizden çıkar; onun aydınlığında ip bük­me. Ali Atar (r.a) şöyle anlattı;

- Basra’da caddelerden birinde yürüyordum. Orada meşayihten bir zümre oturuyordu. Onların yanında bazı çocuklar da oynayıp du­ruyorlardı. O çocuklara şöyle dedim;

- Bu büyüklerin yanında oynamaktan utanmıyor musunuz? İç­lerinden bir çocuk bana şöyle dedi;

- Bunların vera’ı azalınca, kendilerinde büyüklük heybeti de azaldı. Şöyle anlatıldı;

- Malik b. Dinar, Basra’da kırk sene kaldı. Ama oranın hurma­sından yemek kendisine nasip olmadı. Ne yaşından yedi ne de kuru­sundan. Ta ölünceye kadar, onların hurmalarından hiç tatmadı. Yaş hurma zamanı geçtiğinde şöyle derdi;

- Ey Basra halkı, işte midem, hurmanızı yemediğim için, onda bir eksiklik olmadı. Sizin için de artan bir şey yok. İbrahim b. Edhem’e (r.a) şöyle soruldu;

- Zemzem suyundan hiç içmez misin? Şöyle dedi;

- Kendime ait kovam olsaydı içerdim. Şöyle anlatıldı;

Haris Muhasibi, elini şüpheli bir yemeğe uzattığı zaman; parma­ğının ucundaki bir damar atmaya başlardı. Bu durumdan anlardı ki;

- O yemek helâl değildir. Denilmiştir ki;

- Bişr-i Hafî’nin (r.a) önüne şüpheli bir yemek geldiği zaman, eli­ni o yemeğe uzatamazdı. Şöyle anlatıldı;

- Bayezid-i Bistamî’nin anası, kendisine hamile iken; Önüne şüpheli bir yemek gelince, elini o yemeğe uzatır uzatmaz, o yemek kendisinden uzaklaşırdı.

- Bayezid-i Bistamî’ye hamile kaldığı süre bu böyle devam etli; hiçbir şekilde şüpheli yemeğe el uzatamazdı.

Büyük zatlardan bazısı şöyle anlatıldı;

- Önüne şüpheli bir yemek konduğu zaman, onu bir türlü çiğneyemezdi. O yemek ağzında kum taneleri gibi olurdu.

Allah-û Teâlâ, şu sebepten ötürü böyle yapardı; onlara kolaylık, rahmet, şefkat ve korumak.

Onlar, yemeklerini temiz olarak yedikleri, helâli aramak için ciddî çaba harcadıkları, haramı ve şüpheli işleri bıraktıkları içindir ki; onları istemedikleri yemekten korudu.

Böyle şeyleri bilmeyi onlara bırakmadı; araştırma işini onlar­dan aldı.

Yenecek şeyleri satan kimdir? Alan nasıl almıştır; nasıl kazan­mıştır? Bu gibi ağırlıkları onlardan aldı.

Onlara bir şefkat ve bir koruma olarak bazı alâmetler verdi. Bu alâmetler hep onların yanında idi. Her ne zaman o alâmet ortaya çık­sa, hemen ellerini yedikleri şeylerden çekerlerdi. Ama o alâmetten yana bir şey belirmediği zaman yerlerdi.

Bu anlatılanlar, o büyük zatlar içindir. Onlar kereme nail olan zatlardı. Kendilerine ezelî inayet gelmiş; kendilerini ezelî koruma şü­mulüne almıştır.

- AVAM MÜMİNLER İÇİN HELÂLİ ARAMAK

Avam müminler için helâli bilme yolu şudur; Onda halkın hiç­bir hakkı olmamalı, şeriatın da aleyhte ondan isteyeceği bir şey kal­mamalı. Nitekim Sehl b. Abdullah Tüsterî’ye (r.a) şöyle soruldu;

- Helâl nedir? Şöyle dedi;

- Helâl odur ki, onun uğrunda, Allah’a karşı bir masiyet işlen­memiş olsun. Bir başka seferinde ise şöyle dedi;

- Helâl odur ki, onun kazanma durumunda Yüce Allah unutul­muş olmasın.

Bir şeyin helâl olması için, hükmen helâl olması gerekir; aynen değil. Yani; Bir şeyin aslına göre değil, değişme durumuna ve ondan sonra alacağı hükme göre helâl olması gerekir.

Şayet helâl aynen helâl olsaydı; hiç kimseye ölmüş hayvan eti yemek helâl olmazdı. (Darda kalanlar yiyebilir.)

Sonra, helâl hükmen değil de aynen olsaydı; Zorla para topla­yan zaptiyenin alıp da sonra getirip ilk sahibine geri verdiği malın he­lâl olmaması gerekirdi. Vera’ sahibi bir müminin de ondan yememesi gerekirdi. Çünkü yenmesi haram olan bir durum karışmıştır. Yani; Bir kere o zaptiyenin eline geçmiştir.

İslâm imamları, o zorba zaptiyenin, kendi parası ile aldığı ma­lın, son değişiklik durumu ile helâl olduğuna dair karar verdikleri için, bundan bilindi ki; Helâl ve haram şeriatın hükmettiğidir, aynen helâl olan değildir.

Zira aynen, öz olarak helâl olan şey, sadece peygamberlerin na­sibidir. Nitekim bu manada bir hadis-i şerif rivayet edilmiştir. Şöyle olmuştu; Resulullah (s.a.v) efendimiz bir kimseyi dinledi; şöyle dua ediyordu,

- Ya Rabbi, bana mutlak helâl olan bir şey nasip eyle. Bunu du­yunca, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Böyle bir rızık ancak peygamberlere mahsustur. Dolayısı ile Allah’ın sana azap etmeyeceği bir rızık iste.”

Zimmet ehlinden Yahudi, Hıristiyan, Mecusî zümresi ile haram olan şeylerden domuz ve şarap ticareti yapmak onun geliri ile bir şey alıp yemek, onların kazançlarından üşür alıp harcamak da şeriatın verdiği izinler arasındadır. Hazret-i Ömer’den gelen bir rivayete göre, şöyle demiştir;

- Onların satışlarına sahip olunuz; paralarından üşür (onda bir) alınız.

Onlardan üşür alınınca, ne yapılacaktır? Onunla Müslümanlar faydalanmayacaklar mı?

Eğer bir helâlin, hükmen değil de aynen helâl olması gerekmiş olsaydı, anlatılan satıştan gelen kazancın alınması yerinde olmazdı. Zira domuz, şarap ve her ikisinin parası da haramdır. Ancak, el değiş­tirdiği için ve satış olduğundan helâl olmaktadır. Nitekim bu manada şöyle gelmiştir;

- Helâl ile haram arasında bir el değiştirmesi vardır.

Bir kimse, şeriatı, elinde bir kandil gibi tutar ise, aldığını onun­la alır; verdiğini onunla verir ve onda bir tevil yoluna sapmaz; onun emrinden çıkmaz ise, bu durumu ile her aldığını şeriata göre almış, her verdiğin de şeriata göre vermiş olur.

Üstte anlatılan manaya göre; Bütün tasarrufu şeriatın emrine göre olur, şeriatın emrine göre yediği de helâl sayılır.

Bu durumda, kendisi için mutlak helâli aramak da gerekmez.

Zira tam helâli bulmayı ancak Yüce Allah, has kullarına, velile­re ikram yollu ihsan eder.

“Bu işi yapmak, Allah’a zor gelmez.” (İbrahim Sûresi /20)

- YEMEK İŞİNDE İNSANLAR

Yemek işinde insanlar üç gruba ayrılırlar;

a)- Muttaki.

b)- Veli.

c)- Bedel ve arif.

Muttaki için helâl olan şudur; Halktan zulümle alınmış bir şey olmaması ve şeran da o işte kendisinden bir hak istenmemesi.

Veli olan zatın yemeği ise, mücerret İlâhî emirle olur. Zira ken­disi gerçeğe ermiş gani gönüllü bir zahittir. Kendisinde nefsanî arzu kalmamıştır.

Arif olan bedelin durumuna gelince, bunda yapılan işler, kendi­liğinden yapılır. Kendinden haberdar değildir. Boşlukta dönen bir top gibidir. Ne iradesi vardır ne de bir arzusu. Bütünüyle, Yüce Allah’ın fazlına geçmiştir.

Yüce Allah onun rızkını verir; yol gösterir, şümullü kudreti, umumî ihsanı ve geçerli dileği ile.

O kimse, şefkatli ana kucağındaki bir süt çocuğuna benzer.

Üstte anlatılan üç makamdan;

Birincisinden tahakkuk edilmedikçe, ikinci makama geçilmez. İkincide tahakkuk edilmedikçe de üçüncü makama geçilmez.

Muttaki kimsenin yemeği; kendisinden hevaî arzular giden kimseye göre şüphelidir.

Kendisinden hevaî arzulan kaybolan kimsenin yemeği ise, ken­disinden arzu ve himmet giden kimseye göre şüphelidir.

Nitekim bu manada şöyle buyruldu;

“Ebrarın hasenatı (iyilikleri), mukarribinin seyyiati (kö­tülükleri) sayılırlar.” Bu duruma göre;

Şeyhin yemeği müride mubahtır; ondan yiyebilir.

Ama şeyhe müridin yemeğini yemek haramdır. Zira kendisinin, safiyet hâli vardır; rütbesinin nezaheti ve derecesinin yüksekliği, Yü­ce Allah’a yakınlığı vardır.

- TAKVA-VERA’ HÂLİNİN İNCELİKLERİ

Kahmes’ten (r.a) bir haber anlatılmıştır. Bu anlatılan, vera’ hâ­linin inceliğini anlatır. Demiştir ki;

- Ben bir günah işledim. Kırk yıl olur ki, o günah üzerine ağla­rım. Şöyle olmuştu;

- Bir kardeşim beni ziyaret geldi. Bir danike pişmiş balık aldım.

Onu yiyip bitirdikten sonra, elimi kurulamak için, komşumun duvarından bir avuç toprak aldım. Sonra elini yıkayacaktım.

Ne var ki, o toprak sahibinden helâllik alamadım. Şöyle anlatıldı;

- Bir kimse, kirada oturuyordu.

Bu evde iken, birine bir mektup yazdı. Sonra yazdığını kurut­mak için, duvardan biraz toprak almak istedi. Bu sırada, hatırına gel­di ki; bu evde kiracıyım.

Daha sonra aklına şu geldi; Buradan az toprak almakta ne sa­kınca var?

Sonra, toprağı oradan aldı; yazdığı yazıyı kuruttu. Tam bu sıra­da, gizliden bir ses geldi;

- Burada bu toprağı hafife alanlar, yarın karşılaşacakları uzun hesabı göreceklerdir. Utbe Gulam şöyle anlatıldı;

- Kış ortasında, kendisinden ter akıyordu. Durum kendisine so­rulduğu zaman, şöyle dedi;

- Bir yer var ki, ben orada Rabbime asi geldim. Bu masiyetin ne olduğu kendisine sorulduğu zaman, şöyle dedi;

- Şu duvardan bir parça toprak aldım; misafirim onunla elini sildi. Ne var ki, o duvar sahibinden helâllik alamadım. Allah rahmet eylesin; İmam-ı Ahmed b. Hanbel şöyle anlatıldı;

- Mekke’de bir bakkala kendisine ait bir tas rehin bıraktı.

- Bu rehini kurtarmak istediği zaman, bakkal kendisine iki tas çıkardı. Sonra şöyle dedi;

- Bunlardan hangisini istiyorsan al. Hangisi senin bilmiyorum. Bunun üzerine, İmam-ı Ahmed şöyle dedi;

- Bunlardan hangisinin benim olduğunu anlayamadım, iste­mem artık tas da senin olsun; para da. Bunun üzerine bakkal şöyle dedi;

- Senin tasın şudur; ben seni denemek için öyle dedim. Ne var ki, İmam-ı Ahmed;

- Artık alamam. Dedi ve yürüyüp gitti. Tası da bakkala bıraktı. Şöyle anlatıldı;

- Rabia-i Adeviye, devlete ait bir aydınlıkta, elbisesine yaka dik­ti. Bundan sonra, uzun bir süre kalp hâlini yitirdi. Sonradan bu du­rumu hatırladı; diktiği yakayı söküp attı, bu suretle kalp hâli de ye­rine geldi. Süfyan-ı Sevrî şöyle anlatıldı;

- Kendisi rüyada görülmüştü, iki kanadı vardı; bir daldan diğe­rine uçup gidiyordu. Ona soruldu;

- Bu mertebeye nasıl erdin? Şöyle dedi;

- Vera’ hâline sahip olmakla.

Allah rahmet eylesin; Hassan b. Ebi Sinan; Altmış sene arka üs­tü yatmadı; yağlı yemek yemedi; soğuk su da içmedi.

Öldükten sonra, kendisi rüyada görüldü ve soruldu;

- Allah-û Teâlâ sana ne yaptı? Şöyle anlattı;

- Hayır eyledi. Ancak, ben emanet alıp da sahibine vermediğim bir iğne yüzünden cennete girmekten alındım.

Abdülvahid b. Zeyd’in bir kölesi vardı. Senelerce, kendisine hiz­met etti. Kırk yıl da ibadet etti. Ancak, bundan önce ölçekçilik ederdi.

Öldükten sonra, kendisini rüyada gördüler ve sordular;

- Allah-û Teâlâ sana ne yaptı? Şöyle dedi;

- Hayır eyledi; ancak cennete girmeme engel olundu. Aleyhime olarak, ölçek tozundan kırk ölçek çıktı.

İsa aleyhisselâm, bir kabristandan geçiyordu. Oradan bir adam seslendi. İsa aleyhisselâm onu canlandırdı ve sordu;

- Sen kimsin? Derdin nedir? Şöyle anlattı;

- Bir gün ben, birine odun taşıyordum. Ondan bir parça kopar­dım; dişimi karıştırdım.

İşte öldüğüm günden beri, onun hesabı benden sorulmaktadır.

- VERA’ HÂLİNİ TAMAMLAYAN ON ŞEY

Bir kimse, anlatılacak on şeyi kendisine farz görmedikçe, onun için vera’ hâlinin tamamlanması yoktur.

1)- Dili, gıybet etmekten korumak. Zira bu manada, Allah-û Te­âlâ şöyle buyurdu;

“Birbirinizin gıybetini etmeyiniz.” (Hucurât Sûresi /12)

2)- Kime olursa olsun; kötü zandan sakınmalıdır. Allah-û Teâlâ zan üzerine de şöyle buyurdu;

“Zannın çoğundan sakının; zira zannın bazısı günahtır.” (Hucurât Sûresi /12)

Resulullah (s.a.v) efendimiz de zan üzerine şöyle buyurdu;

- “Zandan sakının; çünkü zan sözlerin en yalanıdır.”

3)- Alay etmekten çekinmek. Zira Allah-û Teâlâ şöyle emretti;

“Bir zümre, diğer bir zümre ile alay etmesin.” (Hucurât Sûresi /11)

4)- Gözü haramdan yummak.

Allah-û Teâlâ, müminlere anlatması için, Resulullah (s.a.v) efendimize şu emri verdi;

- “Müminlere söyle; gözlerini harama yumsunlar.” (Nûr Sûresi /30)

5)- Doğru sözlü olmaktır.

Allah-û Teâlâ’nın bu manadaki emri şudur;

- “Konuştuğunuz zaman, adaletli konuşun.” (En’âm Sûresi /152)

6)- Allah-û Teâlâ’nın ihsanını görmek. Şunun için ki, kendisine bir beğenmişlik gelmesin.

Allah-û Teâlâ bu manada şöyle buyurdu;

“Asıl ihsanı Allah size yaptı. Sizi imana getirdi.” (Hucûrat Sûresi /17)

7)- Malı doğru hak yola harcamak; batıl yola değil. Allah-û Teâlâ, bu şekilde iyi yolda olanları şöyle anlattı;

“Öyle kimselerdir ki; Harcarken ne israf ederler ne de kıt davranırlar.” (Furkan /67)

Yani; Onlar, mallarım masiyet yolunda harcamazlar; taatten yana da harcamaktan geri durmazlar.

8)- Nefsi için büyüklük ve yükselme talebinde bulunmamak.

 “İşte ahiret yurdu. Biz onu, yeryüzünde büyüklük satma­yanlara ve üstünlük taslamayanlara vereceğiz.” (Kasas Sûresi /83)

9)- Beş vakit namazım vaktinde eda etmek. Hem de rükû ve sec­deleri ile. Bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

 

“Namazlara, bilhassa orta namaza dikkat edin. Allah’ın divanına hûşu ve başı eğik durun.” (Bakara Sûresi /238)

10)- Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadı üzerine, istikamet sahibi olun. Bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

“Gerçekten bu yolum dosdoğrudur. Ona tâbi olunuz. Sizi Allah yolundan alacak çeşitli yollara dağılmayınız.” (En’âm Sûresi /153)

Günahların bazılarını bırakıp da bazıları için tövbe etmek olur. Şayet, bütün günahlara tövbe etmek mümkün değil ise. Yani; Bir de­fada. Mesela;

Önce büyük günahlara tövbe edilir; sonra da küçük günahlara. Zira bilir ki; Allah katında büyük günahlar, küçük günahlardan bü­yük durur ve kendisine daha çok zarar getirir.

Rütbe itibarı ile küçük günahlar daha aşağıdır. Affa uğrama ih­timali daha da çoktur.

Üstte anlatılan manadan ötürüdür ki; Daima o kimse, durma­dan, büyük günahlarının bağışlanması için tövbe istiğfar eder.

Sonradan, kalbinde iman ve yakin hâli kuvvetlendiği, hidayet nuru zuhur ettiği, Yüce Allah’a dönme hâli için kalbi açıldığı zaman bütün günahlardan, incelik taşıyan yanılmalardan, gizli şirkten, kalp günahlarının tümünden tövbe eder.

Bundan sonra, hâllerin ve makamların masiyetlerinden de töv­be eder. Her ne zaman bir hâle ve makama yükselecek olsa; orada ya­pılması gereken, bırakılması icap eden işler olduğu gibi, bazı emirler ve yasaklar da olur.

Anlatılanları bu yolda bir tat alan, bu tarikata giren, bu yolun ehli ile olup duran hemen herkes bilir.

Şunu unutmamak gerekir ki; İlk elde, hiç kimse işin sonuna va­ramaz. Şu manayı unutmamalıdır;

- “Siz, kolaylık göstermek için geldiniz; güçlük çıkarmak ve adam kaçırmak için değil. Bu din, sağlam ve serttir. Orada yumuşaklıkla gidiniz.

Zira zorla kendini bir yokuşa sürende ne gidebileceği yol kalır ne de bükülmedik bel.”

Günahların bazısından tövbe edip de bazısından tövbe etmeden kalan kimse; şunu bildiğinden yapar.

Günahların bazıları, Allah katında bazılarından daha sert ve daha şiddetli ceza getirir.

Mesela, bir kimse vardır; Adam öldürmekten, yağmacılıktan, kullara zulüm etmekten tövbe der. Zira bilir ki; Kul borçları, hiç yarı­na bırakılmaz.

Allah ile arasındaki günahlara ise, af yetişir.

Bir başkası da zinadan değil de en kısa zamanda, şarap (alkol­lü içki) içmekten tövbe eder. Zira bilir ki; Şarap şerrin anahtarıdır.

Bir kimse şarabı içip de aklı başından gittiği zaman; aklı erme­den bütün günahları işler. Mesela; İftira atar, söver, Allah’a küfür eder, zina eder, adam öldürür, zorla mal kaçırır.

Şunun için ki; Şarap bütün masiyetlerin merkezi, anası ve asli­dir. Şarap içen kimse, bir veya birçok küçük günahlardan tövbe etti­ği hâlde, büyük bir günah üzerinde ısrarla durup işlemeye devam eden kimse gibidir.

Mesela; Bir kimse vardır, gıybet etmekten, harama bakmaktan tövbe eder. Ama şarap içmeye de devam eder. Şaraba çok alışmıştır. Onsuz edemez. Onu içmeyi âdet hâline getirmiştir.

Kaldı ki, nefsi kendisini bazı yanları ile aldatmıştır. Mesela; Onunla hastalığını tedavi eder. Nefsi ona der ki;

- Biz hastalıklarımızı tedavi etmek için emir almışız. Böylece, şeytan ona şarabı hoş gösterir; güzel gösterir. Şehvet duygularını da kuvvetlendirir. Onu içerken, nefsanî bir sürür duyar; ferahlanır. Der­di gamı gider. Kendi zanlarına göre; Cisimlerine de kuvvet gelir.

Bütün bunlar olup biterken, onun getireceği kötü sonuçtan, teh­likeden geçilmiş durumdadır.

Şarap içilmesi sonunda, yapılan işler için Allah’ın vereceği ceza, dinin ve dünyanın fesadı akla gelmez olur. Şunun için ki; Şarap içmek aklı götürmüştür. Hâlbuki akıl din ve dünya işlerini intizama sok­maktadır. Akılsız ne din işi ne de dünya işi olur.

Bizim burada asıl anlatmak istediğimiz şudur;

- Günahların hepsinden tövbe edilemese de bazısından tövbe etmek yerinde olur.

Şunun için ki; hemen her Müslüman, Yüce Allah’a taat etmekle hâllerin hemen hepsinde bir araya getirme dışında değildir. Ancak, burada hâllerin değişik olması; Allah’a yakınlık ve derecelerine göre, günahların büyüklüğü ve küçüklüğüdür. Mesela, bir fasık şöyle der;

- Şehvetin ağır basması ile şeytan beni alt etmiş olabilir. Ama bazı masiyetlerde.

Ne var ki, dizginleri, tamamen şeytanin eline bırakmak da ba­na yakışmaz. Yuları da tamamen sıyıramam. Masiyet işine katılıp gi­demem.

Ancak çaba gösteririm ki, hiç olmazsa, bazı masiyetleri hafifle­teyim. Onları oldukça bırakırım. Hiç olmazsa, böylelikle bir kısım üs­tünlük bende kalır. Böyle etmem, diğer günahlarım için de bir kefa­ret olabilir.

Büyük ümidim odur ki; Allah-û Teâlâ, zatından korktuğum için bazı günahları bıraktığımı, zatı için terk ettiğimi, onları bırakmak için, nefsimle şeytanımla çarpıştığımı görür.

Dolayısı ile bana başarı verir; rahmeti ile kalan günahlarla aramda bir hail olur.

Şayet durum dediğimiz gibi olmasaydı; hiçbir fasıkın namazı, orucu, zekâtı, haccı makbul olmazdı. Hatta daha başka ibadetleri de makbul olmazdı. Mesela ona şöyle denirdi;

- Sen fasıksın, yaptığın bu fısk (günah) dolayısı ile Allah’ın taatinin dışındasın. Onun emrine aykırı harekette bulunuyorsun; bunun için ibadetin Allah’tan başkası içindir.

Ey fasık, sen bu ibadeti Allah için sanıyorsan veya Allah için ol­masını istiyorsan, fıskı bırak. Zira Allah’ın emri birdir.

Kıldığın namazla Allah’a yakınlık tasavvur etmen mümkün de­ğildir. Ta fıskı terk etmek sureti ile Allah’a yakınlık kazanıncaya ka­dar. Hâlbuki böyle bir şey de muhaldir; söylenemez. Bunun misali şu­dur;

Bir kimsenin iki ayrı kişiye borcu vardır. Kendisi, bunları öde­meye de güçlüdür.

Ancak, o kimse, bir dinar ödüyor, İkincisine olan borcunu inkâr ediyor. Üzerinde böyle bir borç kaldığını bildiği hâlde, bunun gerçek­liğine inandığı hâlde; yemin de ediyor.

Hiç şüphe edilmeye ki; O kimse, ödediği kadar borcundan kur­tulmuştur; ödememekte ısrar ettiği şeyle de mesuldür.

Yüce Allah’a bazı emirlerinde itaat edip bazılarında itaat etme­yen kimsenin durumu da anlatıldığı gibidir.

Bu anlatılan kimse, Yüce Allah’ın bazı emirlerine uyar ve itaat eder; muti olur. Yaptığı masiyetten dolayı da Yüce Allah’a bazı emir­lerinde asidir.

Ancak, bu kimse, imanlıdır. Ama noksan bir imanla. Hem Yüce Allah’a taat etmekle muti, hem de onun emrine asi gelmekle asidir. Onun emrine muhalif hareketi vardır.

Anlatılan durum, hemen din işleri karışık olanların tümünde vardır. Ta kendisinden hevaî arzuları çıkıp gidinceye kadar. O zaman, ondan masiyet hâlleri tümden kesilir. Meğerki Allah-û Teâlâ, onun için, yapacağı kötülüğe hükmetmiş olsun.

Çünkü; Bizler için, tam masumiyet durumu yoktur. Tam mana­sı ile günahlardan korunmuş olmak, peygamberlere mahsustur.

Allah tövbe edenin tövbesini kabul buyuruyor. Kendisine döne­ne fazlını ve rahmetini yağdırır.

- TEVBE HAKKINDA GELEN DEĞİŞİK RİVAYETLER VE HABERLER

Cabir b. Abdullah (r.a) şöyle anlattı;

- Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir cuma günü bize şöyle bir hut­be okudu;

- “Ey insanlar, ölmeden evvel Allah’a tövbe ediniz. Başka meşguliyetler gelip çatmadan önce, iyi ameller işlemeye bakı­nız. Saadete ermeniz için, Allah ile aranızdaki hakları yerine getirmeye bakınız. Rızkınızın bol olması için, çokça sadaka veriniz. İyiliği emredin, korunursunuz. Kötülüğü yasak edin; size yardım gelir.”

Çok kere Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle töv­be ederdi;

- “Allah’ım, beni bağışla; tövbemi kabul buyur. Sen tövbe­leri kabul buyuran merhametlisin.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “İblis, yere indirildikten sonra şöyle dedi;

- İzzetine, celâline yemin ederim ki; Ademoğlunun ruhu cesedinde olduğu süre onu azdıracağım.

Yüce Yaratan şöyle buyurdu;

- İzzetime celâlime yemin ederim ki; can boğaza gelince­ye kadar, onların tövbesine engel olmayacağım.”

Muhammed b. Abdullah Selemi (r.a) şöyle anlattı;

- Medine-i Münevvere’de Resulullah (s.a.v) efendimizin asha­bından bir cemaatle oturuyorduk. Aralarından biri şöyle dedi;

- Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyurduğunu dinledim;

- “Bir kimse, ölümünden yarım gün evvel tövbe eder ise, Allah-û Teâlâ, onun tövbesini kabul buyurur.”

Bir başkası da şöyle anlattı;

- “Bir kimse, can boğaza gelip de gar gar edinceye kadar tövbe ederse Allah onun tövbesini kabul buyurur.”

Muhammed b. Mutrif (r.a) şöyle anlattı;

- Allah-û Teâlâ şöyle buyurur;

- Vay Âdemoğlunun hâline, günah işler; bağışlanmasını diler, onu bağışlarım.

Vay onun hâline, yine döner günah işler; yine benden bağışlan­mak ister. Ben de onu bağışlarım.

Vay onun hâline, bir türlü günahı terk edemez. Rahmetimden ümidini de kesemez. Şahit olunuz, ben onu bağışladım.

 Enes (r.a) şöy­le anlattı;

- “Ey kavmim, Rabbinizden bağışlanmanızı dileyiniz; son­ra ona tövbe ediniz.” (Hûd Sûresi /52)

Mealine gelen ayet-i kerime nazil olduktan sonra; Resulullah (s.a.v) efendimiz ve ashabı, günde yüz kere tövbe ederlerdi. Bu istiğ­farı şu şekilde yaparlardı;

- “Allah’tan bağışlanmamızı diler; ona tövbe ederiz.” (Hûd Sûresi /52) Sonra şöyle devam etti;

- Resulullah (s.a.v) efendimizin huzuruna biri geldi ve şöyle dedi;

- Ya Resulullah, ben bir günah işledim. Resulullah (s.a.v) efen­dimiz şöyle buyurdu;

- “Allah’tan bağışlanmanı iste.” O, şöyle dedi;

- Tövbe ediyorum; sonra tövbeden dönüyor günah işliyorum. Bunun üzerine, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Her günah işledikçe tövbe et. Ta şeytan hasretle eli boş kalıncaya kadar.”

 Tekrar o kimse şöyle dedi;

- Ya günahlarım çok çok olur ise. Ancak, Resulullah (s.a.v) efen­dimiz, bu kere şu müjdeli haberi verdi;

-  “Allah’ın affı, senin günahlarından çok çok büyüktür.”

Hasan-ı Basrî (r.a) şöyle dedi;

- Tövbe edilmeden, bağışlanmak talebi olmaz. Amel edilmeden sevap da beklenmez. Tövbeye gelmeden, onun dargın olduğu işleri sürdürüp bağışlanmak dilemen, onu razı olduğu şeyler üzerine ameli bırakman, bunun üzerine mağfiret talep etmen seni boş temennilerle aldatır. Ve Allah’ın ceza emri sana aniden gelir. Bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Sizi, boş temenniler aldattı ve Allah’ın emri size geldi. Sizi; o çok aldatan şeytan aldattı.” (Hadid Sûresi /14)

Bir başka ayet-i kerimede Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Rahmetim, her şeyi kuşatmıştır. Ancak onu, muttakilere, zekâtlarını verenlere, ayetlerimize iman edenlere yazaca­ğım.” (A’râf Sûresi/156)

 Diğer ayet-i kerimede ise, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu

“Ben, tövbe edenleri, iman edip yararlı amel işleyenleri; sonra doğru yola girenleri çok çok bağışlayanım.” (Tâ-Hâ Sûresi /82)

Tövbe etmeden, takva yoluna girmeden; Allah’ın rahmetini ve cenneti istemek ahmaklık, cehalet, aldanma ve kuruntudur.

Çünkü cennet ve rahmet yolu üstte anlatılan iki ayet-i kerime­de gösterilmiştir.

Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

  - “Mümin günahlarını, kendisinin altında bulunduğu bir dağ gibi görür; o dağın üzerine yıkılmasından korkar. Facir ise, günahlarını burnuna konan sinek gibi görür. Der ki;

- Şöyle edince uçar.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- Bir kul günah işler; ama Allah-û Teâlâ onu, cennetine koyar.”

Dediler ki;

Ya Resulullah, o nasıl cennete girebilir? Şöyle buyurdu;

- “O günahı gözünün önünden gitmez. Onun bağışlanma­sını ister; yaptığına da pişman olur. Ve bu yüzden cennete gi­rer.”

Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurdu;

- “Geçmişte işlenen bir günah sebebi ile; güzel talep, is­tenilene toz erişme babında yapılan yeni bir iyilikten daha iyi bir şey görmedim.

Allah-û Teâlâ, bu manada şöyle buyurdu;

- İyilikler, kötülükleri giderir. Bu durum, iyi düşünenler için bir öğüttür.” (Hûd Sûresi /114)

 Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurdu;

- “Kul, bir günah işlediği zaman; bu, onun kalbinde siyah bir nokta olur. Bu günahından tövbe eder; yalvarır, yakarır da istiğfar eder ise, kalbi, günahtan temizlenir.

Şayet tövbe etmez, yalvarmaz yakarmaz ve Allah’tan ba­ğışlanmasını da istemez ise, günah üstüne günah gelir. Kara üstüne de kara gelir. Ve kalbi ölür. Bu mana, şu ayet-i kerime­de vardır;

-  “Onların anladığı gibi değil; kazandıkları, kalplerini çıkmaz bir şekilde paslandırmışlar.” (Mutafiffin Sûresi /11)

- Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurdu;

- “Hatayı terk, tövbe yolunu aramaktan daha kolaydır. O hâlde, hatasız geçen günlerini ganimet bil.”

- Adem b. Ziyad (r.a) şöyle derdi;

- Sizden biri, kendisini ölmüş gitmiş görsün, ölüp gittikten son­ra, dünya hayatına dönmeyi Rabbinden istemiş; Rabbi de ona bu mühleti vermiştir.

İşte, herkes kendisini böyle görsün ve ona göre taat ve ibadeti­ne devam etsin. Allah-û Teâlâ, Davud aleyhisselâma şöyle vahyetti;

- Seni kuruntulu bir hâlde yakalamamdan çekin. Elinde hiçbir tutanağın olmadan karşıma çıkarsın.

Salih zatlardan biri Abdülmelik b. Mervan’ın yanına gitti. Hoş­beşten sonra, Abdülmelik b. Mervan, o salih zata şöyle dedi;

- Bana bir öğüt ver. O salih zat şöyle sordu;

- Ölüm sana geldiğini hesap edip onun için bir hazırlığın var mı­dır? Abdülmelik şöyle dedi;

- Hayır. O salih zat tekrar sordu;

- O hâlde, bugünkü hâlini değiştirip beğenilen bir hâle geçmeye gücün yeter mi? Bunun için de;

- Hayır. Cevabını alınca, tekrar sordu;

- Öldükten sonra, Yüce Hakkın rızası alınacak başka bir yer var mıdır? Bunun için de;

- Hayır. Cevabını alınca, şöyle sordu;

- Senin aldanmış bir hâlinde ölümün gelmesinden emin misin? Abdülmelik b. Mervan, bunun için de;

- Hayır. Cevabını verince, o salih şöyle dedi;

- Senin içinde bulunduğun bu duruma hiçbir akıllının razı oldu­ğunu görmedim. Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Pişmanlık tövbedir.” Resulullah (s.a.v) efendimiz, bir baş­ka hadis-i şerifinde şöyle buyurdu;

- “Bir kimse, günah işler de işlediği bu günahtan pişman­lık duyar ise, bu pişmanlık, o günahın kefaretidir.”

Hasan-ı Basrî (r.a) şöyle anlattı;

- Tövbe dört türlüdür;

a)- Dua edip dille istiğfar etmek. Yani; Allah’tan bağışlanmayı dilemek.

b)- Kalpten pişmanlık duymak.

c)- Duygularla yapılan günahları hemen terk etmek.

d)- Bir daha günaha dönmemeyi içten tutmak.

Nasuh tövbesinin de şöyle olacağını söylemiştir;

- Bir kimse, tövbe ettiği günaha bir daha dönmemek. Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Günahtan tövbekâr olan, hiç günah işlememiş gibi olur. Bir kimse, bir günahı yaptığı hâlde; ondan istiğfar eder ise, Yüce Rabbi ile alay ediyormuş gibi olur. Bir kimse;

- Rabbim, bağışlamanı istiyorum, sana tövbe ediyorum. Dedikten sonra aynı günaha ikinci ve üçüncü kere girer ve aynı şeyleri söyler ise, dördüncüde işlediği günah büyük gü­nahlar arasında sayılır.” Fudayl b. İyaz şöyle dedi;

- Sen kendi nefsin vasisi ol. Diğer insanları kendine vasi kılma. Yani; Kendi işini kendin yap; işini başkalarına bırakma.

Şayet onlar, senin vasiyetini yerine getirmezlerse, onlan nasıl ayıplayacaksın? Hâlbuki hayatta iken, vasiyetini kendin yerine getir­medin.

-  GÜNAH VE SEVAP YAZAN MELEKLER

Ebu Ümame Bahilî, Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyur­duğunu anlattı;

- “Sağ taraftaki melek, sol taraftaki meleğin kumandan­dır. Kul, bir iyilik işlediği zaman, hemen onun lehine on iyilik yazar. Kul, bir kötülük işlediği zaman, sol taraftaki melek onu yazmak isterse; şu emri verir;

- Şimdilik dur. Bu şekilde, onun hatasını altı veya yedi saat yazmaz. Bu kadar zaman içinde, kul ettiğine tövbe eder de, Allah’tan bağışlanmasını isterse, onun için hiçbir şey yaz­maz. Allah’tan bağışlanmasını istemediği takdirde, onun aley­hine bir kötülük yazdırır.”

 Bir başka rivayette ise, şöyle anlatıldı;

- “Kul, bir günah işlediği zaman, ikinci bir günah işleme­dikçe, onun aleyhine bir şey yazılmaz. Böylece, beş günah bi­rikir. Bu şekilde kalır da, bir iyilik eder ise, kendisi için beş iyilik yazılır; kalan beş iyiliği ile de işlemiş olduğu kötülükler silinir. Bu arada, iblis sızlanarak şöyle bağırır;

- Bu insanoğluna benim nasıl gücüm yetsin? Ben onun için ne kadar gayret etsem, o yaptığı bir iyilikle bütün gayre­timi boşa gideriyor.”

Yunus, Hazret-i Hasan’dan (r.a) naklen, Resulullah (s.a.v) efen­dimizin şöyle buyurduğunu anlattı;

- “Hemen her kulun iki meleği vardır. (Biri sağında, diğeri de solundadır.) Sağ taraftaki melek, sol taraftaki meleğin ku­mandanıdır. Kul, kötü bir iş yaptığı zaman sol taraftaki melek sorar;

- Bunu yazayım mı? Buna karşılık, sağ taraftaki şöyle der;

- Beş günah işleyinceye kadar bekle; yazma. Beş günah işledikten sonra, sol taraftaki tekrar sorar;

- Yazayım mı? Sağ taraftaki melek bu kere şöyle der;

- Bir iyilik yapıncaya kadar bekle. Bir iyilik yaptığı za­man, sağ taraftaki melek şöyle der;

- Bize, bir iyiliğe on sevap yazılacağı haber verildi. Gel, bu yaptığı bir iyilik için, onun için on kötülüğünü silelim. Ay­rıca, lehine beş iyilik yazalım. Bunun üzerine, şeytan bağırıp çağırıp sızlanmaya başlar;

- Ben insanoğluna ne zaman yetişebileceğim?”

Bu hadis-i şerifler, Allah-û Teâlâ’nın şu emrine uygundur;

- “Ben, tövbe edenleri, iman edip yararlı amel işleyenleri; sonra doğru yola girenleri çok çok bağışlayanım.” (Tâ-Hâ Sûresi /82)

 Haz­ret-i Ali’nin (r.a) şöyle dediği anlatıldı;

- Âdem yaratılmadan dört bin sene evvel arşın yanına şu ayet-i kerime yazılmıştır;

- “Ben, tövbe edenleri, iman edip yararlı amel işleyenleri; sonra doğru yola girenleri çok çok bağışlayanım.” (Tâ-Hâ Sûresi /82)

- Anla­tılan hadis-i şerifler, bu ayetti kelimenin manasına da uygundur;

- “İyilikler, kötülükleri giderir. Bu durum, iyi düşünenler için bir öğüttür.” (Hûd Sûresi /114)

- İbn-i Abbas (r.a) şöyle anlattı;

- Bir kul, Allah’a tövbe eder de Allah da onun tövbelerini kabul buyurur ise Allah, onun kötü amellerini, sağında ve solunda bulunan hafaza kâtip meleklerine unutturur.

Duygularına da ne gibi hatalar ettiğini unutturur. Yerdeki hata işlediği yere unutturur. Semadaki meleklere de unutturur.

Böylece o kul; Kıyamet günü aleyhine şahitlik edecek biri olma­dan gelir. Resulullah (s.a.v) efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle bu­yurdu;

- “Günahtan tövbe eden, günah işlememiş gibi olur.”

Bir başka rivayette, üstteki hadis-i şerife şu cümle eklenmiştir;

- “isterse, günde yetmiş günah işlesin.”

İbn-i Mesud’un (r.a) şöyle dediği anlatıldı;

- Bir kimse;

- Kendisinden gayrı ilâh olmayan Azim Hayy Kayyum Allah’tan bağışlanmamı dilerim. Cümlesini üç kere tekrarlar ise, onun günah­ları bağışlanır. İsterse, onun günahı deniz köpükleri kadar olsun. İbn- i Mesud’un (r.a) şöyle dediği anlatıldı;

- İnsan, kıyamet günü amel defterine şöyle bir baktığı zaman; başında kötülüklerini görür. Sonuna baktığı zaman da iyiliklerini gö­rür. Sonra döner; amel defterinin başına bakar. O zaman görür ki; Tüm kötülükleri iyilik olmuş. Bu durum, Allah-û Teâlâ’nın şu emrin­de anlatılır;

“İşte bunlar, Allah-û Teâlâ’nın; kötülüklerini iyiliğe çe­virdiği kimselerdir.” (Furkan Sûresi /70)

Üstte anlatılan mana, Allah-û Teâlâ’nın; tövbe ve zatına dönüş­le son nefesini verdiği kimseler içindir. Geçmişte yaşayıp göçen zat­lardan biri şöyle dedi;

- Bir kul, günahlardan tövbekâr olduğu zaman; onun geçmişte­ki tüm günahları sevaba çevrilir.

- Üstte anlatılan manadan olacak, İbn-i Mesud (r.a) şöyle anlattı;

Kıyamet günü, bazı kimseler, kötü amellerin çok çok olmasını temenni ederler. Bunu böyle demesinin sebebi de Allah-û Teâlâ, o kulların kötülüklerini iyiliğe çevireceği içindir. Hâliyle, bu değişme işini, Allah-û Teâlâ hangi kulu için diliyorsa, onun için yapacaktır.

Hazret-i Hasan (r.a) Resulullah (s.a.v) efendimizin şöyle buyur­duğunu anlattı;

- “Biriniz hata işlese de yerle sema arasını doldursa, son­ra da tövbe etse, Allah-û Teâlâ onun tövbesini kabul buyurur.”

Bir haberde, Allah-û Teâlâ’nın şöyle buyurduğu anlatılmıştır;

- “Ey Âdemoğlu, yer dolusu günahla karşıma çıksan; seni yer dolusu mağfiretle karşılarım.”

- ÇALGICININ HİKÂYESİ

Şöyle anlatıldı;

Abdullah b. Mesud, bir gün Küfe nahiyelerinden bir yerden ge­çiyordu. Orada birtakım fasıklar bir evde toplanmışlardı. Bu toplan­dıkları ev, içlerinden birinin evi idi. Orada şarap içiyorlardı; içlerinde bir de çalgıcı vardı. Onun adına;

- Zazan. Deniyordu. Bu Zazan hem ud çalıyordu hem de güzel sesle şarkı söylüyordu. Abdullah b. Mesud bu sesi duyduğu zaman, şöyle dedi;

- Bu ses, Allah’ın kitabını okumak için olsaydı; pek güzel olur­du. Bundan sonra, üstündeki şalını başına çekti ve yürüdü gitti. An­cak Zazan, onun söylendiğini duyunca sordu;

- Bu kimdir ki, öyle söylendi? Dediler ki;

- O Resulullah (s.a.v) efendimizin sahabesi Abdullah b. Mesud’dur. Tekrar sordu;

- Peki, ne dedi? Dediler ki;

- Bu ses, Allah’ın kitabını okumak için olsaydı; pek güzel olur­du. Bunun üzerine, Zazan’ın kalbine bir ürperme geldi. Hemen kalk­tı; udu yere çalıp parçaladı.

Sonra koşarak gitti; Abdullah b. Mesud’a yaklaştı. Mendili de boynunda idi. Abdullah b. Mesud’un önünde ağlamaya başladı.

Sonra, Abdullah b. Mesud’un boynuna sarıldı; her ikisi de ağla­maya başladılar. Sonra Abdullah b. Mesud şöyle dedi;

- Allah’ın sevdiğini ben nasıl sevmem? Sonra...

Zazan, daha önce ud çaldığına tövbe etti. Abdullah b. Mesud’un talebesi oldu; onun yanından hiç ayrılmadı. Kurân’ı ezberledi. İlim­den yana da büyük bir nasip aldı; hatta ilimde bir imam oldu.

- ŞARKI SÖYLEYEN KADININ HİKAYESİ

İsrail oğullarına ait hikâyelerden birinde şöyle anlatıldı;

- Azgın bir kadın vardı; şarkı söylerdi. Güzelliği ile insanları bir­birine katardı. Evinin kapısı daima, açık dururdu. Kendisi de kapı­nın hizasında, bir sedir üzerinde otururdu. Onun kapısından kim geç­se, onu görürdü. Görür görmez; gönlünü ona kaptırırdı.

Onun yanına gitmek için, on altın veya daha fazla hazırlaması gerekli olurdu. Bu kadar altın sahibi olan için, yanına varmaya izin verirdi. Günün birinde, İsrail oğlu âbidlerinden biri onun kapısının önünden geçti. O kadın, yine tahtı üzerinde oturuyordu. Ve o kadına kapıldı.

Nefsi ile mücadele etmeye başladı. O kadar ki; bu işi, kalbinden gidermesi için Allah’a dua etti. Ne var ki, bu duygu onun kalbinden gitmedi.

Ve nefsine sahip olamadı. Sonunda gitti; kendisine ait bir kuma­şı sattı. Kendi ihtiyacı olan altınları da toplayıp bir araya getirdi. Bundan sonra, o kadının kapısına gitti.

O kadın, âbidin getirdiği altınları, kendisinin vekiline vermesi­ni emretti; âbide de geleceği günün randevusunu verdi. O âbid kendi­sine randevu verilen günde oraya gitti.

Kadın süslenmişti. Kendi evinde yine tahtı üzerinde oturuyordu. Âbid o kadının yanma gitti; tahtına onunla birlikte oturdu.

Ellerini o kadına uzattığı zaman, Allah-û Teâlâ onun yardımına rahmeti ile yetişti. Bunun sebebi, eskiden o âbidin yaptığı ibadetlerin uğuru ve bereketi idi. Âbidin kalbine şu mana geldi;

- Allah-û Teâlâ arşı üzerinde beni görüyor. Bana gelince, haram içindeyim. Şimdiye kadar yaptığım amellerin tümü boşa gitti.

Bundan sonra, kalbine bir ürperme geldi, içinden titremeye başladı. Rengi değişti. Kadın, onun renginin değiştiğini görünce, şöy­le sordu;

- Sana ne oldu adam? Âbid şöyle dedi;

- Ben Rabbimden korkuyorum; bana izin ver, çıkıp gideyim. O kadın şöyle dedi;

- Sana yazık değil mi? O kadar para verdin? Nice kimseler var ki, senin bulduğun şeyi isterler de ellerine geçmez. Sendeki bu hâl ne? Abid şöyle dedi;

- Ben Şanı Büyük Allah’tan korkuyorum. Vekiline verdiğim pa­ra da sana helâl olsun. Sen bana izin ver; çıkıp gideyim. Kadın âbide şöyle dedi;

- Sen, bu işi hiç yapmamış gibisin. Abid şöyle dedi;

- Hayır, hiç yapmadım. Kadın ona sordu;

- Adın nedir? Hangi beldedensin?

Bundan sonra, âbid o kadına hangi karyeden olduğunu ve adını söyledi. Daha sonra kadın, ona çıkıp gitmesi için izin verdi. Oradan çıkıp giderken, kendisinin helâk olduğunu, kendine yazık ettiğini söy­leyip ağlıyordu.

Abid çıkıp gittikten sonra, kadının içi ürperdi. Kendi kendine şöyle dedi;

- Bu adam, ilk günahını işlediği hâlde, kalbine giren girdi. İçine korku düştü. Bana gelince, senelerden beri bu günahı işlerim, onun korktuğu Rabbi, benim de Rabbim. Benim ondan daha fazla korku duymam gerekmez mi?

Bundan sonra tövbe edip Allah’a döndü. Kapısını da halka ka­padı. Eski bir elbise giydi; ibadete yöneldi. Allah-û Teâlâ’nın dilediği kadar ibadetine devam etti.

Bu arada, içinden şöyle geçiriyordu;

- Ben, o âbide gidecek olursam, herhâlde beni nikâhına alır. Ben de onun yanında kalırım. Ondan din işlerini öğrenirim. Rabbime ede­ceğim ibadette bana yardımcı olur.

Bundan sonra hazırlandı. Allah’ın verdiği kadar, malını ve hiz­metçilerini de yanma alıp yola çıktı.

Abidin söylediği karyeye gitti; orada âbidi sordu. Âbidi bulup dediler ki;

- Bir kadın geldi; seni soruyor. Kadın o âbidi görünce, kendisini tanıması için yüzünü açtı. Abid, kadını görünce tanıdı; aralarında ge­çen işi hatırladı, bir bağırış bağırdı; orada canı çıktı; düşüp öldü.

Bunun üzerine, kadın mahzun bir şekilde kaldı. İçinden de şöy­le geçirdi;

- Ben, bunun için yola çıkmıştım; şimdi öldü. Sonra sordu;

- Acaba bunun akrabalarından kadına ihtiyacı olan biri yok mu­dur? Kadının, bu sorusuna şu cevabı verdiler;

- Bunun iyilerden bir kardeşi vardır. Ama sıkıntı içindedir; ma­lı da yoktur. Buna cevap olarak, kadın şöyle dedi;

- Bunda bir sakınca yoktur. Benim malım var; ikimize de yeter. Bundan sonra, o âbidin kardeşi geldi; o kadını nikâhına aldı. Bu ka­dından yedi çocuğu oldu. Hele, sadakatin, taatin, iyi niyetin uğuruna ve bereketine bir bak.

                                   ***

İyi niyet sahibi olduğu için; Allah-û Teâlâ Zazan’a nasıl hidayet yolu ihsan eyledi. Abdullah b. Mesud’un uğur ve bereketi ile oldu; ama kendisinde de doğruluk ve iyi yola tam bir meyil vardı.

Hiçbir bozuk kimse, senin elinde yararlı hâle gelemez. Ta ki sen;

a)- Kendi özünde yararlı.

b)- Yalnız kaldığın zaman, Allah’tan korkan.

c)- Halk arasına karıştığın zaman; halka gösteriş yapmak için değil, ihlâslı.

d)- Duruşunda ve hareketinde, hemen her hâlinde Yüce Allah’ı tevhid edenlerden olasın.

Üstte anlatıldığı gibi yaptığın takdirde; başarın artar. Doğru yol sana gösterilir. Nefsanî arzulardan korunursun, insan ve cin şeytan­larının azdırmalarından; tüm kötülüklerden, bozuk, bidat ve dalâlet işlerin tümünden saklı durursun.

Arada hiçbir zorlama olmadan, tüm kötülükler senden silinip gider. Hem de kötülük iyilik sayılmadan. Nitekim zamanımızda du­rum budur.

Onlardan biri, bir kötülüğü yasak eder; ama bunun için, kendi­sinden nice nice kötü hâller zuhur eder. Büyük fesatlar çıkar. Mesela; Sövmek, iftira atmak, vurmak, kırmak, elbise yırtmak, malı fesada vermek.

Bir iyilik yapmak için bütün bunların meydana gelmesinin se­bebi; Onlardaki sadakatin azlığından, iman ve yakin noksanlığından, nefsanî arzuların ağır basmasındandır.

Hâlbuki henüz kötülük kendilerinde bulunmaktadır. Bunun izalesi ise, kendisine farzdır. Uzun uzun kendi nefislerinin arzusu ile meşgul olmaktadırlar.

Onlar, anlatılan hâlde bulunmalarına rağmen; kendilerine farz olan işi bırakıp başkalarına kötülüğü terk ettirmeye çalışırlar. Böyle­likle farz-ı aynı (hemen herkese tek tek farz olan işi) bırakıp farz-ı kifaye (birkaç kişinin yapması ile yeterli olan) işe girişirler.

Daha açık manası; Kendilerine gerekli olan işi bırakıp hiç üst­lerine düşmeyen işe girişirler. Bu manada, Resulullah (s.a.v) efendi­miz şöyle buyurdu;

- “Müslüman olma yönü ile insanın güzelliği, onun üstü­ne düşmeyen işleri bırakmasıdır.”

Bir kimse, kendi sebebi ile kötülüğün ortadan kalkmasını isti­yor ise, öncelikle kendi nefsinin kötülüklerini gidermeye baksın; ona öğüt versin. Onun kötülüklerine engel olsun: ondan gelecek masiyetlerin gizlisini ve aşikâresini kesip atsın.

Nefis işaret edilen kötülüklerden temizlendikten sonra; artık başkası ile meşgul olabilir. Şekillerin en güzeli ile kötülüklerin gide­rilmesine vesile olur.

Tıpkı; Abdullah b. Mesud (r.a) yolu ile kötülüklerin zail olup git­tiği gibi. Yani; Zazan’ı bulunduğu uygunsuz hâlden çekip aldığı gibi.

Anlatılan âbidin durumuna da bir bak. İbadetin ve doğruluğun uğurunu onda gör. Allah-û Teâlâ, onu büyük günah işlemekten azgın hâle gelmekten nasıl kurtardı bir gör.

Yusuf aleyhisselâmda da durum böyle olmuştu; Allah-û Teâlâ onun hakkında şöyle buyurdu;

- “İşte biz ondan; kötülüğü ve zinayı bertaraf ettik.” (Yusuf Sûresi /24)

Allah-û Teâlâ, onunla zina etmek arasında bir perde gerdi. Zira gizli hâlinde sadakat sahibi idi. Geçmiş günlerinde ve saatlerinde da­ima güzel güzel ibadet ve taat işlerdi.

Bir de, o âbid zatın bereketi ile azgın kadının yola gelmesine, hi­dayete ermesine bir bak. Yine o âbidin bereketine kardeşi de nail ol­du. Allah-û Teâlâ, onun bereketi ile kardeşinin fakirliğini ve sıkıntı­sını giderdi. Kadınların en güzeli ile evlendirdi. Hiç ummadığı yerden rızkını gönderdi. Kendisini yedi peygamberin babası kıldı. O kadını da o yedi peygamberin anası kıldı.

Hâsılı; Hayrın tamamı, taat ve ibadettedir; şerrin de bütünü masiyettedir.

Keşke masiyet işlemek olmasaydı; fakat masiyet oldu. Bu du­rumda, keşke biz masiyet ehli kimselerden olmasaydık.

- TÖVBEKÂRIN TÖVBESİNİ BELİRTEN DÖRT ŞEY

Tövbe eden kimsenin tövbe ettiği aşağıda anlatılacak dört şeyle bilinir;

a)- Dilini; lüzumsuz söz, gıybet, söz gezdirmek ve yalan gibi şey­lerden korumak.

b)- Hiç kimseye karşı kalbinde haset ve düşmanlık olmayacak.

c)- Tümden, kötü arkadaşlarından ayrılacak.

Şunun için ki; Kötü arkadaşlar, kendisini tövbe niyetinden alır­lar. Azimli bir şekilde tövbe üzerinde durma sağlığını bozarlar. Hâl­buki tövbenin tam olması; kendisini tövbeye istekli kılan şeye karşı rağbetini artıran şeyi görmekle olacaktır. Böyle bir görüş de azmetti­ği tövbe yolunda gayretini tamamlar; korkusunu ve ümidini artırır.

Anlatıldığı gibi olduktan sonradır ki; Kalbindeki kötü şeylere ıs­rar bağı çözülür. Sakıncalı işleri yapmaktan kendini alır.

Şehvet arzularına tâbi olup gitmekten nefsinin dizginlerini çe­ker. O zaman derhal kötülüklerden ayrılır.

Günaha girmemekte azmi o kadar kuvvetlenir ki; Gelecekte bir daha benzeri kötülükleri yapmamaya kesin karar verir.

d)- Ölüme hazırlıklı olmak. Geçmişte yaptığı günahlara dair, Al­lah-û Teâlâ’dan bağışlanmasını diler. Rabbin taatına girmek için ça­ba harcar.

Yine denilmiştir ki;

- Dört şey, tövbenin makbul olduğunun alâmetidir. Şöyle ki;

a)- Kötü arkadaşları bırakmak. Nefsinden yana, onlara karşı bir saygı gösterisi çıkmamalı. Daima yararlı kimselerle oturup kalkmalı­dır.

B)- Tüm taatlara yönelik olmak şartı ile hemen her günahı bı­rakmak.

c)- Kalpten dünya sevgisi gitmeli; oraya ahiret hüznü yerleşmelidir.

  1. d) Allah-û Teâlâ’nın kefil olduğu şeylere karşı kalpte bir endişe olmamalı, böyle bir endişeden kendisini kurtarmalıdır.

Üstte anlatılan dört şey, bir kimsenin kalbinde bulunur ise ken­disi, Allah-û Teâlâ’nın haklarında şöyle buyurduğu kimselerden olur;

- “Gerçekten Allah, çok çok tövbe edenleri ve pek temiz olan kimseleri sever.” (Bakara Sûresi /222)

Allah-û Teâlâ tövbe eden kimse için, dört şey yapmayı insan­lara vacip kıldı;

a)- O tövbe eden kimseyi sevmelerini. Zira Allah-û Teâlâ, kendi­sini sever.

b)- Daima Allah-û Teâlâ’ya dua etmelidirler. Yani; Tövbekâr kul için. Allah-û Teâlâ, onların dualarının bereketi ile tövbekâr kuluna sebat verir.

c)- Daha önce işlediği günahtan dolayı o kimseyi ayıplamamala­rını. Bu manada, Resulullah (s.a.v) efendimiz şöyle buyurdu;

- “Bir kimse, bir mümin kardeşini daha evvel işlemiş ol­duğu bir günahtan dolayı ayıplar ise, bu ayıplama o kimsenin günahına kefaret olur.

Ancak, Allah-û Teâlâ için de bir hak olur ki; O ayıplama­yı yapan kimseyi de aynı günaha düşürsün.

Bir kimse, bir mümin kardeşinin işlediği kusurundan do­layı ayıplar ise, aynı hatayı işleyip de rüsva olmadan dünya­dan çıkmaz.”

Şunu iyi bilmek gerekir ki; Hiçbir mümin, günaha girmek ve gü­nah işlemeyi kendisine yol edinmek istemez. O günahı; Şeytan kendi­sine süslü gösterir, şehvet duyguları ağır basar; kendisini sıkıştırır, gafleti ve aldanışı da toplanır ve o günahı işler. Anlatılan manada, Al­lah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Size küfrü, fıskı, isyanı sevimsiz gösterdi.” (Hucurât Sûresi /7)

Sonra müminlerin, masiyete karşı gözlerini yumduklarını da haber verdi.

Bütün bu anlatılanlar gösteriyor ki; Tövbe edip döndüğü bir gü­nahtan ötürü bir mümin kulu ayıplamak yerinde değildir. Hatta o kimseye; tövbesinde sebatla durması ve bu yolda başarı elde etmesi için dua etmelidirler.

d)- İnsanlar, o tövbe eden kimse ile oturmalı kalkmalı; kendisi ile müzakere etmeli ve her işinde ona yardımcı olmalıdırlar.

Anlatılanların dışında, Allah-û Teâlâ, tövbekâr kuluna dört ikramda bulunur. Şöyle ki;

a)- O kimseyi günahlarından çıkarır; hiç günah işlememiş hâle getirir.

b)- Allah-û Teâlâ o kulunu sever.

c)- Şeytanı o kuluna sataştırmaz; onun şerrinden korur.

d)- Dünyadan çıkmadan evvel, onu korktuklarından emin kılar. Bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Onlara melekler gelir ve şöyle derler; “Korkmayın, mahzun olmayın; size vaat olunan cennetle sevinin.” (Fussilet Sûresi /30)

- TARİKAT ŞEYHLERİNİN TÖVBE ÜZERİNE DEDİKLERİ

Allah rahmet eylesin; Ebu Ali Dekkak tövbe üzerine şöyle dedi;

- Tövbe üç kısma ayrılır. Şöyle ki;

a)- Tövbe.

b)- İnabe. Ama ortada.

c)- Ev be. Ama sonunda.

Tövbe, işin başında olur; bir başlangıç sayılır.

İnabe, arada bir vasıtadır.

Evbe ise, artık nihayettir.

Bunu biraz daha açalım. Şöyle ki;

Bir kimse, ceza göreceği korkusu ile tövbe eder ise, o tövbe sahi­bi bir kimsedir.

Bir kimse, sevap umarak ve ceza görmekten çekinerek tövbe eder ise, o kimse de inabe sahibidir.

Bir kimse, sırf emre riayet etmek için tövbe eder ise, yani; Se­vap isteği, ceza korkusu ile değil, işte bu kimse de evbe sahibidir. De­nilmiştir ki;

- Tövbe etmek, mümin kulun sıfatlan arasındadır. Allah-û Te­âlâ, bu manada şöyle buyurdu;

- “Ey müminler, bütün olarak Allah’a dönünüz. İflâh ol­manız bu yolda umulur.” (Nûr Sûresi /31)

İnabe de evliyanın sıfatıdır. Allah-û Teâlâ bu manada şöyle bu­yurdu;

- “İnabe hâlinde bir kalp getirdi.” (Kaf Sûresi /33)

Evbe de enbiyanın ve resullerin sıfatıdır. Bu manada, Allah-û Teâlâ şöyle buyurdu;

- “Ne güzel kuldur. Daima evbe hâlinde idi.” (Sâd Sûresi /30 ve Sâd Sûresi /44)

Allah rahmet eylesin; Cüneyd-i Bağdadî tövbe üzerine şöyle anlattı;

- Tevbe üç manaya gelir;

a)- Nedamet edip yapılan günaha pişman olmaktır.

b)- Allah-û Teâlâ’nın yasak ettiği şeye bir daha dönmemeye az­metmektir.

c)- Zulüm yollu yapılan, yani; Başkasını da ilgilendiren hataları telâfi yoluna gitmektir. Ya helâllik almak yahut hakkı olanı ödemek.

Allah rahmet eylesin; Sehl b. Abdullah şöyle dedi;

- Tövbe, tövbe etmeyi ertelemeyi terk etmektir. Cüneyd-i Bağda­dî şöyle anlattı;

- Haris-i Muhasibinin şöyle dediğini dinledim;

- Allah’ım, senden tövbe isterim. Diye Allah’a hiç yalvarmadım. Daima şöyle yalvardım;

- Allah’ım, bana tövbe isteği, arzusu ver. Cüneyd-i Bağdadî şöy­le anlattı;

- Allah rahmet eylesin; Sırrî-i Sakatî’nin yanına gittim. Gördüm ki; Rengi değişmiş. Bunun için kendisine sordum;

- Neyin var? Neden böyle rengin değişti? Bana şöyle ahlattı;

-Yanıma bir genç geldi. Bana tövbeden sordu; şöyle dedim,

- İşlemiş olduğun günahı unutmamandır. Bunun üzerine, be­nimle tartışmaya girdi ve şöyle dedi;

- Öyle değil; tövbe, günahlarını unutmandır. Buna karşılık ben de şöyle dedim;

- Bana göre de durum o gencin dediği gibidir.

 Sordu;

- Neden?

Şöyle dedim;

- Ben bir cefa hâlinde idim. Yüce Allah, beni cefa hâlinden vefa hâline geçirdi. Şimdi safa hâlinde bulunurken, cefayı düşünmek cefa­nın kendisi olur. Benim böyle demem üzerine sustu. Sehl b. Abdullah (r.a) şöyle dedi;

- Tövbe, günahını unutmamandır.

Kendisine tövbeden soruldu­ğu zaman; Cüneyd (r.a) şöyle dedi;

- Günahı unutmandır. Ebu Nasr Saraç, her iki görüş üzerinde de durdu ve şöyle dedi;

- Sehl, müridlerin ve ara sıra arızaya uğrayanların hâllerine işaret etti. Durum, bazen lehlerine, bazen da aleyhlerine olur.

Cüneyd ise, gerçeği bulmuş kimselerin durumuna işaret etmiş­tir. Bunlar, günahlarını hatırlayamazlar. Zira kalplerini, Yüce Al­lah’ın azameti ve devamlı onun zikri sarmıştır. Bu hâller, onlarda ağır basmıştır. Bu mananın misalini, Rüveym’in;

- Tövbe nedir? Sorusuna verdiği cevapta buluruz; şöyle dedi,

- Tövbe, tövbeden de tövbe etmektir. Allah rahmet eylesin; Zünnun-u Mısrî (r.a) şöyle dedi;

- Avam müminlerin tövbesi; günahlar dolayısı ile olur. Ama ha­vas müminlerin tövbesi, gaflet duygusundan olur. Allah rahmet eyle­sin; Ebu Hasan Nuri şöyle anlattı,

- Tövbe, Allah-û Teâlâ müstesna olmak üzere, hemen her şeyden dönüp tövbe etmendir. Allah hepsine rahmet eylesin; Abdullah b. Muhammed b. Ali şöyle dedi;

- Biri var ki, günahlardan tövbe eder; biri var ki, gaflete düşme hâllerinden tövbe eder; biri var ki, iyilikleri görme hâllerinden tövbe eder. Bunların tövbeleri arasında o kadar çok fark var ki! Allah rah­met eylesin; Ebu Bekir Vasıtî şöyle dedi,

Nasuh tövbesi odur ki; böyle bir tövbe eden kimsede masiyet eseri kalmamalıdır. Ne gizlisi ne aşikâresi.

Bir kimsenin tövbesi ki nasuh oldu; artık o kime akşamı nasıl ettiğine, sabaha nasıl çıktığına aldırmasın.

Yahya b. Maaz-ı Razî münacaatlannda da şöyle derdi;

- Yaratılış durumumu biliyorum. Bunun için sana;

- Tövbe ettim, tövbemden dönmem. Diyerek bir söz veremem. Zaafımı da biliyorum; bunun için sana,

- Günahı terk etmeye kefilim. Diye de bir söz veremem. Sonra sana;

- Günaha artık dönmem. Diyebilirim.

Belki de;

- Günaha dönme fırsatını bulmadan ölürüm. Derim.

 Zünnun-u Mısrî (r.a) şöyle dedi;

- Günahlardan sıyrılıp çıkmadan, istiğfar etmek, yalancı kimse­lerin tövbesidir. Bir başka kere de şöyle dedi;

- Tövbenin hakikati odur ki; geniş olmasına rağmen yer sana dar gelir. Kalacak yer bulamazsın. Sonra, kendi nefsin de seni sıkış­tırır.

Nitekim bu manada, Allah-û Teâlâ değerli kitabında şöyle bu­yurdu;

- “Yeryüzü genişliğine rağmen, onlara dar geldi. Nefisleri (vicdanları) kendilerini sıkıştırmıştı. Sonunda, Allah’tan başka sığınacak yer olmadığını anladılar. Ve tövbeye gelmeleri için; Allah onlara tövbeyi nasip eyledi.” (Tevbe Sûresi /118)

Allah rahmet eylesin; İbn-i Ata (r.a) şöyle dedi;

- Tövbe iki çeşittir. Şöyle ki;

a)- İnabe tövbesidir.

b)- İsticabe tövbesidir.

İnabe tövbesinin manası şudur;

- Kul, ceza korkusu ile Allah’a tövbesini arz eder.

İsticabe tövbesi ise, şu manaya gelir;

- Kul, Allah’ın verdiği ikramlara karşı utanır da tövbe edip ona döner.

Allah rahmet eylesin; Yahya b. Maaz-ı Razî şöyle dedi;

- Tövbeye geldikten sonra bir hata işlemek, tövbe etmeden evvel yetmiş hata işlemekten daha çirkindir.

Allah rahmet eylesin; Ebu Amr Antakî şöyle dedi,

- Ali b. îsa Vezir büyük bir atlı topluluk içinde, kendi bineğine bindi. Onu tanımayanlar, birbirlerine soruyorlardı;

- Acaba bu kimdir? Yol üzerinde duran bir kadın onlara şöyle de­di;

- Neden böyle birbirinize;

- Bu kimdir, bu kimdir? Diye sorup duruyorsunuz. O, Allah’ın gözünden düşen biridir.

İşte Allah, onu böyle bir belâya çarptırmıştır. Siz de durumunu görüyorsunuz.

Ali b. İsa, bu kadının sözünü duyar duymaz; hemen makamına döndü vezirlikten istifa etti.

Sonra Mekke-i Mükerreme’ye gitti; orada mücavir olarak kaldı.

One thought on “GUNYET’ÜT TÂLİBİN

  1. EVRAD-I FETHİYYE
    Bu eserin ismi de, şu şekilde dilimize çevrilmiştir : FETHİYE VÎRD-LERİ.

    Bu eser, salâvat-ı şerife, duâ ve münacaattan ibarettir. Metin, ter­cüme, şerh biraradadır. önemli bir eserdir.

    Bu eser, baş kısmındaki bir yazı ile şöyle tanıtılmaktadır :

    Hazret-i Emir Seyyid Ali Hemedanî şöyle anlattı:

    — Bin dört yüz (1400) evliya ile karşılaşma ve buluşma nasib oldu. Hemen her birine sordum :

    — Mana yolunda velayet kapısının açılması nasıl müyesser oldu?. Hemen her birinden şu şekilde bir cevap geldi :

    — Bizler, bu velayet derecesini, bu güzel Fethiye Virdini devamlı okumak, onu hiç bırakmamak sebebi ile bulacağımızı bulduk.

    Fethiyye Evradı (Evliyaların her sabah okudukları büyük bir dua)

    Şanlıurfa Mevlidi Halil Camisinde her sabah namazı sonrası 400 yıldır yapılan zikir

    EVRAD-I FETHİYYE(FETHİYYE VİRDLERİ KİTABI)

    Bu Eserin Yazarı :
    ŞEYH ES-SEYYİD ALİYYÜL HEMEDÂNİ (Guddise sirrahu) hazretleri’dir.
    Horasan’ın meşhûr erenlerindendir. İsmi Ali bin Şihâbeddîn bin Muhammed ‘dir.
    Peygamber efendimizin (s.a) soyundan olup seyyiddir.
    1384 (H.786) senesinde vefât etti. Kabri şerifleri Hıtlan’dadır.
    EVRAD-I FETHİYYE ‘NİN FAZİLETLERİ HAKKINDA
    Hazret-i Emir Seyyid Ali Hemedânî hazretleri söyle anlatır :
    Bin dört yüz (1400) Evliyâ-i kirâma Allâh’a erme makâmı (mülâkat) nasib oldu.Her birisine, velâyet makâmına nasıl ulaştıklarını sordum.Bana, bu evrâd-ı şerifeye devam etmek suretiyle, velâyet fethinin müyesser olduğunu söylediler.Bir gün, Mekke-i mükerremede Harem-i şerif içinde murakabede bulunduğum sırada, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazır olarak: (Ey benim oğlum! Fethiyye virdini oku..) buyurdular. Birdenbire Hızır aleyhisselâm zuhûr etti ve beni elimden tutarak Mekke’nin Batha vadisine götürdü ve bana orada Fethiyye-i şerifeyi talim buyurdu.Hızır âleyhisselamdan bu evrâdı öğrenir öğrenmez dağlar, taşlar, çöller, kumlar, sahralar, ağaçlar, yapraklar, gökyüzündeki melekler sanki benim hükmüme girdi, melekût ve ceberrut alemi önümde açılıverdi.
    Bir başka rivayete göre de, Fethiyye evrâd-ı şerifesini derleyip tertipledikten sonra Beyt-i şerife varmışlar ve orada misafir oldukları bir gece mânâlarında Hazreti Muhammed Seyyid-i kâinat hazretlerini mübarek ellerinde bazı evrâd bulunduğu halde görerek:
    — Huz, hâzih-il Fethiyye (Al, Fethiye işte budur) fermanı üzerine kendisine lütfedilen evrâdı şerifi almışlar ve kendilerinin tertipledikleri Fethiyye evrâdının aynı olduğunu anlamışlardır.
    Bu evrâd-ı şerifeye devam edenlerin, Allahu teâlânın inâyeti ve Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellemin himem-i ruhaniyyeti ve bu evrâdı daha önce okuyan zevât-ı âlişanın ve hak velilerinin kudsî nefesleri berekâtiyle çok faydalanacakları ve özellikle Esmâ-ül Hüsnâ’dan feyiz alacakları meşayih-i kiram ve ulemâ-i izam tarafından bildirilmiş ve tebşîr edilmiş (müjdelenmiş) tir.

    Fethiyye evrâdına devam edenler üzerine, Cenâb-ı Hak hayır ve bereket kapılarını açar, en kuvvetli ve şerli olan cinlerden emin olurlar.Fethiyye evrâdı, sabah namazından sonra okunur.Cemaatle okunduğu takdirde zikir halkası teşkil olunur ve güzel sesli bir kişi tarafından okunur.Bittikten sonra hazır bulunanlar zevk ve şevk ile ve rûhani cezbe içinde zikrullâh ile meşgul olurlar.
    Sâlik yalnız ise, Fethiyye-i şerifeyi dilerse yüksek sesle fakat zikirler mertebesini içinden okur. Bitirdikten sonra vakti müsâit ise, işrak zamanına kadar mürâkabe ve zikr-i-kalbi ile meşgul olur veya Yâsin-i şerifi okur.Çünkü, zikrullâh’ın berakâtı ve hidâyet nûru ile ve zikir meclislerinde hazır bulunan meleklerin, sâlihlerin ve meşâyihin ruhâniyyetleri ile kalbe tefekkür, teveccüh ve huzur ihsan buyurulur, rahmet ve muhabbet nazil olur.

    Yine Seyyid Ali Hemedânî hazretlerinden naklen anlatmaktadır ki:— Bir gece, Harzem şehri civarında, bir bostanın havuzunun kenarında uyuya kalmıştım.Birden, dört kişinin benim bulunduğum yere doğru geldiklerini gördüm.Havuzdan abdest aldılar.Ben de abdest aldım ve onlarla birlikte namazı kıldım.Bu arada, kendi kendime Fethiyye’yi içimden mi yoksa yüksek sesle mi okusam diye düşünüyordum ki, imam selam verdi ve benim derlediğim Fethiyye’yi, aynen benim tertibim ile ve büyük bir şevk ve zevk içinde yüksek sesle okudu.Sonradan, bana zâhir oldu ki, gerek imamlık eden ve gerekse kendisine uyup namaz kılan zevat, meleklerden bir tâife olup, bu zatların, sırf Fethiyye-i şerifenin ne vakit ve nasıl okunacağını öğretmek ve beni irşâd etmek niyeti vazifesi ile Allâhu teâla tarafından memur buyurulduklarını anladım.Çünkü, bu vak’adan önce ben, Fethiyye-i şerife’yi sabah namazından evvel, yani ortalık henüz karanlık iken okurdum.Bundan sonra, meleklerden gördüğüm gibi, sabah namazlarından sonra okumaya başladım.

    FETHİYYE EVRADI

    BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

    Allahu Tealanın yarattığı taneler sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim.
    Allahu Tealanın hayatı sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim.
    Allahu Tealanın yarattığı küçük taşlar sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim.
    Allahu Tealanın kelimeleri sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim.
    Allahu Tealanın bütün yarattıkları sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim
    Allahu Tealanın arş-ı aziminin ağırlığınca LA İLAHE İLLALLAH derim.
    Allahu Tealanın gökleri dolusunca LA İLAHE İLLALLAH derim.
    Allahu Tealanın yerleri dolusunca LA İLAHE İLLALLAH derim.
    Bütün bu zikrolunanların misli sayısınca LA İLAHE İLLALLAH derim.
    Mabud-u bil-hak yoktur, illa Allahu Teala vardır Birdir, uluhiyette ortağı yoktur. Mülk ve tasarruf onundur. Bütün hamdedenlerin hamdi ona mahsustur. Bütün dirileri diri eden bütün ölenleri öldüren odur. Bütün hayırlar onun elindedir. Herşey üzerine bizzat kadirdir tam kudret sahibidir öldükten sonra bizimde dönüşümüz onadır.
    Allahu Tealadan günahlarımın örtülmesini ve mağfiretimi dilerim. Allahu Tealayı zatı pakine ve şanı şerefine layık olmayan noksanlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim.Hamd Allahu Tealaya mahsustur. Mabud-u bil-hak yoktur, illa Allahu Teala vardır herşeyden büyük ve ziyadesiyle uludur. Masiyetlerden onun korunması ile sakınır taat ve ibadetede çok ulu ve yüce olan Allahu Tealanın yardımı ile kudret bulurum.

    BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
    Allahu Tealayı zatı pakine ve şanı şerefine layık olmayan noksanlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ve ona Hamd-ü sena ederim. Zatı ecel ve alasının kudret ve kuvvetini ve kulun aciz ve zilletini öğrenmemize tevfikini ihsan buyuran ve bizleri iyman ve İslamla şereflendiren odur. O ulu Allahu Tealayı noksan ve eksik sıfatlardan pak eder ve beni bu lütfuna mazhar kıldığı içinde aynı zamanda ona hamdederim. Allahu Tealayı zatı pakine layık olmayan noksan sıfatlardan tenzih eder ve ona yarattıkları sayısınca hamd-ü sena ederim. Bu tespih ve tahmidim arş-ı aziminin ağırlığıncadır. Bu tespih ve tahmidim benden razı olasıya kadardır. Bu tespih ve tahmidim kelimelerinin miktarı ve ilminin sonsuzluğu kadardır. Bu tespih ve tahmidim ihsan ve inayet buyurduğu nimetleri, rahmetleri, refetleri kadardır. Bu tespih ve tahmid ve diğer bütün ibadetlere gücümün yetmesi ancak Allahu Tealanın azamet ve tevfiki ile olabilmektedir. Bütün bunlara bende kuvvet ve kudret yoktur. Kuvvet ve kudret onundur. Bütün bunlar Allahu tealanın kudreti ve yardımı sayesindedir. O öylesine yüce ve Ulu öylesine azamet sahibidirki Ona sıfat ve mahiyyeti ilahiyesinde kimse ortak olamaz. Herşey ona nisbetle hakirdir. Ey her zaman diri ve canlı, daimi hayat sahibi Ey her zaman yarattıklarının korunup kollanmasına kıyam göstern Allahım. Ey vücudu vacib olan Allah Ey göklerin ve yerlerin yaratıcısı Ey mülkün gerçek maliki ve mutasarrıfı Ey şeref ve kemal sahibi Ey zatı eceli ve alasından başka Mabud-u bil-hak olmayan illa zatı var olan Kudret ve azametin hürmetine senden kalplerimizi, cisimlerimizi, bedenlerimizi ve ruhlarımızı marifetinin nurları ile ebedi, baki, daim ve hadi olarak ihya etmeni isteriz. Ya Allah Ya Allah
    Ya Allah Hidayetinin ve Kudretinin nurları ile bizleri nurlandır.
    Ey Allahım senin için amellerimiz ve ibadetlerimiz gayet azdır sana ihtiyacımız ise gayet çoktur. İlahımız amel ve ibadetlerimizin azlığını ve ihtiyaçlarımızın çokluğunu görücüdür. Allahımız ne iyi bir Mevladır ki bu kadar az amel ve ibadete dahi fazlı ve keremi ile bol bol sevaplar bahş ve ihsan eder ne iyi yardımcıdırki ihtiyaçlarımızı karşılar ve giderir. Günahlarımız için mağfiretini dileriz Ey Rabbimiz öldükten sonra dönüşümüz sanadır. Masiyetlerden onun korunması ile sakınır taat ve ibadetede çok ulu ve yüce olan Allahu Tealanın kudreti ve yardımı ile kuvvet buluruz. Bütün Hamd-ü senalar o Allahü tealayadır ki alemlerin Rabbi, mürebbisi ve malikidir. Salat ve selam Efendimiz Hazreti Muhammed (A.S)’a ve onun aline, evladına ve ashabına olsun. Ey vücudu sabit ve Kamil ey kullarına kereminin ve rahmetinin eserlerinin bahşedici Allahım Rahmetinin ışıklarını üzerimize dök taşır bizi nimetlerinle sevindir ve üzerimizdeki şerleri ve zararları defeyle Seni kemal ile bilmek ve bulmak nasıl mümkün ise tevfikinle onu bize kolaylaştırki sana vasıl olalım Seni noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederiz. Biz senin künh-ü zatını bilmekten aciziz. İlminin tamamı sendedir ancak öğrettiğin kadarını bilebiliriz başka bilgimiz yoktur. Bize bildirdiğin kadarını biliriz. Ancak o kadarını biliriz ki onu sen kalplerimize feyz yolu ile kendi kazancımız olmaksızın telkin ve ilham eyledin. Gerçekten bilgin herşeyi kuşatır sen herşeyi bilirsin herşeyi yerli yerine koyan ilim, amel ve ihsanda kemal sahibi ancak sensin Allahım İsmetimizi devam ettirmeni ,bizi isyanlardan korumanı ve şerlerimizi def eylemeni isteriz. Dünyada ve Ahirette bize ihsan edeceğin nimetlerin tamamını isteriz afiyetin husulünü isteriz Rahmetinin şumülünü isteriz. Geçim ve dirlik bakımından genişlik isteriz ömürlerimizin mest ve mübarek olmasını isteriz vakit ve zamanın pak olmasını isteriz bol ve geniş rızık isteriz Kullarına sebebsiz olarak ihsan buyurduklarının tatlısını ve iyisini isteriz Lütuf ve tevfikinin en yararlısını isteriz Dünya ve Ahiret nimetlerinin tamamını isteriz. İyman ve diğer ibadetlerde tam ihlas ihsanını isteriz Allahım Din ve Dünyamız için yararlı ol kullarına yararlı olan ancak sensin. Ey kullarının işlerini düzelten her işlerine tekeffül eden ve onların düzelmelerini takdir eyleyen Din ve Dünyamız için bize zararlı olma zira zararları ulaştırmayı icad edende sensin Allahım ecellerimizi iyilik ve saadetle doldur ve sonuçlandır Ümitlerimizi ve ricalarımızı fazlasıyla gerçekleştir. Bizi her vakit afiyete yakın et ve ulaştır öldükten sonra sana dönüşümüzde bize rahmet ve mağfiret kıl affını üzerimize boşaltarak günahlarımızı bağışla ve yok eyle ayıplarımızı ıslah ve fesadlarımızı gidererek bizi nimetlendir. Takvayı bizim için yol azığı ve rızık kıl olanca gücümüzle senin taatinde bulundur Biz aciziz seni kefil ettik sana dayandık ve sana güvendik bizi doğru yol üzerinde sabit ve daim eyle bizi kıyamet günü pişmanlığı gerektirecek şeylerden koru günahlarımızın ağırlığını hafiflet bizi salih kullarını rızıklandırdığın gibi rızıklandır ihtiyacımız olan şeylerde bize kifayet edici ol yaramazların şerlerini ve yaramazlıklarını döndür ve men et kendimizi ve nefsimizi azad et ana ve babalarımızın nefislerinide azad et şeyhlerimizi ,pirlerimizi, üstadlarımızıda azad et borçlardan, zalimlerden ve cehennem ateşinden koru Kudret ve azametin hürmetine ey kemal ve Kudret sahibi ey günah ve kabahatlerimizi örtücü ey kullarının istediklerini verici ey asilerin günah ve ayıplarını örtücü ey asilerin cezalandırılmalarında acele etmeyen Ey karşılıksız türlü atiyyeler zahiri ve batini nimetler bağışlayıcı Ya Allah efendimiz ve ulumuz Hazreti Muhammedin(A.S) üzerine ne kadar layıksa o kadar salat et, aline, evladına ve ashabınada (amin) Rahmetin sebebi ile ey rahmedicilerden daha fazla rahmedici ve nimetlendirici Bütün hamd-ü senalar o Allahu Tealayadır ki alemlerin Rabbi, mürebbisi ve malikidir.

    BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
    Azamet sahibi Allahu Tealadan dünya ve ahirette günahlarımı açığa çıkarmamasını örtmesini ve mağfiret etmesini dilerim O Allahu Teala ki ondan gayri Mabud-u bil-hak yoktur illa Allahu Teala vardır.Daima diridir yarattıklarının korunup kollanmasına kıyam göstericidir ve ben ona döner ona tövbe ederim. Allahım sen noksanlardan ve afetlerden salim ve münehzehsin mahlukatın afetlerden ve mekruh olan şeylerden selametide ancak sendendir. Selamet sana raci olur. Ey Rabbimiz bizi afetlerden ve mekruh olan şeylerden selametle diri eyle bizi cennetine dahil eyle Ey Rabbimiz senin hayrın ve yararın çoktur herşey üzerine tam bir Kudretle faik ve galibsin Ey azamet ve ikram sahibi Allahım bize ulaşan nimetlerine hamdolsun ki o hamdimiz ancak senin içindir o hamdimiz dünya ve ahirette senin ziyade keremine müsavidir.Sana senin bütün hamdlerinle ve hamdlerinden bilmiş olduklarımla hamd ederim Bildiğim ve bilmediğim bütün nimetlerine hamd ederim İster sevinç ve neşe ister yas ve keder bütün hallerde sana hamd ederim
    EUZÜ BESMELE
    O yegane Mabud-u haktır. Ondan başka Mabud yoktur. Hayat sıfatı ile muttasıf baki daim ebedidir. Halkın umuruna kaimdir onu ne gaflet ne de uyku basar göklerde ve yerde ne varsa hep onundur onun mülküdür izni olmaksızın kim yanında şefaat edebilir o yarattıklarının önünde ve arkasında ne varsa hepsini bilir onlar ise onun malumatından hiçbirisini kavrayamazlar ancak dilediği kadarını kavrayabilirler onun Kürsüsü yerleri ve gökleri kuşatmıştır ve bunların korunması ona ağırlık ve meşakkat vermez O pek Ulu pek Büyüktür. Allahu Tealayı zatı pakine layık olmayan noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim.Hamd Allahu Tealaya mahsustur. Allahu Teala herşeyden Yüce ve çok Uludur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır tektir ortağı ve benzeri yoktur mülk onundur hamd onundur o herşey üzerine kadirdir Allahu Tealayı zatı pakine layık olmayan noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim. Hamd Allahu Tealaya mahsustur ve Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır o herşeyden yüce ve uludur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki cebbar padişah odur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır Uluhiyette tekdir ve birdir herşey üzerine galiptir. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki galiptir ve günahları yarlıgayıcıdır. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki Kerimdir ve ayıpları örtücüdür. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır Şanı yücedir ve herşey üzerine tam kudretle faik ve alidir. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki geceleri ve gündüzleri yaratıcıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki her mekanda Mabuddur. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki her lisanda zikrolunur.Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki bütün iyiliklerle tanınmıştır.Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki her an yeni bir iştedir. LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu tealayı iman ve tasdik ettiğim için söylerim. LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu Tealada aman olarak söylerim. LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu Teala katında emanet olduğundan söylerim.Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki onun tevfiki olmaksızın isyandan yüz çevirmeye ibadet ve taatte sebat ve karar etmeğe imkan yoktur. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki Allahu Tealadan gayriye ibadet etmeyiz ancak ona ibade ederiz doğru ve haklı bildiğim için LA İLAHE İLLALLAH derim LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu tealayı iman ve tasdik ettiğim ve sadık olduğum için söylerim. LA İLAHE İLLALLAH kelimesini ibadet ve kulluk olduğu için söylerim LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu Teala bana iyilik ettiği için söylerim Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki herşeyden öncedir ondan gayri evvel yoktur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki ondan sonra hiçbirşey yoktur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki bizim Rabbimiz herşey fani olup gittikten sonra da bakidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki gerçek padişahtır padişahlığa layıktır İstihkak padişahlık ile zahirdir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki padişahlığa layıktır ve padişahlığı hakkal-yakin zahir olmuştur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki Uluhiyette ortağı ve benzeri yoktur öylesine şanı yüce ve uludur ki ona nisbetle herşey hakirdir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki Celal ve Azamet sahibidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki yedi kat göklerin ve o yüce arşın maliki ve sahibidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki kerim olanların hepsinden daha Kerimdir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki onun rahmeti rahmet edicilerin rahmetinden ziyadedir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki tövbe edenleri sevicidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki miskinlere merhamet edicidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki azgınlara ve sapıklara yol göstericidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki şaşırıp kalanlara yol göstericidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki korkanları korkularından emin kılıcıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki meded isteyenlerin imdatlarına yetişicidir Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki yardım edenlerin en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki koruyucuların en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki hakimlerin en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki rızık verenlerin en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki fatihlerin en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki yarlıgayıcıların en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki rahmet edenlerin en hayırlısıdır Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki tektir vadinde sadıktır kullarına yardım eden odur kendi askerlerini galip eylemiştir kafirlerin topluluklarına bozgunluk ve kırgın vermiştir ondan sonra hiçbirşey yoktur bütün mahlukatın fenasından sonra baki kalacak odur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki bütün nimetlerin sahibidir Fadl’ da onundur En güzel senalara layık ve müstehak olanda odur LA İLAHE İLLALLAH kelimesini Allahu Tealanın mahlukatı sayısınca, arşının ağırlığı miktarınca o razı oluncaya kadar kelimeleri miktarınca söylerim Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır ki vahdaniyet ve ferdaniyet sahibidir Kadimdir,ezelidir,ebedidir onun Uluhiyet emrine karşı gelecek zıddı yoktur onun işlerine isteklerine muhalefet edebilecek benzeri ve eşitide yoktur Benzeri ve Uluhiyette ortağı yoktur.diriltir ve öldürür Zatı ecel ve alası daima diridir ona ölüm arız olamaz bütün hayırlar onun kudret elindedir o herşey üzerine kadirdir ölümden sonra herkes ona dönecektir O Evveldir, O Ahirdir, O Zahirdir, O Batındır aza veya çoğa olana veya olmayana bütün eşya ve mevcudata alimdir hiçbirşey onun misli değildir O bütün işitenleri işitir bütün görenleri görücüdür O Allahu Teala bütün işlerimizde bize kafidir O en iyi Vekildir O en iyi Mevladır O en iyi yardım edicidir O Allahu Teala bütün işlerimizde bize kafidir O en iyi Vekildir O en iyi Mevladır O en iyi yardım edicidir Ey Kudret ve azamet sahibi Rabbim senin mağfiretini isteriz öldükten sonra dönüşümüz sanadır. Allahım senin ezelde takdir ederek verdiklerine hiçbirşey engel olamaz senin men ettiğini verebilecek vericide yoktur senin kaza ettiğini reddedebilecekte yoktur Varlık sahibinin varlığı senin katında hiçbir fayda vermez faydası olabilecek ancak salih amellerdir. Rabbimi tenzih ederim O yücelerin yücesi ve çok bağışlayıcı ve kerimdir Seni tenzih ederiz sana layık hakiki ibadet ile ibadet edemedik Seni tenzih ederiz seni layık olduğun şekilde bilemedik Seni tenzih ederiz seni layık olduğun şekilde zikredemedik Seni tenzih ederiz sana layık olduğun şekilde şükredemedik Allahu Tealayı tenzih ederim ebediyen ebedi odur.Allahu Tealayı tenzih ederim sıfatında,mahiyetinde ve hakikatinde birdir. Allahu Tealayı tenzih ederim birdir,uludur bütün hacetlerde ona kasd olunur. Allahu Tealayı tenzih ederim gökleri yükselten direksiz ve dayanaksız tutan odur. Allahu Tealayı tenzih ederim yerleri dayanaksız döşeyende odur Allahu Tealayı tenzih ederim o eş ve çocuk edinmemiştir. Allahu Tealayı tenzih ederim hiç kimse ondan doğmamıştır. Kendiside kimseden doğmamıştır Allahu Tealayı tenzih ederim ki o öylesine padişahtır ki her türlü ayıptan paktır Allahu Tealayı tenzih ederim mülk ve melekut sahibidir. Allahu Tealayı tenzih ederim o İzzet ve Kudret azamet.heybet, Celal ve Cemal, kemal,beka,sena ve ziya sahibidir nimet sahibidir. Zatında ve sıfatında ululuk sahibidir Tenzih ederim o padişahı ki Mabudumdur Tenzih ederim o padişahı ki mevcuttur Tenzih ederim o padişahı ki bütün alemlerin yaratıcısıdır O öyle bir padişahtır ki daima diridir uyumaz ve ölmez Her türlü noksanlıklardan ve ayıplardan paktır münezzehtir ve uzaktır. Celal ve azamet sahibi Rabbimizdir Bütün meleklerin ve ruhlarında Rabbidir Allahu tealayı her türlü ayıplardan ve noksanlıklardan tenzih ederim Hamd ancak Allahu Tealaya mahsustur. Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır Allahu teala büyüktür ve çok uludur Masiyetlerden sakınmamız ancak onun koruması ile ibadet ve taatte bulunabilmemiz onun bahşettiği kuvvet ve kudretledir. Allahım sen padişahsın padişahlığa layıksın senden gayri Mabud-u Bil hak yoktur illa sen varsın Ya Allah Ey dünyada ve ahirette yardım edici Ey ahirette rahmet edici Ey Padişah Ey her türlü ayıplardan ve noksanlıklardan pak ve uzak olan Ey her türlü afetlerden ve noksanlıklardan salim olan Ey kullarını zulümden emin edici olan Ey gözleyici ve koruyucu Ey herşeyin üzerine galip ve aziz olan Ey halkı dilediği herşeye zorlayan veya halkın halini ıslah eden Ey her türlü ihtiyaçlardan ve noksanlıklardan münezzeh ve yüce olan Ey bütün mahlukatı yaratan Ey bütün eşyayı yaratan Ey eşyanın suret ve keyfiyetini yaratan Ey çok yarlıgayıcı Ey herşey üzerine galip Ey zahir nimetlerini bağışlayıcı Ey kullarına bol bol rızık verici Ey son derece fatih Ey son derece bilici Ey dilediğini sıkan ve daraltan Ey dilediğini açan ve genişleten Ey dilediğini alçaltan Ey dilediğini yücelten Ey aziz eyleyen Ey hor ve hakir eyleyen Ey çok iyi işiten Ey çok iyi gören Ey hükmeden Hakkı yerine getiren Ey çok adaletli olan Ey kullarına lütuf ve dostluk eden Ey herşeyden haberdar olan Ey hilm sahibi Ey çok azametli Ey mağfireti çok Ey rızasına uygun işleri fazlasıyla karşılayan Ey çok yüce Ey çok büyük Ey Halkı mekruhlardan saklayıcı Ey her yaratılmışın rızkını veren Ey misafire ve zaife kifayet edici Ey celadet ve ululuk sahibi Ey keremi bol Ey bütün varlıklar üzerinde gözetici Ey kendisine yalvaranların isteklerini veren Ey rızkı ve rahmeti herkese eriştirici Ey ilim ve hikmet sahibi Ey itaat eden kullarını sevici Ey kudret ve azamet sahibi Ey ölüleri diriltip kabirlerinden çıkaran Ey kendisinden hiçbirşey kaybolmayan her yerde hazır ve nazır olan Ey varlığı hiç değimeden duran Ey kullarından sevdiklerine vekil olan Ey çok güçlü Ey çok sağlam Ey iyi kullarına dost Ey övülen ve övülmeğe kendisinden gayrı müstehak bulunmayan Ey ilminden hiçbirşey kaybolmadan bütün eşyayı zapteyleyen Ey eşyayı yoktan peyda eden Ey mahlukatı hayattan ölüme geri döndüren Ey hayat veren Ey öldüren Ey her zaman diri olan Ey halkın korunup kollanmasına kıyam gösteren Ey istediğini istediği vakit bulan Ey kadri ve şanı büyük kerem ve semahati bol olan Ey Uluhiyet sıfatlarında tek olan Ey hacetlerin bitirilmesi ve ızdırapların giderilmesi için tek mercii Ey her istediğini dilediği gibi yapmaya gücü yeten Ey kuvvet ve kudret sahiplerine de dilediği gibi tasarruf eden Ey istediğini ileri geçiren öne alan Ey istediğini geriye bırakan Ey kendisinden gayrı herşeyden sonra olan Ey vücudu zahir Ey zatının hakikatı akıldan ve duygulardan örtülü olan Ey mülkünde hakim ve mutasarrıfı olan Ey herşeye tam kudret ile faik ve mahlukat sıfatlarından ali ve münezzeh olan Ey kullarına ihsan edici Ey tövbeleri kabul edici Ey nimet verici Ey günahkar kullarından dilediklerine cezalarını verici Ey günahları affedici Ey çok rahmet ve şefkat edici Ey mülkün ebedi maliki Ey mutlak istiğna ve fazl-u kerem sahibi Ey Rabbimiz Ey bütün işlerini yerli yerince ve birbirine uygun olarak yapan Ey kıyamet günü halkı toplayıcı Ey hiçbir vakit hiçbir kimseye ihtiyacı olmayan Ey zengin edici Ey atiyye verici Ey dilediği kimseyi dilediğinden men edici Ey hikmeti gereğince dilediğine zarar eriştirici Ey dilediğini dilediğinden yararlandırıcı Ey iman ve marifetle yeryüzünü, gökyüzünü ve herşeyi aydınlatıcı Ey doğru yolu gösterici Ey örneksiz benzersiz akıllara hayret veren alemler icad eden Ey fena kabul etmeyen daimi Ey dünya ehlinin fenasından sonra yerleri ve gökleri miras tutucu Ey her türlü işlerinde halka yol göstererek irşad edici Ey çok sabırlı olan Ey haber verdiği herşeyde doğru söyleyen Ey asilerin günahlarını örten Ey Zatı ve benzeri bulunmaktan pak olan Ey sıfatı benzerlerine benzemekten de münezzeh olan Ey birliğinin alametleri olarak mahlukatını delil gösteren Ey kudret ve azamet sahibi Allahu Teala olduğuna ilahi sanatının eserleri şahitlik eden O birdir birliği azlığından değildir öyle bir mevcuttur ki vücudu bir sebeble zuhur etmediği gibi gayndan neşet etmişte değildir Ey ol ki iyilikle maruf ve meşhur olan Ey ihsan ile mevsuf olan öyle bir maruftur ki maruflukta sonu yoktur öyle bir mevsuftur ki mevsufluktada nihayeti yoktur Evveldir Kadimdir vücuduna başlangıç yoktur Ahardır Kerimdir Rahimdir vücuduna son yoktur Kerem ve Hilmi ile günahkarların günahlarını yarlıgar Ey ol ki hiçbirşey onun misli değildir O bütün işitenleri işitici bütün görenleri görücüdür Allahu Teala bütün işlerimizde bize kafidir O en iyi vekildir O en iyi Mevladır O en iyi yardım edicidir Ey daim ve ebedi olan ve fena bulmayan ve Ey zeval bulmayan gözcü ve koruyucu Ey vezirsiz tedbir edici Bizim ve ana babalarımızın bütün güçlüklerimizi kolaylaştır. Senin kendi nefsini sena ettiğin gibi seni sena etmeye hiçbir zaman kadir olamam sana sığınan galip ve kuvvetli olur senin senanın ululuğu herşeyden uludur. Senin isimlerin batıl tevillerden pak olmuştur senin işin azim olmuştur senden gayrı Mabud-u Bil hak yoktur Allahu Teala dilediği herşeyi kendi kudreti ile işler Dilediği herşeye kendi galibiyet ve kuvveti ile hükmeder Bilmiş olunuz ki herşey Allahu teala canibine rücu eder herşey fanidir helak olur yalnız onun Zatı bakidir hüküm onundur ve öldükten sonra Allahu Teala canibine rücu edilse gerektir Allahu Teala sana kafirlerden kifayet eder Allahu Teala müminlerin ve kafirlerin sözlerini işiticidir Allahu teala müminlerin itikat ve ihlasını ve kafirlerin inkar ve düşmanlıklarını bilicidir Allahu Teala bütün önemli işlerimizde bize kafidir Allahu Teala ihlas ile dua edenlerin dualarını kabul eder Allahu Tealanın bilinmeyen sınırları ötesindeki arzu ve istek yerlerinin sonu yoktur. Allahu Tealaya temessük edenler onun dinine sıkı sıkı sarılanlar necat buldular nimet ve ihsanları ile kullarını gören ve gözeten Rahim Rabbimiz paktır Her zaman kerim olan odur Mabud-u Bil Hak yoktur illa Allahu Teala vardır halimdir ve kerimdir Allahu Tealayı noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim Allahu tealanın hayrı ve yararı çoktur yedi kat göklerin ve azim arşın Rabbi odur Hamdü sena Allahu tealaya mahsustur ki o alemlerin Rabbidir sıfatında birdir Zatında birdir öyle uludur ki bütün ihtiyaçlarda ona kasdolunur tektir yalnızdır çocuk edinmekten münezzehtir tektir eş edinmekten münezzehtir daima diridir bütün mahlukatın kollanmasına kıyam göstericidir vücuduna nihayet yoktur eş ve çocuk edinmemiştir mülkünde ve Uluhiyette şeriki yoktur zillet bakımından dost edinmemiştir Hak Tealayı tazim ile tazim ederim Allahu Teala uludur ve yücedir Allahu Teala bize dinimiz için kifayet edicidir Allahu Teala bize dünyamız için kifayet edicidir Allahu Teala bütün mühim işlerimizde bize kifayet edicidir Allahu Teala bize zulüm ve haksızlık edecekler için kifayet edicidir Allahu Teala bize kötülükle yaklaşacaklar için kifayet edicidir Allahu Teala ölüm vaktinde bize kifayet edicidir Allahu Teala kabre konulduğumuzda bize kifayet edicidir Allahu Teala hesap vaktinde bize kifayet edicidir Allahu Teala sual sorulduğu zaman bize kifayet edicidir Allahu Teala mizan vaktinde bize kifayet edicidir Allahu Teala sıratı geçişte bize kafidir Allahu Teala cennete yakın cehenneme uzak olmayı istediğimiz vakit bize kifayet edicidir Allahu Teala kendisine kavuşulduğu zaman bize kifayet edicidir Allahu Teala bana kafidir başka MBH yoktur illa Allahu Teala vardır ona tevekkül ederim ve dönüşümde onadır MBH yoktur illa Allahu Teala vardır Allahu Tealayı noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim ne acep azim oldu Allahu Azimüşşan MBH yoktur illa Allahu Teala vardır Allahu Tealayı noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim ne acep halim oldu Allahu Azimüşşan MBH yoktur illa Allahu Teala vardır Allahu Tealayı noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim ne acep kerim oldu Allahu Azimüşşan ne acep azim oldu Allahu Azimüşşan ne acep halim oldu Allahu Azimüşşan ne acep kerim oldu Allahu Azimüşşan MBH yoktur illa Allahu Teala vardır tektir Uluhiyette şeriki yoktur Hz Muhammed (S.A.V) Allahu Tealanın Resulüdür Allahım zakirler onu zikreyledikçe Hazreti Muhammed(S.A.V) üzerine rahmet ve inam eyle Allahım gafiller onu zikreylemekten gafil olunca Hazreti Muhammed (S.A.V) üzerine rahmet ve inam eyle Allahu Tealanın Rabbimiz olmasına razı olduk Din olarak İslama razı olduk Hazreti Muhammed(S.A.V) in risaletinede razı olduk İmam olarak Kuran-ı Kerime de razı olduk Kabe-i Muazzamanın kıble olmasına namazın, orucun zekatın ve haccın farz kılınmasına razı olduk Din kardeşlerimiz olarak müminlere razı olduk Din kardeşlerimiz olarak iman sahibi kadınlardan da razı olduk Hz.Ebu-Bekir-is Sıddıyk, Hz Ömer-ül Faruk, Hz Osman zinnureyn ve Hz Aliyyül Mürteza rıdvanullahi aleyhim ecmaiyn efendilerimiz hazeratının Resulallah (S.A.V) efendimizden sonra her birisinin imam-ı Bil hak ve halife olduklarına da razı olduk Örnek ve önder oldukları için diğer sahabe-i kiram rıdvanullahi Teala aleyhim ecmain efendilerimizin hepsinden de razı olduk Allahu Tealanın helal buyurduklarına helal oldukları ve üzerlerine hesap olunduğu için razı olduk Allahu Tealanın haram kıldıklarınada haram oldukları ve azaba sebep oldukları için razı olduk sevap ve ceza olduğu için cennetede razı olduk kafir ve asiler için ikab olduğundan cehennem ateşinede razı olduk
    Merhaba……Merhaba……..Merhaba derim o yeni sabaha ve o kutlu güne hayır ve şerlerimizi yazan ve bütün amellerimize adil birer şahit olan Kiramen Katibeyn adındaki melekler Ey Kiramen Katibeyn melekleri Allahu Teala sizlere selam ve tahiyyet etsin Ey amellerimizi yazan melekler bu günümüzün başında amel sahifemizin başına Besmele yazanız Ey melekler sizler şahit olunuz biz şehadet ederiz ki MBH yoktur illa Allahu Teala vardır birdir Uluhiyette şeriki yoktur Şehadet ederiz ki Muhammed Aleyhisselam Allahu Tealanın kulu ve Resulüdür Allahu Teala tarafından doğru yolu göstermek ve İslam dinini öğretmek için gönderilmiştir Biz bu şehadet ile diriliriz bu şehadet ile ölürüz ve biz bu şehadet ile kabirlerimizden kalkarız İnşallahu Teala yarattığı şeylerin şerrinden Allahu Tealanın bütün tam ve kamil kelimelerine sığınırım İsimlerin en hayırlısı olan ALLAHU Tealanın ismine sığınırım Yerlerin ve göklerin Rabbi olan Allahu Tealanın isimlerine sığınırım Yerlerde ve göklerde hiçbir zarar eriştirmeyen ALLAHU Tealanın ismine sığınırım O Allahu Teala ki işitici ve bilicidir Hamd Allahu Tealaya mahsustu rki bizi öldürdükten sonra diriltir ve ruhlarımızı bedenimize reddeyler hesap günü ölülerin dirilmesi ve dönmesi onun canibinedir Mülk ve padişahlık Allahu Tealanın olduğu halde sabaha dahil olduk Zat ululuğu azamet ve Celal sıfat ululuğu Padişahlık vücut ve vahdeti üzerine vazih delil olan Allahu Teala içindir Zahiri ve mutlak nimetler Allahu Teala ya mahsustur gece ve gündüz Allah içindir Gece ve gündüzde sakin olan herşey bir ve kahredici olan Allahu Teala içindir İslam hilkat ve kabiliyeti ile ihlas kelimesiyle sabaha dahil olduk Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) in dini babamız Hz İbrahim aleyhisselamın milleti üzerine ki onun batıldan Hakka mail ve müslim olduğu müşriklerden olmadığı gibi Allahu Teala’nın meleklerinin nebilerinin resullerinin arzı taşıyan meleklerinin ve bütün yarattıklarının salavatı efendimiz Hz Muhammed(S.A.V)’ in ve onun alinin ve ashabının üzerlerine olsun Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın Resulü Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın sevgilisi Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın dostu Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın Nebisi Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın saf ve seçkin kulu Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın yarattıklarının en hayırlısı ve değerlisi Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın seçtiği Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın gönderdiği Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın ziynetlediği Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın mükerrem kıldığı Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Allahın muazzam kıldığı Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Resullerin en ulusu Salat ve selam senin üzerine olsun Ey müttekilerin önderi Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Nebilerin sonuncusu Salat ve selam senin üzerine olsun Ey günahkarların şefaatçisi Salat ve selam senin üzerine olsun Ey Rabbil Aleminin Resulü Allahu Tealanın meleklerinin nebilerinin resullerinin arşı taşıyan meleklerinin ve bütün halkın salavatı önderimiz rehberimiz Hz Muhammed Sallallahu teala aleyhi ve sellem efendimize ve onun ali evladı ehli beyti ve ashabı üzerine olsun Allahım ulumuz ve Peygamberimiz Haz. Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem üzerine rahmetinle nimetinle fazlınla ikram eyleki evveliyn arasında halk senin onun hakkındaki lutuflarını bilsinler Efendimiz ve Peygamberimiz Haz. Muhammed(S.A.V) üzerine ahiriyn arasında da rahmet ve inam eyle Efendimiz ve Peygamberimiz Haz. Muhammed (S.A.V) üzerine meleklerden müteşekkil büyük bir cemaat ortasındada kıyamete kadar rahmet ve inam eyle Efendimiz ve Peygamberimiz Haz. Muhammed(S.A.V) üzerine her zaman ve her an rahmet ve inam eyle Bütün nebiler ve resuller üzerine de rahmet ve inam eyle Mukarreb meleklerine de rahmet ve inam eyle Salih kulların üzerine de rahmet ve inam eyle Bütün taat ehlinin üzerine de rahmet ve inam eyle Gök ve yer ehline de rahmet ve inam Bizi merhamet eyle ve bizide onlarla birlikte haşret Rahmetin hürmetine ey rahmet edenlerin rahmet edicisi Allahım bizi rahmetine ithal eyle sen rahmedenlerin en hayırlısısın
    BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİYM
    Allahım Ey bütün ins ve cinnin sahibi ey feyizlerin ve hayırların kapılarını açıcı ey bazı şeyleri bazı şeylere sebeb eyleyen bize yararlı ve yardımcı olacak sebebleri hazırla ki biz onları istemeğe kadir değiliz Allahım bizi emirlerinle meşgul eyle bizi ahdinle emin eyle Mahlukattan umudumuzu kes ki tevekkül ve itimadımız ancak senin lutfuna olsun bizi sana enis eyle senden gayrısından bizi uzaklaştır ve ayır bizi kazana razı eyle bizi belalarına sabredenlerden eyle bizi nimetlerine şükredenlerden eyle bizi zikrinle lezzet duyanlardan eyle bizi kitabın olan Kuran-ı Kerim ile ferahlayanlardan eyle bizi gece saatlerinde ve günün başında ve sonunda münacat edenlerden eyle bizi dünyaya buğz edenlerden eyle ki ondan yüz çevirelim bizi ahireti sevenlerden eyle ki ahiret için çalışalım bizi Didarını özleyenlerden eyle bizi Cenabına teveccüh edenlerden eyle bizi ölüme hazır bulundur ki ölümümüzü düşünerek ahiret işleriyle daha çok meşgul olalım Ey Rabbimiz bize fazlından sevap ve ihsanından vaad ettiklerini ver Resullerinin lisanı ile vaad ettiklerini kıyamet gününde bizi mahzun eyleme sen va’dinden dönmezsin Allahım tevfikini bize refik eyle Yolumuzu Sırat-ı Müstakim eyle Allahım bizi maksatlarımıza vasıl eyle Tövbelerimizi kabul eyle Muhakkak ki sen asilerin tövbelerini kabul ve onlara rahmet edicisin Allahım senin emrinle sabaha (veya akşama) dahil olduk senin emrinle yaşar senin emrinle ölürüz dönüşümüzde sanadır Allahım bize Hakkı bildir Hakka tabi olmayı bize rızık eyle bize batıl olanın batıl olduğunuda bildir bize batıldan uzak bulunmayı ve sakınmayı rızık eyle bizi müslim olarak öldür bizi salih kullarına ilhak eyle zalimlerin şerlerini üzerimizden defet Müminlerin dualarına bizi ortak et bizi sakla ve koru Ey Rabbimiz kaza ettiğin şerden bizi koru Allahım Ümmeti Muhammedin günahlarını yarlıga Allahım Ü.M’’de yardım eyle Allahım Ü.M ‘e merhamet eyle Allahım Ü.M’ di hıfzeyle Allahım Ü.M’ di gamdan tasadan elemden uzak tut Allahım Ü.M’ in günahlarından geç ve affeyle Ey tövbe edenleri seven Allahım tövbelerimizi kabul eyle ey korkanları korkularından emin eyleyen bizi de korktuklarımızdan emin eyle ey şaşıranlara yol gösteren bize doğru yolu göster ey azanlara ve sapıklara hidayet eden bize doğru yolu göster ey yardım isteyenlere yardım eden bize yardım eyle ey masivadan geçenlerin isteği ve arzusu olan rica ve arzumuzu senden kesme ey asilere rahmeyleyen bize rahmeyle ey günahları yarlıgayan bizim günahlarımızıda yarlıga kötü amellerimizi ört ve affeyle bizi ebrar zümresi ile öldür
    Allahım kalplerimizi marifet nurunla nurlandır Allahım zulmet ve kederleri iman nuru ile ve hikmetle doldurarak göğüslerimizi aç Allahım bütün işlerimizi kolaylaştır Allahım ayıplarımızı yüzümüze vurmayarak lütfunla ört Allahım Ey lütufları gizli olan Allahımız bizi dünya ve ahirette korktuklarımızdan kurtar Allahım bizi ana babamızı üstadlarımızı ve pirlerimizi kardeşlerimizi ashabımızı ahbabımızı aşiretlerimizi kabilelerimizi üzerlerimizde hakları bulunanları bize hayır dua ile vasiyyet olunanları erkek veya kadın bütün müminleri erkek veye kadın bütün müslimleri mümin ve müslim zümresinden kadın veya erkek ölü veya diri olanların hepsini yarlıga
    Ey feyiz veren Allahımız bizi bütün belalardan bütün hastalıklardan hepsinden kendi rahmetinle hıfz eyle ve koru Ey Rahmet edenlerin rahm edicisi

Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: