FÜTÛHU’L – GAYB

Fütuhû'l Gayb - Abdülkâdir Geylâni ( Oku veya indir )  FÜTÛHU’L GAYB – Abdülkâdir Geylâni

Fütûhu’l-gayb, rıza, teslimiyet, şikâyeti terk, iradeyi terk, nefse, hevâya ve şeytana ittiba etmemek, sabır, şükür, fenâ, zühd, tevekkül vs. tasavvufî kavramları açıklamakta ve sâliklere yol göstermektedir. Görüldüğü kadarıyla eser, Abdülkâdir Geylânî’nin (ks) bizzat telif ettiği bir eser olmayıp, öğrencileri onun özel bir grupla yapmış olduğu tasavvuf sohbetlerini derlemişlerdir.

Yine Geylânî (ks) un sohbetlerinden oluşan el-Fethu’r-rabbânî de Abdülkâdir Geylânî’nin (ks) sohbet ve vaazlarının derlendiği bir eser olmakla birlikte iki eser arasında bazı farklar bulunmaktadır.

El-Fethu’r-rabbânî’ de genel halk kitlesinin; bu eserde ise Abdülkâdir Geylânî’nin (ks) yakın öğrencilerinin muhatap alındığı anlaşılmaktadır.

 Fütûhu’l-gayb ise seçilmiş bir topluluğu hedef aldığı için geneli itibarıyla öğretici bir nitelik taşımaktadır. Dinin emir ve yasaklarına sıkı sıkıya bağlılığıyla bilinen İbnü’l-Kayyim gibi, dönemlerindeki tasavvufî cereyanlara karşı fikirleriyle bilinen âlimlerin de hürmetini kazanmış bir mutasavvıftır. O kadar ki İbn Teymiyye, Fütûhu’l-gayb üzerine kısa bir şerh yazarak, Geylânî’nin yanlış anlaşılabilecek bazı ifadelerini açıklayıcı ayrıntılı notlar koymuştur. Bu, Geylânî’nin yalnızca mutasavvıflarca değil, fıkıh ve kelam âlimlerince de benimsendiğini göstermesi açısından dikkat çekilmesi gereken bir noktadır.

Bu Kitabı ister sayfanın altındaki konu başlıklarına tıklayarak tamamını sitemizden Akıllı telefonlara uyumlu olarak  okuyabilir. isterseniz hemen alttaki linklerden ÜCRETSİZ olarak indirebilirsiniz…

Cep telefonundan okumak için indiriyorsanız Google play Kitaplarda tam ekran okuyabilmeniz için EPUB formatında indirip Google play kitaplarda açıp okumanızı öneririz…

BU KİTABI ÜCRETSİZ İNDİR

      

Abdülkâdir Geylâni

SAYFAYI TAVSİYE ET

KİTABI OKU    (Başlıklara Tıklayın)

SIRLI ALEMLERİN KAPISI
Gavsül Âzam Abdülkadir Geylani
İbn Teymiye Şerhi ile birlikte

Abdulkâdir Geylânî (ks) Künyesi Ebû Muhammed’dir. 1077 (Hicrî 470) sen­esinde İran’ın Geylân şehrinde doğmuştur. Nesebi Hz. Peygamber'in torunu Hz. Hasan'a dayanır. On sekiz yaşında tahsil için Bağdat’a gönderilmiş olan Abdulkâdir Geylânî, Kadı Ebû Sâid el-Mübarek’in elinden sûfilik hırkasını giydik­ten ve 1127 (Hicrî 521) senesinde Yusuf el-Hemedâninin kendisini irşad etmesinden sonra bu şehirde vaaz vermeye başlamıştır. Daha sonra, tekrar vaaz vermeye başlayacağı döneme kadar Kerh kasabasında inzivaya çekilmiş ve yirmi beş sene sürekli ibadetle meşgul olmuştur. Kısa zamanda sayısız müridi olmuş ve şöhreti bölge sınırlarının dışına taşmıştır. 1165 (Hicrî 561) senesinde Bağdat’ta vefat etmiş ve orada defnedilmiştir. Eserlerinden bazdan şunlardır:

Günyetü’t-tâlibîn, Hizbü’l-beşâiri’l-hayrât, Cilâü'l-hâtir, Melfûzât-ı Geylânî, Mektûbât, Sırru'l-esrar ve Mazharu'l-envar, es-Sirâcu'l-vehhâc fî Leyletil-mi’rac, el-Fethu’r-rabbânî, el-Fuyûzâtü'r-rabbâniyye fı'l-Evrâdiî-Kâdiriyye, Behçetü’l-esrâr, el-Mevâhibü’r-rahmâniye ve’l-Futûhu’r-rabbâniyye fî Merâtibi’l-ahlâki's-seniyye veî-Makâmâti'l-irfaniyye, Yevâkitü'l-hikem, Divânü Gavsi’l-a'zâm.

Bu, zâhit ve mutasavvıfların büyüklerinden, Kadîrî tarikatının kurucusu Abdülkâdir Geylânî’ye (ks) aittir. 470 (1076) yılında Hazar’ın güneyinde  doğan Geylânî’nin (ks) nesebi Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hasan’a dayanır. İlk tahsilini memleketinde yapan Geylânî, on sekiz yaşlarında Bağdat’a gelerek, orada fıkıh, hadis ve Arap edebiyatı gibi dinî ilimleri tahsil eder ve kendisini vaaz ve sohbet konusunda geliştirir. Hocasının medresesinde fıkıh okutan ve bir yandan da insanlara vaaz eden Abdülkâdir Geylânî (ks), kısa zamanda zâhid kişiliği ile ünlenir ve sohbetini dinlemeye gelen cemaat, medreseye sığmaz olur. Etkili ve coşkulu bir vaiz olması nedeniyle ilim ve devlet adamlarından pek çok kimse onun müritleri arasına katılır. Daha sonra tekrar vaaz vermeye başlayıncaya kadar Kerh kasabasında inzivaya çekilen Abdülkâdir Geylânî (ks), yirmi beş yıl sürekli ibadetle meşgul olur ve 562 (1166) yılında Bağdat’ta vefat eder. Öğrencilerinin ifadesiyle Abdülkâdir Geylânî (ks), zayıf, orta boylu, geniş göğüslü, uzun sakallı, esmer, bitişik kaşlı ve gür seslidir. Duası makbul, çok çabuk ağlayabilen, daima iyiliksever, cömert, ibadetine düşkün ve sağlam karakterli biridir. Saygın bir kişiliğe sahip olmasına rağmen küçük kız ve erkek çocuklarıyla da rahatlıkla sohbet eder, fakirlerle hemhâl olur, devlet büyüklerinden kimse için ayağa kalkmazdı. Vezir ve sultanların kapısını da aşındırmazdı. Geylânî’nin (ks) tasavvufî eğitim anlayışında mürit, önce riyazet ve çile döneminden geçip, dünyadan el etek çeker, sonra manevi yolculuğunu tamamlayarak tekrar halkın arasına döner.

Abdülkâdir Geylânî’nin (ks) başlıca eserleri şunlardır: Gunyetü’t-tâlibîn, el-Fethu’r-rabbânî, Fütûhu’l-gayb, Cilâu’l-hâtır, Sirrû’l-esrâr; Melfûzât-ı Geylânî, Mektubât…

Bu eserler içinde Fütûhu’l-gayb, rıza, teslimiyet, şikâyeti terk, iradeyi terk, nefse, hevâya ve şeytana ittiba etmemek, sabır, şükür, fenâ, zühd, tevekkül vs. tasavvufî kavramları açıklamakta ve sâliklere yol göstermektedir. Görüldüğü kadarıyla eser, Abdülkâdir Geylânî’nin (ks) bizzat telif ettiği bir eser olmayıp, öğrencileri onun özel bir grupla yapmış olduğu tasavvuf sohbetlerini derlemişlerdir.

Yine Geylânî (ks) un sohbetlerinden oluşan el-Fethu’r-rabbânî de Abdülkâdir Geylânî’nin (ks) sohbet ve vaazlarının derlendiği bir eser olmakla birlikte iki eser arasında bazı farklar bulunmaktadır.

El-Fethu’r-rabbânî’ de genel halk kitlesinin; bu eserde ise Abdülkâdir Geylânî’nin (ks) yakın öğrencilerinin muhatap alındığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle Geylânî’nin (ks) el-Fethu’r-rabbânî ’deki üslûbu çok serttir. Nitekim sözlerinin sertliğine yer yer kendisi de işaret eder. Örneğin beşinci sohbetinde “Ben Allah’ın dini konusunda senden taraf olmam. Benim Allah’ın dinine dönük bir katılığım vardır. Özü sözü bir olan sert bir elde büyüdüm. Dünyanı evinde bırak ve bana yaklaş” der. Kırk dokuzuncu sohbetinde ise “Sözümün sertliğinden ürküp kaçmayın. Rabbini bulmuş hiçbir veli yoktur ki Allah’ın dini konusunda sert olmasın. Benim sözüm serttir, yemeğim serttir. Benden ve benim gibilerden kaçanlar kurtuluşa eremezler. Sen, dine yönelik bir konuda saygısızlık edersen sana bir çift söz söylemeden bırakmam. Böyle yaparım ve sohbetime gelmişsin, gelmemişsin aldırmam” der. İfadeler zaman zaman öylesine sertleşir ki okuyan, kafasına balyoz vurulmuşa döner. Bu itibarla el-Fethu’r-rabbânî, nefsini terbiye etmek isteyenlerce mutlaka okunması gereken bir eserdir.

 Fütûhu’l-gayb ise seçilmiş bir topluluğu hedef aldığı için geneli itibarıyla öğretici bir nitelik taşımaktadır. Dinin emir ve yasaklarına sıkı sıkıya bağlılığıyla bilinen İbnü’l-Kayyim gibi, dönemlerindeki tasavvufî cereyanlara karşı fikirleriyle bilinen âlimlerin de hürmetini kazanmış bir mutasavvıftır. O kadar ki İbn Teymiyye, Fütûhu’l-gayb üzerine kısa bir şerh yazarak, Geylânî’nin yanlış anlaşılabilecek bazı ifadelerini açıklayıcı ayrıntılı notlar koymuştur. Bu, Geylânî’nin yalnızca mutasavvıflarca değil, fıkıh ve kelam âlimlerince de benimsendiğini göstermesi açısından dikkat çekilmesi gereken bir noktadır.

Hayy ve Kayyûm’dur. O! Ferd; Kuddûs, Adl ve Hakem’dir. Biz dahi O’nun ismiyle başlarız...

NOT: İbn Teymiyye’nin bu kitapta yer alan yedi konu için kaleme aldığı şerhleri, ilgili sohbetlerdeki şerhe konu olan kısımlara eklediğimiz şerh kısa yollarına tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Allah’ın kendisinden râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Her mü'mine, bütün hâllerinde üç şey gereklidir;

  • Emredilene itâat
  • Yasakları terk
  • Kadere rızâ

Ne hâlde bulunursa bulunsun; bir mü’min, bu üç şeyin birinden bile uzak ka­lamaz. Bu yüzden onun; kalbini bunların kaygısıyla doldurması, her an kendine bunları hatırlatması ve her hâl ü kârda bütün âzâları ile bunlara tutunması icap eder. (1.Şerh)

 

Allah’ın kendisinden râzı olduğu kişi şöyle buyurdu:

Tâbi olun (dinin hükümlerine bağlı olun); bid’atçilik yapmayın, itâat edin; sapmayın, birleyin; şirk koşmayın,

Hakk’ı noksanlıktan tenzih edin / eksik, kusur aramayın;

O’nu ithâm etmeyin, doğrulayın, şüpheye düşmeyin.

Sabre­din; korkuya kapılmayın.

Sebat edin; kaçmayın, isteyin; karamsar olmayın.

Bek­leyin ve gözleyin; ye’se / ümitsizliğe düşmeyin.

Kardeş olun; hasım olmayın, tâat üzere birle­şin; ayrılığa düşmeyin, birbirinizi sevin; birbirinize buğz etmeyin.

 Günahlardan te­mizlenin; onlarla bulanıp kirlenmeyin, Rabbinize itâatle süslenin, Mevlâ’nın kapısından ayrılmayın, O’na yönelmekten yüz çevirmeyin, tevbeyi ertelemeye kalkmayın, gece boyu ve gündüz saatlerinde Yaradan’ınızdan özür dilemekten bıkmayın!

Böylelikle: Rahmete erer ve mesûd olursunuz. Ateşten uzak tutulursunuz. Cennette neşelendirilirsiniz. Allah’a ulaştırılırsınız! Dar-ı selâmda / selamet yurdunda sonsuz nimetlere mahzar olup bahtiyar olursunuz. Cehennemden uzaklaştırılıp Cennette ebedi kalacaksınız. Bu hâliniz sonsuza kadar sürecek, orada en seçkin atlara bineceksiniz. İri gözlü hurilerle, güzel kokunun her türüyle, şarkıcı kadınların nağmeleriyle ilelebet sefa süreceksiniz. Peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle ve iyi insanlarla / sâlihlerle birlikte olacaksınız.

Allah’ın kendisinden râzı olduğu kişi şöyle buyurdu:

Kul, bir musibetle sınandığı zaman önce kendi kendine çaba göstererek ondan kurtulmaya çalışır. Kendi kendine ondan kurtulmayı başaramayınca; devlet yöneticileri, makam mevki sahipleri, zenginler ve hâl eh­linden yardım ister; hastalık ve ağrı durumlarında da doktorlara başvurur ve benzeri insanlardan yardım ta­lep eder. Yine bir çare bulamazsa; duâ, niyaz ve hamdle Rabbi’ne yönelir.

Kendi başının çaresine bakabiliyorsa insanlara / mahlûkata başvurmaz; mahlûkatta kurtuluş bulursa Yaradan’a başvurmaz. Yaradan’da da bir kurtuluş bulamazsa; sürekli is­tek ve duâ, niyaz ve hamd ve bunlarla birlikte muhtaç oluşuyla, korku ve ümit arasında kendini O’nun huzurunda yere atar.

Rabbi önce onu dua etmekten bezdirir ve diğer bütün sebeplerle bağını koparıncaya kadar onun duasını kabul etmez.

İşte o zaman kader devreye girer ve yapacağını yapar. Kul, bütün sebeplerini yitirir ve hareketsiz kalakalır. Artık sadece bir ruhtan ibarettir. Geriye Hakk’ın fiilinden başka hiçbir şey kalmamıştır. O zaman gerçeği kavrar ve zorunlu olarak Allah’ı tevhid eder / birliğini kabul eder. Anlar ki gerçekten Allah’tan başka bir fâil / eylem sahibi yoktur; Allah’tan başka hareket ettiren ve durduran yoktur. Hayır ve şer; zarar ve yarar, vermek ve alıkoymak: açmak ve kapamak; ölüm ve hayat, izzet ve zillet namına her ne varsa Allah’ın elindedir. Artık o, kaderin elinde, sütannenin kucağındaki süt emen çocuk gibidir; ölü yıkayıcısının elindeki cenaze gibidir, atlının elindeki çevgenin (cirit sopasının) temreni gibidir.

 Kader onu bir o yana bir bu yana çevirir ve hâlden hâle koyar. Artık ne kendinde ne kendisi dışında en ufak hareket hissetmez. Kendinden geçmiştir. Rabbinden başkasını, O’nun fiillerinden başkasını görmez. Başkasından gelen hiçbir sesi duymaz ve O’ndan başkasını düşünmez. Görür, duyar ve bilirse bile yalnızca O’nun sözlerini duyar, O’nun bildirdiğini bilir, O’nun nimetlerine mazhar olur, O’na yakın olmakla bahtiyar olur, O’nun kendisini zâtına yaklaştırmasıyla süslenir ve şereflenir: O’nun vaadi ile rahatlar ve sakinleşir; Huzuru O’nda bulur, O’ndan bahsedildiğinde yaklaşır / ülfet bulur; O’nun dışındaki şeyleri konuşmaktan kaçar. O’nun zikrine sığınır ve meyleder, yalnızca O’na güvenip tevekkül eder. O’nun marifet nurunu rehber edinir ve üzerine kuşanır. Allah’ın az bilinen yönlerini fark eder / O’nu yakından tanır. Kudret sırlarını yukarıdan seyreder. Ondan işitip ezberler.

Sonra bu hâline hamd eder, sena eder, şükreder ve duaya devam eder.

İnsanlardan bağını kopardığın zaman “Allah sana rahmet etsin. Sende hevâ ve heves bırakmasın” diye dua edilir. Hevâ ve hevesin kalmayınca “Allah sana rahmet etsin. Sende irade ve temenni bırakmasın” diye dua edilir.

İradenden de kurtulunca sana şöyle dua edilir: “Allah sana rahmet etsin. Sana öyle bir hayat versin ki sonrasında ölüm olmasın, öylesine zengin ol ki ardından fakirlik yüzü görmeyesin. Nasibin öyle açık olsun ki sonrasında vermemek diye bir şey düşünülmesin. Öyle rahat et ki sonrasında hiç yorgunluk olmasın. Öyle nimetlere gömül ki sonrasında hiç sıkıntı çekmeyesin. Öyle ilim öğren ki sonrasında cahillik bulunmasın. Öyle güvende ol ki sonrasında hiç korku olmasın. Öyle bahtiyar ol ki sonrasında hiç bedbahtlık bulunmasın, öyle izzet bul ki sonrasında hiç zillete düşmeyesin. Yaklaş, uzaklaşma. Yüksel, alçalma. Yücel, küçülme. Belirgin ol, kirlenme ki temenniler sende gerçek olsun, sözler sende yerini bulsun.”

İşte o zaman sen nadir görülen kibrit-i ahmer olursun: emsâlin az bulunur, ortağın olmaz, biricik olursun, senin cinsinden kimse bulunmaz. Garbın garbı re sırrın sırrı olursun.

O zaman bütün peygamberlerin re sıddıklann mirasçısı olursun. Seninle velâyet mühürlenir (velâyetin son durağı olursun), abdalân sana dönüşür, sıkıntılar seninle son bulur. Bitkiler seninle sulanır, ekinler seninle biter, havas re aramdan, sınırlarda yaşayanlardan, yönetici ve yönetilenlerden ve yakın beldelerden belâ ve musibetler seninle kaldırılır. Beldelerin ve kulların koruyucusu olursun. Ayaklar koşarak, eller alçalarak, diller güzel yâd ile; hamd ü sena ile sana gelir. İman edenlerden iki kişi bile senin hakkında görüş ayrılığına düşmez.

Beldelerde oturan ve dolaşanların en hayırlısı!

 “İşte bu Allah’ın lütfudur; onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir” (Cum’a; 4).

Allah’ın kendisinden râzı olduğu kişi şöyle buyurdu:

Dünyayı süsleriyle, boş işleriyle, hile ve tuzaklarıyla ve öldürücü zehirleriyle sahiplerinin (ehl-i dünyanın) elinde görürsün. Dışına dokunduğunda yumuşaktır, içi ise zehirlidir, yumuşaklığına aldanarak kendisine dokunanı çabucak öldürür, verdiği sözü bozarak onu başkalarıyla değiştirir.

İşte dünyayı bu hâliyle görünce birini hacet gideriyorken gören kişi gibi davran. Birini hacet giderirken gören kişi, onun avret yerlerinin açık olduğunu görüp kötü kokuyu alınca hemen gözünü yumar ve pis kokuyu almamak için burnunu tıkar. İşte dünyaya böyle davran. Onu görünce süslerine bakma ve kokusu etrafa yayılan şehvet ve hazlarını almamak için burnunu tıka. Böylece ondan ve tehlikelerinden kurtulursun ve rahatını hiç bozmadan nasibin gelip seni bulur.

Allah Teâlâ, Muhammed Mustafa’ya şöyle buyuruyor: “Kendilerini denemek için onlardan bir sınıfı, dünya hayatının süsü olarak kendisiyle faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha devamlıdır.” (Tahâ, 131)

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı kişi buyurdu:

Allah’ın izniyle; mahlûkattan! Ve Allah’ın emriyle; hevândan fâni ol!

“Eğer mü’minler iseniz Allah’a tevekkül edin” (Mâide; 23).

Allah’ın fiiliyle irâdenden fâni ol. İşte o zaman Allah’ın ilmine uygun bir kap hâline gelirsin. (2.Şerh)

Senin Allah Teâlâ’nın mahlûkatından (insanlardan) fâni olmanın alâmeti; onlardan ve onlarla sürdürdüğün ilişkileri sona erdirmen ve onların ellerinde bulunanlar­dan ümidini kesmen, onlardan en ufak beklenti içinde olmamandır. (3.Şerh)

Hevâ ve hevesinden fâni olduğunun (sıyrıldığının) alâmeti ise; sana fayda veren şeyleri temin etmen veya bir zararı def etmek konusunda sebeplere tutunmayı ve kazanç elde etmeyi terk etmendir. Bu makama erdiğinde sende en ufak hareket olmaz; zararına veya yararına olan herhangi bir şeyi elde etmek ve savuşturmak için uğraşmazsın; kendini korumaz ve kaçmazsın. Bütün bunları Allah’a bırakırsın. Çünkü Allah, bunları başlangıçta üstlendiği gibi, sonuçta da üstlenecektir. Zaten anne karnındayken ve bebeklik döneminde de seni koruyup gözeten odur. (4.Şerh)

Allah’ın fiili ile iradenden sıyrıldığının (yani bütün işlerini Allah’ın fiiline bıraktığının) göstergesi ise hiçbir ve gerçekleşmesini istediğin hiçbir arzunun kalmamasıdır. Çünkü sen, Allah’ın iradesi ile birlikte başka hiçbir şeyi dilemezsin. Senin üzerinde sadece Allah’ın fiili etkin olur. Allah’ın irade ve fiili gerçekleşince durgunlaşır ve kalben rahat olursun. Göğsün genişler, yüzün aydınlık olur, varlıkların yaratıcısına güvenerek hiçbir varlığa ihtiyaç duymazsın. Kudret eli seni evirip çevirir, ezel dili / lisanı seni çağırır. Bütün dinlerin Rabbi sana öğretir, sana nurlar ve özel giysiler giydirir. Sana da ilk dönem ilim sahiplerinin makamını verir. Böylece kırılır ve hep öyle kalırsın. Sıvıyı tutmayan delik kap gibi sende de hiçbir irade ve şehvet yerleşecek yer bulamaz. Sonunda beşere ait huylardan tamamen arınırsın. İçin Allah’ın iradesinden başka hiçbir şeyi kaldırmaz. İşte o zaman var etme (tekvin) sıfatının sende de tezahürleri belirir, hârikulâde hâllerin olur. Bu hâlin hem fiillerinde hem de sözlerinde görülür. Bu, aslında Allah’ın âlem üzerindeki fiil ve iradesidir. İşte o zaman sen de kalbi kırıklar zümresine katılırsın. Onlar ki beşerî iradeleri kırılmış, insan olmalarının gereği olan arzuları ellerinden alınmış ve kendilerine Rabbânî bir irade verilmiştir. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurur: “Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi: Güzel koku ve kadınlar. Gözümün nuru da namazda kılındı.”

 Kendi fiil ve iradesi büsbütün yok olduktan sonra var etme (tekvin) sıfatının onda yeniden görülmeye başlaması yukarıda anlattıklarımızdan dolayı olmuştur. Allah Teâlâ “Ben, benim rızam için kalpleri kırılanların yanındayım” buyurur. Çünkü sen bütün hevâ ve heveslerini ve iradeni inkâr etmediğin (kendinden uzaklaştırmadığın) sürece Allah senin yanında olmaz. Kırılıp içinde herhangi bir sıvının durmasına elverişsiz hâle gelince Allah seni yeni baştan var ederek sana irade verir. Sen de o irade ile dilersin. Sana verilen bu yeni iradeyle yeniden varlık bulunca Allah onu da kırar ve ecel vakti gelip büyük buluşma gerçekleşinceye kadar bu böyle sürüp gider. İşte “benim rızam için kalbi kırılanların yanındayım” sözünün anlamı budur. “Yeni iradeyle yeniden varlık bulmak” sözü ile anlatmak istediğimiz de ona iyice alışmaktır.

Bir kudsî hadiste Allah (c.c.) şöyle buyurur: “Kulum nafilelerle bana yaklaştıkça yaklaşır ve sonuçta ben onu severim. Onu sevince duyan kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum”. Diğer rivayetin ifadesi ise şöyledir: (Benimle duyar, benimle tutar, benimle düşünür).” (5.Şerh)

Bu, ancak fenâ halinde gerçekleşir. İnsanların iyilikleri ve kötülükleri vardır, senin de öyle. Sen insanlardan ve nefsinden sıyrılıp onların hiçbir iyiliğini ummaz ve hiçbir kötülüklerinden korkmaz olduğunda geriye sadece –eskisi gibi- Allah kalır. Allah’ın kaderinde hayır ve şer vardır. Ama O, seni şerrinden kurtarır ve hayır denizine daldırır. Böylece bütün hayırların kabı; bütün nimetlerin, sevinçlerin, güven ve huzur ışıklarının kalesi olursun. Fenânın, temennilerin, isteklerin ve varılmak istenen gayelerin bir sonu vardır. Evliyânın yolu orada son bulur. Bu son, büyük evliyânın ve abdalânın elde etmek istediği istikâmettir; kendi iradelerini Hakk’ın iradesi ile değiştirmektir. Bundan böyle ölünceye kadar hep Hakk’ın iradesiyle dilerler. İşte bunun için “abdâl” (bedeller / değiştirenler) adını almışlardır. Allah onlardan razı olsun. Bu büyüklerin günahları sehven, unutarak, içinde bulundukları hâle yenik düşüp kendilerini kaybederek kendi iradelerini Hakk’ın iradesine eş tutmalarıdır. Onlar böyle yapınca Allah, rahmetiyle onların yardımına yetişerek onları uykudan uyandırıp yanılgılarını hatırlatır. Onlar da hemen kendilerine gelerek Rablerinden bağışlanma dilerler. Çünkü melekler dışında iradeden masum (tamamen iradesiz) olan hiçbir varlık yoktur. Melekler iradeden korunmuşlardır, peygamberler ise kötü arzulardan korunmuşlardır. Yükümlü olan insan ve cinlerin geriye kalanları ise ikisinden de korunmamıştır. Ancak bazı evliyânın, kötü arzulardan; abdalânın ise iradeden korunduğu olur. Ama her ikisinden birlikte korunmazlar. Yani onların ara sıra kötü arzulara veya iradeye meyletmeleri caizdir. Ama Allah, rahmetiyle onların yardımına koşarak uykularından uyandırmak suretiyle onları istikamete eriştirir.

Allah’ın kendisinden râzı olduğu kişi şöyle buyurdu:

Nefsinden çık, ondan yüz çevirip uzaklaş. Sana ait olan her şeyden, mülkünden bağını kopar. Her şeyi Allah Azze ve Celle’ye teslim et: Kalbinin kapısında O’nun kapıcısı ol!

Emrini tut ve yalnızca içeri alınmasını emrettiklerini içeri al, içeri alınmasını istemediklerini ise alma. Kötü arzularını kalbinden çıkartmış iken tekrar içeri alma. Arzuların (hevânın) kalpten çıkartılması nefse muhalefet edilerek ve hiçbir durumda peşine düşülmeyerek olur; kalbe alınması ise kendisine uyularak peşine düşülmesi yoluyla olur.

O’nun iradesinden başka hiçbir şeyi dileme. Ondan başkası boş bir temennidir ve ahmakların vadisidir. Onun iradesi dışına çıkarsan ölür, helâk olursun, gözünden düşersin ve Allah, zâtını senden perdeler.

Her zaman O’nun emrini tut, yasağından kaç, kaderine teslim ol ve hiç kimseyi ona ortak koşma. Senin iraden, hevâ ve hevesin, arzuların tamamen O’nun yaratmasıdır. İrade etme ve arzulama ki müşrik (ortak koşan) olmayasın.

Allah Teâlâ “Her kim Rabbiyle buluşmak istiyorsa iyi işler yapsın ve ibadette kimseyi Rabbine ortak koşmasın” (Kehf, 110) buyuruyor.

Şirk, yalnızca puta tapmak değildir. Kişinin, nefsinin arzularına uyması ve Rabbiyle birlikte dünya ve dünya içindekilerden, ahiret ve ahiret içindekilerden herhangi bir şeyi tercih etmesi, kendine ayırması da şirktir. Çünkü Allah’ın dışındaki her şey Ondan başkadır. Başkasına meyleden ise Allah’a şirk koşmuş olur. Sakın ve meyletme; kork ve güvenme, araştır ve gaflet etme. Kor­ku içinde ol emniyette olma! Kontrol et, gaflete düşüp mutmain olma! Nefsine hiçbir hâli ve makamı izâfe etme! Bunda hiçbir şey iddia etme!

 Böylece huzur bulursun. Herhangi bir hâl veya makamda olduğunu iddia etme. Sana bir hâl bahşedilir veya bir makâma yükselirsen bunlardan hiçbirinde kalıcı olmayı tercih etme. Çünkü Allah (c.c.) her gün yeni bir iştedir ve mahlukat üzerinde bazı tasarruflar ve değişiklikler yapmaktadır. O (c.c.) kişiyle kalbi arasına girer ve başkalarına bildirdiğin hâlini yok ediverir. Bir bakarsın, kalıcı olacağını ve değişmeyeceğini hayal ettiğin makamın değişiverir. O zaman sen haber verdiğin kişiye karşı mahcup olursun. Aksine bunu kendine sakla ve başkalarına sayıp dökme. Zira Allah (değiştirme ve dönüştürme hususunda):

“Her an ayrı bir şe’n üzeredir” (Rahmân; 29).

Bu hâlin sabit kalırsa ve değiştirilmezse bunun sana bir bağış (mevhibe) olduğunu bil ve şükrünü eda edebilmeyi dile. Kendinde gördüğün hâli sakla.

Hâlin sabit kalmaz ve değiştirilirse bu da yararlıdır. Çünkü ilmini, marifetini, nûrunu, uyanıklığını ve terbiyeni artırır. Allah (c.c.)

 “Bir ayet neshettiğimizde ve unutturduğumuzda, ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz. Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?” (Bakara; 106). Buyurmuştur.

Dolayısıyla kudret konusunda Allah’a acizlik isnat etme, takdir ve tedbirinde O nu suçlama ve vaadinde kuşku duyma. Bu konuda Allah Resulü’nü (s.a.v.) örnek al. Hükümleri uygulanan, mihraplarda okunan ve mushaflarda yazılı olan âyet ve sûreler neshedilerek kaldırılmış ve yerine başkaları konmuştur. Bu, dinin zâhirinde (yani fıkıh alanında) gerçekleşen değişikliktir. Bâtını ve Allah’la kendisi arasındaki ilim ve hâli hakkında ise şöyle buyurur:

 “Kuşkusuz benim kalbimi bir bulut örter ve bir günde ben yetmiş defa (diğer bir rivayete göre yüz defa) istiğfar ederim.”

Allah Resulü (s.a.v.) bir hâlden başka bir hâle geçiriliyor; yakınlık makamlarında ve gayb meydanlarında dolaştırılıyor ve nurdan giysileri durmadan değiştiriliyordu. Böyle olunca Hz. Peygamber (s.a.v) önceki hâlinin, bir sonrakinin yanında karanlık, eksik ve sınırları korumada kusurlu olduğunu anlıyordu. İşte o zaman kendisine istiğfar etmesi telkin ediliyordu. Çünkü istiğfar etmek ve tövbekâr olmak kulun bütün hâllerinin en güzelidir. Çünkü tövbe, kişinin işlediği günahı ve kusurunu itiraf etmesi demektir. Tövbe ve istiğfar, kulun her hâlinde sahip olması gereken iki sıfattır. Bunlar, beşerin babası Hz. Âdem’den Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) kadar süregelen bir mirastır.

Hani Âdem’in kalbi, tertemizken verdiği sözü unutma karanlığına düşmüştü de selâmet yurdunda, Rahmân ve Mennân olan Allah’ın komşuluğunda sonsuz kalmayı ve meleklerin selam vererek huzuruna girmesini dilemişti, işte o zaman, kendi iradesini Rabbinin iradesine eş tuttuğunu fark etmişti. Bunun için sahip olduğu irade kırılıverdi, bu hâli ortadan kalktı ve bu yetki / yakınlık yok oldu. Böylece sahip olduğu makamdan aşağı düştü, nurları karardı ve kalbindeki saflık kayboluverdi. Hidâyet nurlan, tevbe ilimleri ve marifetleri, önceden gâip olup tevbede gizli olan ve ancak tevbeyle ortaya çıkan maslahatlar meydana geldi.  İşte o zaman Rahmân’ın seçkin kulu (Safiyyü’r-rahmân) kendine geldi ve hatırladı.

 Günahını ve unutkanlığını itiraf etmesi telkin edildi de şöyle dedi:

“Rabbimiz! Biz kendimize haksızlık ettik. Sen bizi bağışlamaz ve bize acımazsan hiç kuşkusuz kaybedenlerden oluruz.” (A’râf, 23)

 Bu duası üzerine hidâyet nurları ve nasıl tövbe edeceğinin bilgisi geldi. Bu olayda saklı olan maslahatlar / hikmetler, önceden bilinmiyordu, bu olayla beliriverdi. Bunun üzerine o irade başkasıyla; ilk hâlde İkincisiyle değiştirildi. Bu değişim ile Âdem’e en büyük velâyet (yetki, yakınlık) ve önce dünyaya, sonra da âhirete yerleşme geldi. Böylece dünya o ve zürriyeti için bir konak; âhiret de son durak ve sonsuzluk yurdu oldu.

Sen, kusurunu itiraf etmede ve tüm hâlleri için istiğfar etmede Allah'ın Resulü ve Habibi Muhammed Mustafâ ile babası Âdem'i kendine örnek al.

Allah’ın razı olduğu ve razı kıldığı buyurdu:

Eğer bir hâlde isen ondan daha yukarıda ve daha aşağıda başka bir hâli is­teme. Eğer Hükümdar’ın evinin kapısında isen oraya isteyerek değil de zorla gi­rinceye kadar eve girmeyi tercih etme. “Zorla” diye; kuvvetli, vurgulu ve tekrar­lanan bir emri kastediyorum.  İçeri girmek için sadece izin verilmesi ile yetinme, zira bu; hükümdar tarafından sana hazırlanmış bir tuzak ve aldatmaca olabilir, istemediğin bir şeyle karşılaşabilirsin.  Girmeye zorlanıncaya ve sonunda hü­kümdar tarafından tam bir cebir, ısrar ve lütufla eve girinceye kadar sabret, orada beklemeye devam et ki, içeri zorla alınasın. Bu durumda sen hükümdarın lütuf ve ısrarı ile girmiş olursun, işte o za­man hükümdar kendi fiilinden dolayı seni cezalandırmaz. Tercihini kötüye kul­lanman, açgözlülüğün, sabırsızlığın, edepsizliğin, içinde bulunduğun hâle razı olmaman yüzünden ise cezaya duçar olursun. Bu hâl hasıl olup içeri alındığında, en yüce zirveye yükselmeyi talep etmeksizin sana emredilen meşgale ve hizmeti hak­kıyla yerine getirerek; edepli, başın önünde ve gözlerin kapalı bir hâlde ol. Al­lah Teâlâ buyurur ki:

“Sakın pek çoklarına onları sınamak için, avunsunlar diye verdiğimiz dünya hayatının parlaklığına gözünü dikme! Çünkü Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır” (Taha; 131).

Bu, Allah Azze ve Celle’nin, hâli korumak ve verilene razı olmak konusunda seçkin nebisine verdiği bir edep dersidir. “Rabbin’in rızkı daha hayırlı ve daha ka­lıcıdır” ifadesi de ‘sana verdiğim hayır, yani; nübüvvet, ilim, kanaat, sabır, velâyet-i din ve din asaleti başkalarına verdiğim şeylerden daha değerli, daha seçkindir’ anlamındadır.

Hayrın tamamı; kişinin hâlini korumasında, hâline razı olmasında, başka şeylere iltifat edip bakmamasında bulunur. Çünkü dünya malı ya senin kısmetindir ya başkasının kısmetidir ya da hiç kimsenin kısmeti değildir de Allah onu bir fitne, bir imtihan olsun diye var etmiştir. Eğer senin kısmetinse; istesen de istemesen de sana ulaşacaktır, bu yüzden onu talep ederken elde etmek için edepsizlik etmen ve aç gözlü davranman yakışık almaz. İlim ve akıl açısından övülen davranış budur. Başkasının nasibine gelince, asla elde edemeyeceğin bir şey için kendini boşuna yorma. Kimsenin nasibi olmayıp insanlar için fitne olarak yaratılmışsa akıllı bir kişi, fitneye düşüp imtihan edilmeye nasıl razı olur? Buradan anlaşılıyor ki hayır ve kurtuluş tamamen kişinin hâlini korumasındadır.

Buradan anlaşıldığına göre bütün hayrın ve kurtuluşun, kişinin hâlini korumasında olduğuna göre; hükümdarın köşkünde selâmlığa alındığın, sonra da köşke çıkarıldığın zaman; daha önce anlattığımız gibi hâlini koru, başını önüne eğ ve edepli ol, hatta bundan daha da fazlasını yap. Bu durumda hâlini korumak senin için daha önemli olur. Çünkü hükümdara daha yakınsın ve teh­likeye daha açık bir durumdasın. Dolayısıyla bulunduğun halden ne daha yukarısına ne de daha aşağısına geç­meyi ne orada sabit ve sürekli kalmayı ne de onun herhangi bir niteliğinin değişmesini arzula. Sen orada olduğun müddetçe vasfını değiştirme, asla bir seçimin olmasın. Çünkü bunlar hâl, ni­metine nankörlük etmektir. Nankörlük ise; sahibinin dünyada da ahirette de rüsva ol­masına sebep olur.

Öyleyse yükseltilerek; içinde kalıp ondan hiç ayrılmayacağın bir makama sahip edilinceye kadar daima söylediğimiz gibi davranıp, amel et. Kalıcı bir makama erdiğin zaman bunun, açıklaması ve delili ortaya çıkmış bir bağış /mevhibe olduğunu anlayıp bilir, onu sımsıkı tutar ve hiç ayrılmazsın. Çünkü hâl­ler evliyâ için, makamlar abdâlan içindir. Allah senin hidâyetini üstlenecektir. Âmin.

Allah’ın razı olduğu ve razı kıldığı kişi buyurdu:

Allah’ın; âdet ve zahirin dışında olan ve akılları hayrete düşürüp şaşkına çeviren kimi fiilleri evliyâ ve abdalâna gösterilip keşf olunur. Bunlar iki kısımdır:

Celâl fiilleri ve Cemâl fiilleri.

Celal ve azamet; ürperten bir korkuya, tedirgin eden bir endişeye, azalarda gö­rülecek bir şekilde kalpte büyük bir baskıya sebep olur. Nitekim rivayet olundu ki: Peygamber Efendimiz Aleyhisselâmın mübarek göğsünden, namazdayken şid­detli korkudan dolayı tencere fokurtusuna benzer bir ses işitilirdi.' Allah’ın celâl ve azameti tecelli ediyordu. Aynı durum İbrahim Halilürrahmân (a.s) ve Ömer el-Faruk (r.a) hakkında da nakledilmiştir.

Cemâlin müşahedesine gelince: Cemâlin temaşası ise kalpleri nurlarla, saadet ve lütuflarla, tatlı ve kalbi ısıtan sözlerle, büyük bağışlar (mevhibelerin), yüce makamlar ve Allah’a yakınlık müjdesiyle süsler. Allah’ın lütuf ve rahmetinin bir gereği olarak onların paylarını kader kalemi, ezelden yazıp bitirmiştir. Onların, ecelleri (belirlenen süreleri) doluncaya kadar dünyada kalmaları takdir edilmiştir. Aksi halde Allah’a duydukları özlemle sevgileri öyle artar ki mermerleri çatlayarak helâk olurlar ve ölüm vakti gelinceye kadar kulluklarını yerine getirecek güç bulamazlar. İşte Allah, onlara lütfedip acıyarak, onları tedavi etmek, kalplerini terbiye ve teselli etmek için böyle yapar. Kuşkusuz O’nun bütün yaptıklarında bir hikmet vardır ve O, her şeyi bilendir. Onlara lütfuyla muamele eder, acır ve merhamet eder.

“Muhakkak ki hikmet ve ilim sahibidir" (Hicr; 25).

Onlara karşı lütufkârdır:

“Rauf ve Rahimdir” (Tevbe; 117).

Bundan dolayı Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, müezzini Bilâl’e (r.a) şöyle dediği rivayet edilir:

“Bizi onunla rahatlat ey Bilâl!” Onunla! Yani; namaza başlamak için kamet getirmek suretiyle. Çünkü Efendimiz -sallâllahu aleyhi vesellem-;

“Namaz, gözümün nûru kılındı” buyurmuştur.

Allah’ın kendisinden razı olduğu kişi buyurdu:

Bir Allah, bir de nefsin vardır. Sense muhatapsın. Nefis Allah'a karşı gelir ve düşmanlık eder. Bütün varlıklar Allah’a boyun eğerler. Nefsin yaratıcısı ve sahibi Allah’tır. Nefsin iddia, temenni, şehvet ve eşyayla (mahlukatla) hemhâl olma gibi bazı iddiaları ve arzuları vardır. Peşine düşer, istediği gibi davranırsan bundan haz alır. Nefsinin peşine düşmeyip Hakk’a uyar, düşmanlık edersen nefsine karşı Allah’a taraftar olursun.

Allah Teâlâ, şöyle buyurmuştur: “Ey Dâvud! Ben senden hiç ayrılmayan elin yerindeyim. Bu sebeple elini kullukta kullan ki nefsine düşman olasın.” nidâsında olduğu gibi, Allah’a sarılıp nefsine hasım olursan; Rabbin’e olan dostluk ve kulluğunu tahakkuk ettirmiş, Allah’a layık şekilde kul ve dost olursun: nasibin sana afiyet içinde ve kolaylıkla gelir, sen aziz ve değerli olursun. Bütün varlık sana hizmet eder, saygı gösterir ve seni yüceltir. Çünkü varlık (eşya) tamamıyla Rabbi’ne tâbidir, Rabbine boyun eğmiştir ve O’nun iradesine uygun hareket eder. Çünkü Allah, bütün varlığı yoktan var edendir. Varlıklar, Allah’ın kulu olduklarını ikrar ederler.

Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Bütün varlıklar Allah’ı överek yüceltirler. Ama siz onların yüceltmesini / tesbihini anlayamazsınız.” ((İsrâ, 44)

“O, göğe ve yere “isteseniz de istemeseniz de gelin” demiş, onlar da “biz isteyerek geldik” demişlerdir.” (Fussilet, 11)

Şu hâlde ibadet baştan sona kadar nefse muhalefet etmek yani onun isteklerini yerine getirmemektir. Allah Teâlâ

“Nefsinin arzularına uyma ki seni Allah’ın yolundan çıkartır” (Sâd, 26) buyurmuştur.

Hz. Dâvud'a da “Nefsinin arzularını terk et. Çünkü nefsin karşı koyar / mücadele eder” buyurmuştur.

Bâyezîd Bistâmî’nin (rh.a.) meşhur bir hikayesi vardır: İzzet sahibi olan Allah'ı rüyasında görür ve O’na “Sana ermenin yolu nedir?'’ diye sorar. Allah (c.c.) “Nefsini bırak ve gel” buyurur. Bâyezîd Bistâmî, “Gördüğüm bu rüya üzerine nefsimden, yılanın gömleğinden sıyrıldığı gibi sıyrıldım. Bir de gördüm ki; hayrın ta­mamı, bütün hâllerde nefse hasım olmaktaymış.” demiştir.

Şu hâlde yegâne hayır, bütün hâllerde nefse düşmanlık etmektedir.

Takvâ halinde isen insanların haramlarından, şüphelerinden, minnetlerinden onlara bel bağlamaktan ve onlardan korkmaktan ve onlardan bir beklenti içinde olmaktan uzaklaşarak nefsine muhalefet et. Hediye, zekât, sadaka veya adak kabilinden verdikleri şeylere heves edip. Onların bahşişlerini bekleme. Hiçbir sebepten beklenti içinde olma. Soyundan kendisine mirasçı olacağın zengin biri varsa mirasa konmak için onun ölmesini bile arzulama. Mahlûkattan tamamen kendini çıkar, insanları tamamen bertaraf et ve onları açılıp kapanan bir kapı ve bazen meyve veren, bazen meyvesiz kalan bir ağaç yerine koy. Bütün bunların tek bir fâilin fiiliyle ve tek bir tasarlayanın tasarımıyla gerçekleştiğini ve bu fâilin Allah’tan başkası olmadığını bil ki Rabbinin birliğini kabul edesin. Ama insanların kendi fiillerini (kendi cüzi iradeleriyle) kazandıklarını da unutma ki Cebriye mezhebinden kurtulasın. Fiillerin yalnızca insanlar tarafından tamam olmayacağına da inan ki Allah’ı unutarak insanlara tapmayasın. “İnsanların fiilleri tamamen kendilerine aittir, Allah’ın hiçbir katkısı yoktur” da deme. Çünkü böyle söylersen Kaderiye (kaderi inkâr edenler) fırkasından olursun. Bunun yerine şöyle de: Fiillerin yaratılışı ancak Rabb’e, kazanılışı (kesbi) kullara aittir” de!  Nitekim seleften gelen sevap ve azabı açıklayıcı mahiyetteki haberlerden bu anlaşılmaktadır. İnsanlar hakkında Allah’ın emrine uy, nasibini onlardan Allah’ın emriyle al ve onu aşma. Çünkü Allah’ın hükmü hem senin hem onların üzerinde yürürlüktedir. Sen kendini hâkim olarak görme. Senin onlarla birlikte bulunman bir kaderdir. Kader ise karanlıktır. Sen karanlığa kandille birlikte gir.

Kandil, Allah’ın kitabı ve Resulünün sünnetidir. Bunların dışına çıkma. Sana bir hâtır veya kalbine ilham gelirse onu Kitab’a ve Sünnete arz et. Sana ilham edilen şeyin haram kılındığını görürsen, mesela sana zina etmen, gösteriş yapman, günahkârların içine karışman ve benzeri günahlar ilham edilmişse bunları reddedip terk et ve kesinlikle uygulama. Bil ki bunlar lanetli şeytandan gelmiştir. İlham edilen şeyin mübâh olduğunu görürsen, mesela yeme, içme, dokunma ve evlenme gibi mübâh arzular ilham edilmişse bunları da terk et ve kabul etme. Bil ki bunlar nefsinin ilhamı ve yerine getirmeni istediği arzularıdır. Sana nefsinin sözünü tutmaman ve ona düşmanlık etmen emredilmiştir.

Sana gelen ilhamın haram veya mübâh olduğuna dair, Kitap ve Sünnette bir ifade bulamazsan, yani “Filanca yere git, falanca salih kul ile buluş” gibi seni bir yöne sürükleyen akıl erdiremediğin bir durumsa ve senin adı geçen yerde bir işin olmadığı gibi, Allah’ın sana verdiği ilim ve marifet nimetinden dolan o salih kula da ihtiyacın yoksa gelen ilhamda biraz durakla ve “Bu, Allah’tan gelen bir ilhamdır, ben bunu gerçekleştireyim” diyerek derhal o doğrultuda hareket etmeye kalkışma. Biraz bekle. Hayrın tamamı beklemektedir. İlham Hak’tan geliyorsa birkaç kez tekrar edilecek ve hemen yerine getirmen emredilecektir. Ya da Hak’tan gelen ilhamların, ehlince bilinen başka işaretleri vardır ki akıllı evliyâ ve tevhid-i İlâhî ile desteklenen abdalân bunları bilir.

Bu tür ilhamları hemen gerçekleştirmeye kalkışma. Çünkü sonucunun ne olacağını kestiremezsin. İşin so­nunun nereye varacağını, bir de bunun Allah Teâlâ’nın bir tuzağı veya imtihanı olup olmadığını bilmediğin için, bir imtihan mıdır, helâkine yol açacak bir şey midir, fitne midir, bilemezsin. Öyleyse Allah, senin üzerinde dilediğini gerçekleştirinceye kadar bekle. Fiilin Allah’a ait olduğu iyice kesinleşip yönlendirildiğin yere gidince orada karşına bir fitne çıkarsa koruma altında olursun. Çünkü Allah, seni kendi yaptığı bir fiil yüzünden cezalandırmaz. Ceza sana ancak kendi iradenle bir iş yaptığın için verilebilir. (6.Şerh)  Hakikat yani velâyet hâli üzere olsan da bu değişmez. Bu nedenle nefsinin dediğini yapma, hevâna muhâlefet et ve genel olarak sana emredilene bütünüyle tabi ol!

Emre uymak İki türlüdür:

Birincisi dünyadan nefsinin hakkı olan azığını dünyadan alır, hazzını bırakırsın. Farzları edâ eder ve gizli veya açık günahları terk etmekle uğraşırsın.

İkincisi ise gizli (bâtın) emirle olan şeylerdir ki bu da Hakk’ın emridir. Kuluna emreder ve yasaklar koyar. Bu, dinde hakkında hüküm bulunmayan yani açıkça yapılması emredilmiş veya yasaklanmış olmayan mübâh alanda gerçekleşir. Nasslar açısından bu alan, kula bırakılmış olan hükümsüz bir alandır. Kul istediği gibi hareket eder. Bundan dolayı bu alana mübahlar alanı denilmiştir. Kul, bu alanda kendiliğinden hüküm koymaz ve emri bekler. Emir gelince ona uyar. Böylece bütün hareket ve duruşları Allah ile olur. Dinde hükmü belirlenmiş olanlar dinin hükmü gereği; hükmü belirlenmemiş olanlar ise bâtın emirle gelmiştir.

Bu hâle eren kişi hakikate erenlerden olmuştur. Bâtın emri bulunmayan şeyler mücerret fiildir ve teslim olma hâlidir.

Hakku’l-hak hâlinde bulunuyorsan -ki mahv ve fenâ halidir, bu kalbi O’nun olmuş, ilim ve akıl erbâbı, ârif ve muvahhid, toplumun efendisi ve emîri, halkın muhafızı, Rahmân’ın halifesi, dostu, gözdesi ve sevgilisi olan abdalânın hâlidir.[1] Bu hâlde iken emre uymak nefse muhalefet etmekle olur. Bu da kendi güç ve kudretinden uzaklaşmakla ve ne dünyada ne de âhirette istediğin ve beklediğin hiçbir şey kalmamakla olur. İşte o zaman Mülkün değil, Melik’in (hükümdarın) kölesi olursun; nefsin arzularının kölesi değil, emrin kölesi olursun. Tıpkı bebekle sütannesi gibi; ölüyle cenaze yıkayıcısı gibi, doktorun önünde tuş olmuş cansız yatan hasta gibi... Doğrusunu Allah bilir.

 

[1]  ‘’Abdalânın Allah için kalpleri kırıktır, nıuvahhiddirler, âriftirler, ilim ve akıl sahibidirler, seyyid ve yöneticidirler, insanlar onların verdikleri emân ile güvende olurlar. Rahmân’ın halifeleri, dostları ve sevgilileridirler.” Abdalânı açıklayan bu bölüm kitaptan bir parçadır. Ama cümle çok uzayıp anlaşılması zorlaştığı için dipnotta verilmesi daha uygun görülmüştür. Bedeller anlamına gelen “Abdalân”, bedel sözcüğünden türemiştir. Bedel sözcüğünün çoğulu olan “ebdâl” Farsça ve Türkçe'de tekil kabul edilmiş ve bu yüzden Farsça dilbilgisi kurallarına göre ‘’abdalân” diye çoğul yapılmıştır.

 

 

Allah'ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Fakir ve evlilik yükümlerini yerine getirmekten aciz iken evlenmeyi arzular ve Allah'tan bir genişlik bekleyerek sabredersen Allah, ya sana bir güç ve irade verir ve bu sayede evlilik arzusuna gem vurursun ve böylece evlilik yükünün altına girmekten seni korumuş olur. Ya da lütfuyla dünya ve âhiret işlerinde hiçbir zorluk ve yorgunluk çekmeksizin evlenmeni sağlar.

Sabrettiğin için Allah seni sabreden, şükreden ve nasibine razı olan kulları arasına katar ve günahlardan korunma irade ve gücünü artırır. Evlilik senin nasibinde varsa Allah onu senin ayağına getirecektir ve senin sabrın şükre dönüşecektir. O (c.c.), şükredenlere nimetlerini daha da artıracağını vaat etmektedir.

 Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Eğer şükrederseniz size daha fazlasını elbette vereceğim. Nankörlük ederseniz. Muhakkak azabım şiddetlidir” (İbrahim; 7).

Nasibinde evlilik yoksa kurtuluş, nefsin istesin veya istemesin evlilik düşüncesini kalbinden söküp atmakla mümkün olur. Dolayısıyla sabret, nefsinin arzularına muhalefet et, emre sarıl, kazâya / kadere razı ol ve Allah’ın lütfunu bekle.

Allah Teâlâ, “Sabredenlere hesapsız mükâfat verilecektir” (Zümer, 10) buyurmaktadır.

 

Allah’ın râzı olduğu kişi şöyle buyurdu:

Ne nimetleri kazanıp biriktirmeyi ne de belâları başından savmayı iste. Çünkü senin nasibinde varsa elde etmek için uğraşsan da uğraşmasan da nimetler sana ulaşacaktır. Nasibinde bir belaya düşmek varsa istemesen de dua ederek kaldırılmasını istesen de sabredip Mevlâ’ya rıza göstererek sapasağlam dursan da senin başına mutlaka gelecektir. Takdir edilene teslim ol ki, sende fiilini icra etsin Dolayısıyla bütün iş ve hâllerinde teslimiyeti tercih et. O senin üzerinde yapacağını yapacaktır… Eğer nimetler takdir edilmiş­se, şükürle meşgul ol. Eğer Sıkıntı gelirse sabret ve sıkıntıya göğüs ger veya sıkıntıya uyum göster ve onu bir nimet gibi algıla. Ya da sana verilen hâllere göre ve kulluğu ve dostluğu ile emrolunduğun Mevlâ’ya giden yoldaki uğrak yerlerine göre fenâ ve yokluğu tercih et. Böylece Yüce Dost’a erersin, senden önceki sıddıklar, şehitler ve salihler makamına yükselirsin ve senden önce hükümdarın huzuruna çıkıp zâtına yaklaşanları ve O’nun katında her türlü yolu, sevinci, güveni, değer ve nimeti bulanları görürsün.

Sıkıntıyı kendi hâline bırak da seni ziyaret etsin. Sıkıntının yaklaştığını görünce donakalıp feryadı basma. Çünkü onun ateşi cehennem ateşinden daha büyük değildir. İnsanların en hayırlısı olan, yerin üzerinde taşıdığı ve göğün gölgelendirdiği en hayırlı kişi olan Muhammed Mustafa'nın şöyle dediği nakledilmiştir:

“Cehennem ateşi mümine “Ey mümin! Savuş git. Nurun ateşimi söndürüyor” diyecek.”

 Müminin, cehennemde ateşin alevini söndüren nuru dünyada onunla beraber olan nurdan başkası değildir. Cehennemin ateşini söndürebilen bu nur sıkıntı ve musibetlerin ateşini de söndürsün ve sen sabrının ve kadere rıza gösterişinin serinliğini hisset. Musibetler seni helâk etmek için gelmezler, aksine seni imtihan etmek, imanının geçerliliğini kontrol etmek ve yakîn ipinin sağlam olup olmadığına bakmak için gelir ve sana Mevlâ’nın seninle övündüğü müjdesini verirler. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“İçinizden gayret gösterenlerle sabredenleri bilelim ve haberlerini öğrenelim diye sizi imtihana tabi tutarız” (Muhammed, 31)

 Hakka imanın sapasağlam olup yakîninle onun fiiline rıza gösterirsen O, seni başarıya ulaştırır. Şu hâlde hep sabret, kadere rıza göster ve teslim ol. Ne seninle ne başkalarıyla ilgili konularda emir ve yasaklar haricinde bir iş yapma. Allah’ın emri gelince ona kulak ver ve derhal yapmak için harekete geç, durma ve kadere teslim olma (kaderci davranma). Emri yerine getirmek için elinden geleni yap. Aciz kalırsan o zaman Mevlâ’ya sığınabilirsin. Ona sığın, yalvar ve mazeretini sun. Emrini niye yapamadığını ve O’na kullukta şevkinin niye kırıldığını araştır. Belki de bu, duan güzel olmadığı, kullukta edepli olmadığın, kendi gücüne güvendiğin, kendi bilgini beğendiğin ve kendini veya insanları Allah’a şirk koştuğun içindir. Bunlardan dolayı Allah seni kapısından geri çevirmiş, kendine kulluk ve hizmet etmekten uzaklaştırmış, muvaffak kılma yardımını kesmiş, sana yüz dönmüş, öfkelenmiş ve seni dünyada verdiği sıkıntılarla, nefsinin arzularıyla, iradenle ve dileklerinle oyalamıştır.

Bilmez misin ki bütün bunlar seni yaratıp terbiye ederek nimetler veren ve yaşatan Allah’tan meşgul edip koparan şeylerdir.

Sakın! Seni Mevlâ’dan Mevlâ dışında hiçbir varlık alıkoymasın. Mevlâ dışındaki her şey O’ndan başkadır. Bu sebeple başkasını O’na tercih etme. Çünkü O, seni kendisi için yaratmıştır. Başkasıyla uğraşıp O’nun emirlerini bırakarak kendine haksızlık etme. Çünkü böyle yaparsan ateşi insanlar ve taşlar olan cehennemi boylar ve pişman olursun. Ama artık pişmanlık fayda etmez. Özür dilersin ama artık özrün de faydası yoktur. Affedilmeyi istersin, affedilmezsin. Eksiklerini gidermek ve kendini düzeltmek için dünyaya yeniden gönderilmeyi istersin ama gönderilmezsin.

Kendine acı ve şefkat göster. Sana verilen akıl, iman, marifet ve ilim gibi aletleri Mevlâ’ya kulluk için kullan.

Kader karanlığında kendi nûrunla aydınlan, emir ve yasaklara tutun ve onları Mevlâ yolunda yürüt. Onlar dışındaki her şeyi seni baştan yaratana bırak. Seni önce topraktan, sonra da nutfeden yaratıp organlarını eksiksiz yaparak büyüten ve terbiye edene nankörlük etme. Onun emrettikleri dışında hiçbir şeyi dileme ve onun yasaklarından başka hiçbir şeyi sevmezlik etme.

Dünya ve ahiretten bu murâda (Allah'ın emretmeyi dilediği şeylere) kanaat et ve onun sevmediklerini sevme. İrade edilen (dilenmesi gereken) her şey O’nun iradesine bağlıdır: sevilmeyen her şey de onun sevmediklerine bağlıdır.

Sen onun emriyle beraber olursan bütün varlıklar senin emrinde olur; onun yasakladığı şeyleri sevmezsen nerede bulunsan ve nereye konaklasan sevilmeyen şeyler senden kaçar.

Allah, kitaplarından birinde şöyle buyurmuştur: “Ey insanoğlu! Ben Allah’ım. Benden başka tanrı yoktur. Dilediğim şeye “ol” derim, hemen oluverir. Sen de bana itaat et ki seni de “ol” dediğinde olduranlardan eyleyeyim.”

Yine şöyle buyurmuştur: “Ey dünya! Kim bana hizmet ederse sen de ona hizmet et. Kim de sana hizmet ederse onu iyice yor.”

Allah’ın bir konudaki yasağı sana gelince bütün eklemleri çözülmüş, duyu organları durmuş, göğsü daralmış, bedeni ölmüş, arzusu yok olmuş, dövme izleri ve resimleri silinmiş, izi unutulmuş, binası yıkık, evi çökmüş ve tavanı düşmüş gibi ol. Kulağın sağır gibi; gözün kör gibi, dudaklarında yara bere varmış gibi: dilin konuşma yeteneğini kaybetmiş gibi; dişlerin sızlıyor ve acıyor gibi, ellerin çolak ve tutmaktan aciz gibi; ayakların titrek ve yaralı gibi, fercin iktidarsız ve başka bir işle meşgul gibi; karnın iyice dolmuş ve yemeye hiç yeri kalmamış gibi; aklın düşünme yetisini kaybetmiş gibi, bedenin ölmüş ve kabre taşınıyor gibi olsun.

Emri dinle ve derhal yap; yasağa yaklaşma ve uzak dur, kader karşısında ölmüş gibi fani ol. Bu çorbayı iç, bu ilaçla tedavi ol ve bu gıda ile beslen ki Allah'ın izniyle şifa bulup kurtulasın; günah ve hevâ hastalıklarından afiyette olasın.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Allah Teâlâ kuluna mal-mülk cinsinden dünya nimetleri ihsân eder. Allah sana bir mal verdiğinde kendini onunla meşgul eder, onunla uğraşır da Allah’a kul olduğunu unutursan dünyada ve âhirette seni kendi zâtından perdeler. Nimet vereni bırakarak nimetin kendisiyle meşgul olduğun için belki de malını elinden alır ve seni fakirleştirir. Ama O’na kulluk etmeyi ihmal etmezsen Allah o malı bir bağış olarak senin elinde tutar ve bir zerresini bile eksiltmez.

Böylece mal, senin hizmetçin; sen de Mevlâ’nın hizmetçisi olursun. Dünyada rahat yaşarsın; âhirette de sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle birlikte ikram görürsün ve gönlün hoş tutulur.

 “Yalnız O’na kulluk edin ve O’na hamdedin. Çünkü sonunda yine O’na dön­dürüleceksiniz” (Bakara; 176).

“Bizzat Allah bütün rızıkları verendir, her türlü kudretin sahibidir, bâkî olan­dır" (Zâriyât; 58).

“Allah dilediğine hesapsız rızık bağışlar” (Âl-i İmrân; 37).

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Ey hevâ sahibi, arzularının düşkünü kişi!

Sen nefsine, kötü arzularına taptıkça, velilerin derecesine çıkmayı isteme... Sen arzularına kulluk ediyorsun, halbuki onlar yalnız Mevla’ya kulluk ederler. Senin istediğin dünya, onlarsa âhiret sevdalılarıdır...

Sen dünyayı istiyorsun, dünyayı görüyorsun, onlarsa yerin ve göğün Rabbini.

Sen halkla ünsiyet edersin, onlar daima Hak la olurlar...

Senin kalbin, yerdekilere bağlı; onların kalbleri arşa bağlıdır.

 Sen gördüklerinin tuzağına düşüp avı oluyorsun. Onlarsa senin gördüklerini değil, bütün varlığın Rabbini ve O’nun gösterdiklerini görüyorlar.

O, Allah dostları, bulacaklarını Hak’la buldular, ereceklerine erdiler. Sana gelince; zavallı bir halde, şehvetine uydun kaldın. Yalnız dünyayı ve arzularını gördün. Halbuki onlar; halkı, arzularını, temennilerini bırakarak bu yola girdiler. Yüksek derecelere bu sayede erdiler. Onları bu makama, yaptıkları, ibadet, tâat, senâ götürdü. Bu da onlara Allah’ın ihsanıdır, ki istediğine verir.

“Bu, Allah’ın bir lütfudur, dilediğine verir” (Mâide, 54)

Onlar; ibadete, taata; Allah’ın yardımı ve verdiği kolaylıkla, bıkmadan usanmadan koştular.

Onlar, Allah’ın muvaffak kılması ve kolaylaştırmasıyla bu hâllerini hiç zorlanmadan sürdürdüler ve ibadet, onların ruhu ve gıdası oldu.

Onlar, bu hale devam ettiklerinde dünya başlarına bela oldu. Bir felaket halini aldı. Fakat onlar bunu duymadılar. Kendilerini cennet evinde gördüler. Onlar her şeyin evvelini aradılar, şimdiki haline aldanmadılar. Hak Tealâ onları evvelden niçin yarattı ve neyi anlattıysa onu öğrenmeğe çalıştılar.

Her neyi görseler ondan önce bütün varlığı baştan yaratanın fiilini görürler.

 Yer onların hürmetinde durur. Sema onların duası ile açılır. Ölüm, onların kararı ile olur. Bu salahiyeti onlara mevla vermiştir. Göklerin ve yerin sapasağlam ayakta durması onlar sayesindedir.

Padişah onları yerin düzeni için yaratmıştır, yer yüzünü onlarla bezetmiştir. Onlar hep birden dağlar gibidirler. Hakk’a giden yollar bunlar arasından açılmıştır.

 Öldürme ve yaşatmanın kararı onlardadır. Çünkü hükümdarları onları, döşediği yeryüzünün kazıkları (evtâd) yapmıştır. Onlardan her biri çakılı bir dağ gibidir. Bu sebeple sen onların yolundan kenara çekil ve kalabalık etme. Çünkü onlar Rabbimin yarattığı ve yeryüzüne dağıttığı insanların en üstünleridir.

Allah’ın selamı gökler ve yer ayakta durdukça onların üzerine olsun.

Rüyamda camiye benzer bir yerdeydim. Orada kendilerini ibadete vermiş bir topluluk gördüm. Kendi kendime “Başlarında bunları eğitecek ve irşad edecek biri olsa keşke!” dedim. Sonra sâlihlerden birine (sohbet etmesi için) elimle işaret ettim. Topluluk benim etrafımı sardı. İçlerinden biri, “Peki niye sen konuşmuyorsun?” diye sordu.

Ben de “İsterseniz konuşurum” dedim ve devam ettim:

“İnsanları hayatınızdan tamamen çıkarıp kendinizi Hakk’a adadığınız zaman dillerinizle insanlardan bir şey istemeyin.”

 “Dilinizle istememeye alışınca kalplerinizle de istememeye çalışın. Çünkü kalp ile istemek de dille istemek gibidir.”

Biliniz ki Allah-ü Teala (cc) her an bir iş yapar, bozar, yeniden yapar… Yükseltir, alçaltır…

Bir kısım velileri en yüksek dereceye çıkarır, diğer bir kısmı en aşağı tabakaya indirir.

Yüksektekilerin korkusu aşağıya düşmektir… İstedikleri de bulundukları halde kalmaktır. Aşağıdakilerin korkusu da bulundukları halin devam etmesidir. İstedikleri ise daha yüksek makama çıkmaktır… Bunları söyledim sonra uyandım…

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı kişi buyurdu:

Allah’ın lütfundan ve nimetlerinden, ancak insanlara, sebeplere, mesleklere ve kazanç yollarına bağlanıp güvendiğin için mahrum kalıyorsun. İnsanlar, sünnete uygun şekilde kazanıp tüketmekten seni alıkoyar. İnsanlarla birlikte bulunup, onların yardımlarını ve lütuflarını umduğun, onlardan istediğin ve gide gele kapılarını aşındırdığın sürece sen insanları Allah’a ortak koşuyorsun demektir. Bundan dolayı Allah seni sünnete uygun şekilde, dünyanın helâl malından kazanmaktan yoksun bırakarak cezalandırır.

İnsanlarla birlikte bulunmaktan ve onları Rabbine ortak koşmaktan vazgeçtikten sonra kazanç elde etmeye yönelir, kendi kazancını yer, kendi kazancına güvenir, onunla huzur bulur ve Rabbinin lütfunu, ihsanını unutursan sen yine Rabbine ortak koşuyorsun demektir. Ama bu öncekine göre daha gizli olan bir şirktir. Bu durumda da Allah seni cezalandırarak lütfundan ve nimetlerinden mahrum bırakır.

Eğer bundan da vazgeçerek ortak koşmaya son verir, kendi kazancına (kesb)ve gücüne güvenmeyi bir yana bırakır, tevbe ederek şirki ortadan kaldırırsan; kesbe, güç ve kuvvete dayan­maktan kurtulur; tek rızık verenin, sebepler var edenin, çalışıp kazanman için güç verip kolaylaştıranın, kazanma imkânı verenin ve bütün iyiliklere muvaffak kılanın Allah olduğunu anlarsın.

 Rızık onun elindedir. Rızkını bazen insanlardan veya Ondan istemen üzerine insanlar aracılığıyla gönderir ki bunlardan ilki (insanlardan istemen) bir imtihan veya nefis terbiyesidir. Bazen değiş tokuş yaparak kazanma yoluyla gönderir; bazen de doğrudan gönderir. Bu sonuncusunda hiçbir sebep ve aracı göremezsin.

 Hayra ulaştıran olarak Rahmân’ür Rahîm’i tanır ve rızkın O’nun elinde olduğunu bilirsen; O’na yönelir ve kendini O’nun huzuruna bırakıverirsen. Seninle lütfu arasındaki perde kalkar, O da hastasına karşı şefkatli ve nazik olan bir doktorun yaptığı gibi, ihtiyaç anın­da hâline yetecek miktarla kendi lütfundan seni besler ve sana yol gösterir. Bunu; seni himâye etme ve kendinden başkasına meyletmekten kurtarma gayesiyle yapar ve lütfuyla seni memnun eder. Bir de görürsün ki; her türlü irâde, arzu, haz, talep ve sevgi kopar ve kalbinde Azze ve Celle’nin irâdesinden başka bir şey kalmaz.

Elde etmen gereken ve senden başka kimsenin rızkı olamayacak olan nasibini sana göndermeyi dileyince sende nasibini elde etmek için özel bir arzu yaratır ve onu sana yönlendirip sana gönderir. İhtiyaç duyduğun anda nasibini karşında buluverirsin. Sonra onun kendi katından gönderildiğinden ve lütfedenin, kendisi olduğundan seni haberdar eder. O zaman sana gelenin Allah katından gönderildiğini bilir ve şükredersin. Bu hâlin, insanlardan daha da uzaklaşmanı sağlar, içini Allah dışındaki her şeyden arındırırsın.

Sonra bilgin iyice güçlenip kesinleşince, gönlün ve kalp nûrun açılınca, Mevlâ’ya yakınlığın, Onun katındaki değerin ve sırları koruma yetki ve becerin artınca nasibinin sana ne zaman geleceğini de bilirsin. Allah sana verdiği değerin bir göstergesi olarak sana bunu lütfetmiştir.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Sabrettikleri ve âyetlerimize inandıkları için onlara kendi içlerinden önderler belirledik. Onlar bizim emrimizle doğru yolu gösterirler.” (Secde, 24)

Bir diğer âyette ise şöyle buyurur:

“Bizim yolumuzda gayret gösterenleri biz yollarımıza iletiriz” (Ankebut, 69)

Bir diğer âyette ise

“Allah’tan sakının, Allah size öğretir” (Bakara, 282) buyurur.

Sonra tekvin sıfatına mazhar olursun. Üzerinde hiçbir kuşku bulunmayan, gün gibi açık bir izinle, her tatlıdan daha tatlı olan kelâmı ile sen de var edersin. Nefsin kuruntularından ve lânetli şeytanın fısıltılarından arındırılmış olan dosdoğru bilgiler sana ilham yoluyla bildirilir.

Allah Teâlâ, kutsal kitaplarından birinde şöyle buyurmuştur: “Ey insanoğlu! Ben Allahım. Benden başka tanrı yoktur. Ben bir şey (in olmasını dileyince) “ol” derim, olur. Bana itaat et ki seni de “ol” deyince olduranlardan eyleyeyim.”

Nitekim Allah peygamberlerinden, evliyâdan ve havastan birçoğuna bu yetkiyi vermiştir.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Allah a O’nun muvaffak kılmasıyla yaklaşır ve erersin. Allah’a ermek, insanlardan, nefsinin arzularından, irade ve isteklerinden uzaklaşarak Allah'ın fiili ile birlikte olmaktır, kendinle ve insanlarla ilgili hiçbir hareketinin kalmamasıdır. Yaptığın her şeyi Allah’ın hükmü, emri ve fiili ile yapmandır. Hakk’ın (cc) hikmetlerinde kendini kaybetmek makamıdır.  Buna, fenâ (fâni olma) hali ve vuslat (vâsıl olma / erme) denir.

Allah’a vâsıl olmak, insanlardan herhangi birine vâsıl olmak gibi sıradan bir şey değildir.

“Onun bir benzeri yoktur. O işiten ve görendir.” (Şûra, 11)

Yaradan, yarattıklarından birine benzemekten veya onlarla karşılaştırılmaktan münezzehtir.

Allah a vâsıl olan kişi, erenler arasında Allah’ın onlardan her birine bildirmesiyle bilinir ve ona bu bilgide hiç kimse ortak olmaz. Allah’ın, peygamberlerinden ve velî kullarından her biriyle arasında bir sırrı vardır. Yalnızca o peygamberini veya kulunu haberdar eder, başkasına o konuda bilgi vermez. Müridlerin bile, mürşidlerine bildirilmeyen bazı sırları olabilir. Mürşidlerin de kendi derecelerine çok yaklaşmış olan nıüridlerine bildirmedikleri bazı sırları olabilir. Bir mürid, mürşidinin derecesine yükselince mürşidinden kopartılır. Artık o, Hakk'ın gözetimi ve korumasındadır. Hak Teâlâ onun bütün insanlarla ilişkisini keser. Mürşidi de onun için bir sütannesi hükmüne girer. Süt emmek iki yılı aşkın olmaz; hevâ ve irade yok olduktan sonra huy diye bir şey kalmaz. Mürşide ise, ancak hevâ ve iradenin bulunduğu yerde, bunların etkisini kırması için ihtiyaç duyulur. Bunlar yok olduktan sonra ihtiyaç kalmaz. Çünkü artık hiçbir bulanıklık ve eksiklik kalmamıştır.

İşte bu açıkladığımız şekilde Allah'a erersen O’nun dışındaki her şeyden kendini güvende bil. Kimsenin ne faydada ne zararda ne vermede ne alıkoymada ne korkuda ne ümitte varlığını görme. Takvaya (kendisinden sakınılmaya) lâyık olan ve bağışlayacak olan, yegâne Allah'tır. Her zaman O nun fiilini gözetle ve emrini bekle. Kendisine kulluk ederek vakit geçir. Ne dünya ne de ahiretin için hiç kimseyle ilişkin kalmasın.

Onlardan hiçbirine bel bağlama. Hayal et ki haşmetli, güçlü ve vurduğunu deviren bir sultan, adamın birini yakalayarak, ayaklarına ve boynuna bukağıyı geçirmiş, dalgalı, geniş, engin ve debisi yüksek bir nehrin kıyısındaki bir ağaca asmış. Kendisi de kocaman ve boy yetmeyecek yükseklikteki tahtına kurulmuş. Yanma ok, yay ve mızrak gibi birçok silahı istif etmiş ve asılan adama, bu silahlardan dilediğini fırlatıyor. İşte bütün insanları sen, asılmış olan bu adamın yerine koy. Bu durumu gören kişinin sultana bakması, ondan korkması ve ummayı bırakarak, asılan adama bakması ve ondan korkup ümit etmesi yerinde bir davranış mıdır? Böyle yapan kişiye akılsız ve deli demezler mi? İnsan değil, hayvan demezler mi?

Gözü görür iken kör olmaktan; Allah'a vâsıl olduktan sonra irtibatımızı koparmaktan, iyice yaklaşmış iken yüz çevirip uzaklaşmaktan: doğru yolu bulmuş iken yolumuzu şaşırmaktan; iman etmiş iken inkâra düşmekten Allah’a sığınırız.

İşte dünya, özelliklerini anlattığımız ve her gün suyu yükselen nehre benzer. Nefsin arzuları ve hazları ve insanların başlarına gelen sıkıntılar nehrin yükselen suyudur. Oklar ve türlü türlü silahlar ise kaderin getirdiği musibetlerdir.

Dünyada insanoğlunun başına genellikle gelen şeyler, musibet, fayda, acı ve imtihandır. Dünyada buldukları nimet ve hazlar da tehlikelerle karışıktır. Aklı olan kişi iyi düşünürse bunları fark eder. Gerçekten inanan kişi için hayat ve istirahat ancak ahirettedir. Çünkü bu, mümin kulun özelliğidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)

“Âhiret hayatından başka hayat yok” buyurmuştur.

Bir diğer hadiste ise

“Müminin. Rabbine kavuşmak dışında rahat edeceği bir an yoktur.” buyurmuştur.

Yine Hz. Peygamber (s.a.v.)

“Dünya müminin zindanı; inkâr edenin ise cennetidir” buyurur. Bir diğer hadiste

 “Takva sahibi, gemlenmiştir.” buyrulur.

Bütün bu haberlere ve gözle gördüklerimize rağmen dünyada rahat ve huzurlu bir yaşam sürüleceği nasıl iddia edilebilir? Rahat etmek tamamen kendini Allah’a adamaya, O nun fiil ve iradesine rıza göstermeye ve kendini O’nun huzuruna kaldırıp atmaya bağlıdır. Kul, böyle yaparak dünyadan çıkmış olur. İşte o zaman nazlanması, bir rahmet, lütuf ve sadaka olur.

Allah daha iyi bilir.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı kişi buyurdu:

Sana şunu tavsiye ederim: İhsan edildiğin hiçbir hayrı kimseye söyleme, sana dost ya da düşman, her kim olursa olsun, ona şükretme! … Sonra… Hikmeti icabı sende yapacağı ve tecrübe için vereceği bazı belalardan dolayı Allah’ı (cc) ithama kalkışma… Bil ki; sana düşen vazife, bela olursa sabır göstermektir, hayra da şükretmek… Nimeti bulmadan bulmuş gibi görünüp şükretmek, içinde bulunduğun bir felaketi şikâyet etmekten daha iyidir…

Hem Allah’ın bütün nimetlerinden yoksun kalan kim vardır ki! Allah Teâlâ,

“Allah’ın nimetlerini tek tek saymaya kalksanız baş edemezsiniz” (İbrahim, 34) buyurur.

Sana nice nimet verilmiştir de sen onların farkında değilsindir. İnsanlardan hiçbirinin yanında huzur bulma, kimseyle yakınlık (ünsiyet) kurma. İçinde bulunduğun hâlden kimseyi haberdar etme. Allah ile yakınlık kur, Ona yaklaş ve yalnızca Ona dert yan. Çünkü O’ndan başka ikinci bir varlık göremezsin. Çünkü kimse sana fayda veya zarar veremez: kimse sana bir yarar getiremediği gibi, başına gelecek bir zararı önleyemez: kimse seni yüceltmediği gibi küçük de düşüremez; kimse sana ne fakirlik ne de zenginlik verebilir, kimse seni ne hareket ettirme ne de durdurma gücüne sahiptir. Varlık baştan ayağa Allah’ın yaratmasıdır ve O’nun elindedir, O’nun emir ve izniyle hareket eder. Her şey, kendisi için belirlenen süre doluncaya kadar hareket eder. Her şeyin O nun katında bir ölçüsü vardır. Onun sona bıraktığını öne alacak; öne aldığını da sona bırakacak kimse yoktur.

 Allah (c.c.)

“Allah seni bir zarar ile yakalarsa onu O’ndan başka kaldıracak hiçbir güç yoktur. İyiliğini dilerse de lütfunu engelleyecek hiçbir güç yoktur. Kullarından dilediklerine lütufta bulunur. O, bağışlayan ve acıyandır" (Yunus, 107) buyurmuştur.

Âfiyet ve nimet içindeyken, fazlasını isteyerek ve sahip olduğun nimetleri görmezden gelip küçümseyerek Allah’tan şikayetçi olursan sana öfkelenir ve verdiği nimet ve âfiyeti elinden alır. Sonra seni gerçekten şikâyet edilecek bir hâle koyar, sıkıntılarını katlar, cezanı artırır ve sana buğzeder. Nihayet Allah’ın gözünden düşersin.

Sen sen ol, şikâyet etmekten uzak dur. Paramparça olsan ve etin makaslarla parça parça edilse bile şikâyet etme.

Sakın, sakın. Allah’a yönel ki kurtuluş bulasın. Şikâyete ise aman hâ yaklaşma. Çünkü insanoğlunun başına gelen sıkıntıların çoğu Rabbinden şikayetçi olması yüzündendir. O’ndan nasıl şikâyet edebiliyorsun! O ki merhametlilerin en merhametlisidir, hükmedenlerin en hayırlısıdır, hikmet sahibi ve her şeyden haberdardır, acıyan ve şefkat edendir, kullarına pek lütufkârdır ve asla zulmetmez. O, hikmet sahibi, şefkatli, lütuf sahibi ve yakın ilgi gösteren bir doktor gibidir. Evladına şefkat gösteren bir anneyi suçlayabilir misin?

Hz. Peygamber (s.a.v.) “Allah, kuluna karşı, annenin çocuğuna olan merhametinden daha merhametlidir” buyuruyor.

A zavallı! Terbiyeni takın. Sabretmekten aciz kaldıysan sıkıntıya sabret. Rıza gösteremediysen ve kaderine gönülden boyun eğemediysen sabret. Sonra bulursan rıza göster ve gönüllüce kabul et. Bulamadığında ise fâni ol.

Ey A kibrit-i ahmer![1] Sen neredesin? Nerede bulunur ve görülürsün?

Şu âyeti hiç duymadın mı:

“Hoşlanmadığınız halde savaş size farz kılındı. Hoşlanmadığınız bir şey belki sizin için daha hayırlıdır. Ve sevdiğiniz bir şey de ola ki sizin için daha şerlidir. Al­lah bilir, sizler bilmezsiniz” (Bakara; 216).

Allah, eşyanın özüne ilişkin bilgiden (hakikat bilgisinden) seni yoksun bırakmıştır. Çünkü hakikat ilimleri gizlidir. Böyle olunca, herhangi bir şeyi hissiyatına göre iyi veya kötü görerek uygunsuz bir yola sapma. Bu sebeple başına geleni sevme ve sevmeme terbiyesizliğine düşme.

Eğer takva halinde bulunuyorsan başına gelen bütün olaylarda dinin emirlerine uy. Böyle olmak, yolumuzda ilk basamağı teşkil eder.

İkincisi velayet halidir. Burada da sakin ol. Hiçbir işe karışma. Hevânın (kötü arzuların), varlığının donduğu hâlde bulunuyorsan sakın bunu aşma, Nefsini güzelleştirmeye bak. (Rabbinden sana gelecek) emre uy ve daha öteye geçme. Allah’ın fiiline rıza göster ve gönülden kabul et. Haddi hiçbir zaman aşma.

Son mertebe olan, Abdâllık, Gavslık, Kutupluk ve Sıddıklık hâllerinde bulunuyorsan fâni ol. Kaderin yolundan çekilerek yolunu aç. Nefsini ve kötü arzularını (hevâ ve heves) geri çevir. Dilini şikâyetten sakla… Bu halleri özüne benimsettikten sonra, her şey sana hoş gelir. Gelecek hayır olursa senin için güzelleşir, Mevlâ senin huzurunu, sevinç ve hazzını artırır. Şer gelirse korkma; seni, taat ibadet yolunda felaketlerden Hakk (cc) saklar, kendisine boyun eğdiğin için seni koruması altına alır ve seni o beladan dolayı halka rüsvay etmez. Seni kendi zatında yok eder hatta, o belanın, gelip gidişinden senin haberin bile olmaz. Bir karanlığın gelişi gibi, akşam gelir; gün doğunca gider. Gidince de her taraf ışıkla dolar. Ve o bela, senin için sıcak karşısında yok olan soğuk gibi olur.

Bu anlatılan güzel işleri, kendine örnek al ve misallerden ibret almaya çalış. Bu bela geldikten sonra günaha, kötülüğe yaklaşma… Kerim olan Mevlâ’nın (cc) huzuruna günahla giremezsin. Oraya ancak iyiler girerler. O (cc), kapısına ancak temizleri sokar. Kapısına ancak bütün manevi hastalıklardan beri olanları alır. Nasıl ki, bir padişahın huzuruna, bütün koku ve kirlerden temiz olanların girmesi icap eder. Hakk’a da (cc) ancak saf, temiz olanlar gider.

Beladan korkma…. Onlar günahlara kefaret olur. Nasıl ki; Peygamber (sav) Efendimiz bu hali işaret ederek:

 - “Bir günlük sıtma, bir yıllık günaha kefaret sayılır.” Buyurmuştur.

Zahirde bela gibi görünen haller, seni daha da olgunlaştırır; bulunduğun hali muhafaza hakkı sana tanınır. İlahi sırları saklamaya emin görünürsün. Kalbin nurlanır, gönlün açılır. Lisanında bir fesahat olur. Bu fesahatin sebebiyle hikmetli konuşmalar yaparsın. Sana muhabbet, sevgi yolları açılır, hep bunları anlatırsın… Sendeki bu üstünlük sebebi ile herkesin sevdiği bir varlık olursun. İnsanlar da seni sever, başka yaratılmışlar da… Dünya da sana koşar, ahiret de….

Sen artık Allah’ın (cc) sevgilisi oldun. Her şey seni sevmeğe başlar. Mahlukatın sevgisi, Hakk’ın (cc) sevgisine bağlıdır. Aynı şekilde buğzu da O’nun (cc) buğzuna bağlıdır.

Allah (cc) seni sevince; seni her şey sever. Buğzedince de her varlık sana düşman olur.

 Bu makama yetiştiğin zaman Hakk’a (cc) kavuşmuş olursun. Kendi varlığın gider. Bir şey dileyemez olursun. Yanılıp da istekte bulunacak olsan, alacağın zaman bir de bakarsın ki, o şey kaybolmuş gitmiş.

Bu halinde, dünyadan sana pek az nasip verilir. Asıl çoğu senin için öteki aleme saklanır. Burada isteyip alamadığını ötede bol bol alırsın. Bunların arasında o kadar büyük nimetler vardır ki, akıl bir türlü onun aslına eremez… Yükseğin yükseği ve gönlün mesrur olacağı her büyük nimet orada bulunur…

Eğer bunları beklemeden, bu meşekkâtli teklif evinde onlara kavuşmak istersen, az bir şey alabilirsin, fakat buna mukabil kalbin safiyeti gider, basiretin söner. Asıl istenen ve tahakkuku ahirete kalan nimetlere kavuşmaktan mahrum edilirsin. Halbuki senin isteyeceğin ne dünyaya ne de ahirete ait olmalı; sebepleri yaratan, yeri seren, semayı yükselten Mevla (cc) olmalı. Halbuki sen ne buranın ne de öteki alemin nimetini beklemeden az bir dünyalığa razı oluyorsun.

Kullarına doğru yolu O (cc) nasip eder, O (cc) Sübhân’dır (cc), en iyiyi bilen O’dur (cc)…

Bunlara ilaveten; Ahmed i Muhtâr’ın söylediklerini de aktaralım: (7.şerh)

Genel takvâ makamında bulunanların ilki; haramlara karşı arzulara, halka ilgi duymaya, kendini görmeye sahiptir. Bu yüzden kendini haramlardan ve ar­zulara emre muhalif olarak ulaşmaktan alıkoyabilmek için takvayla mücâhedeye muhtaçtır. O yaptıklarıyla yapmadıklarını temyiz etmeye ihtiyaç duyar. İşte bu takvâdır.

Hakikat sahibinin ise; kendisine emredilenden gayrı yapacağı bir şeyi kalma­mıştır. Bu yüzden, şeriatta kendisine emredilenden başka bir şey yapmaz. Ancak ona emredileni kendisine mubah sayar.

Her şeyi; O Aziz ve Çelil için ve O Azze ve Celle ile birlikte yapması, gayrı bir şey yapmaması hususunda üçüncüsünün müşâhedesi ise kemâle ermiştir. Bu yüzden; ancak Rabb’in kendisine emrettiğini yine Rabbi için yapar ve bunu ya­panın hakikatte Rabb’ül Âlemîn olduğunu müşahede eder. Ne kendi adına ne de Allah Teâlâ’dan başka bir şey adına yapmaya dair bir iradesi ve gayreti söz konu­sudur. Ne kendisiyle ne de Allah Teâlâ’dan başkasıyla yapar.

Üçü de yol hususunda, hiçbirinin itaatten başka bir şey yapmaması noktasın­da müşterektirler; ancak mârifet ve müşâhedenin kemâli ile niyet ve irâdenin saf­lığı hususunda farklılaşırlar. Allah en iyi bilendir.

[1] Ahter-i Kebîr müellifi “kibrit” lafzının kükürt anlamında olduğunu ve kükürdün sarı renkli olduğunu ifade ettikten sonra bulunmayan şeylerin kızıl kükürde (kibrît-i ahmer) benzetilmesinin âdet olduğunu söylemiştir.

 

Allah’ın kendisinden râzı olduğu kişi şöyle buyurdu:

Henüz iman bakımından olgunlaşmadığın ve yakîn hali yönünden hakikate ermediğin bir zamanda; bir söz verdiğinde sözünü tut ki imanın tamamen elinden gitmesin.

 Kalpteki inancın güçlendiği, yakîn halin de hakikate erdiği zaman, sana manen şu hitap gelir:

 “Sen bugün katımızda önemli bir yer sahibisin ve güvendesin” (Yusuf, 54)

Hitabına mazhar olunca ve birkaç farklı hâlde bu hitap sana tekrar tekrar gelince gözde kullardan (havas), hatta en gözde kullardan (havassu’l-havass) olursun.

 Ne iraden ne talebin kalır ne beğendiğin bir amelin ne gözle gördüğün bir yakınlığın ne de fark ettiğin ve yükselmeyi kafana koyduğun bir konum kalır. İçinde sıvı tutmayan delik su kabına dönersin.

İçinde ne irade durur ne yaratma ne de dünyadan veya ahiretten herhangi bir şeyi hedefleme. Allah dışındaki her şeyden (mâsivâdan) arınırsın, Allah’tan razı kılınırsın, Allah’ın da senden razı olacağı vaadini alırsın. Allah’ın bütün fiillerinden haz alırsın. İşte o zaman sana bir vaatte bulunulur. Onunla huzur bulur ve onda bir irade emaresi görürsen o vaatten daha üstün olana taşınmazsın. (Sana vaat edilen şeyde huzur bulmaz ve bir irade emaresi göremezsen) daha üstün bir vaade yükseltilirsin ve birincinin yerine ona gerek bırakmayacak başka bir vaat alırsın. İlim ve marifet kapılan açılır ve birçok şeyin sırlarından, hikmetlerin hakikatlerinden ve birinciden sonrakine geçişte gizlenmiş olan birçok maslahattan haberdar edilirsin.

O zaman hâlini ve sözünü (makâl) korumak konusunda yerin sağlamlaşır: Sırları korumak, gönülleri açmak, kalpleri aydınlatmak, dil açıklığı ve gönlüne sevgi bırakılmasının hikmeti konusundaki emanetin (güvenilirliğin) artırılır. Hakk’ın sevdiği (sevgilisi) olunca bütün varlığın, insanların, cinlerin ve tüm mahlukatın dünya ve âhirette sevdiği olursun.

Varlıklar Hakka (c.c.) bağlıdır. Sevgileri O’nun sevgisinde saklıdır. Kinleri de O nun kininde saklıdır. Hiçbir şeyi irade etmediğin bu makama erince sana herhangi bir varlığı irade etme yetkisi verilir. O şeyi irade etmen kesinleşince o, yok edilir ve ortadan kaldırılır. Sen ondan uzaklaştırılırsın. Dünyada o, sana verilmez. Âhirette ise onun yerine seni Yüceler Yücesine daha fazla yaklaştıracak ve Firdevs cennetinde gözünü aydınlatacak bir şey verilir. Gerçi sen yokluk ve yorgunluk yurdu olan dünyada iken onu istemiyor, ummuyor ve beklemiyordun. Dünyada iken senin ümidin, yaratan, bazen veren, bazen alıkoyan, yeri döşeyen ve gökyüzünü ayakta tutanın rızasını kazanmaktı. O zaman beklentin ve murâdın O’ydu.

Bazen de kalbin ve gözün kırıldıktan sonra, irade ettiğin şeyin yerine ondan daha aşağı veya dünyada onun dengi olan bir şey verilir. O zaman sana verilen bu şey, talep ettiğin ve dilediğin şeyden seni alıkoyar. Dilediğinin yerine başkasının verilmesi, açıkladığımız gibi âhirette olacaktır.

Bütün eksikliklerden münezzeh olan Allah daha iyi bilir.

Allah’ın kendisinden râzı olduğu kişi şöyle buyurdu:

Hz. Peygamber (s.a.v.)

“Şüphelendiğini bırak, şüphelenmediğini al” buyurmuştur.

Seni şüpheye düşüren şeyle sende şüphe uyandırmayan şey bir araya gelirse, seni şüpheye düşüreni terk et. Kendisine herhangi bir şek ve şüphenin bulaşmadı­ğı azimete tutun ve şüphe ettiğin şeyden uzaklaş.

Ama yalnızca içini rahatsız eden kuşkulu şey varsa o zaman bir süre bekle ve düşün. Onu alman emredilirse (yani alman gerektiğine dair manevi bir işaret görürsen) al; uzak durman emredilir ve engellenirsen uzak dur ve o şey, sanki senin yanında hiç bulunmamış gibi davran. Rabbinin kapısına dön ve rızkını O’ndan iste.

Sabretmeyi veya kadere rıza göstermeyi ya da fâni olmayı başaramazsan bilesin ki Allah hatırlamaya ihtiyaç duymaz. Çünkü O ne senden ne de başkasından habersizdir. Allah, gayrimüslimleri, münafıkları, zâtından yüz çevirenleri yedirip içirirken hiç seni unutur mu? Ey Allah'ı tevhîd eden / birliğini kabul eden, Ona kulluk etmeye yönelen, gece ve gündüzün her anında onun emirlerini yerine getiren mümin! Bu hadis bir yoruma göre böyle anlaşılır.

Hadisin bir diğer yorumu da şöyledir: İnsanların elinde olanı bırak, kalbini onlara bağlama. İnsanlardan ne beklenti içinde ol ne de korku. Allah'ın lütfundan al. Seni kuşkulandırmayan şey işte budur. Tek bir varlıktan iste, tek bir verenin olsun, tek kapıdan beklenti ve korku içinde ol. Senin için tek bir varlık bulunsun, tek hedefin / himmetin olsun. İşte bu varlık, bütün hükümranların ahularını elinde tutan Rabbindir. Bedenlerin yöneticisi olan kalpler, O’nun elindedir. İnsanların elindeki mallar aslında O’nun mülküdür. İnsanlar ise O nun vekili ve emanetçisidirler. Allah’ın izni, emri ve hareketlendirmesiyle onların elleri sana vermek için harekete geçer. Sana vermemeleri de işte böyle Rabbinin dilemesiyle olur.

Nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

“Lütfundan size bahşetmesini Allah’tan dileyin” (Nisâ; 32).

“Kuşkusuz Allah’ı bırakıp taptığınız (o şeyler) size rızkınızı verebilme gücüne sa­hip değillerdir. O halde bütün rızkınızı Allah katında arayın. Yalnız O’na kulluk edin ve O’na hamdedin. Çünkü sonunda yine O’na döndürüleceksiniz” (Bakara; 176).

“Bana duâ edin, duânızı kabul edeyim” (Gafir; 60).

“Bizzat Allah bütün rızıklan verendir, her türlü kudretin sahibidir, bâki olan­dır” (Zâriyât; 58).

“Allah dilediğine hesapsız rızık bağışlar” (Âl-i İmrân; 37)

Allah’ın kendisinden râzı olduğu kişi şöyle buyurdu:

Rüyamda laîn iblisi gördüm. Kalabalık bir topluluğun içindeydim ve onu öl­dürmeye yeltendim. Allah’ın laneti üzerine olası bana şöyle dedi:

“Beni niye öldürüyorsun? Benim günahım nedir? Kaderim kötü yazılmışsa ben onu iyiye nasıl dönüştürebilirim? İyi yazılmışsa onu kötüye nasıl çevirebilirim? Benim elimde ne var ki?”

Hünsalara benziyordu, kadın gibi sesini incelterek konuşuyordu. Çirkindi, çenesinde sık sakalı vardı ve kısa boyluydu. Bana böyle dedikten sonra utanç ve korku ile gülümsedi.

 Bu rüyayı 12 Zilhicce 516 tarihinde pazar gecesi gördüm.

Bütün iyiliklere yönlendiren Allah'tır.

Allah’ın kendisinden râzı olduğu ve râzı kıldığı kişi buyurdu:

Allah, mümin kulunu imanı ölçüsünde devamlı imtihana tabi tutar. İmanı sağlam olanın sıkıntıları daha büyük olur.

Resullerin gördükleri sıkıntılar, nebîlerinkinden daha büyük olur. Çünkü onların imanı daha büyüktür. Nebilerin gördükleri sıkıntılar, abdalânın sıkıntısından daha büyük olur. Abdalânın sıkıntısı velîlerinkinden daha büyük olur. Herkes imanı ve yakîni ölçüsünde imtihana tabi tutulur.

Bunun esası Hz. Peygamberin (s.a.v.) şu buyruğudur:

“Biz peygamberler, insanların en çok sıkıntı (belâ / musibet) çekenleriyiz. Sonra derece bakımından bize yakın olanlar; sonra da onlara yakın olanlar gelir...”

Allah Teâlâ, bu büyükleri hep kendi huzurunda ve zinde tutmak için onların sıkıntılarını devam ettirir. Çünkü onları sever. Onlar sevgi (muhabbet) ehlidir, Hakk’ı severler. Seven, kesinlikle sevdiğinden ırak olmak istemez.

Sözün özü sıkıntı, onların kalplerinin çengeli ve nefislerinin bağıdır. Onların hedeflerinden sapmalarını ve Yaratıcılarından başka bir varlığın yanında huzur bulmalarını engeller.

 Onların bu hâli süreklilik kazanınca kötü arzuları (hevâ ve hevesi) eriyip gider, benlikleri (nefisleri) kırılır, hak batıldan ayrılır. Arzular ve iradeler, lezzetlere yönelme ve dünya ve ahirette rahat etme düşüncesi kenara çekilir. Hakkın vaadine güvenme, hükmüne rıza gösterme, verdiği ile yetinme, sıkıntısına sabretme ve insanların kötülüğünden güvende olma hâli bunların yerini alır.

Sonuçta kalp iyice güçlenir ve organları yönetme yetkisi tamamen onun eline geçer. Çünkü sıkıntı, kalbi ve yakîni güçlendirir. Gerçek anlamda iman etmeyi ve sabretmeyi sağlar. Nefsi ve nefsin kötü arzularını törpüler. Çünkü her ne zaman elem / acı gelse ve mümin buna sabredip rıza göstererek Rabbinin fiiline teslim olsa Allah ondan razı olur ve yardımını göndererek onu başarıya ulaştırır.

 Allah Teâlâ

“Şükrederseniz sizi daha çok nîmetlendiririz” (îbrahîm; 7) buyurmaktadır.

Nefis, kıpırdanarak bir şeyi arzulasa, kalp de Allah'tan gelen bir emir ve izin olmaksızın onun bu arzusunu yerine getirse kul, böyle yaparak Hak'tan gaflet etmiş, O’na şirk koşmuş ve karşı gelmiş olur. O zaman Allah onu yardımsız bırakır, sıkıntıya düşürür, insanları başına salar, hastalık ve acı verir ve kafasını karıştırıp kalbini dağıtır. Bu sıkıntılardan hem kalp hem de nefis payını alır.

Ama kalp, Hak'tan bir izin çıkıncaya kadar (ki bu izin, evliyâ hakkında ilhâm yoluyla; peygamberler hakkında ise vahiy yoluyladır) nefsin arzularına olumlu cevap vermez de izin çıktıktan sonra nefsin isteğini yerine getirirse Allah, kalbi ve nefsi rahmet ve bereketiyle kuşatır. Onlara âfiyet verir, onlardan razı olur, nûr ve marifet verir, yakınlığı ile şereflendirir, zengin kılar, âfetlerden kurtarır, düşmanlarına karşı yardım eder.

Bunu bil ve koru. Nefsine ve nefsinin arzularına hiç beklemeden olumlu cevap vermen hâlinde başına bir sıkıntı gelmesinden sakın. Bunun yerine biraz bekle ve Mevlâ’dan gelecek izni gözetle. Böyle yaparsan Allah’ın izniyle dünyada ve âhirette selâmet bulur, kurtulursun.

Aza kanaat et ve vakti gelinceye kadar elindekine sarıl. Vakti geldiğinde daha yükseğe çıkarsın ve daha değerli olanı elde edersin. Dünyanın nimeti her an değişir. Sabırlı olursan durmadan yükselirsin, iyiliklere kavuşursun.  Onunla afiyet içinde yaşarsın ve bu hâlin kalıcı olur. Dünya ve âhirette hiçbir güçlük ve sıkıntı çekmezsin. Sonra gözünü daha da aydın kılan ve seni mutlu eden bir hâle çıkarsın.

Bilesin ki aramayı terk etmekle kısmetin elinden kaçmaz. Kısmetinde olmayan şeyi ise çalışıp didinmekle elde edemezsin. Şu hâlde sabırlı ol, hâlini koru ve ona razı ol. Sana emir gelinceye kadar kendiliğinde alma, verme, kımıldama ve durma. Aksi hâlde kendi kendini sıkıntıya sokarsın, senden daha kötü olan insanlarla karşılaşırsın ve başın belâya girer. Çünkü sen böyle yaparak zulmetmiş olursun. Zulmedenden ise gafil olunmaz.

Allah (c.c.)

“Biz zalimleri böyle birbirine düşürürüz’' (Enam, 129) buyurmuştur.

Sen öyle bir hükümdarın ülkesinde yaşıyorsun ki O, güçlü ve kudretlidir, büyük bir orduya sahiptir, her dilediği gerçekleşir, hükmü etkin ve ezicidir, hükümranlığı kalıcıdır, saltanatı süreklidir, en ayrıntılı şeyleri bilir, sonsuz hikmet sahibidir ve hükmünde adildir.

“Ne yerde ne de gökteki en ufak şeyler ondan saklanamaz’' (Sebe, 3)

 Hiçbir zalimin zulmü O’nun gözünden kaçmaz. Sense zalimlerin en büyüğü ve en suçlususun. Çünkü sen, kendi arzu ve isteklerin doğrultusunda kendin ve insanlar üzerinde tasarrufta bulunarak Ona şirk koşuyorsun.

Allah Teâlâ “Allah’a şirk koşma. Kuşkusuz şirk çok büyük bir zulümdür” (Lokman, 13) buyurmaktadır.

Bir diğer âyette “Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında ise dilediklerinin günahını bağışlar” (Nisâ, 116) buyurur.

Şirkten sakın ve ona asla yaklaşma. Bütün hareket ve duruşlarında, gece ve gündüzünde, yalnız kaldığında ve insanlar arasında ondan uzak dur. Genel olarak organlarınla ve kalbinle günah işlemekten sakın.

 Günahın gizlisini ve açığını terk et. Allah’tan kaçıp kurtulmaya kalkışma, seni yakalar. Kazâsında onunla çekişme, seni parçalar. Hükmünde O’nu suçlama, seni kendi haline bırakır ve yardımını keser. Ondan gaflet etme, seni uyandırır ve sana musibet verir. Onun konağında bir olay çıkarma, seni helak eder. Dini konusunda kafana göre bir şey söyleme, seni uçuruma yuvarlar, kalbini karartır, iman ve marifetini elinden alır, şeytanını, nefsini, hevânı, şehvetlerini, aileni, komşularını, arkadaş ve dostlarını ve bütün insanları, hatta elinde yaşayan yılanları, akrepleri, cinleri ve diğer haşeratı üzerine salar ve böylece dünyadaki hayatını sana zehir eder, ahiretteki azabının da süresini uzatır.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Allah’a karşı günah işlemekten sakın ve kapısından hiç ayrılma. Özür dileyerek, yalvararak, ihtiyacını arz ederek, boyun bükerek ve saygı ile Ona kullukta elinden geleni yap. İnsanlara bakma / onlardan bir şey bekleme ve nefsinin arzularına uyma.

 Dünya ve âhirette mal sahibi olmak isteme. Yüksek dereceler ve şerefli makamlar elde etme sevdası gütme. İyi bil ki sen O’nun kulusun. Kul ve sahip olduğu her şey ise Mevlâ’ya aittir. Ona karşı hiçbir hak iddia edemez.

Edepli ol ve Mevlâ’yı suçlama. Çünkü onun katında her şey bir ölçü iledir. Onun geciktirdiğini öne alacak, öne aldığını geciktirecek hiçbir güç yoktur. Senin için takdir edilen şey, istesen de kaçsan da vakti geldiğinde gelip seni bulacaktır. Sana ait olacak şeyleri bir an önce elde etmek için kendini yorma. Başkasına ait olan şeyleri elde etmek için de boş yere çalışıp çabalama. Sana ait olan şey seni bulacaktır. Sen kısmetine götürülürsün. Kavuşma pek yakında gerçekleşecektir. Sana ait olmayan şeyi elde etmene ise engel olunur. Kısmetinde olmayan şey senden kaçar. Siz nasıl karşılaşabilirsiniz ki! Şu hâlde sen içinde bulunduğun hâlde Allah'a kullukla meşgul ol ve edebi elden bırakma. Başını kaldırma, boynunu Ondan başkasına çevirme.

 Allah Teâlâ “Sakın pek çoklarına onları sınamak için, avunsunlar diye verdiğimiz dünya hayatının parlaklığına gözünü dikme! Çünkü Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha kalıcıdır" (Taha; 131) buyurmuştur.

 Allah (c.c.) sana nasip ettiği kulluktan, senin için takdir ettiği kısmet ve lütuftan başkasına yönelmeni yasaklamıştır. Bunun dışındaki şeylerin bir imtihan olduğunu ve onlarla insanları imtihana tabi tuttuğunu, kısmetine razı olmanın senin için daha hayırlı, daha kalıcı, bereketli olduğunu ve sana yaraşanın bu olduğunu haber vermiştir. Şu hâlde bunu kendine âdet edin, düstur ve amacın bu olsun, bunu arzula ve temenni et. Böyle yaparsan bütün istediklerini elde edersin, her makama yükselir, bütün nimetleri, hayır ve mutlulukları elde edersin.

 Allah Teâlâ

“Yaptıklarından dolayı mükâfat olarak, onları şimdiye dek gizli kalan hangi mutlulukların beklediğini kimse bilemez" (Secde; 17) buyurmuştur.

Beş ibadetten ve günahları terk etmekten başka, sana anlattığımız şu hâlden daha kapsamlı, daha büyük, daha şerefli ve Allah katından daha sevimli hiçbir amel yoktur.

Allah bize de size de sevdiği ve razı olduğu amelleri yapmayı nasip etsin.

 

Allah’ın kendisinden râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

‘Ey eli darda kalmış, dünyanın ve dünya malına sahip olanların kendisinden yüz çevirip kaçtığı kimse; ey dünya meliklerinin ve onun erbabının arasında adı sanı okunmayan; ey aç ve susuz, ciğeri yanık, cesedi çıplak kalan; ey yeryüzünün, mescitten harabeye her köşesinden kovulmuş; ey her kapıdan çevrilmiş, her muradından alı konulmuş ve ey her niyet ve isteğinden dolayı darıltılmış ve kalbi kırılmış olan!’

Sakın kendi kendine şöyle söylenme:

“Allah beni fakir etti, dünyayı bana sırt döndürüp uzaklaştırdı, bana buğz etti, beni aldattı ve terk etti, bana ihanet etti, toplamadı; beni küçülttü. Dünyadan bana yetecek kadarını bile vermedi, beni dara düşürdü. Benim adımı unutturdu. İnsanlar ve arkadaşlarım arasında adımı duyurmadı. Benden başkasına ise nimetlerini bol bol yağdırdı. Onları bana ve ehlime üstün kıldı, onlar gece gündüz nimet içinde yüzüyorlar. Hâlbuki her ikimiz de Müslümanız ve iman etmişiz. Babamız Âdem ile annemiz Havvâ da bir.”

__ İşte Allah seni böyle bir hâle koymuştur. Allah’tır sana bunu yapan. Çünkü senin tînetin saftır, sen özgür ve Allah’ın rahmetiyle ıslanmış bir tabiata sahipsin. Sabır, rı­zâ, yakın, muvâfakat ve ilim tedarik etmek sûretiyle rahmetini sana cömertçe sunmuştur. Tevhîd ve imân nurları sende birikmiştir. İşte imân ağacı budur.

 İmân ağacının fidanı ve tohumu sapasağlamdır, yapraklıdır, meyvelidir, gittikçe artar, dal budak sarar ve sıklığından dolayı kopkoyudur. Bu ağaç, her gün biraz daha büyür. Büyümesi için sulanmaya ve bakım yapılmaya da gerek duymaz.  Âhirette de sana sonsuzluk yurdunu verecek ve orada sana nimetler ihsân edecektir. Öte dünyada sana hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiç kimsenin aklının ucundan geçmeyen nimetler verecektir.

 Allah Teâlâ “Hiçbir can, dünyada yaptıklarının bir mükâfatı olarak kendisi için saklanmış olan göz aydınlığını bilemez” (Secde, 17) buyurur.

Yani onlar dünyada iken emirleri yerine getirmişler, yasakları terk etmek konusunda kararlılık göstermişler, kendileri için belirlenen kadere de teslim olup bütün işlerinde rıza göstermişlerdir.

Bazılarına ise Allah dünyayı vermiş, henüz dünyada iken onlara nimetlerini bolca vermiştir. Böyle yapmıştır. Çünkü onların iman yerleri (yani kalpleri) çorak bir topraktır, üzerinde su durmayan ve ot bitmeyen bir kayadır. Bu sebeple Allah onun üzerine süprüntü bazı şeyler serpmiş ve onun yerine ot ve ağaç bitiren başka bir şey koymuştur ki bu, dünya ve dünyalıktır. Böyleleri dünya sayesinde, iman ağaçlarını ve amel fidanlarını canlı tutarlar. Dünya onların elinden alınsa bitki ve ağaçları kuruyup gider ve meyvesiz kalırlar. Sonuçta beldeler harap olur. Allah (c.c.) ise beldelerin bayındır edilmesini dilemektedir.

Ey fakir! Sözün özü zenginin iman ağacının yeşerdiği yer çok verimli değildir ve senin iman ağacının yeşerdiği yerde dopdolu olan mineraller onun toprağında yoktur.

Onun iman ağacının güçlü olması ve canlılığını sürdürmesi, yanında gördüğü dünyalık ve nimetlere bağlıdır. Bunlar onun elinden çekilip alınsa iman ağacı kurur gider ve yerini küfür ve inkâr alır. Sonuçta bu kişiler münafıklaşır ve dinden çıkarlar.

Ama Allah'ın zengine sabır, rıza, yakın, başarı, ilim ve marifet askerlerini göndermesi başka. Bu durumda imanı daha da güçlenir. O zaman zenginliğinin ve içinde bulunduğu nimetlerin son bulmasına hiç aldırış etmez.

Hidâyet ve başarı veren Allah'tır.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Kalbin bütün hâllerde mahlûkata sırt çevirinceye, hevân yok olup irâde ve isteğin de kayboluncaya kadar yüzündeki örtüyü açma! Böylece dün­ya ve ahiretteki oluşlardan fâni olursun.  Ne zaman ki insanlardan sıyrılır, bütün hâllerinde onlara kalbinle sırtını dönersin, sonra arzuların tamamen yok olur, sonra irade ve temennilerin büsbütün ortadan kalkar, bütün dünya ve âhiret varlıklarından fâni olursun, delik bir kaba dönersin, içinde Rabbinin iradesinden başka hiçbir şey durmaz ve Rabbinle ve hükmüyle dolarsın işte o zaman yüzündeki örtüyü açarsın.

 Yalan çıkınca içeri nûr girer. Kalbinde Rabbinden başkasına girecek yer kalmaz. O zaman kalbinin kapıcısı kılınırsın, eline sana tevhîd, azâmet ve kudret kılıcı verilir. Göğüs alanında kalp kapına kimin yaklaştığını görürsen başını boynundan ayırırsın. Artık nefsinin, hevânın, irade ve temennilerinin, dünya veya ahiretinle ilgili bir konuda uyulacak bir başı, bir bağı ve dinlenecek bir sözü kalmaz.

Yalnızca Rabbin emrine uymak, onun emrinin bulunduğu yerde durmak, kazâ ve kaderine rıza göstermek ve hatta kaza ve kaderinde fâni olmak vardır.

Artık sen, nefsin, mahlûkatın ve onların inançlarının kölesi değil; Rabb Azze ve Celle’nin emir kulu olursun. Bu hâlin süreklilik kazanınca kalbinin çevresine kıskançlık (gayretullah) perdeleri çekilir; ululuk ve yücelik çukurları kazılır, hakikat ve tevhid ordularıyla kuşatılır. Önüne de Hak Teâlâ’nın görevlendirdiği gözcüler konur. Böylece hiçbir varlık oraya girmek için bir yol bulamaz. Ne şeytan ne nefis ne hevâ ne iradeler ne boş kuruntular ne yaratılıştan ve kötülüğü emreden nefisten doğan yalancı iddialar, ne de hevâdan doğan sapkınlıklar...

İşte o zaman kaderinde insanların birbiri ardına yola düşüp sana gelerek parlayan nurlarından, aydınlatan alametlerinden ve etkin hikmetlerinden istifade etmeleri; açık kerametlerini ve süreklilik kazanan hârikulâdeliklerini görmeleri ve böylece Allah’a daha çok yaklaşmaları, kulluk etmeleri ve Rablerine ibadet yolunda zorluklara göğüs germeleri varsa onlardan, nefsinin arzularının peşine düşmesinden, kendini beğenip övünmesinden, insanlar seni kabul edip teveccüh gösterdiler diye nefsinin büyüklenmesinden korunursun.

Yine güzel bir kadının geçimliğiyle birlikte sana gelmesi takdir edilmişse onun kötülüğünden; onun yükünü, tabilerinin ve ailesinin yükünü taşımaktan korunursun. O kadın senin yanında, kirden, toz ve topraktan, kinden ve sen yanında yokken sana hıyanet etme duygusundan tamamen arındırılmış, tertemiz bir hediye olur. Senin emrine amadedir. O ve ailesinin geçim yükü senin sırtından alınmış ve sıkıntısı senden uzaklaştırılmıştır.

O kadından bir çocuk doğması takdir edilmişse bu çocuk salih olur, tertemiz bir nesil ve göz aydınlığın olur.

 Allah Teâlâ “Eşini ona elverişli kıldık” (Enbiyâ, 90) buyurmuştur.

 Bir diğer âyette “Eşlerimizden ve çocuklarımızdan bize göz aydınlığı ver ve bizi takva sahiplerine önder eyle” (Furkân, 74) buyurmuştur.

 Bir diğer âyette de “Rabbim! Onu razı olunan bir kişi eyle” (Meryem, 6) buyurmuştur.

 İşte bu âyetlerde geçen dualar, dua etmiş olsan da olmasan da kabul edilmiş olur. Çünkü o kadın, kendi evinde ve ailesinde böyle bir yere sahiptir. Bu makama geçirilmiş ve ona böyle bir lütuf ve yakınlık takdir edilmiştir.

Yine sana dünyadan bir şeyin yönelip gelmesi takdir edilmişse bunun sana zararı olmaz. Çünkü dünyadan alacağın kısmeti Allah'ın fiiliyle ve Ondan gelen emirle elde edip tüketeceksin. Farz namaz ve oruçları yerine getirerek sevap kazandığın gibi bunları tüketerek de emre uymuş ve sevap kazanmış olursun. Kısmetinde bulunmayan şeyi ise arkadaşların, komşuların ve fakirler arasından her kime aitse ona vermen emredilir. Kısmetinde olmayanı sen, durumun gerektirdiği şekilde dağıtırsın. Bu dağıtımı, durumlar belirler. Bu haber elbette göz ile görmek gibi değildir. İşte o zaman senin durumun saf bir beyazlık üzerine olur; o zaman işin konusunda, hiçbir toz, bulanıklık, karışıklık şek ve şüphe de uyandırmayan tertemiz bir yol üzerinde olursun.

Öyleyse sen ecel vakti gelinceye kadar sabırlı ol, rıza göster, hâlini koru, şöhret sevdasında olma, çekinceli davran, kurtulmaya bak, Allah'a yönel, başını eğ, gözünü yum, utanma duygusunu elden bırakma.

O zaman elinden tutulur ve ileri götürülürsün. Üzerindekiler çıkarılır ve lütuf ve rahmet denizlerine dalıp çıkarsın. Sonra sana nûrdan bir giysi giydirilir ve bazı sırlar ve ilimler öğretilir. Sonra huzura yaklaştırılırsın ve sana bildirilip ilham edileni konuşursun. Sana verilir ve hiçbir ihtiyacın bırakılmaz. Cesaretlendirilirsin, yükseltilirsin ve sana:

“Kuşkusuz sen bugün bizim katımızda bir yer sahibisin ve güvendesin” (Yusuf, 54) hitabı gelir.

O zaman Yusuf’un, Mısır kralının bu hitabına mazhar olduğu zamanki durumunu düşün. Bu söz, kralın dilinden dökülüyordu ama aslında marifet diliyle hitap eden Allah Teâlâ idi. Görünürdeki mülk / hükümranlık yani Mısır krallığı kralın elindeydi ama nefsin, marifetin, ilmin, yakınlığın, hususiyetin ve yüksek derecenin yetkisi / hükümranlığı Allah’ın katındaydı.

Allah Teâlâ hükümranlık yetkisi hakkında;

“İşte böyle biz Yusuf’a yeryüzünde (yani Mısır'da) hükümranlık verdik.” (Yusuf, 21) buyurmuştur.

 Bir diğer âyette ise “Dünyadan dilediği yere yerleşir. Biz dilediğimize rahmetimizle dokunuruz. İyilik edenlerin / kaliteli iş yapanların da elini boş çevirmeyiz” (Yusuf, 56) buyurmuştur.

 Nefis yetkisi hakkında ise “Ondan kötüyü ve çirkini uzak tutmak için böyle yaptık. Çünkü o bizim seçkin kullarımızdandır” (Yusuf, 24) buyurmuştur.

 Marifet ve ilim yetkisi hakkında ise “İşte bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Ben, Allah’a inanmayan ve ahireti tanımayan bir toplumun dinini bıraktım” (Yusuf, 37) buyurmuştur.

Ey en büyük sıddık! İşte bu hitaba mazhar olduğunda en yüce ilmin en büyük payına nail olmuşsun, muvaffak kılınmışsın, nimetlere, kudrete ve velâyet-i âmmeye (genel yetkiye), nefis üzerinde ve Allah'ın izniyle diğer varlıklar üzerinde etkin bir güce mazhar olmuşsun demektir. Hem bu emir (“ol” deyip oldurma yetkisi) ahirette değil, dünyadadır. Âhirette ise selamet yurdunda ve yüce cennette bütün bunlara Mevlâ’nın cemâlini temâşâ nimeti eklenecektir. Bu, öyle bir arzudur ki hiç son bulmaz.

Bütün bunların hakikatine erdirecek olan Allah'tır. O, rahmet ve şefkat sahibidir.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Hayrı ve şerri bir ağacın iki dalından aldığın iki meyve gibi düşün. Dallardan biri tatlı meyve verirken, diğeri acı meyve veriyor. Bu ağaçtan alınan meyvenin götürüldüğü bölgeleri terk edip uzaklaş da ağacın kendisine yaklaş. Onun bakımını yap, yanında durup hizmetini gör. Ağacın iki tarafını, dallarını ve meyvelerini tanı ve tatlı meyve veren dal tarafına geç. O zaman gıdan ondan olur. Diğer dalın bulunduğu yere yürüyüp meyvesinden yemekten ve aldığın acıyla ölmekten kaçın. Bu hâlde devam edersen güvende olur rahat edersin ve bütün âfetlerden kurtulursun. Çünkü afetler ve sıkıntılar o acı meyveden oluşur.

Ama ağaçtan uzaklaşır ve herhangi bir bölgede bulunursan ağacın meyveleri sana karışık olarak sunulduğunda muhtemelen acı olan meyveyi alıp ağzına götürürsün ve bir parçasını kopararak çiğnersin. Sonra acılık ağzının içine, boğazına ve sonuçta beynine ulaşır. Damarlarına ve bedeninin bütün parçalarına karışır ve helak olursun. Isırdıktan sonra kalan kısmı ağzından çıkarıp atman ve ağzını yıkaman sana fayda etmez ve bedenine karışan acının / zehirin önünü kesmez.

İlkin tatlı olan meyveyi yesen, tadı bedeninin bütün parçalarına ulaşsa ve faydalanıp mutlu olsan bile bu sana yetmeyecek ve İkincisini yemek isteyeceksindir. Bu durumda İkincisinin acı meyve olmayacağını bilemezsin ve yine yukarıda anlattığım şey başına gelir.

Sonuç olarak ağaçtan uzak kalmanın ve meyvesini bilmemenin hiçbir hayrı / iyi yanı yoktur. Kurtuluş ağaca yakınlıkta ve onun yanı başında durmaktadır.

Hayır da şer de Allah’ın fiili ile olur. Onları gerçekleştiren ve varlık veren Allah’tır.

 Allah (c.c.) “Sizi ve yapmakta olduklarınızı yaratan Allah'tır” (Saffât, 96) buyurur.

 Hz. Peygamber (s.a.v.) de “Deve kasabını da kurbanlık deveyi de yaratan Allah’tır” buyurmuştur.

Kulların amelleri, Allah’ın yaratması ve onların kazanması (kesb) ile meydana gelir.

 Allah Teâlâ “Yaptıklarınız sebebiyle cennete girin” (Nahl, 32) buyurur.

 O ne yüce ne cömert ve ne merhametlidir ki ameli insanlara ait kılmış ve cennete girmeyi kendi amelleri ile hak ettiklerini açıklamıştır. Halbuki bu, Allah’ın dünyada ve âhirette onlara rahmet ederek iyi ameller yapmaya muvaffak kılmasıyla olmuştur.

Hz. Muhammed (s.a.v.)

“Hiç kimse cennete yaptığı ameller ile girmez” buyurdu.

“Sen de mi, Ey Allah’ın Resulü!” diye sordular.

“Ben de” buyurdu ve elini başına koyarak ekledi: “Ne var ki Allah beni rahmetiyle bürümüştür.”

Bu hadis, Hz. Âişe kanalıyla nakledilmiştir.

Allah’a boyun eğer, emirlerini yerine getirir, yasaklarından kaçar ve kendini kaderin ellerine bırakırsan seni kötülükten korur, lütfuyla sana hayırlar ihsan eder, dininde ve dünyanda seni üzecek her şeyden korur.

 Dünyanda koruduğunu “Ondan kötülüğü ve çirkin sözleri çevirmek için böyle yaptık. O bizim seçkin kullarımızdandır” (Yusuf, 24) buyruğu ifade eder.

 Dininde koruduğunu ise “Siz şükreder ve iman ederseniz Allah size azap edip de ne yapacak? O şükredeni mükâfatlandıran ve her şeyi bilendir” (Nisa, 147) buyruğu ifade eder.

 İman eden ve şükreden kula belâ / sıkıntı ne yapabilir? O, afiyete belâdan daha yakındır. Çünkü şükretmektedir.

Allah (c.c.) “Şükrederseniz artırırım” (İbrahim, 7) buyurmuştur.

Senin imanın, ahirette, her günahkârın cezalandırılacağı cehennemin ateşini bile söndürebilir. Dünyadaki bela ateşini nasıl söndürmesin!

Ama kulun velâyet (velilik, Allah dostluğu) için seçilen meczuplardan olması başkadır. Bu durumda nefsin kötü arzularının pisliğinden ve insan doğasına meyletmekten, nefsin şehvet ve lezzetlerinin ardına düşmekten, insanlar yanında huzur bulmaktan, onların yakınlığına rıza göstermekten, onlarla birlikte kalıp sevinmekten arındırılması için belâ verilmesi / sıkıntı çekmesi gerekir. Bütün bu duyguları eriyip yok oluncaya, bütün bunların çıkmasıyla kalp iyice arınıncaya ve kalpte yalnızca Rabbin tevhidi, marifeti, gayb sırları ve ilimleri ve kalp nurları kalıncaya kadar sıkıntılar devam eder. Çünkü orası, iki kişinin yerleşemeyeceği, bir arada olamayacağı bir odadır.

 Allah Teâlâ “Allah kimsenin içinde iki kalp yaratmadı” (Ahzâb, 4) buyurmuştur.

Bir diğer âyette ise “Krallar ülkeye girdiklerinde halkının güçlülerini alçaltırlar” (Nemi, 34) buyrulur.

İşte bu sebeptendir ki; İlâhi sevginin girdiği yerde başkalarının işi kalmaz. Başkasının sözü geçtiği yerde ise ilâhi feyz olmaz. Kalbinden kötülükleri at; göreceksin ki, ilâhi feyz her yanını sarmış…

 İşte evliyâ, güçlüleri (azizleri) güzel yerlerinden ve içinde bulundukları nimetlerden çıkarılmışlardır. Kalbi yönetme yetkisi önceden şeytanda, hevâda ve nefisteydi. Organlar, bunların emriyle türlü günahlar işliyorlar ve boş işlerle uğraşıyorlardı. Bu yetki sona erince organlar dindi / sakinleşti, hükümdarın odası olan kalp boşaldı ve kalbin yerleşim alanı olan göğüs temizlendi. Kalp, tevhid, marifet ve ilim konağı oldu. Göğüs ise gaybdan gelen esintilere (mevârid) beşik oldu. İşte bütün bunlar, çekilen sıkıntıların sonucu ve meyvesidir.

 Hz. Peygamber (s.a.v.) “Biz peygamberler, insanların en ağır sıkıntı çekenleriyiz. Sonra derece bakımından bize yakın olanlar, sonra da onlara yakın olanlar gelir” buyurmuştur.

Bir diğer hadiste ise “Ben sizin Allah’ı en iyi tanıyanınız ve O’ndan en çok korkanınızım” buyurmuştur.

Hükümdara yakın olan herkesin dikkati ve sakınması daha fazladır, tehlikesi daha da artar. Çünkü hükümdarın gözü önündedir ve yaptığı hiçbir şey hükümdarın gözünden kaçmaz.

Şöyle bir itiraz olabilir: Allah katında bütün insanlar tek bir kişi gibidir. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. Buna göre bu sözün faydası nedir?

Buna şöyle cevap veririz: Konumu yükselip rütbesi artınca tehlikesi de çoğalmıştır. Çünkü Allah’ın kendisine lütfettiği büyük nimetlere şükretmesi gerekmiştir. Onun hizmetinden en ufak yüz çevirme bile şükründe kusur işlemek demektir. Bu ise kullukta bir eksikliktir.

Allah (c.c.) “Ey peygamberin hanımları! Sizden her kim apaçık bir kötülük işlerse ona iki kat ceza verilir” (Ahzâb, 30) buyurmuştur. Hz. Peygamberin yanında bulunmalarıyla Allah'ın nimeti onlara eksiksiz verildiği için Allah böyle buyurmuştur. Hz. Peygamberin yanında olanların durumu böyleyken Allah’a ermiş ve iyice yakınına varmış olanların durumunu sen düşün!

Allah, kullarına benzemekten çok yücedir.

“Onun benzeri gibisi yoktur. O işiten ve görendir.” (Şura, 11)

Hidayet veren Allah’tır.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Sen henüz demirci körüğünde, nefsini öldürme, kötü arzularından uzak durma, isteklerini ve gerek dünyaya gerek ahirete yönelik bütün karşılık beklentilerini yok etme aşamasındayken rahat etmek, sevinmek, sâkin ve kalıcı olmak, güvende olmak, nimetler içinde olmak ve nazlanmak mı istiyorsun?

Henüz sende kurtulman gereken niteliklerin apaçık kalıntıları var. Behey aceleci! Hele biraz ağır ol! Yavaş yavaş ilerle. Ey beklenti içinde olan! Sende bu niteliklerden bir zerre bile kalmış olsa kapı yüzüne açılmaz. Nitekim “Yazışmalı köle (mükâteb)[1] bir dirhem borcu kalmış olsa dahi henüz köledir” sözü bunu ifade eder. Üzerinde dünyadan, bir çekirdeği çiğneyecek kadar bile bir şey kalsa sen bu amacına ulaşamazsın.

Dünya senin arzuların ve isteklerindir, herhangi bir şeyi görmen veya istemendir, ya da nefsinin dünya veya âhirette bir karşılık ummasıdır. Bu hâlde bulunduğun sürece sen fâni kılma (ifnâ) kapısındasın demektir. Ne zaman ki fenâ (yok oluş) süreci tamamlanır o zaman körükten çıkarak kalıba dökülürsün. Ortaya çıkarılırsın, üzerine elbiseler giydirilir ve güzel kokular sürülür. Sonra en yüce hükümdarın huzuruna çıkartılırsın ve sana;

“Kuşkusuz sen bugün katımızda sağlam bir yere sahipsin ve güvendesin” (Yusuf, 54) hitabı gelir.

 Orada sıcaklık ve yakın ilgi görürsün. Lütuf sofrasından yedirilir ve içirilirsin. Huzura iyice yaklaştırılırsın ve sırlardan haberdar kılınırsın. Artık sırlar sana gizli kalmaz. Sana verilenlerle hiçbir şeye ihtiyaç duymazsın.

Altın parçacıklarına baksana! Attarların, bakkalların, kasapların, dericilerin, yazıcıların, çöpçülerin, özetle iyi ve kötü işler yapan herkesin elinde pespaye bir şekilde dönüp dolaşır, hâlden hâle girer. Sonra toplanır ve kuyumcunun körüğüne konur. Orada ateşin ısısı ile erir. Sonra körükten çıkarılıp dövülerek bir kalıba dökülür ve süs eşyası yapılır. Sonra güzel koku sürülür ve kilitli kutulara konarak en değerli yerlerde saklanır. Gelinlerin takısı olur ve insanlardan büyük ilgi görür. Gelin bazen en yüce hükümdarın huzuruna çıkarılacak olur. O zaman da altın kırıkları, eritilip bir kalıba döküldükten sonra hükümdarın huzuruna çıkarılır.

İşte ey mümin! Sen de böylesin. Kaderin akışına sabredersen, bütün hallerinde kazaya rıza gösterirsen dünyada iken Mevlâ’ya yaklaşırsın. Sana marifet, ilimler ve bazı sırlar verilir. Kurtuluş yurdu olan âhirette de Allah’ın komşuluk ve yakınlığında peygamberlerle, sıddıklarla, şehitlerle ve salihlerle birlikte olursun.

Şu hâlde sabırlı ol ve aceleci davranma. Kazaya rıza göster ve suçlama. Allah’ın affının, lütfunun ve kereminin serinliğini elbette hissedeceksin.

[1]-  Mükâteb: belli miktardaki malı ödemek şartıyla efendisiyle özgürlük anlaşması yapan köledir.

 

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Kul Allah’a imân eder ve bütün işlerini ona teslim eder. O’nun rızkı kolaylaştıracağına ve her başına gelen şeyin hatasından dolayı olmadığına ve her hatasının da bir musibete sebep olmayacağına inanır. Ona isâbet eden şey onu hataya sevk etmez. Onu hataya düşüren şey de ona isâbet etmez. Çünkü o Azze ve Celle’nin Rızkının kendisine gelişinin kolaylaştırılacağına inanır. Bilir ki nasibi onu şaşırıp başkasına gitmez. Başkasına ait olansa şaşırıp ona gelmez.

“Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsân eder. Ve ona bekleme­diği yerden rızık verir. Kim Allah’a güvenirse O, ona yeter’’ (Talâk; 2,3).

Buyruğuna inanır. Afiyet ve zenginlik içindeyken böyle söyler ve buna inanır. Sonra Allah ona sıkıntı ve fakirlik verir. Bunun üzerine kul dua etmeye ve yalvarmaya başlar. Ama Allah, sıkıntıyı ondan kaldırmaz. İşte o zaman Hz. Peygamberin (s.a.v.) “Fakirlik neredeyse küfürdürbuyruğu gerçek olur.

Allah kimine lütufta bulunur da ona verdiği sıkıntıyı kaldırır. Ona afiyet ve zenginlik verir. Onun şükreden, hamd eden ve sena eden bir kul olmasını sağlar. Onun bu halini kul kendi huzuruna çıkıncaya kadar devam ettirir.

Kimini de sınamayı diler ve sıkıntı ve fakirlik hâlini devam ettirir. Bunun üzerine kul, iman ipini koparır. Allah’a itiraz ederek, O nu suçlayarak, vaadinde kuşku duyarak nankörlük eder ve Allah’ı ve âyetlerini inkâr ederek ve Rabbini kızdırarak ölüp gider. Hz. Peygamber (s.a.v.)

“Kıyamet gününde en büyük azap görecek olan kişi. Allah’ın dünya fakirliği ile âhiret azabını kendisinde birleştirdiği kişidir”

Buyurarak buna işaret etmiştir. Bundan Allah’a sığınırız. Hz. Peygamberin Allah’a sığındığı “unutulan fakirlik” de işte budur.

İkinci kişi ise Allah’ın kendine seçip ayırdığı, sevdiği, dost edindiği gözde kullarından (havas) kıldığı kimselerdir. Allah onları peygamberlerinin mirasçısı, velilerinin efendisi, kulların, alimlerin, hikmet sahiplerinin, şefaatçilerin, mürşidlerin, öğreticilerin ve Mevlâ’nın yolunu gösterenlerin en büyüklerinden kılmıştır. Onlar, hidayet yolunu ve helake götüren yollardan kaçınmanın yolunu gösterirler. Allah onlara sabır dağlarını, rıza denizlerini gönderir ve onu kazasına ve fiiline razı kılar. Sonra ona bol bol verir. O da gece gündüz, insanlar içindeyken ve yalnızken, içinden ve dışından Allah’a dua eder ve türlü lütuflar ve cezbeler ister. Onun bu hâli Allah'a kavuşuncaya dek sürer. Hidayet eden Allah’tır.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Sık sık “Ne yapabilirim, çözüm nedir?” diyorsun.

Sana denir ki: Yerinde dur ve sınırını aşma. Bulunduğun yerde durmanı emreden zattan sana bir çıkış yolu / kurtuluş gelinceye kadar öylece bekle.

Allah (c.c.) “Ey inananlar! Sabredin, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin, nöbet tutun ve Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz” (Âl-i İmrân, 200) buyurmuştur.

Ey iman sahibi! Allah sana sabırlı olmanı, sonra sabır yarışında düşmanları geçmeni, nöbet tutmanı ve bu hâlini sürekli kılmanı emrettikten sonra bunu terk etmekten seni kaçındırarak “(bunları terk etmek konusunda) Allah’tan korkun” buyurmuştur. Yani sabretmeyi bırakmayın. Çünkü hayır ve kurtuluş ondadır.

Hz. Peygamber (s.a.v.) “İmana göre sabır bedendeki baş gibidir” buyurmuştur.

Yine şöyle denilmiştir: “Sabır dışında her şeyin sevabı / mükâfatı bir ölçü iledir. Sabrın sevabı ise ölçüsüz olarak verilir.”

Çünkü bir âyette “Sabredenlere mükâfatları hesapsız / sınırsız verilecektir’’ (Zümer, 10) buyrulmuştur.

 Sen Allah’tan korkunca seni korur ve böylece sınırları koruyabilir ve sabırlı olabilirsin ve Allah’ın kitabındaki şu vaadi yerini bulmuş olur:

“Her kim Allah’tan korkarsa Allah ona bir çıkış kapısı açar ve ummadığı yerden hesapsız rızık verir.” (Talâk, 2)

Kurtuluş gelinceye kadar sabretmekle Allah’a tevekkül edenlerden olursun. Allah

“Her kim Allah’a tevekkül ederse Allah ona yeter” (Talak, 3) buyurarak sana yeteceğini vaat etmiştir.

Sabrederek ve tevekkül ederek iyilik yapanlardan (ihsan sahiplerinden) olursun.

 Allah “Biz ihsan sahiplerini (kaliteli iş yapanları / iyilik yapanları) böyle mükâfatlandırırız” (Yusuf, 22) buyurarak sana mükâfat verme vaadinde bulunmuştur. Ayrıca seni sever.

 Çünkü “Allah ihsan sahiplerini sever” (Mâide, 13) buyurmuştur.

 Sonuç olarak sabır, dünyada ve âhirette her hayrın ve kurtuluşun başıdır. Mümin, sabır hâlinden rıza hâline yükselir. Sonra da abdâllık ve gayblık (ricâlü’l-gayb) hâli olan Allah’ın fiillerinde fâni olma mertebesine çıkar. Bu sebeple sakın hâ sabrı terk edelim deme! Aksi halde dünyada ve ahirette yardımsız kalırsın ve her iki dünyanın hayrından yoksun olursun.

Bundan Allah’a sığınırız.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Şâyet bir kişiye dair kalbinde bir nefret duyarsan; onun amellerini Kitâb ve Sünnete göre değerlendir. Bu ikisinde de onu buğz edilmiş olarak bulursan, Al­lah Teâlâ ve Resûlü’nün muvâfakatiyle müjdelendin demektir. Amelleri Kitap ve Sünnette seviliyor / yapılması isteniyorsa ve sen onu sevmiyorsan bilesin ki sen hevâ sahibisin ve nefsinin arzularına uyduğun için onu sevmiyorsun ve onu sevmeyerek haksızlık ediyorsun, Allah ve Resulü’ne isyan ediyor ve karşı geliyorsun. Ona buğz ettiğin için Allah’a tövbekâr ol. Allah’tan; Allahın sevgili kullarına, evliyâ ve asfiyâsı ile diğer sâlih kullarına ve bir de bu şahsa yönelik muhabbet iste! ki Allah’ın iradesine uygun davranmış olasın.

Sevdiğin hakkında da böyle yap, yani onun amellerini de Kitap ve Sünnete arz et. Amelleri Kitap ve Sünnette seviliyorsa sen de onu sev. Eğer Sevilmiyorsa sen de buğz et / sevme ki onu hevâna uyarak sevmiş veya sevmemiş olmayasın. Unutma ki sen hevâna / nefsinin arzularına karşı gelmekle yükümlüsün.

 Allah (c.c.) “Hevâna tâbi olma, sonra seni Allah’ın yolundan saptırır” (Sad 26).

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Ne kadar çok “Sevdiğim hiç kimseye duyduğum sevgi devam etmiyor. Aramıza ya ayrılık ya ölüm ya düşmanlık ya da mal kayıpları giriyor” diyorsun!

Sana denir ki: Ey Hakk’ın sevgilisi! Allah’ın önem verdiği ve kıskandığı manayı / sebebi bilmez misin? Bilmez misin ki Allah gayûrdur / gayret sahibidir (kıskançtır) ve seni kendisi için yaratmıştır. Sense başkasına ait olmak istiyorsun.

 “Onları sever, onlar da O’nu severler” (Mâide, 54);

“Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zâriyat, 56) buyruklarını hiç duymadın mı?

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Allah bir kulunu sevince ona belâ / sıkıntı verir. Sabrederse onu kendisi için saklar” sözünü de mi duymadın?

 Hz. Peygamber (s.a.v.) böyle buyurunca sahâbe “Allah’ın kulunu kendisi için saklaması (iktinâ) nedir?” diye sordular.

 Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) “Onun ne malını ne de çocuğunu bırakır” buyurdu. Çünkü kişinin malı ve çocuğu olunca onları sever. Böyle olunca sevgi eksilir ve bölünür. Allah'la başkaları arasında ortaklık meydana gelir. Allah (c.c.) ise kendisine ortak kabul etmez. Çünkü O (c.c.), kıskançtır ve her şey üzerinde ezici bir güce sahiptir (kâhir), mutlak galiptir.

 Bu sebeple kulunun kalbi, yegâne kendisine ait olsun diye ortağını yok eder. İşte o zaman “Onları sever, onlar da O’nu severler” (Mâide, 54) buyruğu gerçekleşir.

 Kalp; aile, mal, çocuk, lezzet ve şehvetler, çocuk sahibi olma ve baş olma isteği, insanların kendisine değer vermesi arzusu, makamlar, cennetler, dereceler ve yakınlıklar gibi bütün ortaklardan temizlenip kalpte hiçbir irade ve arzu kalmayınca içinde sıvı tutmayan delik kaba döner. Çünkü Allah’ın fiilinden ve kıskançlığından dolayı kırılmıştır. Etrafına yücelik, ululuk ve heybet perdeleri gerilir ve Kibriya ve kudret çukurları kazılır.

 Böylece hiçbir şeyin iradesi / isteği kalbe yol bulamaz. İşte o zaman mal, çocuk, aile, arkadaş, halk katında değerlilik, hüküm, ilim ve ibadet gibi hiçbir sebep kalbe zarar vermez. Çünkü bütün bunlar kalbin dışındadır. Bu sebeple Allah bunları kıskanmaz. Tam aksine bunlar, Allah’ın kuluna bahşettiği lütuf, nimet ve kerametleridir. Ona gelenlerin yararlanması için kendisine Allah tarafından verilmiştir. Allah katında değerli / keramet sahibi olduğu için ona gelenler de ikram görürler, kendilerine merhamet edilir ve korunurlar. Onlar için dünyada ve âhirette bir korunak ve şefaatçi olur.

 

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

İnsanlar dört kısımdır:
1. Kimileri var ki ne dili ne kalbi vardır. Bu gibiler Allah’a isyan ettikleri için ahmaklık edenlerdir. Bunların Allah katında değerleri yoktur. Kendilerinde hiçbir hayır yoktur. Bu gibiler hiçbir ağırlığı / değeri olmayan posaya benzerler. Ama Allah'ın, rahmetiyle kuşatarak kalplerine iman yolunu göstermesi ve organlarını kendisine kulluk etmek için çalıştırması başkadır.

Sen bunlardan olmamaya bak. Böylelerine önem verme ve aralarına girip çıkma. Çünkü bunlar -Allah'a sığınırız- Allah’ın öfkesini kazanarak cehenneme girecek ve azap görecek olanlardır.

Ama Allah’ı tanıyanlardan / alimlerden, hayır öğreticilerinden, din yolunun rehberlerinden isen başkadır. O zaman yaklaşarak onları Allah’a itaat etmeye çağır ve isyan etmekten sakındır. Böyle yaparsan Allah katında iyi bir alim olarak yazılırsın ve sana peygamber sevabı verilir.

 Allah Resulü (s.a.v.), müminlerin emiri Ali b. Ebû Tâlib’e “Allah’ın senin elinle bir kişiyi doğru yola iletmesi üzerine güneşin doğduğu her şeyden daha değerlidir” buyurmuştur.
2. Kimileri de var ki dilleri vardır ama kalpleri yoktur. Hikmeti konuşurlar ama yapmazlar. Kendileri Allah'tan kaçarlar ama insanları Allah'a çağırırlar. İnsanların işledikleri kusur ve günahları çirkin sayarlar ama aynısını kendileri yaparlar. İnsanlara ibadet ediyor gibi görünürler ama yalnız kaldıklarında Allah’a karşı büyük günahlar işlerler. Giyinip kuşanmış kurt gibidirler.

 Hz. Peygamber (s.a.v.)

“Ümmetim için en çok korktuğum şey dili laf yapan münafıklardır” buyururken böylelerine işaret etmiştir.

 Bir diğer hadiste de “Ümmetim için en çok korktuğum şey kötü niyetli alimlerdir” buyurmuştur.

Böylelerinden Allah’a sığınırız. Böylelerinden hızlı adımlarla uzaklaş ki tatlı dilleriyle seni yakalatıp günah ateşiyle yakmasınlar ve kalplerindeki fitneler seni öldürmesin.
3. Kimileri de var ki kalbi vardır ama dili yoktur. Bunlar mümindir. Allah onları kulları arasına saklamış ve koruması altına almıştır. Kendi kusurlarını göstermiş ve kalplerini aydınlatmıştır. İnsanların arasına karışmanın vereceği sıkıntıları ve konuşmanın kötü sonuçlarını onlara öğretmiştir. Onlar bilirler ki kurtuluş, sessizliktedir ve yalnızlıktadır.

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Sessiz kalan kurtulur” buyruğuna kulak ver. Yine alimlerin “İbadet on parçadır. Dokuzu susmaktadır” sözlerini duy.

Böyleleri Allah'ın koruması altında bulunan, çok akıllı kimselerdir. Allah’ın veli kullarıdır. Nimete mazhardırlar ve Rahmân’ın oturma arkadaşlarıdır. Bütün hayırlar onların yanındadır.

Sen işte böylelerini bulup yanlarında bulun, onların hizmetini gör, ihtiyaçlarını gidererek kendini onlara sevdirmeye çalış ki Allah da seni sevsin ve seçsin. Vereceği bereketle seni sevdiklerinin arasına ve salih kullar arasına katsın.
4. Kimileri de var ki melekût âleminde “yüce / azîm” diye çağrılır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) “Her kim öğrenip bilir ve bildiği ile amel ederse melekût âleminde “yüce” diye çağrılır” buyurmuştur.

 Bu kimse, Allah’ı ve ayetlerini bilen kişidir. Allah onun kalbine kimsenin bilmediği bilgileri emanet etmiş, başkalarından sakladığı sırlardan haberdar etmiş, onu kendine seçip yüceltmiş, yakınlık kapısını göstermiş, bu sırları ve bilgileri kabul etmesi için kalbini açmıştır. Onu kullarını hakka davet eden, uyaran, Allah’ın varlık delillerini sunan, doğru yolu gösteren, şefaat eden, özü sözü bir (sâdık ve sıddık) bir kul ve peygamberlerinin bedeli (abdâl) kılmıştır.

İnsanoğlu için varılabilecek son nokta budur. Peygamberlikten sonra bundan daha yüksek bir derece yoktur. Sen de böylelerini ara, kendilerine karşı çıkmaktan, nefret etmekten ve ettirmekten kaçın. Uzaklaşma, düşmanlık da etme. Onun sözlerini ve nasihatlerini kabul etmeme talihsizliğine düşme. Çünkü kurtuluş onun söylediğinde ve onun yanındadır. Helak ve yolunu kaybediş de başkalarının yanındadır. Ama Allah’ın başarıya ulaştırdığı ve doğruluk ve rahmetle desteklediği kişiler başkadır.

Sana insanların kısımlarını saydım. Şimdi aklın varsa sen, kendin için en yararlı olanı düşün. Kendini sakınıyor ve kendine acıyorsan çekinceli davran.

Allah bizi de seni de sevdiği ve razı olduğu amellere yönlendirsin.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Rabbin’den hoşnut olmaman, O’na itiraz etmen, zulmü O’na isnat etmen, mu­sibeti ve darlığı daima yanı başında, rızkı ve genişliği de daima gecikmiş görmen ne kadar da ağır bir itham! Böylece Allah’a buğz ediyor ve O’nu suçluyorsun! O’na itiraz ediyor ve haksızlık ettiğini söylüyorsun. Rızkının, zenginliğin, sıkıntıların kaldırılmasının geciktiğini söylüyorsun.

Halbuki sen bilmez misin ki her belâ ve keder artışının bir gayesi ve bir nihâyeti her şeyin bir vakti vardır. Artan her sıkıntının bitip tükeneceği bir sınır ve zaman vardır. Bunun ne vakti öne alınır ne de geciktirilir. Sıkıntı ve belanın vakitleri âfiyete dönüştürülmez. Zorluk vakitleri nimete çevrilmez. Fakirlik hâli zenginliğe dönmez.

Edepli ol ve sus. Sabret, Rabbinin yaptıklarına uy ve rıza göster. Yaptıklarından dolayı Allah’a buğz etmekten ve O’nu suçlamaktan vazgeç. Çünkü suçsuz yere kimseye ceza verilmez.

Allah (c.c.) ezelde tekti. Hiçbir şey yokken O vardı. Varlığı yarattı, yarar ve zararlarını da yarattı. Bunların ne zaman başlayacağını ne zaman son bulacağını da belirledi. Allah, yaptıklarında hikmet sahibidir. Yaptığını sağlam ve eksiksiz yapar. Onun fiillerinde hiçbir çelişki olmaz. Boş / amaçsız iş yapmaz. Oyun ve eğlence olsun diye bir şey yaratmaz. Onun hakkında eksiklik olmaz ve fiillerinde kınanmaz.

Şu hâlde fiiline rıza göstermekten aciz kalırsan vakti gelinceye kadar sabret ve sıkıntıların ortadan kalkacağı vakti bekle. Çünkü ilerleyen zamanda her şey zıddını doğurur ve her şeyin son bulacağı bir süre vardır. Kış biter, yaz başlar; gece biter, gündüz başlar. Gündüzün aydınlığını akşamla yatsı arasında ararsan bulamazsın. Aksine o vakitte gecenin karanlığı daha da artar. Karanlık son sınırına varıp tan doğunca istesen de istemesen de gündüz olur. Gündüz olunca gecenin geri dönmesini istersen isteğin kabul edilmez. Çünkü sen, istediğin şeyi vakitsiz istiyorsun. Bu yüzden Allah’a gücenip ortada kalıveriyorsun.

Bütün bunları geride bırak da Rabbine hüsnü zan besle, fiillerine rıza göster ve yakışır bir şekilde sabret. Çünkü sana ait olanı kimse senin elinden alamaz. Sana ait olmayan ise sana verilmez.

Hayatıma yemin ederim ki sen

“Bana dua edin ki dualarınızı kabul edeyim” (Gâfir, 60) ve

“Allah’ın lütfundan isteyin” (Nisâ, 32) buyruklarının bir gereği olarak Allah’a dua eder, yalvarırsın.

Sen dua edersin, O da vakti geldiğinde dilerse duanı kabul eder. Bu, dünya ve âhirette senin yararına olan şeydir. Allah senin duanı kabul ederken ezeli takdirini ve dua edilen şeyin vaktinin gelmiş olmasını da gözetir. Duanı kabul etmeyi geciktirdi diye O’nu suçlama ve dua etmekten bıkıp usanma. Böyle yaparsan kazanmasan da hiç olmazsa kaybetmemiş olursun. Allah senin duanı hemen kabul etmese bile ileride mükâfatını verecektir. Sahih bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.) “Kul, kıyamet günü amel defterinde hiç bilmediği iyilikler bulur. Ona “Bunlar, dünyada sana verilmesi takdir edilmemiş olan dualarının karşılığıdır denir.” buyurmuştur.

Sonra bulunabileceğin en küçük hâl, Rabbini zikreden, tevhid eden / birleyen bir kul olmaktır. O’ndan istersin, O’ndan başka kimseden istemezsin. İhtiyacını O’ndan başka kimseye bırakmazsın.

 Sen gecende gündüzünde; sağlığında, hastalığında; nimet içinde ve yoklukta: kıtlıkta ve bollukta, hâsılı bütün vakitlerinde iki hâl arasında gidip gelirsin. Hiçbir şey istemez, kaderin hükmüne razı olursun ve kendini Allah'ın fiiline bırakırsın. Cenaze yıkayıcının önünde cansız yatan ölü gibi; sütannesini emen bebek gibi, atlının elindeki çevgenin topu gibi. Kader seni dilediği gibi evirip çevirir. Nimet ve bolluk içinde olursan şükür ve sena edersin. Allah da sana verdiğini artırır.

Nitekim bir âyet-i kerimede “Şükrederseniz daha da artırırım’’ (İbrahim, 7) buyurmaktadır.

Sıkıntıya düşersen Allah'ın muvaffak kılmasıyla sabreder, kadere rıza gösterir ve sebat edersin. Allah da lütuf ve keremiyle sana yardım eder, salât (bağışlama) ve rahmet eder.

Nitekim bir âyet-i kerimede “Kuşkusuz Allah sabredenlerle beraberdir’’ (Bakara, 153) burulmaktadır.

 Allah yardımıyla ve sebat vermesiyle sabreden kulunun yanındadır. Nefsine, hevâsına ve şeytanına karşı Allah kula yardım eder.

Allah Teâlâ “Siz Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve sizi sendeletmez” (Tevbe, 40) buyurmuştur.

Yani sen itirazı ve Allah'ın fiiline gücenmeyi terk ederek nefsine ve hevâna karşı gelmek konusunda Allah'a yardımcı olursan, nefsin Allah'a her nankörlük edişinde ve şirk koşuşunda nefsine karşı Allah’ın tarafında yer alırsan ve sabrederek, Rabbine uyarak, fiiline ve vaadine rıza göstererek nefsinin başını ezersen Allah (c.c.) da senin yardımcın olur.

Allah'ın sabreden kuluna salât ve rahmet edişi ise şu âyette geçer:

“Sabreden ve başlarına bir musibet gelince “Allah’a aitiz ve Ona döneceğiz” diyenleri müjdele. Onlara Rablerinden salâtlar (bağışlamalar) ve rahmet vardır ve (gerçek manada) hidayete erenler onlar dır” (Bakara, 155)

İkinci hâl ise Rabbini yücelterek ve emrine uyarak dua edip yalvarmandır. Böyle yaparak bir şeyi olması gereken yere koymuş olursun. Çünkü Allah, seni kendisine başvurup dua etmeye teşvik etmiştir. Duanın kabulü vakti gelinceye kadar ertelendiğinde Allah'ı suçlamamak ve gücenmemek şartıyla Allah duayı kul için bir rahatlama vasıtası ve senden kendisine bir elçi ve aracı kılmıştır.

Bu iki hâl arasında gidip gel ve ikisinin sınırını aşanlardan olma. Çünkü bu ikisinden başka bir hâl yoktur. Sakın hâ! Haddi aşan zalimlerden olma. Aksi halde Allah seni gözünün yaşına bakmadan helâk eder. Nitekim geçmiş birçok ümmeti dünyada sıkıntılarını artırarak helâk etmiştir, âhirette de onları acı bir azap beklemektedir.

Rahmân’sın! Sübhân’sın! Sen’den ancak sana sığınırız, Rabbimiz! Yegâne Emân’sın!.. Âmin.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Günahlardan ve şüpheli şeylerden sakınman (verâ) gerekir. Aksi takdirde gururun, kurtulamayacağın bir şekilde yakana yapışır ve seni helâke sürükler ve asla kurtulamazsın. Ancak, Al­lah Teâlâ rahmetiyle seni bürüyüp örterse müstesna...  

 Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadis-i şerifte

 “Dinin direği takvadır, yok oluşu ise tamahkârlıktır. Koruluğun çevresinde dolaşanın içine düşmesi yakındır. Nitekim ekin tarlasının kenarında otlayan hayvanın da ağzını ekine uzatması an meselesi olup, ekinin ondan kurtulması çok zordur” buyurur.

Ebû Bekir Sıddık'ın (r.a.) “Biz, günaha düşeriz korkusuyla mubahlardan yetmiş kapıyı terk ederdik” dediği nakledilmiştir.

Ömer İbnü’l-Hattâb’ın da (r.a.) “Biz, harama düşeriz korkusuyla helalin onda dokuzunu terk ederdik” dediği nakledilmiştir.

Onlar Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Her hükümdarın bir koruluğu vardır. Allah’ın koruluğu da haramlarıdır. Koruluk çevresinde dolaşanın içine girmesi an meselesidir” buyruğunu dikkate alarak, harama yaklaşmamak için böyle yapmışlardır.

Dolayısıyla hükümdarın kapısına gelip, sırasıyla birinci, ikinci ve üçüncü kapıları geçerek huzura yaklaşan kişi, dış kapıda durandan daha iyi durumdadır. Çünkü onun yüzüne kapansa kapansa üçüncü kapı kapanır. Bunun ise ona bir zararı olmaz. Çünkü o, köşkün kapıları arasında bir yerdedir ve arkasında hükümdarın korumaları ve ordusu vardır. Ama birinci kapıda bekleyip kapı üzerine kapanan kişi dışarıda tek başına kalır ve kurda kuşa yem olup helâk olur.

İşte azimet yoluna girip ondan hiç ayrılmayan kişi de böyledir. Muvaffakiyet ve gözetilme yardımı kesilse bile ruhsatları vardır. Bu sebeple dinin emirlerinin dışına çıkmış olmaz. Ölüm onu yakalarsa ibadet ve itaat halindeyken yakalamış olur ve onun iyi iş yaptığına tanıklık eder.

Ruhsatlarla yetinip azimete adım atmayan kişiden ise muvaffakiyet kesilirse tutunacak hiçbir dalı kalmaz. Hevâsına ve nefsinin arzuları ona galip olur harama yönelir. Neticede dinin sınırları dışına çıkar ve şeytanlar zümresine yani Allah'ın düşmanları ve doğru yoldan sapanlar arasına katılır. Tövbe etmeden önce ölüm onu yakalayacak olursa helâk olur. Allah'ın, rahmeti ve lütfu ile onu kuşatması başka.

Sözün özü tehlike, ruhsatlarla yetinmektedir. Kurtuluş ise tamamen azimetlere tutunmaktadır.

Doğru yola ileten yegâne Allah’tır.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Ahiretini sermayen; dünyanı ise ondan elde ettiğin kâr gibi kabul et. Zamanını öncelikle âhiretini kazanacağın işlere ayır. Sonra artan vakit olursa dünyaya ve geçimlik elde etmeye ayır.

Dünyanı sermayen; âhiretini ise ondan elde ettiğin kâr gibi düşünme. Şayet böyle düşünürsen; dünyandan arta kalan zamanını âhiretin için harcar olursun. Dünyadan artakalan zamanlarında rükünlerine dikkat etmeden, rükû, secde ve tadîl-i erkanını gözetmeden namaz kılarsın. Ya da üzerine yorgunluk çöker de namazını hiç kılmadan uyursun. Geceleyin ölü gibi yatar; gündüzün boş gezersin. Nefsinin, hevânın ve şeytanının peşine düşersin. Dünyayı elde etmeye karşılık âhiretini satarsın. Nefsinin kulu ve bineği olursun. Hâlbuki sen, ona binip terbiye etmekle ve onu kurtuluş yoluna yani ahiret tarafına yöneltmekle ve Mevlâ’ya itaat ettirmekle yükümlüydün. Sen nefsinin sözünü tutarak ona haksızlık ettin, zamanını ona bıraktın ve şehvet ve hazlarında onun ve şeytanın ardına düştün. Bu yüzden hem dünya hem âhiret hayrı senin elinden kaçtı, kaybettin. Kıyamet gününe din ve dünyaca insanların en pulsuz ve ziyankarı olarak girdin. Nefsinin ardına düşerek dünyadaki kısmetinden fazlasını elde edemedin.

Ahiret yoluna girip ahireti sermayen yapsaydın dünyadaki kısmetin yine seni bulacaktı ve sen âfivet içinde olacak, ikram görecek ve korunacaktın.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.)

 “Allah, ahireti hedefleyen kişiye dünyayı verir. Dünyayı hedefleyene ise ahireti vermez” buyurmuştur.

 Nasıl böyle olmasın ki! Ahiret düşüncesi taşımak Allah'a itaat etmek demektir. Çünkü niyet (düşünce, hedef), ibadetlerin ruhu ve özüdür.

Dünyaya değer vermeyerek (zühd) veya ahireti isteyerek Allah’a itaat edersen Allah’ın gözde kullarından (havas), O’na itaat eden ve Onu sevenlerden olursun. O zaman ahireti de elde edersin ki âhiret, cennet ve Allah’a komşu olmak demektir. O zaman dünya senin hizmetçin olur. Dünyada senin için takdir edilen kısmetin ayağına gelir. Çünkü bütün varlık, yaratanına ve Mevlâsına yani Allah’a bağlıdır.

Ama dünya ile oyalanır da ahiretten yüz çevirirsen Rabbin sana öfkelenir, ahiret senden kaçar, dünya sana karşı ayak direr ve Allah’ın sana olan öfkesinden dolayı kısmetini sana ulaştırmak konusunda seni çok yorar. Çünkü dünya onun mülküdür. Allah’a isyan edenleri alçaltır; itaat edenleri yüceltir. İşte o zaman Hz. Peygamberin (s.a.v.)

“Dünya ve âhiret birinin nikâhında bulunan iki kadın gibidir. Birini razı edersen ötekini kızdırırsın” buyruğu gerçekleşir.

Allah (c.c.) “Kimileriniz dünyayı istiyor, kimileriniz de ahireti istiyor” (Âl-i İmran, 152) buyurmuştur.

Kendine bir bak bakalım, hangi gruptansın? Dünyada iken bu iki grubun hangisinden olmak istersin?

Sonra âhiret günü gelince insanlar iki bölük olacaktır: Bir bölük dünya peşinde; diğer bölük âhiret peşinde. İnsanlar kıyamet gününde de iki bölük olacaktır: Bir bölük cennette; bir bölük ateşte.

Bir bölük mahşer yerinde (âyet-i kerimenin ifadesiyle)

“Sizin saydıklarınızdan bin yıl kadar sürecek olan bir günde” (Secde, 5) uzunca hesaba çekilirken, bir bölük arşın gölgesinde gölgelenecektir.

 Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Siz kıyamet gününde arşın gölgesinde duracaksınız ve en güzel yiyeceklerin, meyvelerin ve kardan beyaz balın bulunduğu sofralara kurulacaksınız.”

Yine bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:

 “Cennetteki makamlarına bakarlar ve insanların hesabı sona erince cennete girerler. İnsanlar dünyada evlerini buldukları gibi cennetteki evlerinin yolunu bulurlar.”

Onlar bu makama ancak dünyayı terk ederek, ahireti ve Mevlâ’yı isteyerek ulaşmışlardır. Diğerleri ise dünya ile oyalandıkları, onu istedikleri, ahiretten yüz çevirerek onu önemsememeleri, kıyamet gününü ve yarın ne olacaklarını unutmaları yüzünden hesaba çekilecekler, birçok sıkıntı çekecekler ve alçalacaklardır.

Şu hâlde sen nefsine acıyarak ve şefkat ederek bak ve iki gruptan hangisi daha iyiyse onu seç. Kitabı ve Sünneti önüne kovup düşün ve onları uygula. Dedikoduya ve heveslere / nefsinin arzu ve isteklerine aldanma.

Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Peygamber size ne verdiyse onu alın. Neyi size yasak kıldıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun.” (Haşr, 7)

Peygamberin sözlerini dinlemeyip getirdiklerini uygulamayı terk ederek kendiniz için yeni ameller ve ibadetler uydurmayın. Nitekim Allah (c.c.) dosdoğru yolu kaybeden bir topluluk hakkında;

“Uydurduktan ruhbanlığa gelince onu biz yazmadık” (Hadîd; 27) buyurmuştur.

Diğer yandan Allah (c.c.),

 “O, hevâsına göre konuşmaz. Onun söylediği ancak kendisine iletilen bir vahiydir” (Necm, 3) buyurarak, Peygamberini temize çıkarmış ve boş işlerden ve yalandan tenzih etmiştir. Yani Onun size getirdikleri benim katımdandır. Nefsine ve hevâsına göre değildir. Dolayısıyla ona uyunuz.

Bir diğer âyette Allah (c.c.)

 “De ki: Allah'a inanıyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin” (Âl-i İmrân, 31) buyurarak, sevginin yolunun Hz. Peygamberin söz ve davranışlarına uymaktan geçtiğini bildirmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) “Kazanmak benim sünnetimdir, tevekkül ise halimdir” buyurmuştur. Görüyorsun ki sen O’nun sünneti ile hâli arasında bir yerdesin. İmanın zayıfsa sünneti olan kazanmaya bak. İmanın güçlüyse hâli olan tevekküle sarıl.

Allah (c.c.) “İnanıyorsanız Allah’a tevekkül ediniz” (Mâide, 23) buyurur.

 Bir diğer âyette de “Her kim Allah’a tevekkül ederse Allah ona yeter” (Talâk, 3) buyurur.

 Bir diğer âyette “Allah tevekkül edenleri sever” (Âl-i İmrân, 159) buyrulur.

 Gördüğün gibi Allah sana tevekkülü emretmekte ve bu konuda seni uyarmaktadır.

Nitekim “Allah’a tevekkül et” (Enfâl, 61) buyurarak Peygamberine de bunu emretmiştir.

Şu hâlde Allah'ın emirlerine uy. Emirlere aykırı ameller yapacak olursan amellerin kabul edilmeyecektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) “Kim işimize uygun düşmeyen bir amel işlerse yaptığı amel kabul edilmez” buyurur.

 Bu hadis, rızık arama yollarını ve diğer bütün amelleri ve sözleri kapsar. Bizim ondan başka bir peygamberimiz yoktur ki ona uyalım. Kur’an’dan başka kitabımız yoktur ki onu okuyalım.

Sakın hâ! Kötü arzuların ve şeytanın seni yoldan çıkarmasın.

Allah (c.c.) “Kötü arzularına uyma ki seni Allah’ın yolundan çıkarmasın” (Sâd, 26) buyurmuştur.

Sözün özü kurtuluş Kitap ve Sünnetin yanındadır. Helâk ise bu ikisinden başkasının yanındadır. Kul, Kitap ve Sünnete uyarak velâyet, abdâllık ve gavsiyet makamına yükselir. Allah daha iyi bilir.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Ey inançlı kardeşim! Yiyeceğinde, içeceğinde, giyeceğinde, evliliğinde, evinde, zengin bir yaşam sürmesinde, Mevlâ’sının verdiği nimetlerde ve önceden belirlenmiş olan kısmetinde komşuna niye haset ediyorsun? Bilmiyor musun ki bu, senin imanını zayıflatır, seni Mevlâ’nın gözünden düşürür ve Mevlâ’nın sana öfkelenmesine yol açar.

 Hz. Peygamberin (s.a.v.) şöyle buyurduğunu hiç duymadın mı? “Allah bir kelâmında şöyle buyurmuştur: “Hasetçi, benim nimetimin düşmanıdır.”

Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Ateşin odunu yediği gibi, haset de iyilikleri yer bitirir.”

Sonra a zavallı! Komşuna niye haset edersin ki! Kendi kısmetinden dolayı mı, onun kısmetinden dolayı mı?

 Allah’ın “Biz onların dünya hayatındaki geçimliğini taksim etmişizdir” (Zuhruf, 32) buyruğu ile onun için ayırmış olduğu kısmeti çekemiyorsan ona haksızlık ediyorsun. O, Mevlâsının ona lütfedip takdir ettiği ve başkasına hiçbir pay vermediği nimet içinde yuvarlanan bir adamdır. Senden daha akılsız, daha cimri ve daha haksız kim olabilir!

Yok eğer kendi kısmetinden dolayı haset ediyorsan son derece cahillik ediyorsun demektir. Çünkü senin kısmetin başkasına verilmez, senin elinden alınıp başkasına geçmez.

Allah’ı tenzih ederiz. O, “Benim katımda söz değişmez. Ben kullara zulmedici değilim” (Kâf, 29) buyurmuştur.

Allah sana haksızlık edip de senin için takdir ettiği kısmetini başkasına vermez.

Sonuçta böyle yaparak hem cahillik ediyor hem de kardeşine zulmediyorsun. Kaldı ki Âd, Semûd, Kisrâ ve Kayser gibi geçmiş kralların topladığı altın, gümüş ve çeşit çeşit mücevheratın kaynağı / madeni olan yere haset etmen, inanan veya inanmayan komşuna haset etmenden daha yakışır.

Çünkü komşunun evinde bulunan mal, yerin içinde bulunan madenlerin milyonda biri bile değildir. Senin komşuna haset etmen şuna benziyor: Adamın biri, bir kral görür. Adamları ve askerleri yanındadır. Topraklarından büyük miktarda ürün elde edilir. Türlü türlü nimetler içinde yüzmekte, dünyadan nasibini ve hazzını almaktadır. Kralı gören kişi, krala haset etmez. Sonra kralın köpeklerinden birine hizmetçilik eden bir köpek görür. Köpek oturup kalkmakta ve ulumaktadır. Kralın mutfağından verilen yemek artıklarını yemektedir. Adam işte bu köpeğe haset ve düşmanlık eder. “Keşke ölse de yerine ben geçsem” diye iç çeker. Böyle bir konumda köpeğin yerine geçmek, zühd, dindarlık ve kanaat değil: alçaldık ve rezilliktir. Bu zamanda bu adamdan daha akılsız ve cahil biri bulunur mu?

A zavallı! Komşun kendisine verilen nimet konusunda Allah’a itaat etmemiş ve malının hakkını ödememişse, Allah’ın emir ve yasaklarını gözetmemişse, malını Allah’a ibadet ve itaat için kullanmamışsa yarın kıyamet gününde nasıl ağır bir hesaba çekileceğini bilseydin malından tek bir zerrenin bile sana verilmesini istemez, tek bir gün bile nimet içinde yaşamayı arzulamazdın.

Hz. Peygamber’in şu buyruğunu hiç işitmedin mi: “Kıyamet gününde bazı kişiler dünyada iken sıkıntı çekenlerin mükâfatını görünce “Keşke bizim etlerimiz de makaslarla lime lime doğransaydı” diye arzulayacaklar.”

Yarın kıyamet gününde komşun, dünyada nimetler içinde yaşadığı için çetin sorguya çekildiğini görüp güneşin sıcağında elli bin yıl bekletilince dünyada iken senin yerinde olmayı arzulayacak. Sense dünyanın sıkıntılarına, darlıklarına, afetlerine ve fakirliğine sabrettiğin ve Rabbinin senin hakkındaki fakirlik ve başkaları hakkındaki zenginlik hükmüne; senin hakkındaki hastalık ve başkaları hakkındaki afiyet hükmüne; senin hakkındaki darlık ve başkaları hakkındaki bolluk hükmüne; senin hakkındaki aşağılık ve başkaları hakkındaki yücelik (izzet) hükmüne rıza gösterdiğin için, komşundan uzakta, arşın gölgesinde olacaksın, yiyecek, içecek, dinlenecek ve bahtiyar olacaksın.

Allah bizi de seni de sıkıntı vaktinde sabreden, nimetlere şükreden ve işleri Göğün Rabbi olan Allah’a bırakan kullarından eylesin.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Mevlâsına doğruluk ve samimiyetle muamele eden, Allah’ı dışındaki her şeyden (mâsivâdan) gece gündüz ürker ve uzak kalır.

 Ey Cemaat! Sizin için olmayan şeyi istemeyin! Sizin olmayan şeylerin size ait olduğunu iddia etmeyin. Allah’ı tevhid edin (birliğini kabul edin) ve O’na ortak (şirk) koşmayın. Allah’a yemin olsun ki kaderin okları sizi karşılıklı mücadele yoluyla değil, tek taraflı olarak bulup yaralayacaktır. Kim ki Allah yolunda ölür Allah onun arkasındadır.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Emir almadan heva ve hevesine uyarak bir şeyi yapmak, inat etmek ve karşı çıkmaktır (şikâk). Hevâ yokken, (kendisine gelen emirle) bir şey yapmak muvafakat etmektir / gelen emre uymaktır (vifâk). (Nefsinin arzuladığı şeyi) hevâsına uyarak terk etmekse gösteriş (riyâ) ve iki yüzlülüktür (nifak).

 

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Bütün varlığına karşı düşmanlık edip mücadele etmediğin, bütün aza ve organlarına muhalefet edip karşı çıkmadığın, varlığından, hareket ve duruşlarından, işitmen, görmen, konuşman ve tutmandan, koşmandan, çalışmandan, aklından, ruh sende var olmadan önce sahip olduklarından ve ruh üflendikten sonra sende var edilenlerden tamamen sıyrılmadığın sürece ruhânilerin arasına giremezsin. Çünkü bütün bunlar seni Rabbinden perdeleyen şeylerdir.

Tek (münferit) bir ruha, sırrın sırrına, gaybın gaybına dönüşüp sırrında bütün varlıktan kopunca ve Hz. İbrahim'in putlar hakkında söylediği “Çünkü onlar benim düşmanlarımdır. “Âlemlerin Rabbi ise başkadır” (Şuara, 77) sözü gibi her şeyi düşman, perde ve karanlık olarak kabul edince kendi varlığını ve seni oluşturan bütün parçalan da diğer insanlarla birlikte birer put yerine koy. Bunlardan hiçbirine itaat etme ve peşlerine düşme.

O zaman sırlara ve ledünnî ilimlere inanırsın. Sana da var etme (tekvin) ve müminlerin cennette sahip olacakları kudret türünden bazı olağanüstü haller verilir.

Bu durumda sen, öldükten sonra âhirette diriltilmiş gibi olursun. Bütün varlığın kudret olur, Allah'la duyar, Allah’la konuşur, Allah’la görür, Allah’la dokunur, Allah’la koşar, Allah’la düşünür ve Allah’la sükûnet ve huzur bulursun. Allah dışındaki hiçbir şeyi görmez ve duymazsın. Onun varlığından başka bir varlık görmezsin. Bununla birlikte emirleri, yasakları ve sınırları gözetirsin. Sınırlardan birini delip öteye geçecek olursan fitneye düşürüldüğünü ve şeytanların oyuncağı olduğunu bil ve derhal dinin hükmüne dönerek hevânın peşine düşmeyi bırak. Çünkü dinin tanıklık (ve kabul) etmediği bütün gerçeklikler zındıklıktır.

Allah daha iyi bilir.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Sana fenâyı (yokluk) bir benzetme ile anlatayım:

Düşün ki bir kral, halktan birini bir şehre vali atar, ona hil’at giydirir, sancaklar ve bayraklar verir. Kadehler, davullar ve bir de ordu verir.

Adamın bu hâli bir süre devam eder. Makamına iyice alışıp hep bu makamda kalacağına kanaat getirince kendini yükseklerde görmeye başlar ve önceki durumunu, eksikliğini, değersizliğini, fakirliğini ve bir zamanlar kimsenin tanımadığı biri olduğu gerçeğini unutuverir de büyüklenir. Sonra kral, onu en kötü şekilde görevden alır. Sonra işlediği suçlar ve emir ve yasaklarını çiğnemesi yüzünden onu sorgular ve daracık bir zindana atar. Adam uzun süre zindanda kalır, zarar görür, aşağılık ve fakirliği devam eder. Büyüklenme duygusu eriyip gider. Nefsi kırılır ve arzularının ateşi söner ve bütün bunlar kralın gözü önünde olur.

Bir süre sonra kral, ona acır ve zindandan çıkarılmasını ve kendisine iyi davranılmasını emreder. Ona tekrar hil’at giydirerek görevinin başına geçirir ve bir o kadar daha yetki verir. Kral, bu yetkileri artık ona tamamen bağışlamıştır. Bu sebeple onun bu hâli devam eder ve kedersiz ve âfiyet içinde görevinin başında kalır.

İşte mümin de böyledir. Allah onu seçip kendine yaklaştırınca kalp gözünü rahmet ve nimet kapısına çevirir. O da hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve kimsenin aklının ucundan geçmeyen şeyler görür. Gayb aleminin bazı bilgilerinden haberdar olur ve Allah’a yaklaştırılır. Lezzetli ve latif sözler duyar, güzel vaatlere namzet olur, kendisine verilen sözler tutulur. Duası kabul edilir, hikmet dolu sözler söyler. Vaat edileni doğrular. Bu sözler, onun kalbine uzak bir yerden atılır ve diline dökülür.

Bütün bunlara ek olarak bedeninde ve organlarında apaçık nimetlere mazhar olur: Yiyecek, içecek, giyecek, helalinden bir eş, mübâhlar, dinin sınırlarının korunması, ibadetler ve daha neler neler... Allah mümin ve meczup olan kulunun bu halini bir süre devam ettirir. Kul, bu hâle iyice alışıp aldanınca ve devam edeceği kanaatine varınca Allah sıkıntıların kapısını açar ve canına, malına, ailesine, çocuklarına ve kalbine bazı sıkıntılar verir. Bunun üzerine Allah’ın önceden verdiği bütün nimetler yok olup gider ve o, gönlü kırık bir hâlde ortada kalıverir.

Dışına baksa kendisini üzecek şeyler görür. Kalbine ve içine baksa hüzün verici şeyler görür. Allah’tan, başındaki sıkıntıyı kaldırmasını ister ve duasının kabul edilmediğini görür. Güzel bir vaat istese hemen gerçekleştiğini görmez. Kendisine verilen sözlerin tutulmadığını görür. Bir rüya görse yorumlayamaz ve doğru çıkmadığını görür. İnsanların arasına dönmek istese bunun da bir yolunu bulamaz. Kendisine geçici bir izin verilse de bunu yapsa birçok cezaya duçar olur, insanların eline ve diline düşer. Seçilmeden önceki hâline döndürülmesini istese isteği kabul edilmez. Başına gelen sıkıntıya razı olmayı ve sıkıntılardan haz almayı dilese bu dileği de yerine getirilmez.

İşte o zaman nefsi erimeye: hevâsı yok olmaya: irade ve temennileri ayrılmaya; varlığı yok olmaya yüz tutar. Bu hâli devam eder ve artarak güçlenir. Kul, İnsanî huylarda ve beşerî sıfatlarda yok olup ruhtan ibaret kalınca içinden, (Hz. Eyyûb’a (a.s.) seslenildiği gibi)

“Ayağım yere vur. İşte yıkanacak ve içilecek bir su.” (Sâd, 42) diye bir ses duyar.

Allah, onun kalbine rahmet ve lütuf yağmurlarını yağdırır, ruhuyla ona yeniden hayat verir, marifeti ve ince ilimleriyle onu memnun eder. Rahmet, nimet ve naz kapılarını ona açar. Ellerin ona vermesini ve her hâlinde ona hizmet etmesini; dillerin de bütün yerlerde onu hamd ve sena etmesini ve iyi özellikleriyle anmasını sağlar.

 Ayakları ona göç ettirir. Kralları ve yöneticileri onun yanında zelil eder ve hizmetine verir. Ona gizli ve açık nimetlerini akıtır. Kulu, kendisine kavuşuncaya kadar onun bu hâlini devam ettirir. Sonra onu, hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve kimsenin aklının ucundan geçmeyen nimetlere mazhar kılar. Nitekim Allah (c.c.)

“Hiçbir can, (dünyada iken) yaptıklarının bir mükâfatı olarak kendisi için saklanmış olan göz aydınlığını bilemez” (Secde, 17) buyurmuştur.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Nefs için iki hâl mevcuttur, bir üçüncüsü yoktur: Âfıyet ve belâ (sıkıntı) hâli.

Nefis, sıkıntıya düştüğünde feryadı basar, hâlinden yakınır, Allah’a kızar, şikâyet eder, itiraz eder ve suçlar. Ne sabreder ne rıza gösterir ne de muvafakat eder. Tam aksine edepsizlik eder, Hakk’a ortak koşar, sebeplere takılıp kalır ve nankörlük eder.

Afiyette iken ise aç gözlülük, oburluk eder, nimeti hafif görüp şımarır ve şehvet ve hazlarının (arzularının) ardına düşer. Bir arzusunu elde eder etmez diğerini ister. Sahip olduğu nimetleri, yiyeceği, içeceği, giyeceği, evlendiği eşini, oturduğu evi ve bineğini küçük görmeye başlar. Bu nimetlerden her birine kusur bulur ve kısmetinde olmayan daha büyük ve değerli nimetler ister. Kısmetinde olanlardan ise yüz çevirir. Sıkıntılara düşer ve yorucu işlere dalarak dünyada sonsuz ve bitmek bilmez bir şekilde yorulur. Ahirette de eline bir şey geçmez.

Nitekim “Kişinin kısmetinde olmayan şeyin peşine düşmesi verilebilecek en büyük cezalardan biridir” denilmiştir.

Sıkıntı içindeyse sıkıntısının kalkmasından başka bir şeyi arzulamaz ve bütün nimetleri, arzu ve lezzetleri unutur. Başka hiçbir şey istemez.

Sıkıntıdan kurtarıldığı zaman asiliğine, oburluk ve şımarıklığına geri döner. Rabbine kulluktan yüz çevirir ve günahlara batar. Başına gelmiş olan sıkıntı ve zararları, işlediği büyük günahlar yüzünden, hiç olmazsa gelecekte günah işlemesin diye içine düşürüldüğü zorlukları unutur.

Ona sıkıntı verilir. Çünkü afiyet ve nimet ona uygun değildir. Korunması için sıkıntı yüzü görmesi ve zorluk çekmesi gerekir. Sıkıntısı kaldırılınca edepli olsa, kulluğa ve şükre sarılsa ve kısmetine razı olsaydı hem dünya hem de âhiret açısından onun için daha iyi olurdu. Nimet ve afiyetin arttığını, Allah’ın kendisinden razı olduğunu ve muvaffakiyet (başarı) verdiğini görürdü.

Şu hâlde dünya ve âhirette kurtuluş isteyen kişi sabretsin ve kısmetine razı olsun. İnsanlara dert yanmayı bıraksın. İhtiyaçlarını Rabbine iletsin. Ona kulluk ve itaatte sebat etsin. Başına gelen sıkıntıyı kaldırmasını beklesin ve varlığını O'na adasın.

 Çünkü Allah, zatı dışındaki her şeyden ve bütün insanlardan daha hayırlıdır. Onun mahrum etmesi aslında vermektir; cezalandırması aslında nimettir, verdiği sıkıntı devadır; vaadi nakit para gibidir, dilemesi durumunda sözü fiildir. Bir şeyin var olmasını dilediği zaman “ol” der ve dilediği şey' derhal oluverir. Bütün fiilleri güzeldir, içinde bir hikmet ve maslahat (yarar) barındırır.

 Ne var ki maslahatların bilgisini kullarından almış ve kendine saklamıştır. Şu hâlde kula yakışan, rıza gösterip teslimiyet göstermek, emirleri yapmak, yasaklardan kaçmak ve kadere teslim olmak gibi kullukla meşgul olmaktır, kaderlerin illeti olan Rubûbiyetle meşgul olmamak ve savaşmamaktır, “Niçin”, “Nasıl” ve “Ne zaman” gibi soruları sormamaktır. Hiçbir hareket ve duruşunda Hakk’ı suçlamamaktır.

Bütün bunlar İbn Abbas’ın naklettiği şu hadise dayanır: Hz. Peygamberin (s.a.v.) terkisindeydim. Bana şöyle buyurdu:

“Oğul! Sen Allah'ı koru ki O da seni korusun. Allah’ı koru ki O’nu önünde (rehber) bulasın. Bir şey isteyeceğin zaman Allah’tan iste. Yardım dilediğinde Allah’tan yardım dile. Kalem, olacak her şeyi çoktan yazıp bitirmiştir. Bütün kullar, Allah’ın senin için yazmadığı bir faydayı sana ulaştırmak için didinseler başaramazlar. Allah’a karşı doğruluk ve yakın ile (kesin bir inanç taşıyarak) davranabileceksen böyle yap. Buna gücün yetmezse hoşuna gitmeyen şeylere sabretmende senin için birçok hayır vardır. Bilesin ki yardım sabırla; kurtuluş ise sıkıntı ile beraberdir. Zorluğun yanında da bir kolaylık vardır.”

Şu hâlde bütün müminlerin bu hadisi kalplerine ayna ve kendilerine şiar edinmeleri ve dünya ve âhirette Allah’ın rahmetiyle, kurtuluşu ve izzeti (yüceliği) buluncaya kadar bütün hareket ve duruşlarında bu hadisin gereğince davranmaları gerekir.

 

Allah’ın kendisini takdis ettiği kişi buyurdu:

İnsanlardan bir şey isteyenler; Allah Azze ve Celle’yi tanımayan, yakîni, mârifeti ve imânı zayıf, sabrı az olan kimselerdir. İffetinden dolayı istemekten kaçınan ise; Allah Azze ve Celle’ye dair ilmi çok, yakîni ve imânı kuvvetli, Rabbi Azze ve Celle’yi tanıması ve O’ndan hayâ etmesi her gün ve her an arttırı­lan kimsedir.

Allah’ın sırrını takdis ettiği kişi buyurdu:

Ümidi baskın gelip helâk olmasın diye, ârifin her duası kabul edilmez ve ona vaat edilen her şey yerine getirilmez. Çünkü kuşun iki kanadı olduğu gibi, bütün hâl ve makamlar için de korku ve ümit vardır. İman ancak bunlarla tamamlanır. Hâl ve makam da böyledir. Ne var ki her bir hâl ve makamın korku ve ümidi kendisine yaraşır şekildedir. Ârif, yaklaştırılmıştır (mukarreb). Hâli ve makamı Mevlâsı dışında hiçbir şey dilememesi, O’ndan başka kimseye yaklaşmaması ve kimsenin yanında huzur bulmamasıdır. Dolayısıyla duasının kabul edilmesini ve kendisine verilen sözün tutulmasını istemesi, içinde bulunduğu hâle yakışmaz.

Bunun başlıca iki sebebi vardır:

 Birincisi ümit tarafı ağır basıp Rabbinin tuzağına düşerek edebin gereğini yerine getirmeyip helâk olmaması içindir.

İkincisi ise Rabbine başkasını ortak koşmaması içindir. Çünkü görünüşe göre yeryüzünde Peygamberler (a.s.) dışında günahtan korunmuş (masum) olan hiç kimse yoktur. Emre uyarak değil de kendi doğasına / arzusuna uyarak, alışkanlığı gereği dua etmesin diye onun duasını kabul etmez ve verdiği vaadi yerine getirmez. Çünkü bu, bir tür ortak koşmadır. Ortak koşma ise herhâlde, bütün adım ve makamlarda büyük bir günahtır.

Ama Rabbinden gelen bir emir üzerine dua ederse bu, namaz, oruç vb. farzlar ve nâfileler gibi, Allah’a yaklaşmak istediği bir vasıta demektir. Çünkü bu durumda dua etmekle Rabbinden gelen emri yerine getirmiş olur.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu.

İnsanlar iki sınıftır: Nimet verilenler ve Rablerinin ezeldeki hükmü gereğince musibete duçar olanlar.

Nimet verilen kişi, nimet içindeyken günah işleyebileceği gibi üzücü bazı durumlarla da karşılaşabilir. Nimetlere gömüldüğü bir sırada kader; öğüt alması için ansızın hastalık, acı, canının, malının, ailesinin veya çocuklarının başına bir musibet gelmesi gibi onu üzecek türlü belâlar getirir. Ama o başına gelen musibetlerden sonra âdeta kendisine hiç nimet verilmemiş gibi hisseder ve önceki nimetleri ve bütün hazlarını unutur.

Zenginlik; mala, makama, kölelere ve cariyelere sahip olmakla ve düşmandan güvende olmakla oluyorsa o, hâlen nimet içindedir ve başına hiçbir sıkıntı gelmemiş gibidir. (Ama o bunun farkında değildir.)

Çünkü o, Mevlâsını ve dünyayı gerçek manada tanımamıştır.

Mevlâsı dilediğini yapandır. Değiştiren, tatlandıran, acılaştıran, gâh zengin, gâh fakir kılan O'dur. Gâh yükselten, gâh alçaltan; Gâh izzet veren, gâh zelil kılan O'dur. Öldüren, hayat veren; öne geçiren ve sona bırakan da O’dur. Şayet o, Rabbini tanısaydı içine gömüldüğü nimetlere alışmaz ve aldanmazdı. Başına sıkıntı geldiğinde de kurtuluştan ümidini kesmezdi.

Dünyayı tanımadığı için de ona iyice alışmış ve kedersiz bir safâ sürmek istemiştir. Dünyanın sıkıntı ve imtihan yeri olduğunu, dünyada birçok zorlukla karşılaşabileceğini ve üzülebileceğini, dünyanın esasen belâdan ibaret olduğunu ve nimetin geçici olduğunu unutmuştur. Dünya sarısabıra[1] benzer. Meyvesinin baş kısmı acıdır, sonu ise bal gibi tatlıdır. Kişi, onun acısını tatmadan tatlı kısmına ulaşamaz. Dolayısıyla acıya katlanılmadan bala ulaşılmaz. Dünyanın sıkıntılarına, belalara sabreden kişi nimetlerinin tadını elde eder. İşçiye ücreti, alnı terledikten, bedeni yorulduktan, ruhu bitkin düştükten, göğsü daraldıktan, gücü gittikten, nefsini zelil kıldıktan ve kendi gibi bir insana hizmet ettikten sonra verilir. Bütün bu acı şeyleri tattıktan sonra helal yemek, katık, meyve ve giysi bulur, rahatlık bulur ve birazcık olsun sevinir.

Acıya bulanmış bir kaptaki balın dış kısmı gibi dünyanın da başlangıcı acıdır. O balı yiyen kişi, ancak balın dış kısmını tattıktan sonra tatlısına ulaşabilir.

Kul, Rabbinin emirlerini yapmak, yasaklarından kaçmak, kaderinin gerektirdiği şekilde gerçekleşen olaylara teslim olmak ve rıza göstermek konusunda bir kararlılık gösterince; bütün bunların acısını tadıp ağır yükünü taşıyınca; hevâsına uymayıp kendi iradesini bir yana bırakınca Allah ona ömrünün sonunda huzurlu bir yaşam, rahat ve izzet verir. Henüz süt döneminde bulunan bir bebeği beslediği gibi onu da hiçbir zorluk ve yük taşıma olmaksızın dünyada da âhirette de besler ve onun işlerini yürütür. Nitekim balın üst kısmındaki acıyı yiyen kişi de balın tam ortasını yerken tadına varır.

Bu sebeple nimete mazhar olan kul, kendini Allah’ın tuzağından güvende bilerek içinde bulunduğu nimete aldanmamak; bu hâlinin devam edeceği kanısına kapılmamalı, nimetlere şükretmekten gaflet etmemeli ve şükretmeyi terk ederek nimetlerin ipini salıvermemelidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Nimet, yabani bir hayvana benzer. Onu şükür ipiyle bağlayınız” buyurmuştur.

Mal nimetine şükretmek, onu lütfedeni yani Allah’ı itiraf etmektir; her hâlinde Allah’ın verdiği nimetleri kendi kendine anlatmaktır;[2] Allah’ın lütuf ve minnetini görmek, nimetleri sahiplenmemek ve sınırı aşmamaktır. Allah’ın o nimete yönelik olan emirlerini bırakmamaktır. Hâller değişip kötülüklerin yerini güzellikler alınca yani sıkıntı ve zarar yerini nimet ve bolluğa bırakınca zekât, kefaret, adak, sadaka, zorda kalana yardım etmek, ihtiyaç sahiplerini arayıp bulmak gibi görevleri yerine getirmektir.

Organların sağlıklı ve âfivet içinde olması nimetine şükretmek, azalarını Allah'a kulluk için ve haram, kötülük ve günahlardan kaçınmak için kullanmaktır. Nimetlerin elinden göçüp gitmesini engelleyen bağ budur. Nimet ağacı böyle sulanır, dalları ve yaprakları böyle büyütülür, meyvesi böyle güzel ve tatlı olur, sonu selâmet olur, çiğnemesi lezzetli, yutması kolay olur. Bunun ardından âfiyet gelir ve bedende yeşerir. Sonra bereketi, Allah’a kulluk ve zikir gibi yollarla organlarda tezahür eder. Sonra kulun âhiret hayatı başlar ve cennette peygamberlerle, sıddıklarla, şehit ve sâlihlerle birlikte sonsuzlaşır. Onlar ne güzel arkadaştır!

Kul böyle yapmaz da görünürdeki dünya zinetine ve tattığı lezzetlere aldanırsa, dünyanın parlayan serabına, sıcak gündüzünün başındaki bir rüzgâr esintisine ve yılan ve akreplerinin derisinin yumuşaklığına kanıp içlerindeki öldürücü zehri göremezse ve dünyanın onu yakalayıp hapsetmek ve helak etmek için kurmuş olduğu tuzakları fark edemezse bilsin ki helâk olacak, henüz dünyada iken başına birçok sıkıntı ve fakirlik gelecek ve horlanacak; âhirette ise cehennem azabını tadacaktır.

Sıkıntıya düşenlere / musibete duçar olanlara gelince; bu sıkıntı bazen işledikleri bir günah yüzünden verilir; bazen günahlarından arındırılmak için verilir, bazen de hâl ve makam ehli olan ilim sahiplerinin arasına girebilmek için derecelerinin yükselmesi ve yüksek makamlar elde etmeleri için verilir. Onlar ki insanların Rabbi kendilerine inayet etmiş, sıkıntı meydanlarında onları lütuf binekleri üzerinde yürütmüş, hareket ve duruşlarında ansızın geliveren bir esinti ile onları rahatlatmıştır.

Allah onları helak etmek ve derecelerini düşürmek için sıkıntıya düşürmemiştir. Aksine onları imtihan ederek seçmiş, sıkıntılarla onların içindeki iman hakikatini ortaya çıkarmış, imanlarını şirkten ve münafıklıktan arındırmış, onlara türlü ilimler, sırlar ve nurlar bahşetmiş, böylece onları en gözde kullar (havassu’l- havâs) arasına koyarak sırlarını onlara emanet etmiş ve onların kendi huzurunda oturmalarına razı olmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v.) “Sabreden fakirler kıyamet gününde Rahmân’ın oturma arkadaşıdırlar” buyurmuştur. Dünyada kalpleriyle; âhirette ise bedenleriyle otururlar. Böylece sıkıntılar onların kalplerini şirkin pisliğinden, insanlara, sebeplere, arzu ve iradelere bağlanmaktan arındırır, günahları ve nefsin arzu ve heveslerini eritip yok eder. Kul, sıkıntılarının yerine ahirette Firdevs cennetlerinde yüksek derece ve makamlar ister.

Karşılık ve ceza olarak verilen sıkıntının göstergesi, geldiğinde sabretmemek ve insanlara dert yanmaktır.

Günahlardan arındırmak için verilen sıkıntının göstergesi, arkadaşlara ve dostlara dert yanmadan güzelce sabretmek ve emirleri yerine getirmekten ve ibadet etmekten sıkılmamaktır.

(Derece ve makamının yükseltilmesi için) verilen sıkıntının göstergesi ise sıkıntıya rıza göstermek, göklerin ve yerin Rabbinin fiili karşısında huzurlu olmak ve günlerin ve vakitlerin geçmesiyle yok olacağı vakte kadar sıkıntıda fâni olmaktır.

[1]  Sarısabır, zambakgillerden, kalın yapraklı, acı özsu ihtiva eden süs bitkisi. Bu bitkinin yapraklarından elde edilen madde, ilaç olarak ve boyacılıkta kullanılır. Bkz. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük,

 

[2]  Kişinin, Allah’ın kendisine verdiği nimetleri anlatmasına “tahdîs-i nimet” denir. Görünüşte kendini övmeye çok yakındır. Bu sebeple birçok kişi, kendini överken bu davranışını meşrulaştırmak için “Ben bunu kendimi öveyim diye değil, tahdis-i nimet olarak söylüyorum” der. Bu itibarla insanların kendilerinden bahsederken kalplerini kontrol etmeleri ve kendini övmekten uzak durmaları gerekir.

 

 

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Hz. Peygamber (s.a.v.) Rabbinden naklettiği bir kudsî hadiste “Beni zikretmek her kimi benden istemekten alıkoyarsa isteyenlere verdiğimin en üstününü ona veririm” buyurmuştur.

Allah, mümin kulunu seçmeyi dileyince onu hâlden hâle koyar ve türlü sıkıntılar verir. Zenginken onu fakirleştirir. Bütün rızık kapıları kapanınca rızık elde etmek için insanlardan dilenmeye mecbur eder. Sonra onu dilenmekten kurtarır ve onlardan ödünç almak zorunda bırakır. Sonra ödünç almaktan kurtarır ve çalışıp kazanmaya mecbur bırakır ve kazanç yollarını onun için kolaylaştırır. Böylece o sünnete uygun şekilde kazanç elde eder. Sonra Allah bunu ona zorlaştırır ve insanlardan istemesini ilham eder. Bileceği ve tanıyacağı gizli bir emirle ona bunu emreder. Böyle yapmayı onun için bir ibadet; bunu terk etmeyi ise günah sayar. Böylelikle onun hevâ ve hevesi yok olur ve nefsi baş aşağı olur. Bu, riyazet (nefsi terbiye etme) hâlidir. Bu hâldeyken insanlardan istemesi, Cebbâr’a şirk koşarak değil, Allah’ın mecbur bırakması yoluyladır.

Sonra Allah onu dilenmekten korur ve ödünç almasını kesin bir şekilde emreder. Önceki aşamadaki dilenmek gibi bunu da terk etmesi mümkün değildir. Sonra Allah, onun bu halini de değiştirir, onun bütün insanlardan bağını keser ve onlarla bütün ilişkilerine son verir. Rızkını Kendisinden (c.c.) istemesine bağlar. Kul, ihtiyaç duyduğu her şeyi Allah’tan ister. O da verir. Susup istemeyi terk etmesi durumunda da rızkını kesmez. Sonra Allah, onu dil ile isteme hâlinden kalple isteme hâline geçirir ve o, ihtiyaç duyduğu her şeyi kalbiyle ister. O da verir. Bu hâle erince kul, Allah’tan diliyle istese ona istediği verilmez; insanlardan istese onlar da vermezler. Onda ne gizli ne de açık bir yolla isteme bırakmaz. Ona gereken ve onu güçlendirecek olan yiyecek, içecek, giyecek ve insanların ihtiyaç duyduğu her şeyi o, içinde olmadan ve aklına bile gelmeden verir. Böylece Allah onu dost edinir ki Allah şu buyruğunda buna işaret eder:

“Benim dostum, Kitabı indiren Allah’tır. O, dost edinir” (A’râf, 196). İşte o zaman “Beni anmak her kimi benden istemekten alıkoyarsa isteyenlere verdiğimin en üstününü ona veririm” buyruğu gerçekleşir. Bu, velilerin ve abdalânın ulaşabilecekleri son hâl olan fenâ hâlidir.

Sonra ona tekvin (var etme) yetkisi geri verilir ve ihtiyaç duyduğu her şey Allah’ın izniyle gerçekleşir. Allah’ın indirdiği kitaplardan birinde geçen şu buyruğu buna işaret eder: “Ey insanoğlu! Ben Allah’ım. Benden başka tanrı yoktur. Olmasını dilediğim şeye “ol” diyerek var ederim. Bana itaat et ki seni de “ol” deyince var edenlerden eyleyeyim.”

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

 

Yaşlı bir adam bana uykumda sordu:

 ‘Hangi şey kulu Allah Azze ve Celle’ye yakınlaştırır?’

 Dedim ki: 'Bunun başı ve sonu vardır. Başlangıcı; verâ’, sonu; rızâ, teslimiyet ve tevekküldür.’

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Mümin öncelikle farzlarla uğraşmalıdır. Farzları bitirince sünnetlerle uğraşır. Sonra nâfilelerle ve faziletlerle uğraşır. Farzları tamamlamadan sünnetlerle uğraşması ahmaklıktır. Farzlardan önce sünnetlerle ve nafilelerle uğraşacak olursa ameli kabul edilmez ve kendisi horlanır. Böyleleri, şu adama benzer: Kral, birini kendisine hizmet etmesi için çağırır ama o, kralın kölesi olan ve hizmetinde bulunan komutanının hizmetini görmek için kralın hizmetinden kaçar.

Müminlerin emiri efendimiz Ali b. Ebû Tâlib’den (r.a.) Allah Resulü’nün (s.a.v.) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Farzlardan önce nafile namazları kılanlar doğum vakti yaklaşınca düşük yapan gebe kadına benzer. Ne gebeliği kalmış ne de bebeği doğmuştur. Namaz kılan da böyledir. Farz namazları kılmadan Allah onun nafilelerini kabul etmez. Namaz kılan, ticaretle uğraşan kişiye benzer. Sermayesini kazanmadan kâra geçemez. Nafile namaz kılan da işte böyledir. Farzları kılmadan nafilesi kabul edilmez.”

Sünnetleri terk edip vakit namazlarının nafileleri dışında nâfile namaz kılan kimseler de böyledir.

Haramı terk etmek, bir yaratılmışı Allah'a şirk koşman terk etmek, kader ve kazasında Allah’a itiraz etmemek, insanlara boyun eğmeyi terk etmek ve Allah'ın emrinden yüz çevirmeyi terk etmek de (mutlaka yapılması gereken) farzlardandır. Hz. Peygamber (s.a.v.)

 “Mahlûkata itâat; Halık’a isyandır”.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Her kim, uykuyu uyanıklık sebebi olan şeye tercih ederse daha eksik ve aşağı olanı, ölüler arasına katılmayı ve (dünyevi ve uhrevi) bütün yararlardan / hayırlardan gaflet etmeyi seçmiş olur. Çünkü uyku, ölümün kardeşidir. Bundan dolayı Allah’ın uyuduğu düşünülemez. Çünkü Allah (c.c.) bütün eksikliklerden uzaktır. Melekler de böyledir. Allah’a yakın oldukları için uyumazlar. Cennetlikler de böyledir. En yüksek, en temiz ve en değerli yerde oldukları için uyumazlar. Çünkü uyku onların hâlinde bir eksikliktir. Sonuç olarak bütün hayır uyanıklıktadır. Bütün kötülük ise uykuda ve gaflettedir.

Hevâ ve hevesine uyarak yiyen çok yer. Çok yediği için çok su içer. Çok su içtiği için çok uyur. Çok uyuduğu için çok pişman olur. Böylesinin ölümünde çok hayır vardır. Haramdan az miktarda yiyen, hevâsına uyarak mübahtan çok yiyen gibidir. Çünkü şarabın aklı karartıp örttüğü gibi haram da imanı örter ve karartır. İman kararınca ne namaz olur ne ibadet ne de ihlas.

Allah'tan gelen (gizli) bir emirle helalden çok yiyen dinçlik, ibadet ve güçlülük konusunda helalden az yiyen gibidir. Helal kat kat nurdur; haram ise kat kat karanlık. Haramda hayır namına hiçbir şey yoktur. Allah'tan bir emir gelmeksizin kişinin hevâsına uyarak helal yemesi ve haram yemesi uyku getirir. Dolayısıyla her ikisinde de hiçbir hayır yoktur.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Senin durumun şu iki şeyden birine girer:

Ya Allah’ın uzağında olursun ya da yakınında olur ve O’na erersin. Allah’ın uzağındaysan en büyük nasibi, nimetleri, daimî yüceliği, en büyük kifayeti / yeterliği, kurtuluşu, zenginliği ve dünya ve âhirette naz makamını elde etmek konusunda gevşeklik ve üşengeçlik etmen niye?

Hemen kalkıver de bir an önce iki kanadınla Rabbine doğru uçmaya bak. İki kanattan biri haram veya mübâh olan bütün lezzetleri, arzuları ve rahatlığı terk etmektir. İkincisi ise sıkıntı ve zorluklara katlanmak, azimeti ve zor olan yolu seçmek, insanlardan, hevâ ve hevesten, iradelerden ve gerek dünyaya gerek âhirete yönelik temennilerden uzaklaşarak vuslatı ve yakınlığı bulmaktır. Vuslatı bulunca temenni ettiğin her şeyi elde edersin, en büyük keramet ve yücelik senin olur.

Allah’a yaklaştırılan ve vuslatı bulanlardansan, ilahi yardımın yetiştiği, Allah’ın koruyup gözettiği, sevginin cezbeye düşürdüğü ve rahmete mazhar olanlardansan edepli ol, içinde bulunduğun hâle aldanıp hizmette kusur etme ve yaratılıştan sahip olduğun zulüm, bilgisizlik ve tez canlılık ahmaklığına kapılma.

 Allah Teâlâ “Emaneti insan yüklendi. O çok zalim ve cahildir” (Ahzâb, 72) buyurur.

Bir diğer âyette ise “İnsan acelecidir” (İsrâ, 11) buyurur.

 Kalbini, terk etmiş olduğun insanlara, hevâ ve hevese, iradeye, sabırsızlığa, başa bir sıkıntı geldiğinde rıza göstermemeye tekrar yönelmekten koru. Atlının çevgeniyle evirip çevirdiği topuz gibi; ölü yıkayıcısının önündeki cenaze gibi, annesinin veya sütannesinin kucağındaki emzikli çocuk gibi, kendini Allah’ın önüne bırakıver. Allah’ın dışındaki hiçbir şeyi (mâsivayı) görme (görmezden gel). Yani Allah dışındaki hiçbir şeyin varlıklarının kendilerinden olduğunu, zarar ve yararlarının, verme ve alıkoymalarının gerçekten onlar tarafından yapıldığını düşünme. Bir sıkıntıya düştüğünde ve eziyet gördüğünde insanları ve sebepleri Allah’ın seni dövdüğü sopası gibi düşün. İnsanlar eliyle sana bir nimet verildiğinde ise onu Allah’ın sana lokma verdiği eli olarak düşün.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Zâhid, iki ayrı açıdan sevap alır. Öncelikle dünyayı terk ettiği için sevap alır.

Böylece hevâsını ve nefse uymayı terk edip, sadece emre uymaya yönelmesi sebebiyle mükâfatlandırılır.

Nefsine düşmanlığı ve hevâsına karşı gelmesi gerçekleşince hakikat ehlinden ve velâyet sahiplerinden sayılır ve abdalân ve ârifler zümresine katılır. O zaman dünyalık sahibi olması ve dünyadan faydalanması emredilir. Çünkü o, onun kısmetidir, onun için yaratılmıştır, onu mutlaka elde etmesi gerekir. Kalem onun kaderini böyle yazmış ve ilm-i İlahî böyle sabit olmuştur.

Emre uyarak dünyayı aldığında veya kendisi içinde olmaksızın, dünyaya karşı bir arzu, irade veya himmeti olmaksızın kaderin ve Allah'ın fiilinin üzerinde gerçekleşmesiyle ilm-i İlahîden haberdar olarak dünyadan faydalandığında ikinci defa sevap alır. Çünkü dünyadan bu şekilde faydalanarak aldığı emri yerine getirmiş veya Hakk’ın kendisi üzerindeki fiiline rıza göstermiştir.

Şöyle bir soru sorulabilir: Anlattığın son makamda bulunan yani arifân ve abdalân zümresine katılmış olan: insanlardan, nefsinden, arzularından, iradesinden, haz ve temennilerinden ve amellerine karşılık beklemekten sıyrılan; bütün kulluk ve ibadetlerini Allah'ın bir lütfu, nimeti, rahmeti, başarılı kılması ve kolaylaştırması olarak gören ve kendilerinin Allah’ın kulları olduğuna kesin bir şekilde inanan insanlar hakkında sevap diye bir şeyden nasıl bahsedilebilir? Bu dereceye yükselen insanların anlayışına göre kulun Mevlâ üzerinde hiçbir hakkı yoktur. Çünkü o, hareket ve duruşlarıyla ve kazançlarıyla tamamen Mevlâsına aittir. O, yaptıkları için bir karşılık veya sevap beklemezken ve yaptıklarının gerçekte kendisine ait fiiller olmadığını, kendisinin tembeller ve amel konusunda iflas edenler arasında olduğunu düşünürken onun hakkında nasıl “sevap alır” denebilir?

Deriz ki: Doğru söyledin. Ne var ki Allah ona lütfuyla muamele eder, onu nimetlerine mazhar kılar, onu lütuf, rahmet ve keremiyle terbiye eder. Çünkü o, elini, kendisinin faydasına olan şeylerden, haz duyacağı şeylerin peşine düşmekten, kendine fayda sağlamaktan ve başına gelecek zararı önlemekten geri çekmiştir. Artık o, kendi faydasını sağlamaktan aciz olan hareketsiz emzikli bir bebek gibidir. O bebek, Allah’ın lütfuyla ve anne babası vasıtasıyla gönderdiği rızıkla beslenir. Anne babası, onu büyütmek konusunda Allah'ın vekili ve kefili olmuşlardır. Allah onun yararlarını elinden aldığı için insanların kalplerini ona yöneltir, kalplerde onun için bir rahmet ve şefkat yaratır ve herkes ona acır, ilgi gösterir ve iyilik eder, işte Allah'ın dışındaki her şeyden (mâsivâdan) sıyrılan ve onun emri veya fiili olmadan en ufak hareket etmeyen kişi de böyledir. Dünya ve âhirette Allah ona lütfuyla muamele eder. O, her iki dünyada da nimete mazhar olur, bütün sıkıntıları giderilir ve Allah onların işlerinin sorumluluğunu bizzat üzerine alır. Kur’ân-ı Kerim'de şöyle buyrulur:

 “Kuşkusuz benim can dostum Kitab’ı indiren Allah’tır. O, Salihleri dost edinir / işlerini üzerine alır ve yolunda yürütür.” (A'râf, 196).

 

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Allah, velâyet sahiplerinden sevdiği müminlere sıkıntı / musibet verir ki sıkıntılarından kurtulmak için Allah’a dua etsinler. Allah onların dua etmesini sever. Dualarını kabul etmeyi de sever. Cömertlik ve kereminin hakkını verir. Çünkü onlar, Allah'tan cömertlik etmesini isterler. Müminler dua ettiklerinde Allah onların duasını kabul etmemekten münezzehtir. Bazen de dua kabul edilir ama sonucu hemen gerçekleşmez. Çünkü kader onun gerçekleşmesini engeller. Yoksa onun duası kabul edilmemiş ve mahrum bırakılmış değildir.

Bundan dolan kul, başına bir sıkıntı geldiğinde edepli olsun, emirleri terk etmek ve gizli veya açık yasakları çiğnemek ve kaderine razı olmamak konusunda işlemiş olduğu günahları araştırsın. Çünkü bunlardan dolayı kula ceza verilir. İşte bu günahlarına karşılık olarak o sıkıntıya düşürülür. (Günahlarını düşünmesi ve Allah'a yalvarması üzerine) başındaki sıkıntı kaldırılırsa ne güzel! Aksi halde dua etmeye, yalvarmaya ve özür dilemeye devam etsin. Sürekli Allah'a dua etsin. Çünkü Allah, kulu kendisine dua etsin diye sıkıntı vermiş de olabilir. Duasının kabulü geciktiği için kesinlikle Allah’ı suçlamasın.

Allah daha iyi bilir.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Allah’tan rıza (sizi razı kılmasını) veya fenâ (fâni kılmasını) dileyin. Çünkü o en büyük rahatlık ve daha dünyadayken eriştiğin yüce cennettir. Bu, Allah’ın kuluna açtığı en büyük kapıdır ve Allah’ın mümin kulunu sevmesinin ana nedenidir. Allah her kimi severse ona dünyada azap etmez. Ahirette ise o, Allah’a kavuşacaktır.

Haz duyduğunuz şeyleri ve kısmetinizde olan veya olmayan şeyleri istemekle uğraşmayın. Çünkü kısmetinizde yoksa onu elde etmek için uğraşmak ahmaklık ve bilgisizliktir. O, cezaların en çetinidir. Nitekim bir atasözünde “Kişinin kısmetinde olmayan şeyi elde etmeye çalışması cezaların en büyüğüdür” denilmiştir.

Kısmetinde olanı elde etmeye çalışmak ise oburluk, hırs ve kulluk kapısında ve gerçek sevgi konusunda şirk koşmaktır. Çünkü Allah’tan başkasıyla meşgul olmak şirktir.

Haz peşinde olan kişi Allah’ı sevdiği ve dost edinmek istediği konusunda samimi / gerçekçi değildir. Allah’la birlikte bir başkasına ihtiyaç duyan kişi yalancıdır.

Ameline karşılık bekleyen kişi samimi değildir. Samimi olan (ihlaslı), Allah’a Rab oluşunun hakkını vermek için; her şeyin tek sahibi ve ibadete layık olduğu için ibadet edendir. Çünkü Allah (c.c.) onun sahibidir ve hareketleri, duruşları ve elde ettiği kazancı dolayısıyla onun amel etmesini ve kulluğunu hak eder. Kul ve elindeki her şey Mevlâsına aittir. Nasıl olmasın ki! Yukarıda birçok defa açıkladığımız gibi ibadetler tamamen Allah'ın kuluna bir nimeti ve lütfudur. Çünkü onu ibadet etmeye muvaffak kılmış ve imkân vermiştir. Dolayısıyla kulun Rabbine şükretmekle meşgul olması, amellerine karşılık ve mükâfat istemesinden daha iyidir.

Hem sen birçok insanın durumunu göre göre nasıl haz elde etme peşine düşersin? Görmüyor musun ki insanların haz alacakları şeyler çoğaldıkça, lezzetleri, nimetleri ve kısmetleri süreklilik kazandıkça Rablerine gittikçe daha çok öfkeleniyorlar, sıkılıyorlar, nankörlük ediyorlar, kaygıları, tasaları ve kendi ellerinde bulunanın dışında kısmetlerinden olmayan şeylere ihtiyaçları artıyor, ellerinde bulunan kısmetleri gözlerinde küçülüp değersizleşiyor, başkalarının kısmetleri ise kalplerinde ve gözlerinde büyüyüp yüceliyor ve başkasının kısmetinde olan şeyi elde etmeye çalışıyorlar. Ömürleri bu yolda tükeniyor, kendilerini tüketiyorlar. Yaşları ilerliyor, perişan oluyorlar, bedenleri yoruluyor, alınları terliyor, kısmetlerinde olmayan şeyleri elde etmek için uğraşmaları ve Rablerinin emirlerini terk etmeleri sebebiyle birçok günaha bulaşıyorlar ve amel defterleri kararıyor. Neticede elleri boşa çıkıyor ve iflas etmiş / bitik bir halde dünyadan çıkıp gidiyorlar. Üstelik ne onlara ne başkalarına tam bir aitlikleri olmadan orta yerde kalıveriyorlar. Ne kendi kısmetlerinden dolayı Rablerine şükrederek kullukla yardım istiyorlar, ne de başkalarının kısmetini elde edebiliyorlar. Tam aksine hem dünyalarını hem ahiretlerini ziyan ediyorlar. Onlar, insanların en kötüsü, en cahili, en ahmağı ve akıl ve basiretçe en alçağıdır. Kazaya razı olsalar ve Allah’ın verdiğine kanaat etseler, Mevlâ’ya gerektiği gibi itaat ve kulluk etseler dünyadan alacakları kısmet, hiç yorulmadan, meşakkat çekmeden onları bulacaktı, sonra Yüceler Yücesinin komşuluğuna yükseleceklerdi ve onun katında diledikleri ve temenni ettikleri her şeyi bulacaklardı.

Allah sizi de bizi de kazaya rıza gösterenlerden eylesin.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Kim âhireti istiyorsa, ona dünyada zühd gereklidir (dünyaya değer vermemek). Allah’a kavuşmak isteyen de âhirete (cennete) değer vermemelidir. Sözün özü âhireti için dünyasını; Rabbi için de âhiretini terk eder. Kişinin kalbinde dünya arzusu veya dünyadan herhangi bir lezzeti tatma sevdası ya da yiyecek, giyecek, içecek, evleneceği kadın, oturacağı ev, binek, yetki, liderlik ve beş ibadet haricindeki fıkıh, hadis rivayeti, kıraat, nahiv, dil, fesahat ve belagat gibi bir ilim dalında uzman olmak, fakirlikten kurtulmak, zengin olmak, başındaki sıkıntının gitmesi ve afiyette olmak gibi herhangi rahatlık peşinde olma düşüncesi varsa yani en genel ifadeyle uğradığı zarardan kurtulmayı ve faydalanacağı şeyleri elde etmeyi istiyorsa o, gerçek zâhid (dünyaya değer vermeyen) değildir. Çünkü bu sayılanlardan her birinden nefis haz duyar. Bunları yapan kişi hevâsına uymuş, tabiatını / yaratılış doğasını rahat ettirmiş ve sevmiş olur. Bunların tümü dünyadandır, dünyada sonsuzlaşmayı sevdirir ve dünyaya alışmaya yol açar. Bu sebeple kişinin gerçek manada zâhid olabilmesi için bu duyguları tamamen kalbinden çıkarması, yokluğa, meteliksizliğe ve sürekli fakirliğe rıza göstermesi ve bunlara çekirdek kadar ilgisinin kalmaması gerekir. Bunu başardığı zaman kalbindeki bütün üzüntü ve kederler yok olup gider, rahata erer ve Allah’a ısınır (üns).

 Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) “Dünyaya değer vermemek kalbi ve bedeni rahata erdirir” buyurmaktadır.

Kalbinde bu duygulardan bir parça kaldığı sürece kaygılar ve korkular da kalbinde bulunacak ve Allah onu yardımsız bırakacaktır (hizlân). Allah’la arasında bir perde olacak ve O’na yaklaşamayacaktır. Bütün bunlardan ancak dünya sevgisinin tamamen yok olmasıyla ve dünya ile ilişkileri kökten kesip atmakla kurtulunur.

Dünyaya değer vermemeyi başardıktan sonra sıra âhirete değer vermemeye gelir. Bu da Allah’ın mümin kullan için hazırlamış olduğu dereceler, yüksek makamlar, huriler, hizmetçi çocuklar, köşkler, bahçeler, binekler, atlar, ziynet eşyaları, yiyecekler ve giyecekler vs. konusunda hiçbir beklenti taşımamakla olur. Ameline karşılık ne dünyada ne de âhirette Allah’tan hiçbir sevap ve ecir beklemez.

İşte o zaman Allah'ı bulur. Allah lütuf ve rahmetiyle onu mükâfatlandırır. Onu zâtına yaklaştırır ve çeşit çeşit lütufları ile kendini ona tanıtır. Zaten peygamberlerine, veli kullarına, seçkin ve ilim sahibi olan sevgili kullarına böyle yapmak Allah’ın âdetidir. Böylece kul, bütün hayatı boyunca her gün biraz daha çok emir alır. Sonra âhirete göçer ve orada gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve kimsenin aklının ucundan geçmeyen nimetlere mazhar olur. Bu nimetleri hiçbir zihin kavrayamaz ve bunlar dil ile ifade edilemez.

Allah daha iyi bilir.

1).Kul, karanlıkta yürür gibi, ne yaptığını bilmeden hareket eder. Bütün hâllerinde doğal olarak dinden yüz çevirir. Ne Rabbine kulluk eder ne dinde onu, yolundan çevirecek bir gem olur, ne de hükmünden vazgeçeceği bir sınır vardır. Bu hâlde devam ederken Allah ona bakar, yani merhamet eder ve insanlar arasındaki salih kullarından birini öğüt verici olarak ona gönderip onu uykusundan uyandırır. Sonra ona kendi içinden bir öğüt verici gönderir (vicdan). Böylece nefsine ve doğasına öğüt verenler birbirini destekler. Bunun üzerine öğüt, etkisini gösterir ve o zaman içinde bulunduğu hâlin, yani tabiat (doğa) ve muhalefet (emre karşı gelme) bineğine binmesinin yanlış olduğunu fark eder ve bütün işlerinde dinin emirlerine yönelir. Böylece kul, gerçek Müslüman olur, dinin emirlerinin yanında durur ve doğasından tamamen sıyrılır.

2). Dünyanın haramlarını, şüpheli şeylerini ve insanlardan gelecek yardımları terk eder. Yiyeceğinde, içeceğinde, giyeceğinde, evleneceği kadında, oturacağı evde ve kendisine lazım olan her şeyde Hakk'ın mübâh kıldığı şeyleri ve dinin helallerini tercih eder. Böylece bedeni korunmuş ve Rabbine kulluk etme gücünü elde etmiş olur. Ayrıca vazgeçmesi mümkün olmayan ve tüketmeden dünyadan ayrılmasına imkân bulunmayan kısmetini tamamlamış olur. Mübâh bineği ve dinin helalleri onu velayetin eşiğine ulaştırıncaya ve Hakk'ı dileyen ve azimet ehli olan gözde kullar ve hakikat sahiplerinin arasına girinceye kadar bütün yolları bu binekle kat eder. Gözde kullar (havas) arasına girince (gizli bir) emirle yer. O zaman Hak tarafından gelen gizli bir ses duyar:

3). “Nefsini bırak ve yaklaş. Yaratıcıyı istiyorsan hazlarını ve insanları bir yana bırak. Ayakkabılarını yani dünyayı ve âhireti çıkart. Olmuş ve olacak bütün varlıktan ve bütün temennilerinden sıyrıl. Herkesten uzaklaş, her şeyden fâni ol. Tevhid kokusunu sürün, şirki terk et, iradeli olduğunu göster. Sonra huzura gir ve başını aşağı eğerek edeple halıya bas. Ne sağındaki âhirete ne solundaki dünyaya ne insanlara ne de hazlara bak.'’

Kul bu makama girince ve Allah’a vuslatı (ermesi) gerçekleşince Hak Tealâ tarafından ona bir hil’at kuşandırılır. Türlü marifet, ilim ve lütuflar onu bürür ve ona şöyle denir: “Nimetlerden ve lütuftan faydalan. Geri çevirerek edepsizlik etme. Çünkü kralın nimetini / bağışını geri çevirmek ona karşı kabalık etmek ve onu hafife almaktır.”

O zaman kul, nefsinin arzusu olmaksızın gönderilen lütuftan ve kısmetinden faydalanır. Daha önceden ise nefsinin arzusu gereği faydalanıyordu.

Kişinin haz almak ve kısmetinden yararlanmak konusunda dört hâli vardır.

Birincisi doğası gereği faydalanmasıdır ki bu haramdır.

İkincisi dininin emirleri gereği faydalanmasıdır ki bu mübâh ve helaldir.

Üçüncüsü (gizli bir emir) gereği faydalanmasıdır ki bu, hevâyı terk etme ve velayet hâlidir.

Dördüncüsü ise Allah’ın lütfetmesiyle faydalanmasıdır ki bu, iradenin yok olması ve abdâllık makamının başlaması hâlidir. Bu mertebede olan kişi Allah’ın irade ettiği (murâd) ve Hakk’ın fiili olan kadere rıza gösteren kişidir. Bu, ilim ve salâh (iyi ahlaklılık) hâlidir. Bu makama ulaşmayan kişi gerçek manada sâlih olamaz.

Allah Teâlâ “Benim gerçek dostum Kitabı indiren Allah’tır. O, Salihleri dost edinir” (A’râf, 196) buyurur.

Şu hâlde o, eli kendi yararına olan işleri yapmaktan ve kendisine zarar verecek şeyleri önlemekten engellenen kuldur. Tıpkı annesinin kucağındaki emzikli bebek gibi, ölü yıkayıcısının önünde cansız yatan cenaze gibi. Onun herhangi bir seçim ve tercihi olmaksızın kader eli onun terbiyesini üstlenir. O, bütün bunlardan sıyrılıp kurtulmuştur. Artık ne hâl ne makam ne de irade vardır. Yalnız ve yalnız kudretle (veya kaderle) birlikte bulunma (yani kaderine rıza gösterme) vardır. Gâh rızkı bollaşır, gâh kısılır; gâh zenginleşir, gâh fakir düşer. Ama içinde bulunduğu hiçbir hâlin yok olmasını ve değişmesini istemez ve temenni etmez. Onun için yalnızca daimî bir rıza ve sonsuz uyum (kadere uyum gösterme) vardır. Bu, velilerin hâllerinin varabileceği son noktadır.

Sırlan kutlu olsun.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Kul, insanlardan, hevâ ve hevesinden, nefsinden, iradesinden ve dünya ve âhirete yönelik emellerinden sıyrılıp (fenâ) Allah'tan başka hiçbir şeyi dilemez olunca ve kalbinden her şey çıkıp gidince Hakk’a erer ve Hak onu seçer. Onu sevdiği gibi insanlara da sevdirir. Onun kalbine kendi sevgisini ve zâtına yaklaşma sevgisini koyar. Kul, onun lütfuna mazhar olur ve nimetleri içinde evirilip çevrilir. Allah ona rahmet kapılarını açar ve sonsuza dek kapatmamayı vaat eder. İşte o zaman kul sadece Allah’ı seçer ve ister, onun düşündürmesi ile düşünür ve O’nun dilemesiyle diler. O’nun rızasıyla razı olur ve başkasının değil, yalnızca onun emrini tutar. Allah’tan başka hiçbir şeyin (gerçek bir) varlık ve fiil sahibi olduğunu düşünmez.

O zaman Allah, kuluna bir vaatte bulunur da bu vaadin yerine getirildiğini kul fark etmez, gerçekleştiğini sandığı şey de değiştirilmez. Çünkü hevâ ve iradenin yok olmasıyla birlikte başkalık da yok olmuş ve kul, tamamen Allah'ın fiili ve iradesi altına girmiştir. O zaman kulun, Allah'ın vaadi karşısındaki konumu şuna benzer: Adamın biri içinden bir şeyi yapmaya karar verir, sonra onu değiştirir. Tıpkı Allah'ın, Hz. Muhammed’e vahyettiği âyetlerdeki nâsih (nesheden / hükmü kaldıran) ve mensûh (neshedilen / hükmü kaldırılan) gibi.

Allah Teâlâ “Biz, bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak, mutla­ka daha iyisini veya benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah her şeye kâdirdir” (Bakara; 106) buyurur.

 Çünkü Kur’an'da değinilen Bedir savaşının esirleri ile ilgili verilen karar gibi bir iki konu dışında Hz. Peygamberin hevâ ve iradesi tamamen elinden alınmıştır. Allah Teâlâ Bedir esirlerini fidye karşılığında serbest bırakma kararı ile ilgili olarak) şöyle buyurmuştur:

 “Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah (sizin için) âhireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sâhibidir. Allah tarafından önceden verilmiş bir hü­küm olmasaydı, aldığınız fidyeden ötürü size mutlaka büyük bir azâb dokunur­du” (Enfâl; 184) buyurmuştur.

Müfessirler bu âyetin Hz. Peygambere yönelik bir uyarı olduğunu söylemişlerdir.

O (s.a.v.), Allah'ın murâdıdır (irade ettiği, dilediğidir).

Allah onu tek bir hâl üzere bırakmamış, kaderi içinde evirip çevirmiştir. Şu buyruğu ile de bunu bildirmektedir:

 “Bilmez misin ki Allah’ın her şeye gücü yeter” (Bakara, 106).

Yani: Sen kader denizinin içindesin. Denizin dalgaları seni bir o yana, bir bu yana savurur.

Sözün özü velinin varacağı son adım peygamberliğin başlangıç noktasıdır. Velayet ve abdâllık makamından ötede peygamberlikten başka bir şey yoktur.

Allah daha iyi bilir.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Hâllerin tamamı kabz (daralma) hâlidir. Çünkü veliye içinde bulunduğu hâli koruması emredilir. Koruması emredilen şey ise kabzdır.

Kadere teslim olmak ise tamamen bast (açılma) hâlidir. Çünkü bu hâldeyken kader içinde var olduğunu bilmek dışında korunması emredilen hiçbir şey yoktur.

Dolayısıyla kişinin kaderine itiraz etmemesi, aksine rıza göstermesi gerekir. Başına gelen acı veya tatlı hiçbir olayı sorgulamamalıdır. Hâller sayılıdır ve bunların sınırlarını korumak emredilmiştir. Kaderden ibaret olan lütfun ise son bulduğu bir sınır yoktur ki korunsun.

Kulun kader, fiil ve bast (açılma) makamına girdiğinin göstergesi hazlarını terk edip onlara değer vermemesi emredildikten sonra onları yeniden istemesinin emredilmesidir. Çünkü içi (kalbi), hazlardan tamamen ayıklanıp kalbinde Rabbinden başka hiçbir şey kalmayınca kalbi açılmış (bast hâli başlamış) ve istemesi, arzulaması ve kısmetinde olan şeyleri elde etme yollarını araması emredilmiştir. Çünkü kulun Allah katındaki değeri ve makamı ortaya çıksın ve Allah’ın, onun duasını kabul etmesiyle iyiliği anlaşılsın diye kısmetin elde edilmesi ve isteyerek ulaşılması gerekir.

Hazların verilmesi konusunda istemenin serbest bırakılması ve hâllerden, makamlardan ve sınırları koruma yükümlülüğünden çıkarılmak, kabz hâlinden sonraki bast hâlinin en belirgin göstergelerinden biridir.

Şöyle bir soru sorulabilir: Bu söz, yükümlülüğün son bulması, zındıklığı savunmak, İslam dininden çıkmak ve “Ölüm gelinceye dek Rabbine kulluk et” (Hicr, 99) buyruğunu reddetmek anlamına gelir?

Deriz ki: Hayır, sözümüz bu anlamda değildir ve bu sonucu da doğurmaz. Tam aksine Allah, veli kulunu dininde çirkin olan bir makama girdirmeyecek kadar yücedir. Sayılan her şeyden onları korur ve çevirir. Onları uyarır ve sınırları (dinin emir ve yasaklarını) koruma konusunda onlara doğru yolu gösterir. Böylece yükümlü tutulma ve herhangi bir zorluk olmaksızın korunma gerçekleşir ve dinin sınırları aşılmaz.

Allah Teâlâ “Onu kötü işlerden ve çirkin sözlerden çevirmek için böyle yaptık. O, bizim seçkin kullarımızdandır” (Yusuf, 24) buyurur.

Bir diğer âyette “Benim kullarım var ya. Senin onlar üzerinde hiçbir yetkin yoktur” (Hicr, 42) buyurur.

Bir diğer âyette ise “Allah’ın seçkin kulları hariç...” (Saffât, 40) buyurur.

A zavallı! O, Rabbi tarafından taşınır ve O’nun muradıdır. Onu yakınlık ve lütuf kucağında yetiştirip büyütür. Şeytan ona yaklaşıp çirkin ve dinen hoş karşılanmayan fiilleri ona yaptırma imkânı bulabilir mi hiç? Çok büyük bir iftira ettin ve ağza alınmayacak bir söz söyledin. Bu alçak ve değersiz düşüncelere, uzak ve eksik akıllara ve karışık ve bozuk görüşlere yazıklar olsun.

Allah kuşatıcı kudreti ve engin rahmetiyle bizi ve kardeşlerimizi türlü sapkınlıklardan korusun. Bizi koruyucu perdesiyle örtsün. Kerem ve ihsanı ile bol nimetler vererek ve daimî lütuflarda bulunarak bizi terbiye etsin. Onun şânı pek yücedir.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Bütün yönlere gözünü kapa, görmezden gel ve gözünü hiçbir yöne çevirme, onlardan birine göz ucuyla bile bakma! Herhangi bir yöne baktığın sürece Allah’ın lütuf ve yakınlık yönü (kapısı) sana açılmaz. Şu hâlde Allah’ı tevhid ederek (birliğini kabul ederek) ve nefsini yok ederek, sonra fenâ bularak bütün yönleri kapat. O zaman kalp gözün Allah’ın büyük lütfuna açılır ve kalp nurunun, imanının ve yakininin parıltısıyla onun lütuflarını beden gözünle de görmeye başlarsın. O zaman nur, içinden dışına sızar. Tıpkı karanlık bir gecede karanlık bir odada bulunan mumun ışığı gibi. Işık, evin pencerelerinden süzülür ve dışarıyı aydınlatır. Nefis ve diğer organlar, başkalarının vaat ve vergisine değil; Allah’ın vaat ve vergisine güvenir.

Nefsine acı ve ona zulmetme. Onu bilgisizlik ve ahmaklık karanlığına bırakma. Bırakırsan başka yönlere, insanlara kendi gücüne, kazanmasına ve sebeplere bağlanıp güvenir ve bu durumda başkasına bağlanıp güvenmen sebebiyle Allah’a ortak koşmanın bir cezası olarak bütün yönler sana kapanır ve Allah’ın lütuf kapısı açılmaz.

Allah’ı bulup lütfunu gözler, başkasından değil yalnızca O’ndan umar ve Allah dışındaki bütün varlıkları görmezden gelirsen Allah seni zâtına yaklaştırır, sana merhamet eder, seni terbiye eder, yedirir, içirir, tedavi eder, âfiyette kılar, verir ve seni kimseye muhtaç etmez. Ondan sonra sen ne fakirliğini ne de zenginliğini fark edersin.

 

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

İçinde bulunduğun durum, mutlaka iki hâlden biridir: Sıkıntı veya nimet. Sıkıntı içindeysen öncelikle sabretmeye çalışman gerekir ki bu en aşağı derecedir; sonra sabretmen gerekir ki bu, derece bakımından öncekinden daha üstündür; sonra rıza göstermen, sonra da fâni olman gerekir. Bu sonuncusu abdalân içindir.

Nimet içindeysen nimete şükretmen gerekir. Şükür de dille, kalple ve diğer organlarla olur.

Dille edilen şükür, nimetin Allah'tan olduğunu itiraf etmen ve onu ne kendi gücüne ve kazancına ne de sana ulaştıranlara ait kılmamandır. Çünkü sen de onlar da birer sebep ve aracısınız. Nimeti paylaştıran, elden ele dolaştıran, var eden, insanların eline geçmesi için sebepler yaratan ise Allah’tır. Kısmeti veren Allah’tır; elden ele dolaştıran O’dur, var eden O'dur. Bu sebeple O, şükredilmeye diğer bütün varlıklardan daha layıktır.

Bir hediye getirildiğinde onu taşıyan gence bakılmaz. Bakılması gereken kişi hediyeyi gönderen sahibidir. Allah Teâlâ, bu bakışa sahip olmayanlar hakkında şöyle buyurur:

“Dünya hayatının dış yüzünü biliyorlar, âhiretten ise gaflet içindeler” (Rum, 7).

Her kim dış görünüşe ve sebebe bakar da onun bilgisinden, onu tanımaktan öteye geçmezse o, cahildir, eksiktir ve aklı kıttır. Akıllıya ancak işlerin iç yüzünü (sonuçlarını) düşünebildiği için “akıllı" denilmiştir.

Kalple şükretmek; içinde bulunduğun nimetlerin, faydaların ve hareket ve duruşlarındaki gizli veya açık lezzetlerin tamamının başkasından değil; Allah'tan olduğuna kesin ve sarsılmaz bir iman ile inanarak olur. Dille yaptığın şükür de kalple yaptığın şükrün ifadesidir.

Allah (c.c.) “Hangi nimet içindeyseniz o, Allah'tandır” (Lokman, 20) buyurmuştur.

Bir diğer âyette “Allah, gizli ve açık nimetlerini size akıttı” (Nahl, 53) buyrulmuştur.

Bu durumda mümin (inanan) kişi için Allah'tan başka bir nimet veren kalmaz.

Diğer organlarla şükretmek ise organları başkasına değil, Allah’a itaat için hareket ettirmek ve kullanmakla olur. Allah'tan yüz çevirme anlamına gelecek hiçbir konuda kimseye itaat etmezsin. Bu, nefse, hevâya, iradeye, temennilere ve diğer insanlara itaat etmeyi kapsar. Allah’a itaat asıl ve öncüdür; diğerlerine itaat ise dolaylı bir itaattir. Bunun dışında bir şey yaparsan zulmetmiş ve Allah’ın mümin kulları için konulmuş olan hükümleriyle hükmetmemiş ve salihlerin yoluna girmemiş olursun.

 Allah Teâlâ “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse onlar inkâr edenlerdir” (Mâide, 44) buyurur.

 Bir diğer âyette “Her kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse onlar zulmedenlerdir” (Mâide, 45) buyrulur.

Bir diğer âyette ise "... onlar büyük günah işleyenlerdir” (Mâide, 47) buyrulur.

Bu durumda sonun, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem olur. Sense dünyadaki kısa süreli bir ateş yakmasına ve küçücük bir kıvılcıma bile dayanamıyorsun. Hâviyede[1] cehennemliklerle birlikte sonsuza dek kalmaya nasıl tahammül edeceksin?

Hızlı adımlarla yürü ve Allah'a sığın. Her iki hâli ve şartlarını koru. Çünkü sen bütün ömrün boyunca bu ikisinin birinden hiç kurtulamayacaksın. Ya sıkıntı içinde yahut nimet içinde olacaksın. Şu hâlde her hâlin hakkını ver. Sana açıkladığım şekilde sabret veya şükret.

Başına bir sıkıntı geldiğinde Allah'ın kullarından herhangi birine dert yanma / şikâyetçi olma, sıkıntı içinde olduğunu kimseye belli etme ve kalbinden de Rabbini suçlama. Hikmetinden kuşku duyma. Dünyanda ve âhiretinde senin için en hayırlı olan ne ise onu seç. Afiyette olmak amacıyla O’nun yarattıklarından kimseye başvurma. Çünkü bu, Ona şirk koşmak anlamına gelir.

Omun mülkünde kimse hiçbir şeye sahip değildir. O’ndan başka zarar verecek, yarar sağlayacak, başa gelecek bir kötülüğü engelleyecek veya kısmette olmayanı getirecek, hastalık verecek, bir sıkıntı takdir edecek, âfiyet bahşedecek veya hastalığı iyileştirecek kimse yoktur. Bundan dolayı gizlice veya açıkça insanlarla meşgul olma. Çünkü onlar, seni Allah'ın elinden kurtaramazlar. Sabırlı ol, rıza göster ve Allah'ın fiilinde fâni ol.

Bütün bunlarda başarısız olursan Allah'tan yardım dile, Oma yalvar ve nefsinin kötülüğünden yakın, Hakk’ın kerem sahibi olduğunu yâd et, nimetlerin yegâne kaymağının O olduğunu itiraf et, şirkten uzaklaş, ölüm gelinceye kadar sana sabır ve rıza vermesini iste.

Böylece sıkıntı sona erip senden kalkar ve yerini nimet, bolluk, sevinç ve neşe alır. Nitekim Eyüp Peygamber (a.s.) hakkında kader böyle tecelli etmiştir. Tıpkı gecenin karanlığı gidip yerini gündüzün aydınlığına bırakması gibi; kışın esen tipinin gidip yerini yaz esintisine bırakması gibi. Çünkü her şeyin bir zıttı, son bulacağı bir sınırı, bir başlangıcı ve bir de bitişi vardır. İşte sabır, imanın anahtarıdır, başlangıcı, bitişi ve güzelliğidir. Nitekim bir haberde “îmana göre sabır bedendeki baş gibidir” buyrulmuştur. Bir diğer rivayete göre “Sabır tamamıyla imandır” buyrulmuştur.

Şükür, nimetlerle iç içe olmak şeklinde de tezahür edebilir. Nimetler Allah'ın senin için ayırmış olduğu kısmettir. Senin şükrün ise fenâ hâlinde yani hevânın, perhizin ve korunmanın yok oluşu hâlinde nimetlerden faydalanmakla olur ki bu abdalânın hâlidir ve manevi yolculuğun sonudur. Sana anlattıklarım üzerinde düşün, inşallah doğruyu bulursun.

 

1] Hâviye, cehennemin isimlerinden biridir. Bkz. Kâria sûresi.

 

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Başlamak, alışıldık olandan meşru ve takdir edilmiş olana çıkmak, sonra alışıldık olana geri dönmektir. Şartı, sınırları (dinin emir ve yasaklarını) korumaktır. Yeme, içme, giyinme, evlenme, oturma, tabiat ve âdet gibi alışık olduğun şeylerden vazgeçer, dinin emir ve yasaklarına yönelirsin. Allah’ın Kitabına ve Resulü’nün sünnetine uyarsın.

Nitekim Allah (c.c.) “Peygamber size ne verdiyse onu alın; size neyi yasakladıysa ona son verin” (Haşr, 7) buyurmuştur.

Bir diğer âyette ise “De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin” (Âl-i îmrân, 31) buyurmuştur.

Hevâ ve hevesinden, nefsinden, içteki ve dıştaki cahilliğinden sıyrılırsın. İçinde Allah’ın tevhidinden başka; dışında Allah’a kulluktan, emir ve yasaklarına uymaktan başka bir şey kalmaz. Gecende ve gündüzünde; yolculukta ve yolculuk dışında, bollukta ve darlıkta, hastalıkta ve sağlıkta; bütün hareket ve duruşlarında, hâsılı her hâlinde âdet ve alışkanlığın bu olur. Sonra kader vadisine taşınırsın ve kader seni istediği gibi evirip çevirir. Bütün çaba ve gayretlerinden, güç ve kuvvetinden sıyrılırsın. Bunun sonucunda kader kaleminin yazıp bitirmiş olduğu ve ilm-i İlâhîde yazılı olan kısmetlerin sana yönlendirilir. Kısmetlerini kuşanırsın, sana korunma ve kurtuluş verilir. Dinin sınırlarını korursun ve Mevlâ’nın fiiline uyar, rıza gösterirsin. Dinin kurallarını delerek işi zındıklığa ve haramları mübâh saymaya vardırmazsın.

 Allah Teâlâ “Kuşkusuz zikri (Kur’ânı’ı) biz indirdik. Koruyacak olan da biziz” (Hicr, 9) buyurur.

Bir diğer âyette “Kötü fiilleri ve çirkin sözleri ondan uzak tutmak için böyle yaptık. Kuşkusuz o, bizim seçkin kullarımızdandır” (Yusuf, 24) buyurur.

Böylece dinin sınırlarını korumaya ve perhiz yapmaya (haramlardan sakınmaya) devam edersin.

Kısmetin senin için hazırda bekletilmiştir. Ama tabiat ve hevâ çöllerini aşmak üzere düştüğün manevi yolculukta sana verilmemiştir. Çünkü kısmet, ağırlık yapan bir yüktür. Sana ağırlık yapıp zayıf düşürerek fenâ eşiğine ulaşmana engel olmasın diye verilmemiştir. Fenâ eşiği, Hakk’ın yakınlığına ermek, O’nun marifetini elde etmek, bazı sırların ve dini ilimlerin sırdaşı olmak ve nurlar denizine dalmaktır. O öyle bir denizdir ki yaratılış tabiatının karanlığı nurlara zarar vermez.

Tabiatın ise ruhun, bedeninden ayrılıncaya kadar, kısmetlerini bulmak için hayatta kalır. Çünkü insanın tabiatı yok olsa melekler arasına katılır ve varlığının hikmeti ortadan kalkar. Bundan dolan tabiat, nasipte olan şeyleri ve hazları elde edip onlardan faydalanmak için hayatta kalır. Dolayısıyla bu (kişinin kısmetini bulup ondan faydalanması), aslî olmayan (teferruat niteliği taşıyan) vazifelerdendir.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) “Bana dünyanızdan üç şeyin sevgisi verildi: Güzel koku ve kadın... Gözümün aydınlığı da namazda kılındı” buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) dünyadan ve içindeki her şeyden tamamen sıyrılınca (fani olunca) Rabbine yolculuğu sırasında bekletilmiş olan kısmetleri teslim edilmiş ve Rabbine uyarak, fiiline rıza göstererek ve emrini yerine getirerek kısmetlerinden faydalanmıştır. Her bir ismi mukaddes olan ve rahmeti âlemi kuşatan Allah'ın lütfu bütün velilerini ve peygamberlerini bürümüştür.

Bu konuda veliler de böyledir. Dinin sınırlarını korumaları yanında kısmetleri ve hazları kendilerine teslim edilir. Bu, manevi yolculuğun bitiş noktasından başlangıç noktasına geri dönüştür.

Allah daha iyi bilir.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

“Mü’min durup bekler.”

Yükümlü olan her mümin, kısmeti geldiğinde alıp kullanmadan önce temkinli davranır ve gelen şeyin kendi kısmeti olduğunu kesin olarak anlayıncaya kadar araştırmasını sürdürür. Mümin inceden inceye araştırır: münafık ise geleni yutar

Hz. Peygamber (s.a.v.) “Mümin, temkinlidir” buyurmuştur.

Bir diğer hadiste ise “Kuşku duyduğun şeyi bırak ve kuşku duymadığını al” buyurmuştur.

Mümin, yiyecek, içecek, giysi, evlilik gibi alıp faydalanma fırsatını bulduğu kısmetlerle karşılaştığında temkinli yaklaşır. Takva halindeyse dini emir ve yasaklar onu alıp kullanmasına izin vermedikçe: velâyet halindeyse (ilham yoluyla gelen) emir, izin vermedikçe; abdalân ve gavs mertebesinde bulunuyorsa fiil, izin vermedikçe ayağına gelen kısmeti almaz. Fiil ise sadece ve sadece kaderdir ve fenâ hâlidir.

Sonra ona başka bir hâl gelir ve o zaman her geleni alıp kullanır. Hüküm, emir ve fiil itiraz etmediği sürece gelen kısmete kapısını açar. Bu üçünden biri itiraz ettiğinde ise almaktan kaçınır. Bu hâl, öncekinin tam tersidir. Öncekinde müminin genel durumu beklemek ve temkinli olmaktır. Bu hâlde ise gelen kısmeti beklemeksizin alıp kullanmaktır.

Sonra üçüncü hâl başlar. Bu halde mümin, gönderilen nimetleri alıp faydalanır ve üç şeyden (yani hüküm, emir ve fiilden) hiçbir itiraz görmez. Bu hâl, tam bir fenâ halidir. Bu hâle eren mümin, âfetlerden ve dinin sınırlarını delmekten korunur ve kötülükler ondan uzak tutulur.

Nitekim Allah Teâlâ “Ondan kötü işleri ve çirkin sözleri uzak tutmak için böyle yaptık. Kuşkusuz o, bizim seçkin kullarımızdandır’' (Yusuf, 24) buyurmuştur.

Bu mertebeye yükselen kul, dinin sınırlarını delmekten korunmasıyla birlikte serbest bırakılmış, mübâhlardan faydalanma konusunda kendisine tam bir özgürlük verilmiş ve hayır yolları ona kolaylaştırılmıştır. Dünyevi ve uhrevi bütün sorumluluk ve yüklerden arındırılmış olan ve Hakk ın iradesine, rızasına ve fiiline uygun olan kısmeti ayağına gelir. Bunun ötesinde de başka bir hâl yoktur. Manevi yolculukta ulaşılabilecek son nokta budur. Bu mertebeye yükselenler, peygamberliğin başlangıç eşiğinde bulunan, özel sırlara sahip olan seçkin ve büyük velilerdir.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu

İnanç sahibi bazı insanların ağzından şu sözler ne çok dökülür:

“Falanca kişi yaklaştırıldı, bense uzaklaştırıldım’’; “Falancaya verildi ama ben yoksun bırakıldım”; “Falanca zengin kılındı, bense fakir düşürüldüm”; “Falancaya sağlık ve âfiyet verildi, bense hastalandım”; “Falanca büyüyüp yüceldi, ama ben küçüldüm”; “Falanca övüldü, bense yerildim”; “Falanca doğrulandı, bense yalanlandım” ...

Bilmez mi ki Allah tektir. Tek olansa sevgide tek olmak ister.

Seni başkaları aracılığıyla yaklaştırdığında Allah’a sevgin eksilir ve bölünür. Kalbin kendisinden yardım gördüğün ve nimetin sana ulaşmasında aracı olan kişiye yönelir de kalbinde Allah’a duyduğun sevgi eksilir. Allah (c.c.) ise kıskançtır, ortak istemez. Bundan dolayı başkalarının senin üzerindeki yardım ellerini çekmiş, dillerini seni övmekten tutmuş, ayaklarının sana gelmesini önlemiştir ki Allah’ı bırakıp da başkalarıyla meşgul olmayasın.

Hz. Peygamberin (s.a.v.) “Kalpler, kendilerine iyilik edenleri sevecek bir doğada yaratılmıştır” buyurduğunu işitmedin mi?

Bundan dolayı Allah (c.c.) insanların sana iyilik etme yollarını ve sebeplerini tamamen kapatır ki O’nu tevhid edesin ve yalnızca O’nu sevesin. Bütün hareket ve duruşlarında, içinle ve dışınla her açıdan O’na ait olasın. İyiliği de kötülüğü de yalnız O’ndan bilesin. İnsanlarla, nefsinle, hevâ, irade ve kuruntularınla ve Mevlâ dışındaki her şeyle ilgini kesesin.

Sonra elleri sana vermek konusunda serbest bırakır ve sana bolluk verir. Övgünü dillere düşürür. Dünyada da âhirette de senin nazını dizer.

Bu sebeple sakın edepsizlik etme. Sana bakana bak, sana yönelene yönel, seni seveni sev, seni çağırana kulak ver, düştüğünde seni kaldırana, cahillik karanlığından seni çıkarana, seni helak olmaktan kurtarana, maddi ve manevi pisliklerinden arındırana, pis kokunu giderene, beş para etmez vehimlerden / yanlış düşüncelerden, kötülüğü emreden nefsinden, yoldan çıkmış ve başkalarını da yoldan çıkaran şeytan gibi arkadaşlarından, Hak yolunu kesen, seninle değerli ve pahalı olan her şeyin arasına giren cahil dostlarından seni kurtarana elini ver.

Ne zamana kadar günah işlemeye devam edeceksin? Sözünde durmamayı ne zamana kadar sürdüreceksin?

Ne zamana kadar hevâ ve hevesinin peşinden gideceksin? Bu bilgisizlik ne zamana kadar? Dünya düşkünlüğü veya âhiret sevgisi ne zamana kadar sürecek? Mevlâ’nın dışındakilerle meşgul olmak ne zamana kadar devam edecek?

Evvel ve âhir olan, zâhir ve bâtın olan, dilediğini var eden, seni ve diğer varlıkları Yaratan’a karşı konumun nedir? Dönüş O’nadır. Kalpler O’na aittir, ruhları huzura erdirmek O’nun elindedir, nimet veren de O’dur.

Bir rüya gördüm.

Ey içinde nefsini: dışında insanları; amelinde ise iradesini Rabbine ortak koşan! diyordum.

Yanımda duran adanı,

Bu söz de neyin nesi! dedi.

Marifetten bir türdür, dedim.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu: ...

Bir gün içim daraldı ve nefsimde bir hareketlenme oldu.

Ne istiyorsun? dediler.

Hayatsız bir ölüm ve ölümsüz bir hayat istiyorum, dedim.

Hayatsız ölüm ve ölümsüz hayat nedir? diye sordular.

Hayatsız ölüm, insanlardan sıyrılmam ve zararda ve yararda onları görmememdir; nefsimden, hevâ ve hevesimden, irademden, dünyevi ve uhrevi kuruntularımdan kurtulmamdır. Bunu bir türlü başaramıyorum.

Ölümsüz hayat ise kendi varlığım olmaksızın Rabbimin fiiliyle yaşamamdır. Buradaki ölüm Rabbimle birlikte olmamdır. Bu irade (istek) aklımın erdiği günden bu yana sahip olduğum en değerli iradedir.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Duanı kabul etmedi diye Rabbine duyduğun bu öfke niye?

“İnsanlardan istememi bana haram kıldı. Zâtından istememi emretti. Dua ediyorum ama duamı kabul etmiyor” diyorsun.

Sana, “Sen hür müsün, yoksa kul mu?” diye sorulur.

“Ben hürüm” dersen inanmıyorsun demektir. “Ben Allah’ın kuluyum” dersen cevap şu olur: “Sen duanı kabul etmen geciktirdi diye Rabbini suçluyor, hikmetinden ve sana ve bütün insanlara olan rahmetinden ve herkesin hâlini bildiğinden kuşku mu duyuyorsun, yoksa herhangi bir suçlaman yok mu?

O’nu suçlamıyor ve hikmet sahibi olduğunu ve senin iyiliğini dilediği için duanı kabul etmeyi geciktirdiğini ikrar ediyorsan Allah’a şükretmelisin. Çünkü O, senin için daha hayırlı olanı, sana nimet vermeyi ve kötülüğü senden uzaklaştırmayı seçmiştir. Bu hususta O’nu suçluyorsan O’na inanmıyorsun demektir. Çünkü böyle düşünerek O’nun zulmettiğini söylemiş olursun. Hâlbuki O (c.c.), kullarına zulmetmez. Zulmü kabul etmez ve zulmetmesi imkânsızdır. Çünkü O, senin ve bütün varlığın sahibidir. Dolayısıyla O’na zulüm fiili isnat edilemez. Çünkü zalim, başkasının mülkünde izinsiz tasarruf eden kişidir.

Şu hâlde görünüşte senin zararına olsa bile nefsinin arzusuna ve tabiatına uymayan bir fiilinden dolayı Allah’a öfke duyma yolun tamamen kapanmıştır.

Öyleyse gel sen şükret, sabırlı ol ve rıza göster. Rabbine öfkelenmeyi O’nu suçlamayı ve nefsinin Allah yolundan çıkaran hevâsının ve bilgisizliğinin peşine düşmeyi bırakıver.

Dua etmeyi sürdür ve O’na sığın. Rabbine hüsn-ü zan besle / Rabbin hakkında iyi düşün, O’ndan kurtuluş bekle, vaadini doğrula, O’ndan utan, emrine uy, tevhidini koru, emirlerini yapmaya koş, kaderinin ve fiilinin üzerinde gerçekleşmesi karşısında ölü gibi tepkisiz ol.

İllâ ki suçlayacak ve sû-i zan edeceksen kötülüğü emreden ve Rabbine asi olan nefsin buna daha layıktır. Zulmü nefsine isnat etmen Mevlâ’ya isnat etmenden daha yaraşır. Nefsine uymaktan ve onu dost edinmekten kaçın, hiçbir halde fiil ve sözlerine rıza gösterme. Çünkü nefsin Allah’ın ve senin düşmanındır, Allah’ın ve senin düşmanın olan kovulmuş şeytanın da dostudur. Nefis, şeytanın yakın dostu, casusu ve sırdaşıdır. Allah’a sığın, Allah’a! Sakın, sakın!

Nefsini suçla, zulmü nefsine isnat et ve şu âyetleri oku:

 “Siz şükreder ve inanırsanız Allah size azap edip ne yapacak” (Nisa, 147);

“Allah insanlara en ufak haksızlık yapmaz. Ama insanlar kendilerine haksızlık yaparlar” (Yunus, 44).

Bu mealde âyet ve haberler pek çoktur.

Allah için nefsine düşman ol ve onunla mücadele et, kılıç kuşan ve onunla savaş. Allah’ın askerlerini de yanına yardımcı al. Çünkü nefis, Allah düşmanlarının en azılısıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey Dâvud! Hevânı terk et. Çünkü mülküm içinde hevâ dışında benimle çekişip didişen başka hiçbir şey yoktur.”

 

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

“Ben Allah'a dua etmem. Çünkü istediğim şey kısmetimde varsa istesem de istemesem de beni bulacaktır. Kısmetimde yoksa istemekle bana verilmez” deme. Tam aksine dilediğin ve ihtiyaç duyduğun dünya ve âhiret hayırlarını (haram ve kötülük olmamak şartıyla) iste. Çünkü Allah kendisine dua edilmesini emretmiş ve buna teşvik etmiştir.

Allah Teâlâ “Dua edin ki duanızı kabul edeyim’’ (Gâfir, 60) buyurmuştur.

Bir diğer âyette ise “Allah’ın lütfundan isteyin ama Allah’ın, bir kısmınızı diğerlerinden üstün kıldığı (birinizi diğerinize tercih ettiği) şeyleri arzulamayın” (Nisâ, 32) buyurmuştur.

 Hz. Peygamber (s.a.v.) de

 “Kabul edileceğine inanarak dua edin” buyurmuştur.

Bir diğer hadis-i şerifte ise; “Allah’a ellerinizin içiyle dua ediniz” buyurmuştur.

Buna dair başka haberler de vardır.

“Allah’tan istiyorum ama bana vermiyor. O halde istemeyeyim” de deme. Tam tersine dua etmeye devam et. Çünkü istediğin şey senin kısmetinde varsa Allah sen istedikten sonra onu sana verir. Böylece imanın, yakînin ve tevhidin artar, insanlardan istemeyi bırakırsın, bütün hâllerinde Allah'a başvurursun ve ihtiyaçlarını O’na sunarsın. İstediğin şey kısmetinde yoksa senin ona ihtiyacını bırakmaz ve nasibine razı olmanı sağlar. Nasibinde fakirlik veya hastalık varsa seni buna razı kılar; borç varsa alacaklının senin peşine düşmesini engelleyerek kalbine yumuşaklık verir, borcunu elin açılıncaya kadar ertelemesini veya silmesini ya da düşürmesini sağlar. Borcunu düşürmez ve eksiksiz olarak alırsa dünyadaki duanın karşılığı olarak âhirette sana çok büyük sevap verir. Çünkü O, kerem sahibidir, zengindir ve merhamet sahibidir. Kendisinden isteyeni ne dünyada ne de âhirette eli boş çevirmez. Dolayısıyla duanın dünyada veya âhirette mutlaka bir faydası ve karşılığı vardır.

Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.v.) “Mümin, kıyamet günü gelince amel defterinde dünyada iken yapmadığı ve hiç bilmediği iyiliklerin yazılı olduğunu görür. Ona “Bu iyilikleri biliyor musun’' diye sorulur. “Hayır, bilmiyorum. Nereden geldi?” diye sorar. “Bunlar, dünyada iken yapmış olduğun dualarının karşılığıdır” buyrulur.” buyurmuştur.

Çünkü o, Allah’a dua etmekle O’nu anmış, tevhid etmiş, yapması gerekeni yapmış, hakkı sahibine vermiş, kendi güç ve kuvvetinden sıyrılmış, büyüklenmeyi ve burun dikmeyi terk etmiştir. İşte bütün bunlar, sevabı Allah katında bulunan salih amellerdir / güzel işlerdir.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Nefsinle mücadele edip onu yenerek, karşı koyma kılıcıyla öldürdükçe Allah ona yeniden hayat verir, nefsin yine seninle didişir ve senden haram veya helal olan arzu ve hazlarını ister ki sen bir kez daha onunla mücadele edesin ve amel defterine daima sevap yazılsın.

Hz. Peygamberin (s.a.v.) “Küçük cihaddan büyük cihada döndük’’ sözünün anlamı işte budur. Büyük cihad derken Hz. Peygamber (s.a.v.) nefisle mücadeleyi kastetmiştir.

Çünkü nefis, arzularını elde etmek ve günahlara dalmak konusundaki ısrarını sürdürür. “Ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk etmeye devam et” (Hicr, 99) buyruğunun anlamı da işte budur. Allah (c.c.) Peygamberine (s.a.v.) ibadet etmesini emretmiştir. İbadet ise nefse karşı koymaktır. Çünkü nefis, ölüm gelip çatıncaya dek ibadetin her türünden kaçar ve onun zıddını yapmak ister.

Şöyle bir itiraz gelebilir: Hevası (nefsi arzuları) olmamasına rağmen Allah Resulümün (s.a.v.) nefsi nasıl ibadetten kaçar? “O, arzusuna uygun söz söylemez. Onun söyledikleri ancak ona bildirilen bir vahiydir.” (Necm, 3)

Bu itiraza şöyle cevap veririz: Allah (c.c.) dinin hükümleri belirginleşsin ve kıyamet kopuncaya kadar ümmeti arasında genel bir hüküm niteliği kazansın diye Peygamberine hitap etmiştir. Sonra da Peygamberine, nefis ve hevâsına karşı büyük bir güç vermiştir ki ona zarar vererek mücadele etmek zorunda bırakmasınlar.

Ümmetinin durumu ise böyle değildir. Mümin, ölüm vakti gelip Rabbinin huzuruna nefis ve hevânın kanına bulanmış bir kılıçla çıkıncaya kadar nefisle mücadelesini sürdürdüğünde Allah ona garanti ettiği cenneti verir. Çünkü O (c.c.) “Rabbinin huzuruna çıkmaktan korkan ve nefsi hevasından alıkoyan var ya onun barınağı cennettir” (Nâziât, 40) buyurmuştur. Onu cennetine yerleştirince ve kulu, cennetten çıkarılıp başka bir yere götürülme veya dünyaya geri döndürülme korkusundan kurtulunca Allah çeşit çeşit nimetlerini her gün ve her an yeniler ve hâlleri ve takıları sonsuza dek durmadan değişir. Çünkü o, dünyada iken her gün ve her an nefsiyle ve hevâsıyla mücadelesini yenilemiştir.

İnkârcı, münafık ve günahkârlar ise dünyada nefis ve hevâ ile mücadelen terk edip onların peşine düştükleri ve şeytana uydukları için inkâr, şirk vb. büyük günahlara dalmışlar ve tövbe edip Müslüman olma fırsatı bulamadan ölüm onları yakalayıvermiştir. Allah da onları inkarcılar için hazırlamış olduğu cehenneme sokmuştur.

 Kur’ân’da “İnkarcılar için hazırlanmış olan ateşe girin” (Âl-i îmrân, 131) buyrulur.

Allah onları cehenneme sokup ateş onların derilerini ve etlerini yakınca Allah onlara yeni deri ve etler yaratmıştır.

Kur’ân’da şöyle buyrulur: “Derileri piştikçe yeni deriler yaratırız.” (Nisâ, 56)

Allah onlara böyle yapar. Çünkü onlar dünyada iken günah işlemek konusunda nefis ve hevâlarına uymuşlardır. Azabın ve elemin sürekli olması için cehennemliklerin derileri durmadan yenilenir. Cennetliklerinse arzu ve hazları kat kat artsın diye her an nimetler yenilenir. Bunun sebebi dünyada iken nefisle mücadele etmeleri ve ona uymamalarıdır. Hz. Peygamberin (s.a.v.) “Dünya âhiretin tarlasıdır” buyruğunun anlamı işte budur.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Allah bir kulunun duasını kabul edip istediğini verince bu, iradesine ve ezelî ilmine (yani kadere) ters düşmez. Fakat dileği, Rabbinin vaktindeki iradesine uygun düşer ve dua kabul edilerek kaderde belirlenmiş olan vakitte ihtiyacı giderilir.

 Nitekim alimler, “O, her gün yeni bir iştedir” (Rahmân, 29) âyetini ‘’Kaderleri, belirlenmiş olan vakte sevk eder / gönderir” diye yorumlamışlardır.

Şu hâlde Allah dünyada kimseye sırf dua etmiş olması sebebiyle bir şey vermez. Yine sırf dua etti diye bir şeyi de engellemez. “Kazâyı ancak dua geri çevirir” hadisi hakkında ise şöyle denilmiştir: Bu hadis ile kastedilen anlam şudur: Kazayı ancak, kazayı geri çevirmesi ezelde takdir edilmiş olan dua geri çevirir.

Cennete de kimse ameliyle giremez, Allah’ın rahmetiyle girebilir. Ama O (c.c.), amelleri sebebiyle kullarına cennette dereceler verir.

Hz. Aişe’den şöyle nakledilmiştir:

O (r.a.), Hz. Peygamber e (s.a.v.) “Kimse cennete ameliyle girer mi?” diye sormuştu.

Hz. Peygamber (s.a.v.) “Allah’ın rahmeti olmadan olmaz” buyurdu.

 Bunun üzerine Hz. Aişe “Sen de mi, Ey Allah’ın Resulü!” diye sordu.

 Hz. Peygamber (s.a.v.) “Ben de” buyurdu ve elini başının üzerine koyarak “Ne var ki Allah beni rahmetiyle kuşatmıştır” buyurdu.

Çünkü kimsenin bir hakkı Allah'a gerekli / vacip olmaz ve verdiği sözü tutması gerekmez. O, dilediğini yapar: dilediğine azap eder, dilediğini bağışlar, dilediğine rahmet eder, dilediğini yapandır, yaptığından sorguya çekilmez, insanlar ise sorguya çekilecektir. Dilediğine lütuf ve minnetiyle sınırsız rızık verir, dilediğinden de adaletiyle men eder.

Nasıl böyle olmasın ki! Arştan yeryüzünün yedinci katmanına kadar olan aradaki bütün varlıklar onun mülküdür ve yaratmasıyla olmuştur. Onların O’ndan başka sahibi ve yaratıcısı yoktur.

 Allah (c.c.) “Allah’tan başka yaratıcı mı var?” (Fâtır, 3) buyurmuştur.

Bir diğer âyette “Allah’la birlikte başka bir tanrı da mı var” (Nemi, 63) buyurmuştur.

Bir diğer âyette “O’na bir adaş bilir misin?” (Meryem, 65) buyurmuştur.

Bir diğer âyette ise; “De ki: Allahım! Ey mülkün sahibi! Sen mülkü dilediğine verirsin; dilediğinin elinden alırsın, Dilediğini aziz kılar; dilediğini zillete düşürürsün. Hayır senin elindedir. Kuşkusuz senin her şeye gücün yeter. Geceyi gündüze; gündüzü geceye sokarsın. Diriyi ölüden; ölüyü diriden çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin” (Al-i İmrân, 26-27) buyurmuştur.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Allah'tan, geçmiş günahların bağışlanması, gelecek günlerde günahlardan korunma; ibadetini en güzel biçimde yapabilmek ve emirleri yerine getirebilmek için başarı; kader ve kazaya rıza, sıkıntıların zorluklarına tahammül gücü, verdiği bol nimetler için şükür ve son olarak iyi bir hâl üzere ölerek peygamberlerin, sıddîkların, şehitlerin ve salihlerin arasına katılman isteyiniz. Onlar ne güzel arkadaştır!

Allah'tan dünyalık vermesini; fakirliğini kaldırarak zenginlik, sıkıntını kaldırarak âfiyet vermesini isteme. Onun verdiği kısmete rıza göstermek senin için daha iyidir. Seni başka bir hâle taşıyıncaya kadar başına verdiği sıkıntıyı devam ettirmesini iste. Çünkü sen fakirlik mi, zenginlik mi; sıkıntı mı, âfiyet mi, hangi hâlin kendi yararına olduğunu bilemezsin. Varlıkların (ve olayların) gerçek bilgisi sana verilmemiştir. Neyin sana yarar; neyin zarar getireceğinin bilgisini Allah sadece kendine saklamıştır.

Ömer İbnü’l-Hattâb’m şöyle dediği nakledilmiştir: “İster hoşuma giden bir hâlde olayım, ister olmayayım; hangi hâlde olduğuma hiç aldırış etmem. Çünkü ben hangi hâlin benim için daha yararlı olduğunu bilemem.”

Hz. Ömer (r.a.), Allah’ın takdirine gönülden razı olduğu ve O’nun seçimiyle huzur duyduğu için böyle söylemiştir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Savaşmak sizin hoşunuza gitmese de size farz kılınmıştır. Bazen bir şeyi istemezsiniz, hâlbuki o, sizin için daha hayırlıdır. Bazen de bir şeyin olmasını istersiniz, hâlbuki o sizin için daha kötüdür. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Bakara, 216)

Hevâ ve hevesin yok olup nefsin kırılıncaya kadar bu hâl üzere ol. Nefsin kırılınca alçalır, yenilgiyi kabul eder ve sana bağlanır. Sonra irade ve kuruntuların son bulur. Bütün varlıklar kalbinden çıkar. Kalbinde Allah'tan başka hiçbir varlık kalmaz ve Allah sevgisiyle dolar. Böylece Allah'ı istemek konusundaki iradeni doğrulamış olursun ve Allah’ın emriyle iraden, dünyevi ve uhrevi hazlarını elde etmek için sana geri verilir ve O’nun emrine uyarak bu yeni irade ile Allah’tan istersin. Verirse şükreder ve faydalanırsın. Vermezse Allah’a öfkelenmezsin, kalbinde Ona karşı hiçbir değişiklik olmaz ve O’nu cimrilik etmekle suçlamazsın. Çünkü bu hâle erince sen istediğin şeyi hevâ ve iradenle istemezsin. Zira kalbinde böyle bir istek yoktur. Sen onu sadece Allah’ın emrini yerine getirmek için istersin.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Amellerini beğenip, övünmen, amellerinde nefsini öne çıkarman ve onlar için bir karşılık beklemen hiç sana yakışıyor mu? Oysa bütün bunlar, Allah’ın başarılı kılması, yardım etmesi, dilemesi ve lütfetmesi sayesindedir. Amelin günah işlemeyi terk etmekse bu da O’nun seni koruması ve üzerine titremesi sayesindedir.

Allah’ın sana lütfettiği nimetleri itiraf etmek ve şükretmek konusunda sen neredesin? Bu bilgisizlik ne zamana kadar sürecek? Düşmanını bir yiğidin yardımı olmadan öldüremiyorsun. İlk darbeyi o vurduktan sonra ancak öldürmeyi başarıyorsun. Hâlbuki o olmasaydı düşmanının yerine sen yıkılacaktın. Güvenilir, doğru sözlü ve değerli bir kişi geri ödemeyi garanti etmeden / kefil olmadan malını hayrına vermiyorsun. Hâlbuki onun sözü olmasa ve sen onun vaat ve garantisine güvenmesen malından bir zerreyi bile vermeyecektin. Durumun bu iken başkasının yiğitliği ve cömertliğiyle gururlanıyorsun.

Senin en güzel hâlin şükretmek, yardım edene daima hamd ü sena etmek ve günah, kötülük ve kınamayı gerektiren davranışlar dışındaki bütün davranışları ona nispet etmektir. Günah, kötülük ve kınanmayı gerektiren davranışları ise kendine nispet edersin, bunların zulüm ve edepsizlik olduğunu söylersin ve nefsini suçlarsın. Nefsin buna daha layıktır. Çünkü nefis bütün kötülüklerin sığınağıdır ve kötülüğü emreder. Gerçi Allah Teâlâ senin ve fiillerinin yaratıcısıdır. Sen ise fiillerini kazanansın (kâsib). Sen kazanansın, Allah ise yaratan.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) “Amel edin (iyi işler yapın), Rabbinize yaklaşmak için gayret edin, bütün işlerinizde orta yolu tutun. Herkes ne için yaratılmışsa onu yapmasını kolaylaştıran sebepler de yaratılır’' buyurmuştur.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Mürid veya murâd olma dışında başka seçenek yoktur. Ya mürid olursun yahut murâd.

Eğer Müridsen çok ağır olan bir yükü yüklenip taşırsın. Çünkü sen Tâlipsin (isteyensin). Tâlip matlubuna ulaşıncaya / İsteyen istediğini elde edinceye, sevdiğini bulup amacına erinceye kadar meşakkat / zorluk çeker. Ameller senden alınıp yükün hafifleyinceye / kalmayıncaya; elemler kaldırılıp eziyet ortadan kalkıncaya kadar canına, malına, ailene ve çocuklarına inecek olan sıkıntıdan / belâ­lardan; amellerinin ucuzlamasından, yüklerin, eziyet, elem ve aşağılanmaların sürmesinden nefret etmemelisin! musibetten kaçman doğru değildir. Böylelikle, bütün kötü huylarından, rezillik, maddi ve manevi kirlerden; sıkıntılardan, insanlara muhtaç olmaktan, değersizlikten ve insanların aşağılamasından kurtulur, korunusun ve mahbuplar, nazlılar ve murâd edilen sevgililer kervanına dâhil olursun.

Şayet Murâdsan sana bir belâ / sıkıntı verdi diye Hakk’ı suçlama, O’nun katındaki makamından ve değerinden kuşku etme. Çünkü O seni erler makamına erdirmek için belâlarla imtihan eder ve evliyâ ve abdallârın makamına yükseltmek için sıkıntı vermiş olabilir.

Mertebenin onlardan daha aşağıda olmasını; hil’atinin, nurlarının ve nimetlerinin onlardan daha az olmasını ister misin? Daha aşağı olana razı olsan bile Hak (c.c.) buna razı değildir.

Allah (c.c.) “Allah bilir, siz bilmezsiniz” (Bakara, 216) buyurmuştur.

O senin için daha üstün, daha değerli, daha yüksek ve daha yararlı olanı seçiyor, sense kaçıyorsun.

Şöyle bir itiraz söz konusu olabilir: Dersen ki; ‘Belâ ile imtihan olunanın seven (muhip), şımartılanın ise sevilen (mahbup) oldu­ğu bilinmekle birlikte: Bu kadar nimetlendirilen murâd niçin belâ ile imtihan ediliyor?’

İçinde bulunduğu nimetlere rağmen murâd olan kul, nasıl sıkıntılarla sınanır? Hâlbuki sıkıntı ile sınama sevenler içindir. Nazı dizilenler ise sevgililerdir.

Buna şu cevabı veririz: Biz önce yaygın olan durumu zikrettik, sonra da nadir olana değindik. Hz. Peygamberin (s.a.v.) sevgililerin efendisi olduğu ancak insanlar içinden en büyük sıkıntıyı onun çektiği konusunda tartışma yoktur.

 Hz. Peygamber (s.a.v.) “Allah’a and olsun ki ben Allah yolunda hiç kimsenin korkmadığı kadar korktum. Allah yolunda kimsenin çekmediği eziyetleri çektim. Bilal’in koltuğunun altında kaybolan küçük bir miktardan başka evimize bir ay boyunca yiyecek girmediği oldu.” buyurmuştur.

Bir diğer hadiste “Biz peygamberler zümresi insanların en çok sıkıntı çekenleriyiz. Sonra bizim derecemize yakın olanlar, sonra da onların derecesine yakın olanlar gelir” buyurmuştur.

 Bir diğer hadiste “Ben sizin Allah’ı en iyi tanıyanınız ve Allah’tan en çok korkanınızım” buyurmuştur.

İşte Allah, sevgili kullarına böyle sıkıntılar verir ve nazını dizdiği murâd kullarını böyle korkutur. Bu, yukarıda işaret ettiğimiz gibi cennette yüksek dereceler elde edebilmeleri içindir. Çünkü cennetteki makamlar, ancak dünyadaki amellerle yükseltilir.

Dünya âhiretin tarlasıdır. Peygamberlerin ve velilerin emirleri yerine getirip yasakları terk ettikten sonraki amelleri sıkıntı anında sabretmek ve rıza göstermektir. Sonra sıkıntı onlardan kaldırılır ve kesintisiz nimetlere ve lütuflara mazhar olurlar. Allah’a kavuşurlar ve Allah sonsuza dek onların nazını dizer.

Allah daha iyi bilir.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Dindar ve ibadetine düşkün insanlardan çarşıya girenleri, cuma namazı, cemaat ve ihtiyaçlarını gidermek gibi Allah'ın emirlerini yapmak üzere çıktıklarında farklı durumlarda görürsün.

Kimileri çarşıya girip arzu ettikleri çeşit çeşit eşyaları görünce takılıp kalırlar ve kalplerine fitne düşer. Bu da onların helak olmalarına, dinlerini ve ibadetlerini bırakarak yaratılış doğalarına dönmelerine ve hevâlarının ardına düşmelerine sebep olur. Allah'ın rahmeti ve korumasıyla yetişip arzusunun peşine takılmama gücü vermesi ve böylece kurtulması başka.

Kimileri de var ki çarşıdaki arzuladığı şeyleri görünce helak olacak gibi olur ve aklına ve dinine döner. Tahammül gösterir ve şehvetini terk etmenin acısını yudumlar. O, mücahid gibidir. Allah nefsine, doğasına ve hevâsına karşı ona vardım eder ve âhirette ona büyük sevap yazar.

Nitekim bir haberde Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Mümin, aciz kalarak veya gücü yeterek bir arzusunu terk ettiğinde onun için yetmiş iyilik yazılır.”

Kimileri de Allah’ın bir lütfu olarak, arzuladığı şeyleri sahip olduğu mal miktarına göre alıp kullanır ve bunun için Allah’a şükreder.

Kimileri de çarşıdaki arzu duyulan şeyleri görmez ve varlığının farkına bile varmaz. Çünkü o, Allah’ın dışındaki her şeyden kördür. O’ndan başkasını görmez. Allah’ın dışındaki şeylerden sağırdır, başkasından gelen hiçbir sesi duymaz. O, Sevgilisinden başkasına bakıp arzulayamayacak kadar meşguldür. O, insanların içinde bulunduğu her şeyden uzaktır. Onun çarşıya girdiğini görsen ve “Çarşıda neler gördün?” diye sorsan “Hiçbir şey görmedim” der. Evet, birçok şey görmüştür. Ama kalp gözüyle değil, beden gözüyle görmüştür. Arzulayarak bakmamıştır, birden karşısına çıktığı için bakmıştır. Gördüklerinin manasına değil, dış görünüşüne bakmıştır. İçine değil, dışına bakmıştır. O, zahiriyle çarşıdakilere bakar; kalbiyle ise Rabbine bakar. Gâh O’nun celâline, gâh cemâline nâzırdır.

Kimileri de var ki çarşıya girdiğinde insanlara merhametinden dolan kalbi Allah’la dolar. Onlara duyduğu merhamet, sahip oldukları ve ellerinde bulunan şeylere bakmasına fırsat vermez. O, çarşıya girdiği andan itibaren çıkıncaya kadar insanlar için dua etmekle, bağışlanma ve şefaat dilemekle, şefkat ve merhamet etmekle meşguldür. Gözü yere bakar, dili, insanlara verdiği nimet ve lütuflardan dolayı Allah'a hamd ü sena eder. Böylelerine beldelerin ve kulların şıhnesi (hâkimi, kadısı, âmili) denir. İstersen ona ârif, abdâl, zâhid, gavs, mahbûb (sevgili), murâd, yeryüzünde kullar üzerinde nâib, sefir (elçi), cihbiz (allâme), neffâz (uygulayıcı), hâdî (irşad eden), mehdi (doğru yolu bulan), dâll (delâlet eden) veya mürşid (irşad eden, yol gösteren) adını da verebilirsin. O, kibrit-i ahmerdir, saksağan kuşu yumurtasıdır.

Allah onlardan ve Allah’ı irade eden ve makamlar yolculuğunun sonuna gelmiş olan her müminden razı olsun. Doğru yola ileten Allah’tır.

 Âmin.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Bazen Allah, veli kulunu başkalarının ayıplarından, kusurlarından, yalanından, fiil ve sözlerindeki şirkinden ve kalbinden haberdar eder.

 Veli kul da Rabbi, Peygamberi ve dini için kıskançlık eder ve içten içe öfkelenir. Sonra da bu öfke dışına yansır. Onun gizli ve açık bütün hastalık ve acılarına rağmen nasıl kurtulacağını iddia ettiğini düşünür. Şirk koştuğu hâlde nasıl Allah’ı tevhid ettiğini iddia eder diye düşünür. Şirk koşmak inkâr etmektir ve Allah’ın yakınından uzaklaşmaktır. Bu ise düşmanın, lanetli şeytanın ve cehennemin en alt katında sonsuza dek kalacak olan münafıkların özelliğidir.

Sonra kalbinden geçen bu düşünceler diline dökülür de o kişinin kusurlarını ve çirkin işlerini sayar. Sıddıkların hâllerine sahip olmak, Allah’ın kader ve fiilinde fâni olanların arasına girmek gibi asılsız iddialarını dile getirir. Bunu bazen Allah için kıskançlık ederek söyler: bazen bu kişilerin içinde bulundukları durumu tasvip etmediğini göstermek ve öğüt vermek için söyler, bazen de Allah'ın fiili, iradesi ve şiddetli öfkesi / gazabı ile yalanı alt etmek için söyler. Netice itibarıyla onun anlatması, gerçekte Allah’a nispet edilir.

Burada akla şu gelir: Veli kişi, insanlara dedikoduyu yasaklarken kendisi dedikodu yapar mı? Ya da havâs ve âvamın yanında, bilinen ve bilinmeyen her şeyi söyler mi?

 Şu hâlde bu inkâr (yadırgama / tasvip etmeme) onlar hakkında, Kuran-ı Kerim’de “(Şarabın ve kumarın) günahları faydalarından daha çoktur’' (Bakara, 219) buyrulduğu gibi görünüşte münkeri (dinin yasakladığı bir fiili) inkâr etmektir, gerçekte ise Rabbi kızdırmak ve ona itiraz etmektir? Aklına bu düşünce gelen kişiyi bir şaşkınlık alır. Böyle durumlarda kişinin yapması gereken şey, iftira ve yalanını eleştiren Rabbine ve veli kuluna itiraz etmek değil, susup teslim olmak ve dinde bunun caiz olduğuna dair bir delil aramaktır. Velinin bu tavrı, onun günahı terk edip tövbe etmesine ve cahillik ve şaşkınlıktan vazgeçmesine de sebep olabilir. Bu da velinin bir kerameti olur. Aldanan ve bu vaizden helâk olmaya vaiz tutan bilgisize de yararlı olur.

“Allah dilediğini doğru yola iletir.” (Nûr, 46)

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Akıllı kişi, önce kendi özelliği ve nasıl yaratıldığı üzerinde düşünür. Sonra diğer varlıklar üzerinde düşünür ve bütün bunlardan yola çıkarak onların eşsiz yaratıcısını bulur. Çünkü varlıklar, kendilerini yapan bir usta bulunduğunun delilidir, muhkem kudret de hikmet sahibi bir yaratıcının varlığını gösterir. Çünkü bütün varlıklar bir hikmete dayalı olarak var olmuşlardır.

“Allah göklerde ve yerde olan her şeyi sizin hizmetinize vermiştir” (Câsiye, 13) âyetinin tefsirinde İbn Abbas’tan nakledilen şu söz de bu anlamdadır:

“Her şeyde O’nun isimlerinden birinin tezahürü vardır ve her şeyin ismi O’nun ismindendir. Sen O’nun isimleri, sıfatları ve fiilleri arasındasın. O, kudretiyle bâtındır / gizlidir; hikmetiyle zâhirdir / açıktır. Sıfatlarıyla gözükmüş; zâtıyla gizlenmiştir. Zâtını sıfatlarıyla; sıfatlarını da fiilleriyle perdelemiştir. İlmini iradesiyle ortaya koymuş; iradesini de hareketlerle göstermiştir. Yaptığı işi gizlemiş, sanatını ise iradesiyle göstermiştir. O, gaybı içinde bâtındır; hikmet ve kudreti içinde zâhirdir.

“Onun bir benzeri yoktur. O, işiten ve görendir.” (Şûra, 11)

Îbn Abbas (r.a.) bu sözünde marifet sırlarından, ancak içinde lamba (ışık) bulunan bir kandilden (yani Allah'ın nûrundan) gözüken bazı şeyleri göstermiştir. Çünkü O (r.a.), “Allahım! Onu dinde anlayış sahibi kıl ve Kur’ân’ı yorumlamayı öğret” duasına mazhar olmuştur.

Allah bizi onların bereketine erdirsin ve onlar arasında haşretsin.

Allah'ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Sana vasiyetim şudur: Allah'tan kork. O’na itaat et. Dinin zâhir hükümlerine (fıkhî hükümlere) bağlı kal. Kalbini temiz tut, gönlü zengin ve güler yüzlü ol. Cömert ol. Kimseye sıkıntı verme. Başına gelen sıkıntıya ve fakirliğe tahammül et. Mürşidlerin mahrem hâllerini kimseye anlatma. Kardeşlerinle iyi geçin. Büyüklerinin ve küçüklerinin iyiliğini iste. İnsanlarla çekişip kavga etme. Yumuşak başlı ol. Başkalarını kendine tercih et. Mal biriktirmekten sakın[1]. Kendi mertebende olmayanlarla arkadaşlık etme / hemhâl olma. Din ve dünya işlerinde başkalarıyla yardımlaş.

Gerçek fakirlik kendin gibi birine muhtaç olmandır. Gerçek zenginlik ise kendin gibilerden müstağni olmandır / yani onlara hiçbir işinin düşmemesidir.

Tasavvuf, öncekilerin söylediği sözleri öğrenip ezberlemek değildir. Tasavvuf aç kalmaktır, alışkanlıkları ve beğenilen şeyleri terk etmektir.

Fakirle kurduğun ilk ilişki ilim değil, yumuşak başlılık olsun. Çünkü ilim onu ürkütür: yumuşak başlılık ise gönlünü sana karşı ısındırır.

Tasavvufun sekiz esası vardır:

Cömertlik Hz. İbrahim’e aittir. Rıza Hz. İshak’a aittir.

Sabır Hz. Eyyûb’a aittir. İşaret (ederek konuşmak) Hz. Zekeriyâ’ya aittir. Gurbet Hz. Yahya’ya aittir.

Yün giysiler giyinmek Hz. Musa’ya aittir. Seyahat (yolculuk) Hz. İsa’ya aittir.

Fakr (fakirlik) Efendimiz ve Peygamberimiz Hz. Muhammed’e aittir. Allah O’na, diğer peygamber kardeşlerine ve hepsinin ailesi ve arkadaşlarına salât ü selâm etsin.

 

[1] Abdülkadir Geylâni (ks), “onlar” sözüyle nıürşidleri veya din kardeşlerini ya da tarikat kardeşlerini (ihvânı) kastediyor olabilir.

 

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Sana şunu öğütlerim: Zenginlerle arkadaş olduğunda izzetli ol, başını dik tut. Fakirlerle arkadaşlık kurduğunda alçakgönüllü olmanı tavsiye ederim. Tevâzun ihlaslı olsun. İhlas, daima Yaratıcıyı görme hâlidir. Yani; Allah’ın her zaman seni gördüğünü bilmelisin.  Sebepler konusunda Allah'ı suçlama ve bütün hâllerinde Ona sığınıp güven. Kardeşinle arandaki sevgiye güvenerek onun hakkını ihmal etme / yeme.

Fakirlerle düşüp kalktığında tevâzuyu elden bırakma, cömert ve güzel ahlâklı ol. Nefsini öldür ki hayat bulasın. İnsanların Allah’a en yakın olanı ahlakça en geniş olanlarıdır. Amellerin en üstünü sırrını Allah’tan gayrisine bakmaktan korumandır.

Haktan ayrılma ve daima sabırlı ol. Dünyadan sana şu iki şey yeter: Fakirle sohbet edip arkadaşlık etmek ve bir veliye hizmet etmek. Fakirlik, Allah’ın dışındaki her şey ile müstağni olmaktır.

Senden aşağı / zayıf birine saldırman zayıflıktır. Senden yukarı / güçlü birine saldırman kendini beğenmek / yükseklerde görmektir. Dengine saldırman ise kötü ahlâk, kötü huydur.

Fakr (fakirlik) ve tasavvuf ciddi şeydir, onlara şaka karıştırma. Allah, sizi, bizi ve bütün Müslümanları başarıya ulaştırsın.

Ey veli! Her halinde Allah’ı an / zikret. Çünkü zikir bütün hayırları kendinde toplar. Allah’ın ipine sımsıkı tutun. Çünkü o, bütün zararları uzaklaştırır. Kaderin önüne çıkaracağı şeylere hazırlıklı ol; çünkü bunlar mutlaka olacaktır.

Bilesin ki sen hareket ve duruşlarından sorumlusun ve sorguya çekileceksin. Şu hâlde içinde bulunduğun vakte en uygun olan şey neyse onunla uğraş. Lüzumsuz işlere vakit harcama.

Allah’a, Resulüne ve Allah’ın veli kullarına itaat et. Allah’a hakkını ver. O’nu herhangi bir şeyle yükümlü görme ve her hâlinde dua et.

Müslümanlar hakkında hüsn-ü zan besle / onlara karşı iyi niyetli ol. Onlarla birlikte bütün hayırlara koş. Kalbinde biriyle ilgili kötü bir düşünce ve kin taşırken uyuma. Sana haksızlık eden için bile dua et ve Allah’ı gözet.

Helâl lokma yemeye bak. Bilmediğin konuları âriflere sor. Allah’tan utan.

Daima Allah’la birlikte olmaya gayret et. Allah’tan başkası ile arkadaşlığın yine O’nun beraberinde olduğu kişilerle olsun. Allah’ın dışındakilerle O’nun eşliğinde arkadaşlık et. Her sabah bir dilim ekmeğini olsun sadaka ver. Akşam olduğunda o gün ölen müslümanlar için cenaze namazı kıl. Akşam namazını kılınca istihare namazı kıl. Sabah ve akşam yedi kez: “Allahım bizi ateşten koru” diye dua et. Haşr sûresinin sonundaki “Hüvallâhüllezî” âyetlerini oku ve öncesinde, 

“Eûzübillâhi’s-semî’i’l-alîmi mineşşeytanirraciym” diyerek Allah’a sığın. Başarıya ulaştıran ve yardım eden Allah’tır. Yüce ve büyük olan Allah’ın yardımı olmadan ne güç ne derman vardır.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Allah’la birlikte iken sanki ikinizden başka hiçbir varlık yokmuş gibi ol. İnsanlarla birlikte iken sanki nefis yokmuş gibi ol. Allah’la birlikte iken ikinizden başka varlık yokmuş gibi olursan Onu bulursun ve her şeyden sıyrılırsın / fâni olursun. İnsanlarla birlikte iken nefsin yokmuş gibi olursan âdil olur ve baki kalırsın, günahların sorumluluğundan da kurtulursun. Her şeyi halvet kapında bırak ve içeri tek başına gir. O zaman sır gözünle halvette arkadaşını görürsün ve gözün göremediği şeyleri temâşa edersin, nefsin yok olur ve yerine Allah’ın emri ve yakınlığı gelir. O zaman bir de bakarsın ki cehaletin bilgiye dönüşmüş, sana uzak olan yakın olmuş, sessizliğin zikir olmuş ve yalnızlığın arkadaşlık olmuş.

Yahu! Âlemde yaratıcı ve yaratılandan başka bir şey yoktur. Yaratıcıyı seçersen onlara şöyle de “İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır, ancak Âlemlerin Rabbi (benim dostum­dur.)  (Şuarâ; 77)

Hz. Geylânî (ks) “Tadan bilir” dedi.

 Bunun üzerine ona şu soru soruldu: Safrası iyice acılaşan kişi tatlının tadını nasıl bilebilir ki?

Hz. Geylâni şu cevabı verdi: Şehvetlerine karşı gayret ile muamele etsin! Özel bir gayret ve istekle kendini tat almaya zorlasın.

Yahu! Mümin, iyi işler yapınca nefsi kalbe dönüşür ve kalbin algılayabileceği şeyleri algılar. Sonra kalbi sırra dönüşür. Sonra fani olur, sonra da sonsuz bir varlık kazanır / bâkî olur.

Sonra Hz. Geylânî sohbetine şöyle devam etti:

Sevgililer her kapıdan girebilirler.

Yahu! Fenâ (yokluk), insanları ve tüm mahlukatı kalbinden silip atmaktır, yaratılış doğasının (tabiatının) melek doğasına dönüşmesi ve sonrasında melek doğasından sıyrılmak, sonra da yolun başına geri dönmektir. O zaman Rabbin sana içireceğini içirir, ekeceğini eker.

Bunu istiyorsan önce Müslüman ol sonra gönülden teslim ol. Sonra Allah’ı bil, sonra marifete er, sonra var ol. Varlığın Allah’a ait olunca bütünün Allah’a ait olur.

Zühd bir anlık bir ameldir. Verâ’ iki anlık (yani öncekine nispetle biraz daha uzun süren) bir ameldir. Marifet ise sonsuza kadar sürecek olan bir ameldir.

Allah’ın râzı olduğu ve râzı kıldığı buyurdu:

Nefsiyle mücadele edip ona hesaba çeken azimli kişilerin tecrübe ettikleri on özellik vardır. Bunları başardıkları zaman Allah'a ve yüksek makamlara vâsıl olurlar:

ı. Doğru veya yalan yere, kasten veya dalgınlıkla Allah’ın adını anarak yemin etmezler. Çünkü bu düşünceyi kalbine sağlamca yerleştirip dilini alıştırınca dalgınlıkla veya kasten yemin etmen terk eder. Bunu alışkanlık haline getirince Allah ona nurlarından bir kapı açar ve o, bunun faydasını kalbiyle tanır. Azmi ve sabırlılığı artar ve kardeşleri ondan sitayişle bahsederler. Komşuları da ona değer verir. Sonuçta tanıyanlar onu kendilerine rehber edinirler, görenlere de heybetli gözükür.

2. Gerçek veya şaka yollu yalan söylemekten kaçınır. Çünkü hiçbir şekilde yalan söylememe düşüncesi kalbinde iyice yer eder ve dili buna alışırsa Allah onun gönlüne ferahlık verir ve sanki yalanı hiç bilmiyormuş gibi ilmi saf ve duru olur. Başkasının yalan söylediğini görünce onu içinden kınar. Yalan söylediğini gördüğü kişinin bu yalancılıktan vazgeçmesi için dua ederse bundan da sevap alır.

3.Birine söz verip tutmamaktan kaçınır. Çünkü sözünde durmak, onun yürüdüğü yola en uygun şeydir. Çünkü sözünü tutmamak yalan türlerinden biridir. Verdiği sözü tutmayı alışkanlık haline getirince ona cömertlik kapısı ve haya penceresi açılır. Doğrular (sâdıklar) arasında sevilir ve Allah katında yüceltilir.

4. İnsanlardan herhangi birine lânet etmekten veya bir zerre kadar da olsa birine sıkıntı vermekten kaçınır. Çünkü bu, iyilerin ve sıddıkların (özü sözü bir olanların) huylarındandır. Onu dünyada Allah’ın koruması altında güzel bir son beklemektedir. Ahirette onun için saklanan dereceler de cabası. Bu özelliği onu helak meydanlarından kurtarır, insanlardan selamette kılar, kulların ona acımasını / merhamet etmesini sağlar ve Allah’a yaklaştırır.

5. Kendisine zulmeden de dahil kimseye beddua etmez. Beddua edip de onu diliyle kesmez ne söz ne de davranışla ona herhangi bir karşılık vermez / misilleme yapmaz. Çünkü bu özellik, sahibini yüksek derecelere taşır. Bunu huy edinen kişi dünyada ve âhirette yüksek bir konum ve yakın ve uzak bütün insanların kalplerinde sevgi kazanır. Duası kabul edilir ve insanlar içinde yücelir. Dünyada müminlerin kalplerindeki yeri büyür.

6. Kıbleye yönelen kimsenin kafir, müşrik veya münafık olduğuna tanıklık etmez. Çünkü bu, merhamete daha yakındır, derece bakımından daha üstündür ve Sünnetin tamamlayıcısıdır. Allah'ın bilgi alanına girmekten ve Allah’ın öfkesini kazanmaktan daha uzaktır. Allah'ın rahmetine ve rızasına daha yakındır. Sonuç olarak bu, Allah katında değerli ve şerefli bir kapı olup kulda bütün insanlara acıma duygusunu uyandırır.

7. Günahlara bakmaktan sakınır ve organlarını günahlardan korur. Çünkü bu, Allah’ın onun için âhirette sakladığı hayırlara ek olarak, kalbin ve diğer organların amelleri içinde sevabı dünyada en çabuk elde edilen ameldir. Allah’tan bu özellikleri bize öğretmesini ve kötü arzularımızı kalplerimizden söküp atmasını diliyoruz.

8. İnsanlardan herhangi birine küçük veya büyük bir meşakkat vermekten / yük olmaktan sakınır. İhtiyaç duyduğu ve duymadığı bütün konularda insanlara verdiği meşakkati bırakır. Bu, âbidlerin izzetinin ve takva sahiplerinin şerefinin tamamlayıcısıdır. O, iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama gücünü bu yolla bulur.

Bütün insanlar onun gözünde birbirinden farksız olur. Bu gerçekleşince Allah ona zenginlik verir, inancını güçlendirir ve kendine güvendirir.

O’ndan başka kimseyi yüceltmez. Onun gözünde bütün insanlar hak konusunda birbiriyle aynı olur. Bu sebeplerin müminlerin izzeti ve takva sahiplerinin şerefi olduğuna kesin kanaat getirir. Bu, ihlas kapısına en yakın olan yerdir.

9.İnsanlardan hiçbir beklenti içinde olmaz ve ellerindekilere göz dikmez. En büyük izzet, özel zenginlik, yüce hükümranlık, büyük iftihar / kıvanç, tertemiz inanç, apaçık ve yeterli olan tevekkül işte budur. Bu, Allah’a güven ve zühd kapılarından bir kapıdır. Verâ’ (şüpheli şeylerden sakınma) böyle elde edilir ve ibadet böyle kemâle erer. Bu, kendini Allah’a adayanların emarelerindendir.

10- Tevazu sahibidir. Âbidin yeri tevazu ile sağlamlaşır, konumu yükselir, Allah ve insanlar katındaki değer ve yüceliği artar, dünya ve âhiret işlerinden dilediğine gücü yeter. Bu özellik, diğer hepsinin kökenidir. Diğerleri ise bunun dallandır ve tamamlayan unsurlarıdır. Kul, bollukta ve darlıkta Allah'tan razı olanların konumunu bu özellikle yakalar. Tevazu, takvanın doruk noktasıdır / kemalidir.

Tevazu, kulun karşılaştığı her bir kişinin kendisinden daha üstün olduğunu düşünmesi ve “Bu kişi, Allah katında benden daha hatırlı ve derece bakımından daha yüksek olabilir” demesidir. Küçük bir çocukla karşılaştığında “Bu Allah'a isyan etmedi, bense isyan ettim. Kuşkusuz bu, benden daha hatırlıdır” der. Büyük biriyle karşılaştığında “Bu, Allah'a ibadet etmeye benden daha önce başladı” der. Bir alimle karşılaştığında “Buna benim ulaşamadığım şey verildi, o benim bulamadığımı buldu. Benim bilmediğimi bildi ve bilgisini uyguluyor / ilmiyle amel ediyor” der. Bir cahille karşılaştığında “Bu, bilgisizliği yüzünde günah işledi. Bense bile bile işledim. Hem bilemem ki onun ve benim sonumuz nasıl olacak” der. Bir inkârcı ile karşılaştığında “Nerden belli, belki o, Müslüman olacak ve ömrünü güzel işler yaparak tamamlayacak. Ben ise dinden çıkabilirim ve sonum kötü bitebilir” der.

Tevazu, şefkat ve korku kapısıdır. Kişinin yanında bulundurmasına en layık olan ve kullar üzerinde kalacak son şeydir.

Kul böyle olunca Allah onu dertlerden kurtarır ve Allah için başkalarının iyiliğini isteme / Allah yolunda insanlara nasihat etme makamına yükseltir. Böylece O, Rahmân’ın seçkin ve sevgili kullarından ve İblis'in düşmanlarından olur.

Bu, rahmet kapısıdır. Bununla birlikte kibir kapısının ve kendini beğenme dağlarının önünü kesmek ve din, dünya ve âhirette nefsindeki üstünlük / büyüklenme penceresini kapamaktır.

Tevazu, ibadetin özüdür, zâhidlerin şerefinin son sınırıdır, âbidlerin simâsıdır. Ondan daha üstün (erdemli) bir davranış yoktur. Bununla birlikte dilini dünyadan ve kendisini ilgilendirmeyen şeyleri konuşmaktan uzak tutar. Hiçbir amel onsuz tamam olmaz. Kin ve azgınlığı kalbinden tamamen çıkarır. Dili, tek başınayken ve insanlar arasındayken aynı şeyi söyler. Kendi başınayken ve insanlar içindeyken yürüyüşünde değişiklik olmaz. Konuşması da böyledir. İnsanlar, onun gözünde birdir, hepsinin iyiliğini ister. Allah’ın kullarından birini kötü bir yönü anarak veya bir davranışından dolayı ayıplayarak kimseye nasihat etmez. Kimsenin de böyle şeyleri yanında anlatmasını hoş karşılamaz. Bu, âbidlerin ve zâhidlerin âfeti ve helak sebebidir. Allah’ın, rahmet, lütuf ve ihsanıyla yardım edip dilini ve kalbini korudukları başka.

 

Îbn Teymiye Künyesi Ebu'l-Abbas, adı Ahmed’dir. 1263 (Hicrî 661) senesinde Harran’da doğmuştur.

Kendisi yedi yaşındayken ailesi Moğolların baskısı yüzünden Şam’a yerleşmiştir. İki yüzden fazla hocadan ders dinlediği rivayet edilir. Çabuk ezberleyip geç unuttuğu; dolayısıyla kuvvetli bir hafızaya sahip olduğu, Kur'ân-ı Kerim'in yanında, ilki el-Humeydî’nin yazdığı olmak üzere hadis kitaplarını da ezberlediği söylenir. Daha 19 yaşında bile değilken fetva vermeye başlamasıyla dikkatleri çekmiştir.

En önemli yanı içtihatçı, tenkitçi, yenilikçi ve ıslahatçı oluşu olan îbn Teymiye 1328 (Hicrî 728) senesinde Şam’da vefat etmiştir. Eserlerinden bazıları şunlardır: el-Cem Beynel-Akl ve'n-Nakl, Mecmuu Fetevâ, Minhhacu ’s-Sünneti ’n-nebeviyye fî nakzi kelâm i’ş-şîati’l-kaderiyye, İktizâu Sıratı'l-müstakîm, el-Cevabü’s-Sahih! i-men beddele dîne’l-Mesih, el-Red ale'n-Nesârâ, er-Risâletüî-Kıbnsıyye, Tahcüu ehl-i İncil, Mes'eletü'l-Kenâis.

Ben derim ki: Bu, oldukça kuşatıcı kıymetli bir ifadedir. Herkes buna ihtiyaç duyar. Bu, kulun muhtaç olduğu şeylerin sınıflandırılmasıdır. Allah-u-Teâlâ’nın şu ayetlerine uygundur:

 “Her kim takvalı olur ve sabrederse, muhakkak ki Allah, ihsan sahipleri­nin mükâfatını zayi etmez” (Yusuf/90).

 “Eğer sabreder ve takvalı olursanız, onların tuzakları size hiçbir zarar veremez” (Al-i İmran/120).

 “Eğer sabreder ve takvalı olur­sanız; muhakkak ki bu, zorlu işlerdendir” (Al-i İmran/186).

 Takva, emredilenin yapıl­ması ile yasaklananın terk edilmesini barındırır kendi içinde. Sabır da takdir edilene sabretmeyi ihtiva eder. Böylelikle üç madde iki maddeye irca edilebilir. Gerçekte bu üç madde “emre uymaya râci’dir (dayanır) ki, o da Allah’a ve Resûlü’ne itaat etmektir.

Meselenin aslı şudur ki, her kul bütün anlarında Allah’a ve Resûlü’ne itaat etme­ye muhtaçtır. Bu da o anda; o an için emredileni yapmaktır. Allah’a ve Resûlü’ne ita­at ise, insanların ve cinlerin kendisi için yaratıldıktan Allah’a ibadet etmektir. Allah-u- Teâlâ’nın da buyurduğu gibi:

“Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zâriyat/56).

 “Sana ölüm gelinceye dek Rabbin’e kulluk et” (Hicr/ 99).

“Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbiniz’e kulluk edin, umulur ki takvaya erişirsiniz” (Bakara /21).

Peygamberlerin hepsi, kendi toplumlarına, Allah’a kul olmalarını ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalarını emretmiştir. Allah Teâlâ buyurur ki:

“Biz her topluma, -Allah’a kul­luk edin ve tağuttan kaçının diye- bir peygamber gönderdik” (Nahl/36);

“Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor, biz, Rahmân dışında kulluk edilecek ilâhlar mı var kıldık” (Zuhruf/45).

Bu üç husus, “emre uymaya râci’ (dayanır) olur, zira; beş vakit namaz ve hacc gibi farzla­rın yapılmasının emredildiği anda, kul bu emredileni yapmaya muhtaç olur.

Günah sebeplerinin zikredildiği anda da (kul); günahtan kaçınma, hoş görmeme ve kendini ondan alıkoymaya muhtaç olur. Bu ise, o an hakkında emredileni yapmak demektir. Ama aklına günah işlemek gelmeyen biri ise hiçbir şey yapmamıştır ki bundan dolayı bir karşılık elde etsin. Ancak; günah işlememiş olması, onun günahın cezasından kur­tulmasına vesile olur. Sürekli mücerret bir günah işlememe ise emredilen bir şey değil­dir. Ancak kulun güç yetirebileceği bir emir emredilir. Bu ise ancak hâdis bir durum olur: Gerek bir emrin var kılınmasıyla gerekse bir emri ortadan kaldırmakla.

Razı olunacak kadere gelince; kul, hastalık, fakirlik ya da korkuyla imtihana tâbi tutulur. Ona, zorunlu olarak sabretmek veya ya zorunlu olarak ya da kendi isteğiy­le razı olmak emredilmiştir. Bizim mezhepteki ya da diğerlerindeki alimlerin bu konu­da iki görüşü bulunmaktadır. Musibetlere karşı sabredip onlardan razı olmanın bizzat kendisi Allah’a ve Resûlü’ne itaat etmektir. Bu da emre uymak demektir ki, Allah’a kul olmak da budur.

Ancak; bu üç husus, genel anlamda “emre uymak” sınıfına dahil olsa da detaylandırma ve ilişkilendirme noktasında ya zikre değer olduğundan ya da ‘bununla di­ğeriyle kastedilmeyen kastedilmiştir’ denilerek bir tasnif yapılmıştır.

Allah-u-Teâlâ’nın da buyurduğu gibi; “O’na kulluk et ve O’na tevekkül et” (Hûd /123).

“Bana kulluk et ve beni anmak için namaz kıl” (Tâhâ/14). Bu (tevekkül ve namaz); eğer “kulluk” ifadesi mutlak olarak kullanılırsa ibadete dahil olur. Ancak ilişkilendirme noktasında, ya genellik-husûsîlik açısından zikredilmiştir, ya da onun hususi olarak zikredilmesi, umumî kavramın içine dahil olmasını engellemek içindir.

Şu ayetlerde olduğu gibi:

“Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dile­riz” (Fatiha/5);

 “Rabbin’in ismini an ve kendini ona ada. Doğunun ve batının Rabbi. O’ndan başka hiçbir ilâh yok. O’nu vekil edin. Onların dediklerine karşı sabret ve on­lardan güzelce uzaklaş” (Müzemmil/8,10).

Ancak; “kendini adamak” ifadesinin, ‘iba­det’ ve ‘itaat’ ifadelerinde olduğu gibi, kendinden öncekileri ihtiva etmeyeceği söyle­nebilir.

Hulâsa(özetle), insanın başlangıçta emrolunduğu şeyler ile; bir fayda temini ya da bir za­rarın def edilmesine yahut bir şeyi sevme ya da sevmemeye ihtiyaç duyması halinde emrolunan (şeyler) arasında fark vardır.

Şeyh Abdülkadir’in (kaddesallahu sirrahul) sözü, bu merkez etrafında dönmekte­dir ki; o da emredilenin yapılması, yasaklananın terk edilmesidir. Bu iki husus dışın­daysa iradeden yoksun olur ki; Rabbi’nin kendisine emrettiğini yapmaktan ve kula emredilmeyeni yapmamaktan başka kulun bir isteği olamaz. Bu fiili; ya kulun vasıta­sı olmaksızın Rabb (azze ve celle) yapmıştır, ya da kulun arzusu olmaksızın kul va­sıtasıyla Rabb yapmıştır. Bu ise, kulun razı olması gereken “kader”dir.

Bu makamdaki şer’î hakikatin izahına gelince o da iki nevidir:

Birincisi; kulun, Rabb’in yaptığıyla emrolunmuş olduğudur. Bu emir de ya onu sevip ona bu hususta yardımcı olmak, ya da onu sevmeyip bu durumu ortadan kaldırma­ya çalışmaktır.

İkincisi ise; kulun, bunlardan hiçbirisiyle emredilmemiş olmasıdır.

Şeyh’in ifadesindeki maksadı açıklayacak hususlar ileride gelecektir. Kulun her hâl ü kârda kendisine emredileni yapması ve nehyedileni (yasaklananı) terk etmesi gerekir. Ancak; ku­la emredilmiş olmayan ve Rabb’in yaptığı meselede ise, bize düşen O’nun yaptığına teslim olmaktır. İşte Şeyh’in ve diğer başkalarının sözlerindeki hakikat budur.

Vacip olmayıp müstehap olanı emrederler, haram olmayıp mekrûh olandan da nehyederler. Onlar; havasla havassın yolunu, avâmla avâmın yolunu izlerler.

Havassın yolu -ki mukarreb olanların yoludur- kulun ancak kendisine emredileni yapması, Allah ve Resûlü’nün irade edilmesini emrettiğini irade etmesidir. Bu da Allah’ın sevip razı olduğu ve şer’î-dini bir irade olarak irade ettiği şeydir. Yoksa kulun başına gelen her şey yaratılış ve var ediliş açısından O’nun bir muradıdır. Mutlak ola­rak yaratılışsal ve kaderi iradeyle yetinmek ne aklen takdir edilir ne de şer’an emre­dilir.

Zira; kulun başına gelenlerden bir kısmı, ortadan kaldırılması gereken ve irade edilmesi câiz olmayan hususlardır. Bir kişinin veya ailesinin kafir olmasını, ya da onun ve­ya ailesinin günaha duçar olmasını istemek, engellemeye muktedirken bir peygamberin katledilmesini irade etmek, insanları saptırıp dinlerinin ve dünyalarının fesada uğramalarını dilemek gibi. Bu hususlardan nefret edilip engellenmesi gerekir; bunların irade edilmesi câiz değildir.

Aklen muhal (olmayacak) olmasına gelince: İnsan kendisine uygun şeyi sevmek ve kendisine ters gelen şeylerden de hoşlanmamak üzere yaratılmıştır. Açlık halinde yemek gibi kendisini doyuracak şeyi sever ve toprak gibi doyurmayacak şeyi de sevmez. Bu iki­sini eşit derecede arzulaması mümkün değildir. Aynı şekilde kendisine faydalı olan iman ve amel-i salihi sever ve kendisine zarar verecek küfür ve fısktan da nefret eder. Hatta, Allah’ı ve yalnızca ona kulluk etmeyi sever, O’nun dışındakilere kul olmaktan nefret eder.

İbrahim Halilullah’ın (a.s.) da dediği gibi: “Peki, kulluk ettiğiniz şeylere hiç baktı­nız mı? Sizler ve sizden önceki atalarınız! Bu taptıklarınız benim düşmanımdır. Benim için yalnızca Âlemlerin Rabbi vardır” (Şuara /75-77).

Allah-u-teâlâ buyurmuştur ki:

 “Gerçekten İbrahim’de ve ona uyanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Onlar kendi toplumlarına şöyle demişlerdi: Bizler, sizden de si­zin Allah dışında kulluk ettiklerinizden de uzağız. Sizleri inkâr ettik. Sizinle bizim ara­mızda, sizler yalnızca Allah’a iman edinceye dek düşmanlık ve nefret vardır” (Mümtehine/4).

Allah bizlere İbrahim’i ve ona uyanları örnek almamızı emrediyor; zira, on­lar hem müşriklerden hem de onların Allah dışında taptıklarından uzak olduklarını ifa­de etmişlerdir.

Halil İbrahim (a.s.) şöyle demişti: “Sizin taptıklarınızdan uzağım ben. Ancak beni var eden hariç. O beni doğru yola iletecektir elbet” (Zuhruf/26-27). Uzak olmak (berâet) dost olmanın (velayet) zıddıdır. Berâetin kaynağı nefret, velayetinki ise sevgidir.

Zira; ‘tevhid’in hakikati Allah’tan gayrı kimseyi sevmemektir; Allah’ın sevdiğini Allah için sevmektir, ancak Allah için sevmek ve ancak Allah için buğz etmektir.

 Al­lah-u-teâlâ buyurur ki: “İnsanlardan öyleleri var ki; Allah’a ortaklar edinirler. Onlar Allah'ı sever gibi severler. İman edenler ise Allah’ı daha çok severler” (Bakara/165).

“Allah için sevmek" ile “Allah ile birlikte sevmek" arasındaki fark oldukça barizdir. Tevhid ve ihlâs ehli, Allah dışındakileri Allah için sever. Müşrikler ise Allah dışındakileri Allah ile birlikte sever. Müşriklerin tanrılarını, hristiyanların Mesih’i, ehl-i hevânın da li­derlerini sevmesi buna örnektir.

Kulun, kendisine faydalı olanı sevmek, zararlı olandan nefret etmek üzere yaratıldığı meselesi anlaşılınca, var olan her şeye karşı fıtrat ve yaratılış bakımından ortaya koyacağı iradesi eşit olamaz. Ayrıca her şeyi irade etmesi de şeriat açısından emre­dilmiş bir husus değildir. Allah, kula bir kısım meseleleri irade etmesini, diğerlerin­den de hoşlanmamasını emretmiştir.

Allah’ın salâtı ve selâmı üzerlerine olsun peygamberler, fıtratın kemale erdirilip istikrara kavuşturulması için gönderilmişlerdir; değiştirilip bozulması için değil.

Hz. Pey­gamber (s.a.v) buyurmuştur ki: “Her doğan fıtrat üzere doğar. Anne-babası onu yahudileştirir, hristiyanlaştınr ve mecusileştirir.”

Allah Teâlâ buyurur ki: "Böylece sen, batıl her şeyden uzaklaşarak, yüzünü dine; Allah’ın insanları onun üzere yarattığı fıtrata çe­virir. Allah’ın yaratmasında bir değişiklik olamaz. Bu dosdoğru dindir. Ancak insanların çoğu bilmezler” (Rum/30).

Hz. Peygamber’den gelen sahih bir hadisle menvidir ki: “Allah-u-teâlâ buyurur: Ben, kullarımı hanifler (batıldan uzak) olarak yarattım; şeytanlar onları bozdu. Onla­ra benim helal kıldıklarımı haram yaptılar ve onlara hakkında hiçbir delil indirmedi­ğim şeyleri bana ortak koştular.”

Haniflik, dini Allah’a has kılmak suretiyle doğru yolda olmak demektir. Bu da O’nu sevmeyi ve O’na boyun eğmeyi ne sevgide ne de boyun eğişte O’na hiçbir şe­yi ortak koşmamayı ihtiva eder. Zira; ibadet (kulluk), ziyade bir boyun eğişle birlikte son derece ziyade bir sevgiyi barındırır içinde. Buna ise ancak ve ancak Allah layık­tır. Yalnızca Allah’a karşı haşyet duymak ve takvalı olmak, yalnızca O’na tevekkül et­mek de aynen böyledir.

Resûl’e de itaat olunur ve O da sevilir. Helal; onun helal kıldığı, haram; onun haram kıldığı, din de onun teşri’ buyurduğudur.

Allah-u-teâlâ buyurur ki: “Her kim Allah’a ve Resûlü’ne itaat eder, Allah’tan korkup O’na karşı takvalı olursa, işte onlar kurtuluşa eren­lerdir" (Nûr/52).

 “Keşke onlar Allah’ın ve Resûlü’nün onlara verdiklerine razı olsalardı ve Allah bize yeter, Allah ve Resûlü bize kendi lütfundan verecektir, biz Allah’a yönel­dik, deselerdi” (Tevbe/59).

İşte bu, İslam dininin hakikatidir ve peygamberler de bununla gönderilmişlerdir. Al­lah-u-Teâlâ’nın da buyurduğu gibi;

“Allah, sizin için; Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğini, sapasağlam uygulayın ve onda ayrılığa düşmeyin diye din olarak uygun gördü. (Şûra /13)

“Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyin, salih amel işleyin, ben yaptıklarınızı bilirim. İşte, bu sizin ümmetiniz; tek bir ümmettir. Ben sizin Rabbiniz’im. Benden sakının” (Mü’minûn/ 51,52).

İşte herkesin tutunması gereken esas budur. Allah'ın irade edilip sevilmesini emrettiğini irade eden ve seven olmak; buğz edilmesini emrettiğinden de nefret eden ve onu buğz eden olmak zorunludur.

Bu hususta insanlar dört sınıftır: En mükemmelleri; Allah ve Resûlü’nün sevdiğini sevenler, Allah ve Resûlü’nün buğz ettiğine buğz edenler, Allah ve Resûlü’nün irade edilmesini emrettiğini irade edenler, Allah ve Resûlü’nün nefret edilmesini emrettiğinden nefret edenlerdir. Onların bunun dışında ne bir sevgileri ne de bir buğzları vardır. On­lar Allah ve Resûlü’nün emrettiğini emrederler ve bunun dışında başka bir şey emret­mezler, Allah ve Resûlü’nün nehyettiğini nehyederler ve bunun dışında başka bir şeyi nehyetmezler.

Bu beşeriyetin en efdali olan iki dostun; Hz. Muhammed (s.a.v) ile Hz. İbrahim’in (a.s.) hâlidir. Hz. Peygamber’den gelen sahih bir hadiste sabit olmuştur ki:

“Allah, İb­rahim’i dost edindiği gibi beni de dost edinmiştir.”

Bir başka sahih hadiste de şöyle buyurmuştur: “Allah’a yemin olsun ki, ben, ne kim- şeye bahşederim ne de kimseyi mahrum ederim. Ben sadece, bana emredildiği şekilde su­nan bir bölüştürücüyüm.” Ayrıca Hz. Peygamber, Rabbi’nin, kendisini kral-peygamber ol­mak ile kul-peygamber olmak arasında muhayyer bıraktığını; kendisinin ise kul-peygamber olmayı tercih ettiğini söylemiştir. Kral-peygamber Hz. Dâvud ve Hz. Süleyman örneğinde olduğu gibidir?

Allah-u-teâlâ buyurur ki: “Bu bizim bağışımızdır. Onu hiçbir hesap yapmaksızın ver ya da elinde tut” (Sad/39). Demişlerdir ki, bunun anlamı; dilediğine ver, dilediği­ne de verme, seni hesaba çekmeyeceğiz, şeklindedir.

Kral-peygamber, kendi iradesiyle verir ve kendi iradesiyle mubah fiiller işleyen bi­ri gibi bundan dolayı sorguya çekilmez. Kul-Peygamber ise ancak Rabbi’nin emriyle verir ya da vermez, ki; bu da onun sevgisi, rızası ve dinî iradesidir. Mukarrebûn olan Sabıklar kul-peygamberin tabileridir. Ehl-i yemin olan orta yolcular ise kral-peygamberin tabileridir.

Bazen insanda öyle bir hal meydana gelir ki; bu iki iradeden de yoksun kalır. Ver­me ya da vermeme hususunda bir iradesi söz konusu olamaz. Bu ne emredilen dinî bir irade ne de hevâ edilen nefsânî bir iradedir ki; bu sonuncusu ister nehyedilmiş ol­sun isterse olmasın, meydana gelen şey onun murâdı olur. Kendisine yapılan şey onun murâdı olur, bu hususta şeriat tarafından ne emredildiğini de bilmeksizin.

O, mallara sahip olup onları veren kimseye benzer. Belirli bir kişiye verme hususunda, bu kişinin ne şer’î ne de kınanan bir iradesi yoktur. O herkese verir. Farz edelim ki o, imkânı ölçüşünce kendisine gerekli olan şeyi uyguladı, ancak yaptıklarının teferruatı hususunda şer’î iradenin ne olduğunu bilmiyordu. Bu kimse, yaptığı fiile karşılık mut­lak olarak ne övgüye layık ne de yergiye müstahak olur. Sadece herhangi bir arzusu olmadığından dolayı övgüye muhatap olur. Eğer emredilenin teferruatını bilip, bunu şer’î bir iradeyle irade etmiş olsaydı daha mükemmel olurdu. Hatta bu -kudretle birlik­te- ya vacip ya da müstehap olurdu. Böyle bir kimsenin hali, kendisine mubah olsa hevâsının ve nefsinin hükmüyle irade edenin halinden daha üstündür. Bu kimse ne hevâsıyla ne de mücerret kaderle değil de Rabbi’nin emriyle irade edenin de altındadır.

Bu tür hususlarda, mal ve sâir durumlardaki mubahlar noktasında, insanların üç kısım olduğunu da bu makamda zikretmişlerdir.

Bir kısım insanlar, bu hususlarda yalnızca şer’î emrin hükmüyle hareket ederler. Bu; Peygamber Efendimiz’in, kul-peygamber ve ona tâbi olanların hâlidir.

Bir kısmı, kendi iradeleri ve haram olmayan arzularının hükmüyle hareket ederler. Bu; kral-peygamber ve ehl-i yemin olan ebrârın hâlidir.

Bir kısmı da ne bununla ne de diğeriyle hareket ederler. Birincisinin sebebi onu bilmemeleridir. İkincisine gelince, o da bu husustaki zühtlerinden dolayıdır. Hatta bu hususlarda şer’î iradeyi bilmek imkânsız hale geldiğinde, Allah’ın yaratma ve kader iradesine tâbi olmak maksadıyla mücerret kaderin hükmüyle hareket ederler. Bu ise, bilinen şer’î bir sebeple tercihte bulunmak imkânsızlaştığı vakit kur’ayla tercihte bulunmak gibidir. Bu kimseler bu makamda kalplerinde vâki olan ilham ve hitapla hareket ederler.

Şeyh Abdülkadir’in (kaddesallahü rûhahu) sözü daha çok bu makamla ilgilidir. Nefsin iradesi ve hevası hususunda o, zühdü emreder ki, böylelikle irade ve nefsin hükmüyle hareket edilmesin. Bu da onu ehl-i yemin olan ebrârın halinden ve mutlak ola­rak kralların yolundan yüce kılmıştır. Her kim bunu gerçekleştirir ve Muhammedî- Kur’anî-şer’î emirle hareket ederse mahlûkatın en kâmilidir. Ancak bu emir ona gizli kalmış olabilir; bunun teferruatıyla bilinmesi birçok hususta zorluk oluşturacak derece­de imkânsız hale gelebilir.

Görmez misin ki, Kureyzaoğulları hakkında Sa’d bin Muaz’ı hakem tayin edip, o da savaşçılarının öldürülmesi, kalanların esir alınması ve mallarının ganimet yapıl­ması hükmünü verdiği zaman Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Onlar hakkın­da yedi örtü üzerinden Allah’ın hükmüyle hükmettin.” Zira; veliyy-ül-emrin öldürme ve esir alma ile af ve fidye arasında muhayyer bırakılması arzuya dayalı bir tercih de­ğil; bir görüş ve maslahat meselesidir. Dolayısıyla onun, en doğruyu tercih etmesi ge­rekir. Eğer onu tercih ederse Allah’ın hükmüne muvafakat etmiş olur; aksi takdirde et­memiş olur.

Bu çoğu zaman gizli de kalabilir. Hz. Peygamber sahih bir hadiste Büreyde’ye buyurmuştur ki:

 “Bir kale ahâlisini muhasara ettiğinde ve onlar senden kendilerine Al­lah’ın hükmünü uygulamanı istediklerinde; onlara Allah’ın hükmünü uygulama. Zi­ra; sen, Allah’ın onlar hakkındaki hükmünü bilmiyor olabilirsin. Fakat onlara kendi­nin ve arkadaşlarının hükmünü uygula.”

Kale ahâlisine kendi hükmünü uygulayan hâkimin, kendi içtihadıyla hüküm vermesi gerekir. Sa’d Allah için en hoşnut ve en sevimli olanı emredince kendi hükmüyle hüküm vermiştir. Eğer bundan başka bir hüküm verseydi o hükmünü uygulardı. O kendi içtihadıyla hükmetmiştir, her ne kadar bu Allah’ın bâtındaki hükmü olmasa da.

Böylesi bir durumda, yani belirli bir olay hakkındaki şer’î emrin belirgin olmadığı du­rumda, Şeyh Abdülkadir ve onun gibi diğer şeyhler, bazen mümkün olduğu takdirde bâ­tın ve ilhama başvurmayı, bazen de şeriat açısından tercihe şayan sebeplere ulaşmak im­kânsızlaştığından dolayı mücerret kadere -şâriin kurayla tercihte bulunması gibi- başvur­mayı emretmişlerdir. Onlar salt irade ve hevayla tercihte bulunmamayı emrederler. Bu ya haramdır ya mekruhtur ya da bir noksanlıktır. Onların bu yasaklaması gereksiz mubah­lardan nefyetmeye benzer.

Ayrıca, eğer şer’î emir onlara belirgin hale gelirse onunla tercihte bulunmak gerek­li olur, yok eğer şer’i emir onlara belirgin hale gelmezse; o zaman ya ilham ve zevk gibi bâtını bir sebeple, ya da kendilerine izafe edilmeyen kaza ve kaderle tercihte bulunurlar. -Hz. Peygamber’in, bütün durumlarda Ashâbı’na istihare de bulunmalarını söylemesi ve Kur’an’dan sûre öğretmesi gibi- bu tür bir durumda Allah’a istiharede (O’ndan en hayırlısını istemek) bulunmak suretiyle tercihte bulunan kimse muhakkak doğru yapmış olur.

Bu şuna benzer: Araştırmacı müçtehit ile fetva soran mukallit (taklit eden) açısından bir meselenin şer’î delilleri birbiriyle çatıştığında onlar hiçbir tercihte bulunmaz; kaderin icra et­tiğini kabul edip bunu yadırgamazlar. Bazen onlardan biri ya uykuyla ya nasihat ve yol gösterici bir görüşle, ya da iki fiilden birindeki maslahatı görerek tercihte bulunur.

Salt kendi iradesi ve seçimiyle tercihte bulunacak şekilde delillerde bir denklik söz konusu olduğunda, salt seçimle tercihte bulunmak; İslâm alimlerinden hiçbirinin savunduğu bir görüş değildir. Bu yalnızca kelâm ehlinden bir grubun düşüncesidir. Ancak fukahâdan bir kısmı, fetva soran avâmdan birisi hakkında: “O, farklı iki müftü arasında tercihte bulunabilir” demiştir.

Aynca sâliklerden bir grup da şeriatta iki durum eşit olduğu zaman sadece kendi zevki ve iradesiyle tercihte bulunmuştur. Ne bâtınî ne de zâhirî İlmî bir temele daya­nan bir iradeyle yalnızca tercihte bulunmayı ilim ve züht ehlinden hiçbir âlim savunmamıştır. Fukahâ ve sûfiyye bunu söylememiştir, ancak; bir müçtehit ya da mukallit için salt irade ve ihtiyarla tercihte bulunmayı câiz gören kimse, sâlik için salt irade ve zevkiyle tercihte bulunmayı mümkün gören kimseye denktir.

Ancak şöyle denebilir: Takvayla donanmış bir kalp, iradesiyle tercihte bulunursa bu şer’î bir tercihtir. Bu takdire göre: Her kimin kalbine Allah’ın sevdiğini istemek ve O’nun sevmediğine buğz etmek duygusu hâkim olur da belirli bir husus hakkında onun, Allah’ın sevdiği mi yoksa sevmediği bir husus mu olduğunu bilemezse ve kal­bi onun, sevdiği ya da sevmediği olduğunu düşünse; bu onun tarafından bir tercih olur. Nitekim doğru sözlülüğü yalancılığından daha fazla olan bir kimsenin getireceği haberle tercihte bulunmak da tercih yollarının kapanması durumunda şer’î bir delille tercihte bulunmak demektir.

Hulasa; her kimde iki meseleden birinin Allah ve Resûlü’ne daha sevimli olduğu zannı hasıl olursa bu şer’î bir delille tercihte bulunmak olur. İlhamın mutlak olarak şer’î bir yöntem olduğunu inkâr edenler, onun mutlak olarak şer’î bir delil olduğunu kabul edenler gibi hata­ya düşmüştür.

Ancak şer’î zâhirî deliller hakkında sâlik içtihatta bulunur, ama bunda bir tercih görmezse ve iyi niyeti ve takvalı oluşundan dolayı iki fiilden birinin üstünlüğü kendisine ilham olunursa, böyle bir kimsenin ilhamı kendi hakkında delildir ve mezhep, ilm- i hilâf ve usul-ü fıkıh hususunda derinliğe sahip birçok kimsenin delil olarak kullan­dığı birçok zayıf kıyaslardan, zayıf hadislerden, zayıf zâhirî delillerden istishablardan daha güçlüdür.

Tirmizî’de Ebu Saîd'den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber buyurmuştur ki: “Mü’minin ferasetinden sakının. Zira o, Allah’ın nûruyla bakar. (Sonra Allah’ın şu ayeti­ni okudu): “Elbet bunda işaretlerden anlam çıkarmasını bilen kimseler için nice dersler var­dır” (Hicr/75).

Ömer bin Hattâb demiştir ki: "İtaatkârlann ağızlarına yaklaşın ve onların dediklerine kulak verin. Zira onlara doğru şeyler tecelli eder.”

Sahih bir hadiste Allah’ın şu sözü vârit olmuştur: “Kulum, bana mütemadiyen ben onu sevinceye dek nafilelerle yaklaşır. Onu sevdiğim zaman ben onun işiten kulağı, gören gözü, kavrayan eli, yürüyen ayağı olurum. Benimle işitir, benimle görür, benimle kavrar ve benim­le yürür.”

Böylesi biri hakkında Vabısa’nın Hz. Peygamber’den rivayet ettiği bir hadiste şöy­le denilmiştir: “İyilik, nefsinin huzur bulduğu ve kalbinin sükûna erdiği şeydir. Günah ise nefsini daraltan şeydir, sana onun fetvasını verseler de vermeseler de.”

Müslim’in sahihinde Nüvvas bin Sem’ân, Hz. Peygamber’den rivayet etmiştir ki: “İyilik güzel ahlâktır. Günah, nefsini daraltan ve insanların muttali olmasından hoşlanmadı­ğın şeydir.”

İbn Mes’ûd demiştir ki: “Günah, kalbin zorbasıdır.”

Aynı şekilde; Allah, kullarını haniflik üzere yaratmıştır. Haniflik ise; mârufu sevmek, münkerden de nefret etmek demektir. Fıtrat bozulmazsa şayet kalpler hakikat üzere yaratılmıştır. Fıtrat iman hakikatiyle kuvvetlendirilirse, Kur’ân nûruyla aydınlanırsa ve zâhirî şer’î delillerin delâleti ona gizli kalırsa ve o kişinin kalbi iki durumdan birini tercih etmeyi uygun görürse, bu onun gibi birine göre en güçlü işaret olur.

Zira Allah, Kur’ân’ı ve imanı öğretmiştir: “Allah insanla ancak bir vahiy aracılığıyla yahut bir perde arkasından yahut dilediği şeyi kendi izniyle vahyeden bir elçi göndermek suretiyle konuşur. O şüphesiz yücedir, hikmet sahibidir. İşte sana da kendi buyruğumuz­dan bir rûh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Ama onu bir nûr kıldık ki kullarımızdan dilediğimizi doğru yola ulaştıralım. Şüphesiz sen de doğru yola iletilecek­sin.” (Şûra/51,52).

Cündüb bin Abdullah ve Abdullah bin Ömer demişlerdir ki: “İmanı öğrendik, son­ra Kur’ân’ı öğrendik ve imanımız arttı."

Sahihayn’de Huzeyfe, Hz. Peygamber’den rivayet etmiştir ki: “Emanet, insanların kalplerinin köküne indirilmiştir. Kur’an'dan öğretiniz, sünnetten öğretiniz.”

Ceyyid bir isnadla Tirmizî’de ve diğerlerinde Nüvvas bin Sem’ân’ın Hz. Peygamber’den şu hadisi rivayet ettiği kaydedilmiştir: “Allah, sırat-ı müstakimi bir örnekle anlatmıştır. Yo­lun iki kenarında iki sur vardır. Her iki surda açık kapılar bulunmaktadır. Kapılarda indiril­miş perdeler vardır. Yolun başında da bir tellal, aşağısında da bir tellal çağrıda bulunur. Sırat-ı müstakim (dosdoğru yol) İslâm’dır. Perdeler Allah’ın sınırlarıdır. Açık kapılar Allah’ın haramlarıdır. Kul bu kapılardan birini açmak istediğinde tellal ona: ‘Ey Allah’ın kulu, onu açma eğer açarsan girersin!’ diye nidada bulunur. Yolun başındaki tellal Allah’ın Kitâbı’dır. Yolun aşağısındaki tellal ise her mü’min kulun kalbindeki Allah’ın vâizidir.”

Hz. Peygamber, her mü’min kulun kalbinde bir vâiz bulunduğunu açıklamıştır ki, bu vâiz, teşvik ve sakındırma yoluyla yapılan emir ve nehiydir. Mü’minin kalbinde meydana gelen bu emir ve nehiy, Kur’ân’ın emir ve nehyine mutabıktır, bu yüzden biri diğerini destekler ve kendisine biri verilen kula diğeri verilmez.

Sahihahyn’de Ebu Musa el-Eş’ârî’nin Hz. Peygamber’den rivayet ettiği şu hadis kaydedilmiştir: “Kur’an okuyan mü’min kavuna benzer; kokusu da tadı da hoştur. Kur’an okumayan mü’min hurmaya benzer; kokusu yoktur, ama tadı hoştur. Kur’ân, okuyan münafık reyhana benzer; kokusu hoştur, ama tadı acıdır. Kur’ân okumayan münafık ebu cehil karpuzuna benzer; kokusu yoktur ve tadı acıdır."

Seleften biri, “Nûr üstüne nûr.” (Nûr/35) ayeti hakkında şöyle demiştir: “Nûr, kendi­sinde etkisi duyulmasa bile hikmetle konuşan mü’mindir. Eğer etkisi duyulmuşsa bu nûr üstüne nûr olur. Onun kalbindeki iman nûru Kur’ân’ın nûruna mutabıktır, Aklî ölçüsünün indirilmiş Kitâb’a mutabık olması gibi. Allah Kitâb’ı ve ölçüyü insanlar adaleti uygulasın diye indirmiştir."

Kalpteki ilham kimi zaman; söz, ilim, zan ve itikat cinsinden olur, kimi zaman da amel, sevgi, irade ve talep cinsinden. Kulun kalbinde; bu görüş daha tercihe şayan, daha zâhir ve doğrudur hissi meydana gelebilir ve kalbi iki durumdan birisine temayül edebilir.

Sahihayn’de Hz. Peygamber’den şu hadis rivayet edilmiştir: “Sizden öncekilerde muhdesler vardır. Eğer benim ümmetimde onlardan biri varsa Ömer onlardandır." Muhdes, ilhama ve hitâba mazhar olan kimse demektir.

Aynı şekilde kevnî meseleler mümin bir kula yakın ya da zan şeklinde keşf olunduğuna göre, dinî meseleler haydi haydi keşf olunur. Zira bunların ortaya çıkmasına daha çok muhtaçtır. Ancak bu çoğunlukla bir delile dayanan bir keşif olmak zorundadır. Bazen da müminin kalbinde bir kıvılcım gibi çakan ve ifade edilemeyen bir delille olur. Bu, istihsan’ın anlamı olarak yapılan yorumlardan birisidir.

Ebu Hâmid ve Ebu Muhammed gibi bunu eleştirenler “ifade edilemeyen şey, bir hayalden ibarettir” demişlerdir. Oysa durum böyle değildir. Zira herkesin kalbinde var olan anlamları açıklaması mümkün değildir. İnsanların çoğu onları eksik bir şekilde açıklar. Keşif ehlinin çoğunluğunun kalbine; bu yiyecek haramdır yahut şu adam kafir veya fasıktır şeklinde hiçbir zâhirî delil olmaksızın bir duygu ilka olunur; ya da tam tersine, bir. Kimsenin sevgisi ve onun Allah’ın elçisi olduğu veya bu mal helâldir şeklinde bir duygu ilka olunur.

Burada bunun şer’î hükümlerde tek başına delil olduğu kast edilmemektedir. An­cak böylesi bir durum, zâhirî deliller birbiriyle eşit hale geldiği zaman, hak tâlibi için bir tercih olur. Bununla tercihte bulunmak birbiriyle kesin zıt olan iki mesele arasın­da eşit bir tavır almaktan daha iyidir. Zira; ikisine eşit davranmak kesinlikle bâtıldır.

 

Bizim de dediğimiz gibi; eğer ikisinden birisiyle amel etmek gerekiyorsa, zâhiri bir delilden veya kıyastan kaynaklanan zanla amel etmek, zıddıyla amel etmekten daha hayırlıdır.

Selef ve cumhûrun savunduğu doğru görüş, her hadisede şer’î bir delilin bulunduğu şeklindedir, dolayısıyla; aynı meselede delillerin eşit olması imkansızdır. Ancak kendisi için bir tercihinin ortaya çıkmamasından dolayı araştırmacıya göre bir eşitlik söz konusu olabilir. Kimisi de şöyle der: Aynı meselede belirli bir hakikat yoktur; bilâkis her müçtehit o meseledeki gizli hakikati bilebilir. Birinin diğeri üzerinde ne ilim ne de amel nok­tasında bir üstünlüğü söz konusu olamaz. Onlar -ya da bazıları- delillerin eşitliğini mümkün görüp iki görüşten birinin tercih edilmesini zorunlu addetmektedirler.

Onlar şöyle demektedirler: Aynı meselede zanna dayalı delil olmaz. İki görüşten birinin tercihi, temayül ve iradeyle tercih cinsindendir. Gazabı nefsin intikamı, halim nefsin de affı tercih etmesi gibi.

Bu görüş yanlıştır. Zira aynı meselede istidlâlde bulunan kimsenin; kimi zaman isabet edeceği, kimi zaman da hata edeceği belirli bir hakikat bulunması gerekir. Kıblenin nerede olduğunu bilmeyen kimse hakkında Kâbe örneğinde olduğu gibi. Kendi araştırması kendisini bir yöne sevk eden ve oraya dönerek namaz kılmak suretiyle kendisinden farzın sâkıt olduğu kimse; içtihadı kendisini bir görüşe sevk eden ve onun gereğince amel eden müçtehit gibidir. Her ikisi de Allah’a itaat etmişlerdir. Allah'a ita­at etmiş ve bundan ötürü bir mükâfatı hak etmiş olması anlamında; isabetlidir, yok­sa; belirli bir hakikati bilmiş olması anlamında değil. Bu (hakikat) ancak tek olabilir ve isabet edene de iki ecir vardır.

Şer’î delillerin mevcut olduğu sınıflarda da bu geçerlidir. Ancak kul kimi zaman bun­ları bilemez. Şâri, küllî hükümleri açıklamıştır. Belirli bir kişinin âdil ya da fâsık, mü’min ya da münafık, Allah’ın velisi ya da müslümanların katli vacip düşmanı olması; şu ma­lın zalimin zulmüne maraz kalacağından korkulması ve zalimden korunduğu vakit eh­linin faydalanacağı, gibi ‘tenkîh’ul-menat’ da denilen belirli hükümlere gelince:

Bu meselelerin küllî ve umumî şer’î delillerle bilinmesi gerekmez; kendileriyle ilgili hu­susî delillerle bilinirler. Bunun yollanndan biri de ilhamdır. Allah, bazı kullarına o belirli malın ya da belirli şahsın durumunu ilham edebilir, başka biriyle ortak kullanacağı zâhirî bir delil mevcut olmasa dahi. Hızır ile Musa kıssası bu sınıfa dahildir. Bu kıssada Allah’ın şeriatına muhalif bir durum yoktur. Zira; hiç kimsenin nebi veya velinin Allah’ın şeriatı­na muhalefet ettiğini söylemesi mümkün değildir. Aksine bu kıssada, Hızır’ın yaptığını şeriatın olumladığı bâtınî bir sebeple o muayyen meselenin durumuna dair ilim (bilgi) mevcuttur. Bir eve girip, başkası bilmediği halde kendisine sahibinin izin verdiğini bildi­ğinden dolayı oradaki malı alan kimse gibi. Kaybedilmiş bir şey bulup, onun kendisine hediye olarak sunulduğunu düşünen ama yitiğin sahibini tanımadan alan kimse ve baş­ka örneklerde olduğu gibi. Böylesi örnekler sahih ilham ehli indinde oldukça çoktur.

İkinci sınıf ise bunun aksidir. Onlar Allah’ın emrine değil, kendi hevâlarına tâbi olurlar. Onlar sadece hevâlarıyla sevdikleri şeyi emrederler ve sadece hevâlarıyla hoşlanmadıktan şeyi yasaklarlar. Onlar mahlûkatın en şerlisidirler.

Allah buyurur ki: “Hevâsını ilâh edineni gördün mü? Sen mi ondan sorumlu olacaksın?” (Furkan/43).

 Ha­san demiştir ki: “Bu, canının istediğini yapan münafıktır.”

Allah buyurmuştur ki: "Allah’tan bir kılavuz olmaksızın hevâsına tâbi olandan da­ha sapık kim olabilir?” (Kasas/50).

Ömer bin Abdülaziz şöyle der: “Hevâsına uygun olduğu takdirde Hakk’a tâbi olan ve hevâsına aykırı olduğu takdirde ona karşı gelen­lerden olma. Böyle yaparsan sen, tâbi olduğun Hakk’a karşılık mükâfata nail olmaz­sın, ama muhalefetinden dolayı cezaya müstahak olursun.’’ Evet durum onun dediği gibidir, zira; her iki durumda da hevâya tâbi olmak kastedilmiş, Allah için hareket edilmemiştir.

Ebu Tâlib’in Hz. Peygamber’e yardım ettiğini ve O’nu herkesten daha fazla koruduğunu bilmiyor musun? Ancak, o bunu akrabalıktan dolayı yapmıştır; Allah rızası için değil. Bu yüzden Allah ondan bunu kabul etmemiş ve buna karşılık onu mükâfatlandırmamıştır. Ebu Bekir Sıddık (r.a) ise O’na Allah için malıyla ve nefsiyle yar­dımcı olmuştur, bu sebeple Allah buyurmuştur:

"Ama takvalı olanlar ateşten uzak ka­lacak. Arınmak için servetini harcayanlar: Gördüğü bir iyiliğin karşılığı olarak değil; ama yalnızca yüce Rabbi’nin rızasını kazanmak için. İşte böyleleri zamanı geldiğinde hoşnut olacaklardır" (Leyi/17-21).

Üçüncü Kısım: Bazen Allah’ın iradesine uygun iradede bulunan, bazen de Allah'ın öfkelendiği bir iradeyle iradede bulunanlardır. Müslümanların çoğu böyledir. Onlar ba­zen Allah’a itaat ederler ve O’nun sevdiği şeyi irade ederler, bazen de O’na asi olurlar ve Allah hoşlanmasa bile kendilerinin hoşuna giden şeyi irade ederler.

Dördüncü Kısım: Her iki iradeden hâli (uzak) olmaktır. Ne Allah için ne de kendi hevası için istememektir. Bu çoğu insanda bazı şeyler hakkında vuku bulur. Pek çok zâhit ve âbid için de pek çok hususta meydana gelir.

İnsanın iradeden mutlak olarak hâli olması muhaldir (olamaz). Zira; insan, kaçınılmaz ola­rak bir irade üzere ve kendisine zarar ve eziyet verene karşı bir nefret üzere yaratıl­mıştır. Âbit ve zâhit kimse eğer müslüman ise onun Allah’ın sevdiği şeyleri irade etmesi gerekir: Farzların edası ve haramların terki gibi... Hatta; genel müminlerin her birinin Allah’ın sevdiği şeyleri irade etmesi gerekir. Aksi takdirde, her kim Allah’ı sev­mezse ve bir şeyi Allah için sevmezse; hiçbir ibadeti, hatta kelime-i tevhit ile kelime- i şahâdeti bile ve bunun dışındakileri de sevmez ve bunları irade de etmez. O zaman da o kişi mü’min olamaz.

Öyleyse her bir mü’minin Allah’ın sevdiklerinin bir kısmını irade etmesi gerekir. Allah’ın sevmediği, ama kendisinin arzuladığına ilişkin kulun iradesi ise; Allah'a isyankâr olanların bir özelliğidir. Böyle bir kişi Allah sevmediği ve razı olmadığı halde günahı irade etmiş demektir.

Oysa hem övülen hem de yerilen iki iradeden de hâli olmak meselesine gelince, bu iki türlü vuku bulur: Birincisi; kulun, bilse bile Allah’a ibadet ve itaatten yüz çevirmesidir. Kul, kendisine pek çok şeyin emredilmiş olduğunu bilir, ama ne bunları irade eder ne de başka birinin bunları yapmasından hoşnutsuzluk duyar. Müslümanlar ile kafirler savaştığında, ne Allah’ın sevdiği birinci grubun muzaffer olmasını ister, ne de ' Allah'ın kendilerine öfkeli olduğu öteki grubun kazanmasını.

İkincisi; Allah’ın emretmiş olduğunu bildiklerine ittiba (uyan) eden, Allah’ın nehyetmiş (yasaklamış) olduğunu bildiklerinden içtinap (sakınan) eden pek çok zâhit ve âbitte meydana gelir. Emredilmiş ya da nehyedilmiş olup olmadığını bilmedikleri diğer meseleleri ise, bu hususta bilgileri olmadığından ne isterler ne de onlardan nefret ederler. Yaratılmış ve takdir edilmiş olmaları hasebiyle bunlardan razı olurlar, bu hususlarda yardımlaşırlar ve bunun Allah’a bir muvafakat olduğunu düşünürler. Bu kimseler nefsin hevâ ve hevesinden uzak ka­lınca her hadiseye razı olmakla, hatta buna yardımcı olmakla emrolunmuşlardır.

Bu, hataya duçar olunabilecek bir alandır. Allah ve Resûlü’nün sevdiği şeyler hususunda bizim Allah ve Resûlü’nü sevmemiz ve Allah ve Resûlü’nü gazaplandıran şeyle­re karşı bizim de gazaplanmamız gerekir. Uykuda olan kimse ile delinin fiilleri benzeri teklife dahil olmayan fiiller gibi, Allah ve Resûlü’nün ne sevdiği ne de sevmediği me­selelere gelince; bunları Allah hem sevmiyor ve razı olmuyor hem de sevmiyor ve yer­miyorsa, mü’minin de bunları sevmesi, razı olması ve de sevmemesi gerekmez.

Ancak; bunların Allah tarafından yaratılmış ve takdir olunmuş olmaları bunlara has bir durum değildir; dilediği her şeyi hikmeti gereği yaratmış ve her şeyin yaratılışını en güzel yapmıştır.

Kazaya razı olmak ise üç kısımdır:

Birincisi: İbadetlere razı olmak. Bu emredilen bir ibadettir.

İkincisi: Musibetlere razı olmak. Bu da müstehap veya vacip olarak emredilmiştir.

 Üçüncüsü: Küfür, fısk ve isyan; bunlara razı olmak emredilmemiştir, bilâkis bunların sevilmemesi ve bunlardan nefret edilmesi emredilmiştir. Zira, Allah bunları ne se­ver ne de bunlara razı olur.

Nitekim Allah şöyle buyurur: “Çünkü gecenin karanlığın­da Allah’ın razı olmadığı düşünceleri tasarlarlar” (Nisa/108);

 “Allah bozgunculuğu sevmez” (Bakara/205);

“Kullan için küfre razı olmaz" (Zümer/7);

“Allah kafirleri sev­mez” (ÂI-i İmran/32);

“Allah, haddi aşanlan sevmez" (Maide /87);

“Allah bozguncu­ları sevmez" (Maide/64).

Allah, hikmeti 'gereği bunları yaratmış olsa da; kendisinin sevdiği hikmete vasıl kılmak gayesiyle sevmediği bir şeyi yaratması imkansız değildir; şeytanları yaratması gi­bi. Biz, Allah’ın dilediğini yaratmasından razı oluruz. O bu hususta övgüye lâyıktır.

Ancak, yerilen fiilin kendisinden ve failinden bizler razı olmayız ve onu övmeyiz. Bizzat kendisi sevilen şey ile, kendisi bir açıdan sevilmese de sevilen şeye ulaştıraca­ğı için murâd edilen şey arasında elbette fark vardır. Zira; bir şey bir açıdan murâd edi­lir, başka bir açıdan da kerih görülür: Hoşa gitmeyen bir ilâç alan hasta örneğinde ol­duğu gibi. Hasta, ilâcı sevmez ve ondan tiksinir; bununla birlikte sevdiği şey olan sıh­hate kavuşacağı için onu kullanmak ister; bizzat ilâcı sevdiği için değil.

Sahih bir hadiste mervidir ki: “Allah buyurur: Benim faili olduğum hiçbir şeyde, mü’min kulumun ruhunu kabzetmekte tereddüt ettiğim gibi tereddüt etmedim. Kulum ölümden hoşlanmaz, ben de onun üzülmesinden hoşlanmam. Ama ölüm onun için kaçınılmazdır.” Allah -sübhanehu-, ölümden hazzetmeyen mü’min kulunun üzülmesini istemediğine göre, bu O’nun, kulunun canını almak istememesini de gerektirir. Bununla birlikte; Hakk Sübhanehu, hikmeti gereği onu öldürmeyi irade eder.

Allah’ın sevmediği ve nehyettiği şeyleri biz de sevmeyiz ve hoşnut olmayız, an­cak; onları Allah yaratmış olduğu için O’nun razı olduğuna biz de razı oluruz. Zira; bunda bir hikmet mevcuttur. Allah’ın ne sevdiği ne de sevmediği filleri de bizim sev­mememiz gerekmediği gibi sevmemiz ve hoşnut olmamız da gerekmez. Nassla sabit olan rıza ise; bizim, rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, nebi olarak Muhammed’den (a.s.) razı olmamızdır.

Sahih’te Hz. Peygamber’den mervidir ki: “Her kim rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, nebi olarak Muhammed’den razı olursa, Allah’ın da ondan razı olması bir hak olur.”

Kadere razı olmak meselesine gelince, 0; Allah’tan razı olmaktır. Zira; her hâl ü kârda hamd O’na aittir. Ve her ne kadar O’nun sevmediği şeyi biz de sevmiyorsak da ken­disi gereği mahlûkatı yarattığı ve razı olduğu hikmetinden biz razı oluruz. Şer’î emrin ortadan kalktığı ya da gizli kaldığı durumda, takdir edilmiş olsa da şer’î emirde olduğu gibi ne ittibâ (uymak), ne rıza ne de muhabbet söz konusu olur.

Burası, sâliklerin avâm kısmı bir yana, havassının ve şeyhlerinin bile hataya düştükleri bir noktadır. Şer’î emre dair bilgilerine ve ona itaat etmelerine göre onlar derece derecedir. Kimisi şer’î emri diğerlerinden daha çok bilir ve daha çok itaatkâr olur.

Onun hali, şer’î emri bilme ve ona itaat etme hususunda kendisinden daha aşağıdaki kişiden daha güzel olur. Kimi de şer’î emirden uzaklaşır ve İslâm’dan bütünüyle çıka­cak derecede kayıtsız davranır; kendi hevâsıyla ve kaderle yetinir halini sürdürür.

Bunlardan kimi kâfir olarak ölür, kiminin Allah tevbesini kabul eder, kimi fâsık olarak ölür, kiminin Allah tevbesini kabul eder. Onlar kaderi hakikate şer’î emirden yüz çe­virerek bakarlar. Bununla birlikte ya kendi nefislerinden ya da Allah ve Resûlü’nün dı­şında birisinden şer’î emir haricinde bir emir ve nehye ittibâ etmeleri gerekir. Zira; mutlak olarak kaderle birlikte lakayt davranmak bizatihi imkansızdır; daha önce de söylenildigi gibi; kul, kimi şeyleri sevmek, kimi şeyleri de sevmemek üzere yaratılmıştır.

“Kul, Allah’la birlikte gassâl elindeki meyyit misali olmalıdır.” diyenin sözü ne doğrudur ne de müslümanlardan hiçbiri katında meşrulaştırılabilir. Bu, kimi hususlar hakkında söylenebilir, bunun sebebi; Allah’ın o husustaki emrinin gizli kalmasıdır. ' Yoksa; Allah’ın emrettiği ve sevdiği şey bilindiği takdirde, Allah'ın sevdiğini sevmek, hoşlanmadığını da sevmemek zorunlu olur.

Kur’an ve hadisi tefekkür etmek gibi, delil ve sebeplere doğru araştırmayla oluşan İlmî yolun bilgiyi gerektirmesi gibi, bâtını murakabe yoluyla mamur kılmak ve her hâl ü kârda Allah'tan korkmak gibi-sağlam irade ve vesilelerle oluşan amelî yol da ameli gerektirir. Bu yüzden, bu yoldaki sâlike ‘mürid’, diğerine de ‘talip’ adını vermişlerdir.

Araştırma, içinde doğruyu da yanlışı da barındıran bir kategoridir. İrade de öyle. Nasıl ki; ilim yolundaki bilgilerin dinî ve nebevî bilgiler olması ve senin bunlara dair ilminin peygamberlerin haber verdiğiyle uyumlu olması gerekiyor, aksi takdirde bildiğin herhangi bir bilgi ya da peygamberlerin haber verdiklerine dair inandığın herhan­gi bir şey nasıl sana fayda vermiyor ve bu yüzden Allah’a, meleklerine, kitaplarına peygamberlerine ve âhiret gününe iman etmek bir zorunluluk oluyorsa, aynı şekilde iradede de irade edilen şeyin tayin edilmesi bir zorunluluktur. Bu da Allah ve O’na giden yoldur; peygamberlerin emir buyurduğu şeydir. Bu yüzden Allah’a kulluk et­melisin, ona kulluğun da peygamberlerin dillerinde belirlendiği şekilde olmalıdır. Zira; peygamberin tasdiki, ilim olarak haber verilen ve ona itaat da amel olarak emredilen tarzda olmalıdır.

Bu yüzden iman; sünnete uygun bir şekilde kavil (söz) ve ameldir. Hakiki bilgi; Allah’ın ilmine muvafık olandır. Doğru irade, Allah sevgisine ve rızasına uygun olandır. Bu da onun şer’î hükmüdür. Allah alîm ve hakîmdir.

Haberi meselelerin Allah'ın sevgisine ve emrine uygun olması gerekir. Bunların birisi O’nun hükmü, diğeri de ilmidir.

“Menazil’üs-Sâirîn” kitabının müellifi gibi, Allah’ın hükmünü mücerret kader sa­yan ve arifin müşahedesini; iyiyi iyi, kötüyü kötü görmesinden onu alıkoyan bir hü­küm kabul eden kimseye gelince, daha başka yerde bunu vurguladığımız şekilde bun­da büyük bir yanılgı söz konusudur.

Bir hedef belirleyen müride, herhangi bir mabuda kulluk etmesi ya da Allah’a herhangi bir ibadet tarzıyla kulluk etmesi fayda vermez. Bilâkis bu, kendilerine Allah’ın izin vermediği şeyi din kabul ederek ortaklar edinen bid’atçi müşriklerin yoludur. Allah'ın emri olmaksızın Allah’ın dışındakilere kulluk eden hıristiyanlar ve ehl-i bid’atler gibi...

Ehl-i İslâm ve Ehl-i Sünnet ise yalnızca Allah’a; -O’na ve O’nun buyurduğu şek­liyle- kulluk ederler; bid’atlerle değil. Onlardan sadır olan hatalar hariç. İrade yoluna giren sâlikler kimi zaman murâd (irade edilen) hususunda, kimi zaman da murâda ulaştıracak yol hususunda hataya düşerler. Kimi zaman ise; Allah’tan başkasını, on­dan korkmak ve ondan ümit var olmak, ona tâzîm ve muhabbet duymak, ona rağbet edip ondan istemek suretiyle ilâh edinirler. İşte bu, haram kılınan şirktir. Tevhidin ha­kikati ise Allah’tan başkasına kulluk etmemektir. Kulluk (ibadet); sevginin, tâzîmin, ümîdin, haşyetin, celâlin ve ikramın kemâlini ihtiva eder. Bu; tevhidde fani olmak, peygamberlerin ve onların tâbilerinin fâni oluşudur ki: O’na kulluk yaparak O’nun dışındakilere kulluk yapmaktan, O’na itaat ederek O’nun dışındakilere itaat etmekten, O’ndan isteyerek O’ndan gayrısından istemekten, O’ndan korkarak O’nun dışındakilerden korkmaktan, O’ndan umarak O’nun dışındakilerden ummaktan, O’nu severek ve O’nda severek O’nun dışındakileri sevmekten ve O’nun dışındakilerde sevmekten ken­dini fâni kılmandır.

Yol hususunda hataya düşenler muhakkak ki Allah’ı irade etmektedirler; ancak O’nu irade etme noktasında şer’î emre ittiba etmemektedirler; aksine bazen onlardan


Biri O’na Allah’ın razı olduğunun sandığı -ki durum böyle değildir- şekilde kulluk eder; bazen de kadere O’nun murâdı olduğu için nazar edip kendileri hakkında hiçbir amacın bulunmadığı kaderde fâni olurlar. Oysa kaderde mutlak fenâ, imkansızdır. Onlarsa şer’î emre muhalif olan zevke ve vecdine tâbi olmaya ya da kadere nazar etmeye devam etmektedirler ki onların havassının pek çoğunun sınandığı husus da budur.

Şeyh Abdulkâdir ve onun gibi kendi devirlerinin yüce şeyhleri olan kimseler şeri­atın emrine ve nehyine uyulmasını ve şeriatın zevk ve kaderden öne alınmasını buyurmuşlardır. Büyük şeyhlerden birisi hevânın ve nefsî iradenin terk edilmesini emir bu­yurmuştur. İrade olması bakımından iradedeki hata bu şekilde vuku bulmaktadır. O, sâlike hevası açısından asla iradesi bulunmamasını emreder; bunun aksine Rabb (az­ze ve celle)’in irade ettiğini irade etmesini emreder: Ya açıklığa kavuşmuşsa şer’î ira­deyi ya da kavuşmamışsa kaderi iradeyle hareket edilmesini. Bu da ya Rabb’in em­riyle birlikte ya da mahlûkatıyla birlikte olur. Yaratma da emir de Subhanehu Teâlâ’ya aittir.

Bu, şerefli ve sahih olan yoldur. Bu yolun sahibinin; şer’î olduğunu bilmediği şer’î iradeyi terk etmesinden, ya da kaderi iradeyi şer’î iradeye öncelemesinden endişe edilir. Zira; o şer’î olanı bilmezse onu terk eder ve onun zıddını irade eder. Dolayısıyla bil­meksizin, emredileni terk eder ve yasaklananı işler duruma gelir.

İrade yolunun sahibinin de; amel zayıflığından, amelle bağlantılı olan ilim zayıflı­ğından ve dalâlete düşmesinden endişe edilir. İlim yolunun sahibinin amel zayıflığın­dan ve amelle bağlantılı olan ilim zayıflığından endişe edilmesi gibi.

Ancak; Allah hiç kimseye ne berikinden ne de ötekinden kaldıramayacağı şeyi yüklemez. Buyurur ki:

“Elinizden geldiğince Allah’tan sakının’’ (Tegabün/16).

Sâlik; tefekkür edip kendi çabasınca emri ve nehyi öğrenirse, ameli ve iradesi de buna uy­gun olursa, işte onun elinden gelen budur. Tâlip de kendisine emredileni yerine geti­rip nehyedileni terk ederse ve ilmi bu ameline mutabık olursa, işte onun elinden gelen de budur.

Ben derim ki: O’nun hükmü, yaratması ve emrini de içine alır. Yani: Mahlûkata kul olmaktan ve onlara tevekkül etmekten, Allah’a kul olarak ve O’na tevekkül ederek fâ­ni ol. Allah’a isyan hususunda onlara itaat etme; bir menfaatin temini ve bir zararın defi hususunda da onlarla ilişki kurma!

Emirle hevâdan ve fiille iradeden fâni olmaya gelince, bu da: Kişinin fiilinin, hevâsına değil; şer’î emre muvafık olması, yaratılana dair irâdesinin de nefsinin irâdesine değil; Allah’ın fiiline tâbi olması suretiyle olur. İrâde kimi zaman kendi nefsinin fiiliy­le, kimi zaman da mahlûkatla bağlantılı olur.

İlki emirle olur, İkincisinde ise; iradesi olmaz. Bu hususta, kendisine emredilmeyen iradeye sahip olmamakla kayıtlanması (kısıtlanması) gerekir. Eğer takdir edilenlerin hepsini değil de bir kısmını irade etmesi emredilmişse; irade edilmesi emredileni, kadere uygun olsun ya da olmasın, irade etsin.

Bu konuda sâliklerden bir grup hataya düşebilmektedir. Onlardan sıdk sahibi olanlar­da genelde görülen durum, o belirli husustaki şer’i iradeyi bilmiyor olmalarıdır. Oysa on­ların nefsânî bir iradeleri söz konusu değildir; bu sebeple de iradelerini takdir edilmemiş olana terk ederler.

     Bu onun söylediği gibidir: Kalp, onlardan ümitvar olmaz ve onlardan korkmaz ise; onlardan bir şey talep etmek için onlarla haşir neşir de olmaz. Bu mesele, peygamberlerin ve onların tabilerinin, kendilerine Allah’ın mesajlarım iletecekleri insanlara git­meleri gibi; Allah’ın emrettiğini emir buyurmaya gitmeye benzemektedir. Tevekkül, ancak kula emredilenin yerine getirilmesiyle sahih olur, ki böylelikle Allah’a kul ve mütevekkil olunabilsin. Aksi takdirde, her kim O’na tevekkül eder de O’nun emretti­ğini yapmazsa, (bilsin ki) onun yitirdiği emir yerine getirdiği tevekkülden daha çok O’na lâyıktı; en azından onun kadarı ya da ona yakın bir ölçüde. Aynı şekilde her kim bir emri yerine getirir ve O’na tevekkül etmez ve O’ndan yardım dilemezse terk ettiği tevekkül ve talep yerine getirdiği emirden daha çok layıktı O’na; yine en azından onun kadarı veya ondan biraz azı.

Ben derim ki: Bunun sebebi; nefsin, sevdiği ve kendisine faydası dokunan şeyin var olmasını, sevmediği ve kendisine zarar veren şeyin ortadan kalkmasını arzulama­sıdır. Emirle bundan fâni olunca Allah’ın sevdiğini yapar ve sevmediğini terk eder; böylece kendi sevdiğinin yerine Allah’ın sevmediğini terk etmeyi ikame (yerine koyar) eder. İşte o zaman nefsin, fayda temini ve zarar defini gerçekleştirmesi gerekir ki bu durumda Al­lah’a mütevekkil (tevekkül eden) olur.

Şeyh Abdülkadir (r.a) burada itaati değil, sadece tevekkülü zikretmiştir, zira; nef­sin, fayda temini ve zarar definde bulunması gerekir. Eğer Allah’a güvenerek O’na bu hususta tevekkül etmezse bundan yüz çeviremez ki mutlak olarak emre ittiba (uymuş) etmiş olsun. Bilâkis faydanın temini ve zararın defi hususunda emre asi olmuş olur ki o za­man Allah’a kulluk ve emrine itaat O’na tevekkül etmeksizin sahih olmaz. Nasıl ki O’na tevekkül, O’na kulluk ve itaat olmaksızın sahih olmuyorsa!

Allah Teâlâ buyurur ki:

 “Ona kulluk et ve O’na tevekkül et” (Hud/123);

 “Her kim Allah’tan sakınırsa Al­lah ona bir çıkış yolu var eder ve onu ummadığı şekilde rızıklandırır. Her kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter" (Talak/2,3);

“Rabbin’in ismini an ve kendini bütünüy­le O’na ada. O Doğunun da Batının da Rabbi’dir, O’ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse O’nu vekil edin" (Müzzemmil/8-9).

Burada anlatılmak istenen şudur: Mutlak olarak emre ittibâ etmek (uymak), tevekkül etmeksizin ve yardım talep etmeksizin sahih olmaz. Her kim kendisine fayda temin ede­ceği ve kendisinden zararı def edeceği hususunda Allah’a güvenirse hevâsına veda et­mesi ve Mevlâ’sının emrine itaat etmesi mümkün olur. Aksi takdirde nefsi ona veda etmez ki, kendisinin o hususta başkasına muhtaç olduğunu söylemeyi terk etmeye kalksın.

Senin Allah’ın fiiliyle iradenden fâni olmanın alâmeti; senin hiçbir murâd irade etme­men, hiçbir amacının olmaması, hiçbir ihtiyaç ve amelinin süregelmemesidir. Zira; sen, Allah’ın iradesiyle birlikte O’ndan başka bir şey irade edemezsin, bilâkis Allah’ın fiili sen de câri (geçerli) olur ki sen Allah’ın iradesi ve fiili durumunda azalan sükunete ermiş, gönlü mutmain, göğsü geniş, yüzü nûrlu, batını mamur bir hâle gelir, Yaradanın ile her şeyden müstağni olursun. Seni kudretin eli evirip-çevirir, seni ezeliyetin dili çağırır, sana dinle­rin Rabb’i öğretir, kendisinden nûrlar ve elbiseler giydirir; seni önceki ilim erbabının konaklarına indirir. Böylece daima kırık hale gelirsin ve böylece kendisinde suyun da ça­murun da duramadığı bir kap misali sende ne şehvet ne de irade sabit olur. Sonunda be­şerî huylardan arınırsın da bâtının Allah'ın iradesinden gayrı bir şey kabul etmez. O za­man varoluş ve harikuladelikler sana izafe olunur. Bunlar zahirî fiil ve hüküm halinde senden görünüyorsa da gerçekte Allah’ın kainattaki iradesi ve fiilidirler. İşte o vakit kalpleri kırıklar zümresine dahil olursun. Onlar ki kendi beşerî iradeleri kırılmış, doğal ar­zuları yok olmuş ve Rabbanî irade tarafından hüküm altına alınmış kimselerdir.

 Hz. Pey­gamber (s.a.v) ’in buyurduğu gibi: "Bana dünyanızdan güzel koku ve kadınlar hoş gös­terildi ve namaz gözümün aydınlığı kılındı."

Bunlar, tahkik etmek üzere O’na, O dünya­dan çıktıktan ve bunlar ondan zail olduktan sonra izafe edilmiştir. Allah buyurur ki: “Ben, benim yüzümden kalpleri kırıklarla beraberim." Muhakkak ki sen bütün hevânı ve iradeni inkâr etmedikçe Allah seninle birlikte olmaz. Eğer sen krılırsan ve hiçbir şey sen­de sabit kalmazsa ve hiçbir şey sana uygun olmazsa Allah seni yeniden var eder ve sen­de bir irade yaratır; böylece bu iradeyle irade edersin.

Sen, bu sende yaratılan irade içinde olduğun vakit de Rabb Teâlâ onu senin onda ki varlığınla kırar ve sen ebediyen kalbi kırık olursun. O, sende yeni bir irade daha var eder, sonra senin ondaki varoluşun durumunda onu zail eyler.

Ben derim ki: Bu makam, Şeyh Abdulkadir’in işaret ettiği en son şeylerdir. Bunun hakikati, bir şeyin olmasını ancak o şeyin irade edilmesi emredildiğinde irade eder olmasıdır. Şeyhin “Allah’ın fiiliyle iradeden fâni oluşunun alameti, hiçbir murâd irade etmemelidir" sözü ise; ‘irade edilmesi emrolunmayan bir muradı irade etmezsin’ demektir. Allah ve Resûlü’nün bizzat irade etmesi ile emrettiği şeye gelince, onun irade edilmesi ya vâciptir ya da müstehap. O şeyin irade edilmesini terk etmek ise ya gü­nahtır ya da noksanlık.

Bu nokta pek çok sâlike karışık gelir ve kâmil yolun, kulun hiçbir iradesinin olmaması olduğunu sanırlar. Kendisine “Ne irade ediyorsun?” diye sorulduğunda Ebu Yezid’in “irade etmemeyi irade ediyorum” sözü ise bir noksanlık ve çelişkidir, zira; o ira­de etmiştir. İradenin terkini öven meşayihin sözlerini ise iradenin mutlak olarak terki­ne hamlederler.

Oysa bu, istikamet sahibi şeyhlere karşı bir yanılgıdır. Her ne kadar şeyhlerden kimisi iradenin mutlak olarak terk edilmesini emretmiş olsa da bu onu söyleyenin bir yanılgısı­dır. Halbuki bu ne takdir edilmiş ne de emir buyurulmuştur. Zira; canlı olanın iradesi ol­mak zorundadır. İnsanlardan hiçbir canlı yok ki iradesi olmasın. Emire gelince, Allah ve Resûlü’nün sevdiği ve vâcip ya da müstehap olarak emrettiği iradeyi, eğer vacipse ancak kafir, fâsık veya isyankâr terk eder. Eğer müstehap ise o iradeyi terk eden kendisinin hayrına olan bir şeyi terk etmiş olur.

Allah Teâlâ nebileri ve sıddıkları bu iradeyle vasıflandırmıştır. O şöyle buyurur:

“Onun rızasını irade ederek sabah ve akşam Rabbleri’ne yakaranları kovma” (En ‘am/52);

 “Kendi nezdinde hiç kimseye karşı ödenecek bir iyilik için değil, sadece yüce Rabbi’nin rızasını umarak” (Leyl/19,20);

 “Biz sizi yalnızca Allah rızası için ye­diriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz ne de teşekkür” (insan/9);

“Eğer Allah’ı ve Resûlü’nü ve âhiret yurdunu istiyorsanız Allah içinizde ihsan sahipleri için büyük bir mükafat hazırlamıştır” (Ahzâb/29);

“Eler kim âhireti ister ve mümin olarak onun uğ­runa var gücüyle çaba harcarsa işte bunlardır çabalarına değer verilenler (İsrâ/19);

 “Dini O’na has kılarak Allah’a kulluk et” (Zümer/2);

“De ki; O’na dinini has kılarak Allah’a kulluk ederim” (Zümer/14);

“Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şey ortak koş­mayın” (Nisa/36)

“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zâriyat/56).

İbadet, ancak Allah’ın iradesiyle ve emrettiği şey için vardır. O buyurur ki:

 “Yo, her kim varlığını Allah’a teslim ederse işte o ihsan sahibidir” (Bakara/112). Yani bütün hedefini Allah’a adamıştır; “Oysa onlar dini O’na has kılarak sadece Allah’a kul olmakla emrolunmuşlardı...” (Beyyine/5). Dinin O’na has kılınması; kulun, kullukta yalnızca O’nu irade etmesidir.

“O onları sever ve onlar O’nu sever” (Maide/54);

“İman edenler Allah’ı daha çok severler” (Bakara/165);

“De ki, Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin” (Âl-i İmran/31). Seven herkes irade edendir.

Halil İbrahim Peygamber de (a.s) şöyle demiştir: “Ben kaybolanları sevmem” (En’âm/76). Daha sonra da şöyle demiştir: “Ben, yüzümü hanîf olarak, gökleri ve ye­ri yaratana çevirdim ve ben müşriklerden değilim” (En’âm/79). Kur’an’da bu tür pek çok ayet vardır. Allah kendisinin ve emrettiğinin irade edilmesini emreder ve başkalarının ve nehyettiğinin irade edilmesini de nehyeder. Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle bu­yurur. “Ameller ancak niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği vardır. Her kimin hicreti Allah ve Resûlü’ne ise onun hicreti Allah ve Resulü’nedir. Her kimin hicreti payına dü­şecek olan dünyaya veya evleneceği kadına ise onun hicreti hicret ettiği şeyedir."

Bu iki iradedir; Allah’ın sevip razı olduğu irade, O’nun sevmeyip razı olmadığı ira­de. Hatta nehyettiği ya da ne nehyettiği ne de emrettiği irade.

İnsanlar irade konusunda üç kısımdır.

Bir kısmı arzuladıktan şeyi irade ederler. Bunlar nefislerinin ve şeytanın kuludur.

Bir kısmı da iradeden mutlak olarak uzak durduklarını ve Rabb’in takdir ettiğinden gayrı bir muradlarının kalmadığını ve bu makamın en kâmil makam olduğunu sanmaktadır. Ve bunu yerine getiren kimsenin hakikati -ki bu kaderi ve kevnî (kalıcı, mevcut) hakikattir- yerine getirdiğine ve umumî kayyumluğa şahid olduğunu da zannederler. Rububiyetin tevhidinin (Allah’ın “Rabb” ismi celîline nisbettir. Rububiyet kelimesi lügat itibariyle, terbiye edici, yardımcı, mâlik, İslah eden, efendi, vali gibi anlamlara gelmektedir. Terim itibariyle de Allah’ın insanları yarattığına, onlara rızık verdiğine, diriltip öldürdüğüne, Allah’ın kaza, kaderine ve de zatında vahdaniyetine, birliğine iman etmektir.)  Şuhûdunu da gaye kabul ederler ve bunu ‘cem’, fena, istilâm ve benze­ri isimlerle isimlendirmişlerdir. Pek çok şeyhin ayağı bu noktada kaymıştır.

Bu makam hakkında Cüneyd bin Muhammed ile onun sûfi dostlarından bir grup ara­sında tartışma söz konusudur. Onlar tevhidi rubûbiyetin şühûdu ve Allah’ın her şeyin yaratıcısı, rabbi ve meliki olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Bu kaderin şuhûdudur. Bu­nu da ‘cem’ makamı olarak adlandırmışlardır. Böylece onu fark-ı evvelin dışında tutmuş­tur. Bu ise; bunun irade edilmesi ve diğerinin sevilmemesiyle, birisinin yapılması diğeri­nin terk edilmesiyle ortaya çıkan fark-ı tabiîdir. İnsan bu tevhide şahit olmadan önce ya­ratılışın, mahlûkatın fiillerine şahit oluşunda kalbinin tefrik edebileceği bir fiile sahip ol­duğunu görür ve irade ettiği hususlarda hevâsına tâbi olur. Hakkı irade ettiğinde kendi iradesiyle hevâ ve tabii iradesinden çıkar, sonra da O’nun her şeyin yaratıcısı olduğuna şahit olur. Bu ‘cem’in şühuduyla da o ‘fark’tan dışarı çıkar. Onlar bunda ittifak ettikle­rinde Cüneyd bin Muhammed onlara fark-ı sâniyi hatırlattı. Bu ise bu ‘cem’den sonradır ve bu şer’î farktır. Görmüyor musun ki sen emrolunduğun şeyi irade edersin ve nehyedildiğin şeyi de irade etmezsin. İbadete başkasının değil Allah’ın lâyık olduğuna ve iba­detin de resullerine itaat etmek suretiyle olduğuna şahit olursun. Böylece emredilen ile nehyedileni, O’nun evliyası ile düşmanlarını tefrik edersin ve tevhid-i ulûhiyete şahit olursun?

Onlar onunla bu fark hususunda çekişmeye başladılar. Kimi bunu inkâr etti, kimi hiç anlamadı, kimi de bu hususta konuşan kimsenin buna henüz ulaşmadığını iddia etti. Aynca sen, pek çok şeyinin bu makam, yani tevhid-i rubûbiyet ve O’nda fâni ol­ma makamında varıp durduklarını görürsün. Kadrinin yüceliğine ve O’nun bilinen emir ve nehyi uyguladığı kesin olmakla birlikte, “Menazilü’s-Sâirîn” adlı eserin yazanının sözünde olduğu gibi.

Ancak, bunun avamdan dolayı olduğunu iddia ederler. Kimi çelişkiye düşmekte, kimi de şöyle demektedir: “Emirle yetinmek, avâmın maslahatı adınadır.” Bu kişiler tı­marhanelik olarak ifade edilir.

Kimisi de bu makamı telbis (hile) makamı olarak isimlendirmiştir.

Kimisi şöyle der: ‘İnsanın üzerindeki sorumluluk kul olduğu müddetçedir. Kulluk derecesinden özgürlük derecesine yükseldiğinde teklif (sorumluluk) ondan kalkar. Ve artık onun üzerinde sorumluluk kalmaz. Zira özgür kimse, üzerinde hiç kimsenin sorumluluğunu taşımayan kimsedir.’

Kimisi şöyle der: “İşin hakikati, ‘cem’in, kalbinde meşhûd, ‘fark’ın da dilinde mevcut olmasıdır.” Bunu söyleyen kişi, diliyle aralarını tefrik etmekle birlikte kalbinde emredilen ve nehyedilenin eşit olduğuna şahit olur.

Kimisi bunun, ariflerin sülûkunun son noktası ve sıddîk evliyanın derecelerinin zirvesi olan hakîkat olduğunu düşünmektedir.

Kimisi de emir ve nehyin iradesiyle yetinmenin sülük ve başlangıçta olduğunu; ni­hayette ise sadece kader iradesinin kalacağını zannetmektedirler. Gerçekte bu, ibadet ve itaatin düştüğünün söylenmesidir. Allah’a ibadet ile O’na ve Resulü’ne itaat ancak şer’î emre ittiba etmekle olur; küfür, fısk ve isyan bile olsa takdir edilmiş olanla hareket et­mekle değil.

Bundan ötürü sâliklerin pek çoğu kâfirlerin ve fâcirlerin yardımcı ve muhafızları ol­muşlardır, zira; onlarla birlikte kadere şahitlik etmişler, şer’î emir ve nehye şahitlik et­memişlerdir. Bunlardan bir kısmı “Kadere şahit olandan kınama düşer” der ve ekler: "Hızır, kadere şahit olduğunda ondan kınama düşmüştür.”

Kaderin şühûdu taraftarları, kendilerinden birine keşif ve tasarruf yoluyla âdetin dışına çıkma açısından bir yetki vermektedirler. O kişide bunu velilikte bir kemal sanmaktadır. Oysa bu harikuladelikler şeytanî sebepler ve nefsanî arzularla meydana gelmektedir. Velilikteki kemal ise harikuladelikleri şer’î olan emir ve nehyin uygulanması yolunda kullanmaktır ki bunlar emredilenin yapılması ve nehyedilenin terkiyle hasıl olurlar. Şer’î sebeplerle hasıl olmuyorlarsa zemme müstahak olurlar. Şer’î sebep­lerle hasıl oluyorlar, ama bir harama ulaşmak için kullanılıyorsa o zaman da zemme­dilirler. Eğer bir tâ’ate yardımcı olmayan bir mubaha ulaşmakta vesile oluyorlarsa mukarrebîn için değil, ebrâr için geçerlidir. Ancak şer’î bir sebeple hâsıl oluyor ve şer’î emrin işlenmesine yardımcı olmak üzere kullanılıyorsa, işte bu sabikûn ve mukarrebûnun harikuladelikleridir.

Harikulade durumlar hususunda, sebep ve gayelerine bakmak gerekir. Neden hâ­sıl oldular? Nereye ulaştırdılar? Nasıl ki mallarda üreticisine ve kullanıldığı yere bakılıyorsa tıpkı öyle. Her kim bunları -yani harikulade durumları- kendi tabiî iradesi uğ­runa kullanırsa zemme müstahak olur. Her kim de hem tabiî hem de şer’î her iki ira­deden hâli olursa bu onun şer’î iradeyi bilmemiş olmasından dolayı affedilmesi için ye­ter. Ancak şer’î iradeyi bilir ve ondan yüz çevirirse zemme müstahak olur ve affa mazhar olmadığı takdirde de cezaya duçar olur. O, iradesinin hevası olmamasından dolayı övgüyü kazanır, ancak bununla birlikte Allah ve Resûlü’nün emrine muvafık olması gerekir ne bundan ne de ötekinden dolayı muvafık olmaması onun için yeterli olmaz. Zira; mutlak olarak iradeden hâli olmak imkansızdır, bir iradenin olması zorunludur. Eğer Allah ve Resûlü’nün sevdiğini irade etmemişse Allah ve Resûlü’nün sevmediğini irade eder; ancak arzu ettiğini terk etme hususunda kendisiyle mücâhede ettiğinde kendisine emredilen olduğunu sandığı şeyi irade eder ki, o zaman da dalâlette olur.

Bu, dalâlette olan hristiyanların haline benzemektedir. Kur’an buyurur ki: “Bizi doğru yola ilet. Kendilerine nimet bahşettiklerinin yoluna. Kendilerine gazâp olunanların ve dalâlette olanlarınkine değil" (Fatiha/6,7). Hz. Peygamber (s.a.v) de buyur­muştur ki: “Gazâba uğrayanlar yahudiler, dalâlette olanlar da hristiyanlardır.”

Yahudiler, nehyedildikleri fasid irade sahibidirler. Nitekim onlarla ilgili olarak; onların isyankâr oldukları ve haddi aştıkları, hakkı tanıdıkları ama onunla amel etmedikleri, bir ilme sahip oldukları fakat o ilimle amellerinin olmadığı, haram ve mezmun irade hususunda hevâlarına tâbi oldukları, Allah ve Resûlü’nün sevdiği şeyin irade edilmesi demek olan övgüye değer irade halinde olmadıkları haber verilmiştir.

Hristiyanların ise; bir hedef, ibadet ve zühtleri yoktur. Ancak ilimsiz amel eden çapkınlardır. Allah ve Resûlü’nün sevdiği iradeyi bilmezler; bilâkis her birinin amacı kendini iradelerden tecrit etmektir. Allah ve Resûlü’nün emrettiğini ‘irade edici olmayı’ sürdürme­mektedirler. Nitekim Allah ve Rasulü’nün nehyettiği pek çok şeyi irade etmezler.

Onlar kendi hedeflerinden sapmışlardır. Hedefleri ise sözde Allah’a ve Resûlü’ne itaattir. Bu yüzden lanete müstahak olmuşlar, yani Allah azze ve celle’ye itaat etmek­le elde edilen rahmetten uzak olmuşlardır.

Fâcir olan âlim yahudilere benzer, câhil âbid ise hristiyanlara. İlim ehli içinden bazısında ilkinden bulunur, ibadet ehli içinden bazısında da İkincisinden bulunur. Bu husus­ta ademoğulları ayrılığa düşmüşler ve ancak Allah’ın ihata edebileceği kadar büyük bir çatışma içine girişmişlerdir. Onların içinde Allah’ın kendisinden daha keremle davrandığı hiçbir insan yaratmadığı kişiler vardır ki bunlar insanların en hayırlısıdır. Kimisi de insanların en şerlisidir.

İnsanlar içinde en üstün hâl, iki halîlin; İbrahim (a.s.) ve Muhammed (s.a.v) ’in hâlidir. Muhammed (s.a.v) ademoğlunun seyyididir, önceki ve sonraki nesillerin efdalidir, nebilerin sonuncusudur, bir araya toplandıklarında onların imamı, heyet haline geldiklerinde sözcüleridir. Bütün peygamberlerin; İbrahim (a.s), Musa (a.s) ve diğer­lerinin ötesine kendisiyle ulaşılanıdır.

Nebilerin ondan sonra efdal olanı ise İbrahim (a.s) ’dir. Sahih’te Enes bin Mâlik’ten rivayetle Hz. Peygamber (s.a.v) “İbrahim insanlığın en hayırlısıdır” buyurmuştur.

Sahih-i Müslim’de Câbir’den rivayet edilmiştir ki, Hz. Peygamber bir cuma hutbesinde şöyle buyurur: “En hayırlı kelâm, Allah’ın kelâmıdır. En hayırlı yol, Muhammed’in yoludur.” Abdullah bin Mesud da Buhari’nin Sahih’inde rivayet ettiği gibi, hu­suf günü aynı şeyi söyleyerek hutbe îrad etmiştir.

Sahiheyn’de Aişe’den (r.a) rivayet edilmiştir: “Resûlullah eliyle hiçbir canlıya as­la vurmamıştır. Allah yolunda mücâhede amacı dışında, Kendisine bir zarar verildiğin­de hiçbir zaman kendisi için intikam almaya kalkmadı; Allah’ın mukaddesleri çiğnenmedikçe. Allah’ın mukaddesleri çiğnendiğinde de Allah adına intikam alıncaya kadar kimse onun öfkesinin önüne geçemezdi.”

Enes der ki: “Resûlullah’a on yıl hizmette bulundum. Bana hiç öf demedi. Yaptı­ğım bir şey için bunu niye yaptın, yapmadığım bir şey için bunu niye yapmadın de­medi. Ailesinden biri beni bir şeyden dolayı azarlarsa “Bırakın onu, eğer takdir edilmiş olsaydı o şey olurdu” derdi.

Resûlullah mahlûkatın en üstünüdür, ademoğullarının efendisidir. Bütün makamlardaki vesile ona aittir ve o hiçbir şey istemiyor ya da her olan şeyi istiyor değildi. Aynca o hevâsına da tâbi değildi. Bilâkis o hem berikinden hem de diğerinden mü­nezzehti.

Allah Teâlâ buyurur: “O, hevâdan konuşmaz. O sadece vahyedilen bir vahiydir” (Necm/3);

“Allah’ın kulu her ne zaman O’na yakarmak üzere ayağa kalksa onlar hep birlikte etrafını telaşla kuşatırlardı" (Cin/19);

 “Eğer bizim kulumuza indirdiğimizden şüphe içinde iseniz onun benzeri bir sûre getirin" (Bakara/23);

“Kulunu geceleyin gö­türen Allah ne yücedir" (îsra/1).

Bu ayetlerde geçen “kuldan” maksat, Allah’ın emrine itaatkâr olan kuludur. Aksi takdirde yaratılmış olmaları ve yönetiliyor olmaları anlamın­da bütün mahlûkat kuldur.

Allah Teâlâ, nebisine şöyle buyurur: “Sana ölüm gelinceye kadar Rabb’ına kulluk et” (Hicri/99).

 Haşan Basri; “Allah -sübhanehu-, mü’min kulunun ameline ölümden başka bir ecel tayin etmemiştir” buyurmuştur.

Allah Teâlâ yine nebisine hitaben buyurur: “Muhakkak ki sen yüce bir karakter üzeresin” (Kalem/4).

İbn Abbas ve İbn Uveyne ve Ahmed bin Hanbel gibi onunla aynı gö­rüşte olanlar şöyle der: “Yüce bir din üzeresin." Din ise kendisine emredileni yapmaktır.

Aişe (r.a.), Müslim’in rivayet ettiği bir kelâmında şöyle der: “Resûlullah’ın ahlâkı Kur’an’dı.” Aişe (r.a), Hz. Peygamber (s.a.v)’in hiçbir zaman kendi nefsi adına kim­seyi azarlamadığını ve intikam almadığını; Allah için azarlayıp intikam aldığını haber verir. Aynı şekilde Enes de Resûlullah’ın kendi haklarından feragat ettiğini bildirir.

Hududullah meselesine gelince; Resûlullah şöyle buyurur: “Rûhumu elinde tutan Allah’a yemin ederim ki eğer Muhmammed’in kızı Fatma bile hırsızlık yapsa ben elbette onun elini keserdim." Buhari ve Müslim rivayet etmiştir.

İşte bu kemal-i iradedir. Muhakkak ki O, Allah’ın sevip hoşlandığı iman ve amel-i salihi irade etmiş ve bunu emretmiş, Allah’ın hoşlanmadığı küfür, fısk ve isyandan hoşlanmamış ve bunu nehyetmiştir.

 Allah -sübhanehu- da O’nu bu şekilde nitelendirmiş­tir: “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Takvalı davrananlara, zekâtı verenlere ve ayetleri­me inananlara elbette yazacağım. Onlar ki ellerinde bulunan Tevrat ve İncil’de yazılı olarak buldukları ümmi olan resul ve nebiyi izleyenlerdir. O onlara iyiliği emreder, on­ları kötülükten men eder, temiz ve hoş şeyleri onlara helal kılar, çirkin ve kötü şeyleri onlara haram kılar; üzerlerindeki yükleri ve zincirleri indirir. Ona inanan ve onu yücel­ten ve ona yardım eden, onunla birlikte indirilen nûra tâbi olanlar, işte bunlardır kurtu­luşa erenler” (A’râf/156,157).

O, kendisine ait olan bir hak için hiçbir zaman ne azarladı ne de intikam aldı. Aksine Rabbi’nin hakkını yerine getirmeye çabalayıp hakkından vazgeçti. Kendi hakkını kadere bırakıp; “Eğer bir şey takdir edilirse elbet meydana gelir” derdi. Allah’ın hakkı hususunda ise emri yerine getirip Allah’ın kendisine emrettiğini yapar, Allah yolunda mümkün olduğunca en mükemmel şekilde mücâhede eder, onlarla öncelikle kendisine inzal olunan Kur’an’la mücâhede ederdi.

Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Dileseydik her şehre bir uyarıcı gönderirdik. Kafirlere itaat etme ve onlara karşı bütün gücünü kullanarak cihat et” (Furkan/51,52).

Daha sonra Medine’ye hicret edip kendisine savaş izni verilince onlarla eliyle de cihat etmiştir. Bu, Buhari ve Müslim’in Ebu Hureyre’den -ki bu aynı zaman­da Ömer bin Hattab’ın hadisi olarak da bilinir- naklettikleri hadise de uygundur: “Âdem (a.s) ile Musa (a.s)’nın tartışması hakkında Hz. Peygamber şöyle buyurur; “Musa, işlediği günah sebebiyle hem kendisini hem de soyunu cennetten çıkaran Adem’i kınadığında, Âdem ona; bunun daha kendisi yaratılmadan uzun bir müddet önce yazılmış olduğunu söyleyerek cevap vermiştir. Hz. Peygamber de ‘Âdem, Mu­sa’yı yenip susturmuştur’ buyurdu.”

Bunun sebebi, Musa (a.s)’ın Âdem (a.s)’i kınamasının Allah hakkı uğruna değil, Âdem ve diğer ademoğullarının başına bu fiil sebebiyle gelen musibetlerdir. Âdem ise ona bunun olması kaçınılmaz olan mukadder bir durum olduğunu hatırlatmıştır. Kendilerinin başına gelen musibetlere karşı kullara sabretmeleri emredilmiştir. İşte onlara faydası dokunacak olan da budur. Oysa buna sebep olanı kınamalarının ise onlara hiçbir faydası yoktur. Aynı şekilde kendilerine faydası olan meseleleri kaçırmaları duru­munda da kadere rıza göstermekle emrolunmuşlardır; hayıflanma ve hüznün onlara hiçbir faydası yoktur. Kendilerine faydası olanın fırsatını kaçırmak ya da kendilerine zarar verecek olanın meydana gelmesi durumunda ise kadere bakmalılar. Eğer bu durum kendi amellerinin bir neticesiyse günahlardan tevbe etme ve geleceği ıslah etme husu­sunda gayret göstersinler, zira; onlara faydası dokunacak olan budur. Bu, Allah’ın on­lara olan yardımı gayesiyle mukadder olunmuştur.

Sahih-i Müslim’de Ebu Hureyre (r.a)’den aktarılan bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Güçlü mü’min zayıf mü’minden daha çok hayırlı ve Allah’a daha çok sevimlidir. Her hayırlı konuda sana faydası dokunacak olana karşı hırslı ol, Allah’tan yardım dile ve âciz olma. Başına bir şey gelirse, eğer şöyle yapsaydım şöyle olurdu, deme. Bilâkis şeytanın amelini işliyor olsan bile; bunu Allah takdir buyurmuş ve ne güzel eylemiştir de.”

Hz. Peygamber (s.a.v), kulun kendisine faydası olan şeye karşı hırslı olmasını ve Allah’tan yardım dilemesini emretmiş, acziyete düşmekten nehyetmiştir. Kula en faydalı olan şey ise; Allah’a ve Resûlü’ne itaattir, Allah’a ibadettir. Bu iki asıl, Allah’ -Azze ve celle-nin “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz” (Fatiha/5) aye­tindeki kelamının hakikatidir. Acze düşmekten de nehyetmiştir, bu ise; kaybetmek, ihmalkârlık ve yılgınlık demektir. Başka bir hadiste denildiği gibi: “Akıllı kimse kendine sahip olan ve ölümden sonrası için çalışandır; aciz kimse ise kendini hevâsına tâbi kı­lan ve Allah’tan bir takım boş umutlar temenni edendir." -Tirmizi’nin rivayetidir-.

Ebu Dâvud'un Sünen’inde iki kişinin Hz. Peygamber’e gelip mahkemeleştikleri, Resûlullah biri aleyhine hüküm verdiğinde o kişi “Allah bana yeter, o ne güzel vekildir.” demesi üzerine Hz. Peygamberim şöyle buyurduğu kayıtlıdır: “Allah, acziyeti kı­nar, fakat sana düşen akıllı olmaktır. Başına bir şey geldiğinde ‘Allah bana yeter, o ne güzel vekildir’ de.” Burada akıllılık, acziyetin zıddıdır. (Yani dirayetli olmak demektir.) Bir hadiste de şöyle denilir: "Acziyet ve dirayet de dahil her şey kaderledir.” Müs­lim rivayet etmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.v)'in sözündeki acziyetten maksat kudretin zıttı olan acziyet değildir. Zira; hal gereği kudreti olmayan bir kimse kınanmaz ve hali gereği güç yetiremeyeceği şey de ona emredilmez. Aynca Resûlullah o kişiye gayret gösterip Allah’tan yar­dım dilemeyi emredince ve acziyetten nehyedince ona bir durumun galebe çalması du­rumunda kadere bakmasını, bunu Allah takdir etmiştir ve ne güzel dilemiştir demesini, yazıklanıp tasalanmamasını, şeytanın amelini işlese bile şöyle şöyle yapsaydım şöyle olurdu dememesini emretmiştir.

Bu anlamda kimileri şöyle demiştir: İçinde bulunulan durumlar iki cinstir. Birin­cisi çaresi bulunan, diğeri de çaresi bulunmayan durumdur. Çaresi olan durumda ac­ziyet gösterilmez. Çaresi olmayan durumdan da korkulmaz. İşte bu, Şeyh Abdülkadir ve diğerlerinin de zikrettiği gibi din imamlarının vurguladığı şeydir. O da emre­dileni yapma, nehyedileni terketme, takdir olunana rıza gösterme veya sabretme zorunluluğudur.

Allah Teâlâ, Yusuf peygamberden tahkiye yoluyla buyurur ki:

“Ben Yusuf’um, bu da kardeşim. Allah bize lütufta bulundu. Her kim takvalı olur ve sabrederse muhakkak ki Allah iyilik sahiplerinin mükafatını zayi etmez” (Yusuf/90). Takva, emredileni yapma ve nehyedilenden kaçınmayı ihtiva eder. Sabır da takdir olunana dayanmayı içerir.

Allah Teâlâ buyurur ki: “Ey iman edenler! Sizin dışınızdakileri dost edinmeyin. Si­zi yoldan çıkarmak için ellerinden gelen hiçbir çabayı esirgemezler ve sizin sıkıntıda olmanızdan hoşlanırlar. Öfke ağızlarından taşmaktadır. Göğüslerinde gizledikleri ise daha da kötüdür. Eğer aklederseniz biz sizin için işaretleri ayan beyan kıldık. Sizler on­ları seversiniz, ama onlar sizi sevmezler, vahyin tümüne inanmış olsanız bile. Sizinle karşılaştıklarında ‘inandık’ derler. Birbirleriyle kaldıklarında size karşı öfkelerinden par­maklarını ısırırlar. De ki: Öfkenizden kahrolun! Muhakkak ki Allah kalplerde olanı bi­lir. Size bir iyilik eriştiğinde bu onları üzer; bir kötülükte takvalı olursanız onların tuzakları size hiç zarar veremez. Muhakkak ki Allah onların yaptıklarını kuşatandır” (Âl-i İmrân/118-120). Allah Teâlâ, münafık düşmanlarının kurdukları tuzağın; takva ve sabırla birlikte mü’minlere zarar veremeyeceğini açıkça ifade etmiştir.

Aynca şöyle buyurur:

“Hayır! Eğer sabreder ve takvalı olursanız, size aniden saldırsalar bile Rabbiniz akın akın gelen beş bin melekle size yardım edecektir” (Âl-i İmran/125).

 Burada da sabır ve takvayla birlikte olunca, Allah, müminlere kendileriyle savaşan düşmanlarına karşı meleklerle destek verip yardım edeceğini açıklamaktadır.

“Mallarınızla ve canlarınızla mutlaka sınanacaksınız; sizden önceki ehl-i kitaptan ve şirk koşanlardan pek çok eziyet verici sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvalı olur­sanız muhakkak ki bu azimle sarılınılacak işlerdendir" (Âl-i İmran/186).

Allah Azze ve celle mü’minlere; müşrik ve ehl-i kitap düşmanlarının mutlaka kendilerine eziyet edece­ğini ve sabredip takvalı oldukları takdirde de bunun çetin bir iş olduğunu haber vermek­tedir. Sabır ve takva, düşmanlığını açıkça gösteren düşmanın şerrini -ki bunlar hem dil­leriyle hem de elleriyle eziyet ederler- ve düşmanlığını gizleyen düşmanın şerrini -ki bunlar da münafıklardır- defeder.

İşte Resûlullah’ın ahlâkı ve yolu olan bu haller en mükemmel hallerdir. Her kim bazen de sevmediğini irade etse, ya da sevdiğini veya sevmediğini irade etmezse işte bu ikisi de Resûlullah’ın ahlâkı dışındadır, her ne kadar bunlardan dolayı bir günah icap etmese bile. Bazı nebi ve salihlerin ahlâkında olduğu gibi, mubah bir arzuyu ve­ya mubah bir öfke ve intikamı gerçekleştirme fırsatı yakalayan kimseler gibi.

Her kim müstehap bir şeye vesile olarak kullanılacak olsa bile mubah olan arzula­rı irade etmezse, Allah adına intikam almak Allah’ın daha çok hoşuna gitse bile; öfkelenerek, intikam almak istemeyip caiz olması durumunda affa gayret gösterirse de du­rum aynıdır. Nitekim bazı nebi ve salihlerin ahlâkı böyledir. Bu eğer caizse günah mûcip değildir. Resûlullah’ın ahlâkı ise bundan daha mükemmeldir.

Bu ve bundan önceki nebinin şeriatı ile Allah’ın ona teşri buyurduğu hususta nebi kı­nanamaz. Ancak; Allah bazı nebileri diğerlerinden, bazı resullerini de diğerlerinden üstün kılmıştır.

Hz. Muhammed’le (s.a.v) gönderilen şeriat en üstün şeriattır; zira, Hz. Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm- en üstün nebi ve resuldür, ümmeti de insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmettir.

Ebu Hureyre (r.a) “Sizler insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” (ÂI-i İmran/110) ayeti hakkında şöyle der: “Sizler insanlar için insanların en hayırlısısnız. Onları cennete sokmak amacıyla onları kayıt ve sınırlar altına alırsınız.” İnsanların faydası için; cihat uğruna mallarını ve canlarını adarlar. Onlar insanlığın en hayırlı ümmetidir.

İnsanlar, Allah’ın ailesidir. Allah’ın en çok sevdiği insanlar, ailesine en çok fayda­lı olanlardır. Nebiler dışındakilerden kimisine bu durum, o nebiye ittibâ etmek amacıy­la bir şeriat olur. Hz. Muhammed (s.a.v)’in şeriat ve yoluna tâbi olanlara gelince; eğer terk ettiği şer vâcipse veya yaptığı şey haramsa hem zemme hem de cezaya müsta­hak olur; yoruma açık ya da hatalı durumlar müstesna.

Zira; Allah, bu ümmetten hata ve nisyanı mazir (unutmayı mazeret) kabul etmiştir. Onlardan birisinin işleyeceği bir günahı Allah çeşitli sebeplerle affedebilir.

Bu inhizafın sebeplerinden biri de insanlardan kimisine nefsinin istekleri hususunda züht yolu hâkim olmuş; bu yüzden de olumlu olan arzu ve öfkeden uzak durur. Rûhban ve benzeri kimselerde olduğu gibi, aynı şeyi müşrikler ve ehl-i kitap da yap­maktadır. Bu gibi kimseler, can alındığı, insanlar esir edildiği ve mallar gasp edildiği gibi sebeplerle cihadı bir kusur olarak görmekte ve Allah’ın Beyt-i Makdis'in tamirini Dâvud eliyle gerçekleştirmediğini, zira; onun ellerinin kan döktüğünü düşünmektedir­ler. Kimisi de Brahmanlar'da olduğu gibi, hiçbir hayvanı boğazlamamayı öngörmekte; kimisi de bunu haram saymamakta, ancak hayvan boğazlamamak ve etini yememek­le, hatta kadınlarla evlenmemekle Allah’a yaklaştığını düşünmektedir. Birisini överken de “Filan kimse ne evlenmiştir ne de bir hayvan boğazlamıştır” denilmektedir.

Resûlullah (s.a.v) bu gibi kimseleri yadırgamaktadır. Enes’den rivayet edilen Sahihayn’deki bir hadiste anlatıldığı üzere; Hz. Peygamber’in ashabından bir grup insan, peygamber eşlerine onun halvetteki davranışını sordular. Bu gruptan birisi “Ben ka­dınlarla evlenmem”, bir diğeri “Ben et yemem”, bir başkası “Ben bir yatağa uzanıp uyu­mam” dedi. Bu sözler Hz. Peygamber’e ulaştı. Allah’a hamd ü sena ettikten sonra şöy­le buyurdu: “Şunu söyleyen insanlara da ne oluyor? Ben namaz kılarım ve uyurum; oruç tutarım ve iftar ederim, kadınlarla evlenirim; et yerim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.”

Allah Teâlâ buyurur ki:

 “Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı temiz şeyleri haram kılıp haddi aşmayın. Muhakkak ki Allah haddi aşanları sevmez” (Maide/87).

Bu ayet, inzivaya ve bir nevi ruhbanlığa niyetlenen Osman bin Maz’un ve onunla bir­likte olan bir grup insan hakkında nazil olmuştur. Sahihayn’de Sa’d’den şu rivayet edilmiştir: “Resûlullah, Osman bin Maz’un’un inzivaya çekilmesini reddetmiştir. Eğer ona izin verseydi biz de kendimizi iğdiş edecektik.”

Allah ve Resûlü’nün sevdiği, meşru ve faydalı züht; âhirette faydası olmayacak şeylerden uzaklaşmaktır. Âhirette faydası dokunacak ve buna yardımcı olacak şeyler hususunda zühtte bulunmak bir tür Allah’a ibadetten ve itaatten uzaklaşmaktır. Zühdün amacı zarar veren şeyi ya da faydası olmayan şeyi terk etmektir. Faydalı olan hu­susta zühtte bulunmak ise cehalet ve dalâlettir. Hz. Peygamber (s.a.v)'in de buyurdu­ğu gibi: “Sana faydalı olan şey hususunda hırslı ol ve Allah’tan yardım dile ve acze düşme."

Kula faydalı olan; Allah’a ibadet ve itaat ile Resûlü’ne itaattir. Onu bundan alıkoyacak her ne olursa faydalı değil, zararlıdır. Aynca kula en faydalı olan bütün amel­lerinin Allah’a ibadet ve itaat olmasıdır. Eğer farzları yerine getirir ve itaat hususunda kendisine yardımcı olmayacak mubahları işlerse; kendisine ne faydası olan, ne olma­yan, ne de zarar vermeyen bir şeyi yapmış olur.

Meşru verâ da akıbetinden endişe edilen şeyden sakınmaktır. Bu şey de haram kılındığı bilinen, haram olmasından şüphelenilen, terk edilmesi durumunda yapılmasından daha büyük zararı bulunmayan şeydir, haram kılındığı sabit olan fiil gibi. İh­tiyacı olduğu halde verâsından dolayı şüpheliyi terk edip haram kılındığı belli olan şe­yi onun yerine işleyen ya da terk edilmesi şüpheyle işlenmesinden daha büyük bir fe­sada yol açacak bir vâcibi terk eden kimse; babasının veya kendisinin üzerinde talep edilen borçları olan, bunu ise ancak şüphe bulunan malla ödeme durumunda olup bundan kaçınan, kendisinin ve babasının zimmetini rehin bırakan adam gibidir.

Vâcip oluşunda şüphe duyulan şeyi yapmada ihtiyatlı davranmak da verâdandır. Ka­mil verâ; insanın iki hayırdan en hayırlısını, iki şerden en şerlisini bilmesi, şeriatın daya­nağının; maslahatların (emirlerin) oluşturulup mükemmelleştirilmesi ve mefsedetlerin (Şer'an yasak fiillerin içerdiği veya hakkında özel hüküm bulunmasa da dinîn temel amaçlarını ihlâl eden zararlar ve kötülükler) durdurulup azaltılması olduğunu bilmesidir. Aksi takdirde her kim yapma ya da terk etmedeki şer’î maslahat ve mefsedeti ölçemezse; vâcipleri ve haramları işler ve bunu da verâ sanır. Za­lim yöneticilerle birlikte cihat etmeyi terk edip bunu verâ sayan, bidat ve fücur sahibi imamların arkasından cuma kılmayı ve cemaatle namaz kılmayı terk edip bunu verâ sa­yan, sahibinden gizli bidat bulunduğu gerekçesiyle sadık birinin şahitliğini kabul etmek­ten ve bir âlimden ilim tahsil etmekten imtina edip işitilmesi vâcip olan bu hakkı işitmeyi kabul etmeyi terk etmeyi verâ sayan kimseler gibi.

 Züht ve rağbet de böyledir: Her kim Allah ve Resûlü’nün sevdiği ve hoşlandığı rağbet ve zühde itina göstermezse vâcipleri terk eder, haramları işler hale gelir. Yapması gereken Allah'a ve kul haklarına karşı gücünü zayıflatacak ve aklını kaybedecek derecede ihtiyacı olan yeme-içmeyi terk eden, kafir ve fâcir kimselerin salih ve hayırlı in­sanlar üzerinde egemenlik kurmasına sebep olacak derecede, kimi insanlara eza etmek ve onlardan intikam almak gibi özelliklere sahip olduğu için emr-i maruf nehy-i münkeri ve Allah yolunda cihadı terk eden ve bunlardaki tercihe sebep olan maslahatı gö­remeyen kimseler gibi.

Allah Teâlâ buyurur ki:

 "Sana haram aylarda savaş hakkında soru soruyorlar. De ki; o aylarda savaşmak büyük bir günah ve Allah yolundan çevirmek ve onu ve Mescid-i Haram’ı inkâr etmektir. Oranın halkını oradan çıkarmak Allah nezdinde daha da kötüdür. Fitne, öldürmekten daha da kötüdür” (Bakara/217).

 Allah şöyle demektedir: Can almakta bir kötülük olmasına rağmen küfürle hasıl olan fitne ve ehl-i küfrün or­taya çıkışı bundan daha da kötüdür; bu yüzden iki fesattan daha kötüsü daha ehve­nini uygulamakla defedilir.

Hayvan kesmeyi terk eden ya da hayvan kesilmesine zulüm gözüyle bakan kim­se de cahildir. O hayvan mutlaka ölecektir. İnsanların menfaati ve ihtiyaçları için öldürülürse hiç kimseye faydası dokunmadan ölmesinden daha hayırlı olacaktır. Âdemoğlu hayvandan daha mükemmeldir; onun maslahatı da hayvanı yeme, binme ve benzeri hususlarda kullanmakla gerçekleşir. Ancak kendisinin ihtiyacı olmadığı halde hayvana eziyet edilmesini ise Allah yasaklamıştır. Hayvanları hapsederek ölmesine sebep olmak, boğazından başka bir yerinden kesmek, sağmal hayvanı sağacak yerde öldürmek gibi. Allah, insana mubah kıldığı öldürme ve boğazlama hususunda elden geldiğince iyilikle davranmayı vâcip kılmıştır. Sahih-i Müslim’de Şehdad bin Evs’ten rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurur: “Allah her şeye karşı iyilikle davranmayı farz kılmıştır. Öldürdüğünüzde ölülere karşı iyilikle davranın, bo­ğazladığınızda boğazlanana iyilikle muamele edin. Her biriniz bıçağını bilesin ve hay­vanı rahatlatsın.”

Allah ve Resûlü’nün sevdiği istekler de dahil, bütün isteklerden uzaklaşanların karşısında iki grup bulunur: Allah ve Resûlü’nün, küfür, fısk ve isyan gibi arzu edilmesinden hoşlanmadığı şeyleri arzulayan bir grup; Allah ve Resûlü’nün emrettikleri şeyi Allah’a ibadet kasdıyla değil, nefislerinin hevâsına uymak için rağbet göste­ren bir grup. Bu kişiler görünüşte itaat, ama niyette fesat izhar eden kimselerdir. Sahihayn’deki bir hadiste anlatıldığı gibi: Resûlullah’a; “Ya Resûlullah, kahramanlık adı­na savaşan, tarafgirlik uğruna savaşan ve gösteriş için savaşandan hangisi Allah yolundadır?” diye soruldu. O da şöyle buyurdu: "Her kim Allah’ın kelimesi yüce olsun diye savaşırsa işte o Allah yolundadır.”

Allah Teâlâ buyurur ki:

 “Münafıklar Allah’ı aldatmaya kalkışırlar. Oysa onlar ken­dilerini aldatırlar. Namaza kalktıklarında gönülsüzce, insanlara gösteriş olsun diye kalkarlar ve Allah’ı çok az anarlar” (Nisa/42).

İşte bunlar fasid ve kötü istek sahibi kimselerdir. Bunlar vâcibi terk ederek haram işlerler. Diğerleri nasıl ki hristiyanlara benziyorsa; bunlar da yahudilere benzemektedir.

“Onlar, Allah’a ve insanlara karşı taahhütlerine bağlanmadıkları sürece nerede bulu­nurlarsa bulunsunlar zillete duçar olurlar; Allah’ın gazabına uğrarlar ve aşağılanmaya mahkûm olurlar, çünkü Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri ve isyankâr olmaları nedeniyle, peygamberleri haksız yere öldürmekteydiler ve haddi aşıyorlardı” (Âl-i İmran/112).

“Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden uzak tutacağım; çünkü onlar her türlü işareti görseler de ona inanmaz; doğruluk yolunu görseler de ona girmezler, sapkınlık yolunu gördüklerindeyse onu kendilerine yol edinirler” (A’râf/146).

"Ve kendisine mesajlarım geldiği halde onları bir kenara atan kimsenin başına gelecek olanı anlat onlara. Şeytan yetişip yakalar onu ve o da sapkınlardan olur. Eğer biz dileseydik onu mesajlarımızla yüceltirdik; fakat o hep dünyaya sarıldı ve yalnızca hevâsına uydu. Onun durumu bir köpeğin durumuna benzer: Üzerine varsan da dili­ni sarkıtıp hırlar, kendi haline bıraksan da. Bizim ayetlerimizi yalanlamaya kalkan kimselerin hali işte böyledir. Öyleyse bu kıssaları anlat ki belki derin derin düşünür­ler” (A’râf/175-176).

İşte bunlar, hakikati bilmekle beraber sapkınlık sonucu hevâlarına uyanlardır, di­ğerleri de hakikati bilmeyip ondan saparak hevâlarına uyanlardır. Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibi: “Daha önce kendileri sapmış olup birçoğunu da saptırmış olan ve doğ­ru yoldan hâlâ sapmakta olan bir topluluğun hevâlarına uymayın” (Maide/77). Her iki grup da Allah ve Resûlü’nün emrettiği istekleri ve salih amelleri terk etmekte, Al­lah ve Resûlü’nün nehyettiği istekleri ve fasid amelleri işlemekte olan iki gruptur.

Allah kendilerinden râzı olsun; Şeyh Abdülkadir’in, onun şeyhi Hammad ed-Debbas’ın ve istikamet sahibi diğer şeyhlerin, “sâlik hiçbir şey murâd etmez, Allah’ın iradesinin yanında başka bir şey dilemez, bilâkis; onda Kadir-i Mutlak’ın fiili câri olur ve bu da Hakk Teâlâ’nın murâdı olur.” şeklindeki emirlerine gelince: Onlar bununla; ku­lun, Allah’ın ve Resûlü’nün emrini bilmediği hususları kastetmişlerdir. Eğer kul, Allah Azze ve Celle’nin o şeyi emrettiğini bilirse; ona düşen vazife, onu irâde edip onunla amel etmektir. Bunu başka yerlerde de açıklamışlardır. Her ne kadar onların dışında yanılgı içinde kalanlar, irâde-i halkıyeyi -ki bu tevhid-i rubûbiyetle fâni olmaktır- ke­mal olarak görseler ve sülûkun bu sınıra varması durumunda sülük sahibinin bir em­ri yerine getirmesinin başkasından dolayı olduğunu ve onun emri yerine getirmeye muhtaç olmadığını düşünseler de bunlar fasid sözler ve yollardır. Bundan daha önce bahsedilmişti.

Fudayl bin İyâz, İbrahim bin Edhem, Ebu Süleyman Ed-Dârânî, Ma’ruf-u Kerhî, Sırr- ı Sakatı, Cüneyd bin Muhammed gibi selef meşâyihi, Şeyh Abdülkâdir, Şeyh Hammad, Şeyh Ebu’I-Beyan gibi mütekaddimûn meşâyihi ve müteahhirûn meşâyihi gibi istikamet sahibi sâlikler; havada uçsa ve su üzerinde yürüse bile sâlikin şer’î emir ve nehiy dairesin­den çıkmasına müsaade etmezler! Bilâkis; sâlikin vazifesi, ölünceye kadar emredileni yapmak ve nehyedileni terk etmektir. Kitâb, Sünnet ve icmâ-i selefin delâlet ettiği haki­kat işte budur.

Ben derim ki; Şeyh Abdülkâdir şeriatta mahzurlu olanın mutlaka ve mutlaka terk edilmesi gerektiğini emretmektedir. Şârinin (helal ve haramı belirleyen) değil de hevânın hükmüyle yapıldığı için bizatihi mubah olduğu bilinen şey de terk edilir. Belirli bir yere ya da şahsa seyahate çıkmak veya gitmek gibi kendisinde ya da kendisinden bir zarar olmayacak olan ve mubah olduğu bilinmeyen şeye gelince; bu tür bir amel haram değildir, her cüzü de mubah değildir. Aksine dinine zarar verecek bir yere gitmek o insana haram olur; bu yüzden Şeyh zorlanmadıkça ya da batında bunun bir maslahatı (emri) olduğu kendisine ayan beyan olmadıkça oraya gitmemeyi emretmiştir. Eğer o kişiye, oraya gitmenin vâcip ya da müstehap olduğu beyan olunmamışsa; onu yapması ona yaraşmaz. Eğer zarardan endişe ederse onu terk etmesi gerekir. Gitmeye zorlanırsa bunda kendisine bir günah yoktur; yapmasından dolayı da sorgulanmaz. Ancak kendi seçimi ve arzusuyla bunu yaparsa bu durum başka. Eğer tercihe şayan bir maslahat olduğu anlaşılırsa bunu yapmak iyi olur.

Sünnet’ten deliller de kendisini belaya sokmadan bir belayla karşılaşan kimseye yardım edileceğini; kendisini belaya atan kimse hakkında da endişe edileceğini söylemektedir. Resûlullahın Abdurrahman bin Semre’ye söylediği gibi: “Emir almayı isteme. Eğer-is­tediğin için sana verilirse ondan sorumlu olursun, istemeden verilirse bunun için sana yardım edilir." Başka bir hadiste de şöyle buyurulur: “Düşmanla karşılaşmayı temen­ni etmeyin. Allah’tan esenlik dileyin. Onlarla karşılaştığınızda da direnin.”

Sünen’deki bir hadiste de şöyle buyrulur: “Her kim kadılık yapmak ister ve bu­nun için yardım isterse onun sorumluluğu ona verilir. Her kim de etmezse Allah ken­disine yol gösterecek bir melek indirir.” Bir başka rivayette: “Buna zorlansa bile” ifa­desi yer alır.

Sahihayn’deki bir hadiste taunla ilgili şunlar söylenilir: “Bir memlekette taun olduğunu işitirseniz oraya girmeyin; siz oradayken ortaya çıkarsa oradan da kaçarak çık­mayınız.” Resûlullah’ın adaklarından nehyi de bu kabildendir.

Ben derim ki; Şeyh (k.s), emir ve nehyin lüzumun un her makamda zorunlu olduğunu beyan etmiş, kendisinin kabul ettiği üç hali zikretmiştir: Takva sahibi hali, hakîkat hali, hakk’ül-hak hali. Maksadını ise kulun her halde kendisine şeriat tarafından emredileni yapmak ve nehyedileni terk etmek istemesi gerekir diyerek ve kul irade etmeyi terk etmekle emrolunduğunda bunun ne bir emir ne de bir nehiy olduğu­nu söyleyerek açıklamıştır. Bu doğrudur, zira; kul bununla emrolunmamıştır ki, onu var etmede bir iradeye sahip olsun, ne de bundan nehyedilmiştir ki, yok olmasında da bir iradeye sahip olsun. Dolayısıyla böylesi bir durumda iki çelişik şeyi irade etmekten de hâli kalır.

Hakîkat sahibinin de daima emre ittiba etmesi gerektiğini açıklamıştır: Eğer biliyor­sa zahirî şer’î emre ya da batınî emre. Batınî emrin de şeriatça vâcip ya da haram ol­mayan hususlarda geçerli olduğunu ve emrin hükmünü uygulayabilmek için böylesi bir durumda özel emre bakılacağını da beyan etmiştir.

Eğer ‘Hakîkat sahibi ile bundan önceki takva sahibi arasındaki ve bundan son­raki hakk’ül-hak sahibi arasında ne gibi bir fark vardır?’ diye sorarsan buna şöyle cevap verilir:

Kendilerini “abdâl" diye isimlendirmiş olduğu sonrakiler, yapmış oldukları ibadetler­de kendileri adına bir fiile şahitlik etmezler, bilâkis; yerine getirdikleri O’nun emrine ita­atte kendileri üzerindeki failin o olduğuna şahitlik ederler. Bu yüzden şeyh bu hususta; “emre ittiba (uyman) etmen güç ve kuvvetten teberri ederek (uzak durarak) senin kendine muhalefet etmenle gerçekleşir.” demiştir.

Onlar, rubûbiyet tevhidini ulûhiyet tevhidiyle birlikte müşahede ederler. Onlar, yapmış oldukları hayır ve iyilik fiillerini yaratanın Allah olduğuna şahitlik ederler ve kendileri için hiç kimseye karşı bir övgü ve minnet hissi taşımazlar. Kulların bir kötü­lük yapacağını ve herhangi bir kimsenin üzerinde haklarının bulunduğunu düşünmez­ler. Zira; kulların fiillerini ve başka her şeylerini yaratanın Allah olduğunu müşahede ederler; kulların da kendiliklerinden ve kendileri yüzünden Allah üzerinde herhangi bir hakka müstahak olmadıklarını, bilâkis rahmeti kendine farz kılanın Allah’ın kendisi olduğunu bilirler.

Bizzat Allah’ın kendisine şirk koşulmadan kulluk edilmeye ve kendisinden bihak­kın (hakkıyla) sakınılmaya lâyık olduğuna şahitlik ederler. Ondan bihakkın sakınmak ise; O’na itaat edip isyan etmemek, O’nu hatırlayıp unutmamak, O’na şükredip nankörlük et­memektir. Yaptıkları amel-i salihin ise O’nun lütfü, cömertliği ve keremiyle olduğunu ve bu hususta amelin O’na ait olduğunu düşünürler.

O’ndan başka güç ve kuvvetin olmadığına şahitlik ederler. Kulların başına gelen eziyetlerin yaratıcısının ise Allah olduğuna ve bunun O’nun adaletinin gereği olduğuna; insanların görevi olan haklarını terk etmelerini ise O’nun yaratmadığına şahitlik ederler. Her hal ü kârda, yaptığında da yapmadığında da hamd O’na aittir.

Bu yüzden onlar, O’nun kâmil varlığını ve kendilerinin mücerret yokluğunu müşahe­de ettikleri için kalpleri kırık olanlardır. Kendisi için yokluktan başka bir şey görmeyen­den daha çok kırılan hiç kimse yoktur. O kimse ne kendisi için ne de kendisiyle birlikte bir şey görür.

Bunun altında yer alan hakikat sahibi ise; dini Allah’a has kılmada onunla aynı noktadadır. O sadece kendisine emredileni yapar. Ancak rubûbiyet tevhidinin, Allah’tan başka güç ve kuvvetin olmadığının, hakikatte her bir şeyin fail ve yaratanının Rabb olduğunun ve bu müşahedenin hiçbir şekilde kibir, gurur ve benzeri bir duruma izin vermediğinin müşahedesi ve görülmesi hususunda ise ona yetişemez.

Her ikisi de emri ifa ederek Allah’a itaat ederler. Ancak beriki kendisinin müslüman ve namaz kılan biri haline gelmesini sağlayan Allah olduğunu ve kendisinin ger­çekte hiçbir şey yapmadığını müşahede eder. Diğeri ise; her ne kadar kulların fiilleri­nin yaratıcısının Allah olduğunu ikrar etmesinden dolayı buna inanıyor ve tasdik edi­yorsa

da yine de bunu kendisi yok menzilinde hissettirecek bir müşahedeyle müşahe­de etmez.

Ayrıca ikinci bir açıdan da aralarında fark vardır. Birincisi mesele ve olaylar hakkında bir iradeye sahiptir ve bu yüzden onları terk eder. O istekleri hususunda kendi­sine emredilip nehyedilen ile emredilmeyip nehyedilmeyeni temyiz edebilir. Diğerinin ise Rabb’in istediğinden gayrı hiç bir isteği olamaz: Bu, ya O’nun bir emridir ki buna o Allah vasıtasıyla ittibâ eder, ya da kendisi hakkında bir fiildir ki bunu ona Allah yap­maktadır. Bu yüzden emir ve nehy dışında o, çocuk ile sütanneye benzetilmiştir.

Şâyet şöyle denirse: “Şeyhin bütün sözleri, zâhir olsun bâtın olsun bilinmesi mümkün olduğu kadar emre ittibâ etmek üzerinde odaklaşmaktadır. Hakkında zahiri ya da batınî bir emir bulunmayan meselede ise kişi ne buna ne de ötekine dair bir seçimde bulunmayacak şekilde Rabb’inin fiiline teslim olur. Şayet emri biliyorsa onunla birlikte olur; bilmiyorsa kaderle birlikte olur. Bildiği takdirde Rabb’in emriyledir; aksi takdirde O’nun mahlukatıyla. Yaratma ve emir Allah’-sübhanehu-ya âittir. Bu da hâdiselerden bir kısmında emir ve nehyin bulunmasını; dolayısıyla da hakkında ne sevmeye de sevmemeye dair Allah’ın emirinin olmamasını gerektirir."

Bunu Şeyh Abdülkadir ve Şeyh Hammad ed-Debbas açıklamıştır. Sâlik, hakkında emir ve nehye dâir şer’î bir hüküm bulunmayan birtakım meselelere ulaşır; kul da kaderle hareket eder.

Bu nokta onlara göre; sâlikin mücerret kaderi ile hakikatin bir olduğu noktadır, zira; bu noktada şer’î hakîkat yoktur.

İşte bu, onların ilm-i şeriat ehliyle tartıştıkları husustur.

Onlar şöyle der: Şeriata göre bir fiilin; ya varlığı yokluğuna tercih edilir -ki bu vâcip ve müstehaptır-; ya yokluğu varlığına tercih edilir -ki bu haram ve mekruhtur-; ya da her iki durum da eşittir -ki bu da mubahtır-. Bu taksim, mutlak emre göredir.

Ayrıca mubah olduğuna hükmedilen fiil; ya kendisine ibâdete yardım etmesi ve hüsniyet peyda etmesinden dolayı maslahatı açısından kulun onu seçmesiyle olması istenilen ve sevilen bir durum hâlini alır; ya da kulun kendinden daha üstün olanı kaçırmasına sebep olur. Onu bir müstehaptan alıkoyan mubah gibi. Bunun yokluğu kul için daha hayırlıdır.

Farzlardan sonra nafilelerle Allah’a yaklaşmaya çalışan sâlik açısından muayyen mubahın iki tarafı denk olamaz. Şâyet itâat hususunda ona yardımcı olmazsa; o mubahın terk edilip yerine itâatin îfa edilmesi kul için daha hayırlıdır. Kul, eğer yokluğu anında onun benzeri bir mubahla meşgul olacaksa; varlığı ile yokluğunun denk oldu­ğuna hükmedilir.

Şâyet: ‘Bununla diğeri arasında fark yoktur’ denilecek olursa: Bu; farzlarla vâcipleri eda edip haramları terk ederek Allah’a yaklaşmaya çalışan -ve bununla birlikte mubahlarla da ilgilenen- ehl-i yemîn olan ‘ebrar’a uygundur. Öyleleri eğer yokluğu esnasında başka bir mubahla meşgul olacaklarsa; bu mubahın varlığı muayyen mubaha denktir. Birincisine zıt başka bir fiille meşgul olmadan nefsin bu fiili terk etmesi­ne imkân yoktur, zira; nefs bütün harekât ve sekenattan alıkonulamaz.

Bu yüzden el-Kâbî, şeriatta mubah olduğunu inkâr etmiştir; zira ‘her mubah kişi­yi haramdan alıkoyar, haramın terki de vâciptir ve ancak zıddıyla meşgul olmakla mümkündür: Bu mubah da onun zıddıdır. Bir şeyi emretmek zıddını nehyetmek demektir. Bir şeyi nehyetmek de eğer sadece bir tane zıddı var ise muayyen zıddını, ak­si takdirde zıtlarından birini emretmektir. Hangi zıt olursa olsun muhayyer vâcip tü­ründen bir vâcip hâlini alır.’

Kâbînin bu sorusu birçok araştırmacıya problemli gelir. Kimi tâife, Ebu’l Haşan el Amîdî gibi ona cevap vermekten âciz olduğunu itiraf etti. Kimi tâife de Ebu’l Meâlî gi­bi, ‘bir şeyi nehy etmen in zıddını emretmek’ olduğuna kanaat getirerek onu destekledi.

Kimileri de şöyle dedi: Bu, zıtları sınırlı olanlar hakkında geçerlidir. Sınırlı olmayanlarda ise bir şeyin nehyi; zıtlarından birinin emri demek değildir. Mutlak vâcip ile muhayyer vâcibin arasını tefrik etmek gibi.

‘Muhayyer’ hakkında; ‘üç şeyden birinin emredilmesidir’, “Mutlak” hakkında ise; “müşterek takdirdir" denilir. Dedem Ebu’l Berekât buna mütemâyildi. Bir haramı bırakıp başka bir haram işleyen kimse hakkında, Kâbî’nin; ‘Onun bütün haramları terk edip, haram olmayan şeylere ya mubaha ya müstehâba ya da vâcibe yönelmesi ge­rekir’ sözü üzerine de öyle cevap vermişlerdi.

Bu meselenin hakikati bizim şu görüşümüzdür: Bir şeyi emretmek; zıddını ve zıtlarını nehyetmek, bir şeyi nehyetmek de zıddını veya zıtlarından birini emretmektir. Bu bizim şu görüşümüzle de aynı cinstendir: Bir şeyi emretmek onun lâzımlarını da emret­mektir. Vâcibin ancak kendisiyle tamam olduğu şey de vâciptir. Bir şeyi nehyetmek, kendisinden kaçınılması ancak o şeyden kaçınmak suretiyle tamamlanan şeyi de nehyetmektir. Zira; emredilen şeyin varlığı kendi lâzımlarının varlığını ve zıtlarının yoklu­ğunu gerektirir, hatta; böyle olan her şeyin varlığı kendi lâzımlarının varlığını ve zıtlarının yokluğunu, gerektirir. Kendisinden nehyedilen bir şeyin yokluğu; zorunlu sonuç­larının da yokluğunu gerektirir. Allah’ın yarattığı varlıklar gibi ancak bir zıtla yok olu­yorsa, o zaman-, onun yokluğu durumunda zıtlarından bazısının var olması gerekir.

Bu kendi hakkında doğrudur, ancak; her ne kadar emrin maksadı değillerse de, varlığın zorunluluğu sonucu; bu lâzımlar ortaya çıkmıştır. Maksatlı olarak emredilen ile, emredilenin varlığı gereği lüzum eden arasındaki fark belirgindir.

Birincisi, İkincisinin aksine, bunu terk ettiği için kınanıp cezaya müstahak olur. Her kim hac ve cuma ile emrolunursa ve oraya uzak bir yerde ise, onun uzak yerden yola çıkması gerekir. Emredilen ve yakında olan kimsenin de yakın yerden yola çık­ması. Bu mesâfelerin kat edilmesi, emredilen şeyin lâzımlarındandır. Bununla birlikte, her ikisi de hac ve cumayı terk edecek olurlarsa; uzakta olanın cezası yakındakinin ce­zasından daha büyük olmaz. Fakat tersi doğrudur; uzaktakinin sevâbı daha büyük olur. Eğer lâzımlar, emrin bir maksadı olsaydı onun terk edilmesine de ceza verilirdi. Meselâ; uzakta olanın cezasının daha büyük olması gibi ki; bu kesinlikle bâtıldır.

Aynı şekilde, emredilen şey yapılırsa zıtlarının terki gerekir. Ancak, zıtların terki emredilen fiilin lâzımlarındandır; emrin maksadı değildir. Zira; emredilen terk edildi­ğinde terkinden dolayı ceza verilir; meşgul olunan zıtları işlemekten dolayı değil. Ay­nı şekilde, nehyedilen şeyde nehyedenin maksadı, onun yokluğudur; zıtlarından bi­rinin işlenmesi değildir. Şâyet ona zıt bir şeye tutunarak onu terk edecek olursa; bu, terkin zorunlu bir sonucu olur.

Binaenaleyh; bir haramı terk edip başka bir haram işleyen, İkinciden dolayı cezalandırılır. Şöyle denemez; o vâcibi yaptı ve birinci haramı terk etti. Zira kasıt, birinci­sinin yokluğudur. Ne onu haramdan meşgul edecek olan bir mubah, ne de onun bir benzeri maksatlı olarak emredilmiştir. Fakat haramdan nehyedilmiştir ve nehyedilen şeyin terkinin zorunlu sonuçlarından biri de onun zıtlarından biriyle iştigal etmektir. Bu da nehyedilenin terkinin bir lâzımı olarak vuku bulur. Bu, bizim; “terk edeni zem­medilen ve cezaya uğratılandır”, ya da “terki zemme ve cezaya sebep olandır” şeklin­de tanımladığımız ‘vâcip’ değildir.

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Sed non risus. Suspendisse lectus tortor, dignissim sit amet, adipiscing nec, ultricies sed, dolor.

Fütûhu’l Gayb, Fütûhu’l-Gayb, Fütûhul Gayb, Fütuhul Gayb, Fütûhu’l Gayb şerhi, Fütûhul Gayb Şerhi, Abdülkadir Geylâni, Abdülkâdir Geylâni, Gavsül Azâm, Gavsül azam, Geylâni, İbn Teymiye, şerh, şerh ibn teymiye

5 thoughts on “FÜTÛHU’L – GAYB

  1. Değerli bilgiler faydalı oldu teşekkürler.Allah razı olsun..Tüm insanların faydalanmasını dilerim..Cehaletin yayıldığı bu dönemde nefis terbiyesine ok ihtiyaç var.

  2. ibn temiyye şerhi diyor itikatıdınızı kaybetmek istemiyorsanız uzak durun başka düzgün bir yayınevinden bulun. Selefilerden uzak durun ehli sünnetten ayrılmayın.

Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: