FETHU’R RABBANİ

El-Fethu’r Rabbânî ve’l Feyzu’r Rahmânî, Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin tasavvuf görüş ve düşüncelerini muhteva eden en hacimli eserdir. Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin çeşitli târihlerde 36’sını medresede, 17’sini ribatta yaptığı, 9’unun ise yeri belli olmayan, toplam 62 adet vaazından derlenen eserdir. Eserde, vaazlar meclis başlığı altında verilir ve her meclisin târihi kaydedilmiştir. Ancak vaaz meclisleri kronolojik olarak, târihî sıraya göre dizilmemiştir. Vaazlann en erken tarihlisi 6 Cemâdi’l-âhir 545 târihi ile 30. meclis, en son târihlisi ise 20 Receb 546 târihi ile 61. meclistir.

Eserin kim ya da kimler tarafından derlendiği kesin olarak belli değildir. Bununla birlikte Karamâni, el-Fethu’r Rabbânîyi Afifin Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin lisânından yazdığını söyler. Sâmerrâî de Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin halîfelerinden Afîfeddîn b. el-Mübârek tarafından nakledildiğini belirtir. Gerek Karamânînin gerekse Sâmerrâînin bahsettiği kişi Abdülkâdir Geylânînin torunlarından Afîfeddîn b. el-Mübârek olsa gerektir. Şu da var ki, o vaaz ederken müridleri veya oğullarından birilerinin onun sözlerini notlar hâlinde yazdıkları rivâyet edilmektedir.

Bu Kitabı ister sayfanın altındaki konu başlıklarına tıklayarak tamamını sitemizden Akıllı telefonlara uyumlu olarak  okuyabilir. isterseniz hemen alttaki linklerden ÜCRETSİZ olarak indirebilirsiniz… Cep telefonundan okumak için indiriyorsanız Google play Kitaplarda tam ekran okuyabilmeniz için EPUB formatında indirip Google play kitaplarda açıp okumanızı tavsiye ederiz…

Abdülkâdir Geylâni

SAYFAYI TAVSİYE ET

BU KİTABI ÜCRETSİZ İNDİR

       

KİTABI OKU  (Başlıklara Tıklayın)

El-Fethu'r Rabbânî ve'l Feyzu'r Rahmânî, Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin tasavvuf görüş ve düşüncelerini muhteva eden en hacimli eserdir. Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin çeşitli târihlerde 36'sını medresede, 17'sini ribatta yaptığı, 9’unun ise yeri belli olmayan, toplam 62 adet vaazından derlenen eserdir. Eserde, vaazlar meclis başlığı altında verilir ve her meclisin târihi kaydedilmiştir. Ancak vaaz meclisleri kronolojik olarak, târihî sıraya göre dizilmemiştir. Vaazlann en erken tarihlisi 6 Cemâdi'l-âhir 545 târihi ile 30. meclis, en son târihlisi ise 20 Receb 546 târihi ile 61. meclistir.

Eserin kim ya da kimler tarafından derlendiği kesin olarak belli değildir. Bununla birlikte Karamâni, el-Fethu'r Rabbânîyi Afifin Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin lisânından yazdığını söyler. Sâmerrâî de Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin halîfelerinden Afîfeddîn b. el-Mübârek tarafından nakledildiğini belirtir. Gerek Karamânînin gerekse Sâmerrâînin bahsettiği kişi Abdülkâdir Geylânînin torunlarından Afîfeddîn b. el-Mübârek olsa gerektir. Şu da var ki, o vaaz ederken müridleri veya oğullarından binlerinin onun sözlerini notlar hâlinde yazdıkları rivâyet edilmektedir

Geylânî (ks) un sohbetlerinden oluşan el-Fethu’r-rabbânî ile Abdülkâdir Geylânî’nin (ks) sohbet ve vaazlarının derlendiği diğer bir eseri olan Fütuhu’l Gayb ile iki eser arasında bazı farklar bulunmaktadır.

El-Fethu’r-rabbânî’ de genel halk kitlesinin; Fütuhu’l Gaybda ise Abdülkâdir Geylânî’nin (ks) yakın öğrencilerinin muhatap alındığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle Geylânî’nin (ks) el-Fethu’r-rabbânî ’deki üslûbu çok serttir. Nitekim sözlerinin sertliğine yer yer kendisi de işaret eder. Örneğin beşinci sohbetinde “Ben Allah’ın dini konusunda senden taraf olmam. Benim Allah’ın dinine dönük bir katılığım vardır. Özü sözü bir olan sert bir elde büyüdüm. Dünyanı evinde bırak ve bana yaklaş” der. Kırk dokuzuncu sohbetinde ise “Sözümün sertliğinden ürküp kaçmayın. Rabbini bulmuş hiçbir veli yoktur ki Allah’ın dini konusunda sert olmasın. Benim sözüm serttir, yemeğim serttir. Benden ve benim gibilerden kaçanlar kurtuluşa eremezler. Sen, dine yönelik bir konuda saygısızlık edersen sana bir çift söz söylemeden bırakmam. Böyle yaparım ve sohbetime gelmişsin, gelmemişsin aldırmam” der. İfadeler zaman zaman öylesine sertleşir ki okuyan, kafasına balyoz vurulmuşa döner. Bu itibarla el-Fethu’r-rabbânî, nefsini terbiye etmek isteyenlerce mutlaka okunması gereken bir eserdir.

Kutbü'l-ârifîn, Gavsü'l-vâsılîn, es-Seyyid, eş-Şeyh, Bâzü'l-eşheb hazret-i pîr Abdülkadir Geylânî (kaddesallahu sırrihussâmi) efendimizin büyük eserlerinden biri olan Fethu’r- Rabbani’nin Abdülkadir Akçiçek üstadımız tarafından Türkçeleştirilip genç nesillerimi­zin istifadesine sunulmuştur.

GAVSU'L AZAM / ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİ

ÜSTÜNLÜĞÜ

Gavsu’l Azam, Sultanü’l Evliya, Kutbu’l Aktab, Bazü’l Eşheb, Gavsü’s Sakaleyn unvanlı Abdülkadir Geylani Hazretleri çok üstün vasıflar ve seçkin özellikler sahibidir.

Seyyah olup şol âlemi ararsan,

Abdülkadir gibi bir er bulunmaz.

Ceddi Muhammed’dir eğer sorarsan,

Abdülkadir gibi bir er bulunmaz.

Hazret-i Mevlânâ’nın; “Yücelerde nereye vardımsa o Türkmen kocasının ayak izlerini önümde gördüm.” Dediği Yunus Emre, bu dizeleriyle Abdülkadir Geylani Hazretlerinin evliya içinde eşsizliğini ilan etmiştir.

Onun büyüklüğünü dile getiren yalnız Yunus Emre değildir. Aktâb-ı Erbaa denilen dört büyük kutbun biri olan Ahmed er-Rufâi Hazretleri ona çok derin bir hürmetle bağlıydı; yakınlarına ve mürîdlerine daima Gavsu’l Azam Hazretlerini ziyaret etmelerini emreder, onu ziyaret etmeden kendisine gelenlerin ziyaretini kabul etmezdi. Bağdat’a gitmek üzere kendisine uğrayanlara şöyle derdi: “Bağdat’a vardığınızda ilk yapacağınız iş, Abdülkadir Efendimizi ziyaret etmektir. Onu ziyaret etmeden hiçbir şey yapmayın. Şayet vefat etmişlerse mübarek kabirlerini Bağdat’a varır varmaz ziyaret edin.” Yeryüzünde en geniş tarîkat halkalarından birinin sahibi Şah-ı Nakşîbend Hazretleri’nin şu kıtası meşhurdur:

Pâdişâh-t her dü âlem şah-ı Abdülkâdirest

Server-i evlâd-ı Âdem şah-ı Abdülkâdirest

Afitâb-ı mâhitab-ı arş u kürsi ve kalem

Nûr-ı kalb ez nûr-ı a’zam şâh-ı Abdülkâdirest

Şeyhü’l Ekber Muhyiddin Arabî, Gavsu’l Azam’ın karşılaştığı kimseleri kokusundan tanıdığını, kendisinin “ricalü’r-revayih”ten olduğunu söylemiş ve Fütûhat’ta şöyle demiştir: “Velîler içinde her zamanda “Allah Teâlâ, kulları üzerinde kahredicidir” (En’âm, 18) âyetine mazhar bir zât bulunur ki, Allah’tan başka her şeye gücü yeten bir kudrete mâliktir. Bütün cesur ve bahadır kimseler ondan korkup çekinirler. Büyük dava ve iddia sahipleri o zâtın huzurunda hakkı itiraf ederler, adalet gösterirler. İşte bu yüksek makamın sahibi şeyhimiz Seyyid Abdülkadir Geylani’dir. Kendisinin bütün yaratılmışlar üzerindeki gücü malûm ve meşhurdur. Ben o zâtla görüşemedim. Yalnız zamanımızın sahibiyle buluştum. Gavs Hazretleri ondan daha üstün ve Allah katında yüce bir derecededir, öyle ki o yüce makama bu ana kadar Gavs Hazretlerinden başka erişen kimse yoktur. Daha doğrusu onun eriştiği makama ulaşmak mümkün değildir.” İmam-ı Rabbanî, Mektûbat’ında Gavs Hazretlerinin velâyet yolunun feyiz kaynağı ve vasıtası olan on iki imamın makamında olduğunu, onun da on iki imam gibi bütün ümmete sonsuz feyizler dağıttığını, bu inayet ve yüce makamın ancak ona ihsan buyrulduğunu yazmıştır.

Kendisinin büyük bir hürmetle bağlısı ve Eşrefiyye tarikatının kurucusu Eşrefoğlu Rûmî’nin onu metheden birçok şiiri vardır:

Uluvv-i kadr-i Abdülkâdiri evc-i ûlâdan sor,

Gubar-ı hâk-ina’linirı rikab-ı evliyadan sor,

O bâz-ı serfirâzın âşiyânı nerdedir bilmem,

Anı bâlâ-neştn-i bârgâh-ı kibriyadan sor.

Hem seyyid hem de şeriftir; annesi tarafından seyyid, babası tarafından şeriftir. Yani soyu, babası yönünden Hazret-i Hasan (r.a)’a, annesi yönünden Hazret-i Hüseyin (r.a.)’e yani ehl-i beyte ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme kavuşur. Hak Teâlâ ile vasıtasız konuşmuştur ki, en yüksek tevhid mânâları içeren bu mükâleme “Gavsiyye risalesi” olarak elimizdedir. Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin ruhaniyetinin kendisine görünerek görüştüğü meşhurdur. Hızır aleyhisselam ile de birçok defa görüştüğü muteber kitaplarda yazılıdır.

Kendisinden çıkan İlmî ve kevnî kerametler başka hiçbir velîde görülmemiştir. Muhyiddin Arabî Hazretleri bu kadar çok ve büyük kerametler göstermesini “Kün!” (Ol) emri İlâhisine mazhar olmasına bağlayarak açıklamaktadır.

Fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid, tasavvufta yüksek bir evliya ve mürşid-i kâmillerin en başta gelenlerinden olup tesis ettiği tarîkat fevkalade bir hızla dört bir yana yayılmış, çeşitli kollara ayrılarak hemen her kıtada takip ve tatbik edilegelmiştir. Bu olağanüstü hususiyetlerin doğumunda hatta doğumundan da önce ortaya çıktığı görülmüştür. Babası Seyyid Ebu Salih Cengidost, doğduğu gece Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi rüyasında gördüğünü, kendisini şöyle müjdelediğini anlatmıştır: “Yâ Eba Salih, bu gece Hakk Teâlâ sana mükemmel bir oğul bağışladı. O benim evladımdır, rütbesi diğer evliya ve kutuplardan yüksek olacaktır.”

DOĞUMU

Doğduğu gece 1100 oğlan çocuğunun doğduğu, hiçbir kız çocuk dünyaya gelmediği, oğlanların her birinin Gavs Hazretlerinin hürmetine kâmil velî oldukları söylenmiştir. Doğumunda annesinin altmış yaşında olduğu rivayetlerdendir. Hicri 470 yılının, Ramazan ayının ilk gecesinde doğmuştur. Annesi daha beşikteyken gösterdiği kerameti anlatarak şöyle demiştir: Oğlum Abdülkadir’in doğumu mübarek Ramazan ayına tesadüf etmişti. Bu ay boyunca gündüzleri ne zaman emzirmek istesem, iftar vaktine kadar asla süt emmezdi. Ancak akşam namazından sonra emzirirdim. Anladım ki, Ramazan-ı Şerife hürmet ediyor, oruç tutuyordu.

İkinci sene, Şaban ayının son günleri hava çok bulutlu geçmişti, insanlar hilali göremedikleri için Ramazan ayının girip girmediğini tespit edememişlerdi. Abdülkadir’in Ramazan-ı Şerifte süt emmediğini bilenler bana gelip sordular. O gün imsak vaktinden beri süt emmemişti. Bunu gelenlere söyledim. Anlaşıldı ki, Ramazan-ı Şerif başlamıştı.”

Bunu şu beyitle kendisi de beyan eder:

“Bidayette işim, ağzım dolu dolu Allah’ı zikretmekti.

Henüz beşikte iken oruç tutmakla şöhret bulmuştum.”

Doğum tarihini belli eden şu beyit yüksek mertebelerini de belirtmektedir:

İnne bâzalllahi sultanur-ricâl

Câefî aşk’ın teveffa fî kemâl

(O Allah’ın şahini, velîlerin sultanı ‘aşk’ta geldi, ‘kemâl’de vefat etti.)

Aşk kelimesi ebced hesabıyla 470 tarihini, kemâl kelimesi ise doksan bir olarak ömür süresini göstermektedir. Doğum yeri İran’da Gilan şehrinin Neyf (Nif) köyüdür. Doğum yerine atfen Cîlânî veya Gîlânî, Türkçe’de Geylânî olarak tanınmıştır. Babası velî bir zât olan Ebu Salih Musa Cengidost olup soy şeceresi şöyledir: Abdullah bin Yahya bin Muhammed bin Musa el-Cevn bin Abdullah el-Kâmil bin Haşan el-Müsenna bin Haşan (r.a.) bin Ali Murtaza (r.a.). Annesi Seyyide Ummü’l-Hayr Emet ül-Cebbar Fâtıma, Ebu Abdullah Savmaî adlı velî olarak tanınmış bir sûrınin kızı ve kadın velîlerdendir.

Gavs Hazretleri çok küçük yaşta yetim kalmış, annesi ve dedesi Savmaînin yanında büyümüştür. Babası ve annesinden tasavvuf terbiyesi görürken mektebe de gitmiş, ilim tahsil etmeye başlamış, Kur’ân-ı Kerim’i ezberlemişti. Ancak ilmini artırmak, bunun için de ilim merkezi olan Bağdat’a gitmek için büyük bir istek duyuyordu.

BAĞDAT’A GİDİŞİ

Bu isteğini şiddetlendiren fevkalade bir hâdiseyle karşılaştı. Bir gün çift sürmek üzere bir öküzün kuyruğunu tutup tarlaya giderken, hayvan dönüp dile gelerek kendisine: “Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın!” dedi. Bundan korkup geri döndü, evin damına çıktı. Buradan, Nif köyündeki evinin damından Arafat’ta vakfeye duran hacıları gördü. Bunun üzerine annesine Bağdat’a gidip ilim öğrenmek istediğini söyledi. Annesi sebebini sorunca gördüklerini anlattı. Annesi ağlayarak isteğini kabul etti ve babasından miras kalan seksen altının yarısını kardeşine ayırıp kırk altını elbisesinin koltuğunun altına dikti. Gitmesine izin verip her ne olursa olsun doğruluk üzere olmasını tenbihledi, bu hususta kendisinden söz aldı. “Haydi Allah selâmet versin oğlum. Allah Teâlâ için senden ayrılıyorum. Kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem.” Deyip yolcu etti.

Kendisi bundan sonrasını şöyle anlatmıştır: “Küçük bir kafile ile Bağdat’a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan’ı geçince, altmış atlı eşkıya çıkageldi. Kafilemizi bastılar, kervanı soydular, içlerinden biri benim yanıma geldi. “Ey fakir, senin bir şeyin var mı? Dedi. Ben de yalan söylemek istemedim; kırk altınım var!” dedim. ‘Nerededir?’ dedi. ‘Elbisemin koltuğunun altında dikilmiştir.’ Dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip bu durumu söylemişler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde kafileden aldıkları malları bölüşüyorlardı. Yanına gittim. ‘Altının var mı? Dedi. ‘Kırk altınım var.’ Dedim. Elbisemin koltuk altlarını sökmelerini söyledi. Söküp altınları çıkardılar. ‘Neden bunu söyledin? Dediler. ‘Annem, ne olursa olsun doğru söylememi tenbih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim, ihanet edemem.’ Dedim. Eşkıyanın reisi bunu duyunca ağlamaya başladı ve bu kadar senedir ben, beni yaratıp yetiştiren Rabbime verdiğim söze ihanet ediyorum.’ Dedi. Bu pişmanlığından sonra tövbe edip eşkıyalığı bıraktığını söyledi. Yanındakiler de ‘insanları soymada, yol kesmede sen bizim reisimizdin. Şimdi tövbe etmekte de bizim reisimiz ol.’ Dediler. Sonra hepsi elimde tövbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler.”

TAHSİLİ

Bağdat’a gittiğinde 18 yaşındaydı. (1095) Orada bulunan meşhur âlimlerden ders almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. Tasavvuf ilmini babası Ebu Salih’ten, şeyh Ebu Said Mahzumi ve Hammadi Debbas’tan almıştır. Fıkıh ve hadis ilimlerini Ebu Hattab Mahfuz, Ebu’l-Vefa, Ali bin Ukayl, Ebu Hüsevin bin Kadı Ya’la, Ebu Said el-Muharrimi (Mahzûmi), Ebu Galib bin Bâkıllâni, Ebu Said Muhammed bin Abdülkerim, Ebu Ganim Muhammed bin Muhammed, Ebu Bekir Ahmed bin Muzaffer, Cafer es-Serrac, Ebu Kâsım bin Ali, Ebu Talib bin Yusuf, Ebu Bekir Süsen, Ebu’l İzz Muhammed bin Muhtar, Ebu Nasr Muhammed, Ebu Gâlib Ahmed, Ebu Abdullah Yahya ve diğer âlimlerden öğrendi. Zekeriyya Tebrizi gibi âlimlerden edebiyat okudu. Kısa zamanda usûl, füru ve mezhebler mevzuunda geniş bilgi sahibi oldu. Bu sırada Hanbeli mezhebine girmiştir. Hocası Ebu Said kendisine Babü’l Ferec’de bir medrese tahsis etti. Burada tefsir, hadis, kıraat, fıkıh ve nahiv dersleri verdi.

Bu ders ve irşad işine bir süre devam ettikten sonra birden bu işi bırakıp inzivaya çekilmiş, bu inziva müddeti yirmi beş yıl kadar sürmüştür. Bu süre içinde bütün vaktini ibadet, riyazet ve mücahedeyle geçirmiş, kırlara çıkıp Kerh harabelerinde yaşamıştır. Kendisi bu zamanki durumunu anlatırken şöyle demiştir: “Yirmi beş sene kadar yalnız başıma sahralarda dolaştım. Kırk yıl yatsı namazından sonra sabaha kadar Kur’an-ı Kerim okudum. Kırk gün (ardı ardına) oruç tutup sonra iftar ettim.”

Yine kendisi anlatmıştır: “Bir gün münacatta bulunurken yanıma birisi geldi. Kendisini tanımıyordum. Arkadaş olalım dedim. ‘Olur, ama muhalefet etmemek şartıyla.’ Dedi. Muhalefet etmeyeceğimi söyledim. ‘Burada bekle, geleceğim.’ Dedi. Gitti, bir yıl sonra geldi. Aynı yerde onu bekliyordum. Bir müddet beraber oturduk. ‘Ben gelinceye kadar buradan ayrılma!’ deyip kalktı gitti. Yine bir sene bekledim. Geldi; yanında ekmek ve süt getirmişti. ‘Ben Hızır’ım, bunları sana getirmemi söylediler.’ Dedi. Sonra, ‘Kalk, Bağdat’a gidiyoruz! Buyurdu. Beraber Bağdat’a gittik.”

Bu zamanlardaki halinden birini de şöyle anlatmıştır: “Yıllarca bir yerde durdum. Bana birisi yedirmeyince, bir şey yemeyeceğim diye Allah Teâlâ’ya söz verdim. Lokma lokma ağzıma koymazlarsa, su içirmezlerse kendim yiyip içmeyeceğim, dedim. Kırk gün yemedim ve su içmedim. Kırk gün sonra birisi geldi. Bir parça yiyecek bırakıp gitti. Nefsim yemeğe saldıracak gibi oldu. Çok acıkmış olduğum halde Allah Teâlâ’ya verdiğim sözü bozmayacağım.’ Dedim, içimden feryat eden bir ses duydum: Açım açım!’ diyerek inliyordu. Birden yanımda şeyh Ebu Said Mahzumî belirdi. Bu sesi duyup ‘Ey Abdülkadir, bu ses nedir?’ dedi. ‘Bu, nefsimin ızdırabından geliyor. Ruhum rahat içinde, Rabbimin murakabesindedir.’ Dedim. Bizim eve buyur!’ dedi. Nefsime, buradan ayrılmayacağım dedim, o sırada Hızır aleyhisselam geldi; Kalk, Ebu Said’in evine git!’ dedi. Kalkıp gittim. Ebu Said evinin kapısında durmuş, beni bekliyordu. ‘Ey Abdülkadir, benim dediğim kâfi gelmedi de Hızır aleyhisselamın söylemesini mi bekledin? Dedi. Beni içeri aldı. Hazırladığı yemeği lokma lokma ağzıma koydu, doydum. Sonra bana icazet ve hilafet verdi.”

VAAZLARI

Ebul-Hayr Muhammed bin Müslim ed-Debbas’tan el alıp Ebu Said el-Muharrimînin eliyle hırka giydikten sonra meşhur oldu. Yusuf el-Hemedânî cemaate vaaz etmesi için telkinde bulunuyor ama o kürsüye çıkmakta tereddüt ediyordu.

Hicri 521 yılının Şevval ayında yakaza halinde Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemi ve Hazret-i Ali Murtaza’yı (Allah ondan razı olsun) gördü. Kendisine niçin konuşmadığını sorduklarında, Bağdat’ta fasih Arapça bilenler karşısında konuşamayacağını söyledi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve Hazret-i Ali (Allah ondan razı olsun) “Ağzını aç!” buyurarak ağızlarının suyundan verdiler. O zaman Hazret-i Şeyh’in dili açıldı ve öyle bir vaaz verdi ki, o güne kadar Bağdat şehri öyle etkili bir vaaz görmemişti. En ince mânâları büyük bir belâgatle ifade etmeye başladı: “Fikir dalgıcı, kalp denizine dalarak maarif incisini göğüs sahiline çıkarır. Dil tercümanının simsarı, celîlî makama yükselmek için güzel ibadetleri değerli ödemelerle satın alır.”

Ondan sonra vaazlarına büyük bir alâka gösteren halk o kadar kalabalık oldu ki, medreseye sığmayıp sokaklara taştı. Bu yüzden medresenin çevresini genişletmek ihtiyacı duyuldu. Bağdat halkı bu iş için seferber oldu. Fakat cemaatin mütemadiyen çoğalması üzerine de açık havada vaaz etmek gerekti. Yüksek bir tepenin üstüne büyük bir kürsü koydular ve oradan kendisini takip etmeye başladılar. Vaazlarını dinlemek için yetmiş bin kişinin Bağdat’a geldiği ve arka safta bulunan dinleyicilerin ön saftakiler kadar sesini rahatlıkla işittikleri rivayet edilir. Karşılaştığı kimseleri hemen tesiri altına aldığı için “Bâzullah” (Allah’ın şahini) ve “Bâzü’l-eşheb” (avını kaçırmayan şahin) unvanıyla da anılmıştır.

Vaazları o kadar tesirliydi ki, coşup kendini kaybedenler olur, can verenler görülürdü. Vaazında, âlim ve evliyadan zâtlar da bulunur, hepsi derin bir vecd içinde dinlerlerdi. Dört yüz âlim, onun anlattıklarından notlar tutar, izdiham, kalabalık sebebiyle birbirlerinin sırtlarında yazarlardı. Sorulan suallere gayet açık ve doyurucu cevaplar verir, fetva istemeye gelip müşküllerini arz edenlerin işlerini hemen hallederdi. Derin ilim sahibi idi; on üç çeşit ilimde ders verirdi. Onun meclisinde, yaptığı kötülüklere tövbe eden, pişman olan yol kesiciler, katiller, fâsıklar, itikadı bozuk ve sapık olanların yanı sıra Yahudi ve Hıristiyanlara da rastlanırdı. Rivayete göre beş binden fazla Yahudi ve Hıristiyan Müslüman olmuş, yüz binden fazla eşkıya, onun vasıtasıyla tövbe etmiştir.

ETKİLERİ

Beşinci asrın sonunda, tasavvufun en büyük siması ve hemen bütün tarikatlarda başbuğ kabul edilen Abdülkadir Geylani Hazretlerinin meydana çıkıp Kadiriyve tarikatını tesis ederek tarikatlar devrini başlatmasıyla İslâm, insanları yeniden diriltecek tebliğcisine kavuşmuştur. Onun insanların ruhlarına, düşüncelerine hitab eden daveti, bütün İslâm toplumunu etkilemiş, ölü düşünce ve ruhlar yeniden canlanarak, toplum içinde üstün bir ahlâk ve fazilet hareketi başlamıştır. Gavsu’l Azam’ın yetiştirdiği yüzlerce halîfe ve binlerce talebe, İslâm’ı geniş bir coğrafyaya yaydılar. Tarikatı Ispanya’ya, Gımata’nın düşüşü üzerine de Fas’tan başlayarak bütün Afrika’ya yaydılar. Hindistan’da, Çin’de ve Endonezya’da İslâm’ın yayılmasında yoğun çaba harcadılar.

Doksan bir yılık hayatının yetmiş üç yılı Bağdat’ta geçti. Bu dönemde Abbasi halifelerinden beş tanesinin hilafetine şâhid oldu. Bütün ömrünü halkı irşad ile tüketti. Hak uğrunda kuvvetli bir mücadele verdi. Halife ve idarecileri tenkid etti, şirk ve bid’atle savaştı, cahiliyet ve nifakla mücadele etti.

Halife Muktazi Li-emrillah, Ebu’l-Vefa’nın yerine ibn Muzhim el-Mezâlim diye meşhur olan Yahya b. Said b. Yahya b. El-Muzafler’i kadı tayin edince Gavs Hazretleri minbere çıkıp şunları söyledi: “Müslümanların başına zalimlerin en büyüğünü kadı olarak tayin eden sen, yarın merhametlilerin en merhametlisi önünde nasıl hesap vereceksin?”

Bunun üzerine halife titreyip ağlamaya başladı ve o an yeni tayin ettiği kadıyı vazifesinden aldı. Sultanların peşinden ayrılmayan, onlara yaltaklanmak suretiyle zulümlerine ortak olan resmi ulemaya şiddetle karşı koydu. Onlara şöyle diyordu: “Siz neredesiniz, gerçek âlimler nerede? Ey ilim ve amel hainleri! Ey Allah ve Resulünün düşmanları! Ey Allah kullarının yol kesicileri! Siz açıkça zulüm ve nifak içerisindesiniz. Bu nifak ne zamana kadar devam edecek? Ey âlim ve zâhid geçinenler! İdareciler ve sultanlardan dünya metaının zevk ve lezzetini alıncaya kadar münafıklık mı yapacaksınız? Siz ve asrımızın birçok idarecileri! Allah’ın malında ve kullarına verdiği nimetlerde ihanet içerisindesiniz. Ey Allah’ım! Ya münafıkların şehvetini kır, onları ıslah eyle veya yeryüzünü onlardan temizle…”

Bir gün gönlüne Hanbeli mezhebinden başka bir mezhebe geçeyim diye bir düşünce geldi. O gece rüyasında Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’i ashabıyla birlikte toplanmış bir halde gördü. İmam Ahmed Hanbeli, orada kendi sakalını eliyle tutmuş, Pegamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme şöyle rica ediyordu: “Ya Resûlullah! Evladınız Muhyiddin Abdülkadir’e emir buyurunuz, benim gibi zayıf bir şeyhi himaye eylesin.” Efendimiz tebessüm ederek; “Ey Abdülkadir! Şeyhin dileğini kabul et.” Buyurdular.

Ertesi gün Gavsu’l Azam, Hanbeli camiinde namaz kıldı. O gün camide imamdan başka cemaat yokken, Gavsu’l Azam Hazretlerinin bulunması sebebiyle o kadar cemaat geldi ki, boş yer kalmadı. Eğer Gavsu’l Azam Hanbeli camiinde hazır bulunmasaydı, Hanbeli mezhebi son bulurdu, denmiştir.

ÖZELLİKLERİ

Gavsu’l Azam Hazretleri uzun boylu, geniş omuzlu, açık alınlı, pehlivan yapılı, buğday benizli idi. Saçlarını omuzlarını örtecek kadar uzatırdı. Sesi gür ve heybetliydi. Çok güzel giyinir, talebeleri dahil kimseden bir şey kabul etmezdi. Küçük çocuklarla, kölelerle sohbet eder, fakirlerle oturup kalkardı.

Gavsu’l Azam Allah Teâlâ’nın tecellisinin gereği olarak bazen büyük bir celâl ve celâdetle, azim kelâm denilen üslupla konuşurdu.

Behcetü’l Esrar adlı kitapta Şeyh Necibüddin Suhreverdi’nin şunları anlattığı yazılıdır: “Bir gün Şeyh Hammad bin Müslim Debbas (k.s.)’ın yanındaydım, Gavs Hazretleri de oradaydı Gavs Hazretleri kelâm-ı azimle konuşuyorlardı. Şeyh Hammad bir ara sordu: “Ey Abdülkadir, şaşılacak kadar büyük kelâm ediyorsunuz, İlâhî cezadan korkmuyor musunuz?”

Gavs Hazretleri mübarek avucunu şeyhin göğsüne koyarak;

‘Yâ Hammad, avucuma kalp gözüyle bak; yazılı olanı gör.’ Buyurdu. Şeyh bir an dikkat ettikten sonra: ‘Ey Gavsul’ Azam, avucunuzda İlâhî mekr ile mekr buyrulmayacağınıza dair Cenâb-ı Hakk’tan yetmiş adet vesika almış olduğunuzu görüyorum. Azim kelâm etmenizde beis yoktur.’ Deyip “Bu Allah’ın fazlıdır, dilediğine verir.” Mealindeki âyeti okudu.

Aynı kitapta şunlar anlatılmıştır: Şeyh Sıddıkatu’l-Bagdadi Gavsu’l Azam Hazretlerinin medresesine geldi. Gavs Hazretleri büyük bir cemaate vaaz vermek için kürsüye çıkmıştı. Fakat konuşmadan duruyor. Kur’ân okumayı da emretmiyordu. Böyleyken cemaati büyük bir vecd kapladı. Bunu gören şeyh Sıddıkatu’l Bağdadi gönlünden dedi ki: “Gavsu’l Azam Hazretleri konuşmadı, Kur’ân da okunmadı. Acaba bu vecdin sebebi nedir?” Gavsu’l Azam Hazretleri, kürsüden bu şeyhe şöyle buyurdu: “Ey şeyh, Beytü’l Makdis’ten bir mürid bir adımda geldi, huzurumda tövbe eyledi. O müridimin şerefiyle vecde geldiler.” Bu defa şeyhin gönlünden şöyle geçti: “Mademki o mürid bir adımda Beytü’l Makdis’ten Bağdat’a gelebilecek bir mertebe bulunuyor, öyleyse neden tövbe için Gavsu’l Azam Hazretlerine muhtaç oluyor?” Gavsu’l Azam Hazretleri şöyle buyurdular:

“Şeyh, düşündüğün gibi değildir; ilahi muhabbet yolunu öğrenmek için velayetime şiddetle muhtaçtır. Ey şeyh, benim kılıcım meşhurdur, yayım gerilmiş, okum yaydan fırlamıştır ve hedefini şaşırmaz. Atım eğerlidir. Ben Allah’ın tutuşturulmuş ateşiyim (narullahi mu’kadeh). Ben halleri değiştirenim, kıyısı olmayan bir denizim, zamanın rehberiyim. Benden başkalarında konuşanım (Benden başkasında söyleyiciyim). Ben korunmuşum, dikkatleri çekenim. Ben hoşnut olanım. Ey oruç tutanlar, ey geceleri devamlı namaz kılanlar, ey dağ gibi büyük velayet sahipleri, dağlarınız dümdüz olmuştur. Ey halvet hücrelerinde uzlette olanlar, hücreleriniz yıkılmıştır. Allah’tan gelen emre yüzünüzü dönünüz; ben Allah’tan gelen emrim. Ey Hakk yolunun kadın ve erkek yolcuları, ey bahadırlar, ey çocuklar, geliniz ve sahili olmayan denizden alınız. Ey Azîz Allah! Sen birsin, Kebir’sin, Cebbar ve Mütekebbir’sin. Ben hakîr, fakîr ve zelilim. Senden başka ilâh yok. Gece ile gündüz arasında yetmiş kere bana; ‘Seni kendim için seçtim.’ Ve ‘Benim gözetimimde yap’ denir. Bana; ‘Ey Abdülkadir! Konuş, sen dinlenirsin, senin üzerindeki hakkım için iç; sen emniyettesin!’ denir.

Gavsu’l Azam Hazretleri medreselerindeki kürsü üzerinde şöyle buyururlardı: “Her bir velî, bir peygamberin kademi üzerindedir. Ben, ceddim Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin kademi üzerindeyim. İnsan için şeyhler vardır, cinler için şeyhler vardır. Ben ise hepsinin şeyhiyim.”

TARİKATI

Bilindiği gibi tarikat, insan ruhunun terbiye ve irşad ile dış âlemden ilgisinin kesilmesi, bu sayede Hakk’a vusulün gerçekleşmesinin yoludur. “Bîatü’r- Rıdvan” mukavelesinin şeyh ve mürid arasında teyidi mahiyetinde bir bağlantı ile başlayan irşadın esası zikrullaha dayanır.

Zikir hafi ve cehrî olmak üzere iki çeşittir. Hafi olan Hazret-i Ebubekir’den (Allah ondan razı olsun), cehrisi ise Hazret-i Ali’den (Allah ondan razı olsun) devam edegelen usûldür. Kâdiriyye tarikatındaki zikir, cehrî zikirdir. Hazret-i Risalet-penâh (sallallahu aleyhi ve sellem) Ali Murtaza’yı huzurunda oturtup “Gözlerini yum ve sükût eyle, üç kere ben zikredeyim.” Buyurup “Sağına meyleyle cehr ile Lâ ilahe illallah de ve soluna meyleyle, yine cehr ile Lâ ilahe illallah! De” diyerek zikir telkin etmişlerdir.

Kâdiriyye tarikatında şeyh ile mürid arasında akdedilen ve mubayaa denilen anlaşmada, müridin yapacağı zikir usûlü kendisine tarif edilir. Şaka dahi olsa yalandan kesinlikle kaçınması tenbih olunur. Tarikatının esaslarını, Gavsu’l Azam, oğlu Seyyid Tacüddîn Abdürrezzak’a vasiyetinde şöyle belirtmiştir: “Oğlum, Cenâb-ı Hakk sana ve kardeşlerine ve bütün Müslümanlara tevfikler ihsan buyursun. Sana vasiyet ederim ki Cenâb-ı Hakk’a teslim ol ve bağlan, emirlerine uy, yasaklarından çekin. Şeriatın emirlerine, hükümlerine son derece özen göstererek riayet et. Bizim tarikatımız Kur’ân-ı Kerîm’e ve sünnet-i seniyyeye dayanır, cömertlik, göğüs selâmeti, eziyetlere tahammül, tarikat kardeşlerinin verdiği zorlukları bağışlama üzerine kuruludur.

Dervişlerle beraber ol, onları daima meclisine getir, gönüllerini hoş et, onları sevindir. Şeyhlere hürmet et, kardeşlerine iyi davran, arkadaşlarınla iyi geçin, hatırlarını kırma. Küçüklere ve büyüklere öğüt ver, herkese iyi nasihatlerde bulunarak tarik-i müstakime ulaşmalarına çalış. Husûmeti terk et, ancak din

Gavsu’l Azam Hazretleri medreselerindeki kürsü üzerinde şöyle buyururlardı: “Her bir velî, bir peygamberin kademi üzerindedir. Ben, ceddim Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin kademi üzerindeyim. İnsan için şeyhler vardır, cinler için şeyhler vardır. Ben ise hepsinin şeyhiyim.”

TARİKATI

Bilindiği gibi tarikat, insan ruhunun terbiye ve irşad ile dış âlemden ilgisinin kesilmesi, bu sayede Hakk’a vusulün gerçekleşmesinin yoludur. “Bîatü’r- Rıdvan” mukavelesinin şeyh ve mürid arasında teyidi mahiyetinde bir bağlantı ile başlayan irşadın esası zikrullaha dayanır.

Zikir hafi ve cehrî olmak üzere iki çeşittir. Hafi olan Hazret-i Ebubekir’den (Allah ondan razı olsun), cehrisi ise Hazret-i Ali’den (Allah ondan razı olsun) devam edegelen usûldür. Kâdiriyye tarikatındaki zikir, cehrîzikirdir. Hazret-i Risalet-penâh (sallallahu aleyhi ve sellem) Ali Murtaza’yı huzurunda oturtup “Gözlerini yum ve sükût eyle, üç kere ben zikredeyim.” Buyurup “Sağına meyleyle cehr ile Lâ ilahe illallah de ve soluna meyleyle, yine cehr ile Lâ ilahe illallah! De” diyerek zikir telkin etmişlerdir.

Kâdiriyye tarikatında şeyh ile mürid arasında akdedilen ve mubayaa denilen anlaşmada, müridin yapacağı zikir usûlü kendisine tarif edilir. Şaka dahi olsa yalandan kesinlikle kaçınması tenbih olunur. Tarikatının esaslarını, Gavsu’l Azam, oğlu Seyyid Tacüddîn Abdürrezzak’a vasiyetinde şöyle belirtmiştir: “Oğlum, Cenâb-ı Hakk sana ve kardeşlerine ve bütün Müslümanlara tevfikler ihsan buyursun. Sana vasiyet ederim ki Cenâb-ı Hakk’a teslim ol ve bağlan, emirlerine uy, yasaklarından çekin. Şeriatın emirlerine, hükümlerine son derece özen göstererek riayet et. Bizim tarikatımız Kur’ân-ı Kerîm’e ve sünnet-i seniyyeye dayanır, cömertlik, göğüs selâmeti, eziyetlere tahammül, tarikat kardeşlerinin verdiği zorlukları bağışlama üzerine kuruludur.

Dervişlerle beraber ol, onları daima meclisine getir, gönüllerini hoş et, onları sevindir. Şeyhlere hürmet et, kardeşlerine iyi davran, arkadaşlarınla iyi geçin, hatırlarını kırma. Küçüklere ve büyüklere öğüt ver, herkese iyi nasihatlerde bulunarak tarik-i müstakime ulaşmalarına çalış. Husûmeti terk et, ancak din işlerindeki husûmet başkadır. Fakirliğin hakikati, kişinin kendi gibilerine muhtaç olmamasıdır. Zenginliğin hakikati, kişinin kendi akranından bir şey beklememesidir. Tasavvuf bir haldir. Buna laf ile ulaşma imkânı yoktur. Bir dervişle karşılaştığın zaman onunla ilim konularına girme, iyi davranarak kalbini kazanmaya özen göster. Çünkü ilim o fakiri ürkütür, gücenmesine yol açar. Hoş muamele ile ünsiyet peydâ olur.

Tasavvuf sekiz haslet üzerinedir: 1- İbrahim’in (aleyhisselam) cömertliği, 2- İshak’ın (aleyhisselam) rızası, 3- Eyüp’ün (aleyhisselam) sabrı, 4- Zekeriya’nın (aleyhisselam) işareti, 5- Yusuf’un (aleyhisselam) gurbeti, 6- Yahya’nın (aleyhisselam) sûfi elbisesi, 7- İsa’nın (aleyhisselam) seyahati, 8- Fahr-i Kâinat Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin fakrından miras kalmış faziletlerdir.

İhlâsı kendine maksat edin. İhlâsın şöyle olsun ki, halkı görmeyi bırak, Hâlık’ı görmeye bak. Sebeplerde Cenâb-ı Hakk’ı itham etme, ihtiyaç, dilek ve maksatlarda beraberlik, sevgi ve yakınlık dolayısıyla insanlardan hiç kimseye güvenme. Yaratılmışları değil, devamlı olarak Yaratıcıyı zikredip görmeye çalış. Bir işin için mukadderata boyun eğ, rıza kapısına yaslan, Cenâb-ı Hakk’a yalvar, kimseye güvenme, ancak Hak Teâla’ya güven. Ne hâcetin varsa O’ndan iste. Fukaranın hizmetine üç şeyle devam et: tevazu, iyi huy ve gönül hoşluğu. Yani sağken ölmüş gibi bir iç rahatlığı kazan, sonra bu sâfâ ile alçak gönüllü ve iyi huylu olarak fukaraya (dervişlere) hizmet et.

Cenâb-ı Hakk’a en yakın olan kimse, güzel ahlâkla huyunu genişletip süsleyen kimsedir. Üstün amel, Allah’tan başkasına yönelmemektir. Fukaraya sabrı tavsiye et, Hak Teâla’yı tavsiye et. Dünyada sana iki şey yeter: evliyaya hizmet, fukaraya sevgi beslemek. Hakîkî fakîr, Allah Teâlâ’dan başkasına muhtaç olmaz. Tasavvuf ile fakr çok ciddi iki iştir, bunlara sakın şakadan, eğlenceden bir şey karıştırma, işte bunlar sana ve müridlerimden işiten ve işitecek olanlara vasiyetimdir. Allah Teâlâ sizi ve bizi ve bütün Müslümanları bu vasiyet ve tenbihlere uymakta başarılı kılsın. Âmin.”

Tarikatta başlıca umde “Teslim, sellem. (Teslim ol, selâmet bul.) olarak ifade edilmiştir.

Kâdiriyye Tarikatının Silsilesi: Şeyh Ebu’l Hasan Ali bin Musa Rıza (k.s), Şeyh Maruf Kerhi (k.s), Şeyh Sırrı Sakati (k.s), Şeynu’s-Sofiyye Ebu’l-Kâsım Cüneyd Bağdadi (k.s), Şeyhü’l-Âşıkin Ebi Bekir Delf bin Şiblî (k.s), Şeyh Ebi FazI Abdülvâhid Temimi (k.s), Şeyh Ebi Ferec Tarsusi (k.s), Şeyh Ebi Haşan Hekari (k.s), Şeyh Ebu Said Mübarek Mahzûmi (k.s), Seyyidü’s-Sadat Kutbü’l-Vücüd’ür-Rabbani ve’l-Heykelüs-Samedânî Hazretleri, Şeyh Seyyid Abdülkâdir Geylânî (k.s).

Maruf Kerhi (k.s) Ebu’l Haşan Ali ibn Musa Rıza Hazretlerinden el alıp halifelik etmelerine göre tarikat silsilesi silsile-i zeheb yönünden de Ali bin Ebi Tâlib (r.a.) ve Muhammed Mustafa Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme ulaşır.

ESERLERİ

Gavsu’l Azam Hazretlerinin eserleri pek çoktur. Eserlerinden birçoğu vaaz ve sohbetlerinde tutulan notlardan derlenmiştir. Gunyetu’t-Tâlibîn adlı eserini bizzat dikte ettikleri söylenmektedir. Belli vakitlerde okunan virdleri, kasideleri çok meşhurdur. Eserlerinden bazıları şunlardır: Fütuhu’l-Gayb, Fethu’r- Rabbani, Füyûzâtü’r-Rabbanîyye, Beşâirü’l-Hayrat, Cilâu’l-Hatır, Umdetü’s-Sâlihîn, Sittum Mecâlis, Divan-ı Gavsu’l A’zâm...

VEFATI

Gavsu’l Azam Hazretleri 561/1165 senesi Rebiulâhir’in dokuzuncu cumartesi gecesi sabaha karşı vefat etmiştir. Vefatları yaklaştığı vakitte; “Yanımdan çekilin, gerçi zahirde sizinle beraberim fakat hakikatte yanımda başkaları da vardır. Etrafımı genişletin, edepli durun!” buyurduğu anlatılmıştır. Oğlu Seyyid Abdürrezzak şöyle demiştir: “Babam bu sırada ellerini kaldırıp; “Ve aleykümüssselâm ve rahmetullahi ve berakâtuhû tûbû vedhulû fi saf iza eciîküm.” (Tövbe ediniz ve size geliyorum denilenlerin safına giriniz.) buyurdular.”

Vefat ederken iki defa “Allahümme refika’l âlâ.” Deyip “Aleykümüsselâm eciî ileyküm.” (Size geliyorum.) dedi. Sonra “Bana kimse bir şey sormasın! Ben Allah Teâlâ’nın ilminde bir halden başka bir hale geçmekteyim.” Buyurdu.

Son anlarında oğlu Seyyid Abdülcebbar; “Babacığım, bedeniniz acı duyuyor mu?” diye sorunca; “Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. Çünkü kalbim Allah Teâlâ iledir”, cevabını verdi. Oğlu Seyyid Abdülazîz; “Hastalığınız nedir?’ diye sordu. “Hastalığımı kimse bilmez, insan, cin ve melek anlamaz. Allah Teâlâ’nın ilmi, hükmü ile eksilmez. Hüküm değişir, ilim değişmez. Allah Teâlâ dilediğini yok eder, değiştirir, dilediğini sabit kılar. Ona yaptıklarından sual olunmaz, kullara ise yaptıkları sorulur.” Buyurdu.

Oğlu Seyyid Musa, babasının “Allah Allah!’ diyerek sesinin gittikçe azaldığını, sonra kesildiğini söylemiştir. Cenaze namazında görülmemiş bir kalabalık toplandı. Kalabalık sebebiyle ancak gece defnedilebildi. Cenaze namazını oğlu Abdülvehhab kıldırmıştır. Türbeleri Bağdat’ta Babü’d Derc’tedir.

Cenâb-ı Hakk himmetlerini üzerimizde hep hâzır ve daim kılsın. Âmin.

Tahir Gâlip Seratlı

BİSMİHİ SUBHANEHU

Geylânî Hazretleri vaaza başlayacağı zaman, ağır ve mütevazı adımlarla ilerler, yerine vakur bir şekilde otururdu. Üç defa Allah’a hamd ederdi. Her hamdin sonunda biraz duraklar, sonra şöyle devam ederdi:

- Allah’a hamdim yaratılmışların sayısı kadar çok olsun. Arş’ın süsü kadar hoş olmalı… Hak öz varlığından hoşnut olduğu gibi beğenilmeli. Kelimelerin mürekkebi kadar yaygın, bilgi sonsuzluğu kadar çok olmalı. Doğan, yaşayan ve ölenler kadar sürekli ve devamlı olsun.

O gaybı bilir. Hazır olanlar da bilgisi dışında kalamazlar. Rahman ve Rahim olan O’dur. Mülke sahip O’dur. Tek olan O’dur. O, Aziz’dir, Hakîm’dir. Allah’tan başka ilâh olmadığına şahadet ederim. O’na eş olamaz. Mülk O’nun, hamd O’nun… O öldürür, O diriltir. O, diridir, ölmez. Hayır O’nun elindedir. O’nun gücü her şeye yeter. Yolculuk O’nda biter. Muhammed (S.A.) O’nun peygamberidir. Buna da şahadet ederim. Hak Teâlâ onu, hidâyet ve Hak dinle gönderdi. Hakk’a şirk koşanlar getirdiği dinden yüz çevirseler bile, onu bütün dinlere üstün kılar.

Allahım, Peygamberine salât eyle, âline de eyle. İmamı, ümmeti, çobanı ve sürüyü koru. Hayırlı işlerde kalplerini birleştir. Birinin şerrinin diğerine geçmesini önle.

Allahım, içimizde gizli tuttuğumuzu bilirsin. Yaramaz hâlimizi, yarar hâle getir. İhtiyaçlarımızı bilen Şensin, yerine getir. Hatalarımız sana malûm, bağışla. Ayıplarımız senden saklı olamaz, başkaları görmesin, ört. Yasak ettiğin işleri bize gösterme. Emrettiğin şeyleri bize kaybettirme. Zikrini bize unutturma. Mekrinden bizi emin kıl. Senden başkasına avuç açtırma. Bizi gafil kimselerden eyleme…

Allahım, doğru yolumuzu bize ilham et. Nefsin şerrinden sana sığınmayı öğret. Seninle olalım, sivâyı bırakalım, bunu nasib eyle.

Bizi, senden ayırmaya kalkan her şeyle aramıza perdeler ger. Seni analım, şükredelim, iyi kulluk edelim; gönlümüze bunları ilham eyle!

(Sağa dönerek) «Allah’tan başka ilâh yoktur,» kelâmı O’nun arzusudur. Bizim için ne güç ne de kuvvet var. Ancak, Allah’ın (C.C.) kuvveti ile… O yücedir, azimdir.

(Öne dönerek) aynı cümleleri tekrar ederdi. Sonra (sola dönerek) aynı cümleleri okurdu.

Daha sonra devam ederdi.

- İçimizde saklıları açığa vurma. Perdelerimizi yırtma. Yaptığımız hatalı işlerle bizi muahaze etme. Gafletle öldürme. Keremine güvendiğimiz için, sorguya çekme. Unuttuğumuzu sorma. Hatamızı yüzümüze vurma. Bizden öncekilere verdiğin yüklü vazifeyi bize verme. Rabbimiz, güçlü olmadığımız şeyi bize yükleme. Bizi affeyle, mağfiret eyle, rahmetini ver.

Mevla’mız sensin; küfür topluluğu için bize yardım et…

Bu duadan sonra konuşmaya başlardı. Ne konuşacağını düşünmezdi.

Konuşmalarının pek azında hadîs metinlerini okurdu. Bir veya birkaç kere geçmiş büyüklerin hikmetli sözlerini söylerdi. Söylediğini de çok kere teberrüken konuşmanın başına getirirdi. Konuşmaya mevzu yaparken, dersleri o mevzu üzerine bitirirdi. Her meclis, hoşlukla başlar, yine öyle biterdi.

(Not: Bu kısım 26’ncı Sohbet’in sonudur. Teberrüken buraya aldık.)

Allahım, Sana hakkıyla hamd edemem, çaresizim; bu halim Sana malûm.

İstiyorum: Sana en güzel, en iyi hamdi yapan var ya! Hani ona esma ve sıfatın özünü açmıştın, işte onun hakkı için Sana yalvarıyorum. Tecellinin inceliğini ona göstermiştin… O da, Seni kemâline lâyık olarak bilmişti… İşte onun hürmetine Senden diliyorum.

Bu ilhamı, ona sen vermiştin, Ona hamdî, Sen ilham etmiştin. Başkası bu tecelliye erememişti. O, tek olarak zuhur ettiği gün, Zâtını tezahür ettiriyordu. Senin varlığını ilân ediyordu, beyan ediyordu. İşte bu büyük insanın hakkı için istiyorum. Ona salât eyle; bizden bol bol selâm eyle. Bu salât ve selâm onun şanına lâyık olsun. Bu saygı duygumuzu, onun enfes varlığına ilet, Allahım.

Allahım, salât ve selâm’ın şümulünü arttır. His ve mâna duvarlarını aşırt. Alemlerin, emir ve halk kısmına da kavuştur. Hattâ bu salât ve selâmdan faydalanmayan ne bir peygamber kalsın ne de bir melek… Salih kullar da bundan faydalansın.

Hamdımız Sana, salât ve selâmımız onlara olsun. Bunu bize Sen nasip ettin. Büyük fazlındır; anlıyoruz, biliyoruz; işte yolundayız.

Bu konuşma Pazar sabahı RİBAT’ta ([1]) yapıldı. Konuşma tarihi: Hicri, 3 Şevval 545 (Milâdi, 1150).

Bu sohbette; Şeytanı yenilgiye uğratmak mümkün mü? Ölmeden önce ölmek ne anlama geliyor? Kader nedir? Nefsin ıslahı için ne yapılmalı? Sıkıntı, yalnızlık ve korku nasıl geçer? “Kalbi temiz olmak”, insanı kurtarır mı? Kaderde olan şeyler başa gelmeye başladığı zaman ne yapmalıyız? Tevekkül ve ihlasın ölmesi ne demektir? Kadere karşı çıkan nefsi, Allah'ın takdirine nasıl razı edebiliriz? Konularına değiniliyor.

Kader başa geldiği zaman gönderene kafa tutmak, inancı öldürür; Tevhid (Allah’ı birleme) nurunu söndürür; tevekkül ve ihlâsı yok eder.

İman sahibinin kalbi, niçin ve neden oldu, gibi sözleri bilmez. Belki «şundan veya bundan oldu», gibi yersiz lâfları da dile getirmez. Bildiği tek şey vardır, oda:

-     Baş üstüne, hoş geldi; safalar getirdi… diye karşılamaktır.

Nefis, tümüyle muhalefet safında durur. Durmadan niza çıkarır; daima karışıklık ister. Onun ıslâhını dileyen, cihad ehli olsun. Ta şerrinden emin oluncaya kadar. O nefis, şer içinde şerdir. Onunla cihad edersen emin olabilirsin. Neticede göreceksin ki, hayır içinde hayır oluyor. Cihad devam ettiği müddetçe onu her iyiliğe uyar bulursun. İbadetleri hoşlukla yapmaya koyulur. Ve bu uyarlık mükâfatı olarak şu İlâhî hitap ona gelir:

  • «Ey mutmeinne (sakin, Hakka uyar) nefis, Rabbine dön. O, senden razı; sen de ondan hoşnut olarak…»(Fecr/27, 28, 29)

Bu cihad sonunda, nefse itimat caiz olur. Çünkü, şerli yönü ıslâh olmuştur. Nefsi halkın eline bırakma… Ta ki, mânevi pederi İbrahim’e (a s.) nisbeti yerinde olsun…

O ki, nefsi bir yana atmıştı ve herkesten ayrı tutmuştu. Şahsî hevesini söndürmüştü. Boşlukta uçuyordu. Bütün varlığı ile sakindi. Her şey onu ateşten korumaya geliyordu. Ama, onun bunlara aldırış ettiği yoktu. Allah’tan başka kimseden talebi yoktu.

-     «Onun hâlimi bilmesi, bana yeter» diyordu.

Çünkü tam teslim olmuştu. Hakkıyle tevekkül etmiş, Rabbın zatına sığınmıştı. İşte bu sığınmadır ki.

-     «Biz ateşe: İbrahim’e yakıcı olma, serin ve selâmet üzre ol’ dedik.» (Enbiya/69) mealinde gelen İlâhî fermanın inzaline sebep oldu.

Sabırlı kullara, Allah’ın bu dünyada hesapsız yardımı olur. Âhirette ise sayısız nimetleri… Şu Âyet-i Kerime sözümüze şahittir:

-     «Sabırlı kulların mükâfatı bol ve hesapsız verilir.» (Zümer/10)

Sabırlı kulların bu âlemde çektiği cefa, onun gözünden kaçmaz.

Siz, bir an olsun onun uğruna sabır yolunu tutun; yıllarca ecrini alırsınız. Zaten ömür boyunca «Kahraman» lakabıyla gezen, onu, bir anlık cesaret sonunda almıştır.

«Allah sabırlı kişilerle olur.» (Bakara/153). Bu oluş, maddî bir terim değildir, manevîdir. Sabırlıyı Allah zafere ulaştırır, yardımını bol eder. Siz sabra devam ettikçe her an yardımcınız O olur. Yeter ki, O’na bağlanmayı ve O’nun varlığına sığınmayı bilesiniz. O’nunla sabredin, O’nunla ayık olun; gaflet uykusundan uyanın.

Uyanmayı, ölüm anına bırakmayın; önceden uyanın. Biliniz ki, o anda uyanmanız sizi felâketin kucağından çeviremez. O’nun huzuruna varmadan uyanın. O’nun şedid (şiddetli, sert, güç) emirlerini duymadan gözlerinizi açın. Sonra pişman olursunuz; ama ne çare ki, faydasız olur.

Kalblerinizi ıslâh etmeye çalışın. Çünkü onun salâh bulması bütün varlığın salâha ermesi sayılır. Bu mevzuda, Peygamber (S.A.) efendimizin şu Hadîs-i Şerifini anlatmak yerinde olur:

- «Ayık olun, insanda bir et parçası vardır. O iyi olunca, bütün duygular güzelleşir. O. Fesada uğrarsa bütün duygular iyiliğini kaybeder... işte o et parçası Kalb’dir.»

Kalbin salâhı, takva, tevekkül ve bütün işlerde ihlâs sahibi olmakla mümkündür. Fesadı ise bunların yokluğu ile olur.

Kalb, şu bünye kafesinde bir kuş gibidir. Ve bir şişe içinde saklı inciye benzer; hâzinede gizli, muteber bir meta gibidir. Bakılacak şey, kafes değil, içindeki kuştur. İçindeki inciye bakılmalıdır, şişeye değil. Hâzinedeki muteber nesne dururken, duvarına, kerpicine bakmak neye yarar.

Allahım, duygularımızı tâatında kullan. Kalblerimizi marifet nurunla doldur. Hayatımız boyunca yolunda kalmak için bizlere başarı ihsan eyle… Bizleri geçmişteki iyilere kat. Onlara verdiğini bize de nasip et. Onlara Zâtını vermiştin; bize de ver. Âmin!..

Ey Cemaat! Allah yolunda olun. Salihler, böyle yaptı da erdi. Siz Allah yolunda olursanız, O da size yardımcı olur. Salih kişiler, hak yolda böylece erdiler; bir an bile İlâhi yardım onlardan kesilmedi.

Hak katından çıkacak kararların lehinize olmasını arzu ediyorsanız, O’nun tâatına koşun. O’nun yolunda sabırla devam edin. Yaptığı işlere boyun eğin. Hakk’ın hükmü ne olursa olsun, razı olun. Gerek size gerekse başkasına bu yolda her ne ki geldi, uhdenize düşen razı olmaktır, teslim olmaktır.

Allah yolcuları dünyayı bir yana attılar. Kısmetlerini alırken takva eli ile aldılar. Bu arada verâ’ (şüphelileri bırakma) halini de bir yana atmadılar. Bu hali benliklerine sindirdikten sonra öbür alemi istediler. Bu işleri bitince, âhiret yolculuğuna hazırlık yapmaya koyuldular. Nefislerine karşı isyan bayrağını çektiler. Yaratanları önünde boynu bükük ve tâat ehli oldular. Onların vazifesi, önce nefislerini yola getirmek, sonra başkalarını… Önce özlerine öğüt verdiler; sonra da başkalarına…

Ey evlâd! Önce nefsine öğüt ver. Onu yola getir; sonra da başkalarını… Sana nefsin özelliklerini bulmak başlıca vazifedir. Bunu yapmadan başkasına gitme. Senin, henüz ıslâha muhtaç hallerin vardır. Bunu sen de biliyorsun. Yazıktır; bunu bildiğin halde, gayrın ıslâhı sana nice nasip olur?.. Gözlerin bir adım öteyi görmüyor. Körleri neyinle yola getirmek sevdasındasın?.. İnsanları, ancak, ileri görüşlü ve basiret sahibi olanlar yola getirebilir. Daimî dalgalarla kabaran denizden ancak Mahmud (S.A.) (Peygamberimiz) kurtarabilir ve onun hakiki vârisleri… İnsanları Allah’a, Allah’ın irfan ve tam iman nasip ettiği kimseler götürebilir. Ama, onun hakikî ilminden ve irfanından nasibi olmayanlar, öncü olamazlar.

Hak tasarrufundan sana lâf açmak düşmez. Sana gereken; O’nu sevmek ve O’ndan gayrı kimseden korkmamak. Ve bütün işleri O’nun uğruna görmek… Bunlar kalble olur. Dil gürültüsüne getirip söze boğmakla olmaz. Sonra mihenk taşına vurulunca utanırsın. Herkesin içinde iddia etmek yakışmaz. Kuru dâvaya kimse inanmaz. Halk arasında söylediğin sözleri, yalnız kaldığın zaman da söylüyor musun?.. Aynı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman kabil oluyor mu?.. İşte, en Önemli iş, bu oluyorsa mesele yok… Kapı önünde tevhid, içeri girince de şirk!.. Yakışır mı?.. Bu, nifak alâmetidir. İçi bozuk olmanın ta kendisidir.

Acırım sana. Sözün ittika (Günahlardan ve bütün kötülüklerden sakınan) dan açılıyor, kalbin ise fitne çıkarmaya meyyal. Şükrü dilinden bıraktığın yok; ama kalbin daima itiraz halinde. Allahü Teâlâ bir kudsî hadis’te şöyle buyurur:

- «Ey insanoğlu, iyiliğim sana daima inmekte; ama senin de kötülüklerin bana gelmekte… Bu nasıl oluyor?..»

 

Tehlikede olduğunu görüyorum; acıyorum. Allah’a kul olduğunu iddia ediyorsun, ibadet ederken de kalbinde başkasını saklıyorsun. Hakikî mânada O’na kulluk etseydin, O’nda yok olurdun. O’nun varlığında erir, kaybolurdun.

Tam imana sahip olan, nefs şeytanına boyun eğmez. Şahsî arzularına uymaz. Aslında iman sahibi, nefis denen bir şeye hak tanımaz. Hakkı tanınmayan ve bilinmeyen bir varlığa nasıl boyun eğilir ki?.. Hele kötülüğü herkesçe müsellem olunca… İman sahibi, Rabbından başkasına inanmaz ve varlık tanımaz, onun gayrını bir yana atmıştır. Hele dünyalık şeylerden hiç hoşlanmaz, öbür âlemi arzular. Bu hale eren, elbette ki Mevlâsı ile olur. Bütün kulluğunu O’nun uğruna yapar. Cümle vaktini O’nun yolunda geçirir.

İman sahibi, can kulağı ile şu İlâhî hitabı işitmiştir:

-     «Onlar yalnız Allah’a kullukla emrolunmuşlardır. Din yolunda pâk ve ihlâs sahibi olarak.» (Beyyine, 5)

Varlığında beslenen halkı, Hakka eş etmekten sakın. Allah’ı tevhid et. Çünkü bütün eşyanın yaratıcısı O’dur. Her ne varsa hepsi O’nun elindedir. Ey O’nsuz şey arayan adam, başta aklını ara… Sen aklını yitirmişsin. O’nun hâzinesi dışında bir şey var mı?.. Şu âyet-i kerimeyi iyi dinle:

-     «Bize göre, saklı hiçbir şev yoktur. Her şey bize malûmdur.» (Hicr/21)

*

Ey evlâd! Kader oluğu altında uyu. Uyurken sabra yaslan. Önce uyur görün, sonra tam uykuya dalar, hakikate erersin. Kurtuluş yolunu gözeterek kulluğa devam et. Böyle devam ettikçe, iyilikler akar, gelir. Yazılandan gayri gelmez. Bu arada iyi olmayacağını sandığın şeyler de gelebilir. Tam arzu ettiğin de gelir; hepsini hoş gör.

*

Ey cemaat! Kadere uyun. Bu yolda hayli emek sarf eden Abdülkadir’e dönün. Onun tuttuğu yolu siz de benimseyin. Kader, yolunda boynu eğiklerden olduğum için beni Kadir’e- Allah’a- ulaştırdı.

Geliniz, varlığımızı bir yana atarak O’na koşalım. Bu yolda biraz da perişanlık çekelim. Halk bizi rezil (!) görsün. Ne çıkar! Biraz zahmet çeksen, O’na vardıktan sonra hepsi geçip gider. İçimize ve dışımıza sultan kesilen nefsimizi Hak yoluna çevirelim. Cihan Şafii’nin elçisine başvuralım. Onu gönderenin hatırı için elini eteğini bırakmayalım. (Peygamberi kastediyor. Peygamber’e ulaştırıcı ve kavuşturucu olması sıfatıyla kendini kastetmesi de muhtemel) Tazim bizi küçültmez. Bilâkis yükseltir. Size bir elçi gelse sözlerini dinlemeden kapıya mı koyarsınız?.. Tecrübe etmeden itimatsızlık mı beyan edersiniz?.. Onu sevin ve ona bağlanın. Bunu yaparsanız, Hakk’ın sohbetine erer, iyilik kaynağını bulursunuz.

İşte, dediklerimi dinle, göreceksin ki velayet derecesi kapıda seni bekliyor. Sen onu aramasan dahi o seni bulur. İlâhî ilim denizinden doya doya içmen böylece kabil olur.

Onun fazilet kapısına anlattığımız yoldan gidilir. Başka yol yoktur. Fazilet sofrasına böyle oturmak kabil olur. Onun rahmeti kadere uyana gelir. Bu halin sahipleri teklerdir. Milyonda bir çıkar. Her soyda ve her kabilede bir tane ancak çıkar. Belki de çıkmaz.

Takva hali sana gerekli iştir. Allah yolunun gerçek erlerine uy. Nefsine uyar olma. Şeytan ve kötü arkadaşlarından kaç! Îman sahibi, bunların cihadından fariğ olmaz. Bunların elinden kurtulup başını dışa çeviremez. Nefisle cihad etmekten alnının teri kurumaz. Onun üzerinden ne zırhı çıkar ne de atının eğeri sökülür.

O büyükler, uykuyu yenmek için uyurlar. Nefse karşı çarpışmak için yerler. Zaruret olmadan konuşmazlar. Onlara âdet, susmaktır. Ancak Rablarının kaderi onları konuşturur. İlâhî fiiller onları konuşturur; onlar bunun farkına varmazlar. Benlikleri ölmüştür. Yarın kıyamet olduğunda duyular nasıl konuşursa, burada onlar öyle konuşur. Onları Allah konuşturur, Allah herkesi konuşturmaya güçlüdür. Sebepler yaratılır; onlar da konuşurlar. Herhangi bir iş için onların kullanılması gerekince, sebepler hazır olur.

Allah’ın dileği üstündür. Arzu ettiği şeyi yapar. O büyüklerin bu şekilde konuşmaları bir hikmete dayanır. Peygamberlerin vefatı sonunda, yerlerini bu büyükler aldı. Bir hüccet olarak konuşurlar. Her konuşmaları bir hükme dayanır Yarın kıyamet günü olunca, halkın özrü kalmaz. Çünkü müjde ve çekinme mevzuunda, her sözü bu büyükler beyan etmiştir.

Peygamberlerden sonra halk, yararını onlardan öğrenecektir Peygamberimiz:

-     «Bilginler, peygamberlere vâristir.» buyuruyor.

Asıl veraset, yukarıda anlattığımız ve daha anlatacağımız huyları benimsedikten sonra başlar.

Ey cemaat! Allah’ın nimetlerine şükredin. Sizde bulunan nimetleri O’ndan görün. Çünkü yaratanımız buyurdu:

-     «Sizde bir nimet varsa, o Allah’tandır.» (Nahl, 53)

Hani O’nun nimetlerine şükrünüz? Halbuki O’nun iyilikleri sizi sarmıştır. Nimetleri içinde dönüp duruyorsunuz.

Halin nicedir, iyiliği başkasından gören çaresiz!.. Bir taraftan iyiliği Allah’dan başkasına mal edersin, beri yana döner, nimeti az bulursun!.. Size gerekmeyeni, yaramazı neden beklersiniz?.. Allah’ın verdiği kuvvet ve kudreti O’na isyanda harcamanıza sebep ne?..

*

Ey evlâd! Yalnız kaldığın zaman, seni kötü işten koruyacak duyguya muhtaçsın. Ayak kaymasını önleyecek tedbirin olmalı. Hakkın her an seni kontrol ettiğini içinden sezmelisin. Bu düşünceler varlığını sarmalı. Anlattıklarımıza şiddetle ihtiyacın vardır. Benliğini bu öğütlerle donattıktan sonra nefisle cenge çıkman kabil olur.

Halk arasında büyük olarak tanınan kimseleri ufak bir hata yıkabilir; zahidleri şehvetler perişan eder. Ebdâlleri, maddî varlığını manevî varlığa katmak isteyenleri, yersiz düşünce süründürür. Bilhassa, yalnızlık hallerinde, kötü fikirlerden kendilerini korumaları gerektir.

Doğruların yıkılışı bir an işidir. Çünkü bunlar şahın kapısında beklerler. Tek tek halkı Hakk’a çağırmaya memur edilmişlerdir. Onlar, Mahlûkata şöyle hitap ederler:

- Ey kalbler! Ey Ruhlar! Ey insanlar ve cinler! Hak yolunu istiyorsanız bana gelin! Gelişiniz kalb adımı ile olsun. Takva ve vera’ caddesinden aşın, gelin. Dünyayı bırakın. Âhireti bir yana atın. Mevlânızdan başkasını düşünmeyin. Bana bu duygularla dolarak gelin!..

İşte, bize uyanlar böyle olur. Gayretleri sayesinde yerle gök arasındaki boşluk dolar.

Ey evlâd! Nefsi bir yana at. Şahsi arzularından geç. Yukarıda, azıcık vasıflarını anlattığımız er kişilerin ayakları altında toz ol, toprak ol!.. Onlar ellerini birbirine vurduğu zaman gözden kaybolacak kadar küçül!..

Hak hem Aziz hem de Yücedir. Ölüyü diriltir. Dilediği an dirileri de öldürür.

İbrahim (a s.) peygamberin ana, babası küfürle gitmişti. O, iki ölüden diri çıkardı. Onlardan koca bir İbrahim peygamber doğdu. İman sahibi diridir. Küfür ehli ölü sayılır. Allah’ı tevhid nuru ile bilen diri; müşrik ise ölüdür. Allahü Teâlâ, geçmişteki peygamberlerine indirdiği bazı kitaplarda şöyle buyurdu:

- «İlk defa şeytan öldü; çünkü bana karşı geldi. Bu yanlış iş, onun sonsuz yıkılışına sebep oldu.»

Artık yaşadığımız zaman, son demlerini geçirmektedir. Ortalığı yalan, nifak tohumları kapladı. İçi dışına uymayan kimselere yanaşmayın. Yalancı ve insanları doğru yoldan saptıran kişilerden uzak durun. Onların kılığı deccal kılığıdır. Tipleri şeytana benzer. Bu vasfı onların, yalnız dış cephelerinde aramayın. İçlerini biraz sezecek olursanız, onların fenalığını hemen anlarsınız. Kendi iç bünyende de bulabilirsin. Nefsin de şeytan kılığına girip seni azdırabilir. Onun da bir vasfı, deccal’dır. Onları da ıslâha çalış. Kötü arzularını da yenmeye gayret et. Nefsin fenalığını düşünmeden başkasını kötülersen, sana yazıklar olsun, derim. Varlığında her cins kötülük saklı; münafıklık, aldatıcılık, daha birçok fenalık onda varken başkasına sataşman ne gerek?.. O ayrıca Allah’a şirk de koşuyor; bunu bildiğin halde neden göz yumuyorsun?

Nefsine muhalif ol. Ona uyma. Onu kuvvetle bağla, çözme. Onu hapset. Yalnız hakkı kadar ver. Fazla verme, sonra azar, baş edemezsin. Her zaman onunla mücadele et ve onu yenmeye çabala.

Şahsî arzularına bin. Onlar sana yük olmasınlar; işte buna meydan verme. Tabiî hevâyı (Nefsânî zevkler, kötü arzular) yık, yeniden yap. Onun aklı yoktur. Küçücük çocuğa benzer. Gözleri de kördür. Gideceği yolu sen göster. Ondan bir şey de öğrenmen mümkün değildir; kendi bildiklerinden ona belki öğretebilirsin, öğrenmek istemez, ama hissen iyiye yanaşabilir. Aksi halde ondan kabul edeceğin her hareket, senin ebedî yıkılıp gitmene sebep olur.

Şeytana nasıl yakın oluyorsun?.. O, senin düşmanındır. Aranıza bir kan davası girmiştir. Babanı öldürdü. Anneni kandırdı. Âdem Baba ile Havva Ana*ya neler etti. Bilirsin, ama yine ondan ayrı olmuyorsun. Kork, sonra onlara yaptığını, sana da yapar. Elindeki silah takva ve tevhid olsun. Yalnız halinde şüpheli iş tutma. Allah’tan yardım dile. Doğru olmak ve yardım dilemek, senin askerlerindir. İşte silâh, işte asker, kumanda edebilirsen ne âlâ; yoksa yanarsın. Bunlar sana yeter. Gayret et, şeytanı da, nefsi de, kötü duyguları da yenebilirsin. Hak’tan yardım diledikçe, O seninledir. Bu olduktan sonra nasıl başarı elde edemezsin ki?..

Ey evlâd! Bir eline dünyayı, öbür eline de âhireti al. İkisini yanyana getir. Bir yere yerleştir. Aralarından çık. Mevlâna yönel. Tek olarak Hakka yönel. Kalbin çıplak olsun; onda ne dünya ne de âhiret bulunsun. Hiçbiri olmamalı.

Mevlâya yöneldiğinde, sivadan (Masiva: Hak’tan gayrı işlerden) soyun. Yaratan ile yaratılmışları karıştırma. Halik’ı bırakıp halk ile olma. Bütün sebeplerden kesil. Yaratıcılık iddia edenleri yere vur. Bunları yap, sonra dünya ile âhireti bıraktığın yere git; dünyayı nefsine ver. Âhireti kalbine koy, Mevlâyı da sırrında sakla.

Ey evlâd! Nefisle olma. Kötü arzuyla (hevâ) olma. Dünya ile olma. Âhireti de bırak. Hakk’ın gayrı bildiğin her şeyden silkin. Bunları yapabildiğin an, tükenmez hâzineye erersin, sonsuz hazine dedikleri budur. Hidayet bu yolda olur; oraya erersen ölmek senin için muhal (imkânsız) sayılır.

Günahtan dön. Koşar adımla efendine git. Tevbe edeceğin zaman dışını ve içini temizle. Tevbe ilk defa kalble olur.

Tam ve pürüzsüz dönüşle Mevlâ’na sarıl; günah libasından çık. Mecazî mânada değil, hakiki mânada Allah’tan utan. Bunlar kalb işidir; olması için kalbin temiz olması şarttır. Peygamberin göstermiş olduğu yola girmek gerekir.

Kalıbın kendine has işi vardır. Kalbe de has olan bazı işler bulunur. Sebep kisvesinden soyunmak, kullara dayanmamak, kalbin yapması gereken şeydir. Kalb, tevekkül denizinde yüzer. Allah bilgisini varlığına sindirir. Onun sonsuz ilim denizine dalar.

Sebebi bırakır. Sebebin asıl sahibini arar. Bu durumda vasat halde bulununcaya kadar zahmet çeker. Sonra içine döner ve şöyle der:

- «Bizi yaratan, doğru yolu gösterir.» (Şuara, 78)

Sonra yoluna devam eder. Yerleri aşar. Sahilleri dolaşır. Sonra…

 Yolunu aydınlık kaplar. Allah’a hakiki mânası ile inanır. Yolunu kesen engeller yok olur.

Hakk’ı arayanın kalbi, mesafeleri aşar. Her adımda görüşü ötelere geçer… Yürüdüğü yolda korkulu bir şey gelse, iman kalkanı onu saklar, ona şecaat duygusu verir. Korku buharı kalmaz, ateş korları yok olur, emniyet nuru gelir; yakınlık sevgisini benliğinde bulur.

Ey evlâd! Başına bir iş gelecek olursa, sabır eli ile karşıla. Şifa buluncaya kadar dur. Bağırma, çağırma. Şifa gelirse, şükür eli ile al. Bu hale geldiğin zaman, en güzel şeyi bulmuş olursun.

Cehennem korkusu, iman sahiplerinin ciğerlerini parçalar. Renklerini değiştirir. Kalbleri mahzun olur. Bu duygu sonunda Allah’ın rahmet suyu üzerlerine saçılır. Lütuf hoşluğuna kavuşurlar. Ahiret kapısı onlar için açık olur; sevdikleri makamı görür ve sonunda oraya yerleşirler. Bir zaman rahat edip huzur bulduktan sonra, bu defa Celâl perdesi açılır. İlk korkudan daha büyük bir ürperme hasıl olur. Kalbleri, Hakka doğru uçmaya başlar. Bu devir de biterse, Cemâl kapısına yol açılır. Artık bulacaklarını bundan sonra bulurlar. Sakin ve emin olurlar fakat, bu emniyet ilk defadan çok üstün ve hoş olur. Dereceler bir bir artar, perdeler arka arkaya açılmaya başlar. Duyguları yeni yeni şeyler sezmeye koyulur, çünkü Hakkın tam yakını olmuş olurlar.

Ey evlâd! Gayretin yemek, İçmek ve evlenmek olmasın. Bunların tümünü gönlünden çıkar. Gayen bunlar olmasın. Çünkü hepsi nefsin arzularıdır. Tabiatın gereği sayılır. İlâhî kuvvet, bunlarla seni bulamaz. Bunlara kapılırsan kalbin hakikî isteği nerede kalır?.. Onlar, Hakkı ararlar. Sana da iç âlemin isteği gerek. Bütün gayretin en çok lâzım olana olmalı. O en lüzumlu olan ise Allah’tır. O’nu ara. Allah ve onun katında olan sana yeter.

Her şeyin bir karşılığı olur. Dünyaya âhiret, yaratılmışlara ise Yaratan bedeldir. Dünyayı kalbinden atarsan yerini âhiret alır; halk bir yana bırakılırsa onun yerini Hak alır.

Şu günün, ömrün için son gün olduğunu bil. İşlerini ona göre ayarla. Bu duygu sana yeter. Öbür âleme hazırlık yap. Ölüm meleğini candan bekle. Onun gelişi seni sevindirmeli.

İman sahiplerine dünya, pişme ocağıdır. Ahiret onları hazır bekler. Hakk’ın gayreti onların kapalı perdesini açar. Onlarda Tekvin (istediğini yapabilmek) sıfatı tecelli eder. Bu, öbür âlemde olması gereken bir vasıftır. Ama onların dünyası da bir âhiret olur. Dünya ile âhiretin onlara bir değişik hal getirmediği de ayrıca iddiası; gerekmez bir gerçektir.

Yalancı! Allah’ı sevdiğini belirtiyorsun. Nimet halinde “Allah,” de sonra da kaç, kaybol; bu yakışır mı?.. Belâ geldi mi, sanki İlâhi duyguların sönüyor ve sen çırpınıyorsun. Allah’ı yalnız iyilik içindemi anacaksın?.. Belâ karşısında dağ gibi olmalısın. Allah sevgisi o zaman belli olur. Bu duygudan mahrumsan hiçsin. Bu yol, içi bozukları hemen açığa çıkarır. En ufak bir değişik hal, İç âlemi perişan etmeye yeter.

Bir adam Peygamber (S.A.) efendimize geldi:

«Seni seviyorum, ya Resûlallah», dedi.

Peygamberimiz şöyle buyurdu:

«O halde fakirlik haline razı ol!» Bir kişi yine geldi:

«Ben Allah’ı seviyorum,» dedi.

Peygamber (S.A.) efendimiz buna da şunları söyledi:

-     «O halde, belâ gömleğini giy. Allah ve Peygamber sevgisini fakirlik hali ve belâ takip eder.»

Bundandır ki, birçok iyiler, şöyle derler:

-     «Belâ velîlere – Allah dostlarına – gelir. Tâ ki, bir iddia peşine koşmayalar. Böyle olmasaydı herkes velilik iddiasında bulunurdu.»

Allah, belâ anında dimdik durmayı iyilere verdi. Fakirlik ve ihtiyaç hali ise bu sevginin gereğidir.

«Ya Rabbi, bizi ateşten koru. Dünyada iyilik, âhirette yine iyilik ver.» (Bakara, 201)

 (1) RIBATın birkaç mânası vardır. Tekke, hânikah, konak, menzil, kervansaray, han gibi. Buradaki mânası tekke olsa gerektir.

 

Bu konuşma medresede yapıldı. Konuşma tarihi: 5 Şevval 545 (Milâdî, 1150).

Bu sohbette; Sonsuz mutluluğun sırrı nedir? Niçin yaratıldık? İçi dışı bir olmayanların akıbeti ne olur? Kalplere ve gözlere inen perdeler nasıl kaldırılır? Bela ve musibetlerin sırrı nedir? Gaflet uykusundan nasıl uyanılır? Konularına değiniliyor.

Allah’a karşı aldanışın, seni O’ndan ayırdı. Bu aldanıştan dön. Başına vurulmadan bu halden ayrıl. Felâket gelmeden önce tedbir yollarını ara. Başına belâ akrepleri çöreklenmeden ve yılanlar başına üşüşmeden, kötü halinden çekil. Ama belâyı tatmadıktan sonra aldanman eksik olmaz. Bulunduğun hal yalnız seni sevince boğmasın. Çünkü sevinç geçici şeydir. Allahü Taâlâ bir Âyet-i Kerimede – meâlen – şöyle ferman buyurdu:

- «Onlar, verilen şeyle ferahlandılar; biz de anîden ellerinden aldık, boşa düştüler.» (En’am, 44)

Allah’ın indindekine kavuşmak, yalnız sabırla mümkün olur. O, her zaman sabırla emir buyurmuştur. İman sahibinin çoğu hali, sıkıntı ile geçer. Elindeki şeyler çok bile olsa, yine de sıkıntı içindedir. Çünkü bağlanmış olduğu birçok prensipler vardır. Onları yerine getirmek güçlüğü içinde kıvranır. Dünyada, ancak hiçbir prensibe bağlı olmayanlar rahat (!) eder. Onlar da hiçbir dine söz vermeyen dinsizlerdir. Allah’ın sevdiği kullar, belâya düştükleri zaman sabra koşarlar, ağlamaz ve sızlanmazlar. İman sahipleri, belâ içinde dahi olsalar iyi işleri ararlar. Bulundukları hal onlar için Hak katında derece arttırır.

Evet, sabır olmasaydı beni aranızda göremeyecektiniz. Ben, kuş avlayan bir çocuk gibi, her an sizinle konuşmak istiyorum. Buraya koşarak geliyorum. Gece olur, uyuyamam. Gündüzleri bu yüzden gözlerim kapanık durur. Ayaklarım tuzağa tutulmuş gibidir. Allahü Taâlâ, beni sizin için bu hale getirdi. Ama, yazıklar olsun ki, siz bu hali anlamak istemiyorsunuz.

Eğer Hakk’ın muvafakati olmasaydı bu anlatılanlar olmazdı. Bir defa düşünün, aklı başında olan bir kimse, şu şehirde oturur mu?.. Kendi keyfine göre burada durması, içinde bulunan uygunsuz ve huysuz kimselerle kalması kabil mi? Riya ortalığı kapladı. Zulüm arttı. Şüpheliler şöyle dursun haramları bile aldırmadan yapıyorlar.

Hakk’ın nimetlerine küfür çoğaldı. Kötülere ve bilcümle fenalıklara yardım arttı. Çarşı- pazarı zındıklar – dinle alay edenler – kapladı. Kürsülerde şaraplar içiliyor. Halbuki orası hikmet kaynağı olmalı.

Eğer verilmiş bir hüküm olmasaydı, evinizde yaptığınız kötü işleri bir bir sayar dökerdim. Lâkin bana göre temel iş olan yavrularımın terbiyesi ve yetişmesi vardır. Durumunuzu söylersem aranızdan hemen ayrılmam gerekir. Bu, her işi yarıda bırakır. Bugünkü halimde, geçmiş büyüklerin himmetine muhtacım. Peygamberlerin ruhaniyetine inanıyorum. Âdem (a s.) peygamberlerden bugüne kadar gelen bütün büyüklerin sabrını istiyorum. İlahî ve ruhanî bir kuvvete muhtacım.

Yarabbi, lütfet, yardım et. Bizi rızana kavuştur. Âmin!

Ey evlâd! Dünyada daimi kalmak için yaratılmış değilsin. Onda yalnız yiyip içmek için durmuyorsun. Bulunduğun hali hemen değiştir. Bulunduğun halde Allah’ın sevmediği şeyler mevcuttur. Mücerret Kelime-i Tevhid’le yetindin. Taat olarak yalnız bununla yetinmek senin için iyi bir iş değildir. Bu, sana fayda sağlamaz. Bunu başka ibadetler de takip etmeli.

Îman, söz ve işten ibarettir. Mücerret iman sahibi olman seni düşmüş olduğun çukurdan çıkaramaz. Bu halinde ısrar eder; namazı, orucu ve diğer farz ibadetleri bir yana atarsan, sadaka tanımazsan iyi olmaz. Bunları terk etmek senin için felâketten başka bir şey doğurmaz. Günah çukurundan tevhidin hangi harfi seni çeker, çıkarır?

- «Allah’tan başka ilâh yok...» dediğin zaman bir dâva peşine düşmüş oluyorsun. Her dâvada şahit isterler. Şahidi olmayan kaybeder. Bu durumda şahit, emirleri tutmak ve yasakları bir yana atmaktır. Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü belâ ve mihnete göğüs gerip sabırlı olmak da bir şahit sayılır. Aynı zamanda bunlar senin için yol delili demektir. Söylediklerimiz yapılacağı zaman da ihlâsa sarılmak gerekir. Hiçbir söz amelsiz kabul edilmez. Ve hiçbir amel de ihlâs olmadan kabul edilir değildir. Peygamberin (S.A.) yolu ihlâstan ibarettir.

Elinizde bulunan mallardan İhtiyaç sahiplerine verin. Kapınıza gelen dilencileri boş göndermeyin. Gücünüz yettiği kadar az veya çok bir şeyler vermeye gayret edin. Allah nasıl verdi ise, siz de öyle yapın. O’nun verdiği gibi verin. O’nun verdiklerini muhtaçlara dağıtarak şükür yolunu tutun. Hele bir bakın; size ne kadar bol ihsanlar etmiş. Saymakla bitiremiyorsunuz. Bu halinizde düşkünleri gözetmek size gerekli değil midir?

Yazıklar olsun. Eğer kapına gelen dilenci bir hediye getirseydi hemen alırdın; bana mı, demezdin. Hiç geri çevirmek İstemezdin.

Şu anda yanımda oturuyor ve sözümü dinliyorsunuz. Gözlerinizden yaş da akıyor. Az sonra dışarı çıkıyorsunuz, sanki az önce öğüt dinleyen siz değildiniz ve gözlerinizden yaşlar akmıyordu. Kalbiniz hemen katılaşıyor, önünüze çıkan, hele bir fakir olunca, yanınıza bile yanaştırmak istemiyorsunuz. Bu anlatıyor ki, yalandan ağladın. Sözlerimi candan dinlemedin. Sözlerimi Allah için dinlemelisin ve Allah için gözlerinden yaşlar akmalı…

Yanında işittiğin söz, ilk başta sırrına geçmeli. Sonra kalbine akmalı, daha sonra, bütün duygularına sirayet etmeli. Hayra böylelikle varılır. Bana geldiğiniz zaman, ilminizi, dilinizi, nesebinizi bir yana atınız. Çocuklarınızı ve bütün tanıdıklarınızı bir yana bırakınız. Yanımda, sizleri Hakktan gayrı her şeyden âri görmeliyim. Ancak böyle yaparsanız O, sizi fazlı ve ihsanı ile örter. Bu hali kendinde benimsedikten sonra, iradesiz beslenen bir kuş gibi olursun. Kalbine Hakk’tan nur gelir. Buna işaret olarak Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyurur:

- «İman sahibinin ferasetinden sakının; çünkü o, Allah’ın verdiği nurla bakar.»

Ey içi bozuk adam, iman sahibinden çekin. Onun yanına günah pisliği ile girme. Çünkü o, Allah’ın nuruyla her halini sezer. Derununda saklı şirki, küfrü ve nifakı anlar. Giydiğin elbise seni onların nazarından saklayamaz. Ne kadar örtülere bürünsen, onlar yine görür.

İyi görmekten mahrum olan, iyi olamaz. Sen bir hevesten ibaretsin, hevâ peşinde koşanlara sen de karışmaktasın.

Dertli bir şahıs, arkadaşına şöyle sordu:

-     Bu körlük, ne zamana kadar gider?

Öbürü cevap verdi:

-     Tabip bulununcaya kadar… Yılıp usanmadan bir tabip ara. Bulunca başını önüne koy ve yalvar. O tabip için iyi düşün; kötülük yapacağı aklına gelmesin. Onu töhmet altına almak isteme. Gözün hiç görmüyorsa, yavrunu yanına al. Beraberce tabip kapısına yönel. Bıkma, usanma; onun kapısında bekle. Vereceği her ilâcı itimatla kabul et. Acı gelirse de dayan. Böylece halin düzelir ve gözlerin açılır.

Allah için gönlünü engin kıl. Bütün işleri ona bırak. Yapılan şeylerden kendin için bir pay çıkarma. Nefse haddi aştırma. Onu iflâs ayağıyla ez, halktan yana kapıları kapa.

O nefsin tek kapısı senin canibinde olsun. Her an nefsi yalnız bırakma. Her gün muhasebe et. Hatalara özür diletmeden bırakma. Her suçunu itiraf ettir. Sonra nefsi al, kendi varlığın varsa onu da bul, birlikte Hakk’a yönel. Fayda veya zarar, Hak’tan başkasından gelmez. Veren, alan, O’ndan gayrı değildir; buna inan. İnsan için en tatlı şey imandır. İmanın sonunda hayli iyi işler olur. Kalbin görmez tarafı kalkar. Kalbin ve ruh basiretin, hareket haline gelir.

Ey evlâd! Kaba elbise giymek iş değildir. Yemek ve içmek işini bir yana atmakta da iş yoktur. Asıl önemli şey, kalbin kötü şeyleri kabul etmemesindedir. Doğru olan, sofu libasını (giysi) önce içine giyer, sonra dışına… Bu libasını ruhuna sevdirir, iç âlemine teşmil eder, daha sonra bütün varlığına… Bu giyilen sofu libası Hak yolcusunun iç âlemini biraz sıkar; sabrı bulursa Hakk’ın rahmet eli onu kurtarır. Mevlâ’nın acıma ve esirgeme tecellisi onun bütün halini gülistana çevirir. Cümle sıkıntılı hallerini giderir. Hak yolcusu, yolunu iyi seçince, sahibi onu, bu kara balçık elbiseden çabuk alır. Ferah libasını giydirir. Belâ nimete, darlık genişliğe, korku emniyete döner. Uzak olmaz; yakın olur. Fakirlik kaybolur, gönül ve ruh zenginliği onun yerini alır.

Ey evlâd! Eline gelen nasibi hırsla alma, sakin olarak al. Yemeğini mahzun olarak yiyen iyidir. Şen ve şatır olarak sofrasına kurulan pek iyi değildir; Mevlâ’sını unutmuşa benzer Eline lokma aldığın zaman, kalbini Hakk’a ver. Bu halle yediğin sana nur olur. Şer varsa sana dokunmaz. Bir ilâç hekimin tavsiyesi ile alınırsa zararı yoktur. Kendi keyfine göre alırsan sonu bilinmez. Zararı birden gelir, seni tutar. Çarpılmışa dönersin.

Kalbinizdeki karartı beni hayrete düşürüyor. Aranızdan itimat çıkmış. Birbirinize karşı itimat etmez olmuşsunuz. Birbirinize acımıyorsunuz. İlâhî emirler size emanet olarak bırakılmış; halbuki siz onu bir yana atmışsınız.

Sana yazıklar olsun, neden ahdini tutmuyorsun?.. Hakla böyle mi ahdetmiştin?.. Bu halin devam ederse gözlerine yakında karasu iner. Ayaklarına ve ellerine inme gelir. Gezmek şöyle dursun, yerinden bile depreşmen kabil olmayacak. Allah’ın rahmet kapısı sana kapanacak. İnsanların kalbinden sana karşı kin ve nefret fışkıracak. Onların iyi düşünceleri senden uzak duracak. O zaman sana kim yardım eder?..

İlâhî kudret ve kuvvet önünde başınızı esirgeyiniz. O’ndan çok korkunuz. O’nun kudretinden kurtulan yoktur. O’nun tutuşu şiddetli olur ve bir tuttu mu bırakmaz. O’nun sarsıntısına dayanmak, haddinize düşmemiştir. Afiyete belendiğiniz bir anda ve şen- şatır yaşadığınız bir demde yerin dibine geçersiniz. Şu gök kubbenin sahibi O’dur ve şu zümrüt zeminin Mevlâsı yine O’dur.

Şükürle O’nun nimetini saklamaya bakın. Emrini kabul edin. Yasak ettiği şeylerden kendinizi uzak tutun. O’nun cümle fermanını başınızın üstünde gezdirin. Bir güçlük gelince sabır kalkanı ile karşı durun. Kolaylığı arıyorsanız, şükür lâmbasını elinizden eksik etmeyin. Sizden evvel gelenler böyle yaptı. Peygamberlerin ve iyilerin hali böyle idi. Nimet gelince:

- «Hoş geldi, safalar getirdi...» derlerdi.

Belâ gelince de bağırmaz, çağırmaz, Allahtan yardım talep ederlerdi.

İsyan sofrasını hemen terk edin ve uzaklaşın. Taat sofrasına çömelin ve bol bol yiyin, için. Haddi aşmayın. Kolaylık karşınıza çıkınca şükre koşuşun. Sert bir işe çarpılınca, hatalarınızı hatırlayın ve istiğfar edin. Nefsinizi hesaba çekin. Allah hiçbir zaman kullarına zulmetmez.

Ölümü ve sonrasını düşünün. Yaratıcı’yı ve O’nun karşısında hesap vermeyi hatırlayın. Hatalarınız çıkınca O size nasıl bakar ve siz O’nun yüzüne hangi yüzle bakarsınız? İşte bu güç durumu düşünün. Ayık olun, bu uyku ne zamana dek devam edecek?..

Bu bilgisizlik ve batıl içindeki bu tereddüt ne zamana kadar sürecek?.. Nefsin arzularına ne zamana kadar uyacaksınız?.. Neden Hakk’a kul olup edep ve terbiye yoluna girmediniz?.. Ve neden Peygambere (S.A.) uyup, onun yolunu tutmadınız? İbadet, gelip geçici şeyleri muayyen bir zaman terk demektir. Neden bu yola girip Kur’an’ın ve Peygamberin (S.A.) sözünü tutmadınız, Allah yolunu bulmadınız?

Bilgisizlikle ve iyiyi, kötüyü sezme kabiliyetine sahip olmadan halka karışma; onların işine burnunu sokma. Her şeyi iyi belle, sonra gir. Onlara uyku ile karışırsan, aralarından teneşirle çıkarlar. Ayık ol. Bilgili ve basirete sahip ol. Onlarda iyi bir şey görürsen uy. Kötü hallerini sezince de kaç. Elinden gelirse, yardım için, kötü işleri halktan uzak tut.

Siz tam manasıyla Hak’tan gafilsiniz. Hemen uyanmanız, gaflet halinizi bırakmanız lâzım. Mescitlere girin. Orada Peygambere (S.A.) salât ve selâm getirin. Korkmayın, orada sizi yiyen olmaz. Maneviyatınız kuvvet bulur. Âfetlerden kurtulursunuz. Peygamber (S.A.) Efendimiz:

-     «Gökten ateş yağınca, kurtulacak bir kişi de olsa, namaz ehli olur,» buyuruyor.

Namaza durduğunuz zaman halkla ilginizi kesiniz. Hak’la olunuz. Peygamber (S.A.) efendimiz:

-     «Kulun, Allah’a en yakın anı secde halidir,» buyuruyor.

Sana yazık oluyor. Nereye, tevil ve ruhsat arıyorsun?.. Ne için kolaylık bekliyorsun?.. Bu halin nice zaman sürer?.. Tevil yoluna sapan, Hakk’ı inkâr ediyor demektir.

Vah bize!.. Azimet sahibi olarak Hak ve hakikatin peşinde koşsaydık bu hale düşmezdik. İyi işler peşinden gitseydik Allah yardımcımız olurdu. Bizi kurtarırdı. Nasıl oldu da böyle azimeti bıraktık? Gayret ve fedakârlık gitti. Fedakârlık kayboldu. Herkes işin kolayını arıyor. Ortalık riyakârla doldu. Görsünler ve desinler için iş yapılıyor.

Nifak İşleri bol, kimsenin işi içine uygun olmuyor. Özü ve sözü bir olan kalmadı. Ne olacak halimiz?.. Mallar haksız yere alınıyor.

Namaz kılan çok, hakikisi yok… Hacı desinler diye Kâbe’ye gidiyor. Hareketleri niyetine göre olduğu için fayda bulamıyor. Bir iki iyi iş tutsa da kullar için yapıyor, Hakk’ı gözetmiyor. Şu devrin insanları için en ince iş, halkın peşinde koşmak oldu. Halik gözlerinde yok. O’nun sevgisi ruhlarından silindi.

Hepinizin kalbi ölü, öldürdünüz kalbinizi. Yaptığınız hatalar onu perişan etti. Nefsinizi dirilttiniz. Hatalarınız buna sebep oldu. Şahsî arzularınız, her işin başında geldi. Yalnız dünyayı talep eder oldunuz.

Kalb, halkı aradan bırakınca diriliğe erer, Hak’la olur ve hayata kavuşur. Bu hal maddî bir tabir değildir. Hak’la olmak, emrine uymak demektir. Sözümüzün mânasını kavramanız gerek. Dış görünüşüyle anlamak, yerinde bir şey değildir. Sözlerimizin değeri ve tefsiri mânevidir. Burada maddenin sözü geçmez.

Allanın emirlerine uyun. Yasaklarından kaçın. Kalbiniz böylelikle, dirilir. Onunla belâya dayanır. Sabredin… Kaza ve kader hükümlerine boyun eğin… Bunları yaparsanız, manevî hayatın kapıları size açılır.

Ey evlâd! O’nun işlerine boyun eğ, sonra O’nunla ol. İşin İyiliği bundan sonra başlar. Her işin bir temeli vardır. Bina temelin üzerine kurulur. Bu bina kolay kurulamaz. Üzerinde devamlı çalışmak icab eder; gece ve gündüz bir gaye uğruna harcanmalı. Aksi halde faydasız olur.

Sana acıyorum. Çok az düşünüyorsun. Tefekküre daldığın yok. İşlerini düşünerek yap. Tefekkür kalbden olur. Kalbine yönel. Halini düşün. İyilik üzere isen haline şükret. Aksi halde tevbe et, nadim ol. Hakk’a yalvar. Dinini, tefekkürle canlandırman kabil olur. Şeytan ve kötü duygular, iyi düşünce ile yokluğa gömülür. İşte Peygamberimizin:

- «Bir anlık iyi düşünce (tefekkür), bir gece sabaha kadar yapılan ibadetten hayırlıdır.» buyurması buna dayanır. Tefekküre geçmeden yapılan her iş uğursuzdur. İnsanı selâmete çıkarmaz. Bilâkis batağa gömer.

Ey Muhammed (S.A.) ümmeti! Allah’a şükretmeye alışın. Ona yapılan ibadet, az da olsa, makbul olur. Zaten sizden önce gelenlere nispetle yaptığınız kulluk çok azdır. Bu sebeple yaptığınız halis olmalı, böyle olursa çok olur. Yeter ki, Hak yolunu candan tutasınız. Siz sonra geldiniz; ama kıyamet günü diğer ümmetlerden önce kalkaçaksınız. Bu, sizin için bir fazilettir. Sizden iyi olanın iyiliğine yeter yoktur. İyilikte kimse onu geçemez. Sizler şah’sınız. Diğerleri sizin tebaanızdır.

Doğru ol. Nefsin otağına yerleşip kaldığın müddetçe doğruyu bulamazsın. Tabiî ve şahsî arzuların eteğine tutunup koştukça hayrı göremezsin. Mademki halkın elinde olanı zorla kapmak emelini besliyorsun, doğruluk bekleme. Nifak, riya, benliğinin derinliğine sahip durdukça huzur bulamazsın. Doğruyu sezmen kabil olmaz.

Dünyalık işlerin ardından seğirtip gittikçe, gözlerini hırs bulutlarından ayırmadıkça, iyilik bekleme. Âhiret işlerinin esenlikle geçmesini dileme.

Hakk’ı ve hakikati bir yana atıp Allah fikrini değil, şeytan fikrini ruhunda beslemeye heves ettikçe, hayır kapısı sana kapalı durur.

Allahım, senin varlığınla bize iyilik ver. «Dünyanın ve âhiretin güzelliğini nasip et. Bizi ateşte yanmaktan sakla.» (Bakara, 201) Amin!

Bu konuşma, cuma günü dershanede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicri, 8 Şevval 545 (Milâdi, 1150).

Bu sohbette; Gelişigüzel dünyalık istemenin tehlikeleri nelerdir? Amelsiz ilim fayda verir mi? İlahi sırları keşfetmek mümkün mü? Sabretmenin mükafatı nedir? Kibir ve kendini beğenmek, hangi felaketlere yol açar? Kısmetinde bulunmayanı istemenin cezası nedir? Konularına değiniliyor.

Ey şahsına gereken şeyleri bulamayan! Bu halin geçip gitmesini şiddetle isteme. Belki gelecek şeylerde seni helak edecek nesneler vardır.

Ey hasta! Hastalığın geçmesini mutlak olarak isteme. Afiyetin her zaman yararlı olacağını sana kim dedi?.. Şimdi hastasın, imanın var; sağlam olunca bu imanı kaybetmeyeceğini kim temin eder? Dünyalığa dalar, Allah’ı, Peygamberi unutursun. Akıllı ol; her olur olmaz şeyin peşine koşma.

Kârını sakla. Kazandığın şeyin değerini bil. Bunda devam et; işlerin düzelir. Her işte başarı elde edersin. Elinde ne varsa, hırsı bir yana at; kanaatini ona yönelt. Mutlaka artsın, deme; fazla gelirse al. Olmadığı için üzüntü duyma. Allanın verdiğini ye ki, hoş ola. Şahsî isteklerini alırsan dertlenebilirsin. Dilencilik iyi değildir. Verilen alınır ama dilenmek olmaz. Ancak iç âleminden kopup gelen arzu sonunda istenebilir. Bu da bir nevi tecrübe olur. Kuvvet sahibine sığınıp istemek yerinde olur her halde. Bu halde isteyene değil, istenene bakmak gerektir. Bu istek zararsızdır; hele kalbin ayık olması mutlaktır. Kalb ayık olunca işler mübarek olur, keder vermez. İstekler yalnız dünyalık işlere olmamalı, biraz da âhiret işlerine olmalı. En çok dileğin af ve afiyet olmalı. Din, dünya ve âhiret için iyilik dile. Bunları yapabilirsen sana yeter; fazlası sana ne lâzım?

Allah hiçbir işi yapmaya mecbur değildir. O, mülkünde ancak dilediğini yapar. Allah’ı mülk sahibi bil. Bu sahip hayırlıdır. Başkasını seçme. Senin için iyi olmaz. Bir ağır yük kaldırdığın zaman sırf kuvvetini görme. Allah’ın kudretini sez. O’nun gücü olmasa senin gençliğinin, kuvvetinin ne değeri olur?.. Malına da pek güvenme. Mal sana ne yapabilir? Malın özünde mânevi tesir olmadan hiçbir değer ifade etmez. Allah bir defa tutarsa bırakmaz. Maddiyatı bırak; biraz manevî ol. O’nun tutuşu manevî yollardan gelir. Maddî tedbirlerin pek tesiri olmaz. Olsa olsa, yine O’nun tesiri ve izni ile olur.

Yazık, dilin müslüman gibi konuşuyor, kalbin onu doğrulamıyor. Sözün Allah’a ve peygambere inanmış gibi, özün tam tersine… İşlerin hiçbirine uymuyor. Ne olacak halin? Halk arasına çıkınca, senden iyisi olmuyor; yalnız kalınca neden şeklin değişiyor?.. Biliyor musun, yıllarca namaz kılsan, oruç tutsan sana hayır getirmez; ömrün boyunca hayırlı işlerde bulunsan hayır göremezsin; ancak, Allah rızasını gözeteceksin; bunu iyi bilmen gerek. Aksi halde yaptıkların boşuna; bu duruma göre, sana damga, münafık ve içi bozuk sözleri olur. «Allahtan uzak» mührünü alnına vururlar. Şu anda yaptıklarından dön. Bir an bile yaşamana senedin yoktur. Ne kadar kötü işin varsa bırak, kötü sözlerden dön. Kötü niyetlerinden kendisini hemen çekiverir.

Allah yolcularının iç âleminde aksaklık göremezsin. Onlar, kurtulmuşlardır. Onlar, tam imana sahiptir. Muvahhid onlardır. Ihlâslı işi onlar tutar. Belâya onlar sabırla karşı koyar. Bir âfet indiğinde sızlanmazlar; inlemezler. Metin ve vakur olarak işlerin sonunu beklerler. İyilik geldiği zaman şükür yoluna koyulurlar. İyiliği ilân eder, kötülüğü saklı tutarlar. Başlarında olan felâketli işlerden, kimseye şikâyet etmezler. Ellerinde bir bolluk varsa, herkese dağıtırlar. Dağıttıkları elde kalandan fazladır. Bu verişi severek yaparlar. Verdikten sonra üzüntü duymazlar. Kendi kazançlarından diğer kardeşlerine fayda sağladıkları için sevinirler.

Bu kullar ilk başta dilleri ile şükrederler. Sonra kalbleri ile, daha sonra da gönülleri ile… Halkı bilmezler. Halktan onlara bir eza gelirse sadece tebessüm ederler. Dünya şahları onların katında hiçtir. Yeryüzünde gezenler, onlara fakir, hasta ve ölü görünür. Onlar için cennet, tavanı çökmüş bir viranedir. Cehennemi, ateşi sönük, küllük bilirler. Ne cennete yerleşmek için fazla arzu duyarlar; ne de cehennem korkusundan titrerler. Cennete girmekle cehennemde kalmak onlar için eşittir. Semanın yüceliği, onları Hak’tan ayrı edemez. Yer, tabii güzelliği ile onları aldatamaz. Onlar, yeryüzünde yaşayanlarla gökyüzünde uçanlar arasında eşit şart görürler. Hepsini tek kuvvetin esiri bilirler. O da Allah’tır.

Onları bir zaman dünya ehline karışmış, görürsün. Gafillerden biri bilirsin; ama değil… Bir zaman sonra âhiret ehline karışırlar. Onlarla sohbet ederler. Az sonra kendi iç âlemlerine tâbi olurlar. Gözlerinde dünya yok olur. Âhiret silinip gider. Her iki cihanın Rabbı ile olurlar; zaten aradıkları da bundan başka bir şey değildi. O’na gider ve koşarlar. Sevdikleri yalnız O’dur. Gönül kapıları bu kez Hakk’a açıktır. Başkasını ne yapsınlar; yalnız Hak sevgisi ile dolarlar. Kalbleri Hakk’a karşı yürümeye koyulur. Ona tam vasıl oluncaya kadar yolculukları devam eder. Artık onlara Hak dostluğu hâsıl olmuş olur.

Yukarıda belirtilen yolculuk mecazîdir. Kalbin maddî yolu yoktur. Yol tabiri, yolcuya anlatmak için kullanılır. Yoksa ne yol var ne de yolculuk… Hepsi bir an işidir. Hakk’a varma arzusu akla gelince, yol görünmeden varılmış olur. Menzil alınır, yol katedilir. Kapı açılmadan eve girilir.

İşte hal böyle… Her şey Allah’ı anmakla başlar. Bu duygu kalbde yerleşince işler bitmiş olur. Evvelâ anmak, son nefeste yine o… Herkes, Hakk’ı andığı kadar erebilir. Bu sebeptendir ki, büyükler daima Allah’ı anarlar. Bu anış onların benliklerini yıkar. İç âlemlerini kaplayan her cins kötülüğü eritir. Hak’tan gayrı ne ki var, benliklerinden silinir; kaybolur. Cümle varlık, Hak varlığı ile dolar.

O büyük insanlar, Hak Taâlâ’nın şu emrini işitmişlerdir:

-     «Beni anın; sizi anarım. Şükür yolumu tutun; küfür yolunu tutmayın.» (Bakara, 152)

O büyükler, Allah’ı anmak için ellerinden geldiği kadar doğru yola koşarlar. Bunu severek yaparlar. Onlar, şu yüce kelâmı dinlerler;

-     «Ben, beni zikredenin yanındayım.»

O sevgili kullar, uygunsuz yerlerden kaçarlar, iyi şeylerle uğraşırlar. Her hallerinde Allah’ı anar ve onunla ülfet ederler.

Ey cemaat! Kötü heveslere kapılmayın. Aklınızı, mantığınızı çalıştırın. Hisle, hevesle hareket etmeyin; bunlarla olan, yolda kalır. Size bir hal olmuş. Hep duygularınızla hareket etmektesiniz. Mantığınız ve aklınız çalışmaz olmuş. Önce bilgilerinizi geliştirin. İlim kaynaklarına kendinizi kavuşturun. İlme ererseniz işleriniz kolay olur. Varlığınızı koruyabilirsiniz. Mücerret ve muayyen bilgi ile yetinmeyin. Her gün bir başkasını öğrenin. Sipsivri bir bilgi sizi kurtaramaz. Siyahla beyazı seçme kabiliyetini gösterebilecek bilgiyi elde etmeye bakınız. Kendi varlığınızda istiklâlini ilân edecek şeyi öğrenin. Müftünün fetvası ile değil, iç âleminizden kopan buyrukla hareket edin. Bu bilgiyi Allah duygusu sağlayabilir. Hak irfana sahip olan, tam bilgi sahibidir. Akan suların miktarını ölçen ve toprak kalınlığını hesap eden, âlim değildir. Gerçi bu da bir ilimdir, ama bu ilimle birlikte yüce ve ulvî şeyleri de bilmek’ gerekir. İlk başta Hak ilimle ruhunuzu bezeyin. Sonra, bu bilginin gerektirdiği gibi dış varlığınızı da Allahın emrine göre düzeltiniz. Allah, size neyi öğrenin diyorsa onu belleyin. İlk işiniz bu olsun, sonra diğerleri… Gün gün, ay ay, O’nun yolunda iş tutun. Böyle olursanız, yaptıklarınızın iyi meyvesini alabilirsiniz. Aksi halde bir serap uğruna yokluğa gömülürsünüz; size yazık olur.

Ey evlâd! Bildiklerinden sorumlusun. Yerinde kullanmadığın takdirde sahibi sana çıkışır. Ayrıca bilgi de senden davacı olur ve bağırarak:

-     Beni iyiye kullan; yoksa hakkında şikâyetçi olurum, der. İyiye kullanırsan, öbür âlemde lehinde şahadet eder; Över ve şöyle der:

-     Ben, buna şahidim, beni iyiye kullandı, onu bağışla Allahım… Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyurur:

-     «İlim, işi çağırır; iş, onun çağrısına uyarsa, iyi, uymadığı takdirde sahibinin boynunda çekilmez vebal olur.»

İş böyle olunca, âhiret günü o ilmin yararını da göremez. Sahibini yalnız bırakır. İlme sahip olmak gerek. O, bir defa yola çıktı mı, artık geri dönmesi güç olur.

Bildiklerinle iş tut. Onun yalnız kabuğunu taşıma. Biraz da özüne vâkıf ol. Özsüz nesne payidar olmaz.

Peygamber’e (S.A.) lâfla uyulmaz. Onun çizdiği yola girmek ve yaptıklarını yapmak icab eder. Bunu yaptığın takdirde kalbin doğruya döner. Bundan sonra, nefis ıslâh olur. Asıl ve öz varlık olan sır da katlanır ve Hakk’a uçar.

Kalbine n’oldu?.. Neden ilmin çağrısına uymuyor?.. Kalbini körelttin. Ona yazık ettin.

Bilgi sözünü kalb kulağı ile dinlemedin. Kalb kulağını ilme ver. Sırrını o tarafa yönelt. Ve fayda almaya bak.

Bildiklerinle amel etmek, seni Hakk’a götürür. Bilgi sahibine, bilgi ile gidilir. Cahil yol alamaz. Hakk’ın ilim sıfatı âlimlerde tecelli eder.

Ameller, Peygamberin (S.A.) emirleri gereğince olmalı. Ondan akan kaynaktan feyz almak lâzım. İçler onun risalet menbaından akan nurla dolmak icap eder. Bu da bir bilgidir ve ilk öğrenilmesi gereken şeydir. İlmin kaynağını öğrenmeyen ilmi bulamaz. Bundan sonra insan kendi iç varlığına girmelidir. Öğrenmeli, öğretmeli ve işleri ile bilgisini bir araya koymalıdır. Sözü başka, işi başka, bilgisi de hepsinden ayrı olandan hayır gelmez. Kul, kendi irfanını Peygamber (S. A.) efendimizin ilim deryasına karıştırırsa artık ona yeter bir şey olmaz. İlim bunun için olmalı… Çalış ve bul.

Bu hale erdiğinde kalbini hikmetler kaplar. Zahir ve bâtın —iç ve dış— ilimlerini öğrenmiş olursun. Netice olarak bildiklerinin zekâtını vermek sana vacip olur. Din kardeşlerine Hakk’ı tavsiye edersin. Allah yolunu arayanlara yol gösterirsin. Her şeyin zekâtı ayrıdır. Malın zekâtı, her yıl kırkta birini fakirlere vermektir. Bilginin ise, her zaman Allah âşıklarını Hakk’a ve hakikate çağırmaktır.

Ey evlâd! Sabırlı adam kuvvet sahibi olur. Buna işaret olarak Allahü Taâlâ şöyle buyurdu:

-     «Sabırlı kullara hesapsız mükâfat verilir.» (Zümer, 10)

Alın terinle kazandığını ye. Dinini satarak geçime çalışma. Kazan ve ye, başkalarına da dağıt. İman sahiplerinin kazancı, doğru kimselerin kârı bu yoldan gelir. Îman sahibi için kazanç bir önem taşımaz. Ancak sadaka verirken ehlini bulmak zor olur. Asıl ihtiyaç sahiplerini çok aramak lâzımdır. Ayrıca bir kazanç yolu arayan olursa göstermeli; bu bir sadakadır. Çok kere düşkün olanlara yardım etmek yerinde olur. İnsan, daima Allah kullarının rahatını temenni etmelidir. Bu arzu, ruhu Hakk’a aparır. Kalbe İlâhî sevgi aşılar. Îman sahipleri, şu yüce sözün önünde tazimle dururlar:

-     «Hak ehli ve bunlara çok yakın olanlar, çevresine faydası çok olanlardır.»

Allah’ın sevgili kulları, halkın dedikodusunu işitmez. Halk sözüne karşı onlar sağır ve dilsizdir. Hakk’a yakınlıktan onları bu hale koymuştur. Boş lâfı ne işitirler ne söylerler. Boş lâfı neye söylesinler ve niçin işe yaramaz lâfı duysunlar. Onların kalbi Hakk’a yönelmiştir. Kalıpları başkası ile olsa da kıymet ifade etmez; iç âlemleri bozulmaz.

Hak heybeti onları bir hoş eder. Hak yakınlığı onları sarhoş eder. Sevgili yanında, sevgi onları dağlar. Onlar, şiddet ifade eden Celâl sıfatı ile tatlılık ifade eden Cemâl sıfatı arasında devrederler. Sağa ve sola arzuları ile dönemezler. Çünkü onlarda, arzu diye bir şey yoktur. Onlar birer öncüdür. Herkes onlara tâbi olur, insanlar, bu gözle gö­rülmeyen cinler, melekler onlara hizmetçidir. İlim ve hikmet onlara hizmet eder. Herkes ilmi ve hikmeti ararken, bu büyükleri, ilim ve hikmet arar. Gıdaları fazilettir. Fazilet yemeği yer, hoşluk şarabı içerler. Onlara göre meşgale Hak kelâmıdır. Halk onlara uzaktır. Yaratılmışlar bir yana; onlar başka yerlerdedir… Tabiî, bu uzaklık kalble olur.

Büyük insanlar, Allah emrettiği için hakkı söylerler. Gerçeği söylerken kimseden korkmazlar. Kötü şeylerden halkı sakındırırlar. Yolunu şaşıranları bunlar yola getirir. Her zaman için çalışmaları bu yolda olur. İşlerini çeşitli vesile ile yaparlar. Bazen bizzat, bazen de başkalarının eli ile yaparlar. Onlar için her şey bir vasıtadır. Her zaman hakikati yerine getirmeye gayret ederler. Kulların hakkını kesip kendileri bol bol almazlar. Her kim ki fazilete lâyıktır, ona liyakatini verirler. Nefislerinin hasis arzusunu desteklemezler. Tabiî ve kötü arzularının ardından koşmazlar. Sevince, Allah için severler. Darılmak icab ederse, yine Hak için yaparlar. Onlar yalnız Allah yolunda olurlar. Başka yol onlara göre yoktur. Onların öyle nasibi vardır ki, bir kişiye ondan zerre miktar verilse başkasını istemez olur. Bu nasip Allah dostluğudur. Allah dostunu, Allah’ın yaratmış olduklarının hepsi sever. Kurtuluş bu yola varanlaradır. Yer onların hatırı için yemişler verir. Sema onların gönlü hoş olsun diye rahmet yağdırır.

Ey içi dışına uymayan, kullara ve sebeplere dayanan zavallı, bu çirkin halinle sana o büyük nasip gelmez; Hak dostluğunu bulmak mümkün değildir. Bulunduğun, iyi olmayan hal devam ettikçe hayır bekleme. İzzet senin için bir seraptır, önce İslâm ol. Doğruya bağlan. Tevbe et. İhlâs sahibi ol. Kurtuluş bu yoldadır. Aksi halde Hidayet yolu sana kapalıdır, uzaktır.

Sana acırım; benim sert konuşmam seni üzüyor, biliyorum. Ama yanılıyorsun. Aramızda düşmanlık yok. Yalnız şu var ki, ben gerçeği söylüyorum. Seni emir dışında görmem beni böyle söyletiyor. Büyüklerin sözü seni sıkıyor.

Haklısın; gurbet ilinde gezen, hak söze az dayanır. Fakirlerin pek azı engin gönüllü olur. En ufak öğüde gönül koyarlar.

Benden bir şey işitince kabul et. Allah’tan bil. Ben de bir âletim. Söyleten O’dur. Beni aradan çıkar, O’nu gör. Bir kuru taşı bile konuşturmak O’nun kudreti dahilindedir.

Bana geldiğin zaman Sade gel. Nefsini bir yana at. Şahsî isteklerini terk et. Hakikî bir basirete sahib olsaydın, beni, cümle varlığımdan soyunmuş, Hak varlığı ile var olmuş görürdün. Lâkin hasta ve hatalı anlayışın, bunu sezmeye yeterli değildir.

Hak yolcusu, sohbetime gel. Sohbetimden faydalan. Halimde dünyalık göremezsin. Dünya ve âhiret iç âlemimden uzaktır. Elimde, tevbekâr olan arzusunu bulur. Bana karşı iyi düşünce şarttır. Sözlerim’ le amel etmek gerek. Bunları yapan aradığını bulur. Hak yola az zamanda varmış olur.

Allahü Taâlâ, peygamberini kelâm sıfatı ile terbiye eder. Sevdiği kulları ise ilham yoluyla ıslâh eder, ilham velîlere, kelâm da peygamberlere gelir. Peygamberlerin vasileri veli kullardır. Onlar peygamberlerin hakikî vekilleridir. Velî olanlar, peygamberlerin evlâdıdır.

Allah, konuşur. Musa peygamberle konuştu. O’nun konuşması maddî yapılı değildir. O kelâm sıfatının ölçüsü, tartısı, kalıbı yoktur. Onun Kelâm sıfatı yaratır, fakat o sıfatı bir şey yaratmış değildir. O sıfatın yaratıcısı Hak’tır. Hakk’ın Kelâm sıfatı derin mânalar taşır, işitenin fehmine göre renk alır. Musa Peygambere aklı kadar konuştu. Vasıta kullanmadı. Bizim Peygamberimizle de (S.A.) vasıtasız konuştu; bizzat Kelâm sıfatının tecellisini gösterdi.

Yarabbi, hidayet yolunu, bütün kullara nasip eyle. Hepsine merhamet et. Cümlenin tevbesini kabul buyur. Amin!

Halife Mutasım’ın bir hikâyesi anlatılır, Mutasım vefatı anında yanında bulunanlara şöyle dedi:

- İmam-ı Ahmed b. Hanbel’e yaptığım eza dolayısiyle tevbe ediyorum. Ben, Kur’an’ın hiçbir harfini değiştirmedim. Buna özenenler çok oldu; ama hiçbiri yapamadı.

Zavallı, sana yararı olmayan sözü bırak. Taassubu (batıl şeye yapışmayı) da bırak. Dünya ve âhirette sana yarayana bak. İşine yaramayacak işi ne yaparsın?.. Faydasız şeyleri toplamak nene gerek?.. Yaptığın işleri iyi tut. Ayarsız iş tutarsan, yakında seni yere serecek haber gelebilir. İşlerin yakın zamanda mendil gibi önüne açılır. Sözümü unutma, her kötü şeyin meydana çıktığı zaman hatırlarsan yararını bulman kabil olmaz. O dem seni koruyacak bir kalkan bulunamaz. Sen nasıl korunursun o dem? Şimdiden çareler ara.

Dünya dertlerinden soyun. Kalbini temizle. Hatalardan arzunla ayrıl. Nasıl olsa ayrılacaksın. Parasız kalırsın, ihtiyar olursun; bunlar da olmasa ölürken bırakırsın. Bir lokma için bin defa yalvarma. Acından ölen yoktur. Varlığını esirge. Yaratana teslim ol. Kalbini O’na ver, Mutlaka iyi geçim ara. İyi geçim olmayabilir; olması da kabildir. Sana gereken, olması veya olmaması değil, aramaktır. Eline gelen için de, iyidir, de. Daha iyisini de aramadan kalma. Bunları yaparken ciddiyetini elden bırakma. Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyurur:

-     «iyi geçim, ahiret için temenni edilmeli; rahat orada beklenmeli.»

Ümitlerin için bir köşk yap. En güzeli, zühd halidir. Bu hal önünden sonuna kadar şahane bir ülkedir.

Emellerini kıs. Dünyada sana hemen zühd gerek. Çünkü baştan sona zahidlik az emelli olmaktan ibarettir.

Seni yıkan kötü arkadaşların olduğunu biliyor musun?.. Onları bırak. Onlarla arana uçurumlar aç. Sevgi duygularını onlardan uzak tut. Yakın olacağın kimseler salih kişiler olmalıdır. Kötüler sana ne kadar yakın olmak istiyorlarsa, sen o kadar uzak dur. İyiler de senden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar, ara ve bulmaya gayret et. Her kime bir sevgi duyuyorsan aranızda manevî bir bilgi hasıl olur. Bu bağlılığın ve ilginin kimlere ve nelere olduğunu ve olması gerektiğini iyi öğren. İşlerini ona göre düzenle. Birçok büyükler:

-     Sevgi yakınlıktır, yakınlık ise sevgidir, derler.

Bunlar, maddî sebeplerle uzak da olsa, manen yakındırlar. Verilen veya verilecek olan şeyler seni yormamak. Verilmesi mukadder olan şeyi aramak, yorgunluktan başka nedir ki?.. Keza, senin kısmetine gelmesi imkânsız şeyi beklemek ele ne geçirir?.. İnsan için olmayacak işlerin peşinde koşmak, sadece hüsran getirebilir. Peygamber (S.A.) efendimiz buna işaret ederek şöyle buyurur:

-     «Allah’ın, kula verdiği büyük cezalardan biri de kulun kendine nasip olmayacak şeyi aramasıdır.»

* * *

Ey evlâd! Kâinatın her zerresinde Allahın güzel sanatı vardır. Bu güzel sanatların her biri Hakk’a vardıran delildir. Bu delillere yapışan herkes Hakk’a varabilir. Derin düşüncelere dal. Düşüncen derinlere kök saldıkça yükselirsin ve yücelirsin.

Îman sahibinin, hem zahir (dış) hem de batın (iç) gözü vardır. Dış gözleri ile Allah’ın yarattığı, tabiî manzaraları görür. Yere serpilen sonsuz hikmetli işlere bakar. İç gözüyle de madde ötesindeki varlıklara bakar. Sema ve ötesinde saklı duran ulvî, ruhanî varlıkların seyrine dalar. İşte bu iki göz görmeye başladıktan sonra, bir göz daha hasıl olur ki, o da kalb gözüdür. Kalb gözünün açılması için iç ve dış gözünün, salim duyguya sahip olması gerekir. İşte bundan sonradır ki ensiz ve boysuz bir deme geçer. Yakınlık mefhumu anılmayan bir yakınlığa erer. Dış mânası ile bilinmesi kabil olmayan bir sevgi âlemine varır. Artık o kul sevgilidir; ondan saklı hiçbir şey yoktur.

Ancak, bu hale ermek kolay değildir. Kalbin yaratılmış nesnelerden ve nefsin tabii istek ve cümle şehvet arzularından uzak olması icap eder. Her cins şeytanî duygudan âri ve beri olması gerekir. Buna ruh temizliği derler. Bu temizliğe erene, yer hâzineleri açık olur. Sema yolları onun uğruna döşenir. Ona göre, taşla toprak arasında fark yoktur. Ve çamurla altın ona eşittir.

Akıllı ol; söylediklerimi iyi düşün. İyi anlamaya çalış. Dikkat et: Ben sözün özünü söylerim. Sözlerim birer cevherdir. Daima büyüme istidadındadır. Zaman ve zemine göre binlerce mâna taşır.

* * *

Ey evlâd! Allah'ı kula kesme. Kul hata işlerse elinden tut, Hakk'a götür. Allah'ın kula gücü yeter. Ama, kul Allah'a bir şey edemez.

Saklanması gereken birçok şeyler vardır. Saklanması gereken şeyi saklamak insanı hazine sahibi kılar. Sır saklamak büyük iştir. Herkesin kârı değildir. Musibet anını sabırla gizlemek, hastalık anında Allah'a yalvarmak en büyük iştir. Bunlar saklı ve gizli yapılmalıdır. Saklı tutulması gerekenler arasında sadaka da vardır. En önemli şey de budur. Birine yapacağın iyilik olursa sağ elinle ver, fakat sol eline duyurma. Mümkün olduğu kadar bunu yapmaya çalış. Sonra, şeytanın ve dünyanın tuzaklarına kapılırsın.

Baştan sona kadar kötülüklerle dolu olan dünya denizine dalma. Ona her dalmak isteyen, az sonra boğuldu ve kayboldu. Buna çokları düştü. Ancak tekler kurtuldu. Bu kurtulan tekler, halk arasında özellikle seçilmiş olanlardır. Dünya denizi derindir. Herkesin ona yanaşması mukadderdir. Allah’ın kurtarmak istediği kimseler kendini saklar. Allah, kulları arasından dilediğini kurtarır. Dünyada pisliklere dalanların öbür âlemdeki yeri cehennemdir. Onların pisliklerini ancak ateş temizler. O ateşin üstünde bir köprü vardır. Cümle kullar onun üstünden geçerler. Pisler aşağı yuvarlanır, temizler de kurtulur. Kurtulanlar Allah'ın sevdiği ve seçtiği kimselerdir. Bunu haber veren şu âyetin mânasını iyi düşün:

-     «Sizden herkes cehenneme uğrayacak.» (Meryem, 71) Yine dinle:

-     «Ey ateş, serin ve selâmet ol!» (Enbiya, 69).

İkinci hitap, dünyada İbrahim (a s.) peygambere oldu. Öbür âlemde ise, cümle iman sahiplerine olacaktır. Şöyle rivayet edilir:

-     Kıyamet koptukta cehennem üzerine köprü kurulur. Herkesin geçmesi için ferman çıkar. O anda ateşe de şu ferman verilir:

-     «Ey ateş, serin ve selâmet ol. Bu hali iman sahipleri için göster. Bana ibadet edenler geçsin. Beni arzulayanlar rahat yürüsün. Öbür âlemde benim için arzularını atanlar buradan gitsinler.»

Nemrud'un ateşine de bu hitap vaki idi. Alevler saçılırken gül-gülistan oldu. Keza, cehennem ateşine erişen bu hitap da onu iman sahiplerine dokunmaz kılar.

Kendini bataklığa kaptırma. Allaha güven ve O’nun yoluna gir. Onun yolunda devam ettikçe, seni dünya yutamaz. Kötülük selleri seni sürükleyemez. Çünkü ona, şu hitap gelir:

-     «Ey dünya denizi ve seli, şu adamı boğma. O sevgili kuldur. O tarafımdan istenen zattır. Onu Zatıma bırak.»

Bu hitabın eriştiği zat boğulmaz. Musa'yı (a s.) deniz yuttu mu? Kavmi denizde boğuldu mu?.. Allah fazlını dilediğine verir. «Sevdiklerini hesapsız rızıklandırır.» (Bakara, 212), Bütün hayır onun elindedir. Hal böyle olunca nasıl başkasına gidersin?.. O’nun yolunu nasıl bırakırsın?

Sana verilen, O’nun eli ile gelir; alan yine O’nun kuvvet elidir. Kendinde bir kuvvet mi biliyorsun? O dilerse zengin eder; dilerse fakra düşürür, öyle mi biliyorsun ki, izzet başkasından gelir, zillete başkası düşürür!.. O'nunla boy ölçüşmek kimin haddine?.. O'nunla kim cenge hazırlanır? Meğer ki, aklını yitirmiş ola... Akıllı adam, O’nun kapısına koşar. Başka kapıları aklının köşesinden bile geçirmez.

Ey tedbir eden kişi, yolun yanlışa çıkıyor. Yaptığın iş halkı sevindirmekten ibaret mi olmalı idi?.. Halikı darıltıp halkı sevindirmek ha... öyle mi? Dünyayı yapmak için âhireti yıkmak!.. Bu iş sana yakışmıyor. Yakında her şeyin elinden çıkacak.

Yakalayışı çetin olan biri, her varını senden alacak. O alıcı bizzat Allah’tır. O tuttuğunu bırakmaz. O’nun tutuşu başka şeye benzemez. Onun tutuşu bir yönden gelmez; birçok şekli vardır. Senin tek renk ve düzensiz işlerine benzemez.

İlk defa bulunduğun makamdan atılmanla olur. Uslanırsan pekâlâ... Uslanmazsan hasta eder. Sonra fakir eder. Zelil eder; kimsenin yanında yüzün kalmaz. Perişan ve derbeder olursun.

Bunlar da seni yola getirmezse... artık dert ve belânın çeşitleri üzerine yıkılmaya başlar. Hepsinden büyüğü, iç sıkıntısı gelir. Öyle zaman olur ki, içinden kopup gelen sıkıntı, seni bir yana bile oynatmaz. Bunların dışında, bir de halkın diline düşmek var. Sokağa dökülen bir sürü reziller seni dillerine dolarlar. Şerefini bir paraya indirirler. Allah, herkesin eli ve dili ile seni yıkıp viran etmeye muktedirdir. Yeryüzünde gezen ufak bir karınca, seni ve yuvanı dağıtmaya kâfidir. Allah’ın, en ufak bir mahlûkunda en büyük kuvveti gizlidir. Uyan, ey gafil! Uykuyu bırak, ey zavallı!

Allahım, bizi sen uyandır; uyanıklığımız seninle ve senin için olsun. Âmin!..

***

Ey evlâd! Dünyalık toplarken dikkatli ol. Dikkati elden bırakma. Gece odun toplayan gibi olma. Elini attığın zaman, neyi alacağını önceden kestirmelisin. Gece odun toplayan eline gireni bilmez. Seni de ona benzetiyorum. Ayık ol; sonra felâketin azim olur.

Dünya geceleri karanlık olur. O gece gelince güneş kaybolur. Işık bulmak lâzım. Kendiliğinden aydınlık geç olur. Kendine ışık bul. Sonra yırtıcı hayvanlar seni perişan eder. Bataklık da olur. İnişli çıkışlı yolları da olur. Karanlıkta kalırsan ilk sürçmede yere serilmen mümkündür. Zaten ne kuvvetin var ki, zavallı...

Sana düşen, gece yolculuğunu tasarlamadan evvel, gece için yakacak temin etmektir. Gece lâzım olması muhtemel olanı, gündüzden bulman gerektir ki, karanlık basınca, yerden bir şeyler aramaya kalkmayasın; zararlı şeyleri toplamaktan kurtulasın.

Bütün hâlinde tevhid (Allah'ın birliği) güneşini ara. Onun nuruyla dolaş. Onun nurundan çok faydalan. İslâm dininin esaslarına iyi yapış. Kötü şeylerden sakınmayı kendine huy edin. Bu hal seni muhtemel felâketlerden korur; nefse uydurmaz. Şeytana da kapılmazsın. Şirkten kurtulursun. Halkın şerrinden emin olursun. Yolda yürümeye seni alıştırır; aceleciliği benliğinden siler.

Yazık sana, acele etme. Aceleci hatadan kurtulamaz. Aceleci ya hata eder veya hataya meyli artar. Dikkatli ve düşünceli giden, er-geç aradığını bulur yahut bulmaya yakınlaşır. Aceleyi kalbe şeytan getirir. Dikkatli hareket etmek, Rahman olan Allah tarafından kalbe gelir. Seni aceleye iten şey, mutlaka dünya hırsı olmalı; çünkü başka acele edecek ne var?.. Hırsı olmayan adam, her şeyin kendi iradesi dışında olup bittiğini sezer ve ona göre hareketlerini ayarlar. Şunu iyi bilmek gerek ki, hırs, insanı içinden çıkılması kabil olmayan felâketlere sürükler.

İnsan olan hırs değil, kanaat sahibi olmalıdır. Kanaat tükenmez bir hazinedir. Dünyada senin için olan şeyler muayyendir. Başkasına gitmez. Hırsı bırak; sebebe yapış. Ama, o sebebin sahibini de kalbinden çıkarma. Günlük işlerine devam et. Kat'î olarak senin olacağına inanmadığın şeyler peşinde hırsla koşup durma. Her şeyi haline bırak; sadece çalış.

Nefsine sahip ol. Elinde olan mevcutla yetin. Bu hale devam et. Tâ, İlâhî hikmetlere arif oluncaya kadar, irfan sahibi olduğun zaman işlerin kolay olur. Hırs kalmaz o zaman. Kalbin kuvvet bulur. İçin nurla dolar. Rabbın sana bilmediğin şeyleri öğretir. Dünya işlerini kolay çevirirsin. Dış gözünü dünyaya verir, iç gözünü âhirete yönel­tirsin. Masiva (Hakkın zatından gayrisi) derununa tesir etmez. Hiçbir kimse, büyüklüğüne seni inandıramaz; olduğundan fazla gösteremez. Sana göre, yalnız Allah yücedir.

Devam et; göreceksin ki, her varlık sana karşı saygı hissi besliyor.

İnsanlar biraz tuhaftır. Her arzularını tatmin yolunu ararlar. Ama doğru yol gösterilince gelmek istemezler. Hele biraz da güçlük olursa... Halbuki her tatlının önü sıra az da olsa acı olur. Bir tatlıyı yemek için önce yorulmak icap eder. İşte bu sebeple deriz ki, ey evlâd, her arzunun yerine gelmesini istiyorsan, Allah'ın yasak ettiği şeylere yanaşma. Önünde duran kapıların açılmasını istiyorsan, muttaki - kötü şeylerden sakınan - ol. Her hayır kapısının anahtarı, Allah'ın yasak ettiği haram işlere yanaşmamaktadır. Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:

- «Bir kimse kötülükleri bırakırsa ona kurtuluş yolları açılır. Tahmin etmediği yollardan rızkı gelir.» (Cuma/2-3)

Hak’la çekişme. Nefsin için onu kötüleme. Çocukların için Hakk'a çıkış yapma. Malın azaldı diye O’nu itham etme. İnsanlar sana yüz vermiyor diye O'nu suçlu bulma. Suçu evvelâ kendinde ara. Allah'a emir mi vereceksin? Bunu yapmaktan utanmaz mısın? Her iş senin keyfine göre olsun, istiyorsun. En büyük hüküm, senin mi olmalı, yoksa O’nun mu? Sen mi fazla biliyorsun, yoksa O mu? Senin merhametin O'ndan çok mu? Yazık sana, sen ve bütün yaratılmışlar, O’nun kulu, kölesidir. Hepinizin yöneticisi odur.

Dünyada O'nunla sohbet istiyorsan sessiz ol. Sakin ve sessiz ol. Allah'ın sevgili kulları edeplidir. O’nun gözünde en büyük edep gereklerini yerine getirirler. Attıkları her adım, açık izne bağlıdır. Kalblerini hoş etmeyecek hiçbir işe yakın durmazlar.

Yaptıkları mubah iş, onlara ilham yoluyla anlatılır. Giyecekleri elbise manen gösterilir. Alacakları hanım onlara işaret yoluyla anlatılır. Bütün sebepler onlara, kalb canibinden gösterilir. İzinsiz ve emirsiz hiçbir işe yanaşmazlar.

Hakla kaimdirler. Kalbleri ona bağlıdır. Basiretleri Hak yolda açıktır. Hakkın kudreti önünde karar yetkisini kendilerine hoş görmezler. İşte dünyada böylece Allahlık olurlar. Varlıkları dünyada nur olur. Hakka vasıl olurlar, öbür âlemde ise bizzat ereceklerine ererler.

Allahım, bize dünya ve âhirette, sana ermiş olmayı nasip et. Sana yakınlık tadını ver. Seni görmeye kavuştur. Gayrı görmeden, Zatınla yetinen kişilerden kıl. «Dünyanın iyiliğini ver, Öbür âlemin hoşluğuna erdir. Bizleri ateşten koru.» (Bakara, 201) Âmin!

 

Bu konuşma, pazar sabahı Ribat'ta yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî, 10 Şevval 545 (Milâdi 1150).

Bu sohbette; Tövbe kapısı ne zaman kapanacak? Günahlarla kirlenen ruhlar nasıl temizlenir? İbadetlerin kabul edilme alametleri nelerdir? Allah katında makbul duaların özellikleri nelerdir? Halinden başkalarına şikayetçi olmanın zararları nelerdir? Allah’ın kabul edeceği bir tövbe nasıl olmalı? Konularına değiniliyor…

Resûlullah (S.A.) efendimiz şöyle buyurdu:

- «Hayra dair herhangi bir şeye kavuşan kimse, onu mutlu bilsin ve fay­dalanmaya baksın; çünkü onun ne zamana kadar açık kalacağını bilemez.»

*

Ey cemaat! Fırsatı kaçırmayın. Hayatı ganimet bilin ve ondan faydalanmaya bakın. Mademki bu hayat kapısı açık, bir şeyler elde etmeye koyulun. Yakında o kapı kapanır. Hayır işleri yapmaya güçlü olduğunuz müddetçe hayır yapın. Tevbe kapısı kapanmadan o kapıdan girin. Sonra kapanır, tevbeniz de makbul olmaz. Halen dua kapıları açıktır; dua edin, makbul olur. Aranızda iyiliği ile tanınan kimselere koşun. Onların hayır dualarını ve öğütlerini dinleyin; sonra kapılar kapanır, mahrum olursunuz.

*

Ey cemaat! Yıktığınızı yapın. Pislettiğinizi temizleyin. Kötülüğünüzü iyiliğe çevirin. Günahla kararan varlığınızı parlatın. Aldığınızı sahibine verin. Efendinizden kaçtınız, onun kulluğundan uzak düştünüz. Hemen ona dönün ve tevbe edin.

*

Ey evlâd! Şu varlık âleminde ve şurada, Halik Taâlâ'dan başka kimse yoktur; varlığını O’na bağlarsan kulu olursun. O'nu bırakır, halka koşarsan, onların kölesi olursun.

Sana söz hakkı yok; ta boşluk beyabanlarını ve otsuz tarlaları geçinceye kadar... Bunları geç. İç âleminde Hak'tan gayrı her ne ki var onu kopar at. Ancak o zaman dilin açılır ve söz hakkın tanınır.

Bilmez misin, Hak arayıcısı her şeyden ayrıdır. Haktan başkasına yan çıktığı yoktur. O bilir ki, Haktan gayrı her ne ki var, Allah’la kendi arasında perde olur. Bu durumda neye bağlansın? Kime güvensin? Çünkü bağlandığı şeylerin kendisine zulmet getirdiğini tecrübe ile bilir.

*

Ey evlâd! İnsanların önünde gezen, birçok felâketler vardır. Her felâketin de kendine göre hayli dalları vardır. En büyük felâket, sonsuz saadetten mahrum olmaktır. En büyük saadet, ruh zenginliğine ermektir. Bunun için çok çalışmak ve tembel olmamak lâzımdır. Tembellik insanı korkunç uçurumlara atar. Telâfisi kabil olmayan kin ve düşmanlık tohumları saçar. Tembel olma. İşlerini sağlam yap ve çalışkan ol. Dünyayı çalışanlar kazanır. Âhireti çalışanlar kazanır...

Birçok büyükler, çalışkan ve dinç olmak için, Allah'a yalvardılar. Ebu Muhammed Acemî şu duayı yapardı:

- “Allahım, bizi dinç ve çalışkan kıl.”

Bununla: «Bizi tembel etme,» demek isterdi. Bunun mânası yücedir. Dil, bunun mânasını tam ifade edemez. Kim ki tadar, hakikati ancak o anlar. İslâm dininin emri dahilinde halkla iyi geçin. İslâm dini neye iyi derse o iyidir, mübarektir. İslâm dininin yüce emirleri zedelenmediği takdirde halkla geçimin tadı alınır ve hoşluk olur. Aksi olunca iyilik olmaz. Bilâkis felâket gelir.

İyiler yapacakları işi bilirler, işlerini yerine ve zamanına göre düzenli tutarlar. Yapacağın işi onlara sor ve onlara danış.

*

Ey evlâd! Dua bağına yapış. Rızaya yönel. Razı ol. Dilini kalbinden ayrı etme, kalbinle birleştir. Ağzından çıkan, kalbinde bulunan olmalı. Her ikisini de iyiye yönelt ki, hoş olasın.

Bir gün kıyamet kopacak. İnsana yaptıkları hatırlatılacak. Dünyada yaptığı hayır ve şer önüne mendil gibi serilecek. Kötülüğü gören pişman olur. Ama fayda vermez. Hatayı anmak burada olmalı. Orada anış hayır getirmez. Temel olan iş, bu acı günü, ölmeden önce hatırlamak ve ona göre hazır olmaktır. Harman zamanı ekmeyi, tarlaya tohum saçmayı düşünmek neye yarar? Sonbaharda ekin işine yönelmeyene yaz günü ne hayır verir?.. Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyurdu:

- «Dünya, öbür âlemin ekim yeridir. Hayır eken sevinç biçer. Şer eken ise pişmanlık devşirir.»

Bir gün ölüm gelir, seni uyandırır. Bu uyanışın sana ne yararı olur? Uyan, uyan!.. Çabuk uyan!..

Allahım, bizi gafil kişiler gibi uyumaktan koru. Seni bilmeyenlerin gafleti gibi senden ayrı kılma, Allahım. Âmin!

*

Şerli adamlarla konuşma. Onlarla oturan bir gün gelir kötü olur. Önceleri iyiliğin devam etse de sonunda onlar gibi olabilirsin. Ama, yazık olur. Hayırlı olanlar, iyiliği arzu edenler bu halinde senden uzak dururlar. Seni kurtarmak isterler; ama onların iyi düşüncesini zedelemiş olursun.

Kitabullahın - Kur’ân-ı Kerîm’in - gölgesinde yürü, Sünnet-i Resulüllah'a - Peygamberin âdetlerine - uy, felah bulur ve iflah olursun. Aksi halde kötü çukurları boylarsın.

*

Ey cemaat! Doğru olarak Allah’tan utanın. Gaflete düşmeyin. Allah'tan gafil olmayın. Ömrünüz geçmekte ve zamanınız tükenmekte... Halbuki, bütün çabanız, yemeniz imkânsız olan malı toplamakta... Kavuşmanız ihtimali dahi olmayan nesneler düşünüyorsunuz. Yaptığınız binalara sağlığınızda oturmak belki size nasip olmayacak. Yapın, edin, eyleyin; ama, kalbinize sahip olun. Dışınız dünyayı yapsın, kalbiniz Allah ve âhiretle olsun... Kalbinizi dünyaya kaptırırsanız, Rabbınızın yüce makamı perdeler arkasına girer, ruhanî hava tarafınıza esmez. Allah hem Aziz hem de Celil’dir...

Allah’ı anma hali, irfan sahiplerinin kalbinde hayme (çadır) kurar. Her yanını kaplar. Hak'tan gayri bütün düşünce izlerini siler, götürür. Bu ki tamam oldu, işte cennet orası olur. Peşin cennet bu olur. Vaad olan cennet ise öbür âlemdedir. Peşin cennete razı olmak, kalbin Allah'a yakın olması demektir. Hak'la kul arasındaki perdelerin kalkmasına gelince, buna ruh âlemine geçiş manasını vermek yerinde olur.

Dünya cennetine kavuşan kula, perdeler açılır, Hak'la kendi arasında perde kalmaz.

Kul, yalnız olduğu zaman ve her halinde O'nunla, olur. Bu halin şekli yoktur; misal getirilemez. Çünkü, «O’na benzeyen yoktur. Bizzat gören, işiten O'dur.» (Şura, 11)

Öbür âlemde vaad olan cennet vardır. Allahü Teâlâ onu inanmışlara hazırlamıştır; inanmışlar cennete girer, onun kerim yüzüne nazar ederler; bu nazarda perde yoktur.

Her şer Allah'ı bırakmışlaradır; tersini isbat etmeye gücü yeten olmaz. Her kim ki Hakk'a yönelir, iyilik bulur. Her kim ki O'ndan döner, şerre düşer.

İnsanlar istek ve arzuları kadar yücelirler. Yücelik, şahsî yararı bir yana atmaktır. Daima üstün ve iyi düşünmek hoş olur. İnsan, düşüncesine ve tuttuğu işe göre kıymet bulur. Buna göre, tuttuğun işte bir fayda umuyorsan o fayda kadar büyük olursun. Herkes himmetiyle ölçülür. Dünyalık isteyen dünyalık bulur ve değeri o kadar olur. Allah'ı isteyen Allah'ı bulur, kıymeti de o kadar büyük olur...

İşini karşılıksız tut. Yaptığın işten bir şey bekleme. Allah'ın rızasını gözet; başını o yola koy. Göreceksin ki mükâfatın büyük olmuştur. O’na bakmak, O’na yakın olmak ve O'nunla var olmaktan daha yüce ne olabilir?.. Artık bir garaza mebni iş tutma, tüm işlerini O’na bırak ve O'nunla yap. O’nun önünde, dünyalık nedir? Öbür âlemin işlerin neye yarar? Aslında Allah'sız olmayan, fakat zatına varmaya birer perde olan ne iş görebilir; hepsini bir yana at. İyilik edeni gör. Nimeti, sahibinden önce görme. Bir yere taşınacağın zaman, oranın yerlisi senin için daha önemlidir; onlar kötü olunca neylersin?.. Her şeyden evvel, varlıkta yer tutan O'dur. Herkesten önce ve sonra yapan, yaptıran O'dur.

Ölümü düşün, âfetlere sabırla karşı koy, Allah'a tevekkül et. Bütün halinde bu üç şeyi yap. Bunları yaparsan sana güzel huylar gelir; onlara sahip olur, iyilere katılırsın.

Ölümü düşünürsen hırsın yok olur. Sabırlı olursan her murada erersin. Rabbın sana istediğini verir. Tevekkül yolunu tutar, Allah'a bağlanırsan fani şeyler kalbinden çıkar, dünya ve âhiretin derdi senden uzak olur. Siva (Mevlâ'nın zatından gayrisi) denen nesneler senden boşanır, rahata erersin. Her yan sana rahatlık olur. Herkes seni saklar ve esirger. Felâket sana yanaşamaz. Altı yönden Mevlâ sana bekçi olur. O, Aziz ve Celil’dir. Halk sana yol bulamaz. Halk kötülükle sana varamaz. Kötülerin sana yolu kapalı, şerrin kolu senin için bağlıdır. Şeytan, sana varamaz. Çünkü Allahü Tealâ, şeytana buyurdu:

- «Sen, benim kullarıma sultan olamazsın!» (Hicr, 42)

Halka gösteriş yapmayanlara şeytan gelebilir mi?.. İşi tevhid, gücü Allah olana kim yakın olabilir?.. Şeytan onlardan uzaktır. Çünkü Allah esirger...

Bu yol sükûtla başlar; ilki budur. Konuşmak sonradan gelir. Sus, taşma, içini doldur; sonra izni al, konuşmaya koyul. Hak yola girince bu hal kendiliğinden olur.

İhlâs yolunu tut. En büyük şey odur. Îhlâs sahibinin şahı ruhunda yaşar. Sultan sinesinde saklıdır. Dışa itibar edilmez. Geçici şeylere nazar neye yarar?.. Var mı aradığınız adam? İçini dışını bir eden?.. Dıştaki sultanla ruhtaki sultanı birleştiren zat görülür mü?..

Halinde kal. Gizli dur. Sineni kimseye açma. Ta işin bitinceye kadar devam et. Kalbini efendisine teslim edinceye dek özüne varlık tanıma. Hakka ki vardın, işin tamamdır, üzülme. Olduğu gibi bırak; artık olacak olur.

Artık sen padişahsın, makama yerleştin. Mevlâ dilini çözdü.

Halk karşısında bir süvari bölüğü olsun. Saf saf dizili ve emrine hazır gör. Onların kötülemesi ve övmesi bir olsun. Ne kötüleyene darıl, ne de övünce sevinç duy. Onlar sana darılsa ne var?.. Yüz çevirip gitseler ne çıkar?.. Onları yapan, yıkan sensin. Onları yaratan sana el vermiştir. Yarattıkları üzerinde keyfine göre hüküm sürebilirsin. Ne var darılacak?.. Allahın izniyle onları bağlar, sonra çözersin. Hadiselerin oluşu, kalb eliyle olur. İşaretler sır dilinden çıkar. Bunlar olabilir; ama lâfla değil... Doğru olmaya bak. Doğru olanda her iyi şey kendiliğinden başlar. Akıllı ol...

Çocuklar gibi heves atına binme. Gözün görmüyor, seni yola iletecek birini ara. Görmeden yola çıkan, çukura yuvarlanabilir. Bilgin de yetersiz; öğren, cahil olma. Sana bilmediğini öğretecek birini bul. Bulunca yapış, bırakma. Ne derse kabul et. Görüşlerini müsbet karşıla. Onun sözü ve hareketi senin delilin olmalı. Büyük insana kavuşunca, yanına otur. Bilgiyi alıncaya kadar orada dur. İrfanın tam oluncaya kadar onu bırakma.

Bunların sonunda, her yolunu şaşıran sana sığınır. Kimsesizlerin kabı olursun. Zavallılar himayene girer. Fakirler, derdine sende çareler bulur.

Kerem sahibi olmak için İlâhî ve kudsi sırları saklamak şarttır. Efendiliğin en güzel örneği, insanlarla iyi geçimdir. Allah'ın insana tevdi ettiği sırrı saklamasını bilmeyen, insanlarla iyi geçinmeyen efendi, çelebi değildir.

Neredesin?.. Hak böyle mi aranır?.. Başka şeyleri gönlünde taşı, sonra Hakkı bulacağım, diye uğraş. Halin nerede, Hakk'ı aramak nerede?...

Allahü Teâlâ şöyle buyurdu:

-     «Sizden bir kısım, dünyayı; diğer bir kısım da âhireti ister.» (Al-i İmran, 152)

Diğer Âyeti Kerime'de ise şöyle anlatıldı:

-     «Yalnız O’nun vechini dilerler.» (Kehf, 28).

Bahtiyar olana kudret eli gelir; Haktan gayri bilinen bütün varlıktan onu kurtarır.

Ruhunu temiz tutmaya gayret et. O el, bir gün sana da gelir; kolundan tutar, velayet makamına yerleştirir. Yolculuğun biter, sülûkün sona erer. Bulacağını bulursun. Dünya sana koşar. Âhiret de onun peşinden... Her ikisi de sana hizmetçi olur. Hiçbir darlık bilmeden makamında kalırsın.

İnsan, biraz saflık bulunca bazı hatıralar duyar. Kalbine bazı şeyler gelir. Bunların doğruluğu kolay bilinmez. Bir defa o hatıralara kapılırsan sürüklenir gidersin. Bu sebeple Hakk'ın kapısında dur. Kapıya elinle vur. Himmet iste. Vermezlerse bekle. Hemen kaçıp gitme. Çünkü, bilemezsin, her yer O’nun kapısıdır. Kaçarsan kötüye düşersin, çünkü O’nun kapısından kaçmış olursun. Oradan alacağın himmetle iyiyi, kötüyü bilirsin. Bir hatıra, vârid olunca, nefsin mi, şeytanın mı olduğunu bilebilirsin. Hakk'ın verdiği gayret duygusu sayesinde şeytanın, hevânın ve nefsin belâsından azad olursun.

O kadar iyi bir hale gelirsin ki:

-     Şu iyidir, şu da kötü... Şunu al, şunu bırak! denir.

Açık açık duyar, yolunu düzeltir, Hak kapısında beklersin. Seni Hak terbiye eder. Varlığına can katar. O oturtur ve kaldırır, emrini O’nun kitabından alır, yasakları yine O’nun emriyle öğrenirsin.

*

Ey cemaat! Fazla istemeyin. Azı da az diye bir yana itmeyin. Önü, sonu bırakın. Çünkü kader, her birinizi tek tek kuşatmıştır. Ne lazımsa O bilir. Kabiliyetinize göre verir. Her biriniz için, bir zaman ve her biriniz için geçmişe ait bir sayfa açılmıştır.

Peygamber (S.A.) efendimizin şu derin manalı Hadîs-i Şerifi halimizi ne iyi anlatır:

-     «Rabbiniz, yaratma ve rızka dair işleri bitirdi. Her şey tamam oldu. Ölüm günleri bellidir. Kalem kurudu. Olacak şeyler sıra ile olur.»

Allahü Teâlâ, geçmişte her şeyi yerli yerinde yaptı. Lâkin hüküm verilmedi. Bu yüzden hüküm ilân edilinceye kadar hepsinin üstüne bir perde çekti. Emri koydu. Yasakları getirdi. Bunlarla, her cins kader faslı kapalı kaldı. Hiç kimsenin kadere yüklenerek hak talep etmeye yetkisi yoktur. «Allah, istediğini yapar. Yaptığından sorumlu değildir. İnsanlar, hep yaptıkları işin hesabını vermeye mecburdurlar.» (Enbiya, 23)

*

Ey cemaat! Zahire göre işlerinizi yürütünüz. Sizin için en iyisi budur. Rahat bundadır. İç âleme aklınız ermez. İşte beyaz ve işte siyah. Hangisini seçersiniz, siz bilirsiniz. İç âleminiz gelişinceye dek devam edin. Dış hükümlere uyun. Bir zaman sonra ruhunuzdan perdeler açılır. İyiyi görürsünüz. Dış hükümleri bir yana atarsanız iç âleme geçmeniz kolay olmaz.

Dış halin iyileşince için nur dolar. Sırrına geçer, sonra kalbine akar. Sonra nefsine gider, sonra da diline gelir. İlk iş, dış cepheden başlar. İç âlemdeki duygulara gider. Tekrar dışa vurur. Hisler böylece süzülür; varlığın erir, halkın iyiliğini gözeten işler yapar, onlara önder olursun. Sen bir şey demeden, onlar koşarak sana gelirler.

Bunlara ermek ne kadar mübarektir. Hak yola girer, Hakk’ı sever ve sevdirirsen ne mutlu sana... İddiaya kapılırsan yazık olur. Perişan olursun. Allah sevgisinin birçok şartları vardır. Onların yerine gelmesi gerekir. Yalnız O’na uyman, sevginin gereklerindendir. Başka şeye bağlı olmamak ve yalnız O'nunla ünsiyet etmek de sevginin gereğidir. Hiçbir işe itiraz etme... O, sende istediği gibi tasarruf eder. Baş­kasında da aynı tasarrufu görürsün. Ses etme! Hakk'ın fiilleri seni korkutmasın. Her işte binlerce hikmet gizlidir.

Bir kulun kalbinde Allah sevgisi yer ederse, yalnız O’nu sever; başka uğraştırıcı işleri bir yana atar. Bunu yapamayan sevgi iddiasında bulunamaz.

Yalancı ve uydurma dâvadan dön. Bu yolda yapmacık hareket fayda getirmez. Bu yol, yersiz arzu ve boş temenni ile elde edilemez. Hele içi başka, dışı başka olan bir kimse bu yola hiç yaramaz. Bir de yalancılık peyda olursa, felâket o zaman başlar. Eğer sende bu hareketlerin az buçuğu varsa, hemen tevbe et.   bozma. Tevbe etmek iş değil; asıl iş onu bozmamaktadır. Bir ağacı sadece dikmek marifet sayılmaz. Asıl marifet onu yetiştirip meyvesini almaktır. Bunu yapmaya çalış.

*

Hakk'a yapışın. Darlıkta O’na yalvarın. Genişliğe çıktığınız zaman da, O'nu hatırlayın. Hasta olduğunuzda Allah deyin. İyiliğe erdiğinizde O’nun yoluna koşun. Hayır, şer hep O’nun elindedir. Veren, alan O'dur. Sizin için kurtuluş, ancak Allah'a candan teslim olmaktadır. Ruh ilâcınız ancak bu olabilir. O’nun verdiği hüküm sizi titretmesin. O hüküm üzerine de münazaa etmeyin. O’nun verdiği hüküm için kullarına şikâyet etmeyin. Şikâyet ancak belâ getirir; bunu bilin, sabırla bekleyin.

O’nun kudret eli altında bekleyin. Sessiz durun. Hele bir bakın; neler yapıyor, seyre dalın. O’nun, içinizde ve sizinle ne derin işleri oluyor. İşte bunu anlamaya bakın. O’nun yaptığı işlerde geniş olun. Yazar, bozar, hepsine uyun. Yapacağı işi siz değil, O bilir.

Allahım, bizi yüce varlığında Zatınla eyle: «Dünyada iyilik ver... Öbür âlemde de iyi kıl ve bizi ateşten koru.» (Bakara, 201) Âmin!

Bu konuşma salı günü öğleden sonra medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî, 12 Şevval 545 (Milâdi, 1150).

Bu sohbette; Allah’a gerçek bir kulluk nasıl olmalı? Allah’ın kabul ettiği güzel amellerin özellikleri nelerdir? Cahil ve ahmaklarla arkadaşlık, hangi felaketleri getirir? Aşırı rızık endişesi ve hırsı nelere yol açar? Allah’ın rızasını ve yakınlığını kazanmak nasıl mümkün olur? Konularına değiniliyor.

Kıyamet günündeki elim azaptan nasıl kurtulunur?

Ey evlâd! Hani Hakk'a kulluk?.. Nerede o Aziz ve Celil olana ubudiyyet? Hele getir tam kulluğu!.. Bir defa tam manasıyla O’nun kulu olmalısın. Bütün halinde yeterlik görünmeli. Yeteri kadar kulluk et... Yeteri kadar dünyaya çalış...

Sen kaçan bir kölesin. Efendine dön. O’nun kapısı önünde boynunu eğ. Emirlerine karşı tevazu göster. Desinleri bırak, emirlere yapış. Dedikoduyu bir yana at; yasaklardan çekil. O’nun bütün hükümlerine boyun eğ, her emrine uysallık göster. Bunlar olursa kulluk tam olur, olmadığı takdirde, hiçbir şey yerine gelmez. Efendisine kul olmak isteyen, emrini tutar. Yasak ettiklerinden kaçar. Bunları yapmayan gerçek kul olabilir mi? Olamaz.

Allah, yoluna girene yeter. Bunu şu Âyet-i Kerime haber verir:

- «Allah, kuluna yetmez mi?..» (Fecr/36)

Doğruluğa koyulan kulun kalbinde Allah sevgisi yer eder. Hak’la ülfet peyda olur. Güçlük olmadan Hakk'a yakınlık hasıl olur.

Hakk'ın zatından gayrı ile sohbet sana yakışmaz. Yalnız Allah'a dön ve O'ndan razı ol. Bütün halinde O'ndan hoşnut olduğunu ilân et. Şu gördüğün dünya zemini ne kadar geniş, görüyorsun; yalnız senin için daralsa yine de Hakk'a darılma; başka kapı arama.

Bir şey yiyeceksen, onun sofrasında ye; başkasına yönelme. Musa (a.s.) peygamber gibi ol. Hak Teâlâ, onun hakkında şöyle buyurdu:

-     «Biz ona anasının sütünü emmeden önce, bütün sütleri haram ettik.» (Kasas, 12)

Rabbımız hem Aziz hem de Celildir. Her şeye sahiptir. Her yerde hazırdır. Her şeyi gözetir. En yakın olan O’dur. O’nun varlığından vareste olan yoktur. Bu hali anladıktan sonra inkâr ne kadar acıdır. Marifete erdikten sonra geri dönene yazık olur.

*

Yazık sana, biraz irfan sahibi olunca hemen mevhum varlığa kapılıyor, dönüyorsun. Sonradan da inkâr ediyorsun. Yazık değil mi sana? O’ndan dönme. Sonra bütün iyi şeylerden mahrum olursun. O'nunla sabra devam et. Sabrı O’ndan kaçmakta arama. Şunu bil ki, sabırlı, güçlüdür. Hani sabrın, hani aklın? Bu akılla mı yola çıkıyorsun? Bu ivedilik neye?.. Aceleci olan sabrı bilemez. Aceleci olan hedefine varamaz, yolunu şaşırır, ayakları dolaşır. Sabrın önemi büyüktür. Bunu şu Âyet-i Kerime bize anlatır:

-     «Ey iman sahipleri, sabrediniz; birbirinize sabrı tavsiye ediniz. Birbirinize bağlanınız. Allah’tan korkunuz. Ancak böylelikle felaha ermeniz umulur.» (Al-i İmran, 200)

Sabır hakkında daha başka âyetler de vardır.

Hakkında bu kadar İlâhî kelâm sarf edilen şey elbet önemli olmalı. Her işte sabır önemlidir. Birçok Âyet-i Kerime sabrın önemini belirtir. Onun hayrı çok olur. Himmeti boldur. İyi ve bol mükâfat getirir. Dünya ve âhirette rahatlığı sabır Sabra devam edin ve etrafınızı görün. Ara sıra kabristanı ziyaret edin. Orada iyiler de yatar, kötüler de yatar... Siz iyilere koşun.

İyi işler yapmaya bakın; işleriniz düzelebilir. Sözünüzle yaptığınız ayrı ayrı olmasın; bir olsun. Söylediğinizi yapın. Halka öğüt verip kendi yan çizenler gibi olmayınız. Öğütü işitip iş tutmayanlara benzemeyiniz.

Dininiz dört şeyle gider:

  1. Söylediğiniz, işinizi tutmazsanız...
  2. Bilmediğiniz işlere karışırsanız...
  3. Bilmediğinizi öğrenmez, dolayısıyla cahil kalırsanız...
  4. İnsanları, bilmedikleri şeyi öğrenmekten alıkoyarsanız... Yukarıda sayılan dört şey bir cemiyeti ayakta tutan umdelerdir. (ilkelerdir)

Müsbet yol tutulursa kurtuluş olur. Menfi yol ise felâketin içine atar. Bilhassa dördüncüsü her cemiyetin muhtaç olduğudur. Ona mâni olunduğu zaman yıkılış mukadder olur.

*

Ey cemaat! Zikir meclisine fırsat buldukça geliyorsunuz. Ama ona bir ihtiyaç duyarak gelmiyorsunuz. Bu yüzden gereği gibi faydalanmak size nasip olmuyor. Şifa bulmak için ona geliniz. Vakit geçirmek için geliyorsunuz, öğütçünün hataları sizi meşgul ediyor. Onun ağzından çıkana baktığınız yok. Neden ona hata, suç isnad edersiniz, bilmem?..

Söylediği sözleri unutmak için hatalarını ortaya atıyorsunuz. Hatasız insan mı olur?.. Herkeste hata bulunur. Her zatın gülünecek bir zayıf tarafı vardır. İyi tarafını atıp gülünecek tarafını almak sokak adamlarına hastır. Vaize hata uydurup gülmek büyük    hatadır. Başınızla oynuyorsunuz. Allah, kafanızı uçurmaya kadirdir. Bir din adamı ile alay etmek Hakk'a karşı kelle koltukta meydana atılmak demektir. Allah’la şaka olmaz. Bu yersiz işinizden dönünüz. Allah'ın; düşmanlarına benzemeyi özlemeyiniz. Ne işittiyseniz onunla yararlanmaya bakınız. Kurtulmak istiyorsanız, yol işte...

*

Ey evlâd! Âdet seni bağladı. Kısmet seni kaydı altına aldı. Sebepler yolunu kesti. Sebebi yaratanı unuttun. O’na tevekkülü beceremedin. Sana ilk vazife: Amellerini tazele... Bütün işlere yeniden ve baştan başla. Ihlâs sahibi ol; gözünde ve gönlünde Hak varlığından başkası olmasın. Kulluk Allah için olur. Kula kulluk edilmez. Karşına çıkana şu âyeti oku:

- «Cin tayfasını ve insanları, ancak bana kulluk edeler diye, yarattım.» (Zariyat, 56)

İnsanlar ve bu gözle görünmeyen, gizli ve şuurlu yaratıklar olan cinler, oyuncak için yaratılmış değildir. Onların yaratılışında binlerce gizli mâna saklıdır. Allah, boş iş etmez. Yemek, içmek, bunları yaşatır; ama niçin yaşarlar? Oynasınlar ve zıplasınlar, diye mi? Yatsınlar, uyusunlar, eğlensinler diye mi? Gaye, yalnız bu mudur?

Ey gafiller! Uyanınız; hele bir gözünüzü yumun, hayalin biraz ötesine geçin. Yaratılışınızdaki hikmeti, hemen sezeceksiniz...

Kalbinizi yürümeye alıştırın. O bir adım giderse ikinci adımı yürütmeye koyulun. O yürümeye başlarsa elinden çabuk tutarlar. Yeter ki, Şahın yolunu bile... O’na doğru yürüye... Kalb bir adım atsa, O Şah beş adım atar. Belki daha da fazla... O sevdiklerine kavuşmayı en çok sevendir. Kulun sevgisi, Hak sevgisi önünde nasıl varlık iddiasında bulunur?.. Yokluğunu sezdiği halde, severim, sözünü nasıl söyleyebilir?.. Sevgiyi Allah kulun kalbine atar. Kul, o miktarda Allah’ı sevebilir; artığı olamaz. Allah, «Dilediğine rızkı sayısız verir, hesap etmez.» (Bakara, 212)

O’nun kulları, O’na vekildir; halifedir. Halife, ustasının emri dışında değildir. Arzu Şahındır. Şah bir emir buyurursa halife yapar; halife bir dilek dilerse hemen yerine gelir. Bu söz, şeydir, şeydir, diyorum, anla... Dile bu kadar geliyor. Mâna âlemini tasvir, bu kadar olur. İşte bunlara çalışalım.

Bu hal ki tamam oldu; yolculuk da tamam oldu. Dünya nedir, âhiret nedir, siva (Hakk’ın zatından başkası) var mı, yoksa yok mu? Bunlar, işte anlattığım yolculuk sonunda bilinir.

Şifa bu yolda olur. Yakınlık buradan başlar. Mülk burada, ün, saltanat bu ufukta... Beylik yine bu yolda. Köşkünü buraya kuranın zerresi kocaman dağ olur. Damlası ummana döner. Yıldızı ay kadar parlar. Ayı, yılı aşar. Azı çok, yokluğu varlık olur. Bitmişini sonsuzluklar kucaklar. Hareketi, sanki kâinatı yerinden oynatıyor sanılır. Selvi dalları gibi yücelere çıkar, Arş onu kucaklar. Kökü zemin derinliğinde saklıdır. Dalları, dünya ve âhirete, serin ferahlık verir. Bu dallar, ilim ve hikmettir. Bunlara sahip olan başka ne ister ki?.. Dünya, önünde yüzük taşı kadar küçülür. Dünya, onu bağlayamaz. Âhiret ona sınır çizemez. Sultanlar ona ferman okuyamaz. Mülk onu avutamaz. Perdeciler ondan nesne saklayamaz. Ona tek el uzanamaz. Üzüntü ondan uzak olur...

İşte bu yol buraya varır; yolculuk biter. Kul, salâhını böyle bulur. Ve yine kullara döner. Bir kurtarıcı olarak ellerinden tutar, dünya denizinden çeker, çıkarır. Tabii nasibi olanı, Hakk'a uyanı...

Allahın hayır dileğine eren bu büyük insan, esirgeyen olur; kulların delili, saklayıcısı, terbiyecisi, yöneticisi olur. Kalbinde saklı duran dilleri bu zat çözer. Onun nuru, sağında solunda ışık tutar. İşte, Allah'ın hayır dilediği kimseler bu zatı bulurlar. Hayır dilemedikleri de onu göremez, kör olurlar. Bulamazlar; kaybolurlar. Bunlar tek olur.

Onlar halk arasına girerken, sahipleri Hak'tır. Halkın zararı onlara dokunmaz. Her bakımdan selâmet içinde olurlar. Halkın yararı ne ise onu başarırlar. Hakk'ın yardımı onlara her güç işi kolay eder. Allah'ın yardımı ile kulları doğru yola çağırırlar.

Allah'ın salih kulları, çeşitli olur. Her birinin birkaç ismi bulunur. Bazan tümüne bir isim verilir. Onlara zahid de denebilir. Dünyayı kalbine koymadan kulluğa devam eden zahid olur, Zahidlik kolay olmaz, Allah'ın kolay ettiğine kolay olur.

Zahid vardır, âhirete düşkündür. Tek arzusu, cennete girmektir. Bütün emeli budur.

Zahid vardır, dünya gözünde yoktur. Âhireti de kabul etmez. Onları yaratana koşar. Asıl zahid budur. İyiliğe örnek olmak için böyle gerek.

Ne oldu size?.. Sanki hiç ölmeyeceksiniz. Halinizden öyle anlaşılıyor. Sanki kıyamet günü dirilip huzura çıkmayacaksınız. Ve hesap vermeyeceksiniz. Sırat köprüsünü hiç görmeyeceksiniz. Bu nasıl düşünce?.. Bu nice inanç?.. Bu halinize bakmadan iman ve İslâm dâvası için iddialar yapıyorsunuz. Yazıklar olur size... Hâlinizi düzeltiniz, yoksa batarsınız.

İşte Kur’ân... Bilgi sizde yok oldu. Onunla amel etmezseniz, kıyamet günü aleyhinize şahitlik eder. Bilginlerin yanına gider, öğütlerini tutmaz, sözlerini dinlemezseniz, öbür âlemde ne olacak haliniz?.. Bu da o gün aleyhinize bir delil olacak ve ateşte yanmanıza sebep teşkil edecek... Bir ilim adamının yanına gider, sözlerini din­lemezseniz, Peygamber öğüdünü dinlememiş gibi hata etmiş olursunuz.

*

Âlimlerin sohbetinde bulun. Sözlerini iyi dinle. Hak ve hakikat üzere olan sözlerini kabul et ve gereğini yerine getirmeye gayret et.

Bir gün dünya kopacak. Herkes şaşkına dönecek. Allah'ın Celâl sıfatı tecelli edecek. Herkes sus pus, olacak ve dilleri tutulacak. O’nun azameti ve büyüklüğü kimde hal bırakır ki?... O gün her şey O’na döner. Zaten gelirken de oradan gelmişti.

O gün büyüklerin sahibi zuhur eder; onları taziz eder. Her çeşit iyiliğini yağdırır. İyiler, dünyada bulamadıkları şeyin kat kat üstününü orada bulurlar. Esasen onlar, bulacaklarını burada buldular. Her şeyin sahibine erdikten sonra ne istenebilir ki?.. Onlar, o gün öyle olurlar.

Ya bugün?.. Yeryüzünün şahıdır onlar... Ülkeler, onların fermanıyla serilir. Dağlar, onların arzusuna göre yeri tutar. Yeryüzü onlarla düzen bulur. İnsanların sultanı onlardır; başta giden onlar olur. Hakk'ın vekili onlardır. Bunlar mâna ve iç âlemine göredir. Dışta, herkes gibi olurlar... Bugün böyle... Yarın perdeler kalkınca, onların kim olduğu daha kolay anlaşılır.

Herkesin bir kahramanlık görüşü vardır. Yerine göre yapar. Küfür ehlini hasım görür, ona karşı olur. Elinden geldiği kadar yere sermeye bakar. İyilerin cengi nefsi görünce başlar. Çeşitli kötü arzu, tabiatın kötülükleri, onların can düşmanıdır. Şeytan denen uygunsuz, şaşırtıcı onlara yanaşamaz. Kötü arkadaşlar, onlardan kaçar. İnsan kılıklı şeytanlar her şeyden daha fenadır.

Bir de seçme insanların cenk ettikleri şey vardır ki, o da dünyayı, âhireti ve Hak'tan gayri her ne ki var, onu bırakmaktır; bırakmak için elden geldiği kadar cenk etmektir. Kasd yalnız Allah olmalıdır. Cihad, O’nun düşmanları ile olmalıdır. Çalışmak lâzımdır; ama her şeyden önce neye ve kim için çalışmak gerekse onu bilmek icap eder.

*

Ey evlâd! Uyan, başkası dürtmeden kendiliğinden uyan. Acıyı görmeden gözlerini aç. Din sahibi ol. Dindar kişilerle bulun. İnsan olan onlardır. Akıllı onlara denir. İnsanların en üstünü ve aklı toplu olanı, Allah'a uyandır; en cahili ve aklı perişan olanı ise. O’na isyan bayrağı çekendir. Bunu böylece bilesin...

Nebi (S.A.) şöyle buyurur:

- «Ellerin terbiyeli olsun.»

Bunun ince ve derin mânası vardır. Anlayan anlar. Biz de şöyle anlatırız: Gün olur, derde düşersin. Kendini dilenciliğe verme, çalış. Zenginliği görürsün.

Bir de şöyle anlatılabilir: Erenlere kavuştuğunda önlerinde tazimle dur. Onlara saygı göster. Kalbinden bir şey isteme. Elini onlara ihtiyaç kastı ile açma. Onlar sana gerekeni bilirler, verirler. Kalbini bozarsan münafık olursun. Elini uzatırsan, ihlâs sahibi olmadığın sezilir.

Gösteriş meraklısısın, içinde hayır yoktur. Ancak Allah rızası için yaparsan eline hayır geçer. Yaptığın işin dışına kimse önem vermez. Nefsini bir yana atar, hevâ ve şeytanı perişan edersen adam olursun. Yaptığın hayır işlerde dünya gelirini görmezsen işlerin makbul olur.

Çalış, işlerini temiz tut. Yaptığın işi görme. Her işte, yapanı değil, yaptıranı görmeye çalış. İçini düzelt. Kalbinde, ne varsa, ona verebilirsin. Ne olursa olsun niyetinden başka bulamazsın. İnsanları isteyerek yapılan işin sonu Hakk'a varmaz.

Yazık oluyor sana, işin halk için!.. Nasıl onunla Hakk'a varmayı diliyorsun?.. Bu sadece içinde bir heves bırakır, Ötesi boş olur...

Neyine böbürleniyorsun?.. Bir adım atmaya gücün yeter mi acaba?.. Böbürlenmeyi terket. Pek de şen olma. Şenliği azalt, hüznü çoğalt. Senin için bu daha iyi olur. Dünya bir zindan gibidir. Öbür âleme nisbetle buranın ne önemi olur. Hapiste yaşayanın sevinci ne kadar sürer?.. Sevindikçe kederi çoğalır.

Peygamber (S.A.) efendimiz çok düşünürdü. Daimî tefekkür halinde idi. Az sevinirdi. Gülerken ancak ön dişleri açılırdı. Onun üzüntülü zamanı sevinçli zamanından daha çoktu. Sen, onun ümmeti değil misin?.. Onun gibi ol... Az gül. Ancak karşındaki zatın kalbini hoş etmek için tebessüm et. Peygamber (S.A.) efendimiz de öyle ederdi. Kalbi o kadar hüzünlü ve Hak'la o kadar meşguldü ki, ashab-ı kiram olmasa, dışarıda yapılması zorunlu bazı şeyleri olmasa, evinden dışarı çıkmazdı. Kimsenin yanına varmaz, halktan hiç kimse ile konuşmazdı.

*

Ey evlâd! Hak’la yalnızlığın temiz olursa için ürperir, kalbin parlar. Bakışların ibretle dolar. Kalbin yüce düşüncelere kap olur. Ruhun ve mâna âlemin Hakk'a vasıl olur.

Dünyalık işleri düşünmek, insanın iç âlemini kapkara eder. Öbür âlemin güzelliğini anlamak, hayat ve yaşamak bilgisini verir.

Tefekküre dal. Ondan daha büyük şey olmaz. Allah, kulun tefekkürüne karşılık dünya ve âhiret bilgisi verir. Kalbin yaşaması tefekkürle olur. Dünyanın kazancı tefekkürle elde edilir. Ahiret böyle ele girer.

Acırım sana... Bütün ömrünü dünyalığa veriyorsun. Halbuki, Allah onu nice zaman önce böldü. Herkesin kısmeti, yıllarca önce hazırlanmış. Kendiliğinden gelir, o istesen de gelir, istemesen de... Neden dünya için hüzün duyarsın?..

Hırsa kapılma. Hırs, insanı hem kullar arasında hem de Hak katında perişan eder. İmanı bir yana atıyor, rızık istiyorsun. Rızkın artınca, artık imanın gerekli olmadığına giderek oturuyorsun. Her çeşit dünyalığa erince imandan yana bir şey beklemeden yatıyorsun!.. Bunlar iyi olur mu? Yani, sen de beğeniyor musun?

*

Ey evlâd! Ciddî sayılanı, oyuncakla bir etme. Her şeyin değerini bil. Kalbini, halktan gelecek imkânlara bağladıkça Hak'la bir edemezsin. Sebepleri görerek onları yaratanı umuyorsun. İç âlemde dış âlem nasıl birleştirilir?.. Aklın her şeye ermez. Hakk'ın katında olanla halkın elindeki bir tutulur mu?.. Yaratanı görmeden yaratılmışla uğraşan ne kadar cahildir, bilemezsin.

Birinci derecede önem verilmesi gerekeni bırakıp ikinci derecede olanı almak cahilliktir. Baki, devamlı şeyi unutup fani ve geçici işle olmak akılsızlıktan başka ne ile anlatılır?..

*

Ey evlâd! Bilgisizlerle sohbet ediyorsun; iyi etmiyorsun. Onların hali seni de sarar, onlara uyarsan kurtulman kolay olmaz. Ahmakl a oturan, ahmak olur. Allah'ın varlığına, birliğine iyi inanan kimselerle ol. Bilen ve bildiği ile iş tutanları ara.

İman sahibi nefsine uymazsa ne kadar güzel olur. Kötü olmayan, şahsî arzusu ile başa çıkan adam, ne kadar kuvvetlidir. Nefsin kötülüğünü sezer. Ona göre nefsini terbiye etmeye koyulur.

Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyururlar:

-     «İman sahibi, yüzden sevinçli görünür, ama içi yanar.»

İman sahibi, kalbindeki hüznü yüzünün şenliği ile örter. Bunu ancak iman sahibi yapar. İmanı kuvvetlendikçe, nefsine daha çok hâkim olur. İçinden çok düşünür; tefekkür âlemine dalar. Çok ağlar, az güler. Peygamber (S.A.) efendimiz, bunu da anlatırken buyururlar ki:

-     «İman sahibi, Mevlâ’sına kavuşuncaya kadar rahata eremez.»

İmanlı kişi, çalışır, kazanır, ama içten Mevlâ ile olur. Zahirde kullarla, ev halkı ile olur; ama iç âlemi Rabbına dönmüştür. İç âlemi o kadar zengindir ki, bunu kimse bilemez. O da bu sırrını kimseye demez. Ne hanımı ne çocukları ne komşusu ne de halktan biri bilir. Onun iç âleminin zenginliğini, Peygamber (S.A.) efendimizin şu yüce kelâmı bildirir:

-  «İşlerinizi gizli tutarak yürütmeye gayret ediniz.»

Her iman sahibi bunu yapmaya alışmak zorundadır. Sonra kendisi pişman olur. Aksi halde dilinden bir söz zuhur ederse, hemen başka lâfla kapatmalıdır. Söylediğine pişman olmalı ve Allah'tan af dilemeli...

*

Ev evlâd! Ben, sana bir aynayım; böyle gör.

Beni kalbine bir ayna olarak koy, sinene yerleştir. İşleri karşıma getir. Bana yaklaş ve bak. O zaman çok şeyler göreceksin. Ben den uzak kaldığın zaman göremediğin çok sefaları o kez göreceksin.

Din işlerini düzeltmek istersen, bana gel. Bunu ancak bende bulabilirsin. Başkasında bulamazsın. Ben, seni Allah yolunda seviyorum ve öyle yetiştirmek istiyorum. Seni Allah yoluna döndürecek kuvvet bende vardır. Seni sert bir elle yola getiriyorum. Münafık dili ile değil.

Dünyayı evinde bırak, bana öyle gel. Ben öbür âlemin yöneticisiyim. Dünya sana kalsın. Seni oraya almak istiyorum. Yüce âlemlerin sultanı yapmak istiyorum, bu fani diyarın bekçisi değil... Yanımda otur; sözlerimi işitmeye bak. Ne dersem onunla iş tut.

Ölmeden önce böyle yap. Yakında ölür gidersen perişan olursun. Eli boş, yüzü kara gitmeyi sana ayıp sayıyorum; çünkü iman sahibisin.

Dünyanın dönüşü ve her şeyin hareketi bir disiplin ve korkunun eseridir. Eğer bir şeyden korkmuyorsan onu bilmiyorsun demektir. Korku ilmin ta kendisidir. Korkmayan bilgi sahibi değildir. Korkan, korktuğu şeyin âlimidir. Allah korkusu olmayan için ne burada ne de ötede selâmet vardır. İnsan, Allah'ı bildikçe korkar. Bilmemişse neden korkar?.. Bunu bizlere anlatmak için, Allahü Teâlâ şöyle ferman buyurdu:

- «Allah’tan ancak, bilgi sahibi kulları korkar.» (Fatır, 28).

Allah'tan korkanlar bilgi sahibidir. Ve bildiklerini tatbik sahasına koyanlardır. Bilirler; bildikleri ile amel ederler, ayrıca bilmeyenlere de öğretirler. Bunlar, yaptıklarına bir karşılık da istemezler; yalnız Allah'ı ve O’nun yakınlığını talep ederler. O’nun sevgisini isterler. O'ndan uzak kalmayı ve aralarına kara perdenin girmesini arzu etmezler. Onlar ne dünyayı ister ne de öbür âlemi; hiçbir kapının da üzerlerine kapanmasını talep etmezler. İsterler ki, kendileri için olsun; dünya ve âhiret kendilerine kalsın.

Dünya onlaradır. Âhiret onlaradır. Aziz ve Çelil olan Hak da onlara kalmıştır.

Onlar iman sahibidir. O'nu iyi bilir ve çok çekinirler. Hak uğruna mahzundurlar.

İnsan vardır ki, dış göze göre görünmeyen, kalb gözüne göre hazır ve nazır olandan korkar. Nasıl korkmazlar ki, O diriltir ve öldürür. Aziz eder, zelil eder. O, her an bir şan alır. İsterse kabul eder; dilerse reddeder. Yakın eden O'dur. Uzak eden yine O'dur.

«Yaptığından O’na kimse soru soramaz. Ama O’ndan gayri olanlar hep sorguya tabi tutulacaklardır.» (Enbiya, 23).

 

Allah'ım, bize yakınlığını ver.

- «Dünya ve âhirette güzellik ihsan buyur. Bizleri ateşe atmaktan sakla...» (Bakara, 201) Amin!..

Bu konuşma, cuma günü medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicri,1 4-15 Şevval 545 (Milâdi 1150).

Bu sohbette; Allah dostlarının özellikleri ve alametleri nelerdir? Müminlerin birbirlerine karşı öğütleri nasıl olmalı? Nefsani arzuların esiri olmaktan nasıl kurtulunur? Nasibinde olmayan rızkı istemenin tehlikeleri nelerdir? Kalp gözü körlüğünün ve basiretsizliğin nedenleri nelerdir? Konuları işleniyor…

Erenlerin kalbi saftır, temizdir. Halkı gönüllerine almazlar. Yalnız Mevlâ'yı anarlar. Allah hem Aziz hem Celildir. Dünya akıllarına girmez. Gözleri öbür âleme dönük olur. Sizin malınız onlar için önem taşımaz. Hak katında olanlar, onlar için kıymet taşır. Siz onları ne bilebilir ne de görebilirsiniz. Onların işine aklınız ermez; çünkü dünya ilesiniz. Dünya ile uğraşan, ukbayı göremez ve bilemez; âhireti unutur. Siz, Rabbınızdan utanmayı bir yana attınız. O'ndan yüz çevirdiniz. Bu hâlinizden dönün ve sizi yola getirecek kimseyi arayın.

*

İmanlı kardeşin sana öğüt verirse tut. Ona muhalif olma, karşı durma. Kabul et. Sen hatanı göremezsin; ama o görür. Büyük Peygamber (S.A.) bir kelâmında şöyle buyurur;

- «Mü'min, mü’minin aynasıdır.»

İman sahibi yaptığı nasihati doğru yapar. Kardeşine gizli kalmış hataları anlatır. Göremediklerini gösterir, iyi nedir, kötü nedir beyan eder, öğretir. Yarar işle yaramazı tarif eder.

Halka nasihat etmeyi kalbime getiren Sübhan'dır. Bu vazifeyi bana en büyük gaye kılan Mevlâm, yücedir.

Ben nasihatçıyım; bunun için sizden karşılık beklemiyorum. Öbür âlemim, Rabbim katında hazırdır; bana O lâzım. Ben dünya arayıcısı değilim. Dünyaya kul olmam. Hak’tan başka hiçbir şey beni bağlayamaz; zaten O'ndan başka kimsem yok... Ben, tek, yaratıcı, ezelin sahibi, ebedin sahibi olanın, sonu ve önü olmayanın kulu ve kölesiyim.

Benim için sevinç, sizin kurtulmanızdır. Üzüntüm size gelecek helak ihtimalinden doğuyor. Elinden tuttuğum bir doğru yolcunun, saadeti benim için en büyük şeydir. Onu görünce, ruhum şen olur, ateşim düşer; bir başka hâl olur, sevinirim. Nasıl böyle bir insan elimden yetişiyor diye, hayret eder; övünürüm.

*

Ey evlâd! Bütün derdim sensin, ben, değil. Ben sevinirsem senin içindir. Benim için beni sevme, senin için sev. Bana bağlan, bağlılığın kadar yol alırsın.

*

Ey cemaat! Böbürlenmeyi bırakınız. Allah'a karşı büyüklük satmak neden? Kullara da kibirli davranmayın. Haddinizi bilin. Varlığınıza tevazuu yerleştirin. Evvelâ halinizi düşünün. Bir suydunuz. Sonrası nedir, biliyorsunuz. Bir hendeğe yuvarlanacak ağırlık. Hali böyle olana büyüklük satmak yaraşır mı?..

Hırsa kapılmayın. Kötü arzular sizi sürüklemesin. Dünyalık adamların kapısına koşmayın. Ezilip büzülüp onlardan dünyalık koparmak size gerekmez. Ne çıkar bu halden, sabırla doğru yoldan nasibi arasan daha iyi olmaz mı? Ya bir de yaptığın dilenciliğin sonu boşa çıkarsa... Peygamber (S.A.) efendimizin buyurduğu gibi:

- «En büyük belâ, nasipte olmayanı aramaktır.»

Yazık sana, kaderin aslını ve mukadder olanı bilemiyorsun. Nasibinde olmayanı kullar veremez. Dünya oğullarının bunu yapmaya güçleri yetmez. Yeter sanıyorsan yanılıyorsun. Seni şeytan aldatıyor. O, senin başına oturmuş, sana ferman okuyor. Gösterdiği yola gidiyorsun. Allah'ın kulu böyle olmaz. Sen bu halde şeytanın ve nefsin kulu, kölesisin. Altınına, gümüşüne tapıyorsun.

Çalış. Kurtulmuşlara bak. Kendini onlara benzet. Onları görmezsen, kurtulamazsın. Geçmişteki büyükler de böyle demişler. Bir kimse iyiyi görmüyorsa, o iyi olamaz. Sen de görüyorsun. Ama yalnız baş gözünle... Kalbini O’na vermiyorsun; kalb gözünü O’nun yoluna dikmiyorsun. Sır gözünü aç, iman gözünü kapama. İmanın sende emanet gibi duruyor. Basiret sahibi olmayan iman, iman değildir. Öyle bir göze sahip ol ki, onunla her varlığı görebilesin. Dış gözün görmesi bir şey değildir. Görmeyişi de önem taşımaz. Asıl felâket kalb gözünün kör olmasıdır. Allahû Teâlâ bir Âyet-i Kerimede şöyle buyurdu:

- «Baş gözleri kör olmamıştı, lâkin sinelerindeki can gözleri görmüyordu.» (Hac, 46)

Dünyalık peşine koşmak yaramaz. Hırsla dünyaya sarılan dinini tin (incir) ile değiştirene benzer. Sonsuz ve ebedî şeyi, geçici dünya menfaatine değiştirende akıl yoktur. Dünyalık insanı nereye kadar götürebilir?.. İsterse en kıymetli şey olsun, kabir kapısından öteye geçemez. Hakiki âleme yolculuk başladığı zaman elinde hiçbiri kalmaz ne o kalır ne de bu...

İmanın kemale ermediği için darlığa pek dayanamazsın. Geçimini temine çalış. İnsanlara muhtaç olmayacak kadar dünyalığa er; yoksa dinini harcarsın. Onlara yüz suyu dökmek sana yakışmaz. İmanın kemale erince sana tevekkül gerek. Allah’a güven. Yine çalış; fakat Allah'a çalışmandan fazla güven. Sebeplerin arasından ayrıl. Mevlâ’ya güvenle bağlı bir kul kesil. Kalbinden manevî yolculuğa başla. Bu yolculuk Mevlâ’ya olmalı. Bunları yapmaya niyet tutarsan derunundan ülkeler, dükkânlar, tezgâhlar çıkar, gider. Yolculuğun ilk adımı atılmadan iş biter. Malın bollaşır. Saymakla bitiremezsin; ama esas sahibini bildiğin için hiçbirine sahip çıkamazsın. Yavruların malına sahip olur. Arkadaşların sana bakar. Senin yapacak işin kalmaz. Sadece ömrün bitmesini beklersin. Sanki ruhunu ölüm meleği almıştır... Ve kabir yutmuştur... Ve yer yarılmış içine girmişsin... Ve kader dalgaları bilgi ve marifet denizinde seni çevirmektedir.

İşte, bu makama erene sebepler yol gösteremezler; her şey ona zararsız hale gelir. Çünkü sebepler onun yalnız dış yüzüne gelebilir, iç âlemine giremez. Sebepler, bunu değil, Hak'tan gayri kalanları ezer.

*

Ey cemaat! Her halde anlattıklarımı yapmaya yanaşmak niyetinde değilsiniz. Kalbinizdeki kötülükleri atmaya pek hevesli görünmüyorsunuz. Biliyorum, söylediklerimin hepsini yapabilmek, her kişinin kârı değil, az kişinin kârıdır. O da binde bir olur. Hani, azını da bırakmayın. Ne kadar yapsanız, o size kalır. Bunu anlatan bir Hadis-i Şerifi arz edeceğim. Her ne kadar dış mânası ile mevzuumuzun dışında ise de manen sözümüzü teyit eder:

- «Dünya dertlerinden gücünüzün yettiği kadar uzak olunuz.». Biz de gücünüz yettiği kadar yapmaya çalışın diyoruz. Yâni: Bu emri yerine getirmeye., kaderinizde varsa dahasını yapabilirsiniz.

*

Ey evlâd! Dünyalık işlerden iç âlemini almaya güçlü isen durma, yap. Gücün yetmiyorsa kalbini Hakk'a bağla. O’nun rahmet eteklerine yapış. Belki böylece iç âlemine huzur girer, dış varlığın da rahata erer. Dünya elemleri seni bırakır gider.

Her şeye gücü yeten O'dur. Senin neyin var ki?.. Her şeyi bilen, yine O'dur. Senin ne kıymetin var?.. O’nun kapısına koş, O'ndan iste. Temizlenmeyi O'ndan dile. O dilerse, Zatından gayrı her cins varlık vehminden seni temizler. Kalbini imanla doldurur. Marifet verir, ilim verir. Zenginlik de verir. Halktan bir şey istetmez. Sana yakın hali nasip eder. Kalbine kendi ülfetini yağdırır. Bu kez, cümle duyguların O'nunla olur.

Her şeyi O'ndan bekle. Başkasını bırak. Mahlûk önünde zelil olma. Senin gibilere bu yakışmaz. O’nun ol. O’na ol... Sana bu yakışır. O’na dönmekten başka kurtuluş yolu yoktur. Bunu böylece bilesin...

*

Ey evlâd! Kalbin karışmadığı dilin bilgisi hiçtir. Kalbin yaya kaldığı bilgi ile bir adım bile atman kabil olmaz. Yol dediğimiz kalb yolculuğudur. Yakınlık, sırların birleşmesidir. Amel, İslâm esaslarına uyarak yapılan mâna emelidir. Bu yolda bütün duyguların yek düzen hareket etmesi gerektir. Allah için amel budur. Allah için kullara kolaylık ve uysallık etmelisin. Yolumuzun önü de sonu da budur.

Bir kimse ki, nefsini her zaman hesaba çeker, ona hesap yoktur. O kimse ki, kullara göstermelik için iş eder, onun kazancı sıfırdır. İşler gizli ve riyadan salim olmalıdır. Farz olan ibadet dışında kalan her şey, kapalı ve halkın görmeyeceği yerde yapılmalıdır. Farzlar bilâkis herkesin gözü önünde yapılmalıdır.

Esas yapılması gerekenden geri kalıyorsun. Temeli, şüpheli ve düzensiz şeylerle çıkardıktan sonra üst katı yükseltmişsin ne çıkar?.. Temeli çürük olan binanın üstü, kısa zamanda yıkılır. Temeli kuvvetli olursa öbür yanı yeniden de kurulabilir.

Yapılacak işlerin aslı tevhiddir; ihlâsdır, doğruluktur. Tevhid sırrına eremeyen, ihlâsı kendine hâl edinemeyen, yaptığından bir şey beklemesin.

Bütün işlerini tevhid ve ihlâsa daya... Sonra binanı yükseltmeye bak. Allah'ın kuvvetine sığın. Kendi kuvvetini görme. Yapıcı el, tevhid elidir. Şirk ve nifak eli iş tutamaz.

Muvahhid odur ki, kadri ameliyle her an yükselir. Münafık böyle değildir.

*

Allahım, bizleri münafıklardan uzak kıl. Bütün halimizde onları bizden ırağ eyle. «Dünyada iyiyi bize ver. Ahiretin de iyiliğini ihsan eyle... Ve bizi ateşten sakla.» (Bakara/201) Âmin!

Bu konuşma, pazar günü Ribat'da yapıldı. Konuşma tarihi: Hicri, 17 Şevval 545 (Milâdî, 1150).

Bu sohbette; Afet ve musibetlerle dolu olan dünya hayatına neden sabretmek gerekir? Takva sahibi olanların alametleri nelerdir? Kadere rıza göstermeyenlerle arkadaşlık olur mu? Allah'tan başka bütün sevgileri kalpten çıkarmanın neticeleri nelerdir? Doğru yolu bulmanın sırrı nedir? Konuları işleniyor…

Allahım, büyük Peygamberimiz’e salât ve selâm eyle. Bu salât ve selâm ondan sonra gelen ve zamanında yaşayan yakınlarına da olsun... «Bize bol sabır ver. Bu yolda yürümemiz için bize kuvvet ihsan eyle.» (Bakara, 250) Bizlere iyiliğini arttır. Verdiklerine de şükretmeyi nasip et...

*

Ey cemaat! Sabırlı olun, içinde bulunduğunuz dünya, âfet ve musibet doludur. Bunların gayrisi nadirdir. Yok denecek kadar azdır. Arkasına belâyı saklamayan iyilik bulunmaz. Her genişliğin bir sıkıntısı çıkar. Her ferahlıkta bir darlık saklıdır.

Maddî hayatınızı dünyaya verin. Kısmetinizi meşru yoldan alın. Dertlerinizin devası budur. İyi yollardan gelen dünyalık size yeter.

*

Ey evlâd! Kısmetini, meşru olduğuna inanınca al; alırken iman eliyle al. Hakikî yolu arıyorsan, böyle seçmelerdensen, doğrulara katışmışsan emirle al. Hakk'ı bulmuş ve hâl âlemine ermişsen, Hak yakınlığında kendini kaybetmişsen, o zaman başka hâl olur. Senin hükmün orada geçmez. Sana gönderirler. Emir seni yürütür. O âlem seni kötülüklerden korur. Hak işler varlığını, harekete geçirir. Olanlar olur, ama sen yoksun onlarda...

İnsanları senin, için üçe böleceğim:

Birincisi, cahil, hakikî âleme sevgisi yok.

İkincisi, seçme ve iyilerle olan.

Üçüncüsü, iyilerin bizzat kendileri ve esasen iyiler.

Hakikî âleme sezisi ve duygusu olmayana «âmi» tabir edilir. Bu, îslâm dininin temel prensiplerine uyar. Hiç ayrılmaksızın, Allah ne buyurmuş. Peygamber (SA.) efendimiz ne demişse onu bilir. Ve bu bilgisinin dış kabuğunu bir türlü yırtamaz, dolayısıyla ötelere geçemez. Bu adam, şu İlâhi fermanın hükmü altındadır:

-     «Peygamber size ne ki getirmiş, ona uyunuz. Ve her neyi ki, yasak etmiş, onu da yapmayınız.» (Haşr, 7)

O «âmi» tabir ettiğimiz, bu yolu kendine seçer, işlerini yukarıda beyan edilen ferman dahilinde yürütürse, saf bir gönül sahibi olur. Ama biraz da iç âleme yönelmesi şarttır. Biraz daha ilerler, hakikatlere daha çok anlayış peyda ederse, Mevlâ ona ilham kapısını açar. İyiliğini ve kötülüğünü o ilhamla seçer. Bir Âyet-i Kerimede şöyle beyan edilir:

-     «Allah ona iyiliğini ve kötülüğünü ilham etti.» (Şems, 8)

İşbu anlatılan vasıflar, «âmi» kulun vasfıdır

Bu zatın kalbi, yanlış yol tutmaktan titrer. Her şeyde bir işaret bekler. Kur'ân-ı Kerim okur. Orada bulamayınca, Peygamber (S.A.) efendimizin emirlerine bakar; orada da bulamazsa bekler. İşinde çalışırken, bir melek onu idare eder. Yolunu aydınlatır. Bu anlatılanlar, İslâm dininin zahirde beyan edilen emirlerini yerine getirdikten sonra başlar. İmanı kuvvet bulur. Tevhid nuru kalbe yerleşir. Sonra dünya kalbinden çıkar.

Daha sonra halkın hayrını ve şerrini görmek de kaybolur. Her türlü maddî iş ve korku gidince, İlâhî ilham gözükmeye başlar; ama bu gözün göreceği cinsten değil.

Artık sabah olmuştur. İkinci hal başlar. İyilere mensup olur. İman nuru gelir. Takva ışığı peyda olur. Amel nuru, sabır nuru, sevgi ve olgunluk nuru da gelir; cümle nurlar birleşir ve artık o da bir insan olur. Bunlar, tek tek, birer meyvedir. Ancak İslâm dininin hakkı ödendikten sonra başlar ve onun bereketi ile olgunlaşır.

Artık abdâllık başlamıştır. Abdallar bizzat iyilerdir. Seçmelerin seçmesidir. Bunlardan öte kulluk makamı yoktur. Bunlarda bir iş için evvelâ İslâm dininin emri gözetilir. Sonra bizzat emir alınır; sonra bizzat İlâhî hareket ve ilham beklenir.

Saydığımız üç şeyin ötesinde hayat yoktur. Manevi ölüm vardır. Haram üstüne haram, hastalık üstüne hastalık, dert üstüne dert vardır. Ve sadece baş ağrısı vardır. Çünkü dinin baş emirlerini zedelemişlerdir. Kalb de ezginliğe ve bezginliğe uğramıştır. Ve artık ceset de yara ve bere içindedir.

*

Ey cemaat! Mevlâ’nın tasarrufu sizde devamlıdır. Her an biraz daha tekâmül eder. Bu tekâmül sonunda, işlerinize dikkat edilir. Sebat gösterebiliyor musunuz yoksa hemen dağılıyor musunuz?.. Yalancılığınız ve doğruluğunuz meydana çıksın.

Kadere uymayan, şefkat bulamaz ve kimse ona uymaz. İlâhî hükümlere boyun eğmeyene rıza yolu kapalıdır ve hiç kimse ondan memnun değildir. Vermeyene kimse bir şey vermez. Yolculuğa çıkmayan ata binemez.

Cahil adam!.. Tağyir ve tebdil etmek mi istiyorsun?.. İstediğini, dilediğin şekle sokmak senin hakkın değildir. Kendini bir ilâh mı sanıyorsun? Allah birdir. Kimsenin keyfine göre hareket etmez. Zaten ondan gayrı varlık yoktur. Nefsinden gelen bu kötü düşünceden dön; tam dur. Kader seni sarmamış olsaydı, bu yalancı iddia yüzüne vurulurdu. Cevher tecrübe sonu meydana çıkar. Tecrübeden mahrum her şey boştur.

Nefsini kabul etme; Hakkı tanırsın. Çünkü nefsin kendisi için Hakkı inkâr etmeni istiyor. Înkâr ve tanımamaya önce nefsinden başla; onu yola koyarsan sonrası kolay olur. Ve yavaş yavaş aradığını bulursun. İmanın kuvvet bulur. İmanın kuvvet buldukça, kötülükler senden uzak olur. İmanın zayıfladıkça kötü şeyler evine dolar. Öyle zaman gelir ki, evden bir kötülüğü kapıya atmaya gücün yetmez. İman kuvvetin tam olsaydı, onlar giremezdi.

İman kuvveti lâfla ortaya atılacak şey değildir, O şeytanla karşılaştığın zaman belli olur. Kötülerin karşısında imanın sarsılmadan durabiliyorsan korkma, iman kuvvetin vardır. Aksi olunca, boş iddiaya yeltenme, imanın zayıf, kuvvetlendirmeye bak.

Belâ ve felâket karşısında dimdik durabiliyor musun? Duruyorsan, imanlısın ve kuvvetlisin. İman ayağı kötülüğe kaymaz. Kayıyorsa iman değildir. Boşuna iddia etme, yazıktır.

Her şeye hürmet et. Her şeyin yaratanını sev. O bir şeyin sevilmesini isterse sev. O sevdirirse senden kabahat kalkar. Çünkü sevdiren O'dur. Sen O'nunsun. Sen yoksun ortada sadece O var.

Buna işaret olarak, Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyuruyor:

- «Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Güzel koku; kadın, ruhumu hoş eden namaz.»

Bunlar sevdirilmiştir. İlk başta hepsi bırakılmış; sonra Mevlâ tarafından sevdirilmiştir. Sen de kalbini temizle. Yalnız Mevlâ kalsın. O’na teslim ol; icap edenin sevgisini kalbine getirir. O Kerimdir; istediğini sevdirmesini bilir.

Bu konuşma salı günü öğle zamanı (akşamla yatsı arası olma ihtimali de vardır) yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî, 19 Şevval 545 (Milâdî 1150).

Bu sohbette; Mürailerin yani ikiyüzlü insanların özellikleri, alametleri nelerdir? Gerçek bir kulluk ve ibadet nasıl olmalıdır? Allah'ın rahmetine ve lütuflarına nail olmak için neler yapılmalıdır? Masivadan yani Allah'tan başka herşeyden sıyrılmak insana neler kazandırır?   Nefsin kötü arzu ve isteklerine karşı gelmek ve onu Allah'a itaatkâr bir hale getirmek için ne yapmalıyız? Şeytanın kalbimizde çadır kurmaması için ne yapmalıyız? Konuları işleniyor…

Riyakârın giydiği elbise cicili, ama içi pistir. Yapmak veya yapmamakta serbest olduğu işlere yanaşmaz, kendince sofuluk satar. Mukaddesatını satarak geçinir. Şüpheli şeylerden sakınmaz. Haram yer. Tembeldir, çalışmaz. Açık emirle yasak edilen hiçbir işi yapmaktan çekinmez. Yaptığı iyilik sadece bir gösteriş için olur. Tâatı, görsünler diye eder. Dışı tam, içi harap ve berbattır.

Yazıklar olsun, içi bozuk adam sana! Yaptığın, içten gelerek olmuyor. Kalıpla oluyor. Halbuki bizim yaptıklarımız, içten ve gönülden olur. Ruhun ve iç âleminin yapacağı şeylerdir.

*

Bulunduğun bataklıktan çık ki, seni Hakk’a götüreyim. Sana öyle bir elbise giydireyim ki, ondan bir daha soyunmayasın. Hiçbir karışıklık onu kirletmesin. Halkla Hakk’a yaptığın şirki bırak. Halkı bırak, Hakk'a koş. Şehvet kisvesini bir yana at. Tembelliği bırak. Bunları büsbütün bırak ki, o elbise sana giydirilsin. Hakk'ın emirlerine karşı vurdum duymazlığı terket. İlâhı hukuku koru. Kendini beğenmiş olma. Nifak (içi başka, dışı başka) çıkarma. İçini dışını bir et. Halkın seni törenlerle karşılamasını bekleme. Dünyalık örtüsünü çıkar, âhiret âlemine geç; oranın elbisesini giy.

Bütün varlığından soyun. Varlığını terk et, kendini Hakk'ın kuvvet eline bırak. Varlıksız olarak O’nun önünde dur. Bu hâlinde şirk olmasın. Sebepler araya sokulmasın. Kullar araya girmesin. Bunları yapabilirsen O’nun lütuf ve keremini çevrende bulursun. O’nun rahmeti gelir, bozuk düzen işlerini düzenler. Nimeti ve minneti gelir; seni alır, Hakk'ın bolluk âlemine götürür.

O’na kaç. O’na kesil, üryan olarak yola koyul. Ne sen ol ne de başkası. Parça parça, ayrı ayrı O’na yürü. O, seni derler ve toparlar. Dış âlemini kuvvetlendirir. İç âlemini zengin eder. Şöyle ki, bütün kâinat sana kapalı olsa, bütün yükler üzerine vurulsa sana zarar vermez. Belki, daha saklanır ve esirgenirsin.

O kimse ki, halkı tevhid nuruyla yok etti; zühd eliyle de dünyayı bir yana itti. Aziz ve Celil olandan gayri her ne ki vehmediliyor, onu da istek eliyle perişan etti... İşte felaha o kavuştu. Kurtuluşa o erdi. Selâmet yolunu buldu. Dünyanın ve âhiretin hazzına kavuştu.

Nefsinizi yok etmelisiniz. Hevâ diye anılan şahsî, kötü arzuyu perişan hâle getirmelisiniz. Şeytan size yaklaşmamalı. Ölmeden evvel bunu yapın. Ölmeden önce özel ölümle varlığınızı eritin. Umumî ölüm hepinizi götürür.

*

Ey cemaat! Bana koşun; sözümü dinleyin ve uyun. Ben sizi Allah'a çağırıyorum. Sizi O’nun kapısına ve tâatına çağırıyorum. Kendim için sizi haylamıyorum. Münafık, halkı nefsi için haylar, Allah'a çağıramaz. İçi bozuk olan münafık, zevk ve safa arar, dünyayı ister.

Ey kendini bilmez. Sözlerimizi dinlemek sana giran geliyor. Hücrene kapanıyor, nefsinle ve kötü isteklerinle kalıyorsun. İlk önce sana, ermiş biri lâzım. O, seni elinden tutup Hakk'a aparacak. Sonra nefsini ve tabiî hevânı yok edeceksin. Daha sonra Hak'tan gayri bilinen ne varsa göremeyecek, onları ölmüş bileceksin. Kurtuluşun bu yoldadır.

İlk başta, Hak yolunda saçları ağarmışların kapısına koş. Onlardan alacağını al, yine hücrene dön. Bu kez Mevlâ ile olursun. Bir sen, bir de O olur. Aradan bir zaman geçer, sen de kaybolursun. Sonra kim kalır, her halde anlarsın?..

Bu hâl bitince sen başka olursun. Halk senden gönül derdine derman ister ve istediğini bulur. Doğruyu bulmuş olursun. Kim Hakk'a gitmek isterse sen götürürsün. Allah'ın izni ile Hakk'ı arayanlar sana gelir.

İçi düzelmeyen adam, diline sahip ol. Dilinden iyi şeyler çıkıyor, ama için fena. Onu iyi et. Dilden Allah'a hamd ediyorsun; ama kalbin O'na itiraz ediyor. Olur mu böyle?.. Dıştan bakılsa Müslümansın, içe girilince küfre dalmış görünüyorsun. Zahirde tevhid ehlisin, ama Allah’a şirk koşmaktasın. Dinin dışında, iyiliğin yine dışta; içine bakılsa harap olduğu görülür. Su üstündeki beyaz köpükten başka ne denebilir senin hâline? Beyaz köpük iyi, ama bazen insandan çıkan kötü suda da oluyor. Mezbelede, bataklıkta da köpük kabarıyor. Ya senin de hâlin böyle olursa, işlerin buna benzerse, hâlin nice olur?.. Şeytan kalbine köşk kurar. Sana sultan olur, hükmünü dinletir.

İman sahibi, evvelâ içini tamir eder. İşin ilki oradan başlar. Sonra dış âlemine bakar. İman sahibi, yaptığı binanın içini süsler, sonra kapısını güzelleştirir. İçi harap olunca kapının güzel olması neye yarar? İçinde bulunan kıymete göre kapıya önem verilir. İçi boş olunca güzel de olsa o kapıyı kim çalar?.. İçinde güzellik bulunan çirkin kapıyı da herkes çalar.

İşte Allah'a karşı yapılan işler böyle başlar. O'nun rızasına böyle erilir. Bunlara erdikten sonra, yine O'nun izni ile halka dönmek kabil olur.

Başlangıç âhiret işlerinden olmalı. Dünya onun peşinden gelir. Kısmette ne varsa, biraz geç de olsa alınır; onlar bitmeden de âhiret yolculuğu başlamaz.

Bu konuşma cuma sabahı medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî, 12 Şevval 545 (Milâdi, 1150).

Bu sohbette; Aziz ve Celil olan Allah tarafından imtihana tabi tutulmamızın hikmetleri, sırları nelerdir? Allah sevdiği kullarına azap eder mi? Maruz kalınan belalara karşı sabrın Allah katındaki mükafatı nedir? Allah'ın takdirine razı olmak, bizi hangi lütuflara mazhar kılar? Dünyevi emel ve arzular karşılığında ahireti satmanın getireceği felaketler nelerdir? Allahü Teala takva sahiplerine, hangi nimetlerde, lütuflarda ve ihsanlarda bulunur? Allahü Teala'dan haya etmek neden önemlidir? Konuları işleniyor…

Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyuruyor:

- «Allah sevdiği kimseyi üzmez; ama tecrübe için bazı belâ verir.»

İman sahibi odur ki, bu belâ geldiği zaman sabreder... Allah yararsız hiçbir belâ indirmez. Her belâ bir iyiliğin öncüsüdür. Bu iyilik ya dünya için veya âhiret için olur. İmanlı kimse belâya sabırla karşı koyar. Allah gönderdiği için razı olur. Rabbını itham etmez. Niçin geldi, diye çıkışmaz.

Mü’min inandığı ile uğraşır. Bu uğraşmak, imanlıya belâyı hatırlatmaz.

Ey dünya ile uğraşanlar, onu bırakın. Söz etmeyin. Yalnız dille konuşuyorsunuz, kalbinizle konuşmuyorsunuz. Allah'tan kaçmaktasınız. O'nun yüce kelâmını dinlemek işinize gelmiyor. Peygamberin sözleri hoşunuza gitmiyor. Peygambere uyanları da tanımıyorsunuz. Halbuki, bunlar Allah'ın halifesi ve Peygamberin vârisleridir; sizi hiçbir şey ikna edemiyor. Nedir bu hâliniz?.. Kadere de inanmıyorsunuz. O kaderi yapanla da niza çıkarıyorsunuz.

Kulların verdiği ile yetinmektesiniz. Hakk'ın vergisi sizi ilgilendirmiyor. Bu durumda Hak katında sizin bir sözünüz bile işitilmez. İyiler de sizi dinlemez. Tâ ki tevbe edesiniz ve bu tevbenizde de ihlâs sahibi olasınız. Yapmamayı kararlaştırdığınız yanlış işi bir daha yapmadığınız takdirde sözünüz dinlenir, hatanız bağışlanır. Bundan sonra kadere uymalısınız. Allah'ın vermiş olduğu hükümlere boyun eğme­lisiniz. Bu hükümler aleyhinize bile çıksa, yine hoş karşılamanız gerekir. Gerekirse, zillete atılırsınız, aziz de olabilirsiniz. Zengin olmanız da mukadder olabilir, fakir de olabilirsiniz. Afiyet de gelir, hastalık da... Hepsi O'nun emri ile olur. Allah, yaptığının hesabını vermek zorunda değildir. Sana sevimsiz olan, O'nun için sevimli olabilir.

Ey cemaat! Uyunuz, size de uyan olur. Kaza ve kadere boyun eğin, hizmetinizi eksik etmeyin. Hükümlere razı olursanız, öyle olursunuz. Nasıl olursanız, öyle de idareciler bulursunuz. Nasıl çalışırsanız, öyle karşılık görürsünüz.

Hak Azizdir. Celildir. Kullara zulmetmez... Az iyiliğe çok mükâfat verir. Temiz ve doğru olan, kötü olarak anılmaz. Doğruya hiçbir zaman, yalancı ismi verilmez.

Ey evlâd! Hizmet edersen, sana hizmet edilir. Uysal olursan, kafa tutanın olmaz. Aziz ve Çelil olana, hizmetçi ol. Şu dünyanın sahte sultanlarına hizmet etmekle eline ne girer? Onlar ne fayda verir ne de zarar getirir. Şimdiye kadar, sana ne verdiler?.. Kendi yararları için ne yaptılar? Hangisi ölümü geri çevirebildi? Kısmetinde olmayanı, bir tanesi sana verebiliyor mu? Hakk'ın sana nasib etmediği şeyi sana vermeye kimin gücü yeter? Ellerinden çıkan bir iyiliği çevirmek onların haddi mi? Yapabiliyorlar dersen, iman sahibi olmadığın meydana çıkar.

Bilmiyor musun, veren, yoktur, alan olmaz, zarar getiren olmaz, iyilik veren bulunmaz, sonu öne, önü de sona alan yoktur, ancak bunları Allah yapabilir. Bunları bildiğini söylersen, sana sorarım: Bildiğin hâlde nasıl başkasını Mevlâ'ya tercih ediyorsun?..

Yazık sana, âhireti dünya ile nasıl kirlettin? Mevlâ'nın tâatını nefsin tâatı ile nasıl karıştırdın? Halkı Hakk'a nasıl kattın? Bir yandan takva dâvası, bir yandan da Hakk'ı kullara şekva!.. Olur mu, yaptığını sen de beğenmedin değil mi?..

Bilmez misin, Allah müttekileri esirger. Onlara yardım eder. Kötülükleri onlardan def eder. Çeşitli bilgiler öğretir. Nefislerini tanıtır. Onların kalblerine bakar, bilmedikleri taraftan rızıklar verir. Allahü Taâlâ bâzı kitaplarında şöyle buyurmuştur:

-     «Ey Âdemoğlu, iyi komşundan utandığın kadar, bendende utan.»

Peygamber (S.A.) efendimiz de buna benzer bir Hadîs-i Şerif beyan eylemiştir:

-     «Bir kul hata işleyeceği zaman, kapılarını kapar, perdelerini çeker, kullardan saklar; ama ona şöyle hitap edilir:

Ey Âdemoğlu, Beni görenlerin en küçüğü yaptın! Halbuki hepsinden önce Beni düşünmeliydin.»

Bu konuşma pazar sabahı yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî, 14 Şevval 545 (Milâdî 1150).

Bu sohbette; Aziz ve Celil olan Allah'a kulluğu zorluk saymaktan nasıl kurtulunur? Bütün ibadet ve taatleri yalnızca Allah için yapmanın mükafatları nelerdir? Münafıklık alametlerinden kurtulmak için nelere dikkat edilmelidir? Dağlayıcı ve kızgın bir ateşe atılmamak için bir müminin yapması gerekenler nelerdir? Dinin özüne uymak neden önemlidir? Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin ahlakına uymak insana neler kazandırır? Kur'an-ı Kerim'i ezberleyip de onunla amel etmemek insanın başına hangi belaları açar? Konuları işleniyor…

Resûlllah (S.A.) efendimiz şöyle buyurdu:

- «Ben ve ümmetimin muttekileri tekellüften - içten gelmeyen ve zorla yapılan işten - beridirler.»

Allah'ın emri gereğince hareket eden mütteki, zorlamaya hacet kalmadan kulluk vazifesini yapar. Çünkü ibadet, Allah'a kulluk, O'nun ruhuna sinmiştir. îmanı tam olan, dışı ile içi ile tam kuldur, içi bozuk münafık, her işi güçlükle yapar. İbadet faslına gelince ondan daha tembeli bulunmaz. Şayet bir ibadet yapacak olsa dıştan zorlama ile yapar. İçi ise tam bir fesat halindedir. Bir türlü imanlı zümreye katılmak istemez. Münafık için sözlerimiz biraz uzasa desem, yersiz olur. Ne diyelim; o kendini her zaman belli eder. Her şey, yine bir şey için yaratılır. Yerine göre söz edilir. İşe göre adam, cenk için kahraman yaratılmıştır.

*

Ey münafıklar! Bulunduğunuz hâlden dönünüz! Bu kaçak hâlinizden vazgeçiniz. Hâlinize şeytan da gülüyor. Neden şeytanı güldürüyorsunuz? Size ayıp değil mi? Siz böyle yaptıkça şeytan neşeleniyor. Siz, bu durumda ne yapsanız makbul olmaz.

Çünkü, kıldığınız namaz halk için, tuttuğunuz oruç yine halk için. Hiçbiri Hak için değil. Hep işleriniz böyle... Sadaka verseniz halktan fayda umuyorsunuz. Bir düşküne zekât verseniz, karşılığında onu çalıştırmak dilersiniz. Siz alnına kötü damga vurulacak insanlarsınız; ne çare ki, bu âlemde hatâlar gizli kalmaya mahkûm... Yakında canınız cehenneme girer; hiç üzülmeyiniz.

Kurtulmak isterseniz derhal Peygambere uyun. Sakınınız, dinde icad çıkarmaya kalkmayasınız. Yaparsanız kızgın ateş sizi bekliyor. Cehennemin zemin katına siz gireceksiniz. Özür dileyin. Yaptığınıza pişman olun. Geçmişteki büyüklerin yolunu tutun. Doğru yolda yürümeye alışın. Bu yolda yabancılara benzemek yoktur. Bu yolun sağlam ve gerçek yolcuları, hep birbirine benzerler. Yalnız Peygamberin âdetlerine uyarlar.

Bu yolda ne zor vardır ne de fıtrî hâllere aykırı bir hareket. Akla ve düşünceye hükmeden bir dinden daha iyisi olur mu? Olsa da onun gibi olur. Sizden önce gelenleri, bihakkın yetiştiren bir din, sizi neden yetiştirmesin? Onlar sizden daha bilgisizdi. Akılları sizin kadar iyiyi seçemiyordu. Ama, onlarda manevî çöküntü yoktu. Manevî çöküntü sizleri yıktı, berbat etti. Maddî olan her şeyin iyisini ararsınız, manevî olunca durmaz kaçarsınız. Aklınız gözünüzün gördüğünü kabul ediyor. Görme­diklerinizi hiç kabul etmiyorsunuz. Ama işinize gelen olursa kabul etmekten de dönmüyorsunuz.

Birine bir kuruş verirsen gelecek milyarı beklersin, bu nasıl olabilir?.. Olmayacak iş için kesenizi sonuna kadar açarsınız. Ama icabında Kur’an okur, onun emirlerini dinler, sonra da böyle şey olmaz der, geçersiniz. Sebebi, işinize gelmiyor. Ne var ki, kafan kuru tahtaya değince hepsini daha iyi anlarsın.

Yazıktır, Kuran'ı ezber ediyor, sonra onun buyurduklarını tutmuyorsun. Peygamber (S.A.) efendimizin âdetleri hep ezberinde; ama onun yaptığını yapmaya bir türlü yanaşmak elinden gelmiyor. Neden? Bu hâlinle ne olmak ve ne yapmak sevdasındasın? İnsanları iyiliğe çağırıyorsun; ama kendin yapmıyorsun. Kötülüğü onlara anlatırken en fenasını yapıyorsun. Allahü Taâlâ bir Âyet-i Kerimede şöyle buyurdu:

- «Allah katında ceza büyüdü, neden yapamayacağınızı dediniz?.. (Saf/3)

Neden sözle iyi, işe gelince ihtilâf? iman iddiası yaparken imansız bulunmak seni utandırmıyor mu?.. İman sahibi her şeye göğüs gerer; iman budur. Her ağırlığı imanımız yüklenir. Tuttuğunu yere vurur. Cenklerde bahadırlık gösteren imandır. Yoksa maddî varlık değildir.

İman, elindeki fani şeyleri bir yana atar; dünyalığı Allah yoluna serper. İmansızlık şeytan yolunda mal sarf eder. Nefsin ve kötü arzunun şerefine (!) varını vermekten çekinmez. İmana sahip olandan iyilik çıkar, imansızdan ise fenalık hâsıl olur.

Hakk'ın kapısını yitiren, halkın seçtiği yola oturur; onların elindekine koşar. Hak yoldan şaşan ve sapan, halkın yolunu keser. Allah bir kimse için hayır dilerse halkın kapısını ona kilitler, onların iyiliğini keser, bu sebeble o kul da Hakk'a koşar. Bucaklardan haz alır, deniz sahilinde dolaşır. Hiçbir şeyi olmayanı bırakır, her şeyi olana gider.

Yazık sana; kıştır diye susuz yerde duruyorsun... Yakında yaz gelecek. Yanınızdaki sular çekilecek. Deniz sahili sana kalmayacak. Sen az zarara tahammül edemediğin için sıcakta perişan olacaksın. Kışın olduğu gibi yazın da deniz kenarında kalsaydın bu hâle düşmezdin.

Allah ile ol; aziz olursun. Zenginlik ve sultanlık bulursun. Bütün sultanlar sana gelir. Herkesin Hakk'a aparan delili olursun. Bir kimse Allah ile zengin olursa her şey ona muhtaç olur. Bu anlatılanlar, süsle temenni ile ele geçmez. Gönülde olan bir cazibe ile gelir. Bunu da amel getirir, doğrusu budur.

*

Ey evlâd! Şiarın sessizlik olmalı. Varlığına hâkim olarak sükûtu libas gibi giymelisin. Bütün arzun, halkın şerlilerinden kaçmak olmalı... Hattâ bütün yaratıkları birden bırakmalısın. Bu hâli kazanmak için yere sığınak eşip girmek gerekirse yap... Ve orada gizlen. Bunu âdet edin; tâ ki, imanın ölmesin, ikan hâlin (tam imanın) kuvvet bulsun... Doğruluk kanatların böyle açılır, gelişir. Kalb gözlerin de görmeye başlar. Varlığın genişler, İlâhî bilginin boşluğunda uçmaya başlarsın... Şarkı, garbı, denizi, deryayı gezersin. Sahilleri ve dağları dolaşırsın..

Semaya yükselirsin, yere iner, sessiz gezersin. Çünkü himmetin yücedir. Arkadaşın büyüktür. İşte bundan sonra dilin çözülür, sözlerin anlaşılır. Sessizlik libasını çıkarır atarsın; halktan kaçmana artık lüzum kalmaz.

Sırrınla halka gidersin, onların derdini iyileştirecek bir tabib olursun... Sen bizzat onlara şifasın. Senden zarar beklenmez. Onların azlığı, çokluğu, senin için bir mâna taşımaz. Seni övmeleri, kötülemeleri bir kıymet teşkil etmez.

Aldırma, artık işi nereye bırakırsan orada bulursun. Çünkü Mevlâ ilesin; Rabbın sana yardımcıdır.

*

Ey cemaat! Size Halik'ı, anlatıyorum. O'nu iyi bilin. O'nun huzurunda edepli olun.

Kalbiniz, O'ndan uzak kaldığı müddet edebli ve terbiyeli olun. Siz O’na karşı edebli davranmıyorsunuz. Bu da geçer; ama kalbiniz O’nu tam bulunca... Bu iş kolay olmaz, siz zorla yapmalısınız. O’nun hikmeti, kalbinizi doldurunca zaten edebli olursunuz. O'nun nuru, gözünüzü doldurduğunda isteseniz de önünüze bakarsınız, istemeseniz de... Padişah ata binince sokakta oynaşan yavruların sesi kesilir, bilmez misin? Padişah saraydan çıkıncaya kadar bağırırlar, o çıkınca sus pus olurlar, edeb perdesine bürünürler. Çünkü padişah huzurunda bulunuyorlar. Bazısı da hemen padişahın göremeyeceği bir köşeye kaçar.

Halkın maddî yararını umarak onlara dönmek, Hak'tan yüz çevirmek olur. Hak'tan başka her neye gönül kaptırıyorsan, onlar senin için put sayılır. Onları bırakıp Hakk'a dönmedikten sonra sana kurtuluş yoktur. Halkı, iyilik ve kötülük babında hemen terk et. Onları hiçbir şey için güçlü görme...

Sizleri hastalığı içinde saklı sağlar olarak görüyorum. İhtiyaç içinde çırpınan zenginlere benziyorsunuz. İçiniz ölü, dışınız diri. Haddizatında yok olmanıza rağmen kâinata sığmayan varlık taşımak istiyorsunuz.

Hak'tan uzaklığınız daha ne kadar sürecek? Ne zamana kadar O'ndan kaçacaksınız? Ne zamana kadar dünyayı yapıp, öbür âlemi yıkacaksınız? Her birinizin ancak bir kalbi vardır; nasıl ona iki şeyi sığdırabiliyorsunuz? Ona hem Hak hem halk sığabilir mi, bunlar nasıl olabilir?.. Biri girince öbürü kaçar. Olmaz dersen, yalan edersin. Yalan ise, Peygamber (S.A.) efendimizin buyurduğu şu hükmü giymiştir:

- «Yalan İmanı kaçırır.»

Her kap içindekini sızdırır. Yaptığın iş inancına delildir. Dışın, içini gösterir. Bazı büyükler:

- Dış, için örneğidir, derler.

Hak ehli, yani Allah’ın has kulları, seni çabuk anlar. Onların.birine düşersen edepli ol. Onu karşılamadan önce günahlarına tevbe et. Onların yanında küçüldüğünü bil. Onlara tevazu göster. İyi kullara gösterilen tevazu Allah için olur. Bir kimse, Allah için kendini engin gönüllü ederse, Allah onu yüceltir. Senden üstün herkesin yanında edebini iyi et. Çünkü Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyurdu:

- «Bereket ve bolluk büyüklerinizin bulunduğu yerdedir.»

Peygamberimiz, bu kelâmı ile, yaş büyüklüğünü kasd etmiyor. Allah'ın emrine uyulmadıktan sonra yaş büyüklüğünün bir önemi olmaz. Büyük denince, yaşı olgun, başı dolgun olmalı, Allah'ın emrini tutmalı. Yasak ettiği şeylerden kaçmalıdır. Kitaba, sünnete göre iş tutmalıdır. Yüzünde bereket değil, bilâkis şer vardır.

Büyükler, Allah'ın emrine göre yürürler; yasak şeylere bakmaktan çekinirler. Bildikleri ile amel ederler. Yaptıkları işe riya karışmaz.

Büyükler, saf olur, Allah'tan gayri varlıktan kaçar. Büyükler, saf kalbe sahiptir. Allah'ı içinden kopup gelen nurla bilir. İlim sahibidir. Her kim ki, kalb bilgisine sahiptir, o Hakk'a yakın olur. İçinde dünya sevgisi olan kalb Allah'ın nuruna karşı perdedir.

Âhiret sevgisine düşen kalb, Allah yakınlığından perdelidir.

Dünyayı sevdikçe âhiret sevgin azalır. Âhireti sevdikçe Allah'a rağbetin azalır.

Değerinizi bilin, nefsinizi koruyun. Allah’ın düşürmek istemediği derekeye düşmeyin. Bazı büyükler, şöyle der:

-     «Bir kimse, kıymetini bilmezse, kader ona bildirir.»

Kalkacağın yere oturma. Bir yere girersen, oturmayacağın yere koşma. Ev sahibinin istediği yerden başkasına oturamazsın. Dilediğin yeri sana vermezler. Diretecek olursan kolundan tutar, tekme ile dışarı atarlar.

*

Ey evlâd! Bilgi edinmekle kitapları ezberlemekle ömrünü harcadın. Ama öğrendiklerinle amel etmedin. O bilgi sana nasıl yarar?.. Peygamber (S.A.) efendimiz bir Hadîs-i Şerifinde şöyle buyurdu:

-     «Yarın kıyamet olduğunda Allahü Taâlâ şu hitapla tecelli eder:

Ey peygamberler ve âlimler, siz halkın idarecileriydiniz, onlara ne gibi işler yaptınız?.. Sonra padişahlara döner: Siz de hâzinelerime sahip olmuştunuz; ihtiyaç sahiplerini kolladınız mı?.. Kaç yetime baktınız?.. Onlardan hak ayırıp gereken kimselere verebildiniz mi?»

*

Ey cemaat! Peygamberimizin öğütlerini tutmanız lâzım. Onun emirlerine kendinizi verin. Kalbiniz ne kadar karanlık... Halkın kararmış kalblerini bana bildiren Subhan'dır. Her ne zaman ki, uçmak isterim, kader makası kanatlarımı keser. Ama, ben tesellimi bulurum. Nasıl tesellimi bulmam ki, her zaman sultanımın katında yaşarım.

Ey münafık, veyl - helak - sana gelsin! Buradan çıkıp gitmemi istiyorsun. Şuradan ayrılsam, yer parçalanır. Bütün varlığınız, parça parça ayrılır. Sözler başkaya çevrilir. Allah'ın azabından korkarım. Bana acele etmek yakışmaz. Ben koşucu değilim. Kaderimi bekliyorum. Kader bana bir pencere açmıştır; oradan seyrederim... Her olana ve sahibine teslim olurum. Allah'ım bize selâmet ver...

Yazık sana, benimle eğleniyorsun, değil mi?.. Halbuki ben Hakk'ın kapısını tanıyorum; halkı oraya götürüyorum. Yakında hâlini görürsün. Yukarıya bir karış yükselseniz, dibe doğru bin misli inersiniz. Yakında Allanın belâsına kavuşacaksınız. O'nun azabı sizi dünyada tutacak, âhirette de yanacaksınız.

Zaman gebedir. İçindekini en kısa zamanda görürsünüz. Beni Hakk'ın eli tutar. Bir kere dağ olurum. Birden zerre kadar küçülürüm. Bir kere deniz kesilirim, sonra döner damla olurum. O el beni birden güneş eder; sonra da bir ışıltı haline getirir. Şimşek de olurum, gece de olabilirim, gündüze de dönerim. «O her gün bîr şan alır». (Rahman/29) Bu lâf sizedir. Sizden olmayanlar, bunu an olarak tabir ederler; öyle anlarlar.

*

Ey evlâd! Gönlünün geniş, kalbinin hoş olmasını istersen, halkın dedikodusunu işitme. Onların sözlerine bakma. Onlar, yaratanlarına bile lâf atıyorlar, bilmiyor musun? Senin ne önemin olur?.. Yaratanına kafa tutmak isteyen senden memnun olur mu?.. Görmüyor musun, onların çoğu ne iman bilir ne aklını çalıştırır ne Hakkı görür ne de doğruya gider. Durmadan yalan söyler. Ve daima inkâr yoluna saparlar.

Hak’tan başkasını tanımayanlara uy. O’nun gayrini bilmeyenlere tâbi ol. Asıl insan onlardır. Onlar asıldan ayrılmayan bir topluluktur.

Allah'ın hoşnutluğunu dilersen halkın eziyetine razı ol; sabret Allah, birçok şeyler tecrübe eder. O şeylerin hemen hepsi, kulların eli ile gelir. Sabırlı ol, üzülme. Allah'ın âdeti böyledir. Sevdiği kullara imtihan yolunu açar. Kim kazanırsa başarı ondadır. Yollar, sevdiklerine zaman zaman kapanabilir, her şeyle mihnet ve belâ gelir. Dünya onların başına belâ olur. Arştan yerin altındaki şeylere kadar her şey onları üzer. Böylece mevhum varlıkları erir, eriyince Hakk'ı bulurlar. O'nunla olurlar. Yeniden yaratılmışa dönerler. Allahü Taâlâ, bir Âyet-i Kerimede şöyle buyurdu:

- «Sonra Biz, onu yeni bir yaratılışta yaptık. Yaratıcıların en güzeli büyüktür, hoştur.» (Mü’minun/14)

Büyükler, birinci yaratılışta birdirler, herkes gibi yaratılmışlardır. İkinci yaratılışta ayrılırlar. Bu yaratılış, diğerine benzemez. Birinci mâna değişir. İkinci yaratılışta her şeyden ayrı mânada bir kul olur.

Aşağılık derece yücelir. Ruhanî ve Rabbani âleme geçilir. Halkı gafil görünce onun kalbi daralır. İç âleminin kapısını kullara açmaz. Bu halinde her şey onun için birdir. Dünya ile âhiret, kâinat ve içinde yaratılmış olanlar, onun için tek varlık olur. Bunları tek varlık olarak gördükten sonra sırrını açar. Hepsini yok ettirir, yâni iç âleminde kaybeder. O dem kudret âlemi zuhur eder. Musa'nın (a.s.) asası da aynı vazifeyi yapmıştı.

Allah, Sübhan'dır. Dilediği kimsenin eli ile arzu ettiği şeyde kudretini izhar eder.

O gün Musa'nın (A S.) asası, sihirbazların iplerini yutmuştu. Ne ipler ortada görünür oldu ne de asada bir şişkinlik... Allah, bununla hikmetini değil, kudretini göstermek istiyordu.

Sihirbazların yaptığı, hikmet ve geometrik problemlere dayanıyordu. Ama Musa’nın yaptığı Hakk’ın kudreti icabı idi. Bütün âdetleri ortadan kaldırıyordu. Bunu sihirbazların başkanı sezmişti. Arkadaşlarından birini çağırdı. Musa’nın yanına gönderdi ve:

-     Git ona bak; yaptığı işteki durumu nedir? dedi.

Gitti, şu neticeyi getirdi:

-     Musa’nın rengi değişiyor. Asayı' haline bırakıyor, yapacağını yapıyor.

Başkan düşündü:

-     Bu Allah'ın işidir. Musa bunu yapamaz. O sihirbaz ve sanatkâr da değildir. Olsaydı, yaptığına güvenirdi, rengi değişmezdi, dedi.

Sonra bütün sihirbazlar Allah'a iman ettiler.

Ey evlâd! Hikmet âlemine, kudret iline ne zaman gireceksin? Yaptığın iş seni ne zaman kudret kapısına aparacak? İhlasın seni ne zaman O'nun yakın iline götürecek?.. Ve ne zaman, marifet güneşi sana doğacak, iyilerin ve kötülerin kalbini O'nunla göreceksin? O'ndan gelecek belâ, seni ürkütmesin. Bu yüzden Hak'tan kaçma, seni tecrübe eder. Sebeblere bağlanıp onun kapısından kaçıp kaçmayacağını öğrenmek ister. Belâ seni bulduğu zaman iç âleme mi geçiyorsun, yoksa dış tesirleri mi biliyorsun. İdrâk edilenlere mi gidiyorsun, yoksa bu akim (aklın) sezemediği öte varlıklara mı dalıyorsun?.. Görüleni mi tutuyorsun, görülmeyeni mi?..

Allah'ım, bizi belâ ile deneme. Bize belâsız yakınlık ver. Bize yakınlık ve lütuf ihsan eyle!.. Ateş âfetini göstermeden yakınlığını nasip eyle... Şayet âfet mukadderse, bizi semender (ateş içinde yaşayan bir kuş) gibi kıl. O ateşle beyazlanır, yanmaz; bilâkis rahat eder. Belâ halimizi, İbrahim'in (a s.) ateşine çevir. Ona yaptığın gibi, bize verdiğin ateş de olsa, içinde yeşillikler olsun. Bizi bütün varlıktan müstağni eyle. İbrahim Peygamberi de öyle eylemiştin. Bize ülfetini ver ve bizi onu esirgediğin gibi esirge... Âmin!..

*

İbrahim (a s.) yola girmeden önce, can arkadaşını bulmuştu. Varlığını daima esirgeyecek komşuyu bulmuştu. Arkadaşı buldu; sonra yola çıktı... Komşuyu seçti, sonra eve taşındı. Hastalık gelmeden önce, tedavi yollarını aradı, buldu. Belâ gelmeden sabrı öğrendi, hüküm verilmeden önce uymayı bellemişti. İbrahim (A S.) sizin manevî babanızdır. Ondan yol, erkân öğrenin ve ona uyun. Onun sözünde ve işinde binlerce hikmet vardır. Belâ denizinde ona lütuflar veren Sübhan'dır. O, denizde yüzdüren ve kuvvet elini ondan kesmeyen Büyük’tür.

Allah büyüktür. İbrahim Peygamberi düşmana gönderdi. Halbuki düşman atlı, o yaya idi. Elini arkasına bağladı, yücelere çıkmasını diledi.

Halkı yemeğine çağırdı; halbuki kendinde ancak bir günlük, yiyeceği vardı. Bunlar gizli ve büyük lütuflardır.

Ey evlâd! Allah’a kul ol. Kader geldiği zaman susmayı âdet edin. Bu hâlde, nice hikmetler sezeceksin.

Hekim Calinos’un bir çırağı vardı. Ona zahmeti hayli çok işler yaptırdı. Çırak sesini çıkarmadı; alacağını aldı. Bunu duymadın mı; hekim oldu. Bütün bilgileri ezber etti.

Yaptığın hezeyan karşısında İlâhî hikmetler sana varmaz. Her şeye muteriz ol, Hak'la nizaya koyul, sonra da hikmet bekle!.. İşte bu olmaz...

Allah'ım! Bize uymayı nasip et. Münazaayı bıraktır. «Dünyada iyilik ver. Ahirette de iyilik ver. Bizi ateşten sakla...» (Bakara/201)

Bu konuşma cuma sabahı medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî, 19 Şevval 545 (Milâdî 1150).

Bu sohbette; Aziz ve Celil olan Allah'ı bilmek ve tanımak niçin önemlidir? Her şeye gücü yeten Allah'ı tanıyanların hayatlarında neler değişir? Nefsi başıboş bırakmak hangi tehlike ve afetlere sebebiyet verir? Allahü Teala'nın yardımı ne zaman inanan bir kalbin yanında olur? Allah'tan başka her şeyi kalpten çıkarmak insana ne kazandırır? konuları işleniyor…

Ey cemaat! Allah'ı anlayın. O'nun şanına bilgisizlik yakışmaz; cahil olmayın. O'nu bilin ve itaat edin. Muhalefet ne demek?.. O'nun yoluna baş koyun. Allah'ın bütün hükümlerine razı olun; niza ve çekişme ayıp olur.

Allah yaratıcıdır. Kullara rızık verir. Evvel ve sonra O'nun hâzinesi dışında yeyip içen yoktur. Zahir, bâtın hep O'dur ve O'nundur. O’nun varlığı kadîmdir. O'ndan evvel varlık başlamadı. Bu kadîm hâli, sonsuzlara kadar uzar. Hükmüne karşı duran yoktur. Dilediğini yapar; kimseye hesap vermek zorunda değildir. «Yarattıkları, toptan ve tek tek, kendi yaptıklarından Ona karşı sorumludurlar.» (Enbiya/23)

O, zengin kılar, dilerse bir pula muhtaç eder. Yararlı olan O'dur. Öldüren, dirilten O'dur. İşleri O takip eder. O'ndan korkulur. O'ndan ümit kesilmez. Hataya düşünce O'ndan korkunuz. Bir şeyler beklerseniz O'nun kapısına koşunuz. Başka kapılardan fayda ummayınız. O'nun kudreti ile dönünüz. Hikmet ve kudrete mağlûp oluncaya kadar, devam ediniz. Edebli olunuz. Siyahla olduğunuzda beyazı unutmayınız. Hak'la aranızda irtibat kurulması lâzım. Edebli olursanız olur. İslâm dininin esaslarını bozmaktan korunursunuz.

Anlattığım şey, mâna âlemi ile ilgilidir. Suretle işimiz yok. Anlattığımıza iyilerden pek azı erebilir. İslâm dininin dışına çıkanlarla işimiz yoktur. Onlar bize uzaktır. Hâlimize erenler, âlemimize geçenler bilir. İç âlemini zengin kılan anlar. İşin aslını yitirip dışında kalan, bir şey sahibi olamaz. Mücerret ve muayyen vasıflar işe yaramaz.

Bütün işlerinizde, Peygamber (S.A.) efendimizin kurduğu yola girin... Vasat hâlinizi kuvvetlendiriniz. Emir ve yasaklar altında kötülükleri eziniz. O'na uyanlara uyunuz. Padişah, bu hâlinizde sizi çağırır. Peygamber (S.A.) efendimize uymayı iyi biliniz; Hak katına varmak için ondan izin isteyiniz.

İnsan, kendine mal etmek istediği mevhum varlıktan soyunmalıdır, ebdal olmalıdır. Ebdal, varlığını Hak varlığına kattığı için ebdal olmuştur. Onlar Hak iradesi önünde dilek sahibi olamazlar. Hakk’ın seçtiği şey üstüne onların seçme hâli yoktur. Zahirde işler tutar, hükümler verirler. Dıştan bakan onları böyle görür, halbuki yapan başkadır. Bir zaman geçtikten sonra, hususî hayatlarında hoş işler tutmaya koyulurlar. Onlar, dış âlemi bırakmazlar. Gönülleri zenginleştikçe dış âleme ait emir ve yasaklara itina ederler. Bu hâlleri devam eder; zaman gelir onları emir ve yasak etkisi altına almaz olur. Artık dıştan bir şey almadan ve kitaptan okumadan, kendi iç varlıkları onların sırlarını yönetir. Onlar bir uzlet âlemine çekilmiş sayılırlar. Haktan bir an bile gafil olamazlar. Onlar kendilerini yitirirler. Emir ve yasak anında anî bir uyarma gelir, emri ve yasağı hemen yaparlar. Hiçbir haddi aşmak onların aklına gelmez. İbâdeti terk etmek zındıklıktır. Hatalar yapmak, Hakk'a isyan sayılır. Bu büyükler, hiçbir hâlde yapılması gerekli ibadetleri yapmaktan muaf olamazlar.

*

Ey evlâd! O’nun hükmüyle iş tut. Doğru hattan çıkma. Ahdi unutma. Hepsini yapmaya gayret et. Şeytanı yık. Kötü olan tabiî arzularını yen. Allah'ın yardımından ümit kesme. Hak yardımı, senin sebat hâline göre gelir. Çünkü Allahü Taâlâ şöyle buyurdu:

-     «Şüphesiz, Allah sabırlı kulları iledir.» (Enfal/46).

-  «Hiç şüphe yok ki galebeyi kazanacak olanlar Allah'ın yardımcılarının tâ kendileridir,» (Maide/56)

- «Uğrumuzda çalışanlara, yollarımızı elbette açarız.» (Ankebut/69)

Nefsin dilini tut, Allah’ı kula kesmesin. Bu hâlde nefsine can düşmanı ol. Ona ve diğer kullara, Hak kulluğunu emret. Yasak olanları yaptırmamaya çalış. Onları bozuk hâllerden kurtar. Hak anlayışına ve tabiatına uymayan şeyleri bıraktır. Allah'ın kitabına ve Peygamberin âdetine çek onları.

*

Ey cemaat! Allah'ın kitabına saygı gösteriniz. Onun saygı hakkını terbiyenizle ödeyiniz. O, Hak'la aranızda bir vuslat vesilesidir. Onu mahlûk ve bir kul tarafından yazılmış görmeyiniz. Allahü Taâlâ:

-     «Bu benim kelâm sıfatımın tecellisidir,» buyururken siz başka isnatlara yeltenmeyin.

Her kim Kuran’ı mahlûk ve kul yapısı bilirse apaçık Hakk'ı inkâr etmiş olur; yazık olur. Şu Kur’an... Şu okunan Kur’an, şu işittiğimiz yüce kelâm ve mushaf sayfalarına yazılı yüce manalı sözler, O’nun kelâm tecellisindendir. îmam-ı Şafiî ve îmam-ı Ahmed o kadar titiz davranmışlardır ki, sadece yazının mahlûk olduğunu, ötesinin Allah kelâmı olduğunu söylemişlerdir. Buna misal olarak kalbin mahlûk olduğunu, içinde duranın mahlûk olmadığını söylemişlerdir.

*

Ey cemaat! Kuran'ın nasihatlerini tutun. Bunu işinizle açığa vurun. O'nun karşısında mücadeleci olmayın. îman ve itikat kolaydır ve güç olmayan işlerdir. Çok da değildir; hemen yapılabilir. Yapılan işler bundan sonra gelir... Size en çok iman etmek düşer. Kalbinizle tasdik edin, dış varlığınızla iş görün. Size yararlı ne ise onu yapın. Kısa ve iptidaî görüşe sahip olanlardan uzak durun.

Ey cemaat! Nakil ile gelen bilgiler akıl ile istintaç edilemez; nass da kıyas ile terk edilemez. Yine de şahidi elden bırakma. Mücerret dâva ile kimseye bir alacak yüklemek kabil değildir. Şahitsiz ve ispatsız, kimsenin hakkını almak kolay değildir. Bu hususta Peygamber (S.A.) efendimizin bir emri vardır:

-     «Bir cemaat, diğerine karşı mal veya kan dâvasında bulunmak zorunda kalırsa, isbat gerek... Davacı isbat getirmeli; aksi hâlde yemin icap eder.»

Kalb bilgilerden ari olduğu zaman dilin kuru bilgisi yetersizdir. Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyurdu:

-     «Ümmetim için en çok korktuğum, içi bozuk bilginlerdir.»

Ey bilginler ve ey cahiller, ey hazır olan ve buradan uzakta duranlar, size tavsiyem: Allah’tan korkunuz. Kalb gözünüzle O'na bakınız. O’nun önünde kendinizi yere seriniz. O'nun kader çekici durmadan çalışır. Nefsinizi O'na teslim ediniz. Şükür yoluna girmekle O'na koşunuz. Nimetleri şükürle devamlı kılmak sizin elinizdedir. O'na itaat edin. Karanlığa O'nun ziya lâmbası ile giriniz. Bu hâller sizi kuşatınca Hakk'ın her çeşit iyiliği sizi bulur. Dünyada cennetlik olursunuz, artık öbür âlemde her şey sizin olur.

*

Ey evlâd! Çalış, kalbini temiz kıl; onda dünya sevgisi kalmasın. Zerresine kadar ayıkla. Bu bitince nefsine sahip çıkan olur. Bir an bile seni onun eline bırakmazlar. Unutursan hatırlatırlar. Gaflete düşersen, ayık kılarlar. Cümle eşyada Hakk'ı gösterirler. Başkasına baktırmazlar. Bu bir zevktir ki, tadan bilir. Bu cins hâle ermek zordur; halk arasında eren binde birdir. Bazı fertlerdir. Onlar, halka gidip gönül eğlendirmezler. Halk onlara sükûnet veremez.

*

Ey içi bozuklar!.. Âfetler gelmeye başladı. Belâlar kalbinizin ucunda duruyor.

Hak yolcuları, Hak'tan uzak kalmışlara baktıkları zaman huzur verirler. Hak katında sükûna davet ederler. Yaratılmışlara bağlı kalmayı onların gözünden silerler. Önce her şeye muteriz olan kimseler, sonra teslim olur kalırlar. Hak yolcuları bir yere nazar etmeye görsün. Sonrası malûm... O nazarın izi artık silinmez. Günler geçer, aylar biter, yıllar tükenir, ama o izler değişmez...

O büyükler insanların en akıllı olanlarıdır. Siz onları görseniz akıllı olduklarına inanamazsınız:

- Bunlar delidir! dersiniz.

Onların da sizin hakkınızda düşündükleri vardır; kıyamete inanmadığınızı isbat ederler.

Onların gönlünde hazine saklıdır. Halka karşı kalbleri sert değildir; Hak’tan korkar ve çekinirler. Her ne zaman ki, celâl perdesi açılır, o zaman onlara bir yıkıntı ve perişanlık gelir. Kalbleri parçalaniyormuş gibi olur. Bütün bitişik kemikleri ayrılıyormuş gibi olur. Hak Taâlâ onların bu hâline göre tecellisini verir. Rahmet kapısını açar. Cemâl perdesini açar, lütfunu onlara yağdırır.

Ben, Hakk'ı arayanlara bakarım. Âhireti arayan kimseleri severim. Başkalarından pek hoşlanmam... Dünya bekçisi, nefsin ve şahsi arzusunun peşinde koşan benim işime yaramaz. Onlarla benim işim yok. Ancak, onlar hastadır; tedavi için yanıma gelmelerini arzu ederim. Hasta için en sabırlı sahip, doktordur.

İşlerini benden saklı tutuyorsun; sana yazık oluyor. Benden saklı şey az olur. Sen saklıyorsun; halbuki o bana gözüküyor. Görüyorum:

-     Sen dünya arıyorsun ve ey şahıs, sen de âhiret arıyorsun... diye söylüyorum.

Bunlar bir hevestir. Bu hevesler kalbine yazılmış, sonra alnında açıkça gözükmektedir. İçin dışa vurmuş, her şeyin kıymetsiz bir hâl almış. Elinde bir miktar dünyalığın var, onunla böbürleniyorsun. Halbuki onun ancak zerresi işe yarar. Sana göre elindeki altın sayılır, halbuki onun altın kısmı azdır; ötesi ya gümüş veya işe yaramaz şeydir. Bunlarla bana çalım satma; onların çoğunu gördüm. Bana geldiler, teslim oldular. Ben onların içinden seçtim. Ancak işe yarayan altın kısmını aldım; ötesini attım. İyi olan az, işe yaramaz çoktan iyidir. Altın babası diye lâkap alman, seni kurtaramaz... Ben sikkeciyim, yanımda âletler vardır, onlarla ölçer, değerini veririm. Riyadan dön, nifakı bırak, bunları bıraktığını varlığına anlat. Boş gurura ka­pılıp kendini aldatma. Nefsini ıslâh etmeyen ve riyadan vazgeçmeyen çoğu ihlâs sahipleri, münafık oldular. Bu sebeple rahmetle yad ettiğimiz bazı büyükler şöyle der:

-     Boş yere ihlâs satmayı riyakârlar bilir.

İşin önünden sonuna kadar doğruluğu bırakmayan azdır, azdan da azdır. Her şey tedricî olarak aslını bulur. Küçük hata zamanla büyür. Meselâ: Huysuz çocuklar ilk başta yalan yolunu tutarlar. Sonra kötü toprak ve pislikle oynarlar. Daha sonra kötü yollara düşer, anasının sandığını açar, babasının kesesinden para aşırır, herkesi çekiştirmeye başlarlar. İşte bu hâlde iyi bir baba ve iyi bir öğretmen onu bu hâlden kurtarır. Allah, bir kimse hakkında hayır murad ederse terbiyeli kılar; ölünceye kadar öyle götürür ve bir kimse hakkında şer, diliyorsa o adam da bulunduğu hâlde yaşar ve öyle ölür. Ancak Allah'a yalvaran ve O'na sığınan her zaman kurtulur.

Allah hem Aziz hem de Celildir. Her dert için bir deva yaratır.

*

İsyan hastalığına çare, itaattir. Zulmü, adalet yıkar. Hata bir hastalıktır; ilâcı ise doğruluktur. Hak Taâlâya isyan bir suçtur. Bundan kurtuluş çaresi ise günah sarhoşluğundan tevbedir. Ama asıl ilâçların tümü, halkı kalbden atmaktadır. Bunu yapabildiğin an, işlerin tamam olur. Hakk'a vasıl olursun. Semalara yükselirsin. Ruhun yücelerin sesini duyar. Kalıbın, yeryüzündeki evinde yaşar. Kalbin, Hakk'la olur. O'nun bilgi denizinde yaşarsın. İlim bakımından Hakk'a vasıl olursun, amel itibariyle de kullara karışık durursun. Ne tamamen Hakk'ın malı olur ne de halka yönelebilirsin. Öbür âleme geçinceye dek böyle gider. Kimse sana fert olarak sahip çıkamaz. İç âlemin Mevlâ ile olur. Dış âlemin halk arasında kalır.

Nefsini, tek başına yola salma. Ona varlığını yükle, ağırlığını duyur. Aksi hâlde sana yüklenir ve varlığını duyurur. Nefsi yere sermeye bak. Seni bir yere vurursa zor kalkabilirsin. Sana itaat etmeli; etmiyorsa aç bırak, az su ver. Açlık ve susuzluk kamçısını ona vur. Onu perişan etmeye bak. Her şeyini soy, çıplak kalsın. Hiç kimsenin bulunmadığı bir yere koy, akıllansın. Bunlar ona birer acı darbe sayılır. Yola geldiğine inanıncaya kadar böyle yap. Her halde bu kamçılar onun üzerinde olsun. Nefsini Allah'a itaat ettirmelisin. İtaata başladıktan sonra onu yine boş bırakma!.. Ara sıra yine yaptığı eski hataları hatırlat; pişmanlık duygularını tahrik et. O Allah yoluna devam ettiği müddetçe uy; pek kırma. Çünkü nefsin de dünyada alacakları vardır; onları ver. Vermeyecek olursan, ibadet için kuvvet bulamazsın.

Bütün bu anlatılanlar, Allah'ın muradına ermek için yapılmalı. O'nun uyarlığını kazandırmak için nefis ezilmeli. Aç koymakla iş olmaz; bu usul her zaman faydalı değildir. Buna başka şeyler de eklenmeli, eklenecek usuller, şahsa göre değişiktir.

İçin dışın bir olmalı. Her şeye uyar ol. İsyan bayrağını yırt. Muhalefet sıfatını bırak. Sükût yoluna gir. Küfrü bırak. Daima Hakk'ı an. Hayır düşün. Şer yollarını bırak, hatâ görme. Kalbinde Hakktan başka biri olsa, yıllarca Hakk kulluğuna koyulsan faydasızdır. Bin yıl ateş üstünde Hakk'a ibâdet etsen, kalbinle de başkasını görsen ve başkasından bir şeyler beklesen hayır yoktur: Saadet Allah sevgisi ile başlar. Kula gönül kapıldığı an, her şey bitmiş olur.

Hakk'tan başka her şeyi yok bil. Dış hâlinle eşyadan uzak durman ve iç âlemini onların peşinde sürüklemen neye yarar?.. Allah kalblerde olanı bilir. Bunu biliyor musun?.. Kalbinde başkası var, dilinde tevekkül, ne demek?.. Bu hâlin seni utandırmaz mı?

*

Ey evlâd! Allah'ın hilmine güvenme. O'nun tutuşu şedittir. Bir tutarsa yıkılırsın. Şu cahil bilginler seni aldatmasın. Onların cümle bilgileri aleyhlerine çıkar. Lehlerine hiçbir iyilik bulunmaz. Allah'ın hükümlerini bilirler; o varlık sahibinin zatından tamamen gafil gezerler. İnsanlara iyiliği söyler, fakat kendileri yapmazlar. Bir şeyin kötü olduğunu söyledikleri zaman kendilerini sorumsuz görürler. Halkı doğruya çağırırlar; ama kendileri kaçarlar. İşleri Hakk'a isyan ve O'na çıkıştır. Bir kişiyi ele alır, onun hatalarını sayar dökerler. Onların ismi bende yazılı. Tarih gibi saklıyorum. Hepsini saymış durumdayım.

*

Allah'ım, bana tevbe yolunu göster, onlara da göster. Hepimizi Peygamber (S.A.) uğruna bağışla. Babamız İbrahim Peygamberin yoluna ilet. Allah'ım, bizi birbirimize düşürme, birbirimize faydalı olalım.

Cümlemizi rahmet deryana daldır. Âmin!..

Bu konuşma, pazar sabahı Ribat'ta yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî, 2 Zilkade 545 (Milâdî 1150).

Bu sohbette; İzzet ve Celâl sahibi Allah’a talip olmanın faydaları nelerdir? İzzet ve Celâl sahibi Allah’a yakınlığın ve O’nun lütfunun alâmeti nedir? Allah katında hangi mertebede ve mevkideyiz? Yüce melekût aleminde ismimiz ve lâkabımız nedir? Tutulan bir orucun oruç olabilmesi için nelere dikkat edilmelidir? Gıybetin yani dedikodunun amellerimize etkisi nasıl olur? Şehvetle bakış, şehvani arzuların esiri olmak hangi felaketlerin habercisidir? Yalan yere yemin etmek insan hayatında nasıl bir etki bırakır? Konuları işleniyor…

Ey evlâd! Hak Taâlâ hem yüce hem de celallidir. O'nu iyi iste. İyi dilemeyi bilmiyorsun. İraden, O'na karşı sıhhatini yitirmiş. Hakk'ı arayan başka dâvayı bırakmalı, iki dâvayı bir arada yürütmek kolay olmaz.

- Hakk'ı istiyorum, deyip başkasının peşinden koşan, isteğini iptal etmiş olur.

Halk arasında dünyayı isteyen çoğaldı. Bu âlemin ötesini isteyen azdır. Tam ve doğru olarak Hakk'ı talep eden azdan daha azdır. Onların azlığı pahalı cevherin azlığından da ileridir. Her şey parçalanır ve tahlil edilirse, onların içinden belki bir tane çıkar. Her kabile o zatı kendine mal etmek ister. Onlar yer derinliğinde saklı olan değerli madene benzerler. Yeryüzünde onlar sultandır. Kulları ve bölgeleri onlar kucaklar. Onların hürmetine belâ kullara gelmez. Onların gönlü hoş olsun diye yağmur yağar. Sema onlar için bereket yağdırır. Yer onlar için nebat bitirir.

Onlar bir çağlayan gibidir. İlk devirlerinde, bir dağdan öbürüne geçerler. Yerlerinde oturamazlar; coşar, taşarlar. Bir diyardan öbürüne; ondan da başka yana... Her nerede tanınacak olurlarsa hemen orayı bırakıp giderler. Bu durum onların devamlı hâlidir. Tabiî, sebepsiz değildir; bu yaptıkları işle kötü şeylerin kendilerinden uzak durmasını temin ederler. Kalbleri çağlayan olur.

Hak katından gelen askerler, onları muhafazası altına alır. Onların her biri Hakk tarafından esirgenir. Her çeşit ikramı görür; kötü şeylerden esirgenirler. Sonunda da halka gönderilirler.

Halk onların emri altındadır. O büyüklerin her biri kendi çapında bir idarecidir. Bunlar, aklın ötesinden gelen emirle olur. Akıl burada yol bulamaz. Akıl ve mantık burada biraz durgun gözükür. Aslında hem akıl çalışır hem de mantık; ama yolun aslına ermeyenler için böyle denir.

O büyükler halk için birer doktor sayılır. Zaten hakikî varlığı sezemeyen herkes birer hastadır. Kendini az hasta sayan onların peşine koşmalıdır.

Yazık sana... Onlardan olduğunu iddia ediyorsun. Göster alâmetini?.. Bilelim. Lâf çokluğu burada iş görmez. Hakk’a yakın olduğuna delil göster. Onlar hem Hakk’a yakın hem de lûtfa ermiş kişilerdir. Sende bunlar var mı? Ne arasın?.. Hak katında hangi dereceye sahipsin?.. Makamın nedir? O yüce divanda ismin ne? Nasıl lâkap almışsın?

*

Ey evlâd! Her gece yemekten sonra kapın kapanmalı. Mubah ye; bu helâldir. Dünya ve âhiret yatağını bırak. Hakk'a yakın ol. İşte, Hak yakınlığının alâmeti budur.

Yalnız kaldığın zaman, ülfetin kiminle. Tek olduğun zaman kim yoldaşın?.. Bunları iyi tanı; bilmiyorsan öğren. Yalan deme, sonra yüzüne vururlar.

Yalancı, senin birlikte oturduğun kimse, şeytandır. Şeytanlıktan başka ne düşünebiliyorsun?.. Şahsî ve tabiî, sefil arzularından başka neyi biliyorsun ki?.. Düşündüğün dünyalık... Konuştukların hep insancıl şeytanlar ve kötü arkadaşlar, dedikodudan başka ne yaparsınız?.. Hep sağa sola söz atmakla meşgulsünüz.

Bizim dâvamızın bir temeli vardır, yükseldikçe birçok esaslara dayanır. Mücerret dâva ve hezeyanla olmaz. Bu bâbda konuştuğun bir hevesten ibaret; sana yararı dokunmaz. Hak önünde sakin ol. Kendini iç âleme ver. Yanlış edebi bırak. Hele anlattığımız mesele üzerinde hiç konuşma. Konuşman gerektiği zaman teberrüken bu yolun yolcularını ve hâllerini anlat. Kendinden bahsetme. İç âlemin karanlık olduğu hâlde dıştan mamur görünmek olmaz. Bir söz ki, iç hâle uymaz, dıştan konuşulur, işte o hezeyandır. Bu durumu Peygamber (S.A.) efendimizin:

-     «İnsanların etini yiyerek gölgelenen oruç tutmadı.»

Hadîsi Şerifi güzel anlatır. Sonra Peygamber (S.A.) efendimizin şu Hadîs-i Şerifi de önemlidir:

-     «Oruç tutmak yalnız yemeyi, içmeyi terk değildir.»

Yalnız bu yetmez. Buna yanlış hareketleri, iç hâlle işlenen hataların terkini de eklemek gerektir.

-     «Gıybetten sakınınız, o odunu kül eden ateş gibi, bütün iyiliklerinizi kül eder,» Hadîs-i Şerifleri, iç âleme yapılacak ihtimamı pekâlâ anlatır.

Gıybeti âdet edinen, iflah olmaz. Bir kimse, bu kötü huyla meşhur olsa, kimse yüzüne bakmaz.

Kötü niyetle kimseye bakmayınız. Hele şehevî bir arzu olunca... O bakışlar, kalbinize, isyan tohumu eker. Elbette ki, sonu iyi olmaz. Dünya ve âhirette saadet getirmez.

Yalan yere yemin etmekten kendinizi koruyunuz. Bu âdet, ülkeleri yıkar, harabeye çevirir. Malın bereketini götürür. Bunu âdet edinen, dâvasızlar ve dinsizler gibi olur.

Yazık sana, yalan yeminle mal satmaktasın. İmanın çürüyor, haberin yok. Aklın bu durumu çabuk kavramıyor. Allah ismi üzerine yemin ediyorsun. Üzerine yemin ettiğin şeyin değeri var mı ki? Şu ülken ve cümle cihan, o yüce isme nasıl karşılık olabilir?.. Bütün söylediklerin hata ile dolu.

- Şu, şundan iyidir, derken bir de yalancı şahitlik yükleniyorsun.

Bu, doğruca iflâstır. Halbuki kendini doğru sanıyorsun. Yakında gözlerine körlük gelir. Yerinden kalkamaz, kötürüm olursun.

Allah'ın rahmeti üzerinize olsun; edebli olunuz. Hak katında edebli ve terbiyeli olanlar kurtulur. Hakikî terbiyeyi bu âlemde bulunuz. Öbür âlemde ateşe atıldıktan sonra her şey faydasız olur. Saymakta olduğumuz şeyler, ahlâk kaidelerinin çok azıdır. Bunların en az beşte birini yapmaya hazırlanmayan için ne oruç fayda verir ne de öbürleri... Haddizatında oruç ve namazın aslı bozulmaz; fakat ecri ve mükâfatı olmaz, esas gaye ele geçmez.

*

Ey evlâd!.. Belki de yarın yeryüzünden ismin silinir; cismin zemine geçer. Ve sen, eli boş olursun. Bu bir an meselesidir. Belki hemen, belki de biraz sonra olur; yarına kalmaz. O hâlde bu gaflet neye?.. Niçin bu gaflet uykusu?.. Kalbleriniz nasıl böyle kararmış?.. Sanki birer taş kesilmişsiniz.

Ben sizi kurtarmak için konuşuyorum. Aynı nasihatları başkaları da yapıyor. Fakat siz aynı şey üzerinde durmaktasınız. Kur’an size okunuyor. Peygamber efendimizin sözleri ve geçmişteki büyüklerin âdetleri size anlatılıyor. Fakat, sizde bir vurdum duymazlık devam edip gidiyor. Hiçbirinden ibret almıyorsunuz. Yaptığınız hatalardan uzak durmak aklınıza gelmiyor. İşleriniz şeklini değiştirmiyor. Vaaz yapılan her ülke mübarektir, fakat öğüt tutmayan halkı en kötü insanlardır.

*

Ey evlâd! Allah dostlarına ihanet nazarı ile bakma... Allah'ı az biliyorsun. Bu az bilgi, Hak dostlarını gözünde küçültüyor. Onlar da seni bırakıp gidiyorlar. Bizden niçin ayrı duruyorlar, diye kızıyorsun. Âma bilmiyorsun ki, onlar seninle duramazlar. Nefsini bilmiyorsun. Bilsen bile çok az. Bu az bilgi, insanların kadrini bilmekten de seni mahrum kılıyor. İnsanları bilemiyorsun. Âhireti, ne kadar az bilsen, Hak bilgisi de sana o kadar uzak olur.

*

Ey dünya ile uğraşan, yakında hüsran başlıyor. Pişman olacaksın. Bu pişmanlık, önce dünyada başlayacak. Sonra öbür âlemde... Burada birse, öbür âlemde birkaç... Her şeyin kaybolur. Utanırsın. Utanırsın ve nihayet iflâs fermanını alır gidersin. Öbür âlem başlamadan nefsini hesaba çek. Allah'ın hilmine aldanma. O'nun kerem sofrası seni azdırmasın. O’nun hilmi ve keremi seni kapladı. Onun, yâni verilen nimetin hakikî mânasını ve niçin verildiğini öğrenmedin. Kötülük üzere kaldın.

İsyan, hata, zulüm, aldı yürüdü. İsyan, küfrün habercisidir. Evvelâ Hakk'a isyan, peşinden küfür gelir. Nasıl ki, ateşli hastalık da ölümün habercisidir. Hayat parlak devam eder. Peşinden sıcak hastalık; hararet kırkı aşar, sonra ölüm... Ölmeden önce dön. Ölüm meleği gelmeden hatalarına pişman ol.

*

Gençler! Tevbe ediniz. Hak Aziz ve Celildir. O’nun kuvvetini görmüyorsunuz; halbuki O, her an sizi tecrübe etmekte ve ayılmanız için size ufak yollu belâlar göndermekte... Bu, tevbe etmeniz ve O'na dönmeniz içindir. Halbuki aklınızı başınıza almıyor, hata üzerinde ısrar ediyorsunuz.

İptilâ (tiryakilik, tutkunluk, düşkünlük) bir imtihandır; herkese nasib olmaz. Herkes iptilânın neden ve nereden geldiğini fark edemez, ancak binde bir kişi anlar. Anlayınca Hakk’a döner.

İptilâ, zamanımızda yanlış anlaşılıyor gibi. Hataları yapanlara da mübtelâ diyorlar. Bu yanlıştır. Bu büyük bir hata sayılır. Meselâ: Yalan söylemeye alışık olanlar için mübtelâ denir mi? Büyük girdabın içine yuvarlanmış, felâket çukuruna düşmüş denir. İbtilâ insanı ayıktırmak için gelir. Anlayan için iyi olur. Yalan gibi kötü itiyat, felâket getirir. Nimet ve iyilik getirmez. Derece arttırıp şerefli kılmaz. İptilâ bazı tatlılıklar doğurur. Bunları duyan büyük insanlardır.

Allah yolunda toplu duran, iptilâya uğrar; sabrettikleri için şahları yanında dereceleri artar. Her an ayrılıklarında yüce duygular beslerler. Her uğradıkları felâket, onların derecelerini arttırır. Başlarına gelecek ne olursa olsun, hep Hakk'ı isterler. O yüce varlık onlara yüz gösterdikten sonra başka ne isterler?.. Onlar bu inancı kalblerinde saklarlar. Bu inanç özünü kaybettiği an, her şey iflâs eder. Onların gayesi, o yüce varlığa ermekten başka değildir. Şaştıkları an, helak içinde olduklarına kanidirler.

“Allahım, bizden helaki kaldır. Sana yakınlık ver. Dünyada kalblerimiz senden yana olsun. Öbür âlemde ise, gözlerimizle varlığını görmeyi bize nasib eyle.”

*

Ey cemaat! Allahın rahmetinden ümit kesmeyiniz. O'nun genişlik kapısı açılır, O'nun uzağı olmaz. O'nun iyilik kapısına az zamanda varırsınız.

Ümitsizliğe kapılma. Yapan Allah'tır. Bir darlık gelir, az sonra geçip gider. Sen sabırlı olmaya bak. Belâdan kaçma. Sabırlı ol; ufak tefek sıkıntılar temel kaideler arasındadır. Her şeyin kökünde bunlar çıkar. Peygamberlik hâlini ele al: içinde belâ ve sabır vardır. Velayet hâlini al, içinde darlık, yanında da sabır mevcuttur. Belâlar da onunla def olur. Belânın olmadığı yerde sabır da bulunmaz. Belâdan kaçan sabrı bir yana atar. Sabrı bırakan, cümle manevî hâllerden mahrum yaşar. Sabrı bırakıp kaçman, velayet, marifet, Hakk’a yakınlık hâllerinden uzak olmayı arzu etmen demek olur.

Sabra yapış ve çalış. Sırrın ve kalbinle Rabbına yönelmek istiyorsan böyle yap. Bilgi sahipleri, veliler ve ebdal (velilerden bir kısım), peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler her varlığın üstündedirler; vârisleri ise daima Önlerinde el pençe divan durmaktadırlar. Daima Hak ve hakikata halkı davet ederler. Bunlar, peygamberlerden aldıklarını satarlar.

İman sahibi, yalnız Allah'tan korkar. Başkasından ne korkar ne de bir şeyler bekler. Onun kalbine Hak tarafından kuvvet ve kudret konmuştur. O kuvvet sayesinde Hakk'a yaklaşır. Kalbi Hakk'ta, kalıbı ise yerdedir. Allahü Taâlâ onları haber verirken şöyle buyurdu:

- «Onlar, katımızda sevilmiş ve seçilmişlerdir.» (Sad/47)

Onlar zaman ve mekâna göre seçme insanlardır. İç âlemleri temizdir. Vücutları sağlam ve nur gibidir. Bu sebepten halka minnet etmezler. Bütün alışılmış şeyleri bir yana atarlar. Onlar, öncü olarak yürümektedirler. Her şeyi ve işe yaramaz ne varsa hepsini öteye bırakırlar. Onlar, insanların kötülüklerinden daima kaçar, giderler. Yalnızlıktan hoşlanırlar. Harabeleri seçerler. Deniz sahillerini gezerler. Kimsenin bulunmadığı yerler hoşlarına gider. Mamur şehirler, onlara garip gelir. Sahraların yetiştirdiği otları yerler. Gıda için onlar, bitkiyi kaynatır, suyunu içerler. Halk arasında vazifeleri bitince kaçarlar. Bir yabancı gibi köşelere sığınırlar. İşte bunu yaptıkları için Hak yakınlığını kazanırlar. O'nunla ülfet eder ve sevmeye gayret ederler. Onların binaları peygamberlerin binaları ile durur. Doğrular ve şehitler onlara birer komşudur. Bununla beraber iç âlemleri Hak'la doludur. O'na hizmet ve ibâdet etmekten geri durmazlar. Geceleri ve gündüzleri O’nun uğruna geçer. Âşıkların rahatı, ülfeti sevenlerin huzuru Hakk’la olur.

*

Ey evlâd! Dünyada her şey lâzım. Tatlının yeri var. Acı da gerek. İyiliğin ve fesadın da bir gereği bulunur. Dert olur, safa vardır. Tam safa hâlini istiyorsan kalbinden halkı çıkar. Her varlığını Hakk'a bağla. Dünyadan kalbini çek. Çocuklarını Rabbına emanet et; ona teslim et. Kalbini her şeyden temiz olarak çıkar. Âhiret kapısına yönel; yönel ve içeri girmeye gayret et.

Her şey bir gayeye matuftur; onun için yapılır. Bu dünyayı bırakıp öbür âleme yönelmek, Hak Teâlâ’yı bulmak içindir. Âhiret âlemine geçtiğinde aradığını bulamazsan hemen kaç; O’na yakınlığı ara. O’nu bulduğun takdirde her şeyi bulmuş sayılırsın. Allahü Teâlâ’yı seven, gayrini neyler?.. Cennet, derece ve makam arayanlar içindir. Manevî tüccarlar onu ararlar. İşte bunun için dünyayı bir yana atan öbür âlemde arzusunu bulur.

İşte, bu mânaları dile getiren bir Âyet-i Kerime:

- «Orada nefislerin hoşlandığı, gözlerin bakmakla zevk alacağı şeyler vardır.» (Zuhruf/71)

Her şeyin derununda gizli mânalar vardır. Onları anlamak icab eder. Her şeyin keza kendine göre bir şeyi anısı vardır. Kalbin anısı nasıldır? Sırrın anısı nasıldır? Mâna âlemi ne gibi anılar taşır?.. Bunları anlamaya gayret et.

Cennet, oruç tutanlar, namaz kılanlar, kötülükleri bir yana atarak şahsî kötü duyguları bırakanlar içindir. Oruç içinde oruç vardır… Bahçe içinde bahçe vardır. Ev içinde ev vardır. Birine varmak için öbürünü terk etmek lâzım gelir.

Sizden iş istiyorum, söz değil. Söz etmeden iş tutunuz.

Allah'a arif olanlar, her işlerini Hak için yaparlar. Başlarında demir dövülse, ses etmeden vazifelerine devam ederler. Yerde gezerler... Yeryüzü her an değişir, başka şekle bürünür, ama onlar buna aldırış etmezler...

Hak ehli, yalnız Allah'ı bilir, başkasını görmez. Başkasının sözünü işitmez.

Onların kalbi vardır. Dilleri konuşmaz. Onlar kendilerini yok etmişlerdir; başkaları da onlara göre yok gibidir. Bu hâlleri Allah'ın dilediği zamana kadar uzar. Allah dilerse onların kalbini lisan yapar. Onlar köklerinden ayrılmış gibi şahlarına çekilirler. Rahmetle, şefkatle Hak varlığına ererler. Zaten onlar Hak içindir; başkasına ola­mazlar. Yalnız öz varlık için seçilmişlerdir. Musa peygamberin hâli de böyle idi. Hak Taâlâ ona şöyle hitap etti:

-     «Seni varlığım için seçtim.» (Taha/41)

Ve Hakk'ın varlığını dile getiren bir Âyet-i Kerime:

-     «Ona benzeyen şey yoktur; O, bizzat işitir ve görür.» (Şura/11)

Allah, dilerse güçlüğü olmayan rahatlık verir. Gariplik bilmeyen ünsiyet verir. O’nun verdiği nimette yokluk yoktur. Öfkesiz ferahlık vardır. Acısız tatlı bulunur. Yokluğa varmayan mülk bulunur. Allah dilerse her şey olur. «İşte bu makamda (ve bu hâlde) nusret ve hâkimiyet hak olan Allah'ındır. O, sevabca da hayırlı, akıbetçe de hayırlıdır.» (18/44)

Bulunduğun dünya hâlinde rahatlığı pek bulamazsın. Çünkü orası keder ve üzüntü yuvasıdır. Ondan oldukça uzak ol. Derhal kalbini ondan çek. Mânevi elini ondan uzak tut. Gücün yetmezse yalnız öz varlığına nüfuz edeni bırak; kuvvet bulunca da hepsini...

Evet, neyin varsa ihtiyaç sahiplerine dağıt. Zavallılara ver. Kimsesizlere yağma et. Senin için olan, seni bırakıp bir yana gitmez, üzülme.

Daireyi, kalbin ve sırrın sıhhati için çevir. Onların temizliği için bir sınır kur. Unutma ki, onlar bilgi ve amelle düzelir. Amelde ihlâs şarttır. Hakk'ı aramakta doğru olmak başta gelir. Aziz ve Çelil olan Hak doğrulukla aranır.

*

Ey evlâd! Söylerler ki:

- «Her şeyi incelikleri ile öğren; sonra ayrıl.»

İlk başta dış hâline gerekenleri öğren; sonra onu bırak. İç âlemine lâzım olanları belle. Dış emirleri yerine getir; Hakk’a yakın olursun. Zahirde beyan olunan emirleri yapmak dış âleme nur verir. İç âlemine ait olanı yapmak ise ruhu aydınlatır. Teferruatı öğrenmeye hacet yoktur. Bir temel kurulunca gerekenler onu takip eder.

İç âlemini süsle, dış hâlinde yaptığın ibâdet, içini aydınlık kılar. Bu aydınlık Rabbinle senin aranda olur. Her ne zaman bildiğinle amel edersen, hak yola girmiş olursun. Seninle O’nun arasında kapılar açılır, perdeler kalkar. Çünkü seni zatına seçmiştir.

«Rabbimiz, bize dünyada iyilik ver; âhirette iyilik ver. Ateş azabından cümlemizi koru...» (Bakara/201)

Bu konuşma salı günü medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî, 4 Zilkade 545 (Milâdî 1150).

Bu sohbette; Ahiret endişesini dünya endişesinin önüne almak ne gibi faydalar sağlar? Emrolunmadığı şeylerle iştigal eden insanın akıbeti nasıl olur? Elde edilen dünyalıkların bereketi neyle hasıl olur? İzzet ve Celal sahibi Allah'ı hakkıyla bilip tanımayanların sonu ne olacaktır? İlmiyle amil olmayan alimlerin ellerine ne geçer? Tövbede sebat göstermek ve ihlaslı olmanın hikmetleri nelerdir? Cahile bir kere, alime ise yedi kere yazık, hadisi şerifi ne anlama geliyor? Konuları işleniyor...

Ey evlâd! Âhireti dünyadan öne al; böyle yap, ikisini birden kazanırsın. Dünyayı âhiretten öne alacak olursan ikisini de kaybedersin. Ve bu, sana bir ceza olur. Emir almadan nasıl dünya ile uğraşırsın?.. Dünya ile kalbini meşgul etmezsen, Allah sana yardımcı olur. Başarı ihsanı sana gelir. Bir şey alacak olursan içinde bereket bulunur. İman sahibi hem dünyası hem de âhireti için çalışır; dünyası ile yalnız sözle olur. İhtiyacı kadar bağlanır ve o kadar alır. Kanaat sahibidir. Bir yolcu ne kadar azık alabilirse, o da o kadar alır. Çok almaz, çünkü yolculuğa mâni olacağına inanır. Cahilin, bilgi yoksulu adamın, bütün derdi dünyadır. Bilgi sahibinin, bütün cehdi öbür âlemdir; sonra Mevlâ... ama bu hepsinden üstün...

Önünde bulunan bir parça ekmek, nasıl yeniyor ve nereden geliyor? Nefsin, ona nasıl bakıyor?.. Onu almak için gayret sarf ediyor mu?.. Vermeyecek olsan seni yıkıyor mu? Bunlara dikkat et. Nefsini kırmaya güçlü olmalısın. Hak canibine onu böyle vardırman kabil olur.

Hak yolunda doğru olanlar birbirlerini tanırlar. Her biri ayrı ayrı yerlerde olsalar bile, doğruluklarını ve iyiliklerini anlatır ve anlaşırlar.

Ey Hakktan ve O'nun doğru kullarından kaçan, yüzün halka dönük, Hakk'a şirk koşmaktasın. Bu hâlin ne zamana kadar devam edecek? Onların nasıl yararını bulacaksın?.. Onların elinden bir şey gelmez ne zarar ne de yarar. Ne vermek ne de almak... Onlarla sair kuru varlık arasında fark yoktur. Bir taşın karşısına geçip korku ve emniyet beklemek iman sahibine yakışmaz.

Şah birdir; güçlüğü bir olan verir, fayda yine O'ndan gelir; hareket ettiren ve durduran O’dur. Sana sataşacak biri varsa yine O'ndan gelir. Emrinde çalışana O gönderir; veren, alan yine O varlıktır. Yaratan ve doyuran Allah, Azizdir, Celildir. O ezelî ve ebedî bir varlıktır. Yaratılmışlardan önce O'nun varlığı vardı. Babanızdan ve ananızdan, güvendiğiniz zenginlerin varlığından önce O gelir. Yer ve semanın, ayrıca onların üstünde ve boşluğunda olan her şeyin yaratanı O'dur. «O'na benzeyen yoktur; bizzat gören ve işiten O'dur.» (Şura/11)

Ey Allah'ın kulları, sizlere esef ediyorum! Hakkınızı tam bilemiyorsunuz! Bu hâlinize üzülüyorum. Kıyamet günü Hak katında imkânım olsaydı, bütün yükünüzü alırdım, ilk gelenden sonuncuya kadar bütün günahlarınızı yüklenirdim.

Ey okuyucu, yalnız beni (Hak benliğini) oku, yer ve gök ehlini bir yana at. Yalnız beni gör, böylece bilgini almış olursun. Bildiği ile amel edene Hak tarafından kapı açılır. Bu kapı kalb yönünden açılır; Hakk'a oradan varılır. Bu, bildiği ile iş tutanın hâlidir. Dedikodu ile gününü gün eden, bu hâlden mahrumdur. Sen böyle yaptıkça, bilgini dünya uğruna harcadıkça, eline bir şey girmez. Dıştan iyi görünse bile, içi bozuk olur. Allah, kullarından herhangi birine hayır dilerse bilgi verir; bu bilgiden sonra amel ve ihlâs nasib eder; iyilik verir, kendine yaklaştırır, irfan nasib eder, kalb bilgilerini öğretir, sırları çözdürür. Bunu yalnız o kula yapar. Bu hâlde başkasının iştiraki yoktur. Artık o kul sevilmiştir. Musa peygamber gibi yalnız Hak varlığın malı olur. Hak Taâlâ, Musa peygambere şöyle buyurdu:

- «Seni zatım için seçtim.» (Taha/41)

Yâni, benden başkası seni meşgul edemez. Şehvet duyguları, geçici tatlar ve zevkler seni benden alamaz. Yer ve gök benim katımda söz sahibi olamazlar. Cennet seni doyuramaz; ateş seni korkutamaz. Mülkün sende kıymeti yoktur; yokluk seni düşündüremez. Hiçbir bağ seni, benden çekemez. Benden başkası seni meşgul edemez. Herhangi bir şekil seni eğlendiremez ve bana perde olamaz. Hiçbir yara­tığın bende hakkı yoktur. Tabiî istek ve şahsî duygular burada yer alamaz.

*

Ey evlâd! Allah'ın rahmeti boldur; ümit kesme, herkese yeter; sana da yeter. Yaptığın günah kirini yıka, tevbe suyu ile olsun, göz yaşı ile olsun... Din libası kirden böyle kurtulur. Tevbe üzerinde dur. Ihlâsı bırakma. O güzelim din libasını kokula. Buhur saç, marifet ıtrinı dök. Bulunduğun makam mühimdir. Her ne zaman Haktan ayrı duracak olsan; yırtıcılar seni kapmaya kalkar. Eziyetli işler seni yıkar, viraneye çevirir. Böyle bir şey olursa hemen Hakk'a dön. Kalbini O’nun canibine yönelt. Tabiî, heva ve şehvet hırsı ile yiyip içme.

Her yediğin ve içtiğin şeye iki şahit bul; biri kitap, öbürü de sünnet olsun. Her hâlinde, Allah'ın emri ve peygamberin âdeti önderin olsun. Bunların sonunda iki şahit daha var; onlar da kalbin ve Hak fiilleri... Bunları da iste; ara ve bul. Bir iş yapacağında, kitap ve sünnet izin verirse yap, kalbine de sor. Ondan izin müspet olunca, Hak fiilinin tecellisini ara. Bunlarla yapacağın işi iyi bilirsin. Aksi hâlde, yaptığını ve yapacağını şaşırırsın. Gece odun toplayan gibi olmayı isteme. Elini attığın zaman, ne alacağını bil. Baş vurduğun nesneyi de bil. Hakk'a mı koşuyorsun, yoksa halka mı? Hak olarak gidersin; mahlûkla karşılaşırsın, önce tahkikini yap, sonra koş...

Bu saydıklarımız, sadece temenni ile gelmez. Yapmacık hareketler ve zor bunu bozar. Bu bir hâldir. Sahibi tarafından kalbe konur; kalbin sahibi Allah'tır. Amelle belli olur. Kalbde olan dışa vurur. Kalbde bir şey varsa dışta iyi iş görünür. Allah için yapılmayan iş kalbin boş olduğunu gösterir. Her işin Allah rızası için olduğu bilinmeli.

*

Ey evlâd! Afiyet, afiyeti aramamaktır. Afiyeti arayan, afiyeti bulmamıştır. Zengin, zenginliği aramaz. Zenginliği fakirler arar. Şifa aramak hastalar içindir. Şifa, şifayı aramamaktadır. Bütün şifa, Hakk’a teslim olmaktadır. Sebepleri bir yana at. Kalbini temizle. Putlar varsa çıkar. Her derdin dermanı vardır. Onu bulmak icap eder. Şifaların en büyüğü, Allah’ın tevhididir. O’nu birlemek iman sahibinin vazifesidir. Tevhid, yalnız dille olmaz, kalble de olmalı... Tevhid ve zühd dille ve dış varlıkla olmaz.

Tevhid kalbdedir. Zühd kalbdedir. Takva kalbdedir. Marifet kalbdedir. Hakk'ı bilmek, kalbdedir. Allah sevgisi kalbdedir. Hak yakınlığı, kalbdedir.

Akıllı ol. Yapmacıkları bırak. Hevese kapılma. Bir iş yapmak için, câli hareketleri terk et. Bulunduğun hâl, yapmacık ve hevesten ibarettir. Riyakârlık da var. Nifak (içi başka dışı başka) hâli de mevcut. Bütün gücünün hedefi halkın sana tapması oluyor; onların yararını bekliyorsun. Şunu bil ki, halka bir adım atsan; Hakk’tan uzak kalırsın. Sen Hakk'ı aradığını söylüyorsun; halbuki, halkı arıyorsun.

- Ben Mekke’ye gidiyorum, deyip Horasan yolunu tutana benziyorsun.

Tabiî, Horasan'a yakın oldukça Mekke'den uzak kalırsın. İç âleminin temiz olduğunu söylüyorsun; fakat onlardan hem korkuyor hem de bir şeyler bekliyorsun. Dıştan her kötü şeyi bırakmış gibisin, içten ise ona karışma yollarını arıyorsun. İçin halk sevgisi ile dolu; dıştan Hakk'ı sevdiğini anlatıyorsun. Bu hâller, dil gürültüsü ile olmaz.

Bu, bir hâl âlemidir. Orada halkın sözü geçmez. Dünyanın lâfı olmaz. Âhiret işleri orada görüşülmez. Allah’tan gayrisi orada bulunmaz. Cümlesi o Bir olanındır. Bir olan birlik ister. O şerik kabul etmez. O bütün işlerini çevirir. Sana düşen, işittiğin bu sözleri tutmaktır. Halk, aslında elinden bir iş gelmeyen zavallılar grubudur; sana ne yardım edebilirler ne de başkasına yardımları dokunabilir. Ancak Hak onların eliyle işlerini yürütür. Hakk'ın fiil tecellisi, sana ve onlara birlikte olur. Kader hükmünü vermiştir. Lehinde ve aleyhinde olacak şeyler olur.

Salih olan o muvahhid kullar, diğer kullara örnektir. Onların her birinin hâli başkadır. Onların bir kısmı dışından dünyayı bırakır. Bir kısmı içinden bırakır. Bu hâlleri, onlara zarar doğurmaz. Her biri kendi hâline göre iş eder. Hak Taâlâ'nın kudsî varlığından başkasını göremezler. Bunların kalbi saf ve temizdir. Bu âleme kavuşan, dünya mülkünü kazanmış olur. Kahraman odur. Bahadır odur.

Kalbini Hakk'ın gayrinden temizleyen ve Tevhid kılıcı ile onun kapısına varan, İslâm dininin emirlerini yerine getirmeye gayret etmelidir. Ayrıca kalbini mahlûk şeylerden uzak tutması gerekir. Bunlar olduğu takdirde kalblerin sahibi ile kalbi bir olur.

İslâm dininin dış emirleri insanın dışını süsler. İçe hitap eden gerekleri ise, ruhu nurlandırır; tevhid ve marifet iç âlemi temiz eden gereklerden sayılır.

Karşımda duran! Dediler ve diyoruz, şeklindeki sözlerini açıkla, ne demek istiyorsun?.. Bu sözün ne getirebilir?.. Bir şeyin haram olduğunu söylüyorsun. Ama, durmadan yapmaktasın. Bir şeyin helâl olduğunu söylerken yapmıyorsun. Sende sadece bir iştiha var. Başka bir şey yok.

Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyururlar:

- «Cahile bir defa yazıklar olsun, âlime yedi defa...»

Cahile bir defa... sebebi, bilgisiz kalışı. Âlime yedi defa... sebebi, o bildiği ile iş tutmayışı... İlmin bereketi ondan uzaktır; yalnız vebalini yüklenmiştir.

Öğren, sonra amel et. Sonra halkı bir yana at, Hak’la ol. Hak sevgisini kalbine yerleştir. Hak'la olma arzusu ve O’nun sevgisi sende ciddî bir hâl alınca, Mevlâ seni kendine yaklaştırır. Kendi öz varlığına iletir; orada yok eder. Sonra O dilerse seni halka teşhir eder, arzu buyurursa halk arasına katar. Dünyalık nasiplerini bol bol al­mak için her varlığı sana iletir. Rüzgârları sana emirle gelir. O’nun bilgisi seni kuşatmıştır. İşlerine halk da muttali olur. Bunlar kendi varlığını bıraktığın anda gelir. O'nunla halka karışırsın; seninle değil... Nefsin şomluğu ölür. Tabiat zararlı hâlini yitirir. Her şey sana bol gelir. Nefis, heva ve tabiat onlardan kısmet alamaz. Kalbin daima Hak'la olur.

*

İşitiniz ve tutunuz. Ey Hakk'ı bilmeyen cahiller, Allah'ın sevdiği kulları anla­mıyorsunuz. Her şeye kötü gözle bakmayınız.

Hak daima Hak’tır ve odur. Batıl sizsiniz!.. Ey halk!.. Hak sırdadır, kalbde ve mâna âleminde yaşar. Bâtıl ise, nefisde, hevada, tabiî istek ve Haktan gayri şeylerde bulunur.

Şu kalb Hakk’a yakın olmadıkça felah bulamaz. Hak Azizdir, Celildir. Evveli, âhiri yoktur.

Boşuna sıkışma, zavallı içi bozuk, yanında hayır diye bir şey yoktur. Dediğim hâllerden sende bulunmaz. Sen, ekmeğin ve katığın kölesisin. Helvaya kulsun. Emrinde bulunduğun efendinin ve atın bendesisin. Doğru olan kalb, halkı bir yana atar, Hakk’a doğru yolculuğa başlar. Yollarda bir şeyler görse, selâm verir, geçer.

İlmiyle âmil olanlar, Peygamber (S.A.) efendimizin vârisleridir. Geçmişteki büyüklerin vekilleridir. Arta kalan halk ise onlara yardımcıdır. Onlarla iş yaparlar. Dinin gere­klerini onların vasıtası ile yerine getirirler. Onlara iyiliği, kötülüğü söylerler. Cümle halk o sevgili kulların emrine hazır bekler.

O büyük insanlar, kıyamet günü peygamberlerin yanında bulunur. Rabları tarafından peygamberlere ne verildi ise onlara da verilir.

İlmi ile amel etmeyenin cezası büyüktür. Bunu Hak Taâlâ bize şu âyeti ile haber veriyor:

- «Onun misâli, üzerine kitap yüklenen himara (eşeğe) benzer.» (Cuma/51)

Himar, kitaptan ne anlar?.. Yalnız yükünü taşır ve yorulur. Bir kimsenin ilmi çoğalınca, Allah'tan korkusu da çoğalmalıdır. Bilgi çoğaldıkça Hakk'a karşı, itaat ve ibâdet de artmalıdır.

Ey ilim iddiasında bulunan, hani ağlaman? Allah korkusundan, göz yaşın akıyor mu?.. Hani çekinmen? Korkun ve günahları itirafın nerede kaldı?.. Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu?.. Onu Hak tarafına çağırmak nerede kaldı?.. Bunlar sende yok. Bütün derdin, cübbe, sarık, yemek ve evlenmek; dolaşmak, mağazalara girip çıkmak... Halkla oturup bol bol sohbet etmek...

Gücünü bu gibi şeylerden beri kıl. Onlardan sana gelecek bir kısmet varsa gelir, üzülme. Kendini ferah tut. Bekleme yükünden kurtulursun. Hırs ağırlığı seni almaz.

*

Ey evlâd! Huzurun boş, iyi değil. Kötü huylarından hasıl olan pislik henüz temizlenmedi. Seni ne yaparım, kalbin sıhhatli değil, onda tevhid filiz vermedi. Onda ihlâs sıhhat bulamadı.

Ey uykudakiler, sizi unutup uykuya dalmayan biri var. Ey kaçanlar, sizden kaçmayan ve daima beraber olan bir şah var. Ey unutkanlar, sizi unutmayan bir Mevlâ var. Ey terk edip gidenler, sizi terk etmeyen bir Mevlâ bulunuyor.

Ey Allah’ı, Resulünü ve geçmişteki büyükleri unutanlar, sonradan gelecek olan üstün varlıkları anmak istemeyenler, siz uzayıp giden bir ayrık otu misalisiniz. Ağaçtan yontulan yongaya benzersiniz. Sizi kim neylesin; bir şeye yaramazsınız?

«Rabbımız, bize dünyada iyilik ver; âhirette iyilik ver; bizi ateş azabından koru.» (Bakara/201) Âmin!

Bu konuşma cuma sabahı medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî, 7 Zilkade 545 (Milâdi 1150).

Bu sohbette; Ulema, evliya ve salihleri çekiştirmek insanın başına hangi felaketleri getirir? Münafıkların öldükten sonra kabirlerindeki durumu nasıl olacaktır? Dinde şecaat yani cesaret hangi durumlarda gerçekleşmelidir? İlmi ile âmil, takvâ sahibi âlimlerle sohbet ve arkadaşlık etmenin faydaları nelerdir? Allah'tan başkası için iş yapmak küfür müdür? Fakir ve zengin kişilere farklı muamele göstermek neyin alametidir? Allah rızası için verilen sadakaların karşılığında, Allah'ın mükafatı neler olacaktır? Allah'ın dinine yardım etmek kişiye hangi dünyevi ve uhrevi zaferler sağlar? Bütün bela ve hastalıkların sırları, hikmetleri nelerdir? Konuları işleniyor...

Ey içi dışına uymayan münafık. Allah yeryüzünü senden temiz kılsın... İçinin bozukluğu yetmiyor mu?  Herhalde yetmiyor. İlim adamlarını, velî kulları ve iyileri kötülemek hevesindesin. Onların manevî varlığına diş geçirmekle eline ne geçer?.. Sen ve senin yarenlerin yakında ölecek. Etlerinizi kurtlar didecek. Dilinizi parçala­yacak. Sinirlerinizi tahrip edecek. Kemiklerinizin bir yanından girip öbür yanından çıkacak.

Yer sizi sıkacak. Zeminine çekecek. Bir aşağı, bir yukarı çevirecek. Allah'a karşı iyi düşünceye sahip olmayana felah yoktur. Salih kullar için yersiz düşünceyi kalbinde besleyen necata eremez. Onlara karşı engin gönül taşımayan, perişan olur.

Allah, bağlılığı ve çözülmeyi onlara verdi. Yâni: Velîlere... Sema onlar için yağmur yağdırır. Yer, bitkisini onlar için bitirir. Bütün halk onların manevî himayesine muhtaçtır. Onlar, birer birer dağlar gibidir. Âfetler onları yerinden oynatamaz. Musibet onlara tesir etmez. Allah'ı Tevhid ile bilirler. O'ndan razıdırlar. Bu hâlleri sarsılmaz. Hem kendilerine, hem de başkalarına, iyilik ederler.

Tevbe ediniz. Allah'tan hatalarınıza özür dileyiniz. O'nun manevî huzurunda daima dua edin; niyaza durun. Sizin yaptığınız işler nedir?.. Keşke bulunduğunuz garip hâli bir bilseydiniz.

Siz edebli olmalısınız. Sizden öncekiler öyleydi. Siz de onlar gibi olunuz. Geçmiş büyüklere nisbetle siz mertlikten mahrumsunuz. Cesaretiniz yok. Erliğiniz ölmüş. Kahramanlığınız yok. Bahadırlığınız, nefsiniz emir verince geliyor. Tabiî heva ve arzunuz, size bir emir verince hemen cesaretiniz toplanıyor... Böyle olmaz. Asıl kahramanlık hakkı yerine getirmektir. Hakkı sahibine teslim etmek, büyük kah­ramanlıktır. Bunu yapmaya bak.

Hakîm ve yüce bilgi sahiplerine kötü gözle bakmayınız. Onların sözü şifadır. Ağızlarından çıkan her kelime, bir vahy meyvesidir. Aranızda artık peygamber yoktur. Boşuna, uymak için peygamber aramayın. Peygambere gönülden bağlı bulunanlara uyarsanız, Peygamber’e (S.A.) uymuş olursunuz. Onları görünce ellerine yapışın. Onlar peygamberler gibidirler.

Mütteki ve kötülüklerden çekinen bilgi sahipleri ile sohbete devam ediniz. Onların hoş sohbeti olur; ruhunuzu bereket kaplar. Bilgisinin verdiği gereği yapmayan dünyalık âlimlerle oturmayınız. Onların konuşmasında uğursuzluk vardır. Takva ve bilgide senden ileri olanlarla yaptığın sohbet hoştur; huzur bulursun. Takvası olmayan, ayrıca bilgiden de mahrum yaşayanla oturup kalkman, sana felâket ve belâ getirir.

İşleri Allah için yap. Yaptığın işlerde Hakk’ın gayrini gözetme. Her şeyini O'na bırak. Başkasına bir çöp bile terk etme. İşleri Allah'ın gayri için yapmak, küfür yoludur. Allah rızası için verilmeyen nesne, riyakârlıktır. Bu anlattıklarımızı yapmayan, sözlerimizi anlamayan, boş bir hevese kapılmıştır. Yakında ölüm gelir, bütün heveslerin kırılır; önce onları düzeltmeye koyul.

Yazık sana, Rabbın tarafına geç. Başkalarından kesil. Peygamber (S.A.) efendimiz:

- «Rabbınızla aranızda olan bağları devam ettiriniz, saadete erersiniz.» buyurur.

Rabbınızla aranızda bulunan yolları ayıklayınız; huzur bulursunuz. Salih kulların kalbini kazanırsanız, rahata erersiniz.

*

Ey evlâd! Zenginle fakiri ayırt etme. İkisini de eşit bil. Bunu yapmıyorsan sana felah yoktur. Fakirleri sabırlı gör. Onları tebrik et. Sana geldikleri zaman, yüzlerine gül. Onlarla otur. Peygamber (S.A.) efendimiz, fakirlerin hâlini şöyle anlatır:

-     «Sabırlı fakirler, Rahman’ın arkadaşlarıdır.»

Bu âlemde kalblerinde Rahman’ın tecellisini bulurlar, öbür âlemde bizzat ererler. Onlar dünyada kalblerini dünya süsünden berî ettiler. Dünyalık şeyleri kalblerine sokmadılar. Onlar, fakirliği zenginliğe tercih eder ve kalblerini sabra alıştırmaya çalışırlar. Sonra, âhirete dönerler. Oraya bir zaman bağlı kalır, sonra onu da bir tarafa atarlar. Bilirler ki; Rablarının rızası, oraya bağlı kalmakla hasıl olmaz. Halktan utanarak ondan kaçarlar. Hakk'ın gayrı ve bilhassa sonradan yaratılmış, ömürsüz şeylere nasıl bağlanabilirler? İşte bunu anladıkları için yaptıkları cümle işi, orada bırakır; Hakk'a doğru yol alırlar. Doğruluk kanatlarını açar; O’na doğru uçarlar. Kafese önem vermezler. Vücut kafeslerini bırakır, mucitlerine giderler. Yüce dostu ararlar. Evvel’i, Âhiri, Zâhirt, Bâtıni ararlar. Hakkın yakınlık burcuna böylece yücelip giderler.

Yüce Yaratanımız, şöyle buyurdu:

-     «Onlar,’ katımızda sevilmiş ve seçilmişlerdir.» (Sad/47)

İşbu Âyet-i Kerime’nin tefsiri şöyle olur:

- Kalbleri Biz'de. Göçleri uğrumuzda. İç âlemleri Biz’e yönelmiş, özleri bizimle dolmuştur. Dünyada ve âhirette onlar böyledir. Bu hâle eren bir cemaat için dünyanın ne değeri olur? Âhiret neye yarar?.. Dünya bir çöp kadar kıymetli olmaz; âhiret yine öyle... Semâ toplanır, yer dürülür, kalb köşelerine büzülür. Kalbleri o kadar yücedir ki, bu hâli yapabilir. Bu hâlleri onların kalb âlemine göre olur. Kalbleri arzusunu bulunca, Hak'tan gayri cümle şeyden fena bulurlar.

Dünyadan beşerî ihtiyaçlarını alırlar. Geçmiş hüküm ve İlâhi ilim gereğince, dünya ihtiyaçlarını giderirler.

Hak tarafından olduğuna inandıkları hiçbir şeye itiraz etmezler. Güzel edep sahibidirler. İlâhî ilmin tecellisine karşı terbiyelerini muhafaza ederler. Kaza ve kaderi hoş karşılamayı bilirler. Verileni itina ve sabırla alırlar. İcap ederse bırakırlar ve buna üzülmezler. Nefis, hevâ, şahsî arzu bunlara söz geçiremez. Dış emirleri iyi bilirler. Bütün hâllerinde emrin gereğini yerine getirirler. Ellerinde dünya malı varsa halka dağıtırlar. Cimri davranmazlar. Kendilerine az bile kalsa, iyilik yapmaktan çekinmezler. Halkı Hakk’a yaklaştırmak yolunda ellerinden geleni yaparlar. Bir zerre miktar, dünya sevgisi kalblerinde kalmaz.

*

Dünyadan ayrıl, âhireti kaçırırsın. Bu dünyayı seven öbür dünyayı elden çıkarır. Âhiret sevgisini kalbinde taşıdığın müddetçe Mevlân sana uzak kalır.

İşe bak. Cahil olma. Sen, bilgi ile yıkılan insana benziyorsun. Bilgi, gereği yapılmazsa insanı yıkar.

Hakk'a varmak arzusu kalbinde varsa, elinde bulunan dünya malından fakirlere ver. Sadaka vermek, fakirlere ihsan etmek, Hak'la iş yapmaktır. Allah, iyi zengindir. Kime ihsan etmiyor, kimi süründürüyor?.. Kimi acından öldürüyor?.. Herkes istediği kadar alıyor. O’nun sofrası kullarının kabiliyetine göre açılır. İhtiyaçlar yeteri kadar giderilir. Allah uğruna bir zerre ver, önünde bir dağ bulursun. Bir damla su versen sana deniz verilir. Yeter ki, verdiğinizi O’nun uğruna veresiniz. Her istediğinizin mükâfatını dünyada bulursunuz, öbür âlemde ise, daha bol mükâfat alırsınız.

*

Ey cemaat! Hak’la iş yaparsanız etmiş olduğunuz kötü şeyler temizlenir. Nehirleriniz coşar. Ağaçlarınız yapraklanır. Dalları uzar. Meyveleri bollaşır.

Daima iyilik söyleyiniz. Kötü işleri yaptırmayınız. Allah yolunda yardım ediniz. O’nun dinine hizmet ediniz., Doğrulukla onun yoluna koşunuz. O’nun uğruna doğru olan, her zaman doğrudur. Gizli zamanda, açık zamanda ve her zamanda doğrudur. Darlıkta yine doğru olur. Sıkıntılı zamanlarda yine doğru kalmasını bilir.

Bütün ihtiyaçlarınızı Hak’tan isteyiniz. Halka avuç açmayınız. Hak varken halkın lâfı olmaz. Zahirde kullardan isteseniz bile, kalbiniz O'nunla olmalı. Her şeyin Hak’tan olduğuna inanınız. Birinden istemek zorunda kalırsanız, kalbiniz tam mânası ile Hakk'a bağlı olursa, o istek ve arzunun, Mevlâ'nın ilhamı olduğunu bilirsiniz. Allah'ın varlığına inanınız, kimden isterseniz isteyiniz... O, gideceğiniz yönü tayin eder. Verilirse, Hak'tan olur, olmazsa yine O'ndan...

Allah yolcuları kalblerine dünyalık koymaz. Orası Hakk'ın tecelli yeridir; bu yüzden maddî nesneleri oradan atarlar. Gelecek bir şey varsa, vakti olduğunu bilirler. O vakit gelince her şey yerini alır. Onu artık aramazlar, bırakırlar; haliyle geleceğine inanırlar. Şahlarının kapısında yerleşirler. Her şeyden gına duyarlar. Allah'ın fazlı onları zengin eder. O’nun yakınlığı onlara yeter. İç âlemleri nurlanınca, halkın yöneldiği yöne dönerler. Halka, Hak tarafından gönderilen bir hatip olurlar. Şayet, halktan bir grup şahın huzuruna gidecek olsa, önlerinde sözcüleri bu büyükler olur. Onlar, halkın kalb elini tutar. Şahın yanına aparırlar; onların hürmetleri için herkese iyilik edilir. Onların şerefine bütün kullara ihsan yapılır.

Bazı büyükler, iyi kulları anlatırken şöyle der:

-     Allah'ın kulları, tam kul oldukları için Rablarından gayrisini istemezler. Dünyayı düşünmezler, âhireti beklemezler. Yalnız Mevlâ'yı isterler. Başka dilekleri yoktur.

Allah'ım, bütün halkı Sana yönelmiş kıl. Bütün dileğim budur. Yapacağını Sana ısmarlarım, İş Şenindir. Bu benim duamdır; umumîdir. Bu duayı yapanlar, mükâfat alır. Allah, dilediğini yapar. Halk, O’nun elindedir.

Bir kalb, sıhhat bulunca rahmet ve şefkatle dolar. Halkı sever; onlara acır. Bazı büyükler derler ki:

-     Sağlam kalbe sahip olan, çok hayır yapar...

Kötü işleri sıddıklar- doğrular- bırakırlar. Doğru kimseler, büyük, küçük cümle hayatı bırakırlar. Şüpheli şeyleri bırakırlar. Şehvet arzularından yana olmazlar. Mübah işlere lüzumu kadar yanaşırlar. Mutlak helâl olanı ararlar. Doğru insanlar gecenin ve gündüzün çoğunu ibâdetle geçirirler. Kullara ait bazı şeyleri de icat ederler. Âdetler onlara uzak olur. Günlük geçimlerini kolay kazanırlar. Az çalışır, doğru olur, para kazanırlar. Doğruluk onları zengin eder. Kazandıklarını yemekle emrolundukları için huzurla yerler. Her şey onlara özünü gösterir. Her varlık parlaklık kazanır.

Çok kere onların dertleri gönüllerinde kalır. İstekleri verilmeyince sabra devam ederler. Ellerine geleni almadıkları olur. Zaman olur, duâ ederler, icabet olmaz. İsterler, verilmez. Bir şeyden dert yanarlar; o şey, aksine artar. Kurtulmak isterler, yol bulunmaz. Onların her biri, kurtulmak ister, kurtuluş bulamaz. Tevhid eder; ihlâsa devamlı olur, fakat yakınlık duygusu sönmüş gibi görünür. Sanki uğrunda çalıştığı Yüce Varlık, onu bilmiyor, görmüyor... Sanki kendisi iman sahibi değildir; inandığını da bilmez. Sanır ki, tevhid ehli değildir. Hep bunları ruhunda sezer. Ama, yine de iç yönetici ona bir kuvvet vermiştir. Onunla insiyakı olarak sabra devam eder. Her şeyin sabırla neticeleneceğini iyi bilir. Buna inanır.

O büyük zat, sabrın kalbe şifa getireceğini bilir. Her hayrın sabırla olacağına da inanmıştır. Yakınlığın, yine sabrın sonunda başlayacağına kanidir. Hep olan hâdiseleri birer imtihan ve tecrübe olarak kabul eder. İman sahibi, kâfir ve münafıktan; muvahhid, riyakârdan; ihlâs sahibi olanlar, Allah'ı bir bilenler, putçulardan ayrılmalı. Korkak kimdir, cesur kimdir, bu hâlde belli olur. Yerinde sağlam duran, daima hareket hâlinde olup hiçbir yere yerleşmeyenden ayrılır. Sabredenlerle, ağlayan, sızlayan belli olur. Hak yolda hayırlı, doğru ve yalancı kimdir, kendini gösterir. Seven ve kinciler açığa çıkar. Uyanla inatçı anlaşılır.

Bazı büyüklerin güzel sözleri vardır. Onu sana söyleyeceğim, dinle: Dünyada, yarasını tedavi eden gibi ol; yaranın tedavisine devam et. Yara iyileşecek. İşin görülmüş olacak. Bunu bekle...

Bütün belâ ve sıkıntılar, şirkinden ötürü geliyor. Halkı Hakk'a eş buluyorsun. Halkın iyiliğini beklediğin ve onların faydasını umduğun için belâya çarpılıyorsun. Bütün şifa, kalbinden halkı atmaktır. Kaza ve kader indiği zaman, azmine bakılır. Sabırlı isen belâ sana dokunmaz. Bu arada belâdan kurtulmak için bir çare de halkın başına geçmeyi arzu etmemendir. Onlara kendini yüksek tanıtmak isteme. Belâlar peş peşe gelir. Kalbin Rabbına ait olmalı. İç âlemin O’na karşı temiz bulunmalı. Himmetini yüce tut. Bu anlatılacak şeyler tahakkuk ettiği takdirde, kalbin yücelir. Peygamberlerin, şehitlerin, iyilerin ve yakın meleklerin makamına çıkarsın.

Hâlin devamınca büyürsün, yücelirsin. Şah olur, sultan olursun. Verdiğin sana gelir. Çevirmiş oldukların sana döner.

Mahrum, bu sözleri dinlemekten kaçandır. Bunlara iman etmeyen, hayırdan yoksundur. Bu sözlerin sahibine saygı duymayan, hayır ehli olamaz.

*

Ey geçimi uğruna her şeyi harcayan adamlar, aradığınız bende!.. Ticaretiniz bende... öbür âlem de bende... Ben bir defa tellâl olurum. Bir defa da simsar olurum. Neyin varsa söyle; her şeyin hakkını veririm. Âhirete ait bir şey elime geçerse onu yalnız başıma yemem; iyi insan, şahsını düşünmez. Allah'ın Kerîm ismine inanmış olanlar cimrilik bilmezler. Allah'ı bilen O'ndan başkasına önem vermez.

Cimrilik nefisten gelir. Arif olanın nefsi halka nisbetle ölüdür. Onun nefsi sakindir. Allah'ın iyi vaadine inanmıştır. O'nun azabından çekinme hâlini benliğinde taşır. Allah'ım, iyi kullarına verdiğini, bize de ver.

«Dünyada iyilik ver, âhirette iyilik ver. Bizi ateşten koru.» (Bakara/201) Âmin!

Bu konuşma, pazar günü Ribat’da yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî, 9 Zilkade 545 (Milâdî 1150).

Bu sohbette; İzzet ve Celâl sâhibi Hakk’ın kapısına yakın olmanın yolu nedir? Dünyada iken kalben Allah'a ulaşmanın yolları nelerdir? Günah işlemeye devam edenlerin sonu nasıl olacaktır? Mal-mülk ve servetlerle Allah'a şirk koşmak nasıl cezalandırılır? Hangi ilim fayda verir, hangi ilim zarar vererek dalalete düşürür? Konuları işleniyor…

Musibetlere sabredip tahammül göstermenin mükafatı nedir?

İman sahibi, azık hazırlar. Kâfir ise yer içer, keyfine bakar, ötesini düşünmez.

İman sahibi, bir yolcu gibidir. Kendini öyle görür. Burada az zaman kalacağını bilir. Malını alır, azla yetinir. Arta kalanı âhiret âlemine bırakır. Nefsine yeteri kadar burada harcar. Varlığını taşıtacak kadar nefsini doyurur. «Bütün emeli âhiret içindir. Bütün gücünü ve kuvvetini oraya verir. Dünya ve onun ehline önem vermez. Kalbi dünyadan kesilmiştir. Dünya ve ehli onun yanında önem taşımaz. Yanında tatlı bir dünyalık varsa fakirlere verir. Âhiret için azığın böyle yapılacağını bilir. Dünyada verdiği az şeyin, âhirette daha büyük ve daha iyi bir şeyle karşılık bulacağına inanır.

İrfan sahibi ve bilgi sahibi olan, bütün gücünü Hakk’a yakın olmaya harcar. Âhirete geçmeden önce Hak yakınlığını burada bulmayı arzular. Gayretini bu yolda harcar.

Hak yakınlığı bulunduğu an, kalb yolculuğu biter. Ondan öte yol yoktur. Sır âleminin yürüyüşü de sona erer.

Seni daima secde, kıyam ve rükû hâlinde görmekteyim. Bunlardan bir sürü de yorgunluk duyuyorsun; ama kalbin, bunlardan bir iz almıyor. Hakk'a yakın olmuyor. Yaptığın işler ona tesir etmiyor. Kalbin, şu kalıptan bir türlü çıkmıyor.

Rabbını doğru ara. Bu yolda doğru ol. Bu doğruluğun seni yorgunluktan kurtarır. Doğruluk gaganla vücut yumurtasını del, halka bağlılıktan kurtul. Dünyalık eşyalara karşı zühd elini çıkar; bütün arzularını kır. Kalbinle uçmaya koyul. Hak yakınlığı sahiline varıncaya kadar uçuşa devam et. O denizin sahiline yanaş. Geçmişin kur­tarıcısı sana gelir. Onun yanında yardım gemisi de bulunur. Elinden tutar. Rabbına götürür.

Bu dünya, bir denizdir. İmanın da bir gemidir. Gemi sağlam olursa burada boğulmaktan kurtulursun. Buna benzer Lokman Hekim'in bir sözü vardır. Oğluna öğüt verirken şöyle der:

-     Oğulcuğum! Dünya denizdir, iman da onun içinde gemi... Gemiyi yürüten, Allah'a kulluktur. Sahil âhiret âleminin başlangıcıdır.

*

Ey günahlarda ısrar edenler, yakında sizi körlük kaplayacak. Kulaklarınız duymayacak. Kötürüm olacak, yerinizden kalkamayacaksınız. İsyankâr olduğunuzdan, kullar da sizin için acıma hissi duymayacak. Malınız telef olacak... Hırsızlar gelecek, her biri bir parça alıp götürecek... Fırtına esecek, âfet inecek, diğerlerini telef edecek, siz de perişan olacaksınız.

Akıllı olunuz. Rabbınıza dönünüz. Allah’a karşı olarak, malınızı çıkarmayınız. Allah'ı bırakıp mülke bel bağlamayınız. Hakk'ı bırakıp mülke dayanmayınız. Kalbinize Allah sevgisini koyunuz; mülk sevgisini çıkarınız. Malınız evinizde dursun; ceplerinizde ve çocuklarınızın elinde beklesin. Malınızı, vekilleriniz kimse onlar idare etsin, siz bir yanda bekleyiniz. Ölümü gözetleyiniz. Hırsınızı azaltınız, ümitlerinizi biraz kısınız. Bayezid-i Bistamî (Allah ona rahmet eylesin), şöyle der:

-     İman ve irfan sahibi, Allah'tan dünya istemez. Âhiret talebinde bulunmaz. Mevlâ'sından Mevlâ’yı ister.

Ey evlâd! Kalbinle Allah'a dön. Allah'a tevbe ile dönülür. Tevbe eden ona dönmüş sayılır. Allahü Taâlâ’nın:

-     «Rabbınıza inabe ediniz.» (Zümer/54)

Buyurması, Rabbınıza dönünüz demektir.

Her ne varsa Allah'a bırakınız. Nefsinizi de O'na teslim ediniz. Nefsinizi onun kaza ve kaderi önüne seriniz. O'nun yasakları ve emri karşısında nefse pay vermeyiniz. Hakkın değiştirmesi önünde nefse pay çıkarmayınız.

Kalbinizi Hakk'a veriniz. Elsiz olsun, ayaksız olsun, gözsüz ve şekilsiz olsun. Bu âlem böyledir. Şekil yoktur. Şemail yoktur. Niçin ve neden gibi sözler olmaz. Muhalefet ve niza yapılmaz. Uymak ve tasdik etmek vardır.

-     Emir âlemi, tamamdır, deyiniz.

-     Kaderde hatâ yoktur, deyiniz.

Ve geçmişteki ezelî bilginin yanlış olmadığını her yerde ilân ediniz. Böyle olursanız, Hakk'a dönüşünüzde şüphe kalmaz. Haliniz Hakk'a ermiş olduğunuzu tasdik eder. Hiçbir şeyle ünsiyet etme. Haktan gayri her şeyden kaç. Arştan zemine kadar bütün yaratılmışları bırak; bıraktığın an, bütün hadiselerin tesirinden kurtulmuş olursun.

Büyük insanların hâllerini bilmeyen, onlara saygı duyamaz. Onların iç âlemlerini ve Hak'la olan bazı hâllerini sezemeyen, onlara hürmet edemez.

Allah'ın sevgili kulları övülmeyi ve kötülenmeyi eşit görürler. Onlar için övülmekle kötülenmek aynıdır. Yazla kış arasında onlar için ayırt edici bir şey yoktur. Hepsinde, Hakk'ın varlığını sezerler. Değiştirmek ellerinden gelmez.

Bu hâl kimde tahakkuk ederse büyüklerden olur. Övenlere mükâfat vermeye kalkmaz. Kötüleyenlere harp açmaz. Onlarla uğraşmanın abes olduğunu bilir. Halk sevgisini kalbinden çıkarır; Hak sevgisini koyar. Büyükler, Hakk'a öfke duymazlar. Hakk'ın fermanı olmadan sevgi duygusunu taşımazlar. Allah'ın emri ile şefkat duyarlar, acırlar.

Doğruluk olmadan bilginin sana ne yararı dokunur? Doğruluğun olmadığı için bilgi sana belâ oldu. Öğrendin, namaz kıldın, oruç tuttun; sebebi, sana mal versinler, iyiliğini söylesinler, evlerine gittikleri zaman seni övsünler, oldu... Sana yakışır mı bu düşünce?

Farzet, halkın teveccühü sana geldi; ölüm ve o andaki sıkıntı başladığı zaman neye yarar? Ölüm anında aranızda uçurumlar olur. Seni kurtaramazlar. Halktan topladığın malı bir başkası yer, hesabı ve cezası sana kalır. Ey tedbirci ve bununla beraber mahrum yaşayan, sen çalışan ve yorulan kimselerdensin; dünyadaki hâlin budur. Asıl yorulmak yarın cehennemde başlar.

İbadet bir sanattır; onu yapanlar, Allah'ın sevgili kullarıdır. Varlığını Hak varlığına katanlar ve ihlâs sahibi olanlar ibadet edebilir. Asıl kulluğu Aziz ve Celil olan Hakk'a yakın olanlar yapabilir.

İlmi ile iş gören bilgi sahipleri, yeryüzünde Allah'ın vekilleridir. Onlar peygamberlere vâris olmuşlardır. Ey heves peşinde koşanlar, dil gürültüsü ile uğraşanlar ve iç bilgisini bırakıp dış şeylerle meşgul olanlar, siz onlardan olamazsınız.

Ey evlâd! İslâm dininin hiçbir şeyi ile değilsin. İslâm dini sende sıhhat bulmadı. İslâm dini bir temeldir; şahadet onun özünü sağlar. Şahadeti tam getirmeyen hem temelden hem binadan mahrum olur. Yalnız dille şahadet getirmen sana fayda vermez; çünkü kalbinde birçok ilâh vardır. Şahından ve dış idarecilerden korkun kal­bine ilâhtır. Çalışmana, ticaretine, kuvvetine, gözüne, kulağına ve bunlarla yaptığın ticarete güvenmen sana birer ilâhtır. İyiliği, kötülüğü halktan görmen, vermeyi, almayı onlardan bilmen, kalbine yine bir ilâh olur. Allah’tan başka güvendiğin ve dayandığın her şey sana bir ilâhtır. Onları kalbinden çıkarmadıkça:

-     «Allah’tan başka Allah yoktur,» demen faydasızdır.

Halkın çoğu, yukarıda anlatılan şeylere dayanır, kalblerini onlara verir; ama kendilerini Hakk'a bağlı sanırlar. Hakk'ı anmak onlar için bir âdettir; bunu sadece dilleriyle yaparlar. Kalpleri habersizdir. Onların hali böyle devam eder, sonra meydana çıkar. Halleri yüzlerine vurulur. Biz Müslüman değil miydik, diye feryat ederler; ama faydasız...

Yazık sana! Sözünle «İlâh yoktur» derken her şeyi yok görüyorsun; «Ancak Allah vardır» derken de bütün varlığı O'na veriyorsun; başkasına varlık tanımıyorsun. Her ne zaman kalbin Hak'tan başkasına dayanırsa yukarıdaki sözlerin yalan çıkar. Neye itimat ediyorsan ve kime dayanıyorsan sana ilâh odur. Dışa itibar yoktur. Kalb var ya; inanan, ihlâs yolunu tutan işte odur; muttaki odur, sana tehlikeli olan şeyi o bıraktırır. Allah'a tam inanan odur. Arta kalan duygular onun askerleri ve onun tebaasıdır. Buna göre:

-     «Allah'tan başka ilâh yoktur,» dediğin zaman evvelâ kalbinle de sonra dilinle söyle! Tevhidin hakikatine dayan ve ona itaat et. Allah’tan başkasına güvenme.

Dışını zahir hükme ver, iç âlemini Hakk’a bağla. Hayrı, şerri dışında bırak; sonra iç âlemine yönel, onları yaratanla ol.

O’nu bilen önünde eğilir. O’nu anlayan konuşamaz, dili tutulur, Allah’a ve iyi kullarına tevazu gösterir. Hüznü ve gamı artar. Allah’tan çok korkar ve utanır. Geçmiş zamanlarda yaptığı aşırı işleri dolayısı ile pişmanlık duyar. Yanında bilgi ve marifet sırları vardır; bunların kaybolmasından korku duyar. Çünkü «Hak Taâlâ, dilediğini yapar. Yaptığından O'na soru sormak olmaz! Onun gayri, hep yaptıklarından sorumludurlar.» (Enbiya/23)

İman sahibi iki hâl arasındadır. Bir defa geçmişte yaptığı hataları, yanlış işleri, bilgisizliğini hatırlar, utanır, utancından erir... Hesaba çekilmekten korkar. Bir defa da, bulunduğu hâle bakar. Yaptığı kulluk makbul mü, yoksa değil mi?.. Verilmiş nimetler kalacak mı, yoksa alınacak mı? Yoksa haliyle bırakılacak mı?... Acaba kıyamet günü hâli nice olur?.. Arkadaşı inananlar mı olur, yoksa imansızlar mı? Bunları hep o iman sahibi düşünür, işte bundandır ki, Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyurur:

- «Allah'a en çok arif benim, bununla beraber en ziyade korkan yine benim.»

İrfan sahibinin bütün hâli dağınıktır. Hiçbir zaman kendini derleyip toparlayamaz. Ancak, geçmiş ilmin gereği kendilerine okunan kimseler hariç. Onlar olanı ve olacağı bilirler. Kalbleri saklı kitabı (Levh-i Mahfuzu) okumuştur. Oradaki hâllerini anlamışlardır. Bunu yalnız kendileri bilir. Çünkü saklanması için emir almışlardır. Hele nefisleri katiyyen bunu bilmez.

Anlattığımız hâle ermenin evveli, İslâm dinine girmekle başlar. Emri tutmak, yasaklardan kaçmak, âfetlere sabırla karşı koymak da yetiştirir. Sonu ise, zühdle biter. Hakk'ın gayri her şeyi bırakmakla da olgunlaşır. Bu âlemin kapısına varan için altınla toprak bir olur. Öğülmekle söğülmek eşitlik kazanır. Vermekle almak arasında ayrılık kalmaz. Keyif sürmekle cefa içinde kıvranmak aynıdır. Zengin olmakla fakir kalmak bir mâna taşımaz. Halk, onca olsa da olur, olmasa da... Bunların bitiminde Hak tecelli eder. O'nun tecellisi küllî olur, sonra anlatılan hâlin sahibine şahlık verilir. Halka velî olarak gönderilir. O'nu her gören ondan fayda alır. Çünkü onda Allah'ın heybeti vardır. O’nun nuruna belenmiştir.

« Rabbimiz, bize dünyada iyilik ver. Âhirette de iyilik ihsan eyle. Bizleri ateşten sakla.» (Bakara/201) Amin!

Bu konuşma, salı günü öğlende medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî, 11 Zilkade 545 (Milâdi, 1150).

Bu sohbette; Kur'an ile amel etmek insanı hangi manevi makamlara eriştirir? Dullara, yetimlere, fakirlere, yoksullara ve muhtaç durumda olanlara yardım etmenin faziletleri nelerdir? İzzet ve Celal sahibi olan Allah'ı zikretmenin faydaları nelerdir? Cehennem ehlinin işlediği ameller nelerdir? Cahil ile alim arasındaki farklar nelerdir? Konuları işlenmiştir.

Haşan Basrî (Allah ona rahmet eylesin) şöyle der:

- Dünyaya ihanet ettiniz, Allah'a yemin olsun, o dünya ihanetten sonra iyi olur.

*

Ey evlâd! Kur’anla amel etmek, seni Kur'an'ın bulunduğu makama erdirir. Sünnetle iş yapmak ise, Peygamberimizin makamına çıkarır. (Ona salât olsun, selâm olsun).

Peygamberimizin ruhaniyeti, Allah yolcularının kalbi çevresinde durur. Orayı süsleyen o ruhtur. Onların sır âlemleri onun ruhuyla parlar. Yakınlık kapısını o açar. Allah yolcularının perişan saçlarını o ruh düzeltir; tarar. Kalb, sır ve Yaratan arasında elçiliği o ruh yapar. Peygamber (S A) efendimizin ruhaniyetine bir adım yanaşan, şükür yolunu tutmalıdır. Yaklaştıkça kulluğu artmalıdır. Bundan ayrı şeylerle ferah bulmak isteyen, boş hevese kapılmış olur.

Cahil kimse, dünya ile ferahyâb olur. Bilgi sahibi, dünya ile hüzünlü olur. Cahil kişi, kaderle niza çıkarır, ona karşı durmak ister. Bilgi sahibi, ona uyar ve razı olur.

Zavallı! Kaderle çekişme!.. Onu kırmaya uğraşma. Azap sana iner; razı oluncaya kadar başından kalkmaz. Kadere razı olmalısın ve kalbinden halkı bir yana atmalısın. Halkın Yaratan'ına böyle varmalısın. O'na kalbinle varsan gerek. Sırrınla O'na yol bulmak icap eder.

Hakk'a uymaya güçlü isen, yap. Peygamber (S.A.) efendimizin yoluna koyulmaya niyetli isen, durma. Salih kullarına hizmet diliyorsan, bekleme. Dünya ve âhirette sana bunlardan daha yararlı şey yoktur. Dünyanın bütün varlığına sahip olsan, kalbine bir şey koyma. Diğer dünyalık kişilerin kalbine benzetme. Kendiliğinden bir toza bile sahip olamayacağına inan. Asıl hazine, yalnız Hak Taâlâ’nın birlik nurunu kalbe koyabilmektir. Bunu yapabilen her halinde onunla olduğunu bilir. Vereceği her hükmü onun emri ile verir. Bütün insanlar, onun vereceği hüküm önünde eşittir.

*

Yazık sana, haddini bil. O büyük insanlara karşı senin değerin nedir ki?.. Senin bütün dert edindiğin şey, yemek, içmek ve diğer şeyler... Giymek, göze gözükmek, dünyalık toplamak vs... Dünya işine çok çalışan âhiret işine çalışamaz. Semirmek için yorulmaktasın. Ama o topladığın etleri böcekler yiyecek... Yerdeki hayvanlara yem olacaksın.

Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyururlar:

-     «Her gün, sabah öğlen, bir melek bağırır:

-     Ey insan oğulları, ölmek için doğunuz; yıkılması için evler yapınız, düşmanlar için mal toplayınız.»

İman sahibinin, bütün işlerde iyi niyeti vardır. Dünyada dünya için çalışmaz. Dünyada kaldığı süre öbür âlem için binalar kurar. Mektepler yapar. İnsanları birbirine bağlayacak, birleştirecek iyi işler görür. Müslüman kardeşlerinin geçit yollarını süsler. Bunlardan başka bir iş yapacak olsa, o da yavruları için, yolda kalmış ve fakirler için olur. Bunları yapmaktan gaye, yerine öbür âlemde bunlardan daha iyisini bulacağıdır. Dünyada nefsi, tabiî nevası için bir şey yapmaz. Âdemoğlu doğru olsa, Hak onunla olur. Bütün işlerinde Allah ona yardımcı olur. Bir şey kaybetse Allah için olur. Bulduğu yine O’nun için olur. Kalbi peygamberle birleşir. Peygamberler ne getirmişlerse onu kabullenir. Söze, işe ve imana dayanan her ne gelmiş ise kabul eder. Bu halin yararı hem dünyada hem de öbür âlemde olur.

Allah’ı anan daima diridir, ölmez. Bir hayattan öbür âleme geçer. Bir andan fazla ölüm acısı ona gelmez. Allah'ı anmak kalbe yerleşince, kul daima Allah'ı anar. Dilinden bir şey demese bile o, Allah'ı anmış olur. Kul Allah'ı andıkça Hakk'a uyar ve O’nun işlerine muvafakat eder. O’nun yaptığı işlere ses çıkarmaz.

Hakk'a uymamız ve onun emirlerine boyun eğmemiz gerekir. Biz yazın geldiğine hakikaten inanmayacak olursak, ensemiz yandığı zaman inanırız. Kışa yaza inanmak, onları olduğu gibi kabul etmek, onların eziyetini hafifletir. Onlara inanmış olan gereğini yapar, kurtulur. Yazın serinlik bulur, kışın sıcak edecek şeyleri hazırlar.

İşte belâlara da inanmak, bunun gibi bir şeydir. Sıkıntı ve darlığı giderir. Belâ ve âfetlerin, gelişine inanan onların gelişine hazırlık yapar; yapınca cümle sıkıntıdan emin olur. Belâ ve âfet için asıl hazırlık, onların Hak tarafından gönderilmiş olduğuna inanmaktır. Sabırlı olmaktır.

Allah yolcularının hâli ne kadar hoştur. Onların hâli ne kadar iyidir. Hak katından onlara ne gelse, hoşluk olur. Onlar, marifet şarabını içmişlerdir. Hakk'ın lütuf kucağında yatarlar. O’nun ünsiyeti ile ülfet ederler. Şüphesiz bu halleri için onlara güzel makam verilmiştir. Hak Taâlâ'dan başkasını görmemek zevkini tatmışlardır. Onlar, Mevlâ'nın eli altında birer ölüdür. Heybet nuru, onları bu hale getirmiştir. Allah dilerse onları diriltir. Hak önünde onlar Ashab-ı Kehfdir. Allahü Taâlâ, Ashab-ı Kehf hakkında şöyle buyurur:

- «Onları bir sağa, bir de sola çeviririz.» (Kehf/18)

O büyükler, insanların en akıllısıydı. Bütün hâlde Yaratıcılarından marifet ve kurtuluş dilediler. Bütün gayeleri buydu.

Yazık sana cehennemlik işleri yaparken cenneti umuyorsun!.. Bir şey beklenmemesi gereken yerde, çok şeyler umuyorsun! Geçici şeylere kanma. Onu senin sanıyorsun; ama yakında elinden alacaklar. Aziz ve Celil olan Hak, hayatı sana emanet verdi. Bu hayat sana ibadet için verildi. Onu senin sandın, istediğini yapmaya kalktın. Zenginlik bir emanettir. Emniyet, şöhret, mansıp birer emanettir. Yanında ne kadar iyilik varsa hepsi birer emanettir. Onları yerinde kullan. Onları kullanışında ifrata varma. Tefrit de etme. Ne ileri git ne de geri kal... Sana verilen her şeyden sorumlusun ve hepsi geri istenecek. Elinizde bulunan bütün nimetlerle, Allah’a kulluk yapmaya bakınız. Her sevdiğinizi Hak yolunda harcayınız. Allah dostları katında siz, bir didinme hevesindesiniz. Siz de onlar gibi olunuz. Onlar selâmet istiyorlar. Bu selâmet, dünyada ve âhirette Hak'la olmaktır.

Bu konuşma cuma sabahı medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî, 14 Zilkade 545 (Milâdi 1150).

Bu sohbette; Rızık endişesinden nasıl kurtulabiliriz? Nefsin, hevai arzuların ve şehvani isteklerin esaretinden kurtulmanın yolları nelerdir? Allah'tan başka her şeyden nasıl arınabiliriz? Basiret neden kapanır? Dünyaya olan düşkünlük ve sevginin sonuçları nelerdir? Yapılan amellerle övünmek hangi tehlikelere yol açar? Konuları işlenmiştir…

Rızkın için üzüntüye düşme. O seni arar; öyle arar ki, sen onun kadar arayamazsın. Bugünkü geçimin tamam olunca ötesini bırak; yarını arama. Geçen günü aramadığın gibi onu da arama. Yarına ereceğin belli değil. Ya sabahlarsın veya sabahı bulamazsın. Hazırla uğraş. Bugününü düşün. Eğer Hak irfanına erseydin; O'nunla olurdun. O'na inanır, rızık peşine düşmezdin; O'nunla meşgul olurdun. O'nun heybeti seni geçim işlerinden çekerdi. Allah'ı bilen, bir şey dileyemez hale gelir.

İrfan sahibi, Hak tecellisi önünde dilsizdir. Tâ, insanlara gönderilinceye kadar böyle, insanlara gönderildiği zaman dili açılır. Dilindeki tutukluk kaybolur.

Musa (a s.) peygamber, koyun yayarken dilinde tutukluk vardı. Acele konuşurdu; tutulur, kalırdı. Allahü Taâlâ, onu Firavun'a gönderdiği zaman dilini açtı. Bunun için Musa peygamber şu dilekte bulunmuştu:

-     «Dilimdeki bağı çöz ki, sözlerim anlaşılsın.» (20/28)

Bu duanın derin özünde şu mânalar saklıdır:

-     «Ben bir zamanlar çobandım. Hayvan yaymakla meşguldüm. Dilimin açılmasına lüzum yoktu. Ama, şimdi öyle değil; insanlar arasına karışacağım. Senin varlığını onlara anlatacağım. Bu sebeple dilimdeki tutuk halin geçmesini talep ediyorum. Onu gider»

Musa peygamberin dilinin tutukluğuna dair şu hikâye vardır ki, bundan başkası da anlatılır:

-     Musa (as.) peygamber çocuktu. Firavun ile hanımının yanında idi. O zaman konuşacak durumu yoktu; fakat birden doksan kelime konuştu. Başkası o yaşta konuşamazdı. Bu hâl az devam etti. Bir kaza oldu. Sebebi bilinmeyen bir hâlle ağzına ateş koymuştu. Bu ateş onun diline tesir etmişti. Dilinde bu yüzden tutukluk olmuştu. Bu işi yaptıran Allahü Taâlâ Hazretleridir.

*

Ey evlâd! İrfanın az. Seni öyle görüyorum. Peygambere karşı da aynı haldesin. Onu tam anlamıyorsun. Allah'ın sevgili kullarına da irfan duygusu taşımıyorsun. Onun, Peygamberler makamında olan abdâlları vardır. Yeryüzünde onun halifeleri bulunur. Bunların ne gibi alâmeti olduğunu anla. Neden bunların hâlinden boş bulunuyorsun?

Sen, içinde kuş bulunmayan bir kafes gibisin. Boş bir eve benziyorsun; yıkık, virane halin var. Bir ağaçsın ki, kurumuş, yaprakları dökülmüş.

Kulun kalbi, İslâmla mamur olur. Sonra onun hakikatine tam ermekle düzelir. Buna da:

-     Teslim olmak; O'na candan teslim olmak, denir.

Cümle varlığını Aziz ve Çelil olan Allah'a ver. O'na teslim olursan, nefsine sahip olman kabil olur. Kalbini alır, bir hoş halde gezersin; benliğini yitirirsin. Halkı da bırakır, Hak önünde durursun. Bu anda halk yoktur; senliğin yoktur. Mevlâ dilerse seni halka katar; elbise giydirir, düzenli bir hâlde kullara gönderir; emrini onlara tebliğ ettirir. Hem kendi özünde hem de halk arasında ilâhi emirlerin mümessili olursun. Bu işte Peygamberin rızası da seninle olur. Halka gönderilince kendiliğinden iş yapmaya kalkmazsın. Beklersin, onun sana vermiş olduğu cümle hükümleri kabullenirsin.

Hak Taâlâ’ya yönelen herkes Musa peygamberin şu sözünü der:

- «Razı olasın diye, sana acele geldim.» (Taha/84)

İman sahibi bu gidişi kalb adımıyla yapar. Hak'tan gayri varlıklardan soyunduktan sonra O’nun önünde el bağlar, durur. Kalb haliyle bunu yapar. Hal lisanı ile Musa peygamberin konuştuğunu konuşmaya koyulur:

«Dünyayı bıraktım, âhiretten vazgeçtim, cümle halkı bir yana attım. Sebepler bana yakın olamaz. Sen'den başka yaratıcı tanımıyorum. Hemen Sana koştum; beni bağışlayasın ve razı olasın diye geldim. Şimdiye kadar onlarla oluşumu yüzüme vurma, Allahım!»

Ey câhil! Sana n'oldu? Söylediklerimden sana nasip yok. Bu nasipsizlik seni nefse kapattı. Dünyaya ve tabiî olan kötü arzulara itti. Kulların kulusun. Onları Hakk'a ortak yapmaktasın. Onların yarar ve zararını beklemektesin. Cennete köle oldun. Ona girmekten başka emel beslemiyorsun. Ateşten korkar oldun. Sanki ona tapmaktasın.

Siz neredesiniz? Hepiniz, kalblerin sahibi olanın elinde bulunmaktasınız. Basiretlerinizi o evirir, çevirir. O söz sahibidir. Bir şeye, ol der, olur.

*

Ey evlâd! Tâatına aldanma. Onunla öğünüyorsun, hâlin bu. Subhân olan Hak Taâlâ'dan makbul olmasını dile. Tâat halinden başka hale çevrilmekten hazer et. Bir gün iç temizliğin için «Kararsın!», tâatın için de «Mâsiyet olsun!» emri verilince ne yaparsın? Elinden ne gelir? Bu durumda sana ben ne yapabilirim?..

İrfan sahibinin yanında yabancı kalamaz. Onu aldatacak olmaz. O aynı zamanda kendinden emin de olamaz. Dünyadan çıkıncaya kadar bu durumu devam eder. Mevlâsı ile arasındaki mevcut emaneti yerine getirir. Tâ o emanet yerine teslim edilinceye kadar...

Ey cemaat! Size kalb işleri düşer. Size asıl o gerek... Onda, tam ihlâsa sahip olmak icap eder. Kalbi olgun ihlâs hâline getirmek için, Allahü Taâlâ'dan başka bütün varlığı silmek gerek. İhlasta ve diğer hallerde marifet asıldır. Öbürleri ona eklenir.

Sizleri yalancı ve sahtekâr görüyorum. Sözlerinizde ve işlerinizde hep böylesiniz. Gizli yaptığınız işlerde yine öylesiniz. Açık yaptığınız işlerde yine aynı yolu takip etmektesiniz.

Sebatlı haliniz yok. Söze gelince bol!.. Fakat işleriniz sebatsız ve devamsız... Her zaman sözleriniz yalnız kalmakta. Buna iş eklense bile ihlâs olmadığı için bir şeye yaramıyor. Hele Tevhid haline hiç yanaştığınız yok. Bunları anlamak bana güç değil. Mihenk taşı elimde. Seni sevindirecek şey de bende var.

Hak Taâlâ'dan kabul istemek ve kabul olması için gerekenleri yapmamak sana ne sağlayabilir? O'nun rızası kuru kuruya istenirse ne iyilik getirebilir? Erimek için kaba konduğun zaman her şeyin, meydana çıkar. Ateş yanar, erirsin; arkasından ferman gelir:

- İşte şu siyahtır, şu da beyazdır!..

Ayrıca şüpheli olanlar da meydana çıkar. Her biri için ayrı ayrı kıymet biçilir. O gün bütün saklılar meydana çıkınca şöyle bir hitap gelebilir:

- Bütün işlerinize nifak karışmış olduğundan, hiçbiri kabul edilmeyecektir!..

İşte işler böyle... Her ne ki, Hak'tan gayri için yapılıyor, o boştur, hebadır. Yapınız, seviniz, sohbet ediniz; fakat kimin için?.. Yeryüzünde benzeri olmayan, her zaman gören ve işiten için olsun. Elinizdekini atınız, sonra yerinizde durunuz. O'na lâyık olmayan hiçbir şey sizde kalmasın. Daha sonra O'na ne lâyıksa onu getiriniz. Nefyiniz ve isbatınız O'nun için olsun. Bunu Hak Taâlâ sever. O'nun sevgili Peygamberi ise, O sevdiği için sever. Onların sevdiğini yapmak size düşer. Bunları yapabilirsiniz. Yapılamayacak şey zaten söylenmez. Başardığınız takdirde şüpheli şeyler kalbinizden çıkar. İçinizdeki tembellik hali kaybolur.

Allah ve O'nun Peygamberi ile manen sohbet ediniz. İyi kişilerin meclisinde bulununuz. Bunların karşısında çok edepli olunuz. Onlara hürmeti elden bırakmayınız. Onların üstünlüğünü hemen kabul ediniz.

Kurtulmak ümidi besliyorsanız, yanımda edepli oturunuz. Edebini bilmeyen bana uzak dursun. Boş ve fuzulî şeyleri yığmakta devam ediyorsunuz. Hiç olmazsa benim yanıma bulunduğunuz zaman onları bırakınız. Gününün çoğunu boş şeyle telef eden zat nasıl O'na yakınlık ümidi besleyebilir ve basit şeyleri derleyen ona karşı nasıl İyi edep İddiasında bulunabilir? Bunların mümkün olmayacağını biliyorum. Fırıncı ekmek işini bilir. Aşçı yemekten anlar. Her san'atkâr kendi işini öğrenmiştir. Davetle görevli olanlar, kimi çağıracağını ve nereye götüreceğini bilir. Karşısında hazır olanların hepsinin kabiliyetini bilir, ona göre konuşur.

Dünyanız kalbinizi köreltti. Bu yüzden iyi şeyleri görmekten mahrumsunuz. Dünyanın kötü varlığına katıldınız. Onun içine düştünüz, ezildiniz. Sizleri, haber vermeden yavaş yavaş perişan etti ve nihayet sizi boğazladı. Onun acı şarabını içtiniz. Sarhoş oldunuz. Bu arada elinizi kesti, çolak etti. Gözlerinize mil çekti, kör oldunuz. Ayak­larınızı da kesti, yürüyemez hâle geldiniz. Bunlar yapılırken siz, hiçbir olanın farkında olmadınız; çünkü sarhoş olmuştunuz. Ancak ayıldığınız zaman anladınız. Ama, o zaman iş işten geçmiş oldu. Size yapılanı yapıldıktan sonra anlamak neye yarar ki?..

İşte dünya sevgisi ve sonu... O bir defa sevilmeye görsün, ötesini yapar. Her belâ ondan gelir. Mal toplamak hırsı, elem ve kaygılar, onun peşinden ilerler. Dünyanın işleri böyledir. Ondan çok sakınınız.

*

Ey evlâd! Sana kurtuluş yoktur. İç hâlin dünya sevgisi ile dolu oldukça kurtulma ümidin boşunadır. Ey Hak sevgisi iddiasında bulunan, iddian boştur. Dünya sevgisi içini kaplamış, önce onu içinden at. Bu hâlinle iyileri de görmen kabil olmaz. Ayrıca âhiret sevgisini de kalbinden atman gerek. Dünya ve âhiret sevgisini içinden çıkarıp Mevlâ sevgisi ile dolu olduğun zaman kurtulabilirsin. Mevlâ’ya ermek için baş şart bunlardır.

Hak'tan gayri bilcümle şeyleri bırakmak insanı kurtarabilir. Allah sevgisi ile olan irfan sahibi ne şunu ne bunu sevebilir: Hak’tan ayrı bildiği her şeyi bir yana bırakır ve onlara ilgi duymaz. Ermek arzusunda olan böyle yapar.

Zaman gelir, sevgi hâli tamam olur ve bu hâlde doğruluğa erilirse, dünyalık kısmetler kendiliğinden gelir. O gelen yeter. Sahibini yormaz. Huzuru bozmaz. Öbür âleme geçtiği zaman, üzülerek buradan ayrılmaz. Terk ettiği birçok şeylerin daha iyisini orada bulur. Yaptıkları onu Hak kapısında beklerler. Yaptığı iyi şeylerin kaybol­madığını orada görür. Kaybolmalarına imkân yoktu, çünkü hepsi Hakk'a terkedilmişti. O'nun rızası için onlara ilgi duyulmamıştı. Dünyada basit görünen ve bu yüzden ilgi duyulmayan şeyler o âlemde, insana neler kazandırmaz ki?.. Burada az şey orada çok büyük ve hayırlı olur. Yeter ki, yapılanlar Hakk’ın rızası için olsun...

Allahü Taâlâ, sevdiği kullara istediğini verir. Onlara istemese dahi eksiksiz ve bol gönderir. Hepsinin nasibi ve kısmeti önceden ayrılmıştır.

Kalbin arzuları iç âlemden gelir. Ötelerden coşar yerini bulunca durur! Nefsin kötü arzuları ise dış âlemden koparak gelir ve sahibini azdırır. Bunların ikisinin tatmini bir arada olamaz. Birinin tatmin olması, öbürünün yıkılmasını doğurur. Kalbin nasibi için nefsin arzusunu kırmak icab eder. Nefsin arzusu kırılınca, kalbin haz yolları açılır. Kalb doyduktan sonra, nefsin kısmeti de açılır. Tatmin edilmiş kalbin sahibi olan nefse iyilik emrolunur. O hâldeki nefis mutmaindir. Hak ve hakikat karşısında boynu eğik olur; dik kafalı olmayı bırakır.

                                     *

Sana dünyalığın kötü yönlerini sevdirmek isteyenlerle oturma. Onun kötülüklerinden kim sakındırıyorsa onu bul. Her şey cinsini çeker. Her şeyin parçası kendi aslını arar. Seven sevgilisini arar. Ta onu buluncaya kadar aramaya devam eder. Allah için sevişenler, O'nun uğruna sevgi gösterisi yaparlar. Bundan sonradır ki, Allah onları sever. Birinin sevgisini öbürüne kenetler. Kuvvetlerini bu sevgi ile verir.

Allahü Taâlâ'dan bu yardımı aldıktan sonra kulları ona çağırırlar. Bu uğurda birbirlerine yardımcı olurlar. Kulları kötü şeylere çağırmazlar. İmana, tevhide çağırırlar.

Acıma duygusu ile kulların elinden tutar, hak yola aparırlar. O yüce kapıya kadar getirir, durdururlar. Ondan ötesi kulun elinde değildir. Ev sahibi dilerse içeri alır.

Hizmet edene, hizmet edilir. İyilik yapan iyilik bulur. Verene verilir. Bugün yaptığın işler, ateşe götürecek şeyler olursa, yarın gideceğin yer orasıdır. Hangi yolu tutuyorsan ondan başka yola gidemezsin. Nasıl olursanız idareciniz ona göre olur. Karşınıza çıkan işler, hep yaptığınızın karşılığıdır. Cehennem ehlinin işini görürken Cennet ümidin boştur. Cennete girecekler gibi iş tutmadıktan sonra, nasıl oraya girmeyi istersin?..

Dünyada hakikî kalb sahipleri tanınır. Onlar kalbe önem verirler. Dış duygular onlara göre sonradan gelir. Kalbi bırakıp yalnız kalıpla olmazlar. Bunu yetersiz görürler. Kalbin haberi olmadan tutulan iş neye yarar? Riyakâr, dışından amel eder. İhlâs sahibi, kalbini hak yola koyar. Allah için iş tutan, önce kalbini, sonra dış varlığını yola getirir. İman sahibi, yaptığı iyi işlerle diridir. İçi bozuk adamı yaptığı işler perişan eder, öldürür. İman sahibi, yalnız Allah için iş yapar; dirilir. İçinde bozukluk besleyen, halkı görür, onlara göre amel eder, kalbini öldürür. Halktan öğülme ve fayda beklemek mü­nafık için ölümdür.

İman sahibi gizlide, aşikârda, darlıkta, genişlikte, içinde ve dışında aynı hareketleri yapar. İki türlü iş görmez. Münafık ise, yalnız halk yanında iyi iş tutar. Sonrası yok...

Genişlik geldiği zaman iyi, sonrası boş... Herhangi bir darlığa girdiği zaman sanki dili ile imana girdiğini, Allah'a, peygamberlere ve meleklere iman ettiğini kimseye söylememişe benzer. Kıyamet gününü ve öldükten sonra dirilmeyi hiç duymamış gibi olur. Sanki hesap verecek kimse kendisi değildir. Onun zaten İslâmiyeti kabulü sadece kelleyi kurtarmak ve Müslüman cemaati arasında rahat dolaşmak içindir. İlâhî azap ve ateşte yanma korkusundan Müslüman olmaz. Çünkü o bunlara inanmaz. Oruç tutar. Namaz kılar, dini bilgileri öğrenir. Ama bunların hepsi Müslümanların yanında... Onlardan ayrı, kaldığı an, küfre, kötülük yollarına koyulur.

Allahım, bu kötü hâllerden sana sığınırız. Şu anda dünyadayız. Bizi o kötü insanlardan kurtar Yarın öbür âleme geçtiğimiz zaman, yine bizi onların arasına katılmaktan koru. Âmin!

                                     *

Ey evlâd! İşlerde sana gereken dürüst olmaktır. Gözünü, yaptığın işlere dikme. Onlardan gelecek yararı bekleme. Bir şey yaparken, halktan ne bir şey um ne de yüce Yaratıcı'dan ısrarla karşılık iste. Kulsun, efendinin rızasını gözet. O'nun hazinesindeki güzel şeyleri umma. Yalnız O'nu dileyenlerden ol. O'nun özünü dile ki, istediğini versin. O seni sevdikten sonra, her şeyi senin olur. Dünya ve âhirette O'nun cennetine girersin. Dünyadaki cennet O'nun yakınlığıdır. Âhiretteki asıl cennet ise O’nun varlığına nazardır. O'nun yapmış olduğu vaadler, yaptığın işlere yeter, hem de artar. Korkma, vermezlik etmez.

Ey evlâd! Malını ve nefsini O'nun kader eline teslim et. Varlığını O'nun hükmü önüne ser. Satılacak şeyleri alana bırak. Bırak alsın, parayı bugün ödemezse yarın öder ve kıymetinden daha fazlasını verir.

Ey Allah'ın kulları, nefsinizi O'na teslim ediniz. Parayı ve para edecek şeyleri düşünmeden O'na bırakınız. Söyleyiniz:

-     Nefis, mal, cennet senin olsun. Zatından gayri şeyler de senin olsun; bize Zâtını ver. Başkasını istemiyoruz.

-     Bize ev verirsin, içinde Sen olmayınca neyleriz?

-     Yola çıktığımızda, yol arkadaşımız Sen olmadıktan sonra yolculuğu ne yaparız?

Ey cenneti isteyen, onu almak ve güzelleştirmek bugün olmalıdır; yarın olmaz. Bugün onun sularını akıt, ırmaklarını çoğalt. Yarın yapamazsın. Hakk'ı bulursan hepsi kolay olur.

Ey cemaat! Kıyamet günü kalbler karışık olur. Gözler döner. Ayaklar yerinden kayar. O gün her iman sahibi, iman kuvvetine göre ayakta durur. Kötü şeyleri bıraktığı miktar tutunabilir. Dünyada iman üzerine ne kadar sebat etmişse orada da o kadar dayanması kabil olur.

O gün zalimler, O'na teslimdir; nasıl zulüm ettiklerini görürler. Fesatçılar, O'nun eline geçmiştir. O gün yaptıkları fesadın hesabını nasıl verirler, görürsün. O gün, iyilik kabul etmeyenler, ıslah olmayanlar, huzura alınmışlardır, efendiden kaçmanın, iyilik kabul etmemenin ne demek olduğunu anlarlar.

Ey evlâd! Sonu bekle. Şu anda yaptıkların iyi olabilir. Fakat sonu?.. İşte onu düşünmen gerek. Bu yüzden daima Hakk'ı iste. Sonun iyi geçmesini dile. Hak Taâlâ'dan bunu iste. O’na hangi iş sevgili ise, onun üzerine ruhunun alınmasını dile.

Sakın, yine sakın, tevbe edip tevbeni bozmayasın. Kötü şeyi bıraktıktan sonra ona dönmekten çok kork. Herhangi birinin sözüyle tevbeni bozma. Nefsine, şahsi arzularına ve kötü şeylere uyma. Mevlân'a muhalif olmaktan kork. İşte böyle, bugün isyan edersen, yarın Mevlâ seni perişan eder. Sana yardım elini uzatmaz.

Allahım, bizi tâatında kullan; yardım et... İsyan ettirip rezil etme... Ve «Dünyada iyilik ver. Ahİrette iyilik ver. Ateşte yanmaktan bizi koru.» (Bakara/201) Âmin!

Bu konuşma, pazar sabahı Ribat'da yapıldı. Konuşma tarihi: Hicri, 16 Zilkade 545 (Miladi 1150).

Bu sohbette; Kaç çeşit cihad vardır ve özellikleri nelerdir? Şeytana itaati bırakıp Allah'a kulluk etmenin mükafatları nelerdir? Kâmil imân sahibi olmak nasıl mümkün olur? Kurtuluşa ermenin sırrı nedir? Nefse karşı cihad açmak için bilinmesi gerekenler nelerdir? Allah'ın razı olduğu ve sevdiği kullarının özellikleri nelerdir? Konuları işlenmiştir…

Allahü Taâlâ iki cihad emretti. Biri içten, öbürü dıştan. İç âlemde olacak cihad, nefisle, kötü arzularla, şeytani duygularla olur. Ayrıca, isyandan dönmek, küçük hataları bırakmak da iç âlemde yapılacak cihad arasındadır. Haram olan şehevi arzuları bırakmak da bunlar arasında sayılır.

Dış âlemde yapılacak cihad ise, Allah'a ve Peygamberine (S.A.) isyan edenleri yola getirmektir. İsyan kılıcı çekenleri hizaya getirmektir. Oklarını kırmak ve mızraklarını parçalamak bu cihad arasındadır. Bu yolda öldürmek olduğu gibi, ölmek de vardır. Ama ne olursa olsun, iç âlemdeki cihad dış âlemdekinden daha zordur. Ve daima üzerinde durmak icab eder. Nasıl zor olmasın ki?.. Nefis bütün arzularından kesilir. Sonra tek yol açılır. O da Allah'ın emri yolu... Bu, onun doymak bilmeyen hırsını tatmin edemiyor!..

Bir kimse, iki cihad vazifesinde de Allah'ın emrine uyarsa, ona dünya ve âhirette bol mükâfat vardır. Harp anında şehitler acı duymazlar. Ancak bir kimse kolundan alınan kandan ne kadar sızı duyarsa şehit de kılıç darbesinden o kadar sızı duyar.

Bir hatalının günahı bırakması, susuzun suya olan ihtiyacı kadar önemlidir. Şehit bunu bilir, ölümden korkmaz. Şehadetle bütün hatalarının affına inanır. Bu yüzden hiçbir cihaddan çekinmez. Ölüm acısını da duymaz.

                                      *

Ey cemaat! Size teklif ettiğim iş, daha iyisini vereceğime karşılıktır. Hakkı isteyenler, onun tarafından istenmiş olur. Bu zâtların her anı bir olur. Kendine göre emri ve yasağı vardır. Zahirdeki emri yerine getirdikten sonra, kalblerin hoşlanmadığı şeyi de yapmazlar. Bunlar diğer insanlara benzemez. Hele Allah ve Peygamberinin (S.A.) düşmanları olan içi bozuklara hiç benzemezler, içi bozuklar ateşe atılacaklardır. Hakk’ı bilmeyen ve ona düşmanlık eden nasıl ateşte yanmaz? Bunlar dünyada, Hakk'a uymuyorlardı. Şahsî olan kötü arzu, şeytanlık duygusu, kötü âdetler onları bu hâle getirdi. Dünyayı öbür aleme tercih ettiler.

Nasıl ateşe atılmasınlar ki, şu azîm Kur’an'ı dinlediler, ama ona iman etmediler. Onunla iş tutmadılar. Ne emrini tanıdılar ne de yasaklarından vazgeçtiler.

Ey cemaat! Şu yüce Kur’an'a inanınız. Ve işlerinizi ona göre yapınız. Yaptığınız işler Kur’an’ın emri dahilinde ve temiz olsun. İşlerinizde ihlâs olsun. Görsünler diye, iş yapmayınız. Bir iş yaparken içiniz başka, dışınız başka olmasın. Halkın övmesini beklemeyiniz; onlardan bir şey ummayınız.

Bu söylenen şeyleri, halkın tümünden biri ancak yapabilir. Çalış, o bir kişi sen ol. Kur’ân'a iman edip işlerini ona göre yürütenler azdır. Ona iman edip iş tutanlar parmakla gösterilecek kadar az olduğu için nifakçılar çoğaldı; ihlâs sahipleri azaldı.

Sizi Hakk’a kulluk etmekten ne aldı? Ona karşı tembelliği size kim dedi? Düşman tarafına çalışmayı size kim sevdirdi? Size kötü vaadlerde bulunan şeytandır. Onun vaadleri yalandır.

Can ve başları ile Hak tarafında olanlar, Hakk'ın emir ve tekliflerinden dışarı çıkmazlar. Sabra dayanırlar. Sabır hâlinin Mevlâ’nın teklif ve kaderinde saklı olduğunu bilirler. Bu sebeple kader, kaza ve İlâhî teklifler ne yönde ise oraya koşarlar. Dünya ve âhiretin bol hayrına böylece kavuşurlar.

İlâhî tasarruf büyüklerin uyduğu şeydir. O tasarruf, büyükleri bir defa sabra götürür; sonra da şükre kavuşturur. Bulunca alır şükrederler. Olmayınca sabra devam ederler. İlâhî tasarruf onları bu hâle getirir. Bir kere uzaklığa düşer, sonra yakınlığa ererler. Güçlük ve darlık duygusuna kapılırlar. Zengin veya fakir olabilirler. Hastalık ve afiyete de düşmeleri olur. Bütün bu hâllerinde, bir ellerinde sabır, öbüründe ise şükür bulunur. Ne olursa olsun cümle hâlde, düşüncelerinin yükünü kalbleri taşır, Kalbleri Hak tarafından muhafaza altına alınırsa üzüntüleri geçer, arzularına ermiş olurlar. Onlara göre kalbden daha önemlisi yoktur. Halkın ve kendilerinin selâmet üzere olmalarını dilerler. Herkes Yaratanını bulsun, O'nunla hoş olsun, bütün duâları budur.

Ey evlâd! Sağlam ol; açık sözlü ve iyi olursun. Bir hüküm verirken için temiz olursa konuşman güzel olur; yaptığın işler iyi olur. İçini temiz tutarsan dışın da hoş olur. Bütün selâmet, Hakk’a tâattadır. Tâat ise, Allah'ın emrini tutmak ve yasak ettiğini yapmamaktır. Ayrıca, Allah’ın vermiş olduğu bütün emirlere boyun eğmek, emri dahilindedir. Allah'ın emirlerine koşana Allah yardım eder. O'nun tâatına koşana bütün yaratılmışlar yardımcı olur.

Ey cemaat! Sözlerimi kabul ediniz. Ben sizin için bir nasihatçıyım, iyiliğinizi dilerim. Ben sizlerden uzaktayım. Sizin varlığınıza da uzağım. Benim bütün varlığım sizden ayrıdır. Kendi varlığımdan da uzağım. Kurtuluşumu İlâhî fiillerin tecellisinde ararım. Sizin kurtuluşunuz için de aynı duyguyu taşırım. Beni itham etmeyiniz. Benim için dilediğimi size de isterim. Peygamber (S.A.) efendimiz buyuruyor ki:

- «İman sahibi, kendine istediğini din kardeşine de istemedikçe olgunlaşamaz.»

Bu kelâm, reisimizindir, önderimizindir. Büyüğümüz ve idare edenimiz, böyle ferman eder. Bu sözün sahibi bizim şefaatçımızdır. Peygamber (S. A:) efendimiz, yaratılmışların ilkidir. Âdem peygamberden bu yana her gelen elçi onu bize takdim etti. Kıyamete kadar onun takdimi devam edecek. Hiçbir kimseyi, kendisi için sevdiği şeyi başkası için aynı duygu ile istemedikçe, iman sahibi kabul etmedi, Kendine güzel yemek arıyorsan kardeşine de ara. İyi elbisen varsa iman kardeşin için de yapmaya çalış. Kendin için dilediğin yüksek rütbeyi, iman sahibi kardeşin için de iste. Bunları yapmadığın takdirde olgun iman dâvasında bulunma. Kardeşin aç yatarken sen nasıl mal yığarsın! Sen mal yığmak sevdasındasın. Komşun fakir, çocukların az şeyle geçinmekte...

Malın zekâtını ver. Her gün hayli para kazanmaktasın. Kâr üstüne kâr ediyorsun, yeterinden daha çok mal kalmış elinde; ama kimseye vermek istemiyorsun. Sen bolluk içinde yaşarken, öbürlerinin darlığına nasıl tahammül ediyorsun? Yapamazsın; çünkü şeytan ve kötü duygular arkadan sana emir yağdırmakta. Onlar sana emir ver­dikçe hiçbir kimseye iyilik yapamazsın ve kimsenin iyiliğini düşünmen kabil olmaz.

Hırsın bol, İçinden çıkılmaz ümitlerin var. Dünya sevgisi içini kaplamış. Bunlara karşılık takva hâlin az, imanın zayıf. Bu hâller seni şirk ehli yaptı. Küfre kattı. Mal ve halkı Allah'a karşı çıkardın.

Haberin var mı? Bir kimsenin dünya sevgisi artarsa hırsı çoğalır, ölümü unutur. Hak’la karşılaşmayı aklına getirmez. Helâli, haramı ayırt etmez. Bu hâli ile Hakk'ı ve hakikati inkâr etmiş olur. Şu Âyet-i Kerime bunu haber veriyor:

-     «Onlar ki, derler: Hayat yalnız bu hayattır, ölürüz, diriliriz. Zaman bizi helak eder.» (Mü’minûn/37)

Hareketlerinle sanki onlardan biri olduğunu gösteriyorsun. Lâkin sen Müslümansın. Sen şahadetle bezenmişsin. O şahadet kanına karışmış. Namaz kılmakta, oruç tutmakta İslâm ümmeti ile birsin. Yaptığın diğer hareketler, âdet yerini bulsun diye namaz kıldığını gösteriyor. Sen yaptığını ibâdet sanıyor, dıştan halka iyi olduğunu göstermek istiyorsun. Kalbin tacir. Bu hâlin yararını nasıl bulursun?..

                                      *

Ey cemaat! Gece haramla oruç açarsanız gündüzün açlığı ve susuzluğu neye yarar? Size ne faydası dokunur? Gündüz oruç tutmaktasınız, gece haram yutmaktasınız!.. Gündüz ibâdet, gece isyan bayrağı çekmek!.. Oruçlu olmanız, gündüzleri su içmenize mânidir. Bunu yapıyorsunuz, su içmiyorsunuz. Gece olunca Müslüman kardeşlerinizi çekiştiriyorsunuz. Onları manen öldürüp kanlarını içiyorsunuz; iftarınızı bu kanla yapmaktasınız. Birçoğunuz, gündüz tutmuş olduğu orucu, gece kötü işle bozmaktadır.

Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyurur:

-   «Ümmetim, Ramazan ayının kıymetini bildiği müddetçe zelil olmaz.»

Ramazan ayına, takva ile girmeli; onda tutulan oruç, yalnız Allah rızası için olmalı. İslâm dininin esasları da muhafaza edilmeli.

Ey evlâd! Oruç tut. İftar zamanı fakirleri de gözet. Yediğinden biraz da onlar faydalansın. Bir kimse, yalnız yer ve yedirmezse ona fakirlik gelir, ona belâ ve darlık gelmesinden korkulur.

Ey cemaat! Midenizi doyurmaktasınız, ama komşunuz aç. Bu hâlde iman iddiasındasınız. Bu yanlıştır! İmanınız sıhhatli değildir. Sizden birinizin yanında bol yiyecek olsa, kapısına gelen dilenciye bir şey vermese, az zaman sonra o fakir gibi olabilir. Çocuklarının yiyeceğinden arta kalan şeyin hiç olmazsa bir parçası, fakirlere verilmelidir. Niçin vermezsin?.. Yakında haberin gelir; o nimeti sana veren kudret onu elinden alır.

Yazık sana!.. Nasıl oluyor hem namaz kılmaktasın hem de fazla malından ihtiyaçlı kimselere vermemektesin?.. Tevazu ile namaz kılacaksın, fakirlere sadaka vereceksin. Bu iki hâli benliğinde topla. Peygamber (S A) efendimiz bir eli ile devesine yiyecek, öbürü ile dilenciye sadaka verirdi. O tevazu sahibi idi. Koyununu eli ile sağar, yırtık elbiselerini kendisi dikerdi. Ona uymayı iddia kolay değildir; siz onun yaptıklarına uymuyorsunuz. Şahidiniz yoktur. Şöyle bir misal vardır, denir ki:

-     Sen hâlis Yahudi isen mesele yok, değilsen Tevratı bırak, okuma.

Ben de şöyle diyorum:

-     Müslümansan, onun şartlarını yerine getireceksin; aksi hâlde: «Ben Müslümanım.» deme.

İslâm dininin şartlarını yerine getirmelisiniz ki, onun hakikatine erebilesiniz. Onun hakikati; Hak önünde teslim bayrağını çekmektir. Elindeki iyi şeyleri bugün kullara pay et; yarın Mevlâ sana rahmetle bakar. Yeryüzündekilere şefkat duyunuz; tâ ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsinler...

Kötü nefsinle kaldığın süre, aranan bu yüce makama vasıl olman kabil değildir. Nefsin kötü arzularını yerine getirdiğin müddetçe onun emrinde sayılırsın. Onun hakkını ver, fakat yersiz dileğini verme. Hakikati ona ulaştır; bu ona hayat verir. Onun kötü arzularını vermen ölümdür. Nefsin hakkı, yemek, içmek, giymek ve oturacak yerdir. Kötü arzuları ise uygunsuz tatlar ve kötü alışkanlıklardır. Onun hakkını iman eli ile ver. Onun kötü arzularını kadere ve İlâhi bilginin geçmişteki hükmüne bağla. Ona mubah yedir. Haram yedirme. İman kapısına oturt. Onu hizmete devam ettir. Bunları yaparsan kurtulursun. Aziz ve Çelil olan Allah’ın şu kelâmını işitmedin mi:

-     «Peygamberin size getirdiklerini alınız; yasak ettiği şeylerden kendinizi çekiniz.» (Haşr/7)

Aza kanaat ediniz; varlığınızı oraya yerleştiriniz. Çok gelecek olursa, geçmişte sana nasip olmuştur. Bu yüzden sana geliyor. Azla yetinirsen varlığını helâkten kurtarırsın. Nefsine sahip olursun. Azla yetinmek nefsin kısmetini kaçırmak değildir. Hasan-ı Basrî Hazretleri (Allah ona rahmet etsin) şöyle derdi:

-     İman sahibine, bir yolcuya gerekeni yapmak düşer. Bir hurma ve bir hırka ile yetinmeye alış.

Çok olduğu zaman yine al. Her zaman bolluk olmaz. Şimdi azla yetinirsen, darlık zamanı üzüntü duymazsın. İman sahibi doyuncaya kadar yer. İmanı bozuk münafık ise yer, doyar; kendine yeterinden çok fazlasını saklar. İman sahibi yeteri kadar alır. Çünkü o bir yolcudur. Menzile varınca asıl bolluğa ereceğine inanır. Vardığı yerde bütün ihtiyaçlarının temin edileceğine inanır. İmanı olmayanın ise, kendince ne gideceği yer vardır ne de bir gayesi.

Günlerinizi ve aylarınızı boşa geçirmektesiniz. Ömürleriniz tükeniyor. Fayda alamıyorsunuz. Görüyorum ki, dünyalık işlerinizi boş geçirmiyorsunuz. Asıl boş geçirdiğiniz şey, din işleriniz oluyor. Aksini yapınız; isabet olur. Dünyada kimseye bir şey kalmaz; böyle olunca size ne kalır? Size de kalmaz.

Ey cemaat! Yaşayacağınıza dair elinizde Hak'tan bir berat var mıdır? Tedbiriniz çok azaldı. Bir kimse dünyasını imar ederse bunu başkası için yapar. Âhiretini de böylece harab eder. Dünyayı toplayan başkası için toplar ve dinini paralar. Haktan da dargınlık gelir. Kendisi gibi bir mahlûkla yetinene Mevlâ darılır. Eğer o insan, yakında öleceğini, Hak huzurunda hazır olacağını ve bütün yaptıklarının hesabını vereceğini bilseydi elbette dünyalık işlerini azaltırdı.

Lokman Hekim'den anlatırlar; oğluna dermiş:

- Yavrucuğum, hasta olduğun zaman hastalığın nasıl geldiğini anlayamazsın. Nasıl gittiğini sezemediğin gibi...

Sizi sakındırıyorum ve yasaklardan çekindiriyorum; halbuki ne kötülerden çekinmektesiniz ne de yasaklardan beri durmaktasınız.

Ey hayırdan mahrum olup dünyaya dalanlar, yakında dünya sizi ihtiyarlatacak ve toprağına gömecek. O zaman dünyadan kopardığınız size yaramayacak,' ondan aldığınız tat sizi kurtaramayacak. Bunların hepsi size vebal olacak.

Ey evlâd! İhtimal dahilinde olan şeyleri bırak ve serden kesil.

Sözlerin kardeşleri vardır. Bir söz edersin, arkasından öbürü gelir. Ona cevap verirsin, peşinden diğeri gelir, sonra şer... İnsanları Hak kapısına çağıran büyükler azdır. Sözleri dinlenmediği takdirde, halk üzerine birer hüccet olurlar. O büyükler, iman sahiplerine nimet, Allah yolunun düşmanlarına ise şiddet gösterirler.

Allahım, bizi Tevhid nuru ile hoş et. Halktan kurtulmak hâli ile kokula. Senden gayri cümle varlıktan kurtulmakla ruhumuza buhur saç.

                                      *

Ey muvahhidler ve ey müşrikler, yaratılmışın elinde bir şey yoktur. Hepsi güçsüzler grubudur. Mülk, padişah, sultan, zengin ve fakir, hepsi Allah kaderinin esiridir. Kalbleri onun elindedir. İstediği tarafa çevirir. O'na bir şey benzemez. O hem görür hem işitir. Nefsiniz semirmesin. O sonra sizi yer. Bu şuna benzer: Bir kimse, azgın köpek alır, besler, büyütür, bir gün onunla yalnız kalır. Uyuduğu an, kendisini parçalar ve yer.

Nefsin bağlarını çözmeyiniz. Ondan kaygısız durmayınız. Ve onun bıçaklarını bilemeyiniz. Bir gün o sizi ölüm kuyularına atar. Bunu yaparken de iyi yaptım diye, sizi kandırır. Onun kötü arzularını kesiniz. Şehvet yollarına bırakmayınız.

Allahım, nefsimizi yenmek için bize yardım eyle. «Dünyada iyilik ver, âhirette İyilik ver. Ateş azabından bizi koru.» (Bakara/201) Âmin!

Bu konuşma, salı günü öğleden sonra medresede yapıldı. Konuşma tarihi:Hicrî, 18 Zilkade 545 (Milâdi 1150).

Bu sohbette; İzzet ve Celal sahibi olan Allah'a nasıl gerçek bir kullukta bulunabiliriz? Allah korkusuna sahip olmanın faydaları nelerdir? Nefse muhalefet ederek, Allah'ın rızasını gözetmenin mükafatları nelerdir? İmanı kuvvetli olanlara Allahü Teala'nın ihsan ettiği olağanüstü haller nelerdir? Konuları işlenmiştir.

Aziz ve Celil olan Hak, korkulmaya ve kendisinden bir şey beklenmeye lâyıktır. O'nun cenneti ve cehennemi olmasa dahi, çekinmeye değer. O’na itaat ediniz; bu itaati O’nun varlığı için yapınız. O'ndan gelen iyilik ve ceza sizi artık düşündürmesin. O'nun yolunda itaat, emrini tutmak, yasaklarından kaçmak ve gelen kader işlerine karşı sabırlı olmaktır.

O’na dönünüz. O'nun önünde boynunuzu eğiniz ve ağlayınız. Yaşlar hem gözünüzden hem de kalbinizden aksın. Ağlamak ibadettir; Hakk'a karşı tevazu göstermenin şiddet hâlidir. Tevbe ve iyi niyet üzere ölen kurtulur. Temiz iş tutana Hak’tan fayda gelir. O, mazlumların mükâfatını verir. Bu âlemden göçtükten sonra herkes O'nun önünde durur. Rahmet ve şefkat gösterisi kimseye düşmez. O, kullara acır ve merhamet eder. Dünya ve âhirette O'nun sevgisi sana yeter. Bu sebeple Hak sevgisini en önemli şey olarak tut. Sana en çok lâzım olan odur. Bütün yaratılmıştan daha ileridir, Herkes seni kendisine çağırır. Aziz ve Celil olan Hak ise, seni sana çağırır.

                                         *

Ey cemaat! Nefisleriniz ilâhlık iddiasında; bundan haberiniz yok. O, bu kötü hâlini her zaman göstermektedir. Hakikat karşısında zor kullanmakta, Hakk'a kafa tutmakta ve ayrıca O'nun istediğini de istememekte... Dergâhtan kovulan şeytanı nefis sevmekte; halbuki Mevlâ onu sevmez. Nefis kadere uymuyor ve sabır, yolunu tutmuyor, daima niza çıkarıyor. O'nun yanında Hakk'a teslime dair alâmet yoktur. İslâm'ın sadece ismi ile yetiniyor; bu ona hiçbir zaman için fayda sağlayamaz ve menfaat getiremez.

                                         *

Ey evlâd! Korku üzere ol. Emin olma. Bu hâlin Rabbına kavuşuncaya kadar devam etsin. Kalbin istikrar buluncaya kadar böyle ol. Niyetini O’na yönelt. Emniyet hâli önüne serilinceye kadar çekin; bu olursa emin olabilirsin. Hak katında emniyet bulursan bol hayır görürsün. Oradan gelen emniyet hâli devamlıdır. O verdiği şeyi geri almaz. Aziz olan Hak kulunu sevince kendine yaklaştırır.

Kul Mevlâsından korktuğu müddetçe kötülükleri gider; kalbi ve sırrı sakin olur. Bu hâli kimse sezemez. Hakk'la arasında olur.

Cahil adam, Hakk'tan dönmektesin ve O’nu kalbin ötesine atmaktasın; yaratılmışla uğraşmaktasın. Allah yolcularının meşgalesi Hakk'tır... O'na hizmet ederler, bu sayede kalbleri yakınlık bulur ve irfan sahibi olurlar. Onlardan her biri marifet sahibi olunca, nefsini ve şeytanî duyguları yenince; halktan ve dünyadan kurtulunca Hak yakınlığı perdesi açılır. Bu hâlden sonra Mevlâsı ona başka işler yaptırır. Ona şöyle bir hitap gelir:

- Geriye dön. Halkın hizmeti ile ol ve onları bize çağır. Bizi isteyen ve arayanlara hizmet et.

Siz tecrübesiz insanlarsınız. Allah yolcuları sizin önderinizdir. Onlar kurtarır.

Eşinizi razı etmekte ve Mevlâ’nızı darıltmaktasınız. Halkın çoğu, eşinin ve çocuklarının rızasını Mevlâ'dan öne almaktadır.

Ben, senin bütün hareket ve duruşunu, bütün gayretini nefsin için görmekteyim; yalnız eşin ve çocuğun için çalıştığını sezmekteyim. Sende Hakk'tan yana hiçbir haber yok.

Yazık sana; tam olgun erlerden sayılmıyorsun. Kâmil olan kişi, yalnız Hak için iş yapar. Kalb gözlerin görmez olmuş. İç alemindeki temizlik bozulmuş. Rabbinden perdelenmişsin, ama bunlardan haberin yok. Bu sebeple bazı büyükler şöyle der (Onlara selâm olsun):

-     Hak’tan perdeli olduğunu bilmeyen zavallılara yazıklar olsun.

Yediğin ekmek içerisinde cam kırıkları vardır; sen onu yemektesin ve durumu bilmemektesin. Çünkü ona karşı iştahın ve arzun çok fazla. Hırsın da sınırsız... Az sonra miden parçalanacak ve öleceksin. Bütün belâ Mevlândan uzak olduğu için geliyor; eğer halkı sevmediğini ve Hakk’ı sevdiğini söylemekte gerçekçi olsaydın böyle olmazdın.

Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyururlar:

-     «Haberli ol. Halkın sevgisi azalır.»

Bu, şu demektir: Onları tecrübesiz olarak seviyorsun ve aynı şekilde öfke duyuyorsun. Ama bir denemeden geçirirsen işin iç yüzünü anlar ve ona göre öfke duyarsın.

Akıl sahibi tecrübelidir. Sende akıl da yoktur. Kalb tecrübe eder; sende kalb de yoktur. Kalb düşünür, Mevlâ'sını anar ve öğüt alır. Allahü Taâlâ şöyle buyurdu:

-     «Muhakkak kalb sahibi olanlara Kur’an’da alınacak dersler vardır; o kulağa geldiğinde huzuru olanlara da aynı öğüt vardır.» (Kaf/37)

Aklı, kalbe çevir. Kalbi, sır yap. Sırrı, yokluğa ilet. Yokluğu, varlığa çevir.

Âdem ve diğer peygamberler beşerî duyguların hepsine sahipti. Onların da kendilerine göre istek duydukları şeyler vardı. Ancak onlar, nefislerine karşı durup Rablarının rızasını ararlardı. Âdem peygamber cennette bir arzu duydu; orada iken bir hata işledi. Sonra tevbe etti; bir daha ona dönmedi. Onun arzusu övülmeye değer. Çünkü iyi niyeti vardı; Hak civarından ayrılmak istemiyordu. Peygamberler, her zaman nefislerine karşıdırlar; tabiî arzu ve şehvetlerini yenerler, hakikat yönünden meleklere katılıncaya kadar çalışırlar. Nefislerini yenmek için çok çabalar ve bu yolda çok gayret sarf ederler. Peygamberler ve sevgili kullar sabırlıdırlar. Size gereken sabır işinde onlara uymaktır.

Ey evlâd! Tam hamle yapacak durumu elde edinceye kadar, düşmanın duruşuna dayan. Yakında onu tutar yere vurursun. Yalnız zamanını bekle; zamanı gelince onun bütün varlığını teslim alırsın.

Ey evlâd! Çalış; hiç kimseye eziyet için gayret etme. Herkese iyi niyet besle. Ancak cemiyetin düzeni için bir şey yapılacaksa onu da yapmaktan geri durma; bu ibâdet sayılır.

Aklı başında ve seçme doğrular, sûrlarına üflediler. Onlar, nefislerinin kıyametini kopardılar. Kendi gayretleri ile dünyayı bir yana attılar. Sırata inandıkları için geçtiler. Kalble yürüdüler ve cennetin kapısına vardılar. İçeri girmeden kapı ağzında durdular ve şöyle dediler:

- Biz, buranın nimetini yalnız yemeyeceğiz ve içmeyeceğiz. İyi insanlar, yalnız canlarını düşünmezler ve yalnız yemezler.

Bu düşünce ile dünyaya döndüler. Maksatları insanları Hakk’ın tâatına çağırmaktı. Ve orada gördükleri iyi şeyleri haber vermekti; ayrıca güç işleri kolaylaştırmaktı.

Bir kimsenin imanı kuvvet bulur, inancı varlığında yerleşirse, Mevlâ'nın haber verdiği her şeyi kalbinde bulur. Cennet cehennem ve onlarda olanları, kıyamet işlerine dair her şeyi sezer, ölüm meleğini görür, sûr sesini duyar. Her şeyi olduğu gibi görür. Ona göre kıymet biçer. Dünya ve zevalini, değişmesini ve dünya ehlinin göçünü görür. İnsanları mezar taşları gibi görür. Onların duyduğu azabı ve iyilikleri hisseder. Sanki kıyamet kopmuş. Hak katında cümle halk divana durmuş gibi bilir. İman sahibi, kıyametin koptuğunu, peygamberlerin, meleklerin ve sevgili kulların sıra sıra divan durduğunu görür. Cennet ehlinin birbirlerini ziyaretine ve cehennem ehlinin bir­birlerine karşı sataşmasına bakar.

İyi görüşe sahip olan baş gözü ile halka bakar; sonra kalbini açar ve Allah'ın fiil tecellisini onlarda görür. O tecellinin hareketini ve sükûnunu anlar. Buna izzet nazarı derler; Allahın sevgili kulları bu görüşe sahiptir.

İman sahibi o kimsedir ki, bir kişiye baktığı zaman baş gözünü kullanır. İç âlemine de kalbi ile bakar ve Mevlâ’yı sır gözü ile görür. Bu yolda çalışan bulur. Kader geldiği zaman uyar. Deniz ve kara onun gözünde aynıdır. Deniz sahili ve dağ başı eşittir. Acı ile tatlı aynıdır. İzzet ve zilleti ayırmaz. Zenginlik ve fakirlik ayrı mâna taşımaz. İman sahibi kaderle yürür. Kader onu yormaz. Kader, onu taşımak için yorulur. Kader, onu yüklenir. Hak yakınlığına kadar götürür. İman sahibi kadere tevazu gösterir; onun Hakk'a yakınlığını bilir. İman sahibi nefsine uymadığı için bu hâle erer. Şahsî arzuları, kötü âdetleri, şeytanî duyguları ve uygunsuz arkadaşları sevmediği için aradığını bulur.

Allahım, bütün halde kadere uymayı bize nasip eyle... «Bize dünyada iyilik ver, âhirette iyilik ver, bizi ateşten koru.» (Bakara/201)

Bu konuşma, cuma sabahı medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicri, 12 Şevval 545 (Miladi 1150).

Ey şu beldenin halkı, sizde nifak çoğaldı; ihlâs azaldı. Sözler çok, fakat onlara uygun iş yok. İşi olmayan söz, hiçbir şeye yaramaz. Sahibine felâket getirir, kurtuluş getirmez. Önüne iş gelmeyen söz, kapısız eve benzer; merdivensiz binadır. İçinden iyilik geçmeyen hazineye benzer. Amelsiz söz, kuru dâvadan ibarettir. Boş söz, ruhsuz kalıba benzer, o bir put gibidir. Ayağı yoktur, eli yoktur, bir şey tutamaz. Yaptıklarının çoğu ruhsuzdur. İşlerin ruhu ihlâs, tevhid ve Allah'ın kitabına yapışmaktır. Peygamberin (S.A.) âdetlerine uymaktır. Gafil olmayınız. Şu anda yaptığınız kötülükleri iyiliğe çeviriniz; isabet olur. Emirlere uyunuz. Yasakları bırakınız; kader karşısında uysallık gösteriniz.

Halktan çok azı Mevlâ şarabını içer. Ülfet ve müşahede âlemine pek azı geçebilir. O'na yakın olan az bulunur. Mevlâ'nın yakınlığına eren, kader ve belâ üzüntülerini bilmez; günleri darlıkla geçer, ama farkında değildir. Allah'a hamd eder, şükreder...

Vasfı anlatıldığı gibi olan büyükler, Mevlâ’ya itiraz etmediler. Hâllerine şükrettiler, ereceklerine bunun için erdiler. Bu hâle erene her şey lâyık...

Size gelen belâ Allah yolcularına da gelir. Onların bir kısmı sabreder. Diğer kısmı sabrı da bırakır. Kendinden geçer. Belâdan darlanmak iman zayıflığındandır. O anda iman çocuktur. Belâ zamanı sabretmek, imanın gençlik çağıdır. Belâ geldiği zaman, kaderin bir icabı bilip uymak imanın yetişkin çağıdır. Belânın getirdiği bütün hâllere razı olmak, Hak ilmine ermekten, O'na yakınlıktan İleri gelir. Kalb ve sır Hakk'a yakın olduğu zaman belânın hiçbir şeyi dokunmaz. Bu durum, müşahede ve hâl dili ile konuşma âlemidir. İman sahibi iç âlemini dış varlığına ve yaratılmış bütün varını Hakk'a iletir. Mevlâ katında bütün varlığını eritir. Mevlâ dilerse onu tekrar halka gönderir. Dağınık işlerini bir araya getirir. Kıyamet günü halkın cesedini dirilttiği gibi onun dağınık hâllerini de toparlar.

Kıyamet günü insanların bütün azaları tümü ile dağılır. Sonra İsrafil’e emrolunur; sûra üfler, her şey yerli yerine gelir... Bu, halka göredir. Allah yolcuları, halktan ayrı bir hâl taşırlar. Hakk'tan gelen bir nazarda ölür, bir nazarda dirilirler.

Sevginin şartı, sevilene karşı irade sahibi olmamaktır ve onu değil, dünyayı, âhireti ve halka dair cümle şeyi bırakmaktır. Allah sevgisi kolay değildir. O iddia ile olmaz. Sizden herhangi biri bu hususta iddia sahibi olursa, sevgiden uzaktır. Birçok iddia sahibi olmayanlar vardır ki, Hak katında mekân tutmuştur.

                                         *

İslâm dinine girmiş olanlardan hiçbirini hakir görmeyiniz. Hak sırrı onlarda boldur. Nefislerinizi, onlara karşı tevazua alıştırınız. Allah’ın kullarına büyüklük satmayınız. Gaflet hâlinden uyanınız. Siz büyük bir gaflet içindesiniz: Sanki hesabınız görülmüş, sıratı geçmişsiniz ve cennetteki yerinizi görmüşsünüz!.. Bu aldanış nedendir? Her birinizin Allah'a karşı çok isyanı vardır. Bu isyandan kimse tevbe etmiyor ve hâlini düşünmüyor, öyle sanıyor ki, hataları unutuldu. Halbuki, yerine ve tarihine göre onlar defterinize yazılıdır. Onların azı da çoğu da sorulacak, ona göre ceza veya mükâfat verilecek.

Ayılınız, ey gafiller! Uyanınız, ey uykudakiler! İlâhî rahmete varlığınızı atınız. Bir kimsenin hatası çoğalırsa onun hâli fenadır. Bunlar üzerinde ısrar ederse küfre gidebilir. Yaptığına pişmanlık duymayanın sonu acı gelir. İşini derlemeyecek olursa sonundan korkulur.

Ey dünyası ile âhiretini elden çıkaran kişi; ey halkı alarak Hâlik'ı bir yana bırakan adam, korkun yalnız maddî ihtiyaçtan... Zenginlik çabası dışında işlediğin bir şey yoktur.

Yazık sana! Neler düşünüyorsun? Rızkın vaktiyle ayrılmıştır; artmaz ve eksilmez, öne alınmaz, sonraya kalmaz. Hakkın kefaletine inanmıyorsun. Bütün hırsın, sonu olmayacak şeyi aramakta. Bu kötü hırsın seni hakikî bilgi sahiplerinin huzurunda olmaktan alıkoydu. Hayır işlerde bulunmak sana nasip olmuyor. Çünkü hırsın var. Kârın eksilecek diye korkuyorsun. Zararının azalacağını sanıyorsun; bilâkis artar.

Yazık sana, ana karnında seni kim besledi, biliyor musun? O hâlde iken sen neydin, şimdi nesin? Kendi varlığına ve halka dayanmaktasın. Parana ve puluna itimat ediyorsun. Ticaret işindeki bilgine güvenmektesin. Bölgenin şahı, bugün var, yarın yok olabilir, ona güvenmek akıl kârı değil; sen, ona güvenmektesin. Allah’tan başka her kime itimat edersen o senin ilâhın olur. Her kimden korkuyorsan, ona tapıyorsun demektir. Her kimden, iyilik ve zararı görüyorsan onların asıl yürütücüsü olana inanmıyorsun, küfürdesin ve onlar sana ilâh oluyor...

Yakında belgeni verirler. Aziz ve Celil olan, senden gözünü, kulağını, malını, kuvvetini alır. Bütün güvendiğin şeyler gider, kaybolur. Kullarla aran açılır. Onların sana karşı kalbi katılaşır, Ellerini senden çekerler. Seni işinle   bırakırlar. Kapılarını yüzüne vururlar. İcabında seni kapı kapı dolaştırırlar. Bu arada bir lokma dahi vermezler. Çağırsan yardımına, koşan olmaz. Bunlara sebep, senin, şirk ehline karışmış olmandır. Hakk’ın gayrına güvenmiş olmandır. O'nun nimetini başkasından görüp bilmendir. Ve... O'ndan gayri kimselerden yardım talebinde bulunmandır.

Anlattığım hâlleri halkın çoğunda görüyorum. Hele isyankâr olanların hemen hepsinde oluyor. Onlardan tevbe edenler kurtuluyor. İşi anlıyorlar, hatalarından çekiliyorlar. Bu kez rahmet nazarı onlara yetişiyor ve lütuf kapısı açılıyor.

                                         *

Ey Allah'ın yaratmış olduğu kimseler, tevbe ediniz. Ey bilginler ve fıkıhçılar, sizin her biriniz tek tek tevbeye muhtaç... Ölüm ve dirim haberiniz bende... Sizin ilk hâliniz bana açıldığı zaman, son durumunuzu gördüm. Benden bir şey saklayamazsınız. Malınızı nasıl kazandığınızı saklamış olsanız, onun helâl veya haram olduğunu anlarım. Eğer sadaka verirseniz, fakir kimselere mal dağıtırsanız, yavrularınıza bol yedirirseniz, o malınız helâldir. Aksi, oluyorsa değildir, doğru kimselere ve seçme insanlara malınız nasip oluyorsa; onun aslı tevekkül ve ihlâsla kazanılmış demektir.

Sokaklarda aranıza girmem. Sizden ayrı dururum. Lâkin, Mevlâ bana bütün hâlinizi bildirdi. Malların hangi yollardan kazanıldığını öğretti.

Ey evlâd! Sakın, Hak kalbinde başkasını bulmasın. Başkasının korkusu kalbinde yer tutmasın. Başkasından bir ümide kapılma. Başkasını sevme.

Kalbinizi temizleyiniz. İyiliği ve kötülüğü O'ndan görünüz. Siz, O’nun evinde ve sofrasındasınız.

                                         *

Ey evlâd! Her görüp sevdiğin güzel yüz sana sevgi duygusu verir. Ama esas sevgini azaltır. Çünkü o, tam sevgi değildir. O sevgiden sorulacaksın. Hakikî sevgiye sahip olan, Allah sevgisini başkasına değişmez. Büyük insanlar kalb gözü ile onu görür ve öyle severler. Onlar inanarak severler. Bu sevgi yüzünden kalplerindeki perdeler açı­lır. Gizli âlemde olanları görürler. Açıklanması kabil olmayan şeyleri sezerler.

“Allah'ım, bize sevgini nasip et. Afiyet ver; affını ihsan eyle.”

                                         *

Alacağınız dünyada durur; vakti gelince alırsınız. Onu almamak kimsenin haddi de değildir. Gelecek şey vakti gelince sahibine gülerek gelir. Nasibi olmayan bir şeyi isterse, o şey onun aklını alır. Kısmeti olmadan istemek, isteneni kendisi ile alay ettirmektir. Hakk'ın emri olmadan bir şey istemek de böyledir.

                                         *

Ey cemaat! Kısmet kapılarını bırakınız. Mevlâ kapısına dönünüz. Kısmetiniz o kez sizi aramaya koyulur. Allahtan başınıza akıl isteyiniz. Dünya, Allah sevgililerine döndüğü zaman onlar, dünyaya hitaben:

- Git, bizden başkasını aldat, biz seni tanırız ve yaptıklarını gördük, derler. Bizden bir şey bekleme. Seni göndereni biliyoruz. Bize öğünme. Senin paran güzeldir. Süsün hoştur. Fakat içi boşalan puta benzersin. Malın da böyle. Kuru ağaçtan ibaretsin. Sende mâna yoktur, deyip kovarlar onu.

Allah yolculuğuna çıkanlara dünyanın ayıbı belli olduğundan, durmadan ondan kaçarlar. Çekilir giderler. Dünyanın elinden kaçıp kurtulmak isterler. Sahralara açılırlar. Harabe yerlere gider, mağaralara sığınırlar. Cin tayfası da onlara arkadaş olur. Yeryüzünde gezen melekler de onlara gelir.

Melekler ve cinler şekil değiştirerek onlara gelir. Kimi bir zâhid gibi, kimi de ağaç kovuğunda yaşayan bir ruhban gibi görünür. Asıl şekilleri ile gelmezler. Bazen de vahşi hayvan şeklinde... Cin ve melekler için şekil değiştirmek önem taşımaz. Sizin elbise değiştirdiğiniz gibi onlar şekil değiştirirler,

Allah yolunda sadık olan, ilk defa Hakk'ın arzusuna tâbi olur. Halktan işittiği her söz onu sıkar. Onların hiçbir şeyini görmek istemez. Dünyanın zerresini bile görmek arzu etmez. Yaratılmış olanlara hiçbiri ilgi ile bakmaz.

Allah yolcusunun kalbi ötelerde olur. Aklı kaybolmuş gibidir. Gözü tek noktaya dikilmiştir. Kalbinin başına rahmet eli gelinceye kadar bu hâli devam eder. O geldiği zaman sükûna kavuşur. Mevlâ yakınlığı korkusunu alıncaya kadar sarhoşlukları geçmez. Ona kavuşunca ayıklık bulurlar.

Her kim ki, tevhid, ihlâs ve marifet âlemine geçer, hak bilgiye ererse; ayrıca kalbinde sevgi beslerse, ona sebat gelir. Halkı görmeden benliğinde genişlik duyar. Allah ona kuvvet verir. Bu kez kulların ağırlığını alır. Bunu yapmakta bir darlık bilmez. Mevlâ'sından ayrı olmadan kullarla uğraşır, onlar için iyi işler yapar.

Zâhid, ilk başta dünyadan kaçar. Bu yolda olgunluk elde eden kimse dünyaya önem vermez, dünyadan kaçmaz. Dünya ve içindekileri yola getirmek için kendine davet eder. Çünkü o her şeyi inceliği ile bilir. İrfan sahibi hiçbir şeyden kaçmaz; Allah’tan gayri hiçbir şeyden korkmaz.

Allah yoluna ilk giren, âsi kulları ve fâsık kimseleri bırakır. Ama irfan sahibi onları arar. Çünkü onların hastalığını bilir. Onları kurtarmak için ilâç kendinde vardır. Bu sebeple bazı irfan sahipleri şöyle der:

- Fâsıkların yüzüne yalnız Allah arifleri güler.

İrfan babında kâmil olan, Hak yolunun delili olur. Bir ağ gibi olur. Halkı dünya denizinden çeker. Kâmil olan imanlıya kuvvet verilir; o kuvvetle şeytanı hezimete uğratır.

Ey cahil olduğu hâlde benden uzak olan, yanaş ve işit... Bak neler söylüyorum. Ey yeryüzünde zâhidlik yapanlar, ibâdetler yerinizi yıkınız, bana yanaşınız. Siz esastan mahrum yaşamaktasınız. Bana geliniz, hikmet meyvelerini toplayınız. Allah'ın rahmeti üzerinize olsun. Benim için gelmenizi istemiyorum, sizin için gelmenizi istiyorum.

                                         *

Ey evlâd! Sanat için yorulman gerek. Onu öğrenmek dileyen yorulmalıdır. Yap ve yık... Tâ en iyisini yapıncaya kadar. O evin içinde yok olduktan sonra artık bir şey yapamazsın. Eksiğin kalırsa onu da Hak Taâlâ yapar. Onun yaptığı bina eksiksiz olur.

                                         *

Ey cemaat! Ne zaman aklınızı başınıza alacaksınız?.. Ne zaman işaret ettiğim şeyi anlayacaksınız? Hakk'ı dileyenlerin etrafında dönünüz. Onları bulduğunuzda bütün varlığınızla teslim olunuz... Allah yolcularının özel kokuları vardır. Onların kendilerine has işaretleri bulunur. Yüzlerinde nurları parlar. Lâkin asıl belâ sizin gözünüzde. Bu sebepten onları ayırt edemiyorsunuz. Helâl ile haramın arasını da ayıramıyorsunuz. Zehirli ile şifalı olanı ayırt etmeniz kabil olmuyor. Iman sahibi ile müşriki fark edemiyorsunuz. İsyankârla itaat edeni bilmeniz mümkün olmuyor. Hakk'ı arayanla halkı arayanı sezmek size nasip olmuyor.

Bilgisi ile iş tutanlara hizmetçi olunuz. Onlar büyük insanlardır. Size her şeyi olduğu gibi anlatıyorlar. Hakk’ı bilmekle irfan sahibi olmaya çabalayınız. Siz onu bilirseniz, o da sizi bilir. Ondan başkasını da anlarsınız. Onu anlayınız, sonra seviniz. Onu baş gözünüzle göremezsiniz, kalb gözünüzle bakınız. Nimetleri ondan bilirseniz, zarurî olarak onu seversiniz. Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyurur:

- «Allah’ı sizi beslediği için seviniz, Allah sevdiği için de beni seviniz.»

                                         *

Ey cemaat! Siz ana karnında ve sonra, O’nun nimetiyle beslendiniz. Dünyaya geldikten sonra size kuvvet verdi. Size tâatini nasip etti. Sizi Müslüman eyledi. Peygamber (S.A.) efendimize uymayı nasip etti. Peygambere uyan ve bu hâline sevinen, Allah'a şükretmiş olur.

Elinizdeki iyilikleri Allah'tan bilirseniz, halka karşı aşırı sevgiyi kalbinizde bulamazsınız. İrfan sahibi, O'nu sever; O'na bakar. Kalb gözlerini O'na yöneltir. İyiliği ve kötülüğü O'ndan bilir, öyle bir hâle gelir ki, cümle halk gözünden silinir. Kimseden iyilik görmez. Kötülük beklemez. Halktan bir iyilik gelse, Mevlâ tarafından gönderil­diğini anlar. Onlardan yine bir hata gelse, onun da yine Mevlâ kuvvetiyle olduğunu bilir. O sevgili kulun bakışı, halktan Halik'a döner. Bu hâller arasında, İslâm dininin hükümlerini yapmaktan geri durmaz.

İrfan sahibinin kalbi, hâl değiştirir. Her zaman değişir. Hiçbir hâli diğerine uymaz. Dünyasını, fazla şeylerini bırakmaya alışıncaya kadar hâl değiştirmesi devam eder. Hakk'a tam bir rağbet sahibi oluncaya kadar muayyen bir hâl gösteremez. Dünyalık şeyleri aldığı zaman, Hakk'a karşı huzuru bozulmazsa hâlinde yerleşir ve aklı tam olur. Halkla müşterek olan aklını o zaman kullanır. Daha fazlasını da Mevlâ'sı verir.

                                         *

Ey halka dert yanan zavallı, onlar Hakk'a şirk koşan çaresizlerdir. Bulunduğun hâlde ölmekten kork. Bu hâlinde ölecek olursan ruhuna İlâhî rahmet kapıları açılmaz; Allah ona rahmet nazarı ile bakmaz. Çünkü şirk ehlini sevmez; onlara dargındır. Kendinden başka şeylere güvenen kimselere küskündür.

Sana, önce nefsi bırakıp halvete geçmek, gerek... sonra halktan uzaklaşmak... sonra dünyadan... sonra âhiretten., sonra Mevlâ'nın gayri sayılan her şeyden...

Hakk'la olmak istiyorsan varlığından soyun tedbirini terk et... Boş sözlerini bir yana at...

Yazık sana, ibadethanende oturmaktasın; kalbin ise halkın kapılarını dolaşmakta. Onların sana gelişini ve hediyelerini bekliyorsun. Zamanın bitti. İç âlemi kaybettin, dışla kaldın.

Allah'ın lâyık görmediği şeyi nefsine verme. Allah'ın vermek istemediğini vermeye senin gücün yetmez. Allah bir şeyi vermek istemezse, cümle cihan bir olsa onu vermeye güçleri yetmez. O, bir şeyi dilerse sana verir.

Esas varlığında doğruluk yoksa, kalbin doğru değilse, ruhunda saflık bulunmuyorsa yalnız dıştan halkı bırakıp ötelere geçmek seni kurtaramaz; faydasını göremezsin.

“Allah'ım, söylediklerimden beni faydalandır. Kullar da bundan fayda alsın. Bütün dinleyenlere, benim söylediğim ve kendi işittikleri şeylerden iyilik bulmayı nasib eyle. Amin!”

Bu konuşma, salı günü öğleden sonra -veya akşamla yatsı arası- medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicri, 13 Zilkade 545 (Milâdî 1150).

Bu sohbette; İzzet ve Celal sahibi olan Allah'a karşı kalbimizi perdeleyen şeyler nelerdir? Velayetin yani Allah dostlarının alametleri nelerdir? Kurtuluşa ermenin sırrı nedir, nasıl kurtuluşa erirlir? Konuları işlenmiştir.

Peygamberlerin, sıddıkların ve salihlerin geniş ve doğru yoluna nasıl girilir?

Dünya âhirete perdedir. Ahirete dalmaksa dünya ve öbür âlemin sahibine perdedir. Yaratılmışlara dalmak, Yaratan'dan ayırır. Hangi yaratılmışa gönül kaptırırsan, ruh pencerene perde çekmiş olursun. Halka [yaratıklara] bakma. Dünyaya, kalbden sevgi gösterme. Hakk’tan gayri şeylere iltifat etme, onun kapısına varıncaya kadar böyle devam et. Sır adımlarını aç. Zühd hâlini geliştir. Her kötü histen soyun. O'nun varlığında hayran ol. O'ndan yardım iste. O’na sığın., O’na bak. Geçmişteki İlâhî bilginin hükmünü gözet. Kalbini O’na vardırmaya çabala. Sırrını O’na ilet, bunu gerçekleştirdiğin an, O’nun yakınlık eli seni tutar, kendine çeker. Yeni hayatla tevhid verir ve kalbler üzerine sultan olursun. Kalb âlemi tüm emrini senden alır. Hastalığı olursa şifasını sen verirsin, işte bundan sonra dünyaya bakman caiz olur. Bu üstün hâlleri benliğinde topla, sonra dünyaya dön...

İnsanlara bakmak ve iç âlemlerine yön vermek senin için bir nimet sayılır. Bunun faydası senden çok onlaradır. Onlarla yaptığın alışverişle fakirlere yaptığın iyilik, özüne has aldığın ve yediğin kısmet, bir ibadet vesilesi olur. Hakk'ı bilerek aldığın için sana selâmet getirir ve O’na tâat olur. Artık dünyanın güçlüğü sana dokunmaz ve sana gelen her çeşit şey, kir kokusundan temizdir.

Velayet hâlinin işareti vardır; o işaretler velîlerin yüzlerinden okunur. Onu anlayış sahipleri sezer. O işaretler velayet hâlini anlatmaya yeter; dile ne hacet...

Ruh esenliği dileyen, nefsini atsın... Malını kalbine koymasın... Neyi varsa Hak uğruna harcasın. Hamurdan ve sütten kıl alırcasına dünyayı iç âleminden atsın. Âhireti de aynı şekilde yapsın. Hakk'ın gayri şeylerden üryan olsun, işte o zaman her şeyin hakkı verilir. Dünya ve âhiretten gelecek şeyler gelir. Sen onların peşine koşmazsın. Dünya, yerinde otururken yanaşma; onu ayağa kaldır. Tepsiyi başı üstüne aldır; sonra al ye! Hakk’ın kapısına durana böyle hizmet edilir; çünkü büyüktür. Nefis, önünde el pençe divan duranı zelil eder, perişan eder. Nefse hâkim olanların hemen hepsi, istiğna sahibidir. Nefse ihtiyaç arz etmekten beridirler.

İman yolcuları dünyayı yitirmeye gönüllüdür. Allah’tan her zaman hoşnut olurlar. Allah onlardan razı olduktan sonra âhiret onlara göre hiçtir. Onlar Allah'tan, Allah'ı talep ederler. Dünyalık şeylerin taksimli olduğunu bilirler; bu sebeple ona kalblerini kaptırmaktan vareste olurlar. Öbür âlemde vaad olunan cennet ve nimetlerin, sahipleri için ayrılmış olduğunu bildiklerinden onun da peşine düşmezler. İşleri O'nun içindir; O'nun zatından öteye bir talep sahibi değillerdir.

Faraza onlar bir gün cennete girseler. Hak nurunu göremeyince hiçbir yere bakmazlar.

Kalbinde maddî varlıklar besleyen, yalnız kalmayı ve huzura dalmayı elde edebilir mi?.. Halkı ve sebepleri tesirsiz görmeyen, peygamber kervanına katılamaz. O büyük zincire halka olamaz; olmak dileyen azla yetinmeli. Çoğu, kader eline bırakmalı. Dünyalığın azı da yeter. Çok malın olsa, çok mu yiyeceğini sanıyorsun? Rahat mı bulacağını ümit ediyorsun?..

Çok şeyleri bulmak için taarruza geçme; yıkılırsın. Çok mal istenmeden gelirse iyi olur. Onun saklanması da kolaydır. Giderse üzülmezsin. Gece sabahlara kadar mal hesap edip uykunu kaçırmazsın, rahatın bozulmaz.

Hasan-ı Basrî (Allah ondan razı olsun) şöyle der:

-İnsanlara sözünle ve işinle öğüt ver.

                                         *

Ey vaiz, iç âlemin temizliği ile insanlara öğüt ver. Kalbini nurlandır. Ve onun nuru ile halka nasihat et. İçin kirli olduğu zaman dışın süsü ile onlara öğüt vermeye kalkma.

İman sahiplerinin kalbi yaratılmadan imanları yazıldı. Bu geçmişin bilgisidir. Bunun üzerinde durmak caiz değildir. Ona dayanarak hüküm yürütmek doğru olmaz. Çalışmak, bütün gayreti iman yoluna harcamak iktiza eder. Bu yola girmeyi dileyen, iman ve ikan (tam iman) tahsili için gayret sarf eder. Hakk'ın nur ışığına varlığını atar. O’nun kapısından uzak duran, iman sahibi değildir.

Kalplerimiz iman nuruna ermek için gayretli olursa, Rabbimiz bize onu verir. Dilerse, çalışmadan da... O bizim çalışma ve yorulma hâlimize acır ve nurunu nasip eder.

Utanmaz mısınız; nasıl tevil eder, tebdile uğraşırsınız?.. Mevlâ, zâtını vasfetmiş; onu başkası ile değiştirmek sizin ne haddinize?.. Sizden önce gelen sahabeye ve onlara uyanlara yeten bir din, size nasıl yetmiyor? Aziz ve Celil olan Rabbimiz, yaratıcılık sıfatını Arş'da yerleştirmiştir. Bunun şekli ve benzeri yoktur; yokluğu da iddia edilemez.

Allah'ım, bize başarı ver, icad edilen uygunsuz şeylerden bizi uzak eyle.

«Bize dünyada iyilik ver, âhirette iyilik ver ve bizi ateşten koru...» (Bakara/201) Amin!

Bu konuşma, sabah üzeri Ribatta yapıldı. Zilkaden'in son günüydü. Hicri yılı: 545 (Milâdî 1150). O gün, hayli uzun konuştu.

Bu sohbette; Dünya sevgisini kalpten nasıl atabiliriz? Nefs-i mutmainne nedir, nefsin mutmain oluşunun alametleri nelerdir? Münafıkların özellikleri nelerdir, nasıl belli olur? İnsanın yaşamadığı bir şeyi tebliğ etmesi tesirli olur mu? Dilin söylediğini kalp tasdik etmiyorsa bu münafıklık alameti midir? İnsanları ve sebepleri Allah'a ortak tutmanın sakıncaları nelerdir? Kulluğu gevşetip, Allah'tan gafil olanların başlarına gelecek felaket ve musibetler nelerdir? Allah'ı tanımak ve bilmek için neler yapmak gerekir? Konuları işlenmiştir.

Sorucu, şöyle sordu:

-     Dünya sevgisi beni kapladı. Kalbimden onu atmak istiyorum, yolunu göster; nasıl edeyim?

Ona şunları söyledim:

-     Dünyaya bir bak; enini boyunu öğren. Sahipleriyle nasıl dalaşıyor, dölleri ile nasıl beleniyor; onlara ne garip hileler yapıyor? Onlara yaptığı oyunları seyret. Onları nasıl azdırıyor ve aniden arkasına atıyor. Onu gözet, kendine yar olan kişilerle uğraşıyor, eğlendiriyor. Sonra onları yükseltiyor. Bir dereceden öbürüne geçiriyor. Aldattığı kimseleri, kandırması kabil olmayanların üzerine salıyor. Boyunlarına bindiriyor. Hâzinelerini aldattıklarına veriyor; acaip işlerini onlara gösteriyor. Onlar da bunlara bakarken, varlıklarından uzak olup ferahlık duyuyorlar. Yüksekte olduklarına inanıp seviniyorlar... İyi geçimlerine kanıyor, dünyanın kendilerine hizmet etmesini bir nimet sayıyorlar. İşte bu hâlle dünya onları aldattı... bağdadı... Aradan zaman geçti, onları tepetaklak yere vurdu. Kemikleri kırıldı. Parçalandılar ve öldüler. Dünya onların bu hâlini görüyor ve gülüyordu. Ayrıca işleri karıştırmakta olan şeytan da yan gelip keyif çatıyordu...

Dünyanın işi budur. Birçok sultanlara böyle yaptı... Mülk sahiplerini ve zenginlerin çoğunu yukarıda anlatılan hâle getirdi. Bu dünyanın âdetidir. Âdem peygamberden bu deme kadar, böyle geldi ve böyle gidiyor. O böyle yükseltir, sonra yere vurur. Kıyamete kadar bu perişanlık devam eder. Öne alır, arkaya atar, mal sevdirir, zengin eder, yedirmez; ihtiyaç içinde kıvrandırır. Bu kuvvetler dünyaya yerilmiştir. Her iyiliği yapar, kendine çeker. Sonra boğazına bıçağı dayar, boğazlar. Ondan kurtulan yoktur; Onun şerrinden emin olan olmaz. Ona galip gelen çok azdır. Ona mağlûp olmayan, onu yenmek için yardım bulan ve şerrinden kurtulan büyüktür. Bu büyük, bir veya birkaç tanedir...

Ancak, dünyayı iyi bilen, şerrinden emin olur. Dünyadan kim çok sakınıyorsa, kurtulmanın fazlası ona nasip olur. Selâmete ermek için, onun bütün hâllerini öğrenmiş olmak gerektir.

Ey sorucu! Dünyaya kalbindeki gözünle bak. O gözle bakarsan, ayıplarını görürsün ve şerrinden emin olursun. Onu kalbinden çıkarmaya ancak gücün böyle yeter. Baş gözünü ona çevirir, süsleri ile uğraşmaya koyulursan ayıpları gözünden kaybolur; dolayısiyle kalbinden sevgisini çıkarıp atmak senin için mümkün olmaz. Onu, içinden atamazsın; ona ilgisizlik duygusu taşıman kabil olmaz. Bu yüzden seni öldürür. Başkalarına içirdiği zehiri sana da içirir ve öldürür.

İçinden kopup gelen kötü duygulara cihad bayrağını aç... O duyguların ıslahına emin oluncaya kadar devam et. Onlar iyiye yöneldikten sonra dünyanın ayıbını bilirsin. Ona ihtiyaç arz etmekten kendini alırsın.

Nefsin islâhı için kalbin ve sırrın sözü tutulmalıdır ve onlara uyan her duygu islâh olmuş sayılır. Azdırmaya yeltenen duygular islâh olmuş sayılmaz.

Nefsin islâhı için kalbin ve sırrın sözünün tutulması esastır. Nefis hem kalbe, hem de sırra uymalı. Onların yasak ettiği şeyi yapmamalı ve emrettiğini tereddütsüz yapmalı.

Kalb ve sır nefse bir şey veriyorsa, az demeyip kanaatle yetinmeli. Hiç vermedikleri zaman da sabırlı olmalı. Nefsin iyi hâli böyle başlar; onda iyilik başladıktan sonra kötü hâlleri ölür. Kalbe döner. Onun emriyle hareket eder, öyle bir hâle gelir ki, artık ona nefis denmez; kalb denir. Başına takva tacını giyer. Yakınlık süsünü takar.

Size, iman etmek ve dille imanınızı tasdik ettirmek gerekir. Allah yoluna baş koyanları inkâr etmek size yakışmaz. Onlara da inanınız. Onlarla mücadele etmeyi bırakınız. Onlarla çekişmek size düşmez. Onlar hem bu âlemde hem öbür âlemde şahtır.

Hak yakınlığına onlar sahiptir. Ona sahip olunca, arta kalan olmaz, yeryüzünde her ne ki var, onlara sahip olurlar.

Aziz ve Celil olan Hak, onların kalbine zenginlik duygusu vermiştir. Yakınlığı ve ülfeti ile büyüklerin kalbini doldurmuştur. Nurları ve kerameti ile onları süslemiştir. Bu sebeple onların hiçbiri, dünyalık olana bakmaz, dünyanın nimetini yiyenlere iltifat etmezler, önü hoş, ama onlar sonuna bakarlar. Dünyanın ilk yaratılışı ve miadı dolunca yıkılışı gözlerinin önüne gelir. Bolluğuna gurur duymaz, yokluğuna da üzülmezler.

Hak sır gözlerini bürür, başkasını görmezler. Ölüm korkusu onlara kulluk ettiremez. Melekten bir şey beklemek için kulluk etmezler. Onların yaratılışı Mevlâ için... O'nun sohbeti için. Hak, sebebini bilmediğiniz şeyler yaratmıştır. O istediğini yapar.

İman nurunu bir türlü ruhuna sindiremeyen münafık her sözünde yalan atar. Vadettiği zaman yerine getirmez. Emniyeti kötüye kullanır. Bu huyların kötülüğünü Peygamber (S.A.) efendimiz haber vermiştir. Bunlardan kendini çeken, nifak hâlinden kurtulur. İyi huylar ayar taşıdır; daima elinde tut. İmanlı ile imanı kalbine yerleştiremeyen bunlarla ayırt edilir. Bu ayar taşını al. Bu aynayı al. Kendine bunlarla bak. Kalbine çevir ve içine yönel. Bak, hangi zümreye dahilsin?.. Muvahhid misin, yoksa şirk ehli mi? İman sahibi misin, yoksa münafık mı?..

Dünya, tümüyle fitnedir. Bir uçtan öbür uca boş uğraşmadır. Ancak âhiret işlerinin yürütülmesi için alman, iyi sayılır. Bunun da iyi niyetle alınması şarttır. Dünyalık şeyleri alırken iyi niyet beslenirse öbür âlem için olur. Her nimet iyi niyetle alınmalı. Ve Hakk'a şükredilmeli. Aksi hâlde nimet olmaz, felâket olur.

Allah’ın vermiş olduğu nimetleri şükürle bağlayınız. Allah'a, şükretmek iki yönden olur. Biri, kulluk etmek ve gönüllenmeden fakirlere ihsan etmek... Diğeri ise, vereni itiraf etmek. O nimeti göndereni tam mânasiyle anlamak. Onu gönderdiği için şükrü yoluna koşmak. O nimeti veren, bizzat Hak Tealâdır.

Bazı büyükler şöyle diyor:

- Seni Allah'ı anmaktan alıkoyan her şey şomdur.

O'nu dilden zikretmek kalbi gafil koymak şomdur.(uğursuz) Namaz, oruç ve diğer hayırlı işler O'nu anmak için yapılır. Yapılan işler O'nu anmaya iletmiyorsa onlar da şomdur.

O'nun sana gönderdiği nimetlere isyanla karşılık verdin. Çok önemli işler yapman gerekirken önemsizlere gittin. Yalan, nifak, duruşunu ve hareketini kapladı. İçini dışını bozdu. Geceni ve gündüzünü karıştırdı.

Şeytan sana neler yapmadı ki?.. Yalanı sana sevdirdi. Kötü işleri sana süsledi. Taa namazına kadar girdi. Şöyle ki, namaza başlarken:

-     «Allah, en büyüktür,» diyorsun, ama kalbinde küçük ilâhlar barınıyor.

Her itimat ettiğin nesne sana ilâh oluyor. Korktuğun ve bir şeyler beklediğin şeyler sana putlardır. Sözün işine uymuyor. Sözlerinden de bir şey beklenmiyor. Ne dediğin ve ne yaptığın bilinmiyor.

Bin defa kalbinle:

-     «Allah, en büyüktür,» de bir defa da dilinle...

Kalbinde bin tanrı yatarken dilinle:

-     «Allah, en büyüktür,» demen neye yarar?.. İçinde bulunduğun bütün kötü hâlleri bırak. Allah'a dön...

Ve sen, ilim öğrenen zât, hâlin nicedir? Yalnız ilmin ismi ile yetindin. Sana «Alim» desinler diye ilmi Öğrendin. Öğrendiğinle amel etmek aklına gelmedi. O bilgi sana ne fayda sağlar? Bu hâlinle âlim olduğunu söylersen, yalancı olduğunu erenler yüzüne vururlar. Nasıl nefsini avutmakla kaldın? Yaptığın işi başkasına emretmek de ne demek oluyor?

-     «Yapamayacağınız işi neden söylersiniz?» (Saf/2)

Ayet-i Kerimesi, seni tehdit etmiyor mu; titremiyor musun?.. Yazık sana, halka doğruluk söylersin, ama işin yalan... Halka Allah'ın birliğinden dem vurursun; ama işin şirk... Halka ihlâs ve sağlam işin yolunu gösterirsin, fakat sen, görsünler ve desinler diye işler tutarsın... Sen bütün kötü işleri yaptığın hâlde halkı onlardan sakındırmaya kalkarsın... Gözlerinden utanma duygusu kalktı. İman sahibi olsaydın haya duygun olurdu. Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyuruyor:

- «Utanma duygusu imandan gelir.»

Senin için iman lâfı edilemez. İkanın zaten yok... Sende itimat edilecek bir hâl de kalmadı. İlme hiyanet ettin. Hak katında adın hainlerle yazıldı. Sana ilâç bilmiyorum. Ancak düşünüyorum; yalnız, tevbe aklıma geliyor. Tevbe eder, üzerinde durursan, kurtulacağına inanıyorum.

Allah'a ve kaderine iman besleyen zât, bütün işlerini O’na ısmarlar. Hiçbir işinde O'na ortak koşmak aklına gelmez.

Şirk koşma. Halkı Hakk'a ortak etme. Mevlâ'ya gitmene halk perde olmasın. Söylediğim şeyleri yapmak, her iman sahibinin vazifesidir.

Söylediklerimizi varlığına sindirene âfetler dokunmaz. Bütün hâlinde selâmet üzere olur. Mücerred (taklidi, soyut) imandan, hakikî iman hâline geçer. Sonra velayet, bedeliyet hâli gelir. Daha sonra gaybiyet âlemi başlar. Bunlardan sonra, kutbiyet hâli çıkar. Bu, yâni kutbiyet, hâllerin sonu sayılır. Allah bu hâle gelen kulu ile Övünür. Cin tayfasına, insanlara ve meleklerine onu gösterir. Ruhlar âlemine de onu tanıtır. Kendine yaklaştırır. Halkın emrini ona verir.

Bu işlerin bir temeli, bir de başlangıcı olur. Başta Allah'a ve peygambere iman, sonra her ikisini de dille tasdik etmek gelir.

Bu işin temeli İslâm dinine girmekle başlar, sonra kalbi imanla doldurmakla olgunluk yolunu alır. Allah'ın kitabında bulunanlarla amel gerek. Peygamberin (S.A.) çizdiği yolu izlemek icabeder. Daha sonrası, kalbe tevhid nurunu yerleştirip ihlâs sahibi olmaktır. Bunlar, imanın kemâl devresi sonunda başlar.

İman sahibi amelini ve işini görmeyi bir yana bırakır. Hak varlığını perdeleyen her şeyden habersiz durur. İşler görülür; fakat o, bunların yapılmasından haberli değildir. O zât, nefsi ile daima cihad eder. Bütün yaratılmışları Hakk'a sığınmış olarak görür. Hak yoluna koyulmayan da O'ndan ayrı değildir. Ancak, O'nun rahmet nazarına erebilmek için emrettiği yolda çalışmak lâzımdır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

- «O kimseler ki, uğrumuzda cihad ederler, muhakkak onlara hidayet yollarımızı açarız.» (Ankebut/69).

Bütün eşyaya karşı istiğna duyunuz. Cebrine boyun eğiniz. O, su arkını kader eli ile çevirir. İman sahipleri O'nun kaderine boyun eğerlerse, kudret âlemine erdirir.

Kadere uyanlara saadetler olsun. Kadere uyup kudret sahibinin işini seyre dalan ne hoştur. Kaderle iş tutan, onunla yürüyen, onun nimetlerine küfretmeyen ne kadar mübarektir.

Kudret sahibinin en büyük nimetini gösteren, kullara sonsuz rahmetidir. O rahmete ermek için yapılacak tek iş O'na yakın olmaktır. Bütün halkın varlığını bir yana itip O'nun varlığına gidebilmektir. Kulun kalbi, Hakk'a vasıl olduktan sonra, halkın zenginliğini neyler?.. Hakk'a yakın olduktan sonra halkın yakınlığı ona ne yapar?.. Hak Taâlâ iç varlığından ona mülk verdikten sonra, halkın yönelttiği geçici mülkü ne eder?.. Yeter ki, insan iman sahibi olsun... Böyle olduktan sonra ona denir ki:

- «Bugün mülkümüzde eminsin.» (Yusuf/54)

O iman sahibi kutub olur; mülkün idaresi kendisine verilir. Mısır ülkesinin sahibi, Yusuf (AS.) peygambere itimat ettikten sonra, bütün mülkünü ona verdi. Ne kadar mülkü varsa hepsini ona teslim etti. Sonra ona şöyle dedi:

-      «Hazinelerimi ve her şeyi sana bıraktım.»

Kalb, bir mutemed şeydir. Fakat her zaman değil. Onun mutemed olduğunu Mevlâ görürse kulların kalbini ona teslim eder. Bütün kalbler bir yönden idare edilir. O da kutbun kalbidir. Asıl mutemed kalbe kutublar sahib olabilir. Kutub hâlini bulduktan sonra, o dem ona şu hitap gelir:

-     «İşte kalbler, onlarda arzu ettiğini yap. Onlar benim hazinelerimdir; gereğini yerine getir . »

Kutub olan büyük zat için dünya ve âhiret yüce ülkeler olur. O yüce insan, Allah yolcularının uğrağı sayılır. Buna ermek herkes için sevindirici iştir. Fakat ona kolay erilmez. Bilgi sahibi olmak gerekir. Bilgi ile amel lâzımdır. Zahirde öğrenilen İslâmî bilgilerin hepsini yerine getirmek lüzumlu sayılır.

Battal ve Allah'a kulluk etmekten yana tembel olan kimselerle oturmayınız; onlara uymayınız. Onlara uymak, sizi içinden çıkılmaz felâketlere sürükler.

Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyuruyorlar:

-     «Bir kul, Allah'a kulluğu eksik kılarsa, Allah ona belâ verir. Kalbini kederle doldurur.»

Eline geçmeyecek şeyi aramak en büyük belâdır. İbâdeti eksik eden, geçim sıkıntısı çeker. Evinden eziyetler çeker. Kazancı azalır, çocukları isyan eder. Hanımından nefret duygusu görür. Hangi tarafa yönelse ayağı tökezler. Bunların hepsi, az kulluk etmenin sonucudur. Onun ibâdetini bir yana atıp dünyalık işlerle uğraşmasının neticesidir. O'na kulluk eden herhalde rahat yaşar. Allahü Taâlâ şöyle buyurur:

-     «İman edip şükür yolunu tutarsanız, Allah size niçin azâb eylesin?» (Nisa/147).

Allahü Taâlâ kaza ve kader hükmünün icrasında serbesttir. Her türlü tasarrufunda ona karışan olamaz. Yaptığından ötürü hiç kimse O'na çıkış yapmaya güçlü ve yetkili değildir. Geçmişe dayanarak, kaderin gereği böyledir diye, Hakk'ı ithama hiç kimse kalkışamaz.

                                          *

Yazık sana... Zaman geçiyor. Sen nefsin ve çocuklarınlasın. Hak'tan ayrı durmak arzusundasın. Bu hâlin ne zamana kadar sürer?..

Bazı büyükler şöyle diyor:

-Yavruna her şeyin değerini öğret; sonra ondan ayrıl. Nefsini al, Rabbinle meşgul ol.

Yavru, eline geçen bir şeyin para edeceğini anlarsa babasını bırakır. Bir oyuncak hükmünü taşıyan şeyi dahi sezecek olsa, babasını meşgul etmez olur. Kendini oyalar. Ey baba, seni de sahibinle baş başa bırakır. Onunla meşgul olacağın zamanı boşa geçirmiş olmazsın. Çocukla geçen zamanın kıymeti düşmez; Rabbına rahat ibâdet için ona oyuncağın değerini anlat. Bir yavru için oyuncak babadan önemli sayılır.

Çocuklarınız büyüdüğünde sanat sahibi yapınız. Onlar çalışsın ve kazansın. Siz de Mevlâ’ya kulluğa koyulun. İbâdeti bırakıp çocukların geçimi ile olma. Onlar büyüdüğünde beslenmeleri sana düşmez. Onlar için hatalar işleme. Onların geçimi için çalışmanın bir haddi ve zamanı vardır. Hak katında senin günahını bağışlamak, onlardan uzaktır.

Kendine ve çocuklarına kanaati öğret. Kanaat sahibi olmayı, onlara yeter gör. Yalnız, lâzım olan şeyleri onlara temin et. Gereken şeyleri temin ettikten sonra onların da elinden tut; Mevlâ'nın tâatına koş. Rızkınız genişlesin diye, ibâdeti bir yana atmayınız; kaderinizde varsa kendiliğinden gelir. Zamanlar bellidir. Bir bolluğa erer­sen Haktan bil; al ye, yavrularına da yedir. Sakın halkın eliyle geldiği için Hakk'a ortak koşma. Onlar bir âlettir. Onu almak sana nasıl bir vazife ise onlara da getirmek bir vazifedir.

Kanaat sahibi ol. Darlık açılır. Kanaat insanı içinden çıkılmaz felâketlerden berî kılar. Kanaat sahibi olursan, geleceğini vehmettiğin şey gelmeyince üzülmezsin. Hele takva sahibi olmakla zâhid libasını (elbise) giymiş olman en büyük nimet sayılır.

Sakın, kullara el açma. İman sahibi, bir şeye ihtiyaç duyarsa Mevlâsına yalvarır. Ona karşı boynunu eğer, tevbe eder, sessizce verilecek şeyi bekler. Verildiği takdirde, vereni övme yoluna gider. Verilmeyecek olsa, kalbine uyar; sabra devam eder. Hakk'ın dileğine itiraz etmez. Çekinme yoluna sapmaz. Zengin olmak için dinini satmak zilletine düşmez. Riyakârlık ederek dünyalık almaz. İçi bozuk bir hâle girmez. Yâni senin gibi yapmaz, ey içi bozuk adam!..

Riya, nifak ve isyankâr olmak fakirliğe götürür. İsyan zelil eder. Riya yüzsüz kılar. Nifak, kapılardan kovdurur. Hak kapısına girmen kabil olmaz.

Riyakâr ve içi bozuk olan, dünyayı dini ile alır. Riyakâr adam salih kisvesine bürünür. Münafık olan hiç bir zaman salih olmaya ehil değildir. Dıştan salihler gibi konuştuğu görülür, onlar gibi giyer, fakat hiçbir zaman içinden koparak onların işini yapmaz. Salih kişilerin nesebinden olduğunu söyler; ama hiçbir zaman onlara nisbeti sahih olmaz.

- «Allah’tan başka ilâh yoktur,» demen bir dâvadır.

O büyük kelâmı sarf ettikten sonra Allah'a dayanman. O'na tevekkül etmen, başkasını kalbine koymaman ise, şahidindir. Şahitsiz dâvanın kazanılmasına ihtimal yoktur. Dâvayı aç, peşinden şahitleri bulmaya bak.

Ey yalancılar ve Mevlâ'dan kaçanlar! Kalbinizle Hakk'ın kapısına koşunuz. O'nun salih kullarının peşine düşünüz. Yaptığınız hatalar için Allah'tan özür dileyiniz. İman hâlini benliğinize sindiriniz. Dünyalık alacaksanız, İslâm dininin emri dahilinde alınız. Velayet hâline ererseniz, Hakk'ın ilhamı ile alınız. Her ne yaparsanız yanınızda iki şahit hazır olsun. O iki şahidin biri kitap, öbürü de sünnettir... Bir gün daha ilerler, kutup veya bedel olursanız, fiil tecellisine uyarsınız. Her işinizi O'na ısmarlar; olup bitenlere seyirci kalırsınız.

                                          *

Ey evlâd! Nefsine abanmaktan utanç duymaz mısın? Onu her iyilikten mahrum bırakmak sana ar getirmiyor mu? Onu her türlü iyilik için başarıdan nasipsiz kılmak nasıl olur?

Bugün ibâdet, yarın isyan... Bugün ihlâsla Allah'a kul olmak, yarın şirkin yolunu tutup Hakk'a karşı bayrak çekmek... yapan Allah değil, kuldur, demek!.. Bunları söylemekten utanma bilmiyor musun? Bugünün iyi iken yarının kötülüğe gitmesi fenadır. Peygamberimiz:

- «İki günü eşit geçen ziyandadır,»

Buyururken, halin ne ile anlatılır? Geçmiş günü hayır, geleceği hayırsızlıkla kapanan zararını ne ile ödeyebilir?

Ey evlâd! Sana lâzım olan varsa, onu bulmaya çalış. Bir şey eline gelmiyorsa bulmaya gayret et. Çalışana Allah yardımcıdır. Bu denizde gayret et. Dalgalar sağa çarpa, sola vura, bir gün selâmet sahiline atar. Senden dua etmek; O, icabet eder. Senden çalışmak; başarıyı O verir. Sen nasibini unutup kaçsan bile O sana acır, yanına koşarak gelir.

Araman candan olsun; O yakınlık kapısını gösterir. O'na koşmaya bak; düşecek olursan rahmet eli seni tutar. Mevlâ'nın rahmet, lütuf, kerem ve sevgi eli sana iştiyakla uzanır. Bu, büyük mertebelerden sayılır. Allah yolcuları buna ermek için çalışırlar.

Sizi artık istemiyorum. Siz, nefsin ve tabiî arzularınızın kölesi oldunuz. Nefsinizin hevâsına ve şeytanî duygulara ibâdet eder oldunuz. Yanımda yalnız Hak vardır. Hak, öz içinde özdür. Safa içinde safadır. Onda halktan kesilmek, Hakk'a vasıl olmak vardır. Sizin heveslerinizi kabul edemem; ey içi bozuk adamlar. Dışınızla içiniz bir­birini tutmuyor.

Ey davacılar ve yalancılar, yüzünüze söz etmekten çekinmiyorum artık. Sizden nasıl utanır ve çekinirim? Çünkü siz, Rabbınızdan utanmaz oldunuz. O'na kötülük isnad etmektesiniz. Aklınıza göre Rabbınıza ihanet yolunu tutuyorsunuz. O’nun vazifeli meleklerine karşı iyi edeb tavrı takınmıyorsunuz.

Yanımda doğruluk kılıcı vardır. Onunla her dinsizin ve münafığın kellesini keserim. Hele yalancılar, vuruşumdan kurtulamazlar. Onlar ne tevbe bilir, ne de sır yolu ile Rablarına dönebilirler, özür dilemek ve tevbe yolunu tutmak onlara yakışmıyor mu ki, yapmıyorlar?..

Bazı büyükler şöyle derler:

- Doğruluk yeryüzünde Allah'ın kılıcıdır. Hangi şeyin üzerine konsa, onu keser.

Sözlerimi kabul edin ve candan bana yönelin. Size nasihat etmekteyim. Sizi, sizin için diliyorum. Sizin için ölü sayılırım. Diriliğim Hakladır. Beni tasdik eden iflah olur. Sohbetimden faydalanan kurtulur. Beni tasdik etmeyen, yolunu sapıtır. Sohbetime devam etmeyen, dünyada ve âhirette çetin cezalara çarpılır.

İrfan sahibi olmayan, sohbetimden anlayamaz. İrfan yoluna götüren sebepler arasında Hak’la çekişmeyi bırakmak vardır. O’na itiraz etmeyen irfan sahibi sayılır. O'nun yaptığı işlere uyarlık gösteren, marifet sırlarına ermiştir. Bu yüzden Malik bin Dinar, bazı talebelerine şöyle der:

Mevlâ’ya irfan sahibi olmak arzusunda isen, O’nun tedbirine, hükmüne ve kaderine uy. Nefsini, şahsî arzularını ve iradeni ona eş tutmaya kalkma.

Ey canları sağ olanlar, işleriniz tümden dağınık. Rabbınıza karşı neler kaybetmediniz ki?.. Kalbiniz, kaybettiğinizi bir bilseydi, hasretiniz artardı. Yaptığınıza nadim olurdunuz. Ayık olunuz.

                                          *

Ey cemaat! Yakında ölüler olacaksınız. Size ağlayacaklar. Onlar ağlamaya başlamadan siz göz yaşlarınızı akıtınız. Sizin bir yığın hatalarınız var. O hataların sonu nereye kadar uzar, bilinmez. Kalbleriniz, dünya sevgisi ile hasta... Dünya hırsı gönlünüzü sarmış. Dünyadan, kalbinizi beri alın ve temizleyin. Dünyayı bırakın, Hakk'a yönelin.

Dinin selâmeti sermayedir. İyi işler de onun kârıdır. Sizi azdıracak şeyi aramayınız. Size yeten ne ise onu bulunuz. Aklı başında olan dünyalık işlerde ferahlanacak şey bulamaz. Helâl yoldan gelenin hesabı vardır; haram olanın ise cezası olur. Sizin

çoğunuz hesap vermeyi ve ceza çekmeyi unuttu.

                                          *

Ey evlâd! Kalbini buruşturan dünyalığı alma. Ama ne diyelim, sende akıl kalmamış. Her yanın kötülük timsali, nefis olmuş. Tabii arzu ve heva ile dolmuşsun. Kalb sahipleri ile otur. Akıllı ve olgun yaşlılara yakın ol. Sana onlar lâzımdır. Allah'ın hükmü ile amel edeni ara. Sana terbiyeyi o öğretir. Bilgiyi o verir. Nasihati o yapar.

Ey her şeyi karşılık almadan satan zavallı. Her şeyini veren ve bir şey almayan adam. Dünyayı, âhirete karşılık aldın. Âhireti verdin dünyayı buldun. Hevesle dolusun. Yokluğa gömüldün. Cehalet her yanını kapladı. Hayvanlar nasıl yerse öyle yemektesin. Aramazsın sormazsın; hesap vermek aklına gelmez. Niyetsiz oldun. Emri bilmiyorsun. Bir iman sahibi gibi iş tuttuğun yok.

İman sahibi dinin emriyle yer; velî kul, buna İlâhî ve manevî emri de ekler. Kalbinden gelen yasağı da dinler. Varlığına Hak varlığı katar. Bir iş için gayret sarfetmez. Hak fiiller onda tecellisini gösterir. O, bu hâlinde Rabbı ile olur. İlâhî emir, velî kulun her yanını kaplar. Ayakta duruşu onunla olur. Varlığından soyunan, bir şeyi seçme kudretine sahip değildir. Hâllerin hangisi kula gelse, İslâm dininin esaslarını yapmak zorundadır.

Fena hâline eren Mevlâ tarafından esirgenir. Sonra kudret denizine atılır. Kudret denizinin dalgası insanı, bazen gizler, bazen de açığa çıkarır. Bazen sahile atar, bazen de dalgaların ortasında kor. Onların bazısı Ashab-ı Kehfe benzer. Hak Taâlâ, Ashab-ı Kehf için şöyle buyurdu:

- «Biz onları bazen sağa, bazen de sola çeviririz.» (Kehf/18)

Fena hâline eren kimsede akıl hüküm süremez. Onların tedbir ve duygu ile ilgileri yoktur; lütuf evinde otururlar. Ve yakınlık yuvasına sığınırlar. Hak katına çıkınca iç ve dış gözlerini yumarlar.

Bunları Hak yapar. Onların gözünü dalgalardan saklayan Mevlâ'dır. Bu sebeple onlar, yalnız Mevlâ’ya bakar, O'ndan işitirler.

Allah'ım, bizi zatınla gayrından yok eyle. Her şeyi seninle buldur.

«Dünyada iyilik ver. Âhirette iyilik ver. Bizi ateş azabından koru.» (Bakara/201) Amin!

Bu konuşma, cuma sabahı medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî, 12 Zilhicce 545 (Milâdi 1150).

Bu sohbette; Paslanan kalplerin cilası nelerdir? Kalp neden kararır? Resûlullah sallallâhu aleyhi ve selleme gerçek bağlılık nasıl olmalıdır? Sadece dil ile yapılan tövbe yeterli midir, gerçek bir tövbenin özellikleri nelerdir? Yiyecek ve içecekler haram ve şüphe endişelerinden nasıl temizlenir? Konuları işlenmiştir.

Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyurdu:

- «Şu kalbler, paslanır. Onların cilâsı, Kur'an okumak, ölümü düşünmek ve zikir meclisinde hazır bulunmaktır.»

Kalb pas tutunca, sahibi anlar, gidermeye çalışırsa, pekâlâ. Aksi hâlde fena kararır. Peygamber (S.A.) e fendimizin emrettiği şekle geçilmediği takdirde, kalb fena hâlde paslanır ve bu pasın giderilmesi imkânsız olur. Kalbin kararmasına sebep olacak çok şeyler vardır. İman nurundan uzak kalındığı için kararır. Dünyayı sevdiği için kararır. Sakınmadan dünyaya abanan kimse, kalbini mutlaka karartır.

Bir kimse, kendisini dünyaya kaptırırsa kalbi kararır. Sakınma duygusu da ölür. Haram demez, helâl demez, mal toplamaya başlar. Mal toplarken helâl veya haram olduğuna önem vermeyince utanma duygusu da ölür. Ve murakabe hâlinden mahrum olur.

                                              *

Ey cemaat! Peygamberinizi dinleyiniz. Onun kelâmı ile kalbinize cila vurunuz. Kalbinizin cila ilâcını size o haber verdi. Sizden biri hasta olsa, doktoru ilâç tavsiye etse, kullanmadan şifa bulabilir mi? Bulamaz. İlâcı kullanmadığı süre, hastalığı eksilmez, belki artar.

Gizli ve açıkta Allah’ı kendinize yakın biliniz. O’nu, gözünüzün hedefi olarak tutunuz. O’nu görür gibi olunuz. Siz O’nu görmeseniz bile, o sizi görür. Asıl Allah'ı zikir kalble olur. Kalbi ile Allah’ı zikreden, Allah'ı zikretmiş olur. Kalbi bırakıp yalnız dille Allah'ı zikreden, Allah'ı zikretmiş sayılmaz. Dil kalbin yavrusudur; yavru, anaya uyar.

Öğüt verilen yerlere devam et. Kalb, öğüt dinlemeyi bırakınca körelir. Tevbenin hakiki mânası Hakk'ı üstün görmek ve saygı duymaktır. Bu sebeple bazı büyükler, şöyle der:

-     Hayır, iki kelime üzerinde toplanmıştır: Allah'ın emrini yüce bilmek ve kullarına şefkat göstermek...

Allah'ın emrini yüce bilmeyen yaratılmışlara şefkat duyamaz. Allah'a yakın olamaz; rahmetinden nasib alamaz.

Allahü Taâlâ, Musa (A S.) peygambere şöyle vahyetti:

-      «Ya Musa, şefkat duygusu besle ki, ben de sana rahmet nazarımla bakayım. Şefkat duygusuna sahib olana rahmetimi yağdırırım. Cennetime koyarım. Kalbinde merhamet duygusu taşıyana saadetler olsun.»

Bütün ömrünüz çürüdü. «Yediler, yedik; giydiler, giydik; biz topladık, onlar topladı» gibi lâflarla ömrünüzü bitirdiniz.

Kurtuluş yolunu, arayan, nefsini haram olan şeylerden alsın. Şüpheli şeyleri bıraksın. Şehvet duygularını kalbinde taşımasın. Allah'ın emrini yerine getirmek için nefsini sabırlı kılsın. Yasaklardan uzak dursun. Kader işlerine boyun eğsin.

Allah yolunun sadık yolcuları, Allah'a sabra alıştılar. O'ndan ayrı kalmaya dayanamazlar. O’nun için ve O’nun varlığında sabrettiler. O'nunla olabilmek için her çeşit güçlüğe karşı durdular. O'na yakın olmayı arzuladılar. Nefislerinin barınağını bıraktılar. Hevâ ve tabiî isteklerini bir yana attılar. Onlar İslâm dinine sahip olurlar; Mevlâ’ya O'nunla varırlar. Yollarında; önlerine âfet, belâ, musibet, gam, keder, açlık, susuzluk, çıplaklık ve her türlü sefalet çıkar. Fakat onlar hiçbirine önem vermeden yürür giderler. Yollarından dönmeleri imkânsızdır. Bulundukları hâli değiştiremezler. Onlar öncüdür. Yolları kesik değildir. Kalbin ve kalıbın selâmetini buluncaya kadar hâlleri yolculuktur, giderler... giderler...

Ey cemaat! Hak Taâlâ ile karşılaşacağınızı biliniz; işlerinizi ona göre yapınız. O’nun karşısına çıkmadan önce haya duygusuna 'sahib olunuz. İman sahibi önce Allah’tan utanır, sonra da kullardan... Aksi hâlde dine girmiş sayılmaz, imanı tam olmaz. İman ölçülerini aşmış olur. İman sahibine utanmaz olmak yaraşmaz. Hem utanmak hem de dinin esaslarını yerine getirmek icabeder. O’nun esaslarını esirgemek her imanlıya düşen bir vazifedir. Her emir yerine getirilmelidir. Allah yolundan sizi, şefkat duygunuz alıkoymasın.

Peygamber’e (S.A.) uyan, zırhını giyer, bütün güzelliğini alır. Gümüş bileziğini koluna takar. Kılıcını da alır. Bir yandan sertlik, bir yandan da mülâyemet duygusu besler. Her çeşit güzelliğini Peygamberin (S.A.) âdetinden alır. Onun güzel huyları ile bezenir. Bunları yapmakla ruhunda şenlik duyar. Bu hâlleri ruhunda bulan, Pey­gamberin tam ümmetinden olur. Onun vekili olur. Hak kapısına davet eder. Zaman gelir, Ölürse yerine başkası gelir. Bu cins ümmet çok azdır. Binde bir çıkar. Kulları Hakk'a çağırmak ve onların cefasına tahammül etmek kolay değildir. Bu kolay olmayanı, o büyükler yapar. Kullardan gelen her çeşit ezâ ve cefaya dayanırlar. On­lar, münafıkları yola getirmek için dıştan yüzlerine gülerler. Fâsık kişiler onlara güler, oyun eder, kandırır.

Kullar onlara ne yaparsa yapsın, tahammül ederler. Bütün gayeleri onları Hak kapısına götürmekten ibarettir. Büyüklerin dediği gibi içi bozuklara, yalnız Allah yolcuları güler yüz gösterir. İrfan sahibi, fâsık kişiye güler. Fâsık adam, içini bilen yok sanır. Halbuki arif olan, onun içindeki karanlığı bilir. Kalb gözünün karardığını ve hileli işlerinin çokluğunu anlar. Münafık ve fâsıklar, işlerinin gizli kaldığını sanır, yanılırlar. Sanki kendilerinin bozukluğunu sezen yoktur. Bu hâlleri onları çok yanıltır. Onların erenlere karşı saklı hâlleri yoktur. Fâsık ve münafık olanı, her hâli gösterir. Elleri, tenleri ve bakışları belli eder. İçte ve dışta, duruşlarında ve hareketlerinde onların ne olduğu kolay sezilir.

Yazıklar olsun size, Allah yolcularından saklı iş tutacağınızı sanıyorsunuz. Ne zamana kadar ömrünüzü boş yere harcayacaksınız? Sizi, öbür âlemin iyilik kapılarına iletecek birini arayınız. Ey öbür âlemden gafil kişiler, kendinize geliniz. Allah, en büyüktür. Onun büyüklüğünü biliniz, işlerinizi ona göre yürütünüz.

Ey kalbleri ölü olanlar... Ve ey sebepleri ilâh olarak kabul edenler ve ey... etrafında toplanan kullara ve kuvvet sahiplerine tapanlar, siz ne hâl olacaksınız? Ağalara ve bölge sultanlarına ibâdet edenler, sonunuzu düşününüz. Onlar hiçbir yönü bilmezler; onları bırakın Allah'a dönün. Kârı ve zararı Allahtan bilmeyen O’na kulluk edemez. Herhangi bir şeyi kimden görmekte isen onun kulusun. Allahtan görürsen O’nun kulu olursun.

İmansız, bugün sıkıntı ve darlık ateşi içindedir. Yarın cehennem azabına girecektir.

Cehennem azabından ancak ittika (Günahlardan ve bütün kötülüklerden sakınan) ve ihlâs sahibi muvahhidler kurtulur. Tevbe edenler selâmete ererler. Tevbeyi önce kalbinizle yapınız, sonra dilinizle...

Tevbe bir kuvvettir. O her iyiliğin kalbi sayılır? Kendine göre kuvveti vardır. Tevbe yapıldığı zaman nefsin, şeytanın, kötü arkadaşların saltanatı yıkılır; onlara harcanan kuvvet gözüne ve kalbine gelir. Tevbe ile varlığın kuvvet bulur. İç âlemin temizlenir. İçtiğin su helâl olur. Yediğin yemek pâk olur. Şüphe ve haram kokusundan uzak işler tutarsın. İşlerini ayık yaparsın. Alışını verişini doğru kıl lütuf, kerem ve sevgi eli sana iştiyakla uzanır, büyük mertebeler alırsın. Bütün gayretini Mevlâ’ya yöneltirsin. Âdet olan şeyler gider; yerine Allah kulluğu gelir. Masiyet kalkar, yerine itaat girer. Sonra her şeyin hakikatini anlamaya koyulursun. İslâm dininin icaplarını yerine getirirsin. Her amelini dinin şehadetiyle yaparsın. Din emrinin hazır olmadığı yerde zındıklık başlar. İyi hâli bulursan, fenâ derecesini bulursun. Fena, Hak varlığında yok olmaktır. Yok olunca kötü huylar gider, halkı görmez olursun. Dışın mahfuz olur. Kötülük görünmez. İç âlemin Hak ile meşgul olur.

Kalbini düzelt. Dünya bütün varlığı ile sana gelir. Sen onda hoş kalırsın. Halk tümü ile sana uyar. Gelmiş ve gelecek hiçbir şey sana zararlı olamaz. Mevlâ'nın kapısından seni alamaz. Çünkü sen, O'nunlasın. Yalnız O'na dönmüş ve O’nun emirlerini gözetiyorsun. O’nun Cemâl ve Celâl sıfatının tecellisini seyretmektesin. Celâl te­cellisini gördüğün zaman dağınık hâle gelirsin. Cemâl tecellisine kavuşunca dağınık hâllerin toplanır. Celâl sıfatı sezilince korkulur. Bu korku başka bir korkuya benzemez. Cemâl sıfatının tecellisini görünce de bir şeyler ümit etmeye koyulursun. Celâl sıfatının büyük tecellisi seni yokluğa götürür. Cemâl sıfatı tecelli edince yerinde sabit durur bir yere gitmek istemezsin.

Bu anlatılanları tadanlara ne mutlu...

“Allah'ım bize yakınlık taammı taddır; ülfet şarabını içir.”

«Dünyada iyilik ver. Ahirette iyilik ver. Bizi ateş azabından koru.» (Bakara/201) Amin!

Bu konuşma, pazar sabahı Ribat'ta yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî, 14 Zilhicce 545 (Milâdi 1150).

Bu sohbette; İlim öğrenmenin amacı nedir, niçin ilim öğrenilmelidir? İlahi lütuflara mazhar olmak nasıl mümkün olur? İzzet ve Celal sahibi Allah ile aramızdaki perdeler ne zaman kalkar? Allah'tan gayri her şeyden geçerek ölü haline nasıl gelinir, ölmeden önce nasıl ölünür? Nefsten, insan ve cin şeytanlarının şerrinden korunma ve doğru yola erişmek için ne yapılmalıdır? Allah sevgisi ile başka sevgiler aynı kalpte yer edebilir mi? Konuları işlenmiştir…

Nefislerinizi, uygunsuz arzularınızı ve kuru isteklerinizi bir yana atınız; onları, Aziz ve Celil olan Hakk’a karşı çıkarmayınız. Kendiniz için ve başkaları için ondan korunmaya bakınız. Bazı büyükler şöyle der:

-     Halkı Hakk’a çevirmeye bak; Hakk’ı halka çevirmek için boşuna gayret sarf etme; bu olmaz. Emeklerin boşa gider.

Yıkılmaya lâyık olanı, hemen yere vur. Baş kaldıranın kafasını ez. Nefsini yık, Hak ve hakikata uyuncaya kadar başına sopanla vur.

Salih kullara koşunuz. Hak emirlere uymayı onlardan öğreniniz. Onlar, Hakk’a tam uyarlar.

Bilgi, işleri iyi tutmak için yaratılmıştır. Onu yalnız ezber etmek işe yaramaz, ilmi ezber eden, gereğini yapmadıktan sonra kurtulamaz. Halka nutuk irad etmekten bir fayda gelmez. Sözünden fayda alıp kurtulan olur; ama sen batarsın. Bil, bilginin gösterdiği yolu tut. Öğrendiklerine uyan işi yaparsan, sustuğun zaman işlerin konu­şur... Bir sanat ilmini öğrenen bir eser icad ederse, dili konuşmadığı zaman eseri onun namına konuşmayı yapar. İyi işlerini çoğalt. Tâ ki, sustuğun zaman onlar konuşsunlar, ilminden fayda almayan, başkasına da kolay kolay faydalı olamaz. Bir büyük şöyle anlatır:

-     Bir anlık hareketi, seni memnun etmeyenin öğüdü faydasızdır, ilmi ile âmil olanın bütün hâlleri faydalıdır. Hem kendisi hem de başkası için...

                                           *

Allah, beni dilediği ve istediği gibi konuşturur. Konuşmam huzurumda olanların hâline göre şekil alır. Onların ihtiyacı kadar konuşmak bana nasib olmuştur. Aklınıza kendiliğinden söz ettiğim gelmesin. Sizin aklınıza çok şeyler gelir. Aleyhimde her türlü sözü söylediniz. Sanki aramızda bir düşmanlık vardır. Beni hiç istemezsiniz. Her şeyimi dilinize dolar, sayar dökersiniz. Şerefim aranızda sanki pay edilmiştir. Her biriniz bir yerimi yırtar oldunuz. Ama unutmayın, o şeref benim değildir. Sahibi büyüktür. Zaten varlığımda hiçbir şeye sahib olmadım. Eğer varlığım olsaydı, hepsini size vermekten çekinmezdim. Elinize aldığınız şeyleri toplamak da benim için imkânsızdır. Siz de bunu biliyorsunuz. Her çeşit şeyleri söylemektesiniz; buna karşılık size bir iş etmek haddim değil. Niçin bu düşmanlığınız?.. Size yalnız öğüt vermekteyim. Onu da Allah için yapmaktayım. Kuvvetim O’nundur. Öğütlerimi dinlerseniz, sizin için iyi olur. Benim için olacak olmuş demektir.

Kadere uy; aksi hâlde yere serilirsin. Yoluna onunla devam et. Yürüyemiyorsan zorla yürümeye gayret et. Bir gün gelir yürüyecek hâli kaybedersen hâlini anlayan olur, sırtına alır, götürür. Sen de rahat ve hoşça yoluna devam edersin.

Allah yolunun tam yolcuları, ilk zamanda çalışırlar. Dünyalıklarını kazanarak yemeğe gayret ederler. Fazla almazlar; başkalarına dağıtırlar. Her aldıkları şey, İslâm dininin esas emirlerine göre olur. Bir zaman gelir, maddî yapıları çalışamaz olur. Ruhî durumları, onları çalışmaktan alıkoyar. Böylece tevekkül yoluna girmiş olurlar. Kalbleri Hak sevgisi ile dolar ve mühürlenir. Bütün duyguları kötülüğe karşı bağlanır. Görenler, memnun olur. Dünyalık ihtiyaçlarını kolay alırlar. Zorluk bilmezler; yorgunluk akıllarına gelmez.

Yakınlık derecesini bulan birinci sınıf velîler, öbür âleme geçtikleri zaman nimet içine düşerler. Nimeti sevdikleri için değil, Hakk’a uydukları için verilmiştir onlar. Dünyada nasıl nimetleri rahat bulurlarsa, öbür âlemde de cennet nimetlerini öyle bulurlar. Allah'a tam kul olabilmek zor. Yoksa O, her şeyi verir; hem de bol bol... O, kullarına zulmetmez.

                                           *

Ey evlâd!.. Gayretin kadar alırsın. Ne kadar çalışırsan, şerefin o kadar olur. Her şey karşılıklıdır; çalışmadan verilmez. Kalbinden halk sevgisini atmayana Hak yakın olmaz. Halkı var bilme. Göreceksin ki, Hak'la aranda karanlık perdeler kalkmış.

Nefsini manen ölü gör. Kendini ve halkı var bilme. Göreceksin ki, Hak'la arandaki bütün karanlık perdeler kalkmış.

-     Ölmek nasıl olur? diyene şöyle derim:

-     Nefse uymayı yık, kötü işleri yok et. Hakk'ın emirleri varken halkın buyruğuna koşma. Sebepler sana yüklenmesin. Mevlâ'dan gayri her şeyden ümitsiz ol. Kullar Hakk'ın ortağı olmasın. Hak’tan başkasından bir şey umma, bekleme, arama. Her işin Allah rızası için olsun. O'nun rızası önünde başka nimetleri bekleme. O'nun yaptığı işlere razı ol. Hükmü önünde sessiz ol. Bunları yaparsan ölmüş sayılırsın. Bilirsen, asıl dirilik budur. O istediği yana seni çevirir. O'nun yakınlık kâbesi yine kalbin olur. Sen o kâbenin perdelerine yapışır, zikredersin. Başkaları aklında olmaz.

Kelime-i tevhid cennetin bugünkü anahtarıdır. Yarınki anahtarı ise varlıktan soyunmak, Hak varlığına bürünmektir... Büyüklerin cenneti, Hak yakınlığıdır. O'ndan uzak kalmak, sevgili kullara ateştir. Cennet denince akla Hak yakınlığı gelir. Cehennem ise, O'ndan uzak kalmak olur. Ateş nedir ki, iman sahibi ondan korksun? Ateş, iman sahibini görünce Allah'a sığınır. Ateş, iman sahibinden korkar ve kaçar. İman ve ihlâs sahiplerinden kaçmamak, o cehennem ateşinin haddine mi düşmüş?..

İman sahibinin hâli, dünya ve âhirette o kadar güzel olur ki... Bir defa üzüntüsüzdür. Rabbi kendinden razı olduktan sonra düşünecek başka neyi kalır ki?... Bunu bilir, Rabbinden kendi de razı olur. Yitirdiğini aynı yerde bulur. Hangi yöne dönse İlâhî nur onunladır. Ona göre karanlık yoktur. Her yaptığı işaret O'nu gösterir. Her hâlinde O’na dayanır. Her an O'na tevekkül üzere bulunur.

İman sahibine eziyet etmekten sakın. Ona eziyet, o eziyeti yapanın cesedine öldürücü zehir tesiri yapar. İman sahibine eziyet eden, fakre düşer, öbür âlemde cezaya uğrar.

Ey Allah’ı ve onun seçme kullarını bilmeyen adam, o kulları çekiştirme. Onları gıybetle anma. Onların gıybeti, ölüm saçan zehirdir. Sakın, sakın!.. Sonra yine sakın!.. İman sahiplerine taarruz etme. Onlara kötülük isnad etme. Onlara, üzerinde titreyen bir Sahip bulunmaktadır.

Ey münafık, nifak şüphesi kalbini sardı. Nifak hâlleri hem içine hem de dışına hükmetmeye başladı. Her hâlinde, tevhid ve ihlâs ilâcını kullan; şifa onlardadır. İhlâs ve tevhide sarılırsan nifak hastalığından kurtulursun.

İslâm dininin emirlerini ne acayip şekilde bozuyorsunuz?.. Takva zırhını parçaladınız.

Tevhid elbisesini kirlettiniz. İman nurunu söndürmeye gayret etmektesiniz. Yaratanınıza karşı öfke duygusu besliyorsunuz. Bu durum her hâlinizde kendini gösteriyor. Faraza, bu kötü hâllerden az beri olan, aklınca iyi iş yapmakta; ne yazık ki, onu da keyfine göre yaptığı için gösteriş karıştırmaktadır. Kendini beğeniyor, işinden bir övülme bekliyor.

Allah'a can ve gönülden ibâdet etmek niyetinde olanlar, yaratılmışlardan beri olsun. Kalbini kullara kaptırmasın ve yaptığı işlere karşılık beklemesin. Bir iş yapınca, kullardan bir şey ummak işleri boşa çıkarır.

Peygamber (S.A.) efendimiz:

- «Sizi uzlet paklar,» buyuruyor.

Uzlet bir ibâdettir. Uzlet sizden önce gelenlerin âdeti idi. Uzlet'in tasavvufî mânası, kalbe yalnız Allah sevgisi koymak, ona sızacak yersiz bir şey olursa hemen ondan kaçmaktır...

İman ediniz. Sonra, imanınızı ilerletiniz, ikan sahibi olunuz. Sonra maddî varlığınızdan geçiniz. Sonra Hak varlığı ile var olunuz. Size gereken bunlardır. Haddini bil: Nefsini ve başkasını bırak.

Peygamberin rızasını gözeterek işler yapınız. Kur’ân'a uyunuz. İşleri, onun emri dahilinde yapmadıktan sonra, yapılan her iş boştur. Onunla amel etmedikten sonra, Allah kelâmı olduğunu kuru kuru iddia etmek neye yarar?.. Daima iki yüzlü olan, bir yüzünü bize, öbür yüzünü şahsî arzularına uyduran şahıstan bize ne hayır gelir? Sonra kendisi neye yarar? Her yönüyle bizim yolumuzu tutan, Kur'ân'a uyar. Ona uymadıktan sonra kurtuluş yoktur.

Yalnız Allah'a kul olmak lâzımdır. O'na kesimli kul olmalısınız. O'na bağlanmanız gerek. Söylediklerimi yapınız. O size yeter. Dünya ve âhiret işlerinde O sizi tutar. Ölüm anında ve dirilik zamanında sizi korur. Her hâlinizde kötülüğü eritir.

Şu dünyalık işler beyaz görünse bile yapma. Öbür âleme dair olanlar sana siyah bile gelse yap. Allah yoluna çalış. Sana da çalışan olur. Kalb elinden tutulur. Aziz ve Çelil olan zâtın huzuruna çıkarılırsın.

Hak yolda çalışmak, kalb kanatlarına can getirir. O canlanan kanatla Hak Taâlâ canibine uçulur.

                                           *

Ey sofu elbisesi giyen, onu önce içine giy. Sonra nefsine... Sonra bedenine... Zühdün ilki buradan başlar; yâni içten... dışa doğru süzülür. Dıştan içe pek geçmez. Bir insanın iç âlemi temiz olunca kalbi nurla dolar; oradan nefsine, duygularına, yemesine, içmesine ve diğer hâllerine de tesir eder.

Önce evin içini yap. Kapısını sonra takarsın. İç yapılmadan dışın yapılmasında hayır yoktur. Yaratıcı olmadan yaratılmış olmaz, ev olmayan yerde kapı da olmaz. Harap olmuş yere kilit asan olmaz. Âhiret olmayan yerde dünya da olmaz.

Ey Hâlik'ı bilmeyip halka tapan, kıyamet günü, yapmış olduğun işlerin hiçbiri sana yaramayacak. Belki de zararı olacak. Birçok şeyler topladın; fakat hiçbiri sana satış temin etmez. Onları kimse almaz. Kazanç temin edemezsin. Dağarcığında riya, nifak ve isyan vardır. Bunlar âhiret pazarında geçmez.

İslâm dininde olduğunu doğrula; ruhunu temizle. Sonra dışını düzeltmek için yemeklerini ye... «İslâm» kelimesi teslim olmak ve bu yolda çalışmak mânasına gelir. Allah'ın emrine teslim ol. Nefsini O’na ver. O'na itimat et. Etrafını unut. Yaptığın iyi işleri gösteriş vesilesi yapma. Haksız olan işler boştur. İhlâssız amel, içsiz kabuktan ibarettir. Uzayan kuru kamışa benzer. Ruhsuz ceset gibidir. Mâna taşımayan bir heykele benzer. Yaptığın işler, içi bozukların işidir.

                                           *

Ey evlâd! Halkın hepsi bir âlettir. Onlarda iş tutan Hak kuvvetidir. Onlarda olan, işlerin tasarrufudur ve Allahü Taâlâ'ya aittir. Bunu tam bir anlayışla kavrayan âletlere bağlı kalmaktan kurturlur, onların tasarrufunu elinde tutana bağlanır.

Halkın işine bağlanmak sıkıntı, zorluk ve derttir. Hak'la olmak güzellik ve gönül rahatlığıdır. Sen sağlam yoldan ayrılmışsın. Geçmiş büyüklerle aranda hiçbir bağ kalmamış. İndî görüşüne saplandın. Sana bir şeyler öğretecek ve terbiye edecek biri gerek; onu ara...

Ey yoldan sapmış, ey şeytanların oyuncağı olan!.. Ey nefsin kölesi, yazık sana. Dilin tutuldu. Hak'tan yardım dile. O'na dön. Pişmanlık ve özür ayakları ile O'na yürü. Düşmanların elinden seni O kurtarır. Bulunduğun helak denizinden seni O çıkarır. Bulunduğun hâlin sonunu düşünürsen, kötü hâllerinden kurtulman kabil olur.

Halen kaldığın yer, gaflet ağacının gölgesidir. Onun altından çık. Güneş aydınlığını gör. Yolunu o zaman bellersin. Gaflet ağacı, cehalet suyu ile büyür. Tevbe ağacı pişmanlık suyu ile büyür. Sevgi ağacı uyarlık suyu ile büyür.

                                           *

Ey evlâd! Bazı hataların var. Çocukluk ve gençlik devrinde geçirdiğin günlerin sevdasındasın. Kırk yaşına yaklaştın yahut onu da aştın. Bu hâlinle bile çocukların oynaması gereken şeylerle oynamaktasın. Cahillere karışmaktan sakın. Kadın ve küçük yavrularla yalnız kalma.

Cahil gençleri bırak, ittika sahibi ihtiyarları bul. Kendini Allah yoluna vermişlere koş. Onlardan biri sana gelecek olursa, iyi bak; hizmet et. Onlara karşı bir hastabakıcı gibi ol.

Halka karşı bir baba şefkati göster. Büyüklere evlâd ol. Allah'a tâatı çoğalt. Onun tâatı, kulluktur ve hiç unutmamaktır.

Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyurur:

- «Allah’a itaat eden O'nu daima anar. Namazı, orucu az da olsa, kurtulur. O'na isyan eden, unutur. Namazı, orucu çok da olsa kurtulamaz.»

İman sahibi, Yaratan'ına itaat eder. Hak'la sabırlı olur. Yemesinde, içmesinde ve bütün hâllerinde Hak’la beraber kalır. Münafık ne yemesine ne içmesine ne giymesine ne de konuşmasına dikkat eder.

Ey evlâd! işlerini düşün. Nefsini hakikate erdir. Sende olmayan şeyleri ara. Aramazsan doğruluğuna kimse inanmaz. Sevgiden mahrum yaşamaktasın. Ne Hakk'a uyarsın ne de O’nun işlerine razı olursun. Hâlin nice olur? İrfan sahibi olmanın alâmeti nedir? Hikmet ve nur kısmından sende ne var? Allah’ın sevgili kulları ne ile bilinir?.. Onları tanımak için gerekli işaretler vardır; onları da öğren. Her iddia sahibine, istediği teslim edilmez. Teslim edileceğini sanıyorsan yanlışın var. Şahit isterler. Mihenk taşına vururlar. Ayarını ölçerler. Bakırı altın diye satmak kabil olmaz. Her şeyi ehli bilir.

İrfan sahibinin birçok vasıfları vardır. Onun sağlam vasıfları arasında, sabırlı olmak, belâ geldiği zaman kahramanca karşılamak ve İlâhî hükümlerin hepsine boyun eğmek vardır. Hele kader bahsinde hiçbir söz sahibi olmamak icab eder. Nefis, halk, vs. tesirini bir yana atıp Allah'a inanmak irfan sahibinin en bariz vasıfları arasındadır.

*

Ey evlâd! Hem Hak sevgisi hem de diğerlerinin sevgisi... Bunlar bir arada olamaz. Hak Taâlâ buyurdu ki:

-     «Hiçbir kişinin sine boşluğuna Allah iki kalb koymadı.» (Ahzâb/4)

Kalbe dünya sevgisi ile âhiret sevgisi sığmaz. Halkla Halik bir arada olamaz. Biri girince öbürü çıkar, gider. Fani olan şeyleri bırakırsan sonsuz ve ebedî şeyler sana gelir. Malını ve nefsini yağma et ki, cenneti bulabilesin. Cenab-ı Hak şöyle ferman buyurdu:

-     «Allah, cennet karşılığı, iman sahiplerinin mallarını ve nefislerini satın aldı.» (Tevbe/111)

Zâhid ol. Allah’tan gayri şeyleri gönülden ırak et, yolların açılır. Hakk'a yakınlık duygun sağlam olur. Dünya ve âhirette O’nun yakınlığına sahip olursun.

Hakk'a sevgi iddiası, kolay olmaz. İddia sahibi isen, Hakk'ın çizdiği yola dön. O yolun kıvrımlarından git. Kalbini kötü şeylerden temiz eyle. Orası Mevlâ'nın evidir. Tevhid ve ihlâs kılıcı ile içine sızan kötülükleri dışarı at. Doğruluğa dayan, kalb kapını kimseye açma. Hanene yalnız Hak misafir olsun. Kalbinin hiçbir köşesinde O'ndan başkasına yer verme.

Hep oyuncakla oynamakta ve kabukla yetinmektesiniz. Bende oyuncak yok. Bende kabuk da yoktur. Her şeyin özünü benden isteyiniz. Oyuncak benim dükkânımda satılmaz.

Yanımda nifaksız ihlâs vardır. Hak, takva ister, ihlâs ister. Kalbinize nazar ettiği zaman bunları görmeyi diler. Dış halinizi görmek istemez. Kalbinizde saklı niyetinizi görmek diler. Bu hâle işaret olarak Allahü Taâlâ şöyle buyurur:

- «Kestiğiniz kurbanların, kanı ve eti O'na varmaz; O'na varan şey, sizin takva halinizdir.» (Hac/37).

Ey âdemoğulları, dünyada ve âhirette yaratılan şeylerin hepsi sizin için yaratılmıştır. Buna karşılık şükrünüz nerede? Takva hâliniz hani? O'na vardığınızın delili nerede? Hizmetiniz nerede?.. Kötü şeyleri kalbinize koymayınız. Yapılan işlerin ruhu olmalı; işlerin ruhu ise ihlâstır.

Bu konuşma, Hicri tarihe göre, 19 Zilhicce 545’te yapıldı (Milâdî 1150).

Bu sohbette; Gerçek zahidler, zühd sahipleri kimlerdir? Zahidlerin özellikleri nelerdir? İlim cahillerinin akıbetleri ve kullukları nasıldır? Allah dostlarının ahlakı ve yaşayışı nasıldır? Helal olan rızıkları yemenin faydaları nelerdir? Resûlullah’a tabi olmak hayatımızı nasıl değiştirir? Batın, zahir ve kalp temizliğini sağlamak için neler yapılmalı? Zındık nedir, kime zındık nedir? Süfyan Sevri Hazretleri Allah'ın rızasını ve sevgisini hangi amellerle kazanmıştır? Konuları işlenmiştir…

İsa Peygamberi (a s.) şöyle anlatırlar:

Güzel bir koku aldığı zaman, burnunu tıkar ve:

-     «Bu, dünya kokusudur,» dermiş.

Bu size güzel bir örnektir. Ey zühd iddia edenler, hâlinize bir bakın. Sözünüz ve işiniz, İsa peygamberinkine uyuyor mu? Elbisenize bakılırsa, dünyadan elini çekmiş derviş kılığı var; fakat içiniz dünyalık hasreti ve sevgisi ile dopdolu. Bu libasınızı çıkarıp içinizde olanı açığa vursaydınız benim için daha iyi olurdu. Ve siz, içi başka, dışı başka olmaktan uzak olurdunuz.

Dünyalık şeylere karşı kalb zenginliği duyana nasibi rahat varır. O kimse dışına desinler için hiçbir şey giymez. Kalbi gerek dünyalık işlere gerekse başkalarına karşı istiğna duyar.

Şu da bir vakıadır. Bizim Peygamberimiz (S.A.), İsa (a s.) ve diğerlerinden daha fazla dünyaya karşı istiğna duyardı. Onun zühdü herkesten daha fazla idi. Herkese yazılmış olanı bilirdi. Ve:

-     «Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Güzel koku, kadın ve gözümün nuru namaz,» buyururdu.

Dünyalıktan tamamen kalbini almasına rağmen, bunlar kendisine sevdirilmişti. Bunlar İlâhî bilginin geçmişte verdiği hükümdü. Rabbi tarafından verilen bir hisse idi. Almak ve faydalanmak zorunda idi. Yaratanın emrine göre alır ve yerdi. O’nun emrine uymak, tâat sayılır. Buna benzer şekilde kısmetini alıp yiyen tâat içindedir. Dış cephesi ile dünyaya karışmış dahi olsa ibadet ehli arasındadır.

Ey cehalet adımları ile zahidlik yoluna gidenler, işitiniz ve doğrulayınız. Yalancılık etrafında bulunmayınız, bu sözleri iyi öğreniniz. Kader bahsine cehalet ayağı ile varmayınız. Her kim ki, görüşü ile yetinir, nefsin sözünü dinler, şeytanın işlerine uyar, kötü şahsî arzularına kapılırsa, o iblisin bendesi olur, iblise uyar, Hak yoldan sapar, iblis o şahsın önderidir.

                                              *

Ey yalancı bilginler ve içi bozuklar, kalbiniz ne kadar kara... Kokunuz ne kadar kötü... Dil gürültüsüne ne kadar önem veriyorsunuz. Bulunduğunuz bütün hâllerden dönünüz. Tevbe ediniz ve Allah'a tâanda (kötü söz atmak) bulunmayınız. Velî kullara dil uzatmayınız. Velî kulları Allah sever; onlar da Allah'ı severler. Onların yiyip iç­mesine karışmayınız. Onlar boş yere yemezler. Aldıklarını emirle alırlar. Onlar katında Allah sevgisi şiddetle hüküm sürer. Onlar Hakk'a çok fazla iştiyak duyarlar. Onlar hem dışlarını hem de içlerini dünyalık şeylerden uzak tutarlar. Ancak almak zorunda oldukları şeyler vardır; onlar da kader ilminin geçmişte yazdığı şeylerdir.

Onlara en çok güçlük veren şey, dünyada kalmaları ve onda durup uzun ömür sürmeleridir. Dünyaya ait şeyleri almakta o kadar sıkıntı duyarlar ki... Olsa olsa o kadar olur. Hele dünyanın yalancı yetmelerine bakarken duydukları huzursuz hâl... hiç tarif edilemez.

Kullara söz etmek için kötü duyguları atmak lâzım. Kötü duygu ve nefsin istilâsında oldukça sözü bırak. Sözden ayrı ol. Bu bakımdan kendini dilsiz bil. Allah dilediği zaman konuşursun. O, bir işi dilerse olması için sebepler yaratır. Konuşma zamanların gelince seni, ehlini meydana atar. Sizi yapacağınız iş için güçlü kılar. Yapan O'dur. Senin hükmün geçmez.

Nefsini, sözünü, bütün hâlini O'nun kaderine bırak. O'nun uğruna işler görmeye bak. Konuşmadan işlemeye koyul. Gösteriş yapmadan ihlâs sahibi ol. Şirk sahibi olmadan tevhid ehli ol. Anılmayı isteme. Şenlik arama; kimsesiz yerlere koş. Dışı bırak, içe dal. Hep iç dünyanla olmaya alış.

Ey niyeti bozuk, Hakk'a muhatap olmaktasın. Ve O’nu görür gibi konuşmaktasın. Her namazda:

-     «Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.» (Fatiha/5)

Derken anlattığımız gibi yapmaktasın.

-     «Ya Rabbi, yanımdasın. Ey beni bilen ve bütün hâlime şahit olan, kulluğum sana, yardım talebim senden,» demek istiyorsun.

Her zaman Hakk'a hitap ediniz. O'na hitabınız yalnız namaz vaktine inhisar etmesin. O'nun varlığını hazır bilin; kulluğunuzu o niyetle yapın. Peygamber (S.A.) efendimiz şöyle buyuruyorlar:

- «Allah'ı görür gibi ibadet et; sen O'nu görmesen bile O seni görür.»

Ey evlâd! Helâl yiyip içerek kalbini temizle. Rabbini bilirsin. Giydiğini, yediğini ve kalbini temiz tut. Bu yoldan iç âlemi temiz olanlar zümresine dâhil olabilirsin. Tasavvuf, safâdan gelir. Suf (kalın yün elbise) giymekten gelmez. Tam mânası ile sofi olan, kalbini Allah sevgisi ile doldurur. Başka sevgilere yer vermez. Bu hâl bir başka hâldir. Kolay elde edilecek cinsten değildir. Elbise değiştirmekle ve renk sarartmakla olmaz. Omuz eğmek, bu hâli veremez. Geçmiş büyüklerin hikâyesini dil gürültüsü ile anlatmak bu hâle vardıramaz. Parmak aralarına tesbih almak insanı o yola götüremez. O yola ileten şey, ancak sadık kalble Allah'ı aramakla olur.

Bazı büyüklerin dilinden şöyle hikâye ederler:

-     Bazı gecelerimde mâna âlemine geçerdim ve şöyle münacat ederdim:

-     “İlâhî, bana yararı dokunacak şeyi esirgeme. Bana yapacağın iyilik sana zarar vermez.”

Bu cümleyi tekrar ettim ve uyudum. Rüyamda şunları duydum:

-     «Keza sen de benim zatım için sevimli işleri yapmaktan geri kalma... Zatıma yaramaz işleri yapmaktan kendini beri al.»

Allah'ın size gönderdiği peygambere iyi bağlanınız. Ona bağlılığınız doğru olsun. O'na bağlılık, getirdiklerine uymakla olur. Peygamberin emirlerini ne kadar iyi yaparsanız uymanız o kadar iyi olur. Dünyada peygamberin sözlerini tutup yaptığı işleri yaparsanız öbür âleme göçtüğünüzde ona arkadaş olursunuz. Allahü Teâlâ'nın şu yüce kelâmını duymadınız mı?

- «Peygamberin size yapmanız için getirdiği şeyi alınız; yasak, ettiği şeylerden kendinizi çekiniz.» (Haşr/7)

Peygamberin emirlerini tutunuz. Yasak ettiği şeylerden beri durunuz. Bunu yaptığınız takdirde, Rabbınıza yakınlık kazanmış olursunuz. Dünyada kalbinizle yakın olursunuz. Öbür âlemde ise, varlığınız ve cesedinizle yakınlık duyarsınız.

Ey zâhidler, yaptığınız iyi şeyler nelerdir?.. Zâhidlik yapmaktasınız. Ama nasıl?.. Neyinizle yapıyorsunuz? O'nun yasak ettiği şeyleri yapmaktasınız.

İndî, dar görüşünüzle istiklâlinizi ilân etmektesiniz.

İrfan sahiplerine uyunuz. Onlarla arkadaş olunuz. Onların hâli başkadır; sizinkine benzemez. Bilirler, iş tutarlar. Halka dilencilik için değil, nasihat için koşarlar. Sizin kalbiniz onlara meyletsin diye de yapmazlar. Kalbinizi Hakk'a çevirmekten başka gayeleri yoktur. Onlar, kalb yüzlerini Hakk'a çevirmişlerdir. O'ndan gayri şeylere arka çevirirler.

*

Ey evlâd! Kalbinle Allah'a dön. Bulunduğun makama başkası yerleşmeden bunu yap. Salih kişilerin hâlini anlatmak seni kurtaramaz. Onların güzel hallerini anlatıp mest olmak sana ne getirebilir?.. Hâlin şuna benzer: Su almak kastı ile elini göle açık sokup çeken adamın elinde su kalır mı?..

Yazık sana... Temenni kimi kurtardı ki, seni de kurtarsın?.. Temenni ahmaklar çukurudur; onlar çukurda boğuldular. Sen onlar gibi olma. Peygamber (S.A.) efendimiz buyurur ki:

-     «Bilhassa kuru temenniden sakınınız; o ahmaklar batağıdır.»

Sen, ehli olmadığın işleri görmektesin, sonra da hayır sahiplerinin derecesini dilemektesin.

Ümitlere kapılıp çekinme duygusunu azaltan, manevî yoldan sapar, sebebini sezmeden manevî duyguları sönmeye başlar. Çekinme duygusu çoğalan ve ümitsizliğe düşen, pişman olur. Kurtuluş yolu, ümit ve korkunun eşit yürümesidir. Peygamber (S.A.) efendimiz:

-     «İman sahibinin ümit ve korkusu teraziye konsa, eşit olmalıdır,»

Buyurmakla, bize gerekeni en güzel bir şekilde anlatmıştır.

Süfyan-ı Sevri (Allah ona rahmet eylesin) rüyada öbür dünyada görüldü. Gören sordu:

-     Rabbin sana ne gibi işler yaptı?

O cevap verdi:

-     Haberim yok. Bir ayağımı sırat köprüsüne koyduğum zaman, öbürünü cennette gördüm.

Ona selâm olsun. Hayrını, şerrini iyi bilirdi. Bilgisi tamdı. Öğrendiklerinin hakkını verirdi. Bilgi edinirken amel etti; bilginin hakkını verdi. Amellerinde ihlâs sahibi oldu, onun da hakkını verdi. Daima Hak Taâlâ’yı istediği için rızasını buldu. Peygambere uymakla onun da hakkını verdi ve rızasını kazandı. Allah ona rahmet eylesin. Bu rahmet diğer salih kullara da olsun. Bizi de Mevlâmız onlarla birlikte rahmet deryasına gark eylesin...

Peygambere uyan herkes bir eline kitabı, öbür eline sünneti almalı. Aksi halde batar; hak yoldan sapar. Yolu Allah'a varmaz. Helak olur. Kendi şaştığı gibi, diğer kulları da şaşırtır. Kitap ve sünnet, hak yola ileten delillerdir. Kur’an Allah'a, Sünnet peygamberin arkadaşlığına götürür; ona salât ve selâm olsun.

Allahım, nefsimizle aramızı uzak kıl.

«Dünyada bize iyilik ver, Âhirette yine iyilik ver. Bizi ateş azabından koru.» (Bakara/201) Âmin!..

Bu konuşma, Ribât'ta yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî, 20 Zilhicce 545 (Milâdî 1150).

Bu sohbette; Başa gelen musibet ve sıkıntıları gizlemenin mükafatları nelerdir? Halinden insanlara şikayetçi olmamak insana neler sağlar? Nefisle arkadaşlık ne zaman mümkün olabilir? Dünyaya karşı hırslı olmamak ve edep sahibi olmanın faydaları nelerdir? Niyeti düzeltmeden yapılan amellerin bir yararı olur mu? Dünya ve ahirette kurtuluş için kimlerden uzak durmalı, kimlere yakınlaşmalıyız? Tasavvuf erbabının alametleri nelerdir? Konuları işlenmiştir…

Peygamber (S.A.) efendimizden şöyle rivayet edilir:

- «Musibetleri saklı tutmak, Arş hazinelerinden birine sahip olmak kadar büyüktür.»

Ey halka dert yanan ve Hakk'ı halka şekva eden, onlara yaptığın bu şekva, sana ne gibi bir fayda sağlar? Onlar sana fayda sağlayamazlar. Onlar kendi başlarına kimseye zarar da veremezler. Onlara itimat ederken, Hak kapısına ortak etmiş olursun. Onlar seni Hak kapısından uzak kılar. Hakk'ın gazabına bu yüzden çarpılırsın. Mevlâ'dan kalbine perde inmesine sebep olurlar.

Ey bilgi iddiasında olan, bütün hâlinle cehaleti aramaktasın.

Dünyanı Rabbinden gayri kimselerden istemektesin. Sıkıntı içine düştüğün zaman halka koşmakla eline ne girer ki?..

Yazık sana, şu saldırıcı av hayvanı öğrendiğini yapıyor. Avını kimseye vermiyor, kendisi de yemiyor. Halbuki onun âdeti, bulduğunu kapıp yemektir. Bütün tabiî hallerini bir yana atarak öğrendiği şeyin gereğini yapmaya çalışıyor. Av kuşları da aynı şeyi yapmakta... Nefsin öğrenmeye daha lâyıktır. Vahşî hayvanlar güzel terbiye edilirken bir insan cevheri, irade ile nasıl yola getirilemez?..

Ona bir şey öğret; fehmini aç. Anlayış kabiliyetini geliştir. Dinini yiyip bitirmesine mâni ol. Hak Taâlâ’nın emanet ettiği şeye ihanet etmesin. İman sahibi için din, manevî varlığına et ve kan sayılır. Nefsini iyi terbiye etmeyenin ona bir şey teslim etmesi doğru olmaz. Her şeyi öğrettiğin zaman istediğini teslim et. Anlayışına ve kavrayışına güvendiğin zaman ona her varını bırakabilirsin. Yine de kontrol etmen yerinde olur; unutma. Her gittiğin yerde seninle olur. Alim ve Halîm olan Allah tarafından gönderilene razı olur. Onun için, buğday içi ile arpa kepeğinin farkı yoktur. Nefsi için hiçbir haz almaz. Hırs ile yemek yemez. Aç kalır, susuz bekler, yine kimseden bir şey ummaz. Daima iyi işler ve Hakk'a kulluk için kendini atar. Tabiî olan kötü dileklerini unutur. Cömert olur. Gönlünü dünyaya kaptırmaz, öbür âleme hasret çeker. Az zaman böyle gider, sonra âhireti de bırakır. Mevlâ’ya koşar. Ona sırrı ile varmak ister. Kalbi de alır, Hak Taâlâ’nın kapısına gider. Artık geçmiş hüküm kendini gösterir. Ve o hüküm dile gelir. Şöyle der:

- «Ey yemeyen ve içmeyen, burada ye ve iç...»

Aklı başında olan hasta, yalnız doktorun verdiğini yer ve tavsiye ettiği ilâcı alır. Onun terbiyesinde ve gösterdiği yolda kendini tedavi eder. Gerek doktorun yanında gerekse olmadığı zaman, nefsinin isteklerine kapılmaz.

Ey hırsa kapılan, o yiyecek ki, sana yazılmış, senden başka kim yiyebilir? O elbise ve o binek ile alacağın o kadın sana yazılmış ise, senden başka kim onu alabilir? Hırsı bırak; acele etme.

Bu cehalet niye? Sebatlı halin yok. Aklın ermiyor. Allah’ın vaadine inanmıyorsun. Ey muhtelif işlerde çalışan zat, zengin, salih birine iş gördüğün zaman ücret bekleme. Edebini bozma. Sen, edebini bozmadan terbiyeni muhafaza edersen daha iyisini, daha güzelini ve daha fazlasını bulursun.

O zengin ve cömert adam, sende hırs ve bir talep görmediği zaman, birlikte çalıştığın arkadaşlarından ayırır ve seni hepsinden üstün tutar, her türlü rahatını temin eder.

Hak Taâlâ, itiraz edenlere sahip olmaz. Her işte nifak çıkarmakta olanlara bakmaz. Onun sahip olduğu ve baktığı kimseler, edepli ve itiraz bilmeyen kimselerdir, içi sakin, dışı hoş olanlar, Hak Taâlâ ile sohbetini devam ettirir.

Gelmekte olan hâdiselere boyun eğenin, İlâhî âlemde sohbeti devam eder. Allah'ı tam bilen ve O'na irfan duygusu besleyen, her an O'nunla olur. Başka sevdiği yoktur. O'na uyar, O'ndan dirlik alır, başkalarına karşı duygularını öldürür, irfan sahipleri, hep Allah'ın zatı ile olmaktadırlar; sıfat ve isim tecellilerinin zuhuru olan geçici şeylere uymazlar.

                                           *

Ey evlâd! Konuştuğun zaman iyi niyetle konuş. Sustuğun zaman, kalbinde iyi duygu besle. Niyeti amelden önce bilmeyen adamın yaptığı işler eksiktir. Sen, susmuş olsan veya konuşsan, yine de günah işlemiş olursun; çünkü niyetin bozuk. Söz etmen ve sessiz durman, peygamberin sünnetine uymuyor.

Bir hâl değişikliğinde ve rızık darlığında hemen Hakk'a karşı haliniz değişiyor. Hele gelecek bir şeyin ipi kopup kırılsa, hemen küfür yolunu tutuyorsunuz. Dünyada hemen hemen her şey ölçülü ve muayyendir. Sana bir nimet gelirse, diğer kimsenin elinden çıkmış sayılır. Bir gün de senden alınır, başkasına verilir. Ne hepsi senin olur ne de daima bir şahsın elinde kalır.

Kendinizi hükümdar gibi görüyorsunuz. Allah sanki sizin keyfinize göre hareket edecek!..

- Niçin yaptın? Şunu yapma! Bunu yap! gibi emirler vereceksiniz O'na öyle mi?.. Hâşâ!..

Ey Âdemoğlu, sen kimsin?.. Ne değerin var?.. Kokmuş bir sudan yaratıldın. Halini düşün. Rabbına tevazu göster. O’na karşı boynu eğik ol. Takva sahibi ol. Aksi hâlde kerim olman kabil olmaz. Allah katında güzelliğin kaybolur. Salih kullar da, takvan olmazsa senden hoşlanmazlar. Dünya böyledir; hep hikmet doludur. Âhiret daha baş­ka olur; kudret âlemi orada başlar.

                                           *

Ey cemaat! Sizi terbiye edecek zatlar lâzım. Siz Hakk’a vekâlet etmektesiniz. Bundan haberiniz var mı?.. Akıllı olunuz. Kalb gözlerinizi açınız. Bulunduğunuz makamı idrâk ediniz. Her hâliniz ölçülü olsun. Meselâ: Evinde bir topluluk bulunan, önce söze başlamasın; söz edecek olursa çoğu cevap mahiyetinde olsun. Boş şeyleri konuş­maktan çekinsin.

Tevhid ilmini edinmek farz, helâl bulup yemek farz, Allah için yapılan işlere, karşılık beklememek farzdır.

İçi dışına uymayan fâsık kişilerle olma. Salih ve düzenli iş edenlere koş. Karışık bir durumda olursan, salih ile nifaklı kişiyi ayırt edemeyecek hâle düşersen Allah'a yalvar. Oturduğun yerden hemen kalk; gece olsa, daha iyi olur. İki rekât namaz kıl, sonra yalvar:

- Ya Rabbi, kulların arasında olan salih kişileri bana buldur. Sana varmama delil olanı bana göster. Manevî sofrandan yememe vesile ver. Manevî susuzluğumu, sonsuz denizinden kandıracak zatı bana bildir. O zat gözlerimi, yakınlık nurunla sürmelesin. Taklitçi olmayarak ayan beyan nurunu gördüreni bana haber ver.

Allah yoluna canları ile girmiş olanlar, Allah'ın fazlından yer ve ülfet şarabını içerler. Hakk'ın yakınlığı kapısında hazır dururlar. Yalnız haberle yetinmezler. Çalışır, çabalar, sabırlı olarak sefere çıkar, her şeyi olduğu gibi görürler. Yaratılmışları geçer, ötelerin ötesine varırlar. Rablarına vasıl oldukları zaman edeb, ilim ve hikmet öğrenirler. Çeşitli bilgilere vakıf olurlar. Yerde ve gökte Mevlâdan gayri bir şey olmadığını o dem öğrenirler. Veren, vermeyen, hareket ettiren ve sakin bırakan, O'ndan başkası değildir. Takdir eden ve hüküm veren O'dur. Aziz eden ve zelil bırakan, bir şeyi diğerine sataştıran ve uysal kılan yine O'dur. Bu hále erince o büyükler her şeyi kolay anlarlar. Çünkü kalb gözüyle Hak katında olanları görürler. Dış gözlerini de o yola vermeye çalışırlar. Dünya onların yanında hiç kalır, mülkünü görmezler bile... Ne bir ölçüye vurur ne de tartmaya kalkarlar.

                                           *

Ey cemaat! Takvayı terk ettiniz; bu halinizden hemen dönünüz. Takva gönüllere şifa verir. Onu terk, ruhu hasta eder.

Kendinizi tevbe etmeye alıştırınız. Tevbe ilâçtır. Günahlar ise mikrop çıkarır. Peygamber (S.A.) efendimiz bir gün ashabına şöyle hitap etti:

-     «Ayık olunuz, size hastalığınızı ve onun şifasını öğreteceğim: ister misiniz?»

Ashab:

-     Evet, evet... dediler.

Peygamber (S.A.) efendimiz devamla buyurdular ki:

-     Hastalığınız, günah sebebi ile gelir. Ona şifa olan da tevbedir.»

Tevbe, imanın ayrılmaz eşidir. Zikir meclislerine devam etmek ve Hakk'a muti olmak, iman hastalıklarına şifa olur.

İman dili ile tevbe ediniz; felahı bulursunuz. Tevhid ve ihlâs dili ile konuşunuz; size felah gelir. Allahü Taâlâ tarafından bir âfet geldiği zaman imanla kendinizi müdafaa ediniz, iman, elinizde bir silâh olsun.

Allah'ım, onlara gösterdiğini bize de göster.

«Dünyada iyilik ver. Ahirette iyilik ver. Ve bizi ateş azabından koru...» (Bakara/201).

 

 

Bu konuşma, cuma sabahı medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî, 7 Cemaziyelâhir 545 (Milâdi 1150).

Bu sohbette; Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmayacak imana nasıl sahip olunur? Mahrumiyetlere sabır ve tahammül göstermek karşılığında hangi mükafatlar hasıl olur? Riyanın yani gösteriş hastalığından kurtulmanın çaresi nedir? Şeytanın insanlara attığı nefs okları nelerdir, bunlardan nasıl kurtulunur? Allah'ın kullarına eziyet ve cefa etmenin büyük tehlikeleri nelerdir? Konuları işlenmiştir…

Akıllı ol. Yalancı olma. Allah'tan korktuğunu söylüyorsun, fakat halktan biri seni tehdit etse korkuyorsun. Hiç kimseden korkma. İnsanlar sana bir şey yapamaz. Cin tayfasından çekinme, sana zararları dokunmaz. Dünya azabından korku duyma. Öbür âlemin sıkıntısından üzüntü çekme. Azabı yapacak kudret sahibinden kork. Si­lâhtan korkma, onu atacak elden kork.

Aklı başında olan, kulların dil uzatmasına üzüntü duymaz. Allah yolunda akıl sahibi, ondan gayri şeylerin sözünden üzülmez. O insan bilir ki, yaratılmışların cümlesi Hak katında aciz ve perişandır. Hepsi O’na muhtaçtır.

Bu anlatılan hâli bulan kul ve bilgisinden faydalanılan büyük insanlar, İslâm dininin hakikatine ermiş olanlar, din doktorlarıdır.

Ey İslâm dinini yıkmak isteyen, hastalığını onların vasıtası ile tedavi et ve Hakk'a koş. Bulunduğun hastalıktan seni o kurtarır. Senin bu yıkma hareketin hastalık doğurur. O zatlar ise, şifa yağdırır. O büyük insanlar, sana yarayacak olan şeyleri iyi bilirler.

Yaptığı işleri için Allah'a çıkışma. Çıkış yapacaksan nefsine yap. Kötülenecek biri varsa, o da nefsindir, ona söyle. İyilik, yumuşak başlı kimseye yapılır. Kötülük, dik kafa ve isyan eden kişiye olur.

Allah, hayır dilediği kulunu kendi yoluna bağlar. Sabra koşarsa yükseltir. Bağlarını çözer, semaya çıkarır. İyilik verir, imanı kuvvet bulur.

                                           *

Allah'ım, belâsız olarak bize yakınlığını ver. Kaza ve kaderin hükmü anında, bize lütfeyle. Şerli kişiler ezmek isterken bize yetiş. Kötü kimseler, bizi yıkmaya gelirken yardım eyle. Nasıl istersen ve ne zaman dilersen bizi esirge. Din işlerinde yaptığımız hatalar için bizi affeyle. Dünya ve âhiret işlerinde bize afiyet ihsan eyle. İyi işleri başarmayı istiyoruz. Bütün işlerde bize ihlâsı nasib eyle. Âmin!

                                           *

Bir gün Bayezid-i Bistamî oturuyordu. İçeri biri girdi. Sağa ve sola bakmaya koyuldu. Niçin baktığı soruldu, namaz kılmak için temiz bir yer aradığını söyledi. Bayezid ona döndü ve şöyle dedi:

- Pisliğin görülmediği her yer temizdir. Yalnız, kalbini temiz et. İstediğin yerde namaz kılmaya başla.

İhlas sahibi olanlar, riyadan korkarlar. Bu bir akabedir. Bu an geçtikten sonra riya ortadan kalkar. Çünkü her varlık Hakk'ın olur. Riya yapacak kimse kalmaz.

Gösteriş, için dışa uymaması hâli, kendini beğenmek, şeytanın oklarındandır; o bu okları kalbe atar ve yaralar.

Büyük insanları dinleyiniz. Hakk'a götüren yolu onlardan öğreniniz. Büyük yolun yolcuları onlardır. Onlara nefsinizin kötü hallerini sorunuz. Şahsî arzu ve tabiî isteklerin kötü durumlarını onlardan öğreniniz.

O büyükler, başlarına gelecek belâyı bildiler. Nefsin kötülüğünü anladılar. Bu yüzden etrafı bırakıp kendi hallerine düştüler. Hayli zaman öyle kaldılar. Nefis canibinden gelen arzuya yıllarca uzaklık duygusu beslediler. Böylece ona galip geldiler; nefislerine hâkim oldular.

Şeytanın üflemesine aldanma. Nefisten bir ok atılırsa yıkılma. O kendi oku ile atar. Ve ancak onun yoluna girersen ok sana değer. Nefsin yoluna girmeyene ok değmez. Malûm şeytan, ancak insan şeytanları vasıtası ile kötülük yapar. Nefis ve kötü arkadaştan Al­lah'a sığın; yardım iste. Bu kadar düşmanla baş edemezsin, ondan daima yardım talep et. O yardımını esirgemez. Hakk'ın yardımını varlığında sezer, manevî bir kuvvete sahip olursan, hemen çık; hal­ka koş, nefse yanaş ve şöyle de: “Topunuz birden geliniz; bana zarar veremezsiniz.”

Yusuf (a.s) Peygamber, mülk sahibi olup kuvvet kazanınca bü­tün hane halkını yanına çağırdı.

Mahrum, Allah'tan yardım bulamayandır. Asıl zavallı, dünyada ve âhirette Allah'a yakınlık duygusunu kaybedendir.

Geçmişte, kullara gönderilen kitapların bazısında, şöyle buyrulmuştu: “Ey âdemoğlu, sana sahip olmasam her şey senden el çeker.”

Hak Teâlâ senden neden el çekmesin ki? O'nun her işine itiraz ediyorsun. O'ndan daima kaçıyorsun. İman sahiplerinden geri dur­duğun yetmiyormuş gibi, bir de eziyet ediyorsun. İşlerin, iman sahip­lerini üzmekte, onları incitmekte. İçinle ve dışınla onları kırmak­tasın. Yaptığın işin kötülüğünü Peygamber (s.a.v) Efendimiz’den din­le:

“İman sahibine eziyet etmek, Beytü’l-Mamur'u ve Kâbe’nin yapılmışını on beş defa yıkmaktan günah itibarı ile daha büyüktür.”

Yazık sana. Ey durmadan Allah adamlarına eziyet eden, yuka­rıdaki büyük sözü iyi dinle ve anla. Peygamber’in yüce kelâmını iyi dinle. Eziyet ettiğin kimseler, sâlih kimselerdir. Onlar, Allah'a iman etmiş insanlardır. O'nun varlığına iman sahibi olmuşlardır. O'na dayanan ve O'na itimat eden, onlardır. Yakında öleceksin. Malın geri kalacak, bulunduğun evden atacaklar, öğünmekte olduğun mal, se­ni hiçbir sıkıntıdan kurtaramayacak.

Bu konuşma Ribât’ta yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 9 Cemâziyelâhir 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Allah sevgisinde riyaya düşen ve sadece sözde kalan hangi musibetlere uğrar? Allah ve resulüne gerçek sevgi ve bağlılık nasıl olmalıdır? Mârifetullah nuruna sahip olmak için neler yapılmalıdır? Hasta olan nefsleri nasıl şifaya kavuşturulur? Tasavvuf ehli ve Allah dostlarının alametleri nelerdir? Konuları işlenmiştir.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in bir hadîs-i şerifini şöyle anlatır­lar:

Bir gün Peygamber Efendimiz’in huzuruna biri geldi ve

 “Seni Allah için seviyorum.” dedi. Şu cevabı aldı:

“O halde, fakri gömlek gibi giy. Belaya sarıl. Öbür âlemde beni bulmak, benimle olmak için yaptıklarımı yapmalısın. Sevginin baş şartı; uymaktır.”

Hz. Sıddîk, Peygamber (s.a.v) sevgisine sadık idi. Bütün malını Peygamber yoluna harcadı. Peygamber’in sıfatına büründü. Hak ka­pısında Peygamber'e eş oldu. Her şeyi dağıttığı zaman, kendisine sa­rınacak bir aba kalmıştı. Çocukları için, Allah ve Peygamberi’nden başka hiçbir şey ayırmadı. İçini ve dışını Peygamber'in hâline uydurmuştu.

Sana gelince, yalancısın. İyi insanların sevgisi para ile ölçüle­mez. Onların karşısına paranı, altınını çıkarmaktasın. Bu hâlinle on­lara yakınlık iddia ediyorsun. Onlara yakın olmayı diliyorsun.

Aklını başına al. Bu sevgi yalandır. Seven sevdiğinden bir şey esirgemez. Sevilen her şeye tercih edilir. Fakr hâli Peygamber (s.a.v) Efendimiz’den ayrılmazdı. Bu sebeple şöyle buyurmuştu:

“Fakr hali, beni sevenlere, selden daha çabuk varır.”

Hz. Âişe'nin şu sözü önemlidir: “Peygamber hayatta iken dünya bize gülmedi. Daima darlık ve sıkıntılı oldu. Peygamber’in öbür âleme göçünden sonra üzerimize çöktü.”

Peygamberimiz ’in sevgisini kazanma şartı fakr hâlidir. Allah sev­gisi için de bela şarttır. Bazı büyükler şöyle der: “Her velayet hâlini bela takip eder.”

Sebebi, boş yere Allah sevgisi iddia edilmeye. Öyle olmazsa, ri­yakâr ve münafıklar da Allah sevgisi iddia eder; belki de davalarını kazanabilirlerdi.

Boş davadan dön. Yalan işleri bırak. Kendi başına tehlikeler çı­karma. Şayet bir dava açmak istiyorsan, ispatlı, delilli olsun. Aksi hâlde ne bizden olursun ne de davayı kazanabilirsin.

Altın işlerinden anladığını iddia ederek övünme. Sonra pişman olursun. Utandırırlar; bir şey sorarlar, bilemezsin.

Yılan ve yırtıcı hayvanlarla uğraşma. Onlar seni perişan eder. Eğer Havva isen yılana yanaş. Kuvvetine güveniyorsan, yırtıcı hay­vanlarla dalaş.

Allah kulda doğruluk ister. O'na varmak isteyene marifet nuru gerektir. İrfan sahiplerinin kalbine marifet güneşi doğmuştur. O gü­neş gece ve gündüz sönmez. O güneşe sahip olanlar doğru olurlar.

                                             *

Ey evlat! Münafıkları bırak. Allah'ın azabına kendini atmak is­teyenlerden uzak ol. Aklını başına al. Zamane insanlarının çoğun­dan uzak dur. Onlar elbise giymiş kurtlara benzerler. İyi insanlar azdır.

Fakr aynasını al, hâline bir bak. O aynada sana ve diğerlerine ait ayıbı görme hassasını Allah'tan dile.

Sana her şeyi bildiriyorum. Halkı ve Halik’ı anlatıyorum. Şer, yaratılmışların yanındadır. Hayır, Allah katındadır. O'na göre şer yoktur.

"Allah’ım, bizi yaratılmışların şerrinden koru. Dünya ve âhirette senin hayrını ver."

                                             *

Her şeyi sizin için arıyorum. Bana bir şey gelmese de olur. İpimi kuyuya salarım; oradan çıkanı size veririm, ben almam. Beni zengin edecek şeyim var. Sizden hiçbir şey talep etmiyorum.

Bana göre çalışmak vardır. Çalışamayacak olursam, tevekkül ederim. Sizin getireceğinize bakmam. Getirmenizi zaten beklemem. Nifak sahipleri sizi bekler; Allah'a güvenmez, sizin vereceğinize da­yanır. Allah'ı unutur. Yaratan’a itimat etmez.

Bana böbürlenmeyin, yeryüzünde olan bütün varlığı tecrübe ede­bilirim; buna gücüm yeter. İyinizi kötünüzü ayırt edebilirim. Allah'ın verdiği basar kuvveti ile bunu yapmaya güçlüyüm. Allah beni bu iş­lere ehil kılmıştır.

Kurtuluş istiyorsan, örsümün üstüne yat. Çekicimin vuruş ses­leri ile nefsin, şeytanî duyguların ve sana tesir eden şeytanî kuvvet­lerin beynine sesleneyim. Düşmanlarını korkutayım. Kötü arkadaş­larını kaçırayım.

Bu düşmanları yenmek için Allah'tan yardım isteyiniz. Onlara sabırla karşı koyan, yardım kazanır. Varlığını onlara teslim eden, re­zil ve rüsva olur.

Afetler çoktur; fakat onu indiren bir tanedir. Hastalık sayılama­yacak kadardır; ama onun doktoru bir tanedir. Ey nefisleri hasta olanlar. Varlığınızı doktora teslim ediniz. Sizi tedavi ederken onu it­ham etmeye kalkmayınız. Onun kadar şefkatli olamazsınız. Sizi in­citmeden tedavi eder. Nefsinizi o doktor kadar korumanız kabil de­ğildir. O Aziz tabibin önünde dilinizi tutunuz. Ona taarruz etmeyiniz.

O'na teslim olduğunuz takdirde dünya ve âhiretin hayrını bulursu­nuz.

Allah yolcuları tam bir dehşet, tam bir sükût ve tam bir sessiz­lik içindedirler. Bütün çabalamaları, bunlara ermek içindir. Aradık­larını bulduktan sonra, Mevlâ dilerse onları konuşturur. Bazen ko­nuştuklarından haberleri bile olmaz. Allah kıyamet günü, kuru varlıkları konuşturduğu gibi onları da konuşturur. Hak konuşturursa onlar da konuşur. Hak tarafından verilirse onlar alır. Allah açarsa onlar da açılır. İç varlıkları meleklere kalb olur. Melekler hakkında buyrulan; “Allah'ın emrine isyan etmezler. Ne emir verilirse hemen yaparlar.” (Et-Tahrîm, 66/6) mealindeki âyet-i kerime, bir bakıma onların hâlini anlatan bir şahit... Meleklere katılmaları bu yüzdendir.

Öbür yüze bakılırsa, daha üstün oldukları gözükür. Çünkü ilâhî bilgileri daha çoktur. Marifet hâlleri daha yücedir. Melekler onlara hizmetçi olur. Onlara uyar ve onlardan faydalanırlar. Kalpleri hik­metle doludur. Kalpleri bekçilerle çevrilidir. Herhangi bir darlık ge­lecek olsa, dış duygularına tesir eder, bünyelerini yıkabilir; ama kalp âlemlerine asla varamaz.

Onların derecesine çıkmak arzusu besliyorsan, İslâm dininin ha­kikatine ermeye bak. Sonra günahları bırak, iç âlemde ve dış âlem­de yapılan bütün suçlara pişman ol. Sonra, şifa verecek Vera (şüp­helileri bırakma) hâline koş. Daha sonra dünyanın helâl ve mubah işlerine de gönül kaptırma. Sonra Allah'ın fazlı sayesinde zâtına ya­kın olmakla zengin olmaya bak. Zaten Hak zenginliğine erdiğin za­man fazl ve ihsan seni kuşatmış olur. Kısmet ve lütuf kapıları sana kendiliğinden açılır. Dünya bazen üzerine kapanır; bazen de bütün varlığı ile sana gelir. Bu hâl dünyada kaldığın müddetçe devam eder.

Velî kulların hepsinde bu hâller tecelli etmez. Pek azları bu hâ­le erer. Erenler, ilim ve takva yönünden doğru oldukları için ererler, Hakk'ın zâtından gayrisi ile uğraşmazlar. Bunların çoğuna dünya tamamen kapalıdır. Eğer onlara dünya verilmiş olsaydı, zaten eremezlerdi. Dünyaya kapılır, Hakk'a hizmetten geri dururlardı.

Allah, velî kulların, zâtından fariğ olmalarını istemez. Dünyalık kapışmayı ve dünya ehline karışmayı Allah onlara nasip etmemiştir.

Büyük velîlerin, dünyaya kapılıp azanı azdır. Onlara göre dün­ya diye bir şey yoktur. Dünyanın her şeyi ile uğraşırlar; ama onun hükmü altına girmezler.

Dünyanın, peşi sıra koşup gittiği nebiler arasında, Peygamber (s.a.v) Efendimiz de vardı. Dünya her şeyi ile ona koştu; ama o, hiç­birine iltifat etmedi. Hakk'ın hizmetinden geri durmadı. Dünyanın hiçbir şeyine bakmadı. Tam bir zühd ve çekinme hâli taşıdı. Yeryüzünün hazineleri emrine hazır olduğu zaman onu reddetti veYâ Rabbi, beni Sen’den başka şeyi olmayan miskinlerle yaşat, onlarla öldür ve onlarla kıyamet günü dirilt!” diye duada bulundu.

Zühd sahibi olmak büyük bir iştir; onu yapmaya kolay kolay güç yetmez.

İman sahibi hırs ağırlığından kurtulmuştur; çünkü bir şeye has­ret duyarak abanmaz. Aceleci de değildir. Kalbi her şeye karşı bir çe­kinme duygusu besler. İç âlemini dünyaya kaptırmaz. Allah'ın emri­ne girer. Bilir ki, kendisi için ayrılan başkasına gitmez; bu sebeple nefsin istekleri peşinde koşmaz. Dünyaya dair istekleri arkaya atar. Yaptığı tâat için Allah'tan kabul diler.

Ey evlat! Allah yoluna girmek için iman sahibi olman lâzım. Orada sebat için de ikana sahip olmalısın.

Bu yola girmek istediğin zaman evvelâ dış varlığını korumak için örtüye, iç âlemini esirgemek için de imana muhtaçsın. Mekke (Hac) yoluna gitmek böyle değildir. Oraya gitmek için iman sahibi olmak, sonra para saklamak için çanta gerek. Anlatmak istediğim yol, dış varlık için örtü, iç varlık için de iman ister. Bu yolun hem önü hem de sonu vardır. Başka yollara benzemez.

Süfyan-ı Sevrî'yi anlatırlar: İlme başladığı sıralarda, cebinde bir para çantası taşırdı. İçinde beş yüz altını vardı. Bir taraftan ilme ça­lışır, bir taraftan da muhtaçlara dağıtırdı. Parayı severdi. Ara sıra elini para çantasının üzerine koyar, şöyle derdi: “Sen olmasaydın bizi ezmeye çalışırlardı.” İlmi bitirip irfan sahibi olduktan sonra, paraya kıymet vermedi. Elinde ne varsa hepsini muhtaçlara dağıttı, pişmanlık duymadı. Ve şunları söyledi: “Gökleri demir kaplasa da yağmur yağmasa, yer taş olsa da bitkisi bitmese, yine de rızık hususunda üzüntü duymam. Şayet bir talepte bulunursam, imanım yok olur.”

İmanın kuvvet buluncaya kadar çalış ve sebeplere yapış. Sonra sebepleri bırak, onları Yaratan'a koş. Peygamberler çalıştılar, borç ettiler, sebeplere yapıştılar. Bunları ilk zamanlarda yaptılar. Sonra tevekkül ettiler. Çalışmakla tevekkülü birleştirdiler. Her şeyin bir il­ki, bir de sonu olur. Yolun bir dışı, bir de içi vardır.

Ey mahrum, çalışmayı bırakma. Tevekkülü de elde et. İnsanla­rın elindekine göz dikersen iman sahibi olamazsın. Kudret sahibinin nimetlerini bilmemezlik olur. Allah sana darılır, öz varlığından uzak­lara atar. Çalışmayı bırakıp halkın vereceği küçük şeyleri ummak âfet sayılır.

Süleyman Peygamber mülkünden uzaklara atıldığı zaman, Allah birçok şeyle onu iptilâ etmişti. Onlar arasında, kullardan bir şey talep etmek de vardı.

Süleyman Peygamber, kendi diyarında iken çalışır, yerdi. Uzak­lara atılınca rızık yolları ceza olarak başka taraftan verilmeye baş­landı.

Allah yolcularının darlığı geçmez. Sancıları dinmez. Gözleri ay­dın olmaz. Musibetleri eksik olmaz; ta Hak Teâlâ'ya kavuşuncaya kadar. Hak Teâlâ'ya kavuşmaları iki yönden olur: Biri dünyada, öbürü âhirette. Kalp ve sır âlemi ile dünyada Hakk'a vasıl olan az­dır. Âhirette bütün varlıkları ile O'na kavuşurlar. Kavuşan rahat ve huzura erer. Ama önceleri, ağlamakla sızlamakla geçer.

*

Ey evlat! Nefsine helâl yedir. Temiz lokma aldır. Onun kibrine sebep olan haramı aldırma; sonra kibirli olur. Kendini beğenir, ede­bini bozar.

“Allah'ım, Zâtını bize bildir ki, seni öyle bilelim. Âmin!”

Bu konuşma medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 11 Cemâziyelâhir 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Başkaları için gösteriş olarak yapılan amellerin getireceği felaketler nelerdir? İmanın gıdalanıp güzelleşmesi için neler yapmak gerekiyor? İlim yolunda dalalete düşmek ne anlama geliyor? Rızık çoğalır veya azalır mı? Rızık konusundaki ilahi hüküm nedir? İhlâssız ibadetler fayda sağlar mı? Tövbede sebat etmenin mükafatları nelerdir? Harama gözleri kapamak ve zinadan sakınmak için nasıl tövbe edilmeli? Fakirliğe sabredenlere Allah'ın mükafatları neler olacaktır?  Halden şikayetçi olmadan Allah'a tevekkül etmenin ve sabrın faydaları nelerdir? Konuları işlenmektedir...

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur:

“İslâm dinini kabul etmiş biri, herhangi bir şahsa zenginliği için saygı gösterirse dininin üçte ikisi gider.”

Ey münafıklar, bu yüce kelamı işitiniz. Bu hadîs-i şerifte belir­tilen saygı, sadece önünden kalkmak mânasını taşır. Ya orucunu, na­mazını ve haccını zengin kişiler için yaparsa ne olur? Ya akşam sa­bah o zenginlerin eteğini öpen dindarlara (!) ne buyrulur?

Ey müşrikler, sizin ne Peygamber’den haberiniz var ne de onun kelamından. İslâm olunuz ve günahlarınıza tevbe ediniz. Ancak imanınızı hâlis tevbe kurtarır. İkan duygunuz, o zaman büyür. Tevhid haliniz gelişir; bütün varlığı ile sizi Arş'a çıkarır.

                                          *

Ey evlat! İman bahçene bakar, ağaçlarını büyütürsen, Hak seni maddî varlığından alır. Artık ne kendi dış varlığına ne de başkala­rına ihtiyaç arz edersin. Ve çalışmanın, kazanmanın hakikî yolları­nı öğrenirsin; hiçbirinde hakikî tesir görmezsin.

Seni Hak doyurur. Kalbini ve sırrını da nurla doldurur. Kapısı önünde oturtur, zikir, ülfet hâlleri ile zengin kılar. Yakınlığı sayesin­de kimseden bir şey talep etmez olursun.

Dünyadan bol nasip alıp onunla meşgul olana bakma. Elinde maddî varlık taşıyana göz atma. Senin bakışların onun içine ağırlık verir. Her bakışında elimde olanı alacak diye çekinir, ruh sıkıntısına düşer, ayrıca onu üzüntüye soktuğun için hata etmiş olursun.

Ey bilgi iddiasında olan, dünya ehlinden mal talep eden ve bil­gisini paraya çeviren! Allah, seni bildiklerinle batırıyor, ilmin bere­keti senden gitti. Özün çürüdü, kabuğu kaldı.

Ve sen ey Hakk'a kulluk eden, halbuki kalbin kullara bağlı. On­lardan bir şeyler bekliyor, herhangi bir isteğini vermezler diye kor­kuyorsun. Dıştan Allah içinmiş gibi görülen kulluğun, içten halk için oluyor. Her arzun ve çaban, kulların elindekine göre. Onların elinde bulunan saman çöpü kadar kıymetsiz şeylere tenezzül ediyor­sun. Onların övmesini, yüceltmesini bekliyorsun. Onların kötüleme­sinden ve seni bırakıp gitmesinden çekiniyorsun. Elindekini alırlar diye titriyorsun. Onlardan alacağın bir şey için, sabahlara kadar uy­kunu kaçırıyorsun. Ümitlerini o kadar uzatıyorsun ki, hile yapmaya mecbur kalıyorsun. Kapılarına gittiğin zaman, içinden gelmediği hâl­de ince ve yumuşak konuşuyorsun. Sebebi; sana bir şeyler versinler.

Yazık sana, için bozuk olmuş. Hep gösteriş peşindesin; din yoluna girişin babadan kalma gibi. Kendini İslâm'ın emirlerine veremi­yorsun.

Kalplerde dönüp dolaşanı bilene karşı büyüklük satana yazıklar olsun. Hain göz taşıyana yazıklar olsun. Dilinde; “Allah, en büyüktür.”, kalbinde; “Hayır, yaratılmışlar daha büyüktür.” diyene yazıklar olsun.

Kalbinde böyle şeyler varsa dön. Tevbe et. İyi işleri sadece dün­ya için yapma. Halka gösterişe kalkma. Yalnız Allah'ın pâk vechini dileyenlerden ol.

Yaratıcılığın hakkını öde. Övülmek için iş yapma. Vermek, al­mak ümidini gönlünden at.

Rızkın azalmaz ve çoğalmaz. Hakkında hükmedilen, hayır ve şer gelecekse gelir. Bunları düşünüyorsan, yazık.

Hırsını azalt. Ümitlerini kıs. Ölümü göz önüne al. Bunları yapar­san ıslâh olursun. Bütün hâlinle dinî emirleri yerine getirmeye ça­bala.

Ey cemaat! Yanımızda İslâm dinine uyan bir hâliniz kalmadı ki. Onu, zahirde elinizden bıraktınız. İç âleminize zaten geçemediniz. Nefsin hilesine kandınız. Allah'ın hilmine aldandınız. Her gün biraz daha dinden uzaklaştınız. Allah Teâlâ Hazretleri'nin hilmi sayesinde bu âlemde gazaba da uğramadınız. Bir gün burayı bırakır, öbür âleme göçerseniz. O gün Mevlâ her yanınızdan tutar, azaba atar.

Ölüm gelir, kabre inersin. Oranın sıkıcı darlığına uğrarsın; be­lânı bulursun. Oradan kolay kurtulmak yoktur. Kıyamet kopmayınca oradan çıkarılmazsın. Kıyamet oldukta sana haber gelir; kalkar, kör pişman gidersin. İğneden ipliğe hesaba çekilirsin. Saati ve daki­kası ile her yaptığın işin hesabını verirsin.

Sen, boş bir put gibisin; kuru deriden ibaretsin. Ne mânan var ki? Kuvvetin de yok. Yalnız ateşe yararsın. Kulluğuna bakılsa ihlâs yok. Halbuki ihlâs ibadetin ruhudur. Ruhsuz olan şey Hakk'a ya­ramaz. Yaptığın kullukla birlikte ateşte yanacaksın. Yalnız yanmak­la olsa neyse; ayrıca yapılan sitemli çıkışların verdiği sıkıntı da ca­ba. İhlâsla yapılmayan hiçbir şeyin faydası olmaz; bunu iyice bil.

Sen çalışan ve istediğine erensin; ama neye? Dünyada bol bol ça­lışıp yorulan, boş yere kendini yorduğu için de öbür âlemde ateşe atılan. Ancak tevbe seni kurtarabilir, ölüm gelmeden, tevbe et, kurtul.

Tevbeni iyi yap. İhlâsa sarıl. İmanını tazele, Allah'a dön. Ölümün gelmesini bekleme, ölüm anında bütün kapılar yüzüne kapa­nır; tevbe etmeye gücün yetmez olur.

Allah'ın ihsan kapısı kapanmadan önce, kalp adımlarınla Allah'a açıl. Allah'ın ihsan kapısı kapanırsa, nefsin sana yük olur. Malın ağırlık verir. Kuvvet işe yaramaz bir yük olur. Elinde bulunan hiçbir şeyin yararını göremezsin.

Altınların sana put oldu. Bütün düşüncen paraların. Bunlara dalıp Hakk'ı unuttuğun için yakında fermanın verilir. Bu hâlinden utanmaz mısın, yazık sana?

Dükkanını ve malını, çocukların rızkı için çalışma vesilesi yap. Çalışırken din emirlerini unutma. Sakın, malın ve dükkânın tesirini görme. Kalbini Allah'a bağla. Tevekkül sahibi ol.

Senin ve çocukların rızkını Allah'tan dile. Çalışmanda da fazla bir tesir görme. Sen bir vesilesin. Kalbini Allah'a verirsen, yakınlık bulursun, Hak'la ülfet edersin. Kalbin zengin olur. Yavruların gözü tok olur. Her ümit kalbine verilir. Ve denir; “Şu sana, şu da çocuklarına.”

Bugün şirk içindesin. Anlattığımız makama bu hâlinle eremez­sin. Dünyanın topunu verseler gene doymuyorsun.

Kalbini kilitle. Yabancı her şeyin ona girmesi ümidini kes. Ora­ya yalnız Hak Teâlâ'nın zikrini koy, yeter.

Yaptığın hatalar için tevbe üstüne tevbe et. Kötü işlere cesaret ettiğin ve kötü edebin için pişmanlık üstüne pişmanlık duy. Kötü iş­lerine ağlamayı arttır. Elinde mal varsa, biraz fakirlere dağıt. Ya­kında onları bırakıp gideceksin. Dünyadan göçeceğine inanan iman sahibi cimri olmaz.

İsa (a.s) Peygamber ve şeytan arasında geçen şöyle bir konuş­ma anlatırlar. İsa:

“Halktan en çok kimi seversin?” diye sorunca şeytandan şu cevabı almıştı:

“İmanlı olmakla beraber cimri olanı.” Bundan sonra sevmediği kimseyi sordu:

“Cömert olan fâsık kişiyi sevmem.” cevabını aldı. Bunun sebebini sordu. Şeytan onu da şöyle anlattı:

“İmanlı cimri, bir gün cimriliği sonunda imanını kaybedebilir; fâsık kişi ise, cömertliği yüzünden iyilere katılabilir.”

Dünya ile yalnız dünya için meşgul ol. Çalışmak, kazanmak iyi­dir. Çünkü Hakk'a kulluk için yardımcı olur. Ama sen, bu iyiliği unuttun. Bütün servetini günah işlemekte harcadın. Çalışmak için namazı ve diğer hayırlı işleri bıraktın. Malın zekâtını vermedin. Dai­ma isyan bayrağı çektin. Kulluk yolunu tutmadın. Çalışman, yol kesicilik gibi bir şey. Yakında ölüm gelir. Onun gelişi iman sahibini sevindirir, küfür ehlini ürkütür, münafıkları korkutur.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur:

“İman sahibi öldüğü zaman, Mevlâ’sının iyiliklerini görür; yaptığı iyi işlerin karşılığını seyre dalar. ‘Ah, dünyada biraz daha kalsaydım; hayır işlerimi artırsaydım’ der.”

Tevbe edip sebat eden nerede? Yaptığı hatalar yüzünden Yaratan'dan utanan nerede? Her hâlinde onu gözeten ne oldu? Yalnız kaldığı zaman ve herkesin yanında olduğu zaman, harama bakma­yan nerede? Kalp ve kalıp gözünü günahtan ayıran nerede kaldı?

*

Peygamber (s.a.v) Efendimiz; “Bu iki göz zina eder.” buyurur.

Gözün zinası harama bakmaktır. Gözlerin günde kaç defa zina ediyor, biliyor musun? Kadınlara ve çocuklara kötülükle bakıyorsun. Allah Teâlâ'nın şu kelâmını işitmedin mi: “İman sahiplerine söyle; gözlerini çevirsinler. (Harama bakmasınlar)” (En-Nûr, 24/30)

                                          *

Ey çaresiz, sabırlı ol. Dünyanın çaresizliği çabuk geçer. Büyük Peygamberimiz (s.a.v), Hz. Âişe'ye şöyle buyurdu: “Yâ Âişe, dünyanın acılığını, âhiretin iyiliği için iç.”

Çalış, geçmişte verilen hükme güvenme; orada isminin hangi defterde yazıldığını bilemezsin. Şaki veya said olduğunu göremezsin. Bu sır, ilâhî bilgi hazinesinde saklıdır; karışma, karışacak olursan dinden çıkarsın.

Çalış, yapacağın işler acı gelse de yap. Geçmişte verilen hüküm, seni ilgilendirmesin. Yapacağın işlere bak. O derin bilgiyi ne sen ne de başkası bilir. Buna kader bahsi denir. Kader ilmini ne sen tam bi­lirsin ne de başkaları.

Allah yoluna baş koyanlar, dünya yatağını dürdüler ve Mevlâ'­nın huzurunda durdular. Hep günlerini O’nun uğruna harcadılar. Dünyadan ancak geçim miktarı aldılar. Onlar, keyif için yemek ye­mezler. Zarurî ihtiyaçlarını alırlar. İbadetlerine iyi niyetle kuvvet verirler. Şeytan mekrinden, şehevî duygularını esirgerler. Her husus­ta olduğu gibi, şehvet duygularında da Yaratan'ın emrini gözetirler. Peygamber’e uymaktan geri durmazlar. Bütün meşgaleleri, emri tut­mak, sünneti yerine getirmek. Onlar, gayretli kişilerin başında gelir, feragatleri tamdır.

“Allah'ım, bizi onlardan eyle, onların bereketini bizden uzak kıl­ma. Âmin!”

                                          *

Ey evlat! Dünya sevgisi içini sardıkça, sâlih kulların hâlini gö­remezsin. Halktan bir şey umdukça kalp gözlerin açılmaz olur. Dün­ya ve âhireti kalbinden atmadıkça, manevî hâllerden sana söz düş­mez.

Hak yolunda cihad ehli ol. Böylelikle başkalarının görmesine im­kân olmayan şeyi görürsün. Âdet harici kerametler senden zuhur eder.

Küçük hesapları bırak, büyükleri kendiliğinden gelmeye başlar. Her hâlinde Allah'a dayanırsan, açık ve kapalı yerlerde O'na isyan etmekten çekinirsen, tahmin edemediğin yerden rızkın gelir.

Sen elindekini bırak, daha iyisini alırsın. Henüz olgun olmadığın için istiyorsun, sonra bunu da bırakırsın.

Dünyada bırakılanları öbür âlemde alırsın. Bu yola ilk girenler, şehvet duygularını ve diğer dünyalık işlerini zorla bırakırlar. Gayret sarf eder, kalplerini esirgerler. Sonra korkmadan nasiplerini alır yer­ler. Çekinmek, ittika sahiplerinin vasfıdır. Korkmadan ölmek ise Allah yolunda varlıklarını harcamış olanlara haktır.

                                          *

Ey gösterişçi, ey içi dışına uymayan, ey şirkçi, büyüklere zahmet verme. Elden kaçırdığınızı bulmak için onlara yanaşmayınız. Onların hâline ermeyi aklınıza getirmeyiniz. Elinizde bulunan yaramaz şey­ler, sizi onlarla olmaktan uzak kılar. Onlar âdetleri ve resmî hâlleri bıraktılar. Sen onların bıraktığını kaptın. Şüphesiz onlar tarafından bırakıldığı hissini duyan şeyler, kendiliğinden ayrılıp gitmiştir. Çün­kü onlarda, yoktan gayri şey kalmayacaktır.

Sen uyuduğunda onlar uyanıktı. Sen bol dünyalık içinde iken onlar oruçlu gezdiler. Sen emniyet içinde iken onlar korkarak ağla­dılar. Her şeyini saklarken onlar varlarını dağıttılar. Onlar işlerini Hak uğruna yaptılar, sen kullara gösteriş yaptın. Onlar Hakk'ı ara­dılar, sen başkasını. Onlar işlerini Allah'a ısmarlarken sen tek başı­na yapmaya kalktın. Hakk'a cephe aldın. Onlar dillerine sahip oldu­lar; Hakk'ı kullara kesmediler. Sen onların yapmadığını neden yap­tın? Acılara sabırla karşı koydular, tatlı oldu. Kudret bıçağı onları kesti, ama aldırmadılar. Etleri doğranırken hiçbir üzüntü duymadı­lar. Çünkü yapanı biliyorlardı. O'nun uğruna varlığını harcayan, yaptığı ufak darlığa dayanamaz mı? Halk, o büyüklerin dilinden emindir. Onlardan hiçbir kula eziyet gelmez.

Büyük insanlar, karıncayı dahi incitmezler. Bu sözü o büyükler­den biri demiştir. Çünkü o karınca ufacık hâli ile çalışmaya bakar. Büyük insan, o karıncanın halkla iyi geçim ettiğini görür. Kendi ara­larında yine hoş geçim üzere olduklarını görür. Hâli böyle büyük olan küçük mahlûka eziyet edilebilir mi hiç?

Büyük insanlar her şeyle iyi geçinirler. Bu yüzden Hak yakınlığına ererler, hoş olurlar. Öbür âleme göçünce, cennetin güzel nimet­lerini görürler. Allah Teâlâ'nın kelâm sıfatının tecellisini orada sey­rederler. O'nun zâtına varır, verdiği armağanı kabul ederler.

Ey zavallı, anlattığımız büyüklerden sana bu hâlinde nasip gel­mez. Tevbe ile uğraş. Günah kirlerini yıka. Rabbi’ne karşı seni rüsva edecek şeyi bırak. O’nun yasak ettiği şeyleri yapma. Kötülük etme, cüretini bir yana at.

Allah'tan utanılır; kullardan O’nun kadar utanılmaz. Her şeyden önce O'nun varlığı vardır. Bütün varlığın sahibi olandan utanmalısın. Varlığı sonsuz olan zâttan utanarak hatalarını bırakmalısın. O Ke­rimdir; zulmü sevmez. Zalimlik sıfatı başkalarına yüklenir. O'nun zenginliği sonsuzdur. Kâinatta olan her şey O'na muhtaçtır. O'nun âdeti vermek; başkalarınınki ise almak. Bütün ihtiyaçlarını O'na arz et. Başkasından istemek iyi olmaz. O, hepsinden yücedir. Yaptığı işler delilin olsun. Çizdiği yolları aşma. O'nun takva yoluna koş. Tak­va üzere olursan O'na varırsın. Yapılmış şeylere gönül kaptırma. O'na varmak için delil ara. Yalnız O'nu an; âhireti de bırak. Dünya ve âhiret metaından sana meyilli olan gelir; seni kaybetmez. Hakk'ın zâtından gayri şeyleri bir yana at. O'na güven; kalbini üzüntülerden temizle.

Kalbin, Yaratan'a götürecek delili sana göstermiyorsa akılsız bir yaratıksın. Bulunduğun karanlık âlemi bırak; akıllı olan kişileri ara. Onları, akılları Mevlâ'ya götürmüştür. Aklın ne olduğunu onlardan öğren. Onların gösterdiği akılla nefsini tanı.

Ömrün sona eriyor, bundan haberin yok; yazık sana. Öbür âlem­den ne zamana kadar yüz çevireceksin? Dünyaya daha ne kadar sa­rılacaksın? Sana yalnız acınır. Yiyeceğini başkası almaz. Yerin cen­net ise ne âlâ, gidersin; cehennem ise ona da gidecek yine sensin. Gaflet seni tapuladı. Hevâya esir düştün. Bütün derdin yemek, iç­mek, evlenmek, uyumak ve kötü arzularına kavuşmak.

Çalışman, münafık ve müşriklerinkine benziyor. Tek karnın doy­sun ister helâl ister haram olsun; düşünmezsin. Sanki kalbini diril­tecek bir dine sahip değilsin.

Zavallı, nefsinin perişanlığına ağla. Bir çocuğun ölse, kıyamet kopmuş gibi göz yaşı akıtırsın. Kalbindeki inancın ölürse hiç düşün­mezsin ne ağlar ne de aldırış edersin. Aklın yok; olsaydı dinsizliğe ağlardın.

Sermayen var; fakat hiçbir zaman onunla iş tutmak aklına gel­medi. Kalbindeki haya duygusu ve başındaki akıl birer sermayedir. Sen, onları iyilik için kullanmaya hiçbir zaman kalkmadın.

Bilgi ile amel etmedin. Aklından fayda almadın. Yaşaman boş. O hâlde hikmet-i vücudun nedir? İçinde durulmayan eve benzersin. Yeri bilinmeyen hazine gibisin. Yenilmeyen iyi yemek neye yarar?

Sen kendi değerini bilmezsin; fakat ben bilirim. Din aynası ben­de vardır. O ayna ile zahire bakılır; hüküm verilir, ilim aynası da bende var. Onunla da iç âlemin hükmü verilir.

Gaflet uykusundan uyan. Ayıklık suyu ile yüzünü yıka. Hâline bak. İslâm mısın, yoksa, kâfir mi? İman sahibi misin, yoksa münafık mı? Allah'ı biliyor musun, yoksa O'na şirk mi koşuyorsun? İçinde gösteriş arzusu var mı? Yoksa ihlâsa sarılmış mısın?

Allah'ın emirlerine uyuyor musun, yoksa muhalefet mi ediyor­sun? Mevlâ'dan razı mısın, yoksa O'na darılıyor musun?

Aziz ve Celil olan Hak, senin razı olmana ve darılmana bakmaz. İkisinin de faydası sana aittir.

Allah, Sübhane, Kerim ve Halim’dir; her şeyi lütfu ve rahmeti deryasına almıştır. Eğer bize O'nun lütfu ve keremi olmasaydı helak olurduk. Bizim yapmakta olduğumuz hatalara karşı tam mukabele etseydi, topumuz birden yıkılırdık.

                                          *

Ey evlat! Nifak, gösteriş ve unutkanlıkla ibadet edersin, bu iba­detinde iyilik umarsın. Hata ile işlediğin şeylere lütuf beklersin. O uygunsuz hâllerinle iyi kulların yanında kalmak dilersin. Sen nere­de, onları anmak nerede? Onlar gibi marifet dâvasına girmek sana çok ırak.

Ey sahibinden kaçan, dağınık ve perişan adam, hâlin nice olur? Şu büyük ümmetin ihlâs sahiplerinden de ayrıldın.

Sana ağlanması için ağla. Musibet işlerine otur ağla. Onları gi­dermek için üzüntü duymazsan, yazık olur. Kötü işlerini öldür, son­ra taziyeye otur. Başkaları da sana taziyeye gelir. Senin gözlerinde perde var; bundan haberin var mı? Bazı büyükler şöyle buyurmuşlar: “Hak nurundan perdelenmiş oldukları hâlde hâlini bilmeyenlere yazıklar olsun.”

Kalbin nerede? Aklın kime takıldı? Kime hâlini şekva ediyorsun? Kimden yardım istiyorsun? Kiminle bu kadar uyuyacaksın? Herhan­gi bir darlığa düştüğün zaman, kime dayanacaksın? Bu hâlinle hep yalnız kalacaksın. O büyükler, gafletin için, sana yardımcı olmaya­caklar.

Ne dilersen söyle. Her sözünü bilirim. Onların yalanını, doğru­sunu çıkarırım. Sen ve bütün yaratılmışlar, bana göre bir kurbağa kadar küçüktür.

Sizden doğru olanın, hizmetçisi ve kölesi olurum. O isterse, beni alır, çarşıda köle gibi satabilir. Beni kendine mal etmek isterse, ça­lışır kıymetini öderim. O doğru insan üzerimden elbisemi alsa, sesimi çıkarmam. Dilendirmek isterse yaparım. Tecrübesi kolay, arzu edi­yorsa hemen yapsın.

Seni neylerim; doğruluğun yok. Sözünü tutmam kabil değildir.

Tevhid ve imana yanaştığın yok. Oluk kapatan ot kadar kıymetsiz­sin. Ayrık otuna benzersin. Kurumuşsun, yalnız yanmaya yararsın.

                                          *

Ey cemaat! Dünya biter, ömür tükenir. Âhiret yakında gelir; ona karşı düşünceniz nedir? Ne gibi hazırlık yapmaktasınız? Onu dü­şünmediğinizi görüyorum; bütün gayretiniz dünyada.

Siz Allah'ın nimetine düşmansınız. O'ndan işinize gelmeyen bir iş gelirse, her tarafa yayarsınız. İyiliği gelecek olsa saklar kimseye göstermezsiniz. Allah'ın nimetini saklar kimseye vermez, şükrünü de edâ etmezseniz yakında elinizden alır. Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Allah, kullarına verdiği nimeti açıktan görmek diler.”

Allah yolcuları, bir gaye beslerler, kalplerine bir şey saklarlar, birçok şey değil. Onlar, ibadetlerini görsünler, işitsinler şüphesin­den beri kılarlar. Siz nifakın kulu ve desinlerin kölesisiniz.

Onlar, yaptığı bütün kulluğu Rab’lerine verdiler. Kullara kulluk etmektesiniz, övülmek için iyilik yapmaktasınız. Tam kulluk yapa­cak kimse, içinizden çıkamaz. Ancak kul, Allah'ın dilediğini yapan­dır.

İnsanlara bakıyorum; sanki bana şöyle bir şeyler deniliyor: “Şuna bak: Dünyaya ibadet ediyor; dünyada kalmak istiyor. Kıyamet kopmasından ödü kopuyor. Şuna bak: Kullara kulluk edi­yor, onlardan yardım diliyor. Bir de dön şuna bak: Ateşe tapıyor, ce­hennemden korkuyor. Şu da cennet için kulluk peşinde. O, ateşe ta­parken Yaratan'ı düşünmüyor. Bu da cenneti isterken sahibini aklı­na getirmiyor.”

Halk nedir ki? Cehennemin ne önemi var? Hakk'ın gayri neye yarar? Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onlar, yalnız Hakk'a kulluk ve O'nun uğrunda pâk, temiz ve ihlâsla ibadet yoluna girmeye emrolunmuşlardır.” (el-Beyyine, 98/5)

İrfan sahibi bilgin kişiler, yalnız Hakk'a kulluk ederler. Başkası­nı bilmezler. Yaratan'ın hakkını verirler. Hakk'a yaptıkları kulluk, O'nu sevdikleri ve emrine uydukları içindir. Başka manaya gelmez. İbadet eder, O'ndan yardım isterler.

Siz suretten ibaretsiniz. Yalnız dış görünüşte varlık sahibisiniz. İç âleminiz boş; ama o büyüklerin iç zenginliği vardır. Siz binanın dışı olabilirsiniz, onlar binanın içi. İç yönü onlar istilâ etmişlerdir. Siz sadece bağırıp şamata edersiniz, onlar iç âlemlerine çekilir, dururlar. O yolcular, peygamberlerin sağında ve solunda yürürler. Peygamberlerin çevresini onlar sarmıştır. Peygamberlerin tattığı taamı onlar da ta­dar. İçtiği şarabı onlar da içer. Peygamberlerden öğrendikleri bilgi ile amel ederler; bu yüzden onlara vâris olurlar. Peygamber (s.a.v) Efendimiz bu mânaya işaret olarak şöyle buyurur: “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir.”

Bu veraset peygamberlerin yoluna giden ve ilmi ile âmil olan her iman sahibine nasip olur. Bu nasip sayesinde peygamberlerin vâ­risleri olabilirler. Bu hâle ermek yalnız dış ilimle olmaz. Ona bir iç eklemek lazım olur. Senetsiz dâva ispat edilemez. Amelsiz ilmin ya­rarı olmaz.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “İlim ameli çağırır; icabet ederse pekâlâ, aksi halde gider. Geriye yalnız ders zahmeti kalır.”

Yalnız kabuğu kalır, içi bozulur.

Ey ameli bırakanlar, hâlinize beliğ şairin süslü sözü ne fayda verebilir? Onun derin mânasına nüfuz etmedikten sonra neye yarar?

Kalbini temizlersen, bütün duyguların pâk olur. Kalp bütün duy­guların şahıdır. Padişah iyi olursa, iyilik bütün halka geçer, ilim kabuk, amel onun özüdür. Kabuk özün saklanması için durur, iç de yağı alınması için saklanır, iç olmazsa kabuk neye yarar? Özün yağı olmayınca onu saklamak neden gerekli olsun ki?

İlim gitmiş sayılır. Amel olmadıktan sonra ilim de yok sayılır.

Bir şeyin varlığı ondan faydalanmaya bağlıdır. Faydası olmayan var, yok gibidir.

Ey bilgin kişi, bildiklerini iyiye kullan. Dünya ve âhirette hayır bekliyorsan, bilginin gereğini yapmaya bak. Bildiklerini insanlara belletmekten sakınma.

Ey zengin, dünya ve âhirette iyilik bekliyorsan, malından fakir­lere dağıt. Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Hak katında insanlar bir aileden ibarettir; içlerinde hangisi fazla iyilik yapıyorsa o daha sevgilidir.”

İnsanların ihtiyacını insanlarla gören ve bu hususta hüküm ve­ren Allah Sübhan’dır.

Ey zengin, benden kaçma, senden bir şey alıyorsam senin için­dir. Ondan gelecek büyük hayır sanadır. Bana senin malından bir şey gelmez: Allah beni varlığı ile zengin kıldı ve sizin derdinizi gör­mek için gönderdi.

İbrahim Ethem, fakirlik hâli için nefsinde sabırsızlık sezer ve şöyle derdi: “Yâ Rabbi, bize bol dünyalık ver; ama kalbimizi koru. Bizi öte atıp dünyalığa rağbetimizi arttırma, onu ararken yıkılırız.”

                                          *

Allah'ım, verdiğin hüküm ve kader işlerinde bize lütfunu bol eyle!

Bu konuşma sabah üzeri Ribât’ta yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 16 Cemâziyelâhir 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Allah katında gerçekten "akıllı" olanlar kimlerdir? İlim olmadan, bilgisizce yapılan kulluğun bir faydası olur mu? Allah'a vasıl olmanın sırrı nedir? Zühd nedir, nasıl zühd sahibi olunur? Sıhhatli bir bakışa sahip olmak için ne yapmak gerekir? Allah'ın yakınlığı ile dirilmek nasıl gerçekleşir?   Fanilere bağlanmaktan nasıl kurtulunur? Konuları işlenmiştir...

Allah Teâlâ'nın nimetlerini görüp varlığını itiraf edene saadet­ler olsun. Her varlığı O'na bağlayana saadetler olsun. Nefsini bir yana atarak sebepleri, gücünü, kuvvetini Hak Teâlâ'ya verene saa­detler olsun.

Aklı başında olan odur ki, yaptığı işin hesabını Yaratan'ına sor­masın, O'ndan mükâfat istemesin. Her hâlini buna uyduran akıllı insandır.

Sen yaptığın ibadetin mânasını bilmeden ibadet edersin, zâhidlik yolunu anlamadan tutarsın. Dünyaya sarılırsın, fakat ne olduğu­nu bilmezsin. Bu hâl kalbine perde üstüne perdedir. Felâket üstüne felâkettir. Bu hâle gelen, hayırla şerri ayırt edemez. Sen de hayrını şerrini ayırt edemezsin; lehinde ve aleyhinde olanı çıkaramazsın, düşmanla dostunu fark etmen kabil olmaz. Bu başına gelenler, cehaletinden oluyor. Büyük önderlere hizmet etmediğinden çıkıyor.

Her şeyin bir önderi vardır. Bilginin önderi, yapılacak işlerin ön­deri ayrı ayrıdır. Onların her biri, kendi çapında Hakk'a delâlet eder­ler. Her kimi terbiye edecek olsalar önce sözle yola getirirler, sonra yaptıkları işle çağırırlar. Hakk'a vasıl olman, onların vasıtası ile olur. Hakk'a vasıl olan, bilgi ve zühd yolu ile olur. Bu zühd yolu hem kalp hem de kalıpla olur.

Kendini ilk defa zâhidlik yoluna verenler, dünyayı ellerinden çı­karırlar. Bir zâhid vardır, zâhidlik hâlini varlığına yerleştirdikten sonra dünyayı kalbine koymaz. Bunlar büyük kişilerdir. Kalpleri ile zâhid oldukları için zühd onlarda hâl olur. İçleri, dışları ona bürünür.

Tabiî hâllerinin ateşi söndü. Boş gururları kırıldı. Nefisleri itmi­nan derecesini buldu; şerri gitti.

                                             *

Ey evlat! Bu zühd öyle şeydir ki, elle yapılmaz. Elini attığında tutabileceğin gibi de değildir. O birkaç adımdır. İlk adım, dünyaya olduğu gibi bakmaktır. Bu görüşte, peygamberlerin ve geçmişte ye­tişen velî kulların tutumu esas olmalıdır. Onların ibadetten yana boş zamanı olmamıştır.

Dünya görüşünün, onların görüşüne uyması şarttır; onlara uy­mak böyle olur. Sözde, işte, gizlide, aşikârede. Hasılı surette ve mâ­nada onlara uymalısın. Onlar gibi oruç tutmalısın. Onlar gibi namaz kılmalısın. Dünyadan alacağını onlar gibi almalısın. Bir şeyi sever­sen onlar gibi sevmelisin ve bıraktığını onlar gibi bırakmalısın. Onlara, anlatıldığı gibi uyarsan, Allah Teâlâ sana bir nur ihsan eder.

Nefsinin ayıplarını onunla görürsün. Başkalarına da o nurla bakar­sın. Hem senin hem de başkalarının ayıbını onunla görürsün.

Her şeyin değerini O verir, ama zâhid olursan. Bu ki sabit oldu, kalbine yakınlık nurları dolar; böylece iman sahibi, ikan sahibi, arif ve âlim olursun. Her şeyin asıl suretini ve manevî yolu görürsün. Dünyaya baktığın zaman görüşün, geçmiş büyüklerin görüşüne uyar. Onlar dünyadan kalplerini çekmişlerdi. Sebebi, dünyanın ihtiyar, porsumuş görünüşü ve çirkin bir hâlde oluşu. Bu, o Allah yolcula­rının görüşüdür. Onlara uyarsan, görüşün onlarınkine benzer. On­lar gibi olmayan mülk sahipleri, dünyayı yeni gelin gibi görürler. Hâlbuki bu hâl, Allah yolcularının katında olmaz, dünya onlara zelil ve hakir gelir. Onun üstünü başını yırtar, saçlarını yolarlar. Yüzünün etlerini diderler. Dünya onlara kısmet vermek istemez. Fakat onlar, inadına hisselerine düşenleri alırlar. Dünyalık alırken öbür âlemi unutmazlar; zaten bütün hâlleri öbür âleme dönüktür.

                                             *

Ey evlat! Dünya için yapacağın zühdü iyi yapmaya güçlü isen yap. Gönlünden kopan arzu ve istekle yap. Halka karşı da aynı duy­guları besle. Onlardan alacağın herhangi bir şeyi Allah'ın emri ile al. Onlardan korkma, bir şey umma. Nefsini de zühd gözü ile gör, sözlerini ona göre tart. Bu yola koyulursan, ilham ve rüya âlemin­de sana, yaratılmışlardan kaçma duygusu aşılanır. Dikkatli ol. İlâhî duygularda kalbin sakin olması lazımdır. Elde edilmesi gereken en üstün şey, kalbin sakin olmasıdır. Kalbe sükûn hâli yerleşmesi için, nefsin sabırlı ve şahsî şeylerin yok olması lazımdır. Bu olunca kalp, Hak yakınlığı ile dirilir.

Bu yolda ölüm ve sonra dirilmek var. Allah dilerse seni diriltir. Kullara iyilik için gönderir. Sen de kullara döner, yararlı işlerini gö­rürsün ve onları Hak Teâlâ'nın kapısına götürürsün. Artık dünya sana zarar vermediği için ondan kısmetini çekinmeden alırsın.

Sana kuvvet gelir. Halkın kalp karanlığını giderirsin; düştükleri dalâlet çukurundan çıkarırsın. Onlar arasında ilâhî emrin mümessi­li olursun. Bazen bu vazife arzuya bırakılır. Sen de böyle bir vazife istemezsen, Hak yakınlığı sana yeter. Bilcümle, Esma ve sıfat âlemle­rini bırakır, zatî tecellinin yeterliği ile yetinmeye bakarsın.

Yaratıcıyı bulduktan sonra yaratılmışları neylersin ki? Her şey­den önce eşyayı Yaratan'a bakarsın. Zaten cümle yaratılmışlardan önce O vardı; kâinatta her ne ki var, O yarattı.

Yağmur gibi günahınız yağıyor; buna karşılık her anınız tevbe ile geçmeli.

Yazık sana, sadece göğsünü kabartıp gezmeyi biliyorsun. Şehe­vî arzunla çok hoşsun. Bakılıp ibret alınacak bir hâldesin. Kabirde yatıp kalanlara bak. İman dilinle onlara hâlini sor; perişan hâlini onlar sana bildirirler.

                                             *

Ey evlat! Hakk'ın irade sahibi olduğunu iddia etmektesin. Bir taraftan böyle yaparken, öbür yandan velî kullara varlık vermekte­sin. Allah istediğini yapar. Ayrıca velî kullar da istediğini yapar di­yorsun. Bu hâlin şirk olur. Seni davet ediyorum, yola gel! Tecrübe etmeme lüzum yok; bu hâlini anlıyorum.

Allah tarafından size âmir olarak gönderildim, içi dışına uyma­yanların sözünü keseceğim. Onların sözlerini, işlerini yüzlerine vu­racağım. Âdeta bir zaptiye gibi başınızda bekleyeceğim, ey münafık­lar! Ben vazifeyi bilhassa yaşlılar için yaptırmaktayım, işi yapmam için önce onlardan başlıyorum.

Ey yeryüzündekiler, işlerinizin hamuruna tuz katmadan yoğurunuz; sonra bana geliniz ve tuz alıp katınız. Ey tuz ektirmek sevda­sında olan, bana yaklaş.

Ey münafıklar, hamurunuza tuz katılmamış; onunla ekmek ol­maz. Ona bilgi unu katmalısınız, ihlâs tuzunu da ektikten sonra yo­ğurmalısınız, o zaman ekmeklik olur.

Ey münafık, sen ikiyüzlü olarak yoğruldun. Yakında bu hâlin ateş olacak. Kalbini o hâlden kurtar. Kalbini zorla temizlemeye bak. Onu temize çıkarırsan, diğer duyguların da onunla birlikte temizle­nir. Kalp, diğer duyguların uyması gereken bir şahtır. O doğru olur­sa ona uyanlar da doğru olur. Kalbin iyi olması, diğer duyguların ol­gun olmasına sebep olur. Kemâle eren bir iman sahibi ise, ehline, komşularına ve ülkesinde bulunan halka örnek olur. Herkes ona uyar. Sağlam seciyeli iman sahibi yükselir. Kul, iman kuvveti arttık­ça yükselir ve Hak yakınlığını bulur.

                                             *

Ey cemaat! Allah Teâlâ ile hoş olunuz. O'nun verdiği emri yap­madığınız takdirde, kendinizi koruyunuz. Her hükmünü yerine ge­tiriniz. O'nun verdiği hükümler, yapılacak işlere dayanır. Zahirde belirli işleri yapmak varken kaderinizin önce vermiş olduğu hükümle meşgul olmaktan korkunuz.

Şu anda elimizde ilâhî ahkâm mevcuttur. Onun hakkını ödeyi­niz. Onunla iş tutarsanız elinizden tutar; kimin için iş yaptınızsa onun kapısına vardırır. O kapıda bilmediğinizi o dem öğrenirsiniz. O kapının sahibi bilgi yoluyla sizinle olur. Halk da onun vermiş olduğu hüküm sayesinde sizinle kalır. Sen: “Şu veya bu...” deme.

Önce iş tut. Sonra onu ara. Başka türlüsü yoktur, önce ayakla­rın yer tutmalı; sonra başka işlere bakarsın. Tahsil çağındaki yavru­lar nasıl bilgi edinirler, hiç görmedin mi?

Şimdiye kadar boşa yol aldın; geriye dön. İlim tahsil et. Sonra amel sahibi ol. Daha sonra da ihlâs yolunu bul. Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurdu: “Başladığın işe dair bilgini derinleştir, bitir. Başka işlere sonra...”

İman sahibi, kendine gerekeni öğrenir; sonra kulları bırakır, Yaratan'ın hizmetine koşar. Halkın iyi olmayan taraflarını anlar, sevmez. Mevlâ'nın yüce yönünü bilir, sever. Her işinde ona talip olur. Halkı da O'nun yoluna vardırmak ister. Halkın zayıf tarafı o zâtı üzer ve kaçırır. İman sahibi, kullara ilk zaman sevgi duyar.

Aradan zaman geçer, ilâhî bilgiye yakınlık bulur; kullar gözün­den düşer. İnsanları çok iyi anlar. Bilir ki, onların vasıtası ile gelse de ellerinde hiçbir kuvvet yoktur.

Ne yapıyorlarsa Allah tarafından oluyor. O hâlde kullara yas­lanmanın ne faydası var; onlara yakın olmaktansa uzak durmak da­ha hayırlıdır.

Ve kaçar...

Her şeyin özünü seçer, öze döner. Teferruatı bırakır. Teferruatın çok olduğunu, aslın bir olduğunu anlar, ona yapışır.

Fikir aynasını karşısına alıp bakar. Bir kapıda beklemenin kapı kapı gezip dilenmekten daha hayırlı olduğunu görür. Bunu iyi bildi­ği için kulları bırakır. Hakk'ın kapısında durur.

İman sahibi, ikan ve ihlâs yollarını tutarsa, aklın özüne sahib olur. Bu akıl sayesinde fâni kulları bırakır. Onların birer zavallı ol­duklarını anlar; onlara yüz vermez.

Bu konuşma öğle zamanı medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 18 Cemâziyelâhir 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Nefeslerimiz için öfkelenmek münafıklık alameti midir? Öfke ne zaman iyi bir özellik taşır? Gerçek rahata kavuşmak ve Hakk ile yakın olmak için neler yapılmalıdır? Allah dostları ve tasavvuf ehli ile birlikte olmanın faydaları nelerdir? Kalbi, Allah'tan başka her şeyden temizlemenin neticeleri nelerdir? İyiliği emredip kötülükten menetmenin (emr-i bil’ma’rûf, nehy-i anil-münker) açtığı hayır kapıları nelerdir? Konuları işlenmiştir...

Yapılan öfke, Allah için olursa iyi sayılır. Başka sebeplerle du­yulan öfke iyi sayılmaz.

İman sahibi, hiddetini Allah'ın emri olmadan göstermez. Nefsi için hiçbir hiddete kapılmaz. İslâm dininin zaferi için hiddet eder; fakat nefsin arzusunu yerine getirmek için sertleşmez. İman sahibi, dinî emirlerin biri zedelenecek olursa sonsuz hiddete kapılır; onun hiddeti şiddetlidir. Evi elinden alınan bir kaplan, belki onun kadar hiddete gelemez.

Şüphesiz, Allah Teâlâ da öfkelenir. İman sahibinin öfkesi, ilâhi öfkeye benzer. İmanı bütün olan Yaratan'ın darıldığı şeylere darılır, hoşlandığı şeylerden hoşlanır, sevinç duyar.

                                              *

Aslında nefsin için olan, fakat dışta Allah için olduğu görülen hiddeti etme. Sonra münafık olursun. Münafık olmasan bile benzer­sin. Allah için olan şey devamlı, ömürlü olur. Başkası için yapılacak hiddet az zaman durur, sonra geçer.

Bir işi yapacağın zaman, nefsini bırak. Şeytanî ve uygunsuz duy­guları at; yalnız Allah için yap. Ve Allah'ın emirlerine uy. Allah ta­rafından verilmiş bir emir olmadan hiçbir işe el atma. İlâhî emir, ya şeriat veya ilham yolu ile gelir. Hangi yoldan gelirse gelsin. Kal­bine sahib olmalısın.

Kendi varlığına, halka ve dünyaya güvenme, rahat edersin. Hak'la ülfet etmeye rağbetli ol. Rahat yalnız O'nunla olmaktadır. Ülfet, yalnız O'nunla olur. Ruh serinliği, yalnız O'nun varlığı ile ol­maktadır. O'nu bulma işi, nefsin hastalıkları geçince başlar. Onun safiyet hâline geçmesinden, şahsî varlık ve kötü arzuların kirini on­dan giderdikten sonra olabilir.

Varlığını Hak yoluna vakfeden kimselerle ol. Onların kuvveti ile kuvvet bul. Görüşlerini onların görüşlerine uydur. Bunları yaparsan Yaratan, onları övdüğü gibi seni de över. Seni meleklere metheder. Daha başka tabirle, seninle övünür. Her şey zıddından ve sevmediği şeyden kaçar. Kuvvetler çeşitlidir. O zıtlar arasında kudsî kuvvetler ve onun karşısında kudsî olmayan kuvvetler vardır; sana düşen ilâhî kuvveti alıp aksini bir yana atmak. Varlığını Hak varlığı ile doldur. O kudsî varlığı yitirirsen, hiçbir şey bulman kabil değildir. Görür­sün. Sonra yine O'nu görürsün. O'nun dışında varlık görmek mümkün olmaz. Yeter ki, varlığını temizlemen kabil ola. Neler görmezsin ki? Ancak temizlik şarttır. Bir padişahın katına dış pisliği ile girilmediği gibi mukaddes varlığa da derûnî kirle girmek mümkün değildir.

İçin boşalmış, orayı aç kurtlar doldurmuş. Seni neylerler? Ru­hunda bir inkılâp yap, temizle. Ancak bundan sonra şahın katına gi­rebilirsin.

Kalbin irfanla dolu olmalı; hâlbuki orada, halkın korkusu, on­lardan gelecek şeylerin sevgisi yatıyor. Dünya ve içindeki varlığı se­ni manen çökertti; çünkü onların sevgisini kalbine koydun. Bunlar kalbin temiz olmadığına delildir.

Sözü bırak. Nefsini ıslâh etmedikten sonra sana söz hakkı ver­mezler. O nefsi yüklen; doğruluk teneşirine kadar götür. Oradan baş­ka yere bırakma. Bu hâlde kalırsan dünyalık metalar seni yıkamaz; çünkü onlar elinde ve kesende kalır, kalbine girmez. Halkla oturmak da sana zarar vermez. Çünkü sen halk diye bir şey bilmezsin. Onla­rın varlığını Hak'tan ibaret görürsün. Sakın ha sakın, onlara varlık vermek duygusu kalbine geldiği zaman yanlarına yanaşma. Hakk'ın kudretini görmedikçe onların verdiğini kabul etme. Onların verme­sini Hakk'ın kudreti ile gör; sonra al.

Hak yakınlığı dehşet verir. Şayet bir dehşet duymuyorsan, sa­kın O'nun yakınlığından dem vurma, sonra yalancı olduğunu yüzü­ne vururlar. Kulların işiyle gönlünü eğlendirmektesin. Onların sana gelip el öpmelerini bekliyorsun. Onlar gelip bir şeyler versinler diye kapıda bekliyorsun. İstediğini yerine getirmedikleri zaman üzüntü duymaktasın. Övülünce yüzün gülüyor. Kötülüğünü söyleyen olursa yüzün buruşuyor.

İnsan, iyi tevbe ederse imanı sıhhat bulur ve artar. Ehl-i Sünnet kelâmına göre, artar ve eksilir. Hakk'a itaatla çoğalır, isyanla da ze­delenir. Bu avama göredir. Havas tâbir olunan büyük insanlara göre imanın artıp eksilmesi başka yollardan olur. Onlar kalplerine halkı koyarlarsa, imanları zayıflar, azalır. Hak tecellisini yerleştirince de imanları tam olur, çoğalır.

O büyükler Hak varlığında sakin olurlarsa, imanları artar. Kul­lara güvenir, onların geçici metalarına koşarlarsa perişan olurlar, imanları kuvvetten düşer. Ama onlar hiçbir zaman yaratılmışlara dayanamazlar. Yaratan'larına güvenirler, O'na tevekkül ederler. İstinat noktaları Hak'tır. O'ndan korkarlar. Bir şey bekleyecek olurlarsa yine O'ndan beklerler. Çünkü er geç gidecekleri yer orasıdır. Tevhid ehlidirler. Şirk yolunu bilmezler bile. Düşkün oldukları hâl budur. Tevhidleri kalplerinde yer etmiştir. Halkla sohbet eder, iyi geçinirler. Kendilerine karşı bir cahillik eden olsa onunla bir olmazlar. Hak Teâlâ onların bu vasfını şöyle anlattı: “Cahiller onlara söz attıkları zaman, selâm derler.” (el-Furkân, 25/63)

Sus; cahillere yumuşak davran. Cahil kişinin yanlış hâli seni üz­mesin. Onların tabiatında mevcut olan huysuzluk yüzünü buruştur­masın. Nefis ve şahsî arzularının sapık tezahürü seni üzmesin. Ama bir günah işledikleri zaman da susma, konuş. Hatalı işlere karşı susmak yasaktır. O zaman konuşmak ibadet sayılır. Gücün yeterse, iyiliği yaptır. Kötülüğe mâni ol. Bu babta kusurlu olma. O kapı bir hayır kapısıdır. Kendin için bir ganimet bil, içeri girmeye bak.

Hâlinizde ne var? İsâ (a.s) Peygamber sahra bitkilerini yer, onlardan sıkılan suyu içerdi. Mağaralara sığınır, harabelerde yatar­dı. Uyuduğu zaman ya bir taşa başını koyar ya da kolları üzerinde yatardı. İman sahibi böyle yapsa ne var? Ölüm gelince bu hâlde öl­se, Yaratan'ına böyle kavuşsa ne çıkar? Sanki kısmeti kendine gel­meyecek mi? Dağlara, sahralara çıksa, dünyalıkları kaçırır mı? Yook... Hiçbir şey kaybolmaz. Giyeceği şeyleri giyer. Nefsine bol bol her şeyini verir. Kalbi de Hak'la olur. Ne gelirse gelsin, iman sahibi renk değiştirmez.

Zühd hâli iman sahibini kaplarsa dünyanın gelişi kalbini boz­maz. Onun getirdiği maddî gıda ve ruhî duruma tesir etmez.

İman sahibinin imanı olgun hâle geldikten sonra dünyayı sevse; içindekilere kapılsa da tatlarına dalsa, zaman olsa ondan bir an bile ayrılmasa, bu hâlde Allah'ı az hatırlayacak olsa, imanı olduğu için bu kötü hâlinden kurtulur. Allah kayıplarını ona gösterir. Kötü işlerde geçirdiği günleri ona hatırlatır; o da tevbe eder. Kitab’a ko­şar, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in sünnetini tutar. Zühd hâlini tam bulur. Her bir kötü işi sezer, fâni olduğunu bilir, bırakır. İmanı olan, pek kötülüğe giremez ya; neyse...

Dünyanın ömrü nedir? Nimeti ne kadar sürer? Bir gün mevcut olan güzel hâli, ikinci gün oluyor mu ki? İman sahibi bunları iç âleminde sezer.

Dünya çirkin huyludur. Elinde karası bulunur. Her sözü zehir taşır. Tadı hemen gider. Ve bir daha dönmez. Hiçbir vaadinin aslı çıkmaz. Ahdine vefa etmez. Ona güvenip üstünde köşkler kurmak, su üstünde ev yapmaya benzer.

İman sahibi dünyayı tutmaz. Onda yerli olmayı aklına koymaz. Bu sebeple derecesini artırır. Hak irfanına sahib olur. Mahlûk şey­leri sevmez. Bu yüzden öbür âlemi de istemez. Kalbini ona da kap­tırmaz. Yalnız Hak tecellisi öbür âlemde olacağı için âhireti ister.

İman sahibinin büyük işi kalbini yapmaktır. İç âlemi için bina­lar kurar. Kalbi sağlam olunca dünya binaları da kursa zarar etmez. Çünkü yaptığı işi kendisi için değil, başkaları için yapar. Allah'ın emrine uyarak kullara hizmet eder. Bu hâlde bin bina kursa kalbi bozulmaz, biri bile kalbine girmez.

İman sahibi, kader hükümlerine uymayı bilir. Yaratılmışların iyiliğini ve rahatını düşünür. Ona göre, bir iman kardeşinin huzur duyması, kendi huzurundan daha iyi ve daha önemlidir.

İman sahibi, karanlığa lamba ile girer. Mutfaktan alacağı ek­meği elinde tuttuğu ışık ile bulur. Yanına ortak almadan sofraya oturmaz. Kendi yemeği olursa yer; nereden alındığı bilinmeyen ya­bancıların sofrasında oruçlu olur.

Zâhid olan, yemek ve içmek arzusunda şiddetli duyguyu bırakır. İrfan sahibi Ma'rûf (Allah)’tan başkasına oruçludur. Doktorunun verdiğini yer, başkasını almaz. Hastalığı, O’ndan uzak olunca başlar, yakın olunca biter.

Zahidin orucu gündüz olur. Arif hem gece hem de gündüz oruç­lu bulunur; Yaratan'ına kavuşuncaya kadar iftarını açmaz.

Arif, yılların orucunu tutar, her zaman ateşler içinde kalır. Oru­cu tutan kalbi olur. Sır âlemi hastalıklar içinde kalmıştır. Onun şi­fası, ancak Yaratan'ına kavuşmakla olur. İrfan sahibi için acaba, başka şifa ola mı ki?

                                              *

Ey evlat! Felah istiyorsan yaratıkları kalbinden at. Onlardan korkma; iyilik bekleme. Onlarla manen ülfet etme. Kalbini onlara bağlama. Her şeyden kalbini kaçır. Kalp yüzünü onlara buruşuk tut. Onları ölüler gibi gör. Bu söylenenleri iyi öğren. Bunları öğrenirsen Hak katında olmak kolay olur. Başkalarını andığın zaman sıkıntı duyar, Yaratan'ı andığın zaman ise huzura kavuşursun.

Bu konuşma cuma sabahı medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 11 Cemâziyelâhir 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Gaflet uykusundan uyanmış bir kişi olabilmenin sırrı nedir? Tasavvuf ehline karşı edepli olanların kazandığı mükafatlar nelerdir? Manevi alemde yol kat etmek için hangi merhaleden geçmek gerekir? Allah'ın muvaffakiyet vermesi ne zaman gerçekleşir? Allah katında zâhid ünvanı nasıl alınır? ismetler zayi olur mu, bir başkasına gider mi? Konuları işlenmiştir...

Emre uy, yasaklardan kaçın. Şu belalara sabırla karşı koy. Na­file -sünnet- ibadetleri yapmaya çalış; sünnet olan işleri yapmaya gayretli ol, ismin “Uyanıklar” defterine yazılır. Yaratıcı'dan sana ba­şarı gelir. Yaptığın çalışma boşa gitmez. Zorla huzur bulunmaz; bu sevdayı bırak. Amel kapısına yapışırsan o da senin için sonuna ka­dar açık kalır.

İsteyeceklerini O'ndan iste. O'nun kudret eli önünde boynunu eğ. İbadet yollarının açılması için Hakk'a karşı boynu bükük olacak­sın. Yaratan bir şeyi dilerse sebeplerini hazırlar. O, sana çabuk yü­rümeyi emretti. Hele adımlarını aç, başarıyı görürsün.

Dıştan emir verilir. Başarı kuvveti iç âlemden gelir. Açıktan, gü­nah işlemek yasak edilir. O'nun hamiyetine sığın. O esirgerse, hata­ları bırakırsın. O'nun vereceği kuvvet sayesinde sabırlı olursun.

Yanımda akıllı durunuz. Bana sebatla bağlanınız. Niyetinizi tam tutunuz. Azimet sahibi olunuz. Beni töhmetle yâd etmeyiniz. Hakkımda iyi düşününüz. Böyle yaparsanız sözlerimin yararını bu­lursunuz; dediklerimin mânasını anlarsınız.

Ey beni töhmet altına almak isteyen, yarın her şey açığa çıkar. Hâlimi olduğu gibi anlarsın. Aman, beni zahmete sokmayınız. Hâli­me bırakınız beni.

Kalp hâlin beni kahra uğratmak istiyor. Beni mağlûp etmek is­tiyor. Hâlbuki dünya işleri başımı aştı. Âhiret işleri kalbimi sardı. Allah Teâlâ'nın büyük tecellisi, sır âlemini kapladı. Sizlerle uğraşacak hâlim mi var?

Bana yardımcı yok mu? Bana iyilikle yanaşacak kişi nerede? Kendi öz düşüncesi ile hâlimi soracak kimse yok mu? Yardımcım ol­duğu için kim Allah'a hamd eder?

Herkes gibi benim de yardımcıya ihtiyacım olur. Hak Teâlâ'dan gayrı herkesin yardıma ihtiyacı vardır.

Akıllı olunuz. Allah yoluna girenlere karşı iyi edep tavrı takını­nız. Onlar, aşiretlerin bölüşmesi imkânsız olan kişilerdir. Beldeler onların hürmetine durur. Kullar onlar için esirgenir. Yeryüzü onla­rın şerefine muhafaza edilir. Onlar olmasa sizin gösterişli hâlinizi kim neyler? Nifak ve şer hâliniz bir günde bu ülkeyi yıkar, batırır.

Ey Allah'ın düşmanı münafıklar, Peygamber’in (s.a.v) sevmediği kimseler ve ateşe yanacak odunlar, sizin ne kıymetiniz var?

Allah’ım, tevbemi kabul et. Onlara da tevbe nasib eyle. Beni ve onları ayıktır. Hem bana hem de onlara acı; rahmet nazarınla bak.

Kalbimizi ve duygumuzu sana hasret. Başkalarına çalışacak tarafı­mız olacaksa, dış duygularımız ve çocuklarımız dünya için olsun. Özümüz âhirete, kalbimiz sır âlemine yönelsin, sana olsun.

                                            *

Ey evlat! Senden hayır çıkmıyor. Hâlbuki hayır yapman lazım. Huzuru bulman gerekirken hiçbir iş yaptığın yok.

Ey evlat! İşe sarıl; bina yapılması için çalışmalısın. Çalışmaya devam edersen, başarı seninledir. Çalışma olduğu takdirde, başarı bulunur. Başarı arzulayan Allah için çalışmalı. Koşarak işleri bul. Başarı onun iyiliği olarak seni bulur.

Yazık, halkın korkusu ile nefsini bağladın. Onlardan beklediğin şeyle iş tutmaktan kaldın. Onların bağını nefsinin ayağından çöz. Onu Yaratıcı'nın hizmetine kaldır. O'nun katında itminan sahibi ey­le. Nefsin itminan derecesine çıkarsa, dünyalık zevklerden elini çe­ker. Ancak geçmişte yazılı şeyleri alır. Onlar, beklenmeden gelen şeylerdir zaten.

Nefse verilen şeyde senin dahlin yoktur. Kadere senin hükmün geçmez. Sana düşen, duyguların kontrolüdür. Niyetin temiz tutul­ması, sana düşen vazifeler arasındadır. Bunu yaparsan, Hak tarafın­dan iyi kimseler arasına yazılırsın. Kısmetler kaybolmaz.

Gücüne, kuvvetine ve elinde bulunan fâni mala güvendiğin za­man gayb âleminden bir şey bekleme.

                                            *

Allah’ım, sebeplere dayanmaktan sana sığınırız. Heveslere dal­maktan bizi koru. Boş alışkanlıkla olmayı bize nasib etme. Bütün, hâllerde Sen’den Sana sığınırız.

“Rabb’imiz, bize dünyada iyilik ver. Âhirette iyiliğini esirgeme. Bi­zi ateşe atılmaktan koru.” (el-Bakara, 2/201) Âmin!

Bu konuşma pazar günü sabah üzeri Ribât’ta yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 13 Cemâziyelâhir 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Allah'ı görmek nasıl mümkün olur? Allah'ı sevenlerin alametleri nelerdir, onları nasıl tanıyabiliriz? Allah'ı tanıyacak ilim nasıl hasıl olur? Konuları işlenmiştir...

Bir kimse, Allah'ı seveni görürse, kalbi ilâhî tecelliye kavuşur. İstidadı varsa, sır âlemi ile Hakk'a vasıl olur.

Rabb’imizin varlığı görülür. Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyururlar: “Rabb’inizi güneş ve ayı görür gibi göreceksiniz. O'nu görmek bir karşılığa bağlı değildir.”

O'nu sevenler bugün kalpleri ile görürler. Yarın baş gözleri ile... O'na benzeyen yoktur. Gören O'dur, işiten O'dur.

O'nun sevgili kulları, yalnız O'nun rızasını gözetirler. Başkası onlar için önem taşımaz. Yardımı yalnız O'ndan beklerler. Başkala­rına karşı kusurlu olurlar.

Dünyanın çaresizlik acısı onlar için bir tad olur. Dünyalıkları bol da olsa azla yetinirler; fazlasını dağıtırlar. Yeter ki, Yaratan razı ol­sun. Ötesi onlara hiç gelir. Nimetleri ve her şeyi O'nunla almak on­lar için âdet olur.

Hak'la olmak onlar için en büyük zenginliktir. Hak onlara has­talık verirse nimet sayarlar. Yalnız bırakırsa ülfet bilirler. Halktan uzak olurlarsa Hakk'a yakınlık sayarlar. Allah yolunda yorulmak on­ların rahat hâlidir.

Size mübarek olsun, ey nefislerini ve boş heveslerini bırakanlar. Hak'tan razı olup, O'nda yok olanlar!

                                              *

Ey cemaat! Bilgisi ve aklı sizden fazla olana akıl satmayınız; bil­giçlik taslamayınız. Hak Teâlâ şöyle buyurdu: “Allah bilir; siz bilemezsiniz.” (el-Bakara, 2/216)

Hak Teâlâ'nın emirlerine uyunuz. Sizin için ve başkaları için yaptığı şeye razı olunuz. Size bir şey olursa sonunu bekleyiniz. Baş­kalarına da olunca dilinizi tutunuz. Olan işler O'nundur; sizi ilgilen­dirmez. Yardım etmeniz kabilse ediniz.

İlâhî bilgiye ermek arzusunda iseniz, akıl ve bilgi yönünden if­lâs ayağı ile Hakk'ın önünde durunuz.

Düşününüz; fakat bir şey seçmeyiniz. Hayrete dalınız, ilâhî bilgi gelir.

Önce hayrete dalmak, sonra bilgi edinmek, daha sonra bilenlere ermek. Sonra kasd; kasdın sonu maksada ermekle biter. İrade sahi­bi olunca murada varılır.

İşitiniz ve amel ediniz. İpliğinizi lifler hâlinde açığa çıkarıyorum. Çürük iplerinizi açıyor; kopma ihtimali olanları yeniden bağlıyorum. Sizin derdinizden başka derdim yoktur. Yalnız sizin üzüntünüzü gi­dermek istiyorum. Ben bir kuşa benzerim. Uçtuğum yere giderim. Yitirdiğimi hemen bulurum. Arzu sizindir; ey atılan taşlar; ey kan yükü tembeller ve nefsin bağladığı kişiler; ey aklını her şeye yoran­lar, hâlinizi siz düşününüz.

“Allah’ım, rahmetini bana da ver, onlara da...”

Bu konuşmanın tarihi yoktur; bundan önceki meclisin devamı olabilir.

Bu sohbette; Tasavvuf erbabının meşgalesi nedir? Tasavvuf ehlinin alametleri nelerdir? Kibir nedir? İnsan ne zaman kibirlenmiş olur? Kibirlenen insanın Allah katındaki durumu nedir? Kendi aklına-fikrine güvenenlerin akıbetleri nasıl olur? Gerçek ilim sahibi olanlar kimlerdir ve nasıl tanınırlar? Konuları işlenmiştir... 

O gün hayli konuştu; sonra şöyle devam etti:

Allah yoluna can koyanlar, varlıklarını dağıtırlar. İşleri, hal­ka huzur getirmektir. Ganimet toplar, halka dağıtırlar. Onların al­dığı ganimet, Allah'ın fazlıdır. Onu alır, ihtiyaç sahiplerine karşılık­sız verirler. Darda kalmışları sıkıntıdan kurtarırlar. Borcunu öde­mekten çaresiz kalanlara yardımda bulunurlar; borçlarını öderler.

Onlar şahlardır; lâkin dünya şahı değil. Dünya şahları ganimet toplar; fakat kimseye vermez. Hâlbuki Allah yoluna baş koyan ce­maat, mevcut olanı başkalarına dağıtır, henüz ellerinde olmayanı da dağıtmak için beklerler. Bir şey alacakları zaman, Hak ve hakikat eli ile alırlar. Halkın onlara karıştığı yoktur. Zaten kendileri halka iyilik yapmaya çalışır; ayrıca onlardan yardım almaya tenezzül eder­ler mi? Onlar, dış varlıkları ile halka; iç varlıkları ile de Hakk'a ko­şarlar. Boş şeyler ve uygunsuz duygular, onlara tesir etmez. Nefsin garazı onları tesiri altına alamaz. Övülmek, onları yoldan alıkoya­maz.

                                           *

Kibri at ne kullara ne de Hakk'a karşı büyüklük sat. Kibir az­gın kişilerin hâlidir. Allah onları yüzüstü cehenneme atacaktır, ilâhî öfkenin önüne duran olamaz. O bir defa darıldı mı, her şey yerle bir olur. Sen hangi hâlinle O'na büyüklük tavrı takınıyorsun?

O'na karşı yaptığın büyüklük birçok yollardan gelir. Ezan okun­duğu zaman yerinden sıçramıyorsan Hakk'a büyüklük satıyorsun. Kullara yaptığın zulümle Hakk'a büyüklük satıyorsun.

Tevbe et. İhlâs sahibi ol. Seni en küçük yaratığı ile öldürür. Nemrud'u küçük sinekle öldürdü. Birçoklarını aynı şekilde öldürmüştür. Allah, kibir ehlini, dilerse göze gözükmeyen yaratıkları ile de helak eder.

Dünyalık sahiplerini Allah, büyüklük sattıkları için çok kere ze­lil etti. Her şeye sahip iken bir pula muhtaç kıldı. Nimet içinde yüz­dükleri hâlde en çaresiz kişi oldular. Dipdiri yaşarken ölüp gittiler. Nasıl öldüklerine kimsenin aklı ermedi.

Muttaki olunuz. Şirk ehli olmayınız, içinizi dışınızı temizleyiniz.

Dıştan putlara taparak iç âleminizle Hakk'a şirk koşmayınız. Halkı yaratıcı bilip Hakk'ın ortağı tanımayınız. İnsanlara dayanma­yınız. İyiliği ve kötülüğü onlardan beklemeyiniz. Sizin elinizde bir şey olmadığı gibi onlarda da bir şey yoktur.

İnsanlar arasında öyle kimseler vardır ki, elinde dünyalık oldu­ğu hâlde kalbi sevmez. Dünyalığı hizmetçi yapar. Fakat kendisi hiz­metçi olmaz. Dünyalığı parça parça eder, dağıtır. Fakat kendisi parçalanmaz. Dünyalığı kendine mal eder. Ona mal olmaz. Dünyalığı ardından koşturur; fakat kendisi onun ardına düşmez.

Dünyayı takdirle anma. O kimse gibi ol ki, dünyayı tasarrufun­da tutar; fakat hiçbir zaman onun tasarrufu altına girmez.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz’den iki hadîs-i şerif rivayet edil­miştir. Biri şudur:

“İyi insan için, temiz mal ne hoştur.” Öbürü de şudur:

“Dünya malında hayır yoktur. Ancak malını alıp şu, şurada yapılacak hayır içindir, şu da, şurada yapılacak iyi işler içindir, di­yebilen hariç.”

Dünyalığı elinizde saklayınız. Kulların iyiliği için harcayınız. Ama onu kalbinize koymayınız. Şüphesiz böyle olan mal hayırlıdır. Zarar vermez. Dünya nimeti sizi aldatmasın. Onun sözüne kanma­yın. Yakında dünyadan taşınacaksınız, peşinizden de o nimetler...

                                           *

Ey evlat! Kendine güven vermekle yetinme, batarsın. Kendi gö­rüşü ile yetinen batar. Zelil olur. Düz yolda ayağı kayar. Kendi gö­rüşünü beğenen, hidayetten mahrum olur. Kimse seni himaye etmez. Çünkü sen kimsenin reyini almadın. Ve hiç kimsenin fikrini dinlemedin. “Bilgi sahiplerinin bilgisi beni ilgilendirmez” diyorsun. İlim iddiasında bulunmaktasın. Hani amel? Boş davanın ne tesiri olabilir? Hani bu davanın tasdiki? Yapmakta olduğun davanın sıh­hati, gereğini yapmakla anlaşılır. Amel etmelisin; ihlâs sahibi olma­lısın. Âlim olduğunu bunlarla ispat edebilirsin.

Bela geldiği zaman sabırlı olmak, ilmin faziletini belirtir. Bir darlık anında yüzün bile buruşmamalı. Hakk'ı halka kesme. Tam ilim sahibi olsan dediklerimi yaparsın.

Gözlerin görmüyor; basiret iddiasında bulunuyorsun? Senin an­layışın kıt; neden anlayıştan dem vuruyorsun? Bu yalancı dâvalar­dan vazgeç. Allah'a yalvar.

Sen başkasını bırak, O'na dön. Her şeyin karşılığını O'ndan bek­le. Cümle şeyin Yaratan'ını ara.

Nefsin özelliklerini anla. Tatmin olman ve Yaratan'ı bilmen, onu bilmenle kabil olur. Nefsi anladıktan sonra başkalarını görebilirsin. Allah'ın dilediği geniş yoldan yürü. Dünya ve âhirette O’nunla olmayı dile. Takva sahibi ol. Zat âlemine geçebilmek için sıfat ille­tinden sıyrıl. Nefsini, yalnız emir ve yasakları yaparken tanı. Aslın­da nefsine sebat kuvveti veren yine O'dur.

Ey erkekler ve kadınlar, içinizden kimde ki zerre miktar ihlâs var, takvaya o kadar sahib olur. Kimde ki, zerre kadar sabır var, şü­kür yolunu o kadar tutuyor demektir ve kurtulacak kişi odur. Dik­kat ediniz; sizi iflâs halinde görmekteyim.

Bu meclisin de konuşma tarihi yok; az ara ile bir evvelkinin devamı olsa gerektir.

Geylânî Hz. devam etti:

Ey kibirliler, size yazıklar olsun. Yaptığınız ibadet sizi yerde bile tutamıyor. Yücelere nasıl çıkabilirsiniz? Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “O'na varan, temiz sözdür; iyi işler O'na yükselir.” (el-Fâtır, 35/10)

Aziz ve Celil olan Rabb’imiz, yaratıcı ve besleyici sıfatını Arş'a kadar yükseltti, oraya yerleştirdi. Bütün varlığı ihtiva etti. O'nun bilgisi her şeyi kuşatmıştır.

Kur'ân-ı Kerim’de belirtilen yedi âyet'in yaratanı O'dur. Kat kat olan yedi kat sema onun eseridir. Senin cehlin onları bana inkâr et­tiremez. Onları bana inkâr ettirmen kabil olmaz. Elindeki paslı kı­lıç beni yere seremez. Elinde bulunan malı bana sevdirebilmen kabil olmaz.

Ben yalnız Allah'tan korkarım. Bir ümidim varsa, o da O'ndan olur. Eğer yaptığım kulluk varsa, o da O'nun içindir. Yalnız O'nun için çalışırım. Rızkımı O'nun hazinesinden beklerim. Her şey O'nun kuludur; O'ndan gayri mülke sahip çıkan olmaz.

En az beş yüz kişi önümde İslâm dinini kabul etti. Yirmi binden fazla kişi kötülüğü bıraktı. Allah'a döndü, tevbe etti. Bunlar benim değildir. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in ruhaniyeti, bereketi ile ol­muştur.

Allah gaybı bilir. O'ndan başkası gayba âşinâ olamaz. Ancak ra­zı olduğu Rasûller hariç. Onlara da yine O bildirdi. Gayb, Hakk'ın indindedir. Peygamber (s.a.v) Efendimiz ona yaklaştı. O kadar yakın oldu ki, Hakk'ı gördü. Katında mevcut olanları anladı.

                                          *

Yuvandaki halkı bırak. Ülkeni kalbinden ırak eyle. Kalbin Allah sevgisini taşımalı. Oradan hanım sevgisini çıkar. Dışını onlara ver. Kalbini Hakk'a ver. Her faniyi bırak, baki olan varlığa yönel.

Hakk'ın kapısına vardığın zaman, oranın hizmetçileri ile uğraş­ma. Oranın sultanı ve şahı ile olmaya bak.

O’na varırken yoluna duran her şeyi reddet. Tabakla yemek su­narlarsa yeme, hücre verirlerse oturma. Hanım verilirse evlenme. Bunlar mâna âleminin gölgesidir. Hiçbirine aldanma, yoluna devam et. Ta O'na varıncaya kadar.

Üzerinde yalnız önce giymiş olduğun elbise olsun. Yorgunluğu­nu geçirmeyi düşünme. Üzerine konan toza bakma. Allah yolunda toza belenmiş insanlar daha makbuldür. Bu toz zahirde anladığınız toz değildir, erenler bilir.

Devam et. Hak sana yedirir. Heyecanını O dindirir. Sana O ül­fet verir. Her darlığını giderir. Yorgunluğunu O geçirir. Korkunu em­niyete çevirir. O'nun yakınlığı sana en büyük nimet sayılır. O'nun rüyeti en tatlı taam olur. Yemen, içmen hep O'nun varlığında ta­mam olur.

Halkın sana yönelmesi ne gibi bir mâna taşır ki. O'nu bilmek, O'ndan dilemek, O'nun katında sakin olmak, O'nun ülkesine göç et­mek. En önemli şey bunlardır. Halkı O'nun uğruna sev; o dem sa­na yönelen halk kitlesi, Hak tarafından gönderilmiş olur. Halkın sa­na gelişi O'nun varlığı ile olmalı, öyle görmelisin. Halkın idaresini ele almak böyle olur. En önemli şey, bunu anlayabilmektir.

Bu konuşma Salı günü medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 2 Recep 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Basiret sahibi kişinin özellikleri nelerdir? İnsanlara muhtaç olmanın nedeni nedir? Gerçek ve sağlam bir imanın alametleri nelerdir? Allah'tan başkasına muhtaç olmama nimeti nasıl hasıl olur? Her daim Allah'a teslimiyet, insanı hangi mevkiye eriştirir? Yalnızlığa sabretmenin mükafatı nedir? Konuları işlenmiştir...

Bu dünya bir pazardır. Bir saat sonra dağılır; kimse kalmaz. Azı­cık karanlık basınca herkes evine döner.

Çalışkan olunuz. Bu çarşıda işe yaramayan şeyleri almayınız. Kimseye yararı dokunmayacak şeyi satmayınız. Yalnız bugünü değil, yarını da düşününüz. Belki bugün iyi gözükür. Ama yarın ne olur; biraz da onu düşününüz. Asıl âhiret pazarında geçen şeyleri arayı­nız. Sikkecinin anlayışı kuvvetlidir. Hakk'ı tevhid etmek, O'nun için iyi işler görmek öbür âlemin geçerli metaı arasındadır. Ama bunları yapan aranızda azdır.

                                            *

Ey evlat! Aklını başına al. Aceleci olma. Acele ile eline fazla bir şey girmez. İvedi hareketle sabahı getirmen kolay olmaz. Saba­hı beklerken acele etme. Başka şeyle uğraş. İbadet et. O kendiliğin­den gelir. Gündüzleri kendine meşgale bul; akşam kendiliğinden ge­lir, arzu ettiğini bulursun. İz’an sahibi ol. Kullarla iyi geçin. Kulla­ra zulüm etme. Hakkın olmayan şeyi ellerinden almaya kalkışma. Onlar birer vekildir. Sahipleri onlara; “Ver!” derse onlar verirler.

Emir vâki oluncaya kadar bekle; vermek nasıl olurmuş görürsün. Zorla kimsenin malını almanın cezası ağırdır. O cezaya dayan­mak kolay değildir.

Vermek elinde iken ver. Verebiliyorsan vakıaya uygun olarak vermiş olursun. Yâni, mevcut emre. Zira emir almadan kimse zer­re veremez. Sana da bir şey vermezler. Kimseden bir şey alman ka­bil olmaz. Ne zerreyi ne de denizi, deryayı, hiçbir şeyi, ama hiçbir şeyi, alman kolay değildir. Ancak Allah'ın izni ile... Allah, kalplere ilham verir. O ilham sayesinde gönüllere rikkat gelir. Sana gereke­ni verirler. Akıl bu hikmetleri anlamaktadır. Aklın varsa bunları anla... Yerinde dur. Sağa sola kıpırdama. Yiyecek ve giyecek vakit­leri bölünmüş olup Hak Teâlâ'nın katında ve kuvvet elindedir.

                                            *

Yazık sana, yarın hangi yüzle O'na varacaksın? Bu âlemde O’nunla çekişme yoluna gitmektesin. Daima ondan kaçmaktasın. Kul­lara gitmektesin. Şirk etmektesin. İhtiyaçlarını senin gibilere arz et­mek zilletine düşüyorsun. Darda kalınca, kullara dayanıyorsun. Hal­ka ihtiyaç arz etmek bir belâdır. Allah'a dayan ve çalış. Sen de onlar gibi insansın. Dilencilerin çoğu, yaptığı hata yüzünden o hâle düş­tüler. Onlardan pek azı dilenmek zorundadır. Dilencilerin az kısmı hatadan salim olarak dilenir. Elin, ayağın, aklın var oldukça dilen­mek sana yakışmaz; yaparsan rezil olursun. Gittiğin kapıdan kovar­lar.

                                            *

Ey evlat! Perişan hâline en uygun şey, bendedir. Söyleyeyim: Hiç kimseden bir şey alma. Kimsenin vergisini bekleme. Anlayama­dığını kimse anlatamaz. Göremediğini gösteren yiğit çıkmaz. Bir şeyler vermeğe güçlü olduğunda, hiç kimsenin verdiğini alamazsın. Gücün varsa kendine hizmet ettirme. Kendin yap. İşlerini elinle gör­meye bak. Allah yolcuları onunla çalışırlar. Yaratan onlara acayip işleri her dem gösterir. Lütfunu onlara esirgemeden verir. Onları her kötülükten korur.

                                            *

Ey evlat! İslâm dinine girmediysen iman sahibi değilsin. İmanı olmayanın ikanı yoktur. İkan sahibi olmadan Hak ilimlere ittilâ ka­zanamazsın. Marifet ehli olamazsın. Bunlar, derece derecedir. Biri bitmeyince öbürü olmaz. Basamağın birincisi olmayınca, ikinciye çıkmak kabil değildir.

İslâm dininin emirlerine boyun eğmeyen, emrin esas sahiplerine teslim olamaz. İslâm ol. Bütün varlığını Allah'a teslim et, şeriatın emirlerini yerine getir. O'nun emirlerine uy. Sen ve başkaları için Hakk'a teslim olmalısın.

Nefsine zulmetme. Başkalarına da zulmetme. Zulüm dünya ve âhirette insanı bataklığa atar. Zulüm kalbi karartır. Yüzü siyaha çe­virir. Amel defterinin beyazlığını giderir. Zulüm yolunu bırak. Zali­me yardım etme.

Bu hususta Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in şöyle bir hadis-i şe­rifi vardır: “Kıyamet günü olduğunda şu ses işitilir: Nerede zalimler? Onların yardımcıları n'oldu? Onlara yataklık edenler nasıl? Az da olsa onlara hoş bakanlar hani? Hepsini toplayınız, bir tabut içinde cehenneme atınız.”

Halkı bırak. Zalim ve mazlum olmamaya gayret et. Dayanabilirsen mazlum ol. Sakın zalim olma. Kimsenin hakkı sende kalmasın. Kalırsa seninki kalsın. Kimseye kahretme; sana yapılsın, korkma, Allah mazlumlara yardım eder. Hele kullardan yardım eden çıkmaz­sa. Peygamber (s.a.v) Efendimiz buyuruyorlar: “Zulme uğrayan kimse, Allah'tan gayri yardımcı bulamazsa, Hak tarafından ona şöyle hitap gelir: Sana muhakkak yardım edeceğim. Geç kalırsa üzülme, ne za­man olsa yaparım.”

Sabır, yardımı çağırır; insanı yükseltir. İnsanı aziz kılar.

Hak'la aranıza duran vasıtaları atınız. Vasıtalara dalmak bir he­vestir. Şahı, sultanı, zenginliği ve azizliği bırakınız. Bu sıfatların hep­si Hakk'a aittir.

Allah'ım. Seninle sabır istiyoruz. Takva ver. Yeterlik ihsan eyle. Her şeyi atıp seninle olmayı nasip eyle. Aramızdaki perdeyi kaldır.

                                            *

Ey münafık, ne zamana kadar, gösteriş hevesine kapılacaksın? İçin ne zamana kadar bozuk olacak? Ey içinde olanın gayrini göste­ren adam, bu hâlin sana ne verebilir? Hem bundan eline ne girebilir?

Yazık sana; Allah'tan utanmıyorsun. O'nun karşısına çıkacağını neden aklına getirmiyorsun? Yakında O'nun huzuruna çıkacaksın. Yaptığın işin özü başkasına ait oluyor; ama dıştan O'nun içinmiş gibi yapıyorsun! Allah'ı kandırmak istiyorsun. Yaptığın işlerle bir şeyler talep ediyorsun. Ama bilesin ki, Hakk'ın bilgisi seninledir. O, seni her zaman bilir.

Dön; işlerini düzelt. Nefsini, Allah için kıl. Çalış ki, attığın her adım, aldığın her lokma, yaptığın her iş iyi niyetle olsun. Ve Hakk'a yararlı olsun. Niyetin tam olursa yaptığın her iş güzel olur. İşlerin Allah için olur. Ve artık işlerini zorluk çekmeden yaparsın. Kulluk, yapılan ibadeti Allah için yapmaktır. Böyle niyet hâliyle düzelir. Ona tam teslim olup ibadet ettikten sonra Hak o kula sahib olur. Hak Teâlâ bir kula sahib olursa kulların kötü emelinden onu saklar, on­lara muhtaç etmez. Onların derdinden azad eder.

Allah Teâlâ'yı isteyip arzuladıkça, yollar açılır ve O’nun yakınlık evine girmiş olursun. Zorlukları yok olur. Kalbinde Hak'la ülfet pey­da olur. Yakınlık derecen her an artar.

Yakınlık dereceleri yavaş yavaş yükselir. Kulluğun yerinde ol­dukça kulluk yakınlığın büyür. Sonra daha büyür. Bu hâl büyümek­te son bulduğu an kalbin Allah Teâlâ'nın nuru ile dolar. Oraya başkası yol bulup giremez. Ve orada başkaları için bir boşluk kalmaz.

Bu anlatılan hâle ermek için Hakk'ın emrine uy. Yasaklarından kaç. O'na teslim ol. Hayır ve şerde O'na bağlılığını bırakma. İyiliği, düşkünlüğü, zenginliği ve fakirliği bilhassa O'ndan bil. Arzularını yerine getirdiğin zaman dikkatli ol ki, bunların hemen çoğu dünya­ya aittir. Dünyalık şeyler, çok dikkatle alınmalıdır. Dünyada Allah için yaptığın işlere karşılık isteme. Mükâfatı O'na bırak, verir. Bil­meden az bir şey istersin, mükâfatın o olur. Asıl büyük mükâfat O'­nun sana yakınlığıdır. O da sana verilmiş. Ne istersin başka? O'nun yakınlığı, dünya ve âhiretin en büyük nimetidir. Dünyada O'na ya­kın olmak, kalp yönünden olur.  İşlerini yalnız O'nun için yap; ufak tefek şeyleri içine ka­rıştırıp, niyetini kirletme. Yaptığın işleri görme. Dış duygularını ha­rekete geçir. Kalbini Hakk'a ver. Kalbini O'na verebilirsen kalp âle­mine pencereler açılır. Onlarla hikmetlere bakarsın. Mâna, suret olur. Gayb âlemine geçen şeyler dışa çıkar. Haber olarak söylenen, açıkça görülür.

Kul Allah için iyi olursa her uygunsuz hâlden esirgenir. Hâli iyiye çevrilir ve hâlden hâle geçilir. Her an mânalar diyarına uçar. Kalbini imanla doldurur. Marifet hâli artar. Yakınlık ve müşahede ülkelerine geçer.

Bu hâl ehli için gece yok, gündüz var. Karanlık yok, ışık var. Ke­der yok, iyilik var. Nefis yok, kalp var. Yokluk var, varlık yok. Ha­zır hâli olmayan bir gayb âlemi var.

Bunların temeli, Allah Teâlâ ile ülfet hâlini bulmaktadır. Söz neye yarar; Hak'la aranda ünsiyet peyda olmadıktan sonra...

Halkı denedin, ne olduğunu sezdin. Hele bir adım at; fayda ve zararları artık kalmadı. Nefsi de bırak. Ona uyma. Onu geç. Elinden geldiği kadar, Yaratan'ın sevdiği şeylere çek. Onu da denedin. Bu­lunduğu hâli de öğrendin.

Halk ve nefis, iki ateş denizidir. İnsan bilmeden düşerse, yıkılır. Azmet ve o denizleri aş. Yolunda önce hastalık çıkar. Sonra şifa ge­lir. Sen ne hastalığa ne de şifaya güven. Bütün hastalık ve şifası Hak Teâlâ'nın katındadır. Hak Teâlâ'dan başkası hastalık vermez, şifasını gönderemez.

Tek olmaya alışırsan, bir olandan ülfet ve birlik gelir. Fakirliğe göğüs gerersen, zenginlik gelir.

Dünyayı terk et, sonra öbür âlemi ara. Daha sonra Hak yakınlı­ğını iste. Halkı bırak, Hâlik’a koş. Anlayışsız olma, yaratık ile Yara­tıcı bir arada olmaz. Dünya ve âhiret bir kalpte olmaz. Bunların bir­leşmesi tasavvur dahi edilemez. Onları birleştirmek hayaline kapıl­mak caiz değildir. Ancak dışta halkı, içte Halik’ı düşünmek gerek. Dünyalık şeyleri elinde tut. Âhiret işlerini de kalbinde sakla. Ama bunlar, hep bir arada kalbe yerleşmez.

Nefsine bak, ona yarayanı al. Dünyalık istiyorsan âhireti kalbin­den at. Âhireti istiyorsan dünyayı oradan çıkarman gerekir. Hangisi nefsine yararsa onu seç. Şayet Mevlâ'yı istiyorsan, kalbinden hem dünyayı hem de âhireti çıkar. Kalbinde dünya ve âhiretin gayri de kalmasın. Madem Mevlâ'yı diliyorsun, O'nun zâtından gayri şeyleri kalbinden atmalısın. O'ndan gayri kalbinde zerre miktar bir şey kal­sa Hakk'a yakınlık duymazsın. Hakk'la ülfet ve onun katında sakin olmak sana nasip olmaz. Kalbinde bir dünyalık lifi kalsa öbür âlemi kalp kapısına getirmen kabil olmaz. Âhiret sevgisinin zerresi kalbin­de yaşasa ilâhî nur senden uzak durur.

Yazık, kullar görmesin diye perde arkasına çekiliyorsun. Ama Yaratan'ı gördüğün yok. O'ndan nasıl saklı bir iş tutabilirsin ki? Yakında bütün perdeler yırtılacak. Bütün sırlar faş olacak. Yaptığın işlerin sonucu cebinden ve evinden çıkacak. Bugün parçalamaya kıyamadığın her şişe, yarın parça parça olacaktır. Hele daimî içtiğin şarap çanağın. Onun parçalanmasını bir görsen!

Her iyilik yarın meydana çıkar. Belki de sen, onlardan mahrum olursun.

Ey zehir yutan, yarın belirtisini vücudunda göreceksin. Haram yemek, din cesedine zehirdir. Nimetleri saklıda bırakmak, dinin için öldürücü zehir sayılır. Yakında Hak Teâlâ seni hesaba çekecek, ni­metin kadrini bilmediğin için seni fakre düşürecek. Halk arasına dilenci yüzü ile çıkacaksın. Halkın kalbi sana acıma duygusu taşı­mayacak.

Ve sen, ey ameli bırakan âlim. Yakında ilim seni bir yana ata­cak. Kalbinde bilgi mutluluğunu bulamayacaksın.

Ve ey cahiller, eğer O'nun kudret ve kuvvetini bilseydiniz, he­sap vermeyi de düşünür, hata işlemekten korkardınız.

Hak Teâlâ'ya ve kullarına karşı edebinizi takınınız! İşinize ya­ramayan lafları bir yana atınız. Lüzumsuz şeylere karışmayı bir zât şöyle tarif eder: “Geziyordum, bir genç gördüm; sıkı bir şekilde yer kazıyordu. Ona kendimce şöyle dedim: ‘Bu ağır işi bırak; hafif işlere bak.’ Bu sözümün cezasını çok ağır ödedim. Altı ay gece namazına kalkama­dım. Bu benim için çok ağır bir ceza oldu.”

Ey evlat! Asıl meşgale, işe yarayan şeylerle uğraşmaktır. Nef­sin isteklerini kalbine koyma; asıl hayır sana o zaman gelir. Nefsin istekleri birer derttir. Yalnız kendi dert olsa neyse, girdiği yeri de derde sokar. Hayır, ancak nefsin arzuları çıktıktan sonra gelir.

Kötü hâlini bırak. Allah Teâlâ ondan sonra sana yeni ve iyi hâlleri gösterir.  “Ta onlar kendi hâllerini değiştirinceye kadar.” (er-Ra’d, 13/11)

Ey insan, işit. Ey insanlar, işitiniz. Ey mükellef varlıklar dinleyi­niz. Ey akılca baliğ olanlar duyunuz. Allah Teâlâ'nın kelâmı, sözlerin en doğrusudur. Verdiği haberler sağlamdır. Sözlerin en güzelini O'nun kelâm sıfatı getirir. O'ndan daha yüce kelâm sarf eden yoktur.

Nefsinizi değiştiriniz. Yaratan'ın sevmediği huyları aradan atı­nız. Yaparsanız, sizin de sevdiğiniz gelir.

Yollar geniş, fakat size ne? Ey kötürümler, ayağa kalkınız ve yürümeye teşebbüs ediniz. Çalışınız, gafil olmayınız. Madem ipin ucu elinizdedir, bırakmayınız. Ve size yarayacak şekilde kullanınız.

Nefsinize yükleniniz, aksi hâlde o size biner. O daima kötü şey­ler emreder. Dünyada “Yap!” der. Öbür âlemde ise “Niçin yaptın?” diye sana çıkışır.

Yırtıcı hayvandan kaçar gibi, sizi Hakk'tan gafil edenden kaçı­nız. Allah için çalışınız. O'nunla çalışan kâr eder. Allah, seveni se­ver. Dileyeni diler. Hak, yaklaşmak isteyeni yaklaştırır. İrfan sahibi olmak isteyene marifet verir.

Beni dinleyiniz. Sözümü kabul ediniz. Benden daha güzel söz eden çıkmaz. Yeryüzünde benden daha sağlam ve güzel söz eden bu­lamazsınız. Fakat bunları benden bilmeyiniz. Kuvvetim Hakk'ındır. O'nun kuvvet dili ile halkı çağırırım. Ve bunları halk için yaparım. Benim için değil.

Âhiret âlemini istiyorsam yine kullar için istiyorum. Her kime ki, bir konuşma yaparım, o konuşmam Hak Teâlâ içindir.

Dünya neme yarar; âhireti neylerim? Dünya ve âhiretin içinde olanlar neme gerek? O benim doğruluğumu bilir. Bütün gaybı en çok bilen O'dur.

Bana yanaşınız. Ülkeler benim emrimdedir. Darphaneleri ben iş­letirim. Kalp akçayı anlarım.

                                            *

Ey münafık, hezeyanın ne vakte kadar sürer? Daha ne kadar; “Ben benim, sen kimsin?” diyeceksin. Kâinatın her şeyini gördüğün hâlde “Ben” dersin.

Hak'tan gayri şeylerle uğraşırsın. Ama dara düşünce: “O'nunla ülfet etmekteyim” diye konuşursun.

Nefsinin Hak işlere razı olduğunu söylersin; ama o her şeye muarızdır. O nefsinin sabra alıştığını iddia ediyorsun, hâlbuki hadi­seler karşısında sıkılıyor ve küfre giriyorsun.

Sözle olmaz. Dert ve kederden etlerin hücresi ölüme mahkûm olmadıktan sonra seni erenler kabul etmez. Dert ve keder makasla­rı etini doğramadıktan sonra Hak'la ülfet âlemine geçmen kabil ol­maz. Başına çöken âfetler, kalbini Hakk'a yöneltir. Dünya çıkar, ahi­ret bağlılığı yok olur. Dünya ve âhiret sevgisi babında kalbin yokluk ancak emir ve yasaklar önünde olmalı.

Sen Hakk'a teslim ol. O seni harekete geçirir. Sen, ondan gayri sanırsın kendini; ama değilsin. Bu hâli kendinde toplamadıktan son­ra hiçbir makama sahip olman kabil değildir.

Aziz ve Celil olan Hak, kulun servetini talep etmez. Mânasını sorar. Kulun mânası ise, tevhid, ihlâs, dünya sevgisinin azalması, âhiret sevgisinden zerre olmaması hâlleridir. Bütün eşyanın kalpten uzak durması elzemdir. Bu uzaklık tabiatiyle mânendir. Bu işlerin sonunda kul, Allah'a vasıl olur. Sevilir, ona yakınlık verilir. Her var­lığın üstünde tutulur.

                                            *

Ey tek olan, bizi senin için birliğe kavuştur. Bizi kulların şerrinden kurtar. Senin için hâlis kıl. Fazlın ve ihsanınla duamızı hâlis ey­le. Rahmetinle kalbimizi temizle. İşlerimizi kolay et. Ülfetimiz Se­ninle olsun. Korkumuz varsa Zâtından başkasına gitmek hususun­da olsun. Maksadlarımızı bir eyle, o da Zâtın, Senin yakınlığın ol­sun. Dünyamız ve uhrâmız, hep yakınlığında devam etsin.

“Rabb’imiz, bize dünyada iyilik ver. Âhirette iyilik ver. Ve bizi ateş azabından koru.” (el-Bakara, 2/201) Âmin!

Bu konuşma Cuma sabahı medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 5 Recep 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Ahireti hatırlamak insana hangi faydaları sağlar? Allah'ın rızasından başka bir şey için amel etmekten nasıl kurtulabiliriz? Allah'ın en çok öfkelendiği kişi kimdir? İzzet ve Celal sahibi olan Allah ile aramızdaki perdeler ne zaman ve ne şekilde kaybolur? Allah'a yakınlık seviyesine ulaşınca hangi haller yaşanır? İlimsiz- irfansız ibadette hayır var mıdır? konuları işlenmiştir...

Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in şu hadîs-i şerifi, içinde yaşadığı­mız âlem için büyük mânalar taşır: “Hastaları ziyaret ediniz. Cenaze törenlerinde hazır bulunma­ya gayret ediniz. Çünkü bunlar bu âlemin ötesinde bir başka âlemin varlığını hatırlatır.”

Peygamber (s.a.v) Efendimiz, bu kelâmı ile “Âhireti düşününüz” demek istiyor.

Hâlbuki siz ondan kaçmaktasınız. Önünüzde peşin serilen şey­leri bekliyorsunuz. Ve önünüzde hazır olan şeylerle avunmak sev­dasındasınız. Yakında her şeyle aranız açılacak, ayrılacaksınız. Bu ayrılış size danışılmadan yapılacak. Sizi ferahlandıran cümle eşya yürüyüp gidecek, giderken sizden izin de almayacak. Göçtüğünüz âlemde yorulacaksınız. Yüzünüze bakan olmayacak, öbür âlemin güçlükleri sizi yoracak. Ferah yüzü göremeyeceksiniz. Bunların sebe­bi, öbür âlemi hatıra getirmediğiniz oldu.

Ey zavallı, uyan! Çünkü sen yalnız dünya için yaratılmış değil­sin. Asıl yaratılış sebebin öbür âlemdir.

Ey gafil, sana lazım olanı ara. Sana öbür âlem lazımdır. Hâlbuki bütün gayretini bu âleme harcadın. Şehvet ve lezzet seni yıktı. Paranı gizli tuttun. Duygularını oyuncaklara verdin. Hâlbuki ölüm, “İşlerim sıkıştı, yakında başına çökeceğim” diyor.

Asıl anılacak ise öbür âlemi anlatan şeydir.

Ölüm alâmetleri, çeşitli şekilde sana göründü; sen hiçbirini an­lamak istemedin. Saçların ağardı, korktun, kopardın veya beyazla­nan saçlarını siyaha boyadın. Bunları şimdi yaparsın, ama ecel gel­diği zaman ne yapacaksın? Ölüm meleği; yardımcıları ile başına çöktüğü zaman hangi gücünle onları atman kabil olur? Onları yol­cu etmen kabil oldu diyelim, tükenen rızkını nasıl telâfi edeceksin?

                                              *

Boş hevesleri bir yana at. Dünya çalışmak üzerine kurulmuştur. Çalışan kazanır. Ücretini bol alır. Çalışmadığın takdirde sana bir şey vermezler. Bu dünya, çalışmak, sabırlı olmak dünyasıdır. Bu âlem, insanı yorar, rahat öbür âlemde başlar.

İman sahibi bu âlemde nefsini yorar. Şüphesiz öbür dünyanın iyi­liği de ona gelir. Ama sen onun gibi yapmadın. Acele ettin. Burada rahat aradın. Tevbe etmedin. Bugün, yarın derken, hataları uzattın gitti. “Hele bir daha keyif çatayım, sonra bırakırım” dedin; fakat aradan yıllar geçti. Ama sen ne uyandın ne de hataları bırakabildin. Ömrün de bitti, tükendi; pişman da oldun, ama iş işten geçti.

Her ne zaman ki, uyanıp öğüt tutup tasdik ettiysen olmadı. O nasıl uyanış ve nasıl öğüt tutuş bilmem; bir türlü olmuyor.

Yazık, ömür duvarın çatladı; belki de yıkılmak üzere. Ey aldanmış, hayat duvarın yıkılmak üzere. Bunu sen harabeye çevirdin. Aslını değiştirdin. Perişan oldun. Hâlini değiştirdin, öbür âlemi iste. Ayakların istikameti öbür dünyaya dönsün. Ayak deyince toprağa bastığın ayak aklına gelmesin, öbür âleme ileten ayak, iyi iş tut­maktır. Onları yap. Dünya mallarını öbür âleme sal. Oraya gittiğin zaman fazlası ile bulursun.

Ey dünyanın aldattığı adam! Ve ondan başka hiçbir şeyle meş­gul olmayan kimse! Kervanı bırakıp hizmetçilerle meşgul olan adam, yazık sana; öbür âlemin işleri böyle görülmez. Onu ararken kalbini buraya vermek yakışık almaz. Dünyalık işleri at. Atarsan kalbine öbür âlemin nasıl yerleştiğini görürsün. Dünya ırak olup kal­bini âhiret sevgisi istilâ edince Hak yakınlığı sana sesini duyurur. O ses gelince âhiret de yolcu olur. O da giderse, eski hâllerini arama; Hak yakınlığını ara, O'nu bulursan kalp sağlığını bulursun, iç âle­min o kez temizlenir.

                                              *

Ey evlat! Kalbin sıhhat bulursa ilâhî bilgi ona öbür âlemde şa­hitlik eder. Hak ilmine sahib olanlar da sana şahit olurlar. Senin kendi iyiliğin için şehadet etmene lüzum kalmaz. Hem davacın hem de şahidin kendiliğinden olur. Bu hâlinle dağlar gibi olursun. Fırtı­na, kasırga seni yerinden oynatamaz. Atılan oklar seni yere seremez. Yaratılmışları görmek seni Yaratan'dan alamaz. Onlarla karışıp otur­mak, seni bulunduğun hâlden çekemez. Hiçbir tırmalama kalbini gıdıklayamaz. Ve hiçbir keder, iç âlemini bozamaz.

                                              *

Ey cemaat! Yaratılmışın ikbali temennisi ile tutulan her şeyi bı­rakınız. Halkın dönüşünü bekleyen, Allah'tan kaçan kul, Allah'ın nimetlerine düşmandır. İyiliği inkâr yolunu o tutar. Melun olan o olur. İlâhi nurdan perdelenen o kimsedir.

Halka kalbini kaptırma. Onlar kalbini söker alır; hayır bırakmaz­lar. Dinini çalarlar. Kendilerini Hakk'ın ortağı tanıtırlar. Yaratan'ın, besleyenin büyüklüğünü unuttururlar. Seni senin için istemezler, kendileri için isterler. Hâlbuki Aziz ve Celil olan Hak, seni senin için diler. Seni senin için arayana talip ol. Onunla meşgul ol. İyiliğin için arayanın olmak, şahsî menfaati arayandan daha iyidir. Eğer aramak icap ederse ara, ara. Her şeyi onda bul. Kullardan bir şey umma.

Allah'ın en sevmediği yaratık, yaratılmışlara avuç açandır. Yardımı Allah'tan iste. Asıl zengin O'dur. Halkın hepsi çaresizler grubudur; hepsi O'na muhtaçtır. Halk ne kendine ne de başkalarına bir fayda temin edebilir. Zarar da vermesine imkân yoktur.

O'nun sevgisini ara. O ezelden beri seni arar. O'nu dilersen mürid olursun, murâd O'dur. Kabiliyetin varsa sen de murâd olabilirsin. Bu kez mürid O olur. Yavru önce annesini arar. Büyüyünce annesi onu ister. Hak Teâlâ sağlam iradeni bilirse seni diler. Doğru olarak sevgine inanırsa seni sever. Yoluna deliller salar. O deliller, seni ya­kınlığa götürür.

Nasıl iflah olabilirsin; nefsin, tabiî arzuların ve şeytanî duygu­ların elini kalp gözüne saldırttın. O elleri kalbinden ırak eyle ki, eş­yayı olduğu gibi görebilesin. Nefsini cihadla, muhalif olmakla berta­raf et. Tabiat ve şeytan elini bir yana bırak ki, Hakk'ı bulasın. Bu elleri parçalarsan perdeler sana açılır. Rabb’inle aranda hicab kal­maz. Hak'tan ayrı şeylere onun varlık gözüyle bakarsın. Nefsini ol­duğu gibi görürsün. Başkalarını yine öyle seyredersin. Nefsin hata­larını görür, bırakırsın. Başkalarının kötülüğünü anlar kaçarsın.

Bu duyguları benliğinde duyarsan ilâhî nura yakın olursun. Ora­da sana gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insanın bu maddî duygu ile sezemediği şeyler vardır.

Bu hâlden sonra kalp kulağın iyi şeyler işitir. Sır gözün parlak olur. Basiretin açılır. Onlara nurdan kisveler giydirilir. Keramet sü­sü takılır. Hak saltanatı ile sana sultanlık verilir. Velayet derecesine çıkarsın. Hak Teâlâ sana yardımcı olur. Her mülk emrine girer. Ar­tık seni rahatsız eden bir mahlûk çıkmaz. Her şey kalbine bekçi olur. Melekler sana hizmete gelir. Hak Teâlâ, sana peygamber sevabı ve­rir; onların ruhaniyetini gösterir. Yaratılmışların her gizli tarafı sa­na ayan beyan görünür.

Ey evlat! Bu makamı ara. Asıl gayen anlattığımız şey olsun. Dünyayı aramayı bırak. Dünya seni doyurmaz. Bir alırsan beş daha istersin. Hakk'ın gayri nesneler, senin manevî huzursuzluğunu gidermez. Hak'la ol; seni O'nun nuru doyurur. İlâhî varlığın nuruna erince her şeyi bulmuş olursun. Dünya ve âhiret zenginliğini de bu­lursun.

Ey gafil, seni isteyeni iste. Seni seveni sev. Sana iştiyak duyana âşık ol. Hak Teâlâ'nın kelâmını işitmedin mi? “Allah onları sever; onlar da Allah'ı severler.” (el-Mâide, 5/54) Yine bu mevzu ile alâkalı şöyle bir kudsî hadîs vardır: “Ben size kavuşmayı daha çok arzularım.”

Yaratan, seni ibadet için yarattı. Neden oyuncakla oynarsın? O, seni kendine arkadaş etmek ister. Başkalarını neylersin? Hak'­tan gayri ile uğraşma. Kalbine Hak sevgisinden gayrisini koyma. Hak'tan gayrisini sevecek olursan, şefkat ve merhamet duygusu ile sev. Nefsin her şeyi sevmesi caiz olur. Ama kalbin ve sırrın Hak'tan gayrini sevmesi ve bağlanması asla caiz olmaz. Âdem Peygamber kalbi ile cenneti sevdi, ondan ayrıldı; oradan atıldı. O, daimî kala­cağını sanıyordu. Hâliyle sevgi bahane edilip başka sebep gösteril­medi. Başka yollardan atıldı. Meyve bahane oldu. Sonra kalbi Hav­va'ya meyletti; hayli zaman da ondan ayrı kaldı. Aralarında üç yüz senelik yol uzaklığı oldu. Biri Serendip'te, biri Cidde'de yaşadı. Bu mesafe aslında azdır. Üç yüz sene değildir. Ama Hakk'ın yardımı olmasaydı, üç yüz değil, üç bin yılda dahi buluşmak kabil olabilir miydi?

Yakup Peygamber kalbini oğluna bağladı. Araları açıldı; uzak­lara düştüler. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in kalbi az da olsa Âişe anamıza meyletti, aralarında geçen macera onları bir müddet ayır­dı. Bühtanlar atıldı, iftiralar oldu. Günlerce onu görmeden yaşadı.

                                              *

Nefsini bırak, Hak'la meşgul ol. Hak'tan gayri şeylerle meşgul olma. Kimse ile ülfet etme. Kalbine yaratılmışlar sokulmuşsa onları bir yana at; Hak sevgisini yerleştir.

Ey battal ve tembel kişiler ve ey sözümü kabule yanaşmayan ki­şiler, kabul ederseniz sizin için, etmezseniz gene sizin için. Yıkılmaz ve perişan olmak sizi bekler. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Nefsin yaptığı iyi olursa kendisi içindir, kötü olursa yine ken­di aleyhine olur.” (el-Bakara, 2/286)

Yine buyurdu: “Eğer iyilik yaparsanız kendiniz için olur; kötü olursanız yine size...” (el-İsrâ, 17/7)

Bunlar şimdi pek bilinmez. Hepsi yarın meydana çıkar. Yapılan iyi işlerin neticesi, cennet olur. Kötü işlerin sonucu ise cehennem...

Yaptığınız işleri dikkatle yapmalısınız. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in şu hadîs-i şerifi ne kadar hoştur: “Yiyecek verirseniz, Allah'ın emrini bilen kişilere veriniz. Gi­yecek vereceğiniz zaman, Allah'a inanmış kimseleri seçiniz.”

İttika sahibi olana dünya işinde yardımcı olursan daha rahat kulluk yapar. Yaptığı işin bir misli sana ecir verilir. İman sahibine yedirirsen yine sana yaptığı amel misli mükâfat verilir.

İman sahibinin üzerinden dünyalık bir yükün kaldırılması çok önemlidir. İmansız ve riyakâr kişilere yapılan her iyilik de aynı şekilde mukabele görür. Yardım edersen kötülük yapması için yapmış olursun. Aynı şekilde sana da kötülük yapılır. Yaptığı şerli işler bir gün senin başında patlar.

                                              *

Ey cahil! İşlerini bilgi ile yürüt. Bilgisiz işte hayır yoktur. Bilgi­nin olmadığı yerde ne iman ne de ikan olur. Öğren ve çalış. Bunu yaparsan, dünya ve âhiretin kurtulmuş olur. İlim tahsil edip amel et­meye dayanmayacak kadar sabrın yoksa nasıl kurtulabilirsin? Sa­bırlı ve anlayışlı ol. İlmin hepsini birden kavraman kabil değildir. Bütün varlığını ilim yoluna harcarsan ancak bir parça öğrenebilir­sin.

Büyüklerden birine ilmi nasıl tahsil ettiği ve tahsil yolunu nasıl bulduğu soruldu. Cevap verdi: “Kuşların erken kalkması, devenin tahammülü, domuzun hır­sı, köpeğin yaltaklanması üzerimde derin tesirler yaptı. Onları gör­düm, bir hayvan oldukları hâlde yaptıkları işe baktım. Ben de insa­nım, onların hareketinden ibret aldım. Kuş gibi erken kalktım. İl­min bütün ağırlığını çektim. İlme karşı bir ihtiras duydum. İlim sa­hiplerinin kapısında günlerce yalvardım.”

Ey ilim talep eden, işit bu sözleri. O büyük zâtın kelâmını iyi dinle. Bilgi ve kurtuluş istiyorsan böyle yap. İlim hayat, ilimsizlik ölümdür. İlmi ile âmil olana ve bilgiyi öğretmek için sabredene ölüm yoktur; maneviyatı ölmez. Hak Teâlâ'nın ilim sıfatına iltihak eyler. Hayatı onunla devam eder.

Allah'ım, bize bilgiyi ve ihlâsı nasib eyle. Âmin!

Bu konuşma pazar sabahı Ribât’ta yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 7 Recep 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Şeytanları kesin yenilgiye uğratan, ezen, kahreden söz nedir? İlim ve irfan nereden ve kimlerden öğrenilir? Takva sahiplerinin kazandıkları en büyük mükafat nedir? Kalbi marifetullah nurlarıyla dolduran ameller nelerdir? İkiyüzlülük ve samimiyetsizlik tuzağından nasıl kurtulabiliriz? Sabrın manası nedir? Kurtuluşa ermek, zulmetlerden aydınlığa çıkmak nasıl mümkün olur? Konuları işlenmiştir...

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur:

“Şeytanın boynunu, (Allah'tan başka ilâh yoktur, Muhammed Allah'ın rasûlüdür) kelâmı ile kırınız. Sizden biri, nasıl düşma­nına seri şekilde vurarak yahut fazla yükü boynuna takarak belini bükerse, şeytan da bu ulvî kelâm karşısında öyle susar ve siner.”

                                              *

Ey cemaat! İçinize sinen manevî şeytanın boynunu, kelime-i tev­hidi ihlâsla söyleyerek kırınız. Mücerred kelime ile yetinmeyiniz. Tevhid kelimesi şeytanı yakar; fakat onu tam söyleyebilmek mesele. O büyük kelâm, iman sahiplerine nur, şeytan tayfasına ateş olur. Kalbinde binlerce ilâh yattığı hâlde nasıl: “Yalnız ilâh olarak Allah vardır.” diyebilirsin?

Her dayandığın ve güvendiğin nesne senin putundur. Kalbin şirkle dolu olduğu hâlde dilden tevhid getirmen sana fayda vermez. Kalbin pis olduktan sonra kalıbın temiz olması, ruh temizliğine yet­mez.

İman sahibi, şeytanı sindirir. Şirk ehlini de şeytan ürkütür.

İhlâs bütün sözlerin özüdür. Kabuk yalnız ateşte yanar. İhlâsa sahib ol. Tevhid ilminin özüne er.

Sözlerimi iyi dinle ve onlarla amel et. Ağzımdan çıkan her söz, hırs ateşini söndürür. Nefsin saltanatını yıkar. Sözümün dinlendiği her yuvada tabiat ateşi yanmaz. Tabiat ateşinin yandığı yerde ne din ne iman kalır. Sözlerim bırakılıp nefsin ve şeytanın havası es­tikçe din gider, iman kaybolur ve ikan yok olur.

Yapmacık işlerin peşinde koşanların sözünü dinleme. Oyuncak ve düzme şeylere düşenlerin peşine takılma. Çünkü insan tabiatı, düzme şeylere heves duyar. İçi bozuk kişilerin sözü tatsız hamur gi­bidir; yiyenin midesini fesada uğratır.

İlim, şahsiyet sahiplerinin ağzından dinlenir. Şahsiyet sahipleri, Hak yoluna baş koyan kimselerdir. Onlar ittika (Günahlardan ve bütün kötülüklerden sakınan) sahibidirler. Kötü iş­leri onlar bırakır. İrfan sahibi onlar olur. İhlâsı ve ihlâslı ameli on­lar yapabilir.

Takva hâlinden gayri şeyler boş hevesten ibarettir. Velayet hâli dünyada ve âhirette, muttaki kimselere hastır. Hem temel hem de bina onlar için yapılır. Allah Teâlâ, ittika sahibi kullarını sever. İh­san sahibi ve sabırlı kimseleri sever. İyi hatıralara sahib olan onları bulur, seversin. Her zaman onların arkadaşlığını ararsın. İyi hatıra, kalb marifet nuru ile parladıktan sonra gelmeye başlar.

Marifet sahibi olmadıktan sonra hatıralarına aldanma. Bir ha­tıra ki, sana hayrı ve şerri göstermiyor, o sağlam değildir.

Gözlerini harama açma. Kötü şeylere nefsini itme, tut. Varlığına helâl yedirmeyi alıştır, iç âleminden de Hakk'ı murakabe etmeye ça­lış. Dış hâlini Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in özüne uydurmaya gay­ret et. Bunlar yapılırsa, içinden sana iyiliği hatırlatacak kuvvet ve­rilir. İrfanın tam olur. Asıl beslemeye ve büyütmeye değen, kalb ve akıldır. Nefis ve tabiî arzu büyütülmeye değmez.

                                              *

Ey evlat! Bilgi sahibi ol. İhlâs yoluna koyul. Nifak tuzağından ve içi bozuk olma durumundan bunlarla kurtulabilirsin. Bilgiyi yal­nız Allah için İste. Dünya için ve halkın sana yönelmesi için isteme.

Allah için tahsil edilen bilgi, yasak ve emir karşısında insana bir heybet verir. Yasakları yapmaktan kaçınırsın, emri yaparken de tam olup olmadığını düşünerek üzülürsün. İlmi Allah için tahsil edi­yorsan, daima O’nun varlığını gözetiyorsan, nefsini onun önüne serebilirsin.

İlmin sahibi olursan halka tevazu gösterirsin. Bu hâlinle onlar­dan bir talepte de bulunamazsın. Onların malı ve mülkü seni ilgilen­dirmez. Allah yolunda doğruluğunu gösterirsin. Başkaları için doğ­ruluk yapamazsın. Hak yolu bırakıp başkası için doğruluk yapmak, Hakk'a karşı düşmanlık sayılır.

Hakk'ın zâtından gayri şeylerin önünde durmak, yokluğu gözet­mektir. Hak Teâlâ'dan gayri kimselerden bir talepte bulunmak, mahrumiyetin ta kendisidir. İlmin gerektirdiği bazı sıkıntılı durum olur. Onlara sabırla karşı koyman gerekir. İlmin bir nimettir, ona şükretmen yerinde olur.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “İlim ikiye ayrılmıştır. Biri sabır, öbürü de şükürdür.”

Güçlüğe sabredemiyor, iyiliğe şükür yolunu tutmuyorsan, iman sahibi olabilmene imkân yoktur. İslâm dininin özü, ilâhî emir ve hükme boyun eğmedir. Bunu yapmaya gücün yetmezse, imana sahip olman kolay olmaz.

Allah'ım, kalbimize, sana güvenmesi için tevekkül yolunu göster. Sana itâat etmek ve ibadet etmekle ruhumuza canlılık ver. Emirleri­ne uymak ve seni tevhid etmekle kalbimize dirilik ver.

Kalbinde tevhid ve tevekkülü yaşatan büyük insanlar olmasa bu hayatın ne önemi olur ki? Yeryüzünü onlar tutar. Onlar olmasaydı, helak olurdunuz. Hak Teâlâ onların duası bereketiyle azabı kaldırır. Peygamberlik surette kalkmıştır; fakat manada devam etmektedir. Bu devamı o büyük zevat yürütür. Peygamberliğin manevî bayrağını onlar taşımamış olsalardı bu âlemin kıymeti olmazdı. Her şey söner, kül olurdu. Her devirde o yüce ruhâniyet bayrağını taşıyan kırk kadar zat bulunur. Onlar arasında öyleleri vardır ki, kalpleri Peygamber (s.a.v)’in ruhaniyeti iledir. Onların bir kısmı ilâhî tecellilerin ve yeni bir dinle gelen peygamberlerin halifesidir. Dini meseleleri inceler onlardan ahkâm çıkarırlar. Üstattan kalan halife makamı onlara hastır. Bu duruma işaret eden Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “İlâhî bilgi sahipleri Peygamber varisleridir.”

Onlar her bakımdan peygamberlere varistir. İlim tahsil eder, ezberlerine alırlar. Sözde ve işte Peygamber’e varis olduklarını gösterirler. Söz amelsiz olunca hiçbir şeye yararlı değildir. Senetsiz iddia hiçbir karşılık getiremez. Amel olmadan lütuf ummak da boş ümit gibidir.

                                              *

Ey evlat herhangi bir hâle sahip olmak için Kitap ve Sünnet’e devam etmek lazımdır. Onlarla amel etmedikten sonra iş yoktur. Çıkmaza girilmiştir. Ayrıca yapılan işle ihlâs sahibi olmak da gereklidir.

İlim sahibi olarak geçinen kimselerinizi cahil görmekteyim. Zühd ve takva sahibi gözüken kimseleriniz ise dünyalık peşindedirler. İnsanlara ve fani varlıklara güvenen kimse zahit olamaz. Allah’tan gayri fani kimselere dayanmak, O’nun yüce varlığını unutmak lanet getirir. Bu durumu en güzel anlatan Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in şu yüce kelamıdır: “Melundur, melundur, kendi gibi bir yaratığa dayanan kimse melundur (Allah’ın rahmetinden uzaktır).”

Yine buyurur: “Bir fani kişiye dayanarak azizlik satan zelil olur.”

Yazık ne kadar anlayışın kıt! Anlattığımız şeyleri yapmayı adeta kendine bir suç saymaktasın. Kulları kalbine almazsan Hak’la olursun. O nurunu sana verirse lehinde ve aleyhinde olacak şeyleri bilirsin. Sana yarayanı ve başkaları için olan şeyleri öğrenir geçersin.

Sana Hak kapısında sebat etmek gerek. Bütün sebepleri kalbinden atmalısın. Her varlığın sahibi olan Hakk’ı bilmelisin, bunları yaparsan dünyanın ve âhiretin şimdi ve sonra hayrını görürsün. Bu öyle bir iştir ki halkı ve onlara gösterişi kalbinde besledikçe bulamazsın. Zât-ı İlâhî’den gayri şeylerin zerresi kalbinde kalsa yine bu yolu ikmal etmen kabil değildir. Sonra bir şey daha var ki o da sabırdır. Sabrın yoksa bu yola girmiş sayılmazsın. Sonra iman sermayesini de yitirmiş sayılırsın. Birçok bakımdan imanın gelişmesini sabır sağlar. Peygamber (s.a.v) Efendimiz: “İman için sabır, vücut için baş gibidir.” buyururken anlatmaya çalıştığımız hâli daha güzel anlatmıştır.

Sabrın manası, hâlini kimseye kesmemek ve sebeplere bağlanıp belanın kalkmasını onlardan beklememektir. Herhangi bir darlığı kötü görmemek, sabırlı kişinin işidir. Ve onun hemen gitmesini bek­lemek sabrı olmayanın kârıdır. Sabırlı iman sahibi ne belâyı kötü görür ne de hemen darlığın kalkmasını ister. O her şeyin bir vakti ve zamanı olduğuna inanır.

Bir kul, düştüğü darlık ve sıkıntı hâlinde arzusu bulunmadığı için sabır yolunu tutarsa, kötü hâllere kendini itmezse, karanlık yol­lara çıra ile girerse, bu çıra ile onun darlığı genişliğe çevrilir. Hata karanlığını ibadet lambası aydınlatır; el emeği ile çalışıp yemek, rızık yollarına ışık tutar. Bu vesile ile rahmet nazarı o kula gelir. Dün­yalık ve öbür âlem için nasibi ummadığı yollardan verilir. Bu mev­zuda şu âyet-i kerimeyi zikretmek yerinde olur: “Bir kimse hatalardan sakınırsa Allah Teâlâ onu darlıktan genişliğe çıkarır. Ummadığı yerden rızkını gönderir.” (et-Talâk, 65/3)

Sen bir kan almakla hastaları iyi edene benziyorsun. Başkaları­nın hastalığını çıkarıyorsun. Fakat senin hastalığın, içinde saklı ka­lıyor. Sende, öyle feci hastalıklar var ki, hiç aldırış ettiğin yok.

Zahirdeki bilgin artıyor, iç bilgin zayıflıyor. Dışın bilgili, ama kalbin cehalet yuvası! Hâlbuki Tevrat'ta: “İlmi artanın korkusu da artar.” kelâmı derin manalar ifade eder.

Bu korkuyu Kur'ân-ı Kerîm şöyle ifade eder: “Allah'tan ancak âlim kulları korkar.” (el-Fâtır, 35/28)

Kullara karşı engin gönüllü olmak, yaptığı hatalar için ilâhî aza­bın inmesinden korkmak, ilim sahibinin işidir. Bu duyguya sahip olacak kadar bilgin yoksa hemen öğrenmeye koyul. Amelin, ilmin, ihlâsın, edebin yoksa ve büyük insanlara karşı iyi düşünceye sahip değilsen, anlattığımız hâllere neyinle erebilirsin? Bütün gayretin, dünya malı toplamaktan ve onun geçici metaına göz dikmekten iba­rettir. Yakında seninle o sevdiğin şeyler arasına duvarlar gelecektir.

Seninle büyük insanların yaptığı işler arasında uçurumlar ka­dar fark var. Onların tek gayesi vardır; o da Hak Teâlâ'yı öz varlık­larına yakın bilmek ve ona göre iş tutmak. Dışlarını temiz tuttuk­ları gibi içlerini de temiz tutarlar. Anlattığımız temiz duygulara sahip oluncaya kadar bu hâlleri devam eder. Maddî arzular baştan so­na kalplerini terk eder. Kalplerinde tek arzu yaşar, o da Allah Teâlâ! O'na yakın olmaktan ve O'nu sevmekten daha yüce duygu ne olabilir? Onlar da bunu bilir ve gereğini yaparlar.

İsrailoğulları hakkında şöyle bir hikâye anlatılır: Benî İsrail'in başına bir darlık geldi. Aklı başında bir heyet, zamanın peygamberine koştu ve şöyle sordu: “Başımıza gelen bu bela neyle def olacak?” O da Hak Teâlâ'dan haber bekledi. Gelen vahiy şöyle oldu: “Onlara de ki: Benim hoşnut olmamı istiyorlarsa zavallı kim­selerin gönlünü alsınlar. Onları darıltmasınlar. Onları hoşnut etmek beni hoşnut etmektir; onları darıltmak, beni darıltmaktır.”

Bu hikâyeyi iyi dinleyiniz. Sizler her gün zavallıların kalbini kır­maktasınız. Bu hâlinizle de Allah'ın rızasını istiyorsanız, elinize böy­le bir şey girmez. Boşuna ümide kapılmayınız. Allah'ın dargınlığı için dolaşıp devretmektesiniz. Sözlerimin sertliği sizi gücendirmesin. Kurtuluşunuz ancak sözlerimi iyi dinlemekle ve dediklerimi yapmak­la olabilir.

Büyüklerin sözünü dinlemeyi hiç bırakmadım. Onların sert sözü beni incitmedi. Her şeye bu yolda dayandım. Üzerime kaderin icabı bazı afetler geldiği zaman dilsiz ve âmâ gibi oldum. Neler çekmedim ki? Sen büyük insanların acı sözlerine bile dayanamıyorsun, nere­de kaldı ki, o afetlere dayanasın? Olmaz. Her güçlüğü sabırla yenme­dikten sonra iş yoktur.

Kadere uy; yoksa felah bulamazsın. İster lehinde ister aleyhin­de olsun, mutlaka ona uymalısın. Sana nasip olan şeylerde büyük zatları itham etmeden sohbetlerine devam et. Herhâlde onlara uy­malısın. Onlara uyduğun zaman, dünya ve âhiretin felahı kapında olacaktır.

Sözlerimi anlayınız, sonra onunla amel ediniz. Amelsiz anlayışın faydası yok gibidir. Yaptığınız işe de ihlâs katınız. İllâ şu şeyler be­nim olsun gibi fenalık taşıyan arzu sahibi olmayınız. Sanatkâr, yap­tığı işi yalnız maddî kaygı ile yaparsa faydasızdır. Bir insan her şeyi nefsinde toplamak isterse, halk ona kıymet vermez. Gözde olanlar fedakâr olanlardır. Anlattığım yolda yürümen, senin kıymetini art­tırır. Her ücreti Hak Teâlâ'dan bekle. O'nun yoluna sabırla devam edersen şaşırtıcı lütuflarını görürsün. Yusuf Peygamber, evinden alınmaya, kuyuya atılmaya, köle olarak satılmaya, ayrıca bir sürü hakarete tahammül edip sabır göstermeseydi, o büyük devlete sahip olabilir miydi?

O, Rabb’inin işlerine boyun eğdi, razı oldu. Bu yüzden zilleti, iz­zete tebdil edildi. İyi niyeti meydana çıktı. Sarsılmaz bir mülk sahibi oldu. Öldürülmek istenirken daha sağlam bir hayata kavuştu.

Sen de İslâm dininin emirlerine uyar, yasaklarını bırakırsan her işinde ilâhi fiillerin tecellisini sezerek sabra devam edersen... Nefsi­ne ve şeytana uymazsan, bulunduğun şimdiki kötü hâlden kurtulur­sun. Yalnız Hak'tan korkar ve O'ndan ümit beklersen, sevmediğin her güçlük kalkar, yerine sevimli hâller gelir.

Çalış. Kuruntuya kapılma. Sen kendini kurtaracağını umma. Sa­dece çalış; hayır kendiliğinden gelir. Bir kimse iyiyi arar, o yolda emek harcarsa emeğini bulur.

Helâl yemeye çalış. Kalbini o nurlandırır. Kalbinden bütün ka­ranlığı o atar. En güzel akıl, sana yarayanı bildiren akıldır. Allah'ın nimetlerini anlatmayan akıl, akıl değildir. Aklın iyisi, Allah'ın vermiş olduğu iyiliği anlatan ve şükür yolunu gösteren akıldır.

                                              *

Ey evlat! Bir kimse, iman gözü ile her şeyi yerli yerinde takdir edenin Allah olduğunu bilirse, O'ndan bir şey talep etmeye utanç duyar. Bilir ki, her şey vaktine göre olmuş ve yapıcı işini bitirip çe­kilmiş, artık ne dilesin? Bu durumda, sadece dilini boş sözden alır, ibadet yolunu tutar. O zatın kısmeti başkasına gitmez, işte bunu bil­diği için sessizliğe gömülür ve şükür yolunu tutar. İyi edep sahibi­dir; itiraz etmez. Başına bir darlık gelirse kullara şikâyetçi olmaz. Ne az için ne de çok için! Kalbini sıkıntıya sokmaz. Dili ile kimse­ye darlık vermediği gibi kalbi ile de vermez. Kalpten duyulan sıkın­tı ile dilden duyulan sıkıntının bir farkı yoktur. Dilden çıkması ayıp olan hata, kalpten de çıkmamalıdır. Bana göre, hakikatte dille kal­bin, bir farkı yoktur.

Ayıptır, yalnız Allah'tan dile. Başkasından bir talepte bulunmak­la utanç duymaz mısın? Neden O'ndan dilemezsin; hâlbuki O, sana kullardan daha yakın. Bari istediğin şeylere tam ihtiyacın olsa, ney­se?

Hazinelerini gizli tutmaktasın. Fakirlere bir habbecik bile ver­meye elin varmıyor; hâlin ne olacak? Yakında öleceksin. Malın pay edilecek. Her gün hakkında kötü söylenecek. Sakladığın malın sor­gusuna nasıl cevap vereceksin? Sana lanet gelecek. Eğer aklın ol­saydı iman kazanırdın. Dünyalığın çokluğu imansıza ne sağlar ki?

Aklın başında olsaydı, Allah'ın sâlih kullarına gider, onlarla soh­bet eder, sözleri ve işleri ile terbiye alırdın. Her vesile ile Hak Teâlâ seni felâket çukuruna düşmekten korurdu. Yarın O'nun katına ak yüzle varırdın. Kalp yönünden edebin tamam olurdu kurtulurdun. Fakat hiçbirini yapmadın. Yaramaz işler peşinde koştun.

Ey riya putlarını kalbinde taşıyan, bu hâlinle, Hak yakınlığı ko­kusunu almak sana nasip olmayacak. Ve ey kullara dönen, onları bırak. Yaratılmış fâni şeylerin elinde zarar ve fayda imkânı yok­tur. Bunu bilmiş ol. Onlar ne dünyada ne de öbür âlemde bir iş ya­pabilirler. Kalbini onlara verme. Yaptığın bu işlere şirk derler. Bu şirkte iken tevhid âlemine ermen kabil olmaz, öbür âleme geçtiğin zaman da elin boş olur.

Bu konuşma Cuma sabahı Ribât’ta yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 12 Recep 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette hem dünyada hem de ahirette mülk ve tasarruf sahibi olmak nasıl mümkün olur? Allah yolunun yolcuları kimlerdir? Nefislerimizi kötü ahlaktan nasıl temizleyebiliriz? Evliya ve salihleri sevmek hayatımıza hangi güzellikleri katar? Allah dostları hakkında suizanda bulunmanın tehlikeleri nelerdir? Konuları işlenmiştir...  

Dünya ve âhirette mülk istersen cümle varlığını Allah yoluna harca. O kez, emîr ve reis olursun. Bu hâlin, kendi özünde her za­man, başkaları için de zamanla olur.

Sana nasihat ediyorum; nasihatimi iyi dinle: Beni tasdik eder­sen, doğruluğunu ilân ederim. Yalan ve iftiralar atacak olursan, ya­lancı olduğunu tasdik ederim, bir daha kurtulman kolay olmaz. Her zaman yaptığının karşılığını bulursun.

Benden hasta hâline şifa al; aldığın ilâcı kullan. Şuna katî ola­rak inan: O ilâçla afiyet hâlini bulabilirsin.

Geçmiş insanlar, bir iyi kul bulmak için şarkı garbı dolaşırlardı. Bu dolaşma, gönüllerini açtırmak içindi. Bir tane bulacak olsalar­dı hemen manevî hastalıklarına şifa ister, alırlardı. Hâlbuki bugün sizin öyle bir şey aradığınız yok. Aramak değil, kapınıza dahi gelse, kovar oldunuz. Çok sevmeniz icap ederken bilgi sahiplerine ve fıkıh âlimlerine öfke duyarsınız. Şeriat bilgini olanlar velî kullardır; edep ve terbiyeyi onlar öğretir.

Şüphesiz, elinizde hiçbir ilâç durmuyor; benim bilgim, tıbbî tec­rübem sana ne fayda sağlar? Sana her gün bir temel kurarım, he­men yıkarsın. İlâç vasıflarını sayarım, ne çare ki, kullanmayı bir tür­lü istemezsin. Sana: “Şu lokmada zehir gizlidir” derim, ama yemeye çalışırsın. “Şunu ye, onda şifa vardır” derim, ondan kaçarsın.

Daima bana muhalefet etmektesin. Aksine şifalı şeyleri iter, ze­hirli şeye el atarsın. Yakında mâna yapında hâlin açığa çıkacak, iman hâlin de kendini gösterecek.

Sana nasihat ediyorum: Beni paslı kılıcınla bertaraf etmeye yeltenme. Senin ayrılıp gitmeni istemiyorum. Bir kimse Allah'la olur­sa onu kimse ürkütemez. Ne cin tayfası ne de yırtıcı hayvanlar. Hiçbiri o büyük Zâtı korkutamaz. Hiçbir yaratık o kişiye dokunamaz.

İlim sahiplerini sıkıştırmayınız. Siz ne ilim sahiplerini ne Pey­gamber’i ne de Allah Teâlâ'yı tam mânası ile bilmektesiniz. Siz bunların cahilisiniz. İyi insanları bulunuz. Onlar, Hak Teâlâ'nın bü­tün fiillerine razı olurlar. Onlara yakın ol. Ve hâllerini öğren. Çün­kü bütün selâmet kazaya rıza göstermektedir. Emellerin kısılması da önemlidir. Dünya işlerine pek gönül kaptırmamak iyi olur. Nefsiniz­de bir hastalık sezince, hemen emellerinizi kısaltınız ve ölümü hatır­layınız.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz, bir kudsî hadîsi şöyle anlatır: “Kullara farz kıldığım ibadet yapıldıktan sonra, kullarım bana ne ile en çok yaklaşır, bilir misiniz? Evet, kulum daima bana yaklaşır. Bu yaklaşma, farzla başlar, nafile ile de gelişir. Bana yak­laşınca, onu severim. Her kuvvetini ben veririm. Benimle işitir, be­nimle tutar ve benimle görür.”

Son kısmın şöyle bir tefsiri vardır: “Beni işitir, beni tutar, beni görür.”

O kulun bütün işleri Hak için ve Hak ile olur. Kul, yaptığı ibadetlerle gücünü ve kuvvetini harcar. Nefsini görmez ve bilmez. Öy­le zaman olur ki, zerre miktar kuvveti kalmaz. Ve kendisini halka karşı kuvvet sahibi bilir. Nefsini bir yana atar, kendisini Yaratan'ın tâatına harcar. Şüphesiz bu ibadet, kendisini Hakk'a yakın kılar. Ve Allah sevgisini getirir, iman sahibi uysallıkla kendisini sevdirir. Gü­nah ve hata ile kendisini buğza uğratır. Ve Hak yakınlığından kovu­lur. Ülfet ibadetle olur. Vahşeti masiyet doğurur. İnsan, kötülüğe da­lınca iyi işleri yapmaktan kaçar. Çünkü iyi işler güzellik doğurur. Kötülüğü arzulayan, hayrı neylesin? Bir kimse ki, İslâm dinine ken­dini vermez, o helak olan kimselerle yıkılır gider.

Çalış ve cehd eyle. Yalnız amele de güvenme. Yaptığın işlerde Hakk'ın kudretini gör. Ameli bırakan sadece ümitle yaşar. Amele gü­venen kendini beğenir ve gurura kapılır.

                                           *

Cemaat vardır, dünya ile âhiret arasında döner. Cemaat vardır, cennetle cehennem arasında kalır. Cemaat vardır, yaratılanla Yara­tıcı arasında kendisini kaybeder.

Zâhidlik hâlinde isen dünya ile âhiret, korku sahibi isen cennet­le cehennem, irfan sahibi isen yaratılanla Yaratıcı arasındasın. Bir defa Hakk'a döner, sonra kullara bakarsın.

Allah yolcularına, öbür âlemin işleri bildirilir. Onlar her şeyi si­ne gözleri ile görürler. Onlar yalnız haberle yetinmezler.

Allah yolcuları, bütün günlerini Hakk'a kavuşmayı düşünmekle geçirirler. Onlar ölüm korkusu geçirmezler, çünkü ölümle ebedî sev­gililerine kavuşacaklarına inanmışlardır.

Sonunda ayrılman mukadder olan şeyi şimdiden bırak. Nasıl ol­sa sonunda veda edeceğin kimselerle şimdiden vedâlaş. Yanlarından ne zaman olsa göçmen gereken şeyleri şimdiden terk eyle; isterse bunlar ehlin veya halk olsun. Sen kabre atılınca onların sana ne ya­rarı dokunabilir ki? Hakk'ı unutup uygunsuz arzu ile sarıldığın şeyle­ri bir yana at, tevbe et.

Ey cemaat! Verâ sahibi olunuz; yani kendinizi kötülükten beri alınız. Bu verâ hâli, dinin kisvesidir. Dininizi bezemek için benden kisve isteyiniz.

Bana uyunuz; çünkü ben Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in çizdiği yoldayım. Ben daima ona uymaktayım. Onun yediği gibi yerim, iç­tiği gibi içer ve evlendiği gibi evlenirim. Diğer hâllerde yine ona uya­rım. Her neye ki işaret etmiş, onu durmadan yaparım. Böylece Al­lah'ın murâd ettiği şeye nail olurum.

Ben Allah'a hamd ederim; senin övmen ve kötülemen benim için bir mâna ifade etmez; vermen ve alman bana bir iş görmez. Hay­rın da şerrin de senin olsun, gelmene veya gelmemene bakmam; çün­kü sen cahilsin. Cahile kimse aldırış etmez. Sen kendi kuruntunla ibadet eder, iyilik bulduğunu sanırsın; ama yarın yüzüne vururlar. Çünkü cehaletle kulluk eyledin. Cahillik hâlinde yapılan kulluk, fe­sattır. Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Bir kimse, cehaletle iş tutarsa, yıktığı yaptığından çok olur.”

Sen Kitap ve Sünnet’e uymadıktan sonra felah yolunu bulman kabil değildir.

Bazı büyükler şöyle der: “Büyük bir önderi olmayan, şeytana uyar.”

Kitap ve Sünnet’le amel eden büyük zâtlara uy. Onlara uymasan bile haklarında iyi düşün. Onları gördüğün yerde saygı göster. On­larla iyi geçin, felah bulursun.

Kitab’a uymayan, Sünnet’i tanımayan, irfan sahiplerinin verdiği vazifeleri benimsemeyen, ebedî felah bulamaz. “Kendi görüşü ile yetinen şaşar.” Bu yüce kelâmı işitmedin mi?

Senden daha bilgili kimseleri dinleyerek özünü terbiye et. Nef­sin ıslâhını tamamla, sonra başkalarına başla. Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Nefsini ıslâha başla; o bitince diğerlerini!” Yine buyurur: “Yakın kimseleri ihtiyaçtan inlerken yabancılara sadaka ver­mek yakışmaz.”

Bu konuşma pazar sabahı Ribât’ta yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 14 Recep 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Dinde bilgi sahibi olmanın gerçek amacı nedir? Nefsini bilen, Rabbini bilir sözü ne anlama geliyor? Aziz ve Celil olan Allah'a vasıl olmanın sırrı nedir? Nefsin esaretinden kurtulmak ve onu Allah'a itaatkâr hale getirmek nasıl mümkün olur? Konuları işlenmiştir...

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur:

“Allah bir kulu hakkında hayır dilerse, onu din ilimlerinde an­layışlı kılar. Nefsinde mevcut ayıpları görmeyi kendisine nasip eder.”

Din işlerinde derin bilgiye sahip olmak, nefsin bilinmesini sağ­lar. Dolayısıyla Yaratan'ın kuvvet ve kudretini... O’nun yaratıcı ve besleyici kuvvetini bilen, bütün eşyayı olduğu gibi görür ve bilir. Kulluk bu bilgi ile olur. Başkalarının boyunduruğu altından bu bilgi ile çıkılır. Senin için ne kurtuluş ne bir felah çaresi düşünülebilir; ancak yukarıda anlatılan bilgi ve görgüye sahip olup Hak Teâlâ'yı diğer var görünen cümle eşyaya tercih ettikten sonra...

Şehvet duygularını, din işlerinden sonraya bırak. Âhiret işlerini dünyadan önce düşün. Yaratılmışları, Yaratan'ın emrinden sonra düşün. Yıkılışın, şehevî duygularını din işlerine tercihle başlar, dün­yayı âhiret işlerinden üstün tutunca ve Yaratan'ı yaratılmışlardan sonra anmanla olur. Sözlerimiz büyüktür. Bunlarla amel edersen, sana yeter.

Önce gözünü kapayan perdeyi arala, sonra yalvar. Sen Hak'tan böyle perdeli kaldıkça yaptığın duaya icabet olmaz. İcabet ancak yalvarana olur.

Hak Teâlâ'nın emrine uyarak iş görürsen, O da yaptığın duayı kabul eder, arzunu yerine getirir. Harman, ancak ekim işi yapıldık­tan sonra beklenir. Ekini biçebilmek için bunu yapman gerekir. Bu durumu, Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle beyan eder: “Dünya âhiretin ekeneğidir.”

Bu dünyada bütün varlığınla ekim işine çalış. İman tohumunu kalbine ve bütün varlığına saç. Ona iyi işler suyunu dök, büyüt. Bu kalp yumuşak, merhamet ve şefkat dolu olursa bitki biter. Sert, ha­şin ve kuraksa, ondan bitki bitmez. Kayaların üstüne saçılan tohum, yokluğa daha yaklaşır. Bu ekim ilmini öğren, kendi reyinle yetinme. Peygamber (s.a.v) Efendimiz buyurur ki: “Her sanatı ehlinden öğreniniz.”

Sen yalnız dünya işleri ile olmaktasın, öbür âlemin işlerini bir yana atmaktasın. Âhiret işlerini istiyorsan, bu dünyanın işlerini kal­bine sokma. Hak Teâlâ'yı arzu ediyorsan, âhireti kalbinden at. İyi sayılmayan bütün kötü hazları benliğinden çıkar. Bunları yapabilirsen dünya ve âhiret sana gelir. Çünkü, esas seninledir. Gelecekler ise ona uyar.

Akıllı ol. Aklına ve zekâna sahip çık. Aklın bir şeye ermiyor, seç­me kabiliyetin çok az. Bütün hâlin halka yanaşık; onları Hak Teâlâ’ya ortak kabul etmektesin. Bu hâline tevbe edip dönmediğin takdirde ölürsün; mânevi yönden çürür, Allah yoluna girenlerden ayrılmış olursun. Onlara bu kötü hâlinle yakın olma. Onlara zahmet etme. Kapılarını bırak. Onlara kalbinle girersen olur. Kalbini onlar ney­lesin? Nifaklı hâlin onları üzer. Bir takım geçici çağrı onları sıkıntı­ya sokar. İçinde bulunduğun boş heves onlara ayan olur. Kalp ve sır hâlinle onlara gidersen iyi olur. Faydayı kalbinle alabilirsin. O zât­ların kapısı tevekkül ve sabırlı kişileri içeri alır. Onların kapısı kıs­metine razı olanlara açılır.

                                              *

Ey evlat! Şeklini değiştirme. Hakk'ı sev. Üzerine çeşitli bela ok­ları bile yağsa sesini çıkarma, sevgi ve muhabbet hâline devam et. Fırtına seni yerinden kaydırmasın. Yağan yağmur seni kaçırmasın. Atılan oklar seni incitmesin. İçini ve dışını halkın giremediği bir ma­kama çıkar. Orada dünya olmasın... Orada âhiret olmasın... Mev­hum hakları orada aramaya kalkma. Kötü nazlarını o yerde isteme, orda üzüntü duyma, şekil arama. Hakk'tan başka şeyin olacağını umma. Halkın zahirdeki halini görüp üzüntü duyma. Ailenin geçim sıkıntısı seni derde sokmasın. Eline dünya malı az geçince üzülme, şeklini değiştirme. Çok olursa hâlini çirkin etme. O makam büyük­tür. Sakın o makama çıkarsan övülme bekleme. Kötüleyenlere darıl­ma. Hepsini boş gör. Zaten oraya yerli olursan bu işler kendiliğinden olur. Ve sen tam bir yokluğa gömülürsün. Eğer elde edersen bulundu­ğun o hâle, insan ve cin, cümle yaratılmışlar içinden bir tanesi bile akıl erdiremez. Zaten akıl bunları idrakten âcizdir.

Bazı büyükler şöyle der: “Doğruluğun tamsa bize yanaş, yoksa uzak ol.”

Bu söz ne kadar güzeldir. Sabır, ihlâs, doğruluk, anlattığım ma­kam için esastır.

Beni isteyip geliyorsun. Ben de sessiz duruyorum. Hâlini anla­maz gibi tavır takınıyorum. Bir nevi iki yüzlülük yapıyorum. Bütün çirkinliğine rağmen yumuşak konuşuyorum. Sen de kendini bir şey sanıp ferahlıyorsun. Nefsini büyütüyor, kendini beğeniyorsun. Yazık, anladığın gibi değil. Ben ateşim; bende yalnız ateşe dayanabilenler kalabilir. Ateş içinde dönen böcekler, varlığımda yaşayabilir. Sen de onun gibi ol. Mücahede ve ufak sıkıntı ateşlerine dayan. Sıkıntıyı görmeyen, genişliğe pek alışamaz. Başını kader ve keder çekici al­tına koy. Korkma, bir şey olmaz. Sadece sabrı öğrenirsin. Sözüme, ancak öyle dayanmayı öğrenirsin. Sabra alışırsan sert sözlerimi din­lersin. Onlarla amel etmeyi, sana sabır öğretebilir. İçin ve dışın sa­bırla temizlenir. Gizli halin onunla temizlenir. O temizliğin tesiri ile dış halin güzelleşir. Sonrası öyle bir güzellik olur ki, çirkin yerin kalmaz. Bakanlar nuruna boğulur, hayran olur. Felah, böylelikle gelir. Âhiret ve dünyanın iyiliği, ruh temizliğinden sonra başlar. Bunların hepsi, Allah Teâlâ'nın takdiri ve dileği ile olur.

İlâhi kuvvet ve kudret elinin uzandığı hiçbir şeyi kendim için kılamam ve sevemem. O'nun zatına has olan her şeyden ayrılırım. Kulları için yapacağı şeye karışmam. Ben de onlar arasına girmeye gayret ederim. Kendi benliğimi de O'na vermeye bakarım. Hangi hakla bir şeye sahip olmayı arzulayabilirim ki, kendi özüm bile be­nim değildir. Hakk'ındır. Bu yüzden ölüme de dirime de dokunamam; sahibine bırakırım, kadere uyarım.

Bazı büyükler şöyle der: “Kulların Hakk'a uymasını sağla. Hak Teâlâ kullara uymaz; buna çalışma. Hakk'a kafa tutanları ez. O'na cebir kullanmak isteyenlere sert ol.”

Ben sana kıymet vermem. Çünkü Hak Teâlâ'ya karşı çirkin tavır takınmaktasın. Emirlerini küçük görüyorsun. Verdiği her hükme iti­raz ediyorsun. O'nun varlığı bütün haline sinmişken düşmanlık et­mek sevdasındasın. Gecen ve gündüzün iyi olmayan şeylerle geçer. Bu hâlinle Hak katından kovuldun. Hakkında lanet hükmü çıktı. Sa­na yazık oldu. Hak Teâlâ geçmiş peygamberlerin bazısına şöyle vahyetti: “Bana itaat edersen, razı olurum. Razı olursam üzerine bere­ket yağdırırım. Bereketimin sonu yoktur. Bana isyan edersen, öfke­lenirim, öfkemin sonu lanetle biter. Ben bir kimseye lanet edersem, yedinci çocuğuna kadar ulaşır.”

                                              *

Zamanımız öyle bir hâl aldı ki, dinî şeyler, adî dünyalığa değiş­tirilir oldu. Ümitlerin ardı arası kesilmiyor. Hırslar kuvvet yarışın­da... Yapmakta oldukları hiçbir kötü işi bırakmadan yaptılar. Fakat sonunda hepsi heba oldu. Toz yığını gibi dağıldı, gitti. Sen sakın bu zümreden olmayasın. Allah rızası için yapılmayan her şey boştur.

Acırım sana. İçini belki cahil kişilere saklı tutabilirsin. Fakat ilim ve tecrübe sahibi kimselere karşı nasıl saklayacaksın? Onlar her hâlini olduğu gibi görebilirler. Sarraf cahil değildir, ona hâlinden saklı şey olmaz. Hele ilâhî bilginin verdiği kuvvete sahip olanlara asla saklı şey olmaz. Beyaz perde üzerine konan siyah lekeler gibi her şeyi bütün inceliği ile seyrederler.

Çalış, ihlâs sahibi ol. Hak Teâlâ'nın emirlerini yerine getirmeye çabala. Dünya ve âhirette sana faydası dokunmayacak şeyleri bir ya­na at. Kendi işine yaramayacak şeyler boştur. Sana, iç âlemini iyiye götürecek şeyleri aramak gerek. Nefsine tesir edebilmek için onun terbiye yollarını ara. Nefsine tesir etmen önemli şeydir. Onu binek yap. Dünya boşluklarını aş. Âhiret âlemine ulaş. O uçakla halkı geç. Hakk'a ulaş. Bunlar kolay olmaz. Ancak nefis yola geldikten sonra olur ki, o da ancak Allah Teâlâ'nın emrine tâbi olduktan sonra yola gelir.

Nefsini yola getir, halkı arkaya at. Dünyalık kötü işleri bir ya­na it. Mevlâ'yı her şeyden önce an. Hikmet lokmalarını ye. Bunları yapmaya muvaffak olduğun zaman ağzından çıkan şeylere dikkat et, tevilli konuşma. Tevilli konuşman tecavüz olur. Halktan korkma, onlardan bir şey ümit etme. Aksi hâller iman zayıflığından doğar.

Himmetini yüce tut; yükselirsin, korkma. Hak Teâlâ himmetin kadar sana kıymet verir. Doğruluğun ve ihlâsın kadar bu yolda de­rece alabilirsin.

Çalış, çabala; yapış, bırakma. Sana lazım olan şey kendiliğinden gelmez. Rızkını kazanmak için nasıl çabalıyorsan, manevî çöküntü­den kurtulmak için de öyle çabala. Kendini iyi işler yapmaya zorla. Kendini şeytandan koru. O, insanları elindeki oyuncak gibi oynatır. Evinizde bulunan bir binek hayvanına nasıl hâkimseniz o da size öyle hâkim olur. Kalplere yalandan vurulan kilidi sökebilir. Arzu et­tiği hizmetini yaptırır. Birçok âbidleri mabedinden çıkarttı, harap âlemlere çekti. Bu hâllerde nefis de şeytana yardımcı olur. Şeytanın arzu ettiği şeyleri yapabilmesi için, sebepler hazırlar. O şeytan nef­si de kendine yardımcı aldı mı, cenk meydanından çekip emrine tah­sis edemeyeceği mücahidi sağ bırakmaz.

                                              *

Ey evlat! Nefsini şehvetten kes. Yersiz lezzeti ona tattırma; bun­lardan yana onu aç ve susuz bırak. Bunlar, nefsi yıldıran birer kam­çıdır, elinden bırakma. Nefsin boynuna vur. Kalbini Allah korkusu ile ayık tut. Daima Hak Teâlâ'yı gözet.

Her hâlinde günahların örtülmesini iste; âdetin bu olsun, iç âle­mini istiğfarla pâk eyle. İstiğfar her tarafı yıkar. Her hâlinde Cenâb-ı Mevlâ'ya uy, Peygamber âdetlerine uymak senin için en büyük gaye olmalı.

Ey anlayışı kıt adam, madem ki, kader hükümlerini itmek elin­de değil, değiştirmeyi ve yok etmeyi yapmaya güçlü değilsin, niçin çırpınırsın? Muhalefet hâlinde elinden iş gelmediğine göre, boşa yo­rulmanın mânası nedir? Bu hâlde sana düşen, onun arzusu dışında bir talepte, bulunmamak olmalı değil mi? Ancak, onun arzu ettiği şey sana geldiğine göre senin herhangi bir şeyi dilemen lüzumsuz­dur. Bir şeyi arzu ettiğin zaman, yola gelmezse nefsini o yolda fazla yorma. Kalbini tazyik altına alma. Hâline bırak; her şeyi Rabbi’ne ıs­marla. O'nun rahmet eteğine yapış. Tevbe elinle O'nun rahmet ka­pışını çal. O'nun rahmetini istediğin müddet, dünyalık şeyler için telâşa kapılmazsın. Kalp gözün, sır gözün açılır. Dış gözün de onlarla olur. Dünya sıkıntısı senin için şekva konusu olmaz. Varlığın bela anında, Firavun'un hanımı Asiye Hatun gibi olur. O iman etmişti. Hep varlığını Yaratan'ına teslim etmişti. Eline demir bukağılar vur­muşlar, ayrıca ayaklarını da sarmışlardı. Durmadan kamçı vuruyor­lardı. O bu arada Hakk'a teslim olmuştu. Manevî köşkünü gördü, ölüm meleği ona müjde ile geldi. O hiçbirinin farkında değilmiş gi­bi gözlerini ötelere dikmiş, sessiz yatıyordu. Bir ara şu duayı okudu­ğu işitildi: “Yâ Rabbi, katında bana bir bina yap.” (et-Tahrîm, 66/11) Sen de onun gibi olabilirsin. Yalnız belâ ve sıkıntılara sabır gerek. Yılmadan usanmadan çalışmak icap eder. Kalbini ve bütün var­lığını Hak yolda kullanman lâzımdır. Bütün kuvvetini Allah yoluna harca, bütün gücünü O'na ver, teslim ol. O'nun kuvvet eli altında uyu. Ve emirlerine uy. Kendin ve diğer kullar için yaptığı işlere ha­ta yükleme. O'nun yaptığı tedbirde ikinci işi düşünme. O'nun emri ile yetin. O'nun hükmü dışında hüküm vermeye kalkma. O'nun seç­miş olduğu şeyi bir yana itip keyfince şeyler seçme. Bu hâli benliğin­de duyan başka hâl arayamaz. Onun için Hak Teâlâ'ya sığınmaktan başka çare bulunmaz.

Aklı başında olduğunu iddia eden, bu hâli nasıl aramaz? Hakk sohbetini nasıl dilemez? Çünkü O'nsuz hiçbir işin sonu bulunmaz. Ve yapılan işlerden tat alınmaz.

Bu konuşmanın tarihi yoktur. Bundan önceki meclisin devamı olması mümkün.

Bu sohbette; İnsanları ve diğer varlıkları Allah'a ortak tanıma günahından nasıl kurtulabiliriz? Hakiki cevheri, sahte ve ayarsız cevherden nasıl ayırdedebiliriz? İlimle amil olmak dünya ve ahiret hayatımıza neler katar? Konuları işlenmiştir...

Bilesin ki, bütün eşya, ilâhî kuvvetle hareket eder ve aynı kuv­vetle sükûnet bulur. Bir kula bunu anlamak nasip olursa, kullarda kuvvet bulmaktan istiğna duyar. Ve onları Hakk'ın kudretine ortak etmez. Ayrıca kullar da ondan rahat ederler. Çünkü yeryüzünde o, kimseyi ayıplamaz ve kimseden bir talepte bulunmaz.

O kullar, büyük derecelerin sahibidir. Onlar, önlerindeki plana göre hareket ederler. Dinimizin çizdiği çerçeve dahilinde yürürler. Dinimizin emri onlara yeter. Onun verdiğini almak onlara kâfi ge­lir. İlim yolları ile kullara yol gösterirler. Karihalarından kimseye bir şey demezler. Kullara bir şey söylerken ilimle hikmeti de birleş­tirirler.

Allah Teâlâ, kulların yaptığını görür; buna inanmak icap eder. Hiçbir hüküm o görmeyi bozamaz. O'nun görmesi asıldır. Sonra O'nun görmesi, aklı bütün olan herkes tarafından arzu edilen şey­dir. O'nun görmesi olmasa yaratılmışların hâli nice olur?

Hak Teâlâ yaptığından sorumlu değildir. Kullar hep sorumlu­dur. Hak Teâlâ kulların yaptığını görmese, bilmese, neyi soracak? Hak Teâlâ, her şeyi bütün inceliği ile görür. Bu, her iman sahibinin mutlaka inanması gereken bir mevzudur. Tevhid ehli ve Allah'ın kudretine ikan yolu ile iman eden ve razı olan kişi, kalbi ile bunları tasdik eder. Kadere ve verilen hükme uyan kişi, kendisi ve başkası için olan her şeye boyun eğer. Sabırla karşı koyar. Kullara değil, Hak Teâlâ'ya sığınarak kurtuluş çarelerini arar.

Cenâb-ı Hak, senden de yapacağın sabırdan da müstağnidir. O yalnız senin tutumunu gözetir. İman yolunda tuttuğun davanda doğ­ru musun, yoksa yalancı mısın?

Sadık sevgi sahibi, herhangi bir şeye sahip olmaz. Her şeyini sev­gilisine bırakır. Sevgi ve dünyalık toplamak, bunların ikisi, bir kal­be sığmaz. Hak Teâlâ'yı seven de böyle olur. Mademki yalnız O'nun sevgisini kalbinde taşıyor, o halde nefsini, malını, sonunu, O'na bırakır ne kendisine ne de başkasına seçtiği bir şey olur. İman sahibi bilir ki, kendisinin ve başkasının sahibi Allah'tır. O hâlde ne ister? Bir şey yapılacaksa Hak Teâlâ en iyisini yapar.

                                               *

Hak Teâlâ'yı yaptığı işler için itham etme. Aceleci olma. Cahil olma, cimri olma. O'nun katından çıkacak bir şey varsa, sana gelir. O'na teslim olmayı bil.

Bütün yönler kapanır. O'nun kapısı açık kalır. O'nun kapısına girersen bütün kâinata sahib olursun.

Senin sevgin gelişemez! Ancak bir şartla; o da Hak Teâlâ'dan gayri bütün ciheti kendine kapalı tutmak. Sana yalnız O'nun cihe­ti kalmalı. Sen O'na yönel ve yalnız O'nu sev. O sevgilin, kalbini te­mizlemeyi iyi bilir. Arş'tan yerin derin katına kadar inen yaratılmış­ların hiçbiri sana tesir edemez. Hepsi sevgili kudreti ile atılır, gider.

Dünyayı sevme, âhireti isteme. Onlar kalbinden uzak dursun. Dünyada çalış, öbür âleme göç ettiğinde cennete koyarlarsa gir.

Mecnun gibi olmalısın. O, kalbinde sevgi yer ettiği zaman halk arasından çıktı. Yalnız olmayı istedi. Vahşî hayvanlarla yaşadı. Şe­hirleri terk etti, harabelere gitti. Halkın ne övmesini dinledi ne de kötülemesine kulak astı. Kulların konuşması ve sorması ona farksız oldu. Övmeleri hiç olduğu gibi, kötülemeleri de sıfıra düştü.

O Mecnun öyle anlar geçirdi ki, sordular:

“Sen kimsin?” Söyledi:

“Leylâ...”

“Neredensin?”

“Leylâ...”

“Nereye?”

“Leylâ...”

Başkalarını gözü görmüyordu. Başkalarını işitmeye kulağı da­yanmıyordu. Artık o bu hâlinden dönemezdi. Yüz çevirenler, onun Mecnunluk hâlinden anlamadılar.

Şu şiir ne güzel söylenmiş:

      Bir ülkede ki, nefisler koşar boşa

      Halkı, soğuk demiri döver daim boşa.

Bu kalp Hak Teâlâ'yı bilirse, sever. O'na tam yakınlık duyar. Yaratılmışlar onu ilgilendirmez. Ve ruhuna huzur veremez. Maddî olan her şey ona ağırlık verir. Yemek, içmek vs. şeylerle tatmin ol­maz. Şehir hayatı onun için önem taşımaz. Kalbi huzur içinde olduk­tan sonra, harabeler de ona çok gelir. İlâhî emirler dışında hiçbir şey, Hak irfanına sahib olan kalbi bağlayamaz. Her hâli bir prensi­be bağlıdır. Fiil tecellisi onu gark etmiştir. Sadece kaderin gelişine bakar; başka şeyleri bilmez.

"Allah'ım rahmet elini bizden çekme; dünya denizi bizi boğar. Mevhum varlığımız bizi yere serer. Ey keremi bol, reyinde isabetli ve geçmiş hükümlerin sahibi, bize yetiş."

                                               *

Ey evlat! Sözlerimi iyi anla ve amel et. Dediklerimi anlamak ko­lay değildir. Ancak bilfiil tatbikat yapmak lazımdır. Tatbikat her şeyde elzemdir. Yapılmasını sevdiğim şeyleri yapmayan, sözlerimin devamını dinleyemez ve anlayamaz. Hakkımda iyi düşünce beslemeyen, sözlerimin doğruluğuna inanamaz. Bir sözle ki, iş yapılmaz, o söz ne ile ve nasıl anlaşılır?

Ebû Hureyre (r.a), Peygamber (s.a.v) Efendimiz’den işittiği şu hadîs-i şerifi rivayet eder: “Bir kimse, Allah'tan hoşnut olarak sıtmalı bir gece geçirse, anadan doğduğu gün gibi günahtan çıkar.”

Bu günlerde sana bir şey gelmez oldu. Yola gelmen için biraz daralman lazımdır. Başka türlü olmayacak.

Ashâb-ı Kirâm'dan Muaz (r.a) bazen ince ve derin dinî mese­lelere işaret eder, şöyle derdi: “Geliniz, bir anımızı imanlı geçirelim.” Bunun mânası: “Geliniz, bir anlık olsun zevk âlemine dalalım; geliniz, o yüce kapıdan bir anlık olsun içeri girelim.”

Bu kelâmı ile Muaz (r.a) her şeye esas nazarla bakılmasını ve yakîn gözü ile görülmesini isterdi. Zahirde her İslâm adını alan, iman sahibi olamaz. Derin, ince ve önemli meselelere akıl yorması ve an­laması lazımdır. Benliğinde ilâhî bir yakınlık duymayan da iman sa­hibi olmaz. Muaz (r.a) bunları iyi bilirdi. Sözlerini bilgisine göre söylerdi.

Sözü, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e şikâyet yollu duyuruldu: “Sanki imanımız yok mu da bize Muaz böyle diyor?” Bunun üzerine Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurdu.

“Muaz’ı haline bırakınız.”

Ey nefse ve şeytana tapan, dünyaya kul olan, senin kullar ya­nında kıymetin yok; Hak katında da önemin kalmadı. Salih kullar yüzüne bakmaz oldular. O salih kişiler âhiretin nimetine tapanı bi­le sevmezler; sen dünyaya tapar oldun, bakarlar mı yüzüne?

Yazık, hâline acı; işin dil kalabalığı ile geçiyor. Onunla eline ge­çen şeyi alma. Sözü bırak, işe bak. Sen başkalarına göre yalancısın; ama doğruluktan dem vuruyorsun. Şirk ettiğin bilindiği hâlde, tas­dik ettiğini vehmediyorsun.

Doğruluk, karışık işler arasında olmaz. İşlerin çürük; ama her işini cevherli sanmaktasın.

Şu anda seninleyim; senin iyiliğin için meşgul olmaktayım. Ya­lan söylemeni yasak ediyorum. Doğru söylemeni emrediyorum. Elim­de üç âlet var. Her şeyi bunlarla ölçmekteyim. O ölçüler; Kitap, Sün­net ve kalbimdir. Bunlarla bütün iyiyi, kötüyü bilirim, anlarım. Kal­bimle, kalıpların durumunu sezerim. Yaptıkları işe bakarım. Bir kalbin her şeyi olduğu gibi bilmesi için, Kitap ve Sünnetle amel etmesi icap eder. İnsan, kâmil olabilmesi için, Peygamber (s.a.v) Efen­dimiz’e tam uymalı; Kur'an yolunu tutmalıdır. Başka kurtuluş yolu yoktur.

Bilgi ile amel etmek, ilmin süsüdür. Bilgi ile amel kalbi sağlam kılar ve temizler. Kalp sağlam olursa, bütün duygular sağlam olur. Kalp temiz olunca da bütün duygular ona uyar. Kalbe süsler açılın­ca, dış duygulara da verilir. O öyle bir et parçasıdır ki, sağlam olur­sa bünye de sağlam olur.

Kalbin sıhhati, Yaratan'la kul arasındaki muamelenin dürüstlü­ğüne bağlıdır. O muamele bir sırdır. Bazen bir kuş gibi uçar gider. Kalp bir kafestir, sağlam olursa kuşu tutar. Kalp de bir kuştur; onun kafesi ise bünyedir, sağlam olursa kalp orada durur. Bünye de bir kuştur; kafesi ise kabirdir. O öyle bir kafestir ki, ondan kaçıp kurtul­mak imkânsızdır. Herkes oraya girer. Oranın darlığından kurtulan­lar ise, iman sahipleridir.

Bu konuşma Cuma sabahı medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 19 Recep 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Allah katında kimler gerçek şeref sahipleridir? Allah'ın dininde kuvvetli olmak için neler yapmalıyız? Paraya- pula ve sebeplere güvenip dayanmak hangi felaketlere sebep olur? İnsanların en güçlüsü olmak kime nasip olur? Allah'tan hakkıyla korkanların nail olacakları olağanüstü haller nelerdir? Sabır nedir? Konuları işlenmiştir...

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur:

“İnsanların en iyisi olmak isteyen; kötülüğü düşündüğü za­man Allah'ın kuvvetini hatırlasın, ittika (günah ve kötülüklerden sakınmak) üzere olsun. İnsanların en güçlüsü olmayı dileyen, Allah'a güvensin, tevekkül etsin. İnsanların içinde gani gönüllü olmayı dileyen, gözünü Hak Teâlâ'nın hazinesin­de saklı olana diksin.”

Hakk'ın katında olana bak. Keramet istersen, O'nun kudret elin­den kendini koru. Çünkü Hak Teâlâ buyurdu ki: “En iyiniz, takva yönüyle en ileri olanınızdır.” (el-Huruca, 49/13) Keramet; iyilik, takva sahibi olmaktadır. Halk arasında rüsva olmak ise, isyan bayrağını çekmektedir. İman yolunda kuvvet sahi­bi olmayı dileyen Aziz ve Celil olana dayanmalıdır. O'nun kuvvetine sığınmalıdır. Hakk'a tevekkül, kalbi sağlam kılar; kalbe kuvvet ve ona dayanmak hasleti getirir. Allah'a güvenen, kalbini terbiye eder ve hidayete götürür. Ve hikmetli işleri görmeye kabiliyetli kılmaya çalışır.

Parana ve altınına güvenme. Bunlar bir gün biter. Elinden gidin­ce pişmanlık duyarsın. İçin bozulur. Harap olursun. Sebeplere dayan­mak insanı mânevi duygulardan mahrum eder. İmanı zayıflatır. Al­lah'a tevekkül eyle; O sana kuvvet verir. İşlerinde sana yardım eder. Lütuflarını bol bol yağdırır. Allah'a güvenirsen, ümit etmediğin yol­lardan sana kapılar açar. Kalbine öyle bir kuvvet verilir ki, dünya­lık olan her şeyden mahrum olsan bile, yine de manevî çöküntüye uğramazsın. Halkın sana gelişi ile gidişi aynı mânayı taşır. Bu hâl­lerde insanların en güçlüsü sen olursun. Fakat sebeplere ve dünya­nın fani şeylerine dayanacak olsaydın, şöhreti bir geçim vasıtası saysaydın, hepsi giderdi; elinde bir hiç kalırdı. Çünkü Hak Teâlâ fani şeylere kıymet vermedi. Sen de O'nun kulusun, onları önemli gör­men doğru olmaz; görürsen elindekini alır, eli boşlardan olursun.

Dünyanın gani gönüllü kimseleri, Hak Teâlâ'nın azabından kor­karak kötü işlere dalmayan kimselerdir. Bu hâle ermek isteyen, her şeyi kalbinden atsın. Kalbini O'nun kapısına bağlasın. Fani kimse­lerin kapısına koşmaktan utansın. Gözlerini Hak'tan gayri kimsele­rin malına baktırmasın. Burada anlattığım göz kalp gözüdür. Kalı­bın gözü tabiata batar. Dikkat et, kalp gözün kalıp gözünle bir ol­masın.

Elinde bulunan maddî ve fani varlığa nasıl dayanırsın? O, nasıl yaparsan yap elinden çıkıp gidecek. Gidici şeye dayanıp Hakk'a gü­venmeyi bırakmak caiz olur mu? Hak varlığına güven. O'nun var­lığı bitmez, tükenmez. Seni bu hâle sürükleyen bilgisiz hâlindir. Ca­hilliği bırak. Hak varlığına güvenmek en büyük zenginliktir.

Ey takva hâlini bırakan, keramet dünyada ve âhirette senden ırak oldu. Ey sebeplere ve fani varlıklara güvenen, kuvvetin gitti. Hak'la aziz olmak sana dünya ve âhirette uzak oldu. Ey ne zaman olsa elinden gidecek fani menfaate aldanan, Hak zenginliğini kay­bettin. Bu hâlinle O'na karışamazsın. Dolayısıyla âhirette de bulamazsın.

                                                  *

Ey evlat! Her hayrın esası olan bir şey var: Sabır. Bunu birçok yerde söyledik. Yine sırası geldikçe söyleyeceğiz. Allah'a güvenen, itimat eden ve O'na bağlı olan, sabırlı olmalıdır. Sabra niyet ettin mi, yalnız Hakk'ı dile. Bunun mükâfatı sana O olur. Sabrı Hak Teâlâ için yaparsan, kalbine sevgisini koyar, dünya ve âhiret yakınlığı­nı verir. Sabrın asıl mânası Hakk'ın kaza ve kaderine boyun eğmek­tir. O'nun hükmüne boyun eğmek gerekir. Çünkü olacak işler geç­mişte yazılmıştır. Bu arada sana sabırla dayanmak düşer. O'nun hükmünü tağyire, hiçbir kimse güçlü değildir. Bu hâlde sana da sabırdan başka ne düşer ki? Bu hâl iman sahibine göre müsellemdir. Bu sebeple hakkında verilen hükme boyun eğmekten başka çare yok­tur. İman sahibi ihtiyarı ile sabırlı olur. Sabır ilk devirlerde zorla yapılır. İman kemale erince de severek yapılır.

Sabırlı olmayan, iman iddiasında bulunamaz. İmanın zayıf, çün­kü sabrın yok. Boş yere iddiaya kapılma. Marifet sahibi de olman kabil değildir. Çünkü Hakk'ın fiillerine rızan yok. Bunlar büyükle­rin işidir. Mücerret iddia ile olmaz.

Konuşma. Sana söz hakkı yok. Kapıyı görmekten laf etme. Kapı­ya var. Eşiğine başını koy. Kader ayağı seni çiğner ve başını alır; buna da sabırlı ol. Zarar ve fayda ayakları da üzerinden geçer; bu­na da dayan. Bunlar kalp varlığında mevcut pasları siler. Dış varlı­ğın olduğu gibi kalır; ezilecek diye üzülme. Güzelliğinin bozulması ak­lına gelmesin. Her şey kendiliğinden olur, hem de yerinde. Cesedin gitmiş gibi bir ruhanî âleme dalarsın. Bu işler sükûn ister. Huzur is­ter. Maddî şeylerin kalpten çıkmasını ister. Bu hâllerin gerçekleşme­si için kalbe sahip olmak lazımdır. İç ve mâna âlemini, sırrını ve kal­bini fani varlıklara bağlama. Mademki artık iman sahibi olmak istiyorsun, bu söylediklerimi yap. Ah ne kadar çok ilâç tarif ediyorum; fakat hiçbirini kullanmıyorsun. Benim günahım ne? Arz ve tul yö­nünden meseleyi açıyorum; şerh ediyorum. Fakat yine anlamıyorsun. Size öyle öğütler veriyorum ki, hayret, hiçbir öğüdü tutmuyorsunuz.

Kalbiniz ne kadar kararmış. Yaratan'a karşı olan bu cehalet ne? Eğer ona iman edip irfan sahibi olsaydınız, ölümü ve sonrasını düşünmek zahmetine katlansaydınız, bu hâle düşmezdiniz. Yaratan'ın karşısına nasıl olsa bir gün çıkacağınız aklınıza gelseydi, bu durum sizden uzak olurdu.

Her gün şahlarınızdan biri yolcu olmakta; buna şahitsiniz. Bu hâl size öğüt vermiyor mu? Babanızın ölümü de mi göz önünüze di­kilmiyor? Her gün size dualar okuyan ve ardınızdan gözyaşları akı­tan ananızın ölümü de mi sizi uyandırmıyor? Her an beraber yaşadı­ğınız çocuklarınız ve hanımınızın ölümü de mi size ders vermiyor?

Bunlardan öğüt alınız. Ve nefsinizi biraz terbiyeye çalışınız.

Kalbinizi yoracak kadar dünyaya bağlanmayınız. Orada daimî kalan olmadı; devamlı kalmaya heveslenmeyiniz.

Kalbinizi temizleyebilirsiniz. Onu kötü hâlinden çekip almak si­zin elinizde. Halkı kalbinize sokmayabilirsiniz. Siz hâlinizi iyiye çe­virmek isterseniz, Hak Teâlâ da size yardım eder. Hak Teâlâ şöyle buyurur: “Allah Teâlâ hiçbir kavmin halini değiştirmez. Ta, onlar kendilerinde bir değişiklik yapıncaya kadar.” (er-Ra’d, 13/11)

Söylediğiniz hiçbir işi yapmadınız. Birçok işler yaptınız; fakat ihlâs sahibi olmadınız. Akıllı olunuz. Hak Teâlâ'nın azameti önünde edepli durunuz. Hâlinizi kuvvetlendiriniz. Hakikat âlemine eriniz. Hak Teâlâ'ya dönünüz. Ve tefekkür sahibi olunuz. Bugün içinde bu­lunduğunuz hâl öbür âlemde sizi kurtaramaz.

Siz nefislerinize karşı cimri davranmaktasınız. Eğer öyle olma­saydı, ona yarayan şeyi temine çalışırdınız; âhirette onu kurtarmaya yarayacak şeyleri şimdiden verirdiniz. Hâlbuki siz, daima geçici şey­lerle meşgul oldunuz. Bu yüzden devamlı kalacak şeyler elinizden çıktı.

Mal toplamayı, kendinize ve çocuklarınıza sahip olmayı kalbi­nizden atınız. Yakında onlarla aranıza açıklık girecek.

Dünyalık olan geçici şeyleri bir yana at. Halka azizlik satma. Halka büyüklük satmak neye yarar? Büyüklük satanları halk pek sevmez. Sonra, bir afete düşersen tutup kaldıran olmaz.

Kalbin şirkle pislendi. İlâhî kudret hakkında şüpheler besliyor­sun. Ve onu itham ediyorsun. O'nun kudretine taarruz etmek sana yakışmaz; yapma. Bu, hâlinde görülüyor; olmaz! Hakk'a karşı tutu­mun değişirse sâlih kulların kalbi sana karşı öfke ile dolar, köpürür.

Büyüklerden biri, zamanın hâline göre, çarşıya çıkmazdı. Çık­maya mecbur olduğu zaman gözlerini bir örtü ile kapatırdı. Yavru­sunun elinden tutar, çarşıya çıkardı. Sebebi sorulunca şöyle anla­tırdı: “Allah'a isyan bayrağı çeken ve onun iyiliğini inkâra kalkan kimseleri görmek istemiyorum.”

O zât bir gün yine çıktı. Gözlerini açmıştı. Korktuğu şeyleri gördü, düştü bayıldı. Çünkü yapılan işler küfür ehlinin yapacağı işlerdi. “Allah'a nasıl kulluk edilmez? O'na nasıl şirk edilir? Kullara nasıl köle olunur?” diyerek üzülürdü.

Siz her gün O'nun nimetini yemektesiniz. Ama inkâr hâliniz ge­ne üzerinizde... Siz bunu anlamıyorsunuz. Her gün küffarla sofralar kurarsınız. Onlarla oturur eğlenirsiniz. Çünkü kalbinizde iman nu­ru kalmadı. Hak için bir gayrete sahip değilsiniz.

Tevbe ediniz. Hatalarınızın bağışlanmasını talep ediniz. Hak Teâlâ'dan utanınız. Utanç elbisesini giyiniz. O'nun huzurunda ter­temiz kalbinizle durunuz. Dünyanın haram ve şüpheli şeylerini terk ediniz. Daha sonra lüzumu olmayan mubah şeyleri de bir yana atı­nız. Ömrü boşa gideren kötü arzulara kapılmayınız. Boş yere yemek ve yersiz, aşırı duygular peşinde koşmak, insanı Hakk'ı anmaktan alıkoyar.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Dünya iman sahibi için zindan sayılır.”

Zindanda yatan adam hiç ferahlık duyar mı? Yüzünden sevinçli olsa bile kalbi sızlar. Dışından sevinçli gibi durur. Ama içi afet ve be­la ile parçalanır. Belki yabancıların yanında gizler, ama halvete çe­kildiği zaman sızlanır. Dışında elbise vardır; onun altı keder yarası ile doludur. Tebessüm gömleği ile iç âlemini perdeler. İşte bu yüzden Hak Teâlâ meleklere bu kulu över. Nur parmakları o kula uzanır ve kutsî bir ses meleklere şöyle hitap eder: “İşte benim asıl kulum budur.”

Bu bahadır kişi, dinin kahramanı olur. İlâhî varlık onu sever ve över.

Büyük insanlar Hakk'a sabra alışıktır. O'nun hükmü icabı gelen afet acılarını seve seve tadarlar. Bunu yapmakla sevilmek dilerler. Zaten, “Allah Teâlâ sabırlı kulları sever.” (Âl-i İmrân, 3/146) âyet-i celilesi bu mânaya gelir.

Sen bir darlığa düşersen sevildiğin içindir. Her ne zaman ki, em­ri tutar, yasaktan kaçarsın, o zaman sevgin artar hem sever hem de sevilirsin. Başına gelecek bazı darlıklara sabırla karşı çıkarsın. Hakk'a karşı yakınlık nurun çoğalır.

Bazı büyükler şöyle konuşurlardı: “Allah kuluna azap etmez; yalnız imtihan kabilinden bazı afetler gönderir ve onun sabrını dener.”

Peygamber (s.a.v) Efendimiz bazı hadîs-i şeriflerinin sonuna şu cümleyi eklerdi: “Sanki dünya hiç yok ve sanki âhiret de sonsuz...”

Ey dünyayı seven ve ona talip olan, yaklaş bana... Dünyanın kötü yönlerini görmüyorsun. Yanıma gel, sana onun ayıplarını anlata­yım. Hak yolunu sana göstermek ve seni yalnız, Hakk'ın vechini di­leyenlerin safına katmak istiyorum. Sizler heves peşindesiniz. Ciddî meseleleri ele aldığınız yok.

Sözlerimi iyi dinleyiniz. Onunla amel ediniz ve ihlâs sahibi olu­nuz. Dediklerimi yapar ve o hâlde ölürseniz, mânevi makamların yükseğine erersiniz. Oraya gittiğiniz zaman bakar, sözlerimin aslını orada bulursunuz. Oradan bana selâm verir, yanınıza çağırırsınız. Çünkü sözlerimin doğruluğunu anlamış olursunuz.

                                                  *

Ey cemaat! Bana karşı ithamlı konuşma yapmayınız. Kalbinizi benim için kötü etmeyiniz. Ben ne oyuncakçı ne de dünya talibiyim. Ancak, Hakk'ı söyler ve onu gösteririm.

Ömrümü iyi kimselere hizmetle geçirdim. Onlar hakkında dai­ma iyi düşündüm. Umduğum bir fayda varsa, o da bundan olacak­tır. Sizden bir şey beklemiyorum. Yaptığım nasihate bir karşılık is­temiyorum. Sözümün ücreti amel etmektir. Sözlerimi tutar, amel yo­luna koyulursanız, bana en büyük ücreti ödemiş olursunuz.

Bu sözler açık söylenmemeli, halvet yerlerde anlatılmalı. Hal­vette yapılan amel ihlâsla olur. Nifak, gizli işlere diş geçiremez. Hi­lekârlık ve sebeplerin bittiği yerde nifak da tükenir. O dem iman gö­rülür ve ikan hâsıl olur. Orada nefis ve boş şeyle ömür tüketmeye yer kalmaz. İman sahibi günlerini daima ibadetle geçirmek ister. Ayrıca iman kardeşlerine yardım etmekten geri durmaz.

Bugün tesiri altında kaldığınız boş temenni ve hevesleri bir ya­na atınız. Allah'ı anmakla meşgul olunuz. Ağzınızdan çıkacak her söz, yararınıza olsun. Size zarar getirecek sözleri bırakınız.

Herhangi bir sözü konuşacağın zaman, düşün, düşün... Niçin ko­nuşuyorsun; o sözden ne gaye güdüyorsun ve niyetin nasıl? Bunla­rı düşün, sonra konuş. Bu durumu işaret için bazı büyükler şöyle der: “Cahilin dili, kalbinin önündedir. Âlim ve akıl sahibinin dili, kalbinin arkasında saklıdır.”

Bırak, pek konuşma, ilâhî kudret senin konuşma zamanlarını yazmıştır; ona bak. Konuşman gerekse konuş. O kuvvet dilerse seni konuşturur. Hakkında olacak bir iş varsa, sebepler önüne çıkar. Ço­rap söküğü gibi işlerin durmadan açılır.

Hak'la sohbet ehli olmaya bak. O'nunla sohbet, tam manasıyla sessizliktir. O öyle bir sessiz âlemdir ki, her söz orada açılır. İç âlem bununla donatılınca konuşma başlar. Allah dilerse, konuşursun. Di­lemezse eski hâlin devam eder. Âhiret âlemine geçinceye kadar ko­nuşmayanlar vardır. Bilinmez, belki sen de onlardan biri olursun.

Bu hâl en çok irfan âlemi derinliğine erenlerde bulunur. Peygamber (s.a.v) Efendimiz bu hâle işaret ederek şöyle buyurur: “Hakk'ın kudretine marifetle eren kimsenin dili tutulur.”

Dil tutulması, sadece ahras (dilsiz) olmak mânasına gelmez. Sonra, yalnız zahirdeki dil demek de değildir. Asıl mânası, Hakk'a itiraz etmenin yersizliğini anlayıp susmaktır. Hiçbir hususta irfan sahibi, Hakk'a itiraz etmez. Bütün hâlinde O’nun emirlerine uydu­ğunu ilân eder.

İrfan sahibi, ilâhî kudrete teslim olur. Kalp gözünü Hak'tan gay­ri şeylere yumar. İç âlemine bir yabancı sızsa onu hemen dışarı atar. Şan ve şöhret budalası olmaz. Malının fazlasını ihtiyaç sahiplerine dağıtır. “Hak benimle olduktan sonra neyleyeyim dünyayı; neyleyeyim ukbayı?” der.

Şöhret için asılan resmini ve taşlara kazılan ismini siler. İlâhî bir emir olursa meydana çıkar. O kudrete ererse yokluk âleminden varlık âlemine geçer. Bir başka yaratılışla dirilir. Yokluk eli onu yok eder. Varlık eli de dilerse diriltir. Bu diriliği bulunca, kendini hâlden hâle geçireni ister. Zaten onlar da bu arzuyu duyurmak için olur.

Bu durumu benliğinde sezen zâtlar, Hakk'a davetçi olurlar. Hal­kı bulundukları fakirlik hâlinden zenginliğe çağırırlar. Asıl zengin­lik Hak'la olmakta ve O'na manevî bağla kul ve köle kesilmektedir. Asıl fakirlik ise, Allah'ı bırakıp aciz ve fâni kullara koşmaktır. Zen­ginlik, Hak yakınlığı için, kalbi nefisle cenge çıkarmak ve zafer kazanmakla olur; fakirlik ise, bu duygunun sönüşüyle başlar.

Anlattığımız zenginliği dileyen, dünyayı, âhireti ve cümle fâni şeyleri kalbinden atsın. Kalbine giden maddî şeyleri parça, parça çı­karmaya gayret etsin.

Bugün elinizde az mevcut olan şeye kapılmayınız. Bu elinizde dursun, yolculuğunuzda lazım olursa kullanırsınız. Bu maddî olan az şeyler, kalbe konmak için verilmedi. Hak yolda yürümenize yar­dımcı olsun diye verildi.

Siz bu maddî sofranın misafirisiniz. Misafir, ancak doyuncaya kadar yer. Doyduktan sonra ceplerini doldurması ayıp sayılır.

Allah'ın yaratmış olduğu şeylerin hepsi zâtına götürür. Onları delil sayarak yola devam ediniz. Nimeti yerken sahibini düşünmek yerinde olur. Bir şeyin bilgisini elde edince yapmak ve hakikatine ermek gerek.

Hak Teâlâ'nın size öğrettikleri ile amel ederseniz hidayet yolunu bulursunuz.

Allah'ım, kalbimizi varlığına ilet.

“Dünyada bize iyilik ver. Âhirette iyilik ver. Ve ateş azabından koru.” (el-Bakara, 2/201) Âmin!

Bu konuşma pazar günü Ribât’ta yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 11 Recep 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Nefsi terbiye etmek neden gereklidir? Nefsin özellikleri nelerdir? Nefsin üzerimizdeki hakimiyetine son vermek için neler yapmalıyız? Kalp fıkhı nedir? Konuları işlenmiştir...

Ey evlat! Nefis islâh olmayınca kötülük yapar. Onun karşısında daima muhalif kal. Kurtuluş istersen bunu yap, Hakk'a uy. Nefse muhalif ol. Nefsi Hak Teâlâ'ya itaat etmesi için yola getir. Hakk'a isyan edecek olursa hemen karşısına dur.

Nefsin kötü hâllerine kapılırsan, halka karışamazsın ve onların hâlini bilemezsin. Şayet yalnız halkı görür, öteye geçemezsen, Halik’ı bilemezsin. Nefis oldukça, Hakk'a karşı irfanlı olamazsın. Halka taptıkça ilâhî marifet sırrına ermen kabil değildir. Dünyaya daldık­ça, âhireti unutursun. Âhireti düşünüp kaldıkça, onu yaratandan ga­fil olursun. Mülk ve mal sahibi bir arada kalamaz. Nasıl ki, dünya ile âhiret bir arada sevilemez. Aynı şekilde Yaratan ile yaratılmış bir tutulamaz.

Nefis daima kötülüğü emreder. Bu huy onun cibilliyetinde var­dır. Hilelerini Hak yoldan açar, o kendini o kadar iyi tanıtır ki, kalbe dahi zaman zaman hükmeden odur. Herhâlde onunla cihad et.

Bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: “Hak Teâlâ, ona kötülüğünü ve iyiliğini ilham etti.” (eş-Şems, 91/8)

Bazı yoldan sapanlar: “İyiliği de kötülüğü de nefse Allah yaptırıyor.” derler.

Bu söz nefis tarafından gelir. Bu kelâmı hüccet olarak alma. Hak Teâlâ kuvvet ve kudretin sahibidir. İşler kimin elinden çıkar­sa, sorumlu odur.

Nefsini cihad potasında erit. O, ancak varlığı eridikten sonra kalbin arzularına boyun eğer. Maddî duyguları atar. Manevî âleme geçer. Sonra sır âlemine... İşte topluluğun manevî şarabı buradadır. Her şey nefsin ıslah olabilmesinde... O ıslah olursa şu fermanı kalp canibinden duyarsın: “Nefsinizi öldürmeyiniz; Allah size rahmeti ile tecelli eder.” (en-Nisâ, 4/29)

Bu hitap, nefis kirden beri olunca gelir. Nefsin şerrinden kurtu­lan her zat, bu hitabı can kulağı ile dinler.

Hak Teâlâ'yı anmak, kalbin kuvvet yağıdır. Tâat ve ibadet yol­ları tutulursa kalbe kuvvet gelir, nefsi alt eder. İbadet ve tâat yolu­na giremeyen kimse, Hak yakınlığı dilemesin. Nefsin şerri ve her cins kötülüğü ile nasıl yakınlık olur? Ona yakın olabilmek için, her cins hatalardan beri olmak lazım gelir.

Nefsin boş ümitlerini kes. Onun, arzularına uymasını diliyorsan, bunu yapmaya çalış. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in şu hadîs-i şeri­fini dinle, ona öğüt ver: “Sabaha erdiğinde akşam olacağını nefse hatırlatma. Akşa­ma kavuşunca da ona sabaha çıkmayı hatırlatma; çünkü ismin na­sıl çağrılır, bilemezsin.”

Nefsine herkesten fazla şefkat göstermen gerekirken onu yık­tın. Onun bu yıkılışına acaba kim acıyabilir? Kötü hâlden onu kim esirgeyebilir. Fazla hırsın ve uzun boylu ümitlerin nefsi yıktı, peri­şan etti.

Boş emellere dalıp kafanı yorma, hırsını azalt. Ölümü düşün. Daima Hak Teâlâ'yı kendine yakın bil. Geçmişteki büyüklerin him­metlerini dilemek suretiyle manevî hastalıklarını tedavi et. Onların temiz kelâmı, saf anlattıkları ile ruhunu tedavi eyle. Geceni gündü­zünü sıkıntıdan kurtar. Nefse daima şöyle de: “İyi yapsan da sana, kötü yapsan da sana...”

Kötü iş yaparsan, hiç kimse seninle iş tutmaz, yaptığı işe seni ortak etmez.

Herhâlde çalışmak, nefsi yenmek gerek. Dostların seni kötülük­ten alıkoyandır; düşmanın ise seni azdıran...

Sen daima kulların kapısında hazır oldun. Hakk’ın kapısından kendini uzak tutmaktasın. Nefsin hakkını mümkün olduğu kadar ödüyorsun. Kullara borcunu veriyorsun. Ama Hakk'a olan borçların aklına gelmiyor. O'nun nimetini alırken şükrü başkalarına yapar ol­dun. Bugün içinde gezindiğin nimeti sana kim verdi? Hak'tan başkaları mı verdi ki, onlara taparsın?

Elindeki nimetleri Hak'tan biliyorsan, hani şükür ve hani iba­det? Seni yaratanın O olduğuna iman ettinse, nerede O'na kulluk ve emirlerini tutmak? Hani yasaklardan kaçmak ve O'nun gönderdiği güçlüğü hoş karşılamak?

Doğruyu bulmak istiyorsan nefsinle cihad et. Allah Teâlâ şöy­le buyurdu: “Yolumuzda çalışanlara hidayet yollarımızı uçarız.” (el-s, 29/69)

Yine buyurdu: “İlâhî emirlerin yerine getirilmesine yardımcı olursanız, Al­lah da size yardımcı olur ve dizlerinize kuvvet verir.” (Muhammed, 47/7)

Nefsi kolay işlere koşma, ona itaat etme; iflah olursun. Nefsin yüzüne gülme. Sana bin kelime söz etse ancak birine cevap ver. An­cak bu yolda iyiye döner ve iyi kanaat hâsıl olur.

Nefis, maddî arzulara dair bir şey dilerse iptal et. Onun isteğini tehir eyle ve ona, “Sabırlı olursan öbür âlemin güzelliği senin içindir.” de.

Nefse, arzusunun yerine gelmemesi acı gelir. Bu acıya dayanır­sa iyilik bulur. Sabırla nefsi sabra yöneltmeye çabalarsan İlâhî tecellilere mazhar olursun. Çünkü bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: “Allah sabredenlerle beraberdir.” (el-Bakara, 2/153)

Nefsin tüm işleri şerdir. Onun ne sözünü ne de işini kabul et. Ancak, iyi tetkik ettikten sonra kabul edebilirsin. Nefsin sualine ce­vap vermen gerekse, muhalefetle cevap ver. Nefse muhalif olmak, onun yararınadır.

Nefis Celâl sıfatının tecellisine mazhardır; en çok onda bu tecel­li görülür. Ama Hak Teâlâ onu sevmez. O'nun sevdiği daha çok Ce­mâl sıfatının tecellisidir. Bu sebeple iki tecelli bir arada olmaz.

Bilinmelidir ki, dünya âhiretten evvel gelir. Dünya bittiği an öbür âlem başlamış sayılır. İkisi bir arada yürümez. Nefisle dost olan Hakk'ı kaybeder. Âhireti unutup dünyaya dalan, âhiret âleminden nasip alamaz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyururlar: “Bir kimse, dünyayı severse âhiretini yitirmiş olur, âhireti se­vecek olursa dünyayı yitirmiş olur.”

Sabra alış. Sabra tam alışan, hâline razı olur. Fâni varlığını sa­bırla iyileştirir. Fena -yokluk- hâlin tam olunca, kötü şey bula­mazsın. Her şey iyi olur. Hoş gördüğün şeyleri översin, bu hâlin şü­kür olur. Uzak kaybolur, yakınlık gelir. Şirk kaybolur, tevhid âlemi açılır. Halk arasında zararlı şey bulamazsın. Her şeyi Hak'tan bil­diğin için halkın faydasını da bilemezsin. Birbirine zıt olan iki şeyi seçmen kabil olmaz. Bu âlemde her şey aynıdır ve eşittir. Bütün ka­pılar bir olur. Gözüne tek yön görünür; o da Hak Teâlâ... Bu âlemi halkın çoğu bilemez. Bunu bilmek az kişinin nasibidir. Milyonlarda ancak bir tane... Zaman biter, nefesler tükenir, bu âlemi tam mânası ile bilen, sezen ancak bir kişi, bir tane çıkar.

                                       *

Ey evlat! Çalış; şurada, Hakk'ın önünde ölmeye bak. Varlığını ona bırakmaya koyul. Şu anda, ruhun bedeninden çıkmadan önce manevî ölümü bul. Fâni, kötü hâllerini yok eyle. Tam bir marifet eh­li ol. Kötülüğünü sabırla öldür; nefsine muhalefet eyle, onu öldür. “Bu nasıl olur?” deme.

Sonu çok iyidir. Sabrın da zamanı geçer. Sabır âlemi nihayete erer. Fakat şunu iyi bil ki sabrın sonu çok iyidir ve mükâfatı baki­dir.

Bir zamanlar ben de çok güçlükle karşılaştım, fakat sabrettim. Gördüm ki, sabrın sonu çok iyi... İrademi öldürdüm; Hak beni dirilt­ti. Kendimden geçtim; sonra bana Hak ayıklığı geldi, varlığa erdim. Onunla helak oldum ve onunla diriliğe geçtim. Kendi arzularımı tatmin etmeyi bıraktım. Arzu ettiğim şeyi yapmayı terk ettim. İşte bu­günkü hâlim ondan hâsıl oldu... Kader eli beni çeker oldu. Hak iyi­liği bana yardım etti. Fiil tecellisi beni harekete geçirdi. Gayret-i ilâhiye beni bütün kötülükten korudu. İlâhî irade beni öz varlığına itaat ettirdi. Ecel dili beni Hakk'a takdim etti. Aziz ve Celil olan Allah, beni yücelere çıkardı.

Yazık sana, benden kaçmaktasın. Senin otağını ben esirgiyorum. Yerin katımdadır, saklıyorum, aksi hâlde helak olursun.

Ey cahil zavallıcık, hacca benden başla. Bana gel, sonra Kâbe’ye git. Haccın kapısı benim. Bana gel, haccın yolunu, erkânını sana an­latayım, öyle git. Haccetmek nasıl olur, sana öğreteyim. Sana sözler öğreteyim; onunla Kâbe’nin Sahibi'ne hitap eyle.

Hâlinizi iyi düşünün, şimdi belli şey yok; yarın toz kalkar, ki­min atlı ve kimin yaya olduğu görülür.

Ey siyaset adamları, yerinizde oturunuz. Aklınız varsa bana ko­şunuz. Allah tarafından bana kuvvet verilmiştir.

İlâhî emir tekellüfünden beri olan yoktur. İlâhî âleme geçmiş olanlar bile, bu kalıpta durdukça mükelleftir. Size verilen emir, on­lara da verilmiştir. Sizin yasak edildiğiniz şey, onlara da yasaktır. Onlar bütün emri eksiksiz yerine getirirler. Bu sebeple onlar, size nasihat etmek için vazife almışlardır. Onlar, kendilerine emanet edi­len şeyi yerine getirmeye çalışırlar.

Burası hikmet âlemidir. Her yapılan iş bir hikmete mebnidir. Çalışınız. Kudret âlemine çalışmakla geçilir.

Dünya hikmetlerle doludur; âhiret ise kudret âlemidir. Hikmet için birtakım âlet ve sebepler gerekir. Kudret için âlete ihtiyaç yok­tur. Kudret, ancak Hakk'ın fiil tecellisi ile olur. Allah her şeye ka­dirdir. Sebepsiz hikmetler yaratabilir. Ancak kudret âlemi ile hikmet âleminin ayrılması için bunları yapar.

Âhiret âleminde her şey sebepsiz hareket eder. Burada konuş­mak için dile, dişe ve havaya ihtiyaç vardır. Orada duygular dilsiz ve dişsiz konuşur. Çünkü tekvin sıfatı tecelli eder. İlâhî kudret ken­disini gösterir. Orada duygularınız, hatalarınızı anlatırken sebeple­rin dili tutulur. O gün bütün sırlar faş olacak, perdeler açılacak ve yıkık viraneler meydana çıkacak. Bu isteseniz de, istemeseniz de olur. Kaçmak ve kurtulmak olmaz.

O gün cezalar kesilir. Cehenneme, kalplerini günahlarla üşütenler girer.

Bugün kitabınızı fikir dilinizle okuyunuz. Kötülüğü görürseniz tevbe ediniz. İyilik bulursanız şükre koyulunuz. İsyan kitabınızı ya­kınız, satırlarına tevbe eli ile vurunuz.

                                       *

Ey evlat! Elimde tevbe ettin. Benimle sohbet ettin. Bu arada sa­na birçok öğütler verdim; fakat faydalanmadın. Bunda benim ne suçum var?

Sohbetin ve tevbenin sana ne zararı olur? Daima işin dış cephe­sini kolladın; iç âlemine bir türlü geçemedin. Benim tam sohbetimi dileyen, sözlerimi iyi dinler ve gereği ile amel eder.

Benim gibi devredeceksin. Aksi hâlde benimle yaptığın sohbetin faydası bulunmaz. Dediğimi yapmayanın zararı, kârından çok olur.

Ben herkesin göz diktiği sofrayım, lâkin kimseye benden yemek nasip olmaz. Kapım herkese açıktır; ama kimse giremez... Siz de oraya giremezsiniz, ne yapayım size! Size o kadar söz ettim ki, hiçbirini dinlemediniz. Sizi kötü hâlden almak için davet ederim; bun­dan bana yorulmak kalır. Esas kârımı Hak verir. Bu öğüdü sizden çekindiğim için yapmıyorum, bir şeyler de beklemiyorum. Benim için harabe yerler ile mamur şehirler eşittir, ölü ile diriyi ayırt et­mem. Zenginle fakiri ayırt etmek istemem. Mülkle o mülke sahip olan kişinin benimle hiçbir ilişiği yoktur. Bu işler bir başka elden döner. Sizin elinizde mühim bir şey olduğunu sanmayınız. Bu hâli anlamak için dünyayı kalbimden çıkardım.

Tevhid ilmi, dünya sevgisi taşımayanlaradır. Kalbinde dünya sevgisi kaldıkça, tevhid âlemine geçmen kabil olmaz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz bir hadîs-i şerifinde buyurdu ki: “Dünya sevgisi, bütün hataların başıdır.”

Bunu hiç duymadın mı?

İç âlemini ve ahlâkını düzeltme yolunda devam ettiğin süre, dünya sevgisi senin için baş hata sayılır. Tekâmül ettiğin zaman sana lâzım olan sevdirilir. Hak yakınlığını bulunca kısmetini arzu eder, alırsın, öbürlerine bakmazsın.

Ezelde sana yazılmış olanı alıp harcaman için kısmetini sever, alırsın. Aldığın kısmetle kanaat eder, başkalarına göz dikmezsin bu arada kalbin, daima Hak'la kaim olur. Dünyada hâlin daima döner. Cennet ehli cennette ferah gezdiği gibi kalbin sahibine bağlı olarak dünyayı da gezer. Fena şeyler ona zarar vermez. Hak'tan seni ayıran olmaz. Bir şey dilersen O'nun için dilersin; arzularını O'nun arzusu­na uyarak yaparsın, O'nun kudreti ile devreni tamamlar, ilâhî nura uymayan her şeyi kesersin.

Dünya senden uzak durur. Bir şey yiyecek olursan O'nun için yersin, benliğin karışmaz.

İçi bozuk olan münafık, yaptığı işle kendini beğenir. Gündüzleri desinler için oruç tutar, geceleri işitsinler diye namaz kılar. Onun hem içi hem de dışı karanlıktır. Bu kadar ibadet eder, ama kalbi Hak Teâlâ'ya bir adım yaklaşmaz. Güzel giyer, iyi yer, ama hava...

Onun perişan hâlini büyük velîler ve sâlih kullar bilir. Hakk'a bağlı olan zâtlar, onları iyi anlar.

Bugün münafıkları seçme kullar bilir; yarın herkes görecek. Seç­me kullar onları görünce üzülürler ve yüzlerine bakmak istemezler. Bu dargınlık hâllerini içlerinde saklı tutarlar. Çünkü Allah Teâlâ böyle emir vermiştir.

Kalbin bozuk, nifak hâlindesin. Bu hâlinde büyük insanlara zah­met verme. Henüz içini temizlemedin.

Sana söz hakkı verilmez. Belindeki zünnarı kesmedikten sonra, ikan sahiplerinin yanına gelmen kabil olmaz. Belindeki zünnarı kes. Derûnunu temizle. Tevbeni kalbinden yap. İçinde boğulmakta oldu­ğun tabiat âleminden ayrıl. Boş şeyleri bir yana at. Esas varlığa koş. Şahsî yararını düşünme, yalnız sana gelecek zararı hesaplama.

Söz hakkın olamaz. Meğerki nefsini ve hevânı, uygunsuz, tabii arzularını bırakasın. Bu gibi şeyleri kapıda bırak. Kalbini dehlize at. Sır âlemini hile ile çalıştırma. Esasa koş, teferruatla uğraşma. Teme­li iyi yaptıktan sonra binaya başla.

Esas nedir bilir misiniz? Dinî meselelere ait incelikleri öğren­mektir. Kalbine yarayan şeyleri iyi öğren; dilden çıkacak şeyler se­ni kurtaramaz.

Kalp âlemine dair, ince meseleleri iyi öğrenirsen, Hakk'a yakın olursun. Dilden olan, kalbe yararı olmayan şeyleri öğrenirsen yalnız, maddi ve fâni varlıklara yanaşabilirsin.

Kalbe dair bilgiler, seni fâni köşkünden alır, Hakk'ın yüce tâatına götürür.

Yazık sana; ömrünü ilim tahsili için harcadın. Ama hiç amel et­medin. Şahsî heveslerine kapıldığın için cahilsin. İşin daima Allah düşmanlarına hizmet etmek oldu. Onları Hakk'a ortak koşarsın. Hâlbuki Hak Teâlâ senden ve ortak koştuğun kimselerden çok zengindir.

Senin şirk etmen hoş görülmez. Çünkü kul olduğunu anlıyorsun. Yakan efendinin elindedir. Kurtuluş istiyorsan kalbini Hakk'a bağ­la. O'na tevekkül et, O'na hizmet et. O'nu her şeyde ithama kalkış­ma. O itham edilemez. O her şeyi senden çok iyi bilir. Sana yarayanları gönderir. Senin bilmediğin çok şeyleri O bilir. O'nun kudreti önünde sana susmak düşer.

Sesini kes, gözlerini yum, başını eğ, lâl ol; izin gelinceye kadar bekle. Konuşma zamanı gelince seni konuştururlar. O'nunla konu­şursun, ama o zaman varlığını yitirmiş olursun. Ve o zaman konuş­maların bütün dertlere deva olur. Ruhî hastalıklara tutulanlara, ko­nuşmanla şifa bulunur. Her konuşman akıllara nur saçar.

Allah'ım, kalbimizi nurlandır. Kalbimiz için Zâtına varma yo­lunu göster. İçimizi temizle. Sana yakınlık ver.

“Dünyada bize iyilik ver. Âhirette de iyilik ver. Ateş azabından bizleri koru.” (el-Bakara, 2/201) Âmin!

Bu konuşma salı günü öğleden sonra medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 13 Recep 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; İnsanlara güvenip bağlanmaktan nasıl kurtulabiliriz? Allah için tevazu göstermenin mükafatları nelerdir? Haram yemek nelere sebebiyet verir, nelerden mahrum eder? Allah'ı nasıl tanıyabiliriz?  Konuları işlenmiştir...

İman sahibi, dünyalık adamlar arasında bir garip kişidir. Zâhid olan, âhirette bir zavallı gibidir; çünkü onun arzusu âhiretin güzel­liği değildir, efendisidir. İrfan sahibi ise, Zât-ı İlâhîden gayri her şe­yi bir yana atar.

Bazı iman sahipleri dünyada bir zindan hayatı yaşar. Rızkı dar değildir. Çocukları mal içinde yüzer; etrafında dolaşır gülüşürler. Ama kendi iç âlemi hüzün içindedir. Dışından onlar gibi güler. İçi ise kederle doludur.

O insan dünyayı kalbi ile bilir, ne olduğunu anlar. Bu yüzden ona yol verir. Dünyanın tümüne birden yol vermez, sıra ile yapar. Birinci defa yol verir; bekler, bazı güçlüklerini yenebiliyorsa ikinci kısmını da bırakır. Buna da güçlü olduğunu anlayınca üçüncüsüne geçer ve bir daha kalbine koymamak üzere yol verir. Bütün varlığını öz âleme çevirir. Bu hâlinde samimidir. Samimiyeti sayesinde, Hak Teâlâ'nın nuru bir anda varlığını sarar. Dünya ona:

“Beni niye bıraktın?” diye sorar.

“Bu gayet basit, senden daha iyisini buldum da ondan...” de­yince dünya bir daha sorar:

“Beni niçin bıraktın?” O da tekrar şöyle der:

“Sen sonradan yaratıldın; fânisin, ömrün ölçülüdür. Sana bir suret verilmiş. Dışın süslü, ama için bozuk. İç âlemin bir başka. Onu anlıyorum. Seni terk etmemin yegâne sebebi budur.”

Bu anlayışla o irfan sahibi, marifetin aslını bulur, hür olur. Dün­yada gezdiği hâlde kalbini dünyadan alır; bir garip kişi olarak gezer. Zaman olur âhireti de bırakır, her şeyi bırakır.

Artık dünya o zâta hizmet eder. Dünyayı, bütün tebaası ile hiz­met eder görür, sevinir. Bu hizmetten daha fazla hizmet istemez. İyi işler tutmak için dünyadan faydalanır. Katiyen ziynet eşyalarına gönül kaptırmaz. Hiç kimsenin yanına süslü olarak gitmez. Sebebi ise kimsenin dikkatini üzerine çekmemektir. Bu arada tek gayesi, Yaratan'ın gözüne girmektir. Büyük zâtlar bir şahsı severlerse ona hediyeler yağdırırlar, o bunu bilirdi. Ama esas maksadı hediye değil bizzat efendisi idi. Efendisinin sevgisini kazanmak, onun yegâne sevdiğidir. Efendisi onu sevince her şey onun olur. Kendi varlığı için seçer, her şey olur. Kendi varlığı için seçer, başkalarına vermez... O iman sahibi bunları iyi öğrenmiştir.

Rabb’ine dön. Bütün kalbinle O'na koş. Gelecek günü, geçmişin yanına bırak. Yarının gelmesini düşünme. İşlerini bugünde bitir. Yarın, sabah olduğunda, bu hayata veda etmiş olabilirsin.

Ey zengin, zenginliğin seni aldatmasın. Yarın, bütün malın telef olabilir; sen bir pula muhtaç fakir kişi olabilirsin.

Her şeyi bırak, hâlen bağlı olduğun şeylerin Halik’ı ile ol. O'na benzeyen yoktur. Kendini boş şeylerle avutmaya çalışma. Seni O'ndan gayrisi sevindiremez. Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyu­rur: “İman sahibi, Yaratan'ına kavuşuncaya kadar rahat yüzü göremez.”

Kullarla aran açıldığı zaman Hak'la hoş olmaya bak; senin için seçtiğine itiraz etme. Hak Teâlâ'nın işlerine sabırla bakan çok hik­metli lütuflarını görür. Her şey sabırla hallolur. Fakirlik hâline sab­reden bir gün zengin olur. Fakirlik hâline sabır, para kazanmak yo­lunda çıkan güç işlere dayanmakla olur. İyi düşünülürse, peygam­berlerin çoğu çobanlık etti. Ve velî kulların ekserisi, kölelik yaptı.

Herhangi bir kul, Allah için gönlünü engin kılarsa, o yükselir. Hak için tevazu eden büyür. Aziz eden O'dur. Zelil eden O'dur. Yük­selten ve yere batıran yine O'dur. Başarı veren ve işlerde kolaylık gösteren yine O'dur. Ne yazık ki, biz O'nun yüceliğine ermek için ma­rifet sahibi olamıyoruz.

Ey yaptıkları işleri beğenenler, ne kadar cahilsiniz. O'nun başarı yardımı olmasa, siz nasıl o işleri yapardınız? O size yardım etme­miş olsaydı ne oruç tutabilirdiniz ne de namaz kılabilirdiniz. Şimdi, bulunduğunuz hâl, şükür makamıdır; kendini beğenme makamı değildir. Kulların çoğu yaptığı ibadeti görür. Kulların övmesini bek­ler; ibadeti, dünyalık toplamak için yapar. Bunun sebebi, nefsi ve boş duygusu ile yapmasıdır.

Dünya nefislerin sevgilisidir. Âhiret ise kalplerin... Aziz ve Celil olan Hak ise, sır âlemlerinin sevgilisidir.

Hükümler verildikten sonra, kalbinize yerleşir. Evvelâ bir şey için hüküm verilir. Sonra, yerine gider. Hakkında bir hüküm veril­meyen hiçbir şey makbul değildir. Her hükmü şeriat verir. Onda yer almayan şeyleri yapmak, dinden sapmaktır. Hak Teâlâ'ya Kitap ve Sünnet kanadı ile uç, elini Peygamber’e vererek Hak kapısından gir. Akıl danişmendin ve hocan O olsun. O'nun elini tutma; bırak saçlarını tarasın. O'na taarruzu bırak. Ruhlar âleminin terbiyecisi O'dur. Allah yolunu dileyenleri, o yetiştirir. Bütün yolcular, ilk sefer­lerini O'na tahsis ederler. Salih kulların şahı O'dur.

Bütün hâli, makamı ve ruhaniyet hâllerini o büyük Peygamber (s.a.v) kullar arasında böler. Bu vazifeyi Hak Teâlâ O'na vermiştir.

Padişah tarafından gönderilen hediyenin, kumandan tarafından as­kere taksim edildiği bir vakıadır.

Allah'ı tevhid etmek bir ibadettir. Kulları Hakk'a ortak koşmak herkesin âdeti oldu. Sen âdeti bırak, ibadete devam et. Âdeti yıkar­san, senin için âdetlerin üstünde şeyler zuhur eder. Gayretli ol. Yan­lış işlere karşı iyi duygu besleme, Allah Teâlâ da seni o kötü şey­lerden korur.

İç âlemini kötü hâlden al. Bugünkü perişan hâlini iyiye tebdil et. Bunu yapmayı arzu etmediğin zaman, Hak Teâlâ seni bulundu­ğun hâlden zor kurtarır.

Bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “Allah hiçbir topluluğun halini değiştirmez; ancak onlar hal­lerinde bir değişiklik yapmadıkça.” (er-Ra’d, 13/11)

Nefsini ve yaratılmışları kalbinden çıkar. Yerlerini Hak Teâlâ'nın varlığı ile doldur. Bu sayede sana tekvin sıfatı tecelli eder. Bu hâl gece namazı ve gündüz orucu ile gelmez. Kalp temizliği ve sır safiyeti ile gelir.

Bazı büyükler şöyle der: Oruç ve namaz, bazı yemekler için kullanılması zarurî sirke ve yeşillik gibidir; tam gıda sayılmazlar. Asıl gıda bunlardan başkası olur ki, o ‘doğruluktur.’ Oruç ve namaz her şeyden önce var olmalı­dır. Ama yalnız bunların oluşu yeterli sayılmaz. Hiçbir zaman doğ­ruluğu elden bırakma. Namaz ve orucunu doğrulukla kılarsan fay­dası olur. Yemeğini ye. Yemeği hoş yemek için onu renklendirmeye bak. Sofranı güzel hazırlarsan iştahla yemek yersin.

Doğru ol. Namazını kıl, orucunu tut. Bunlar senin için baş gıdadır. Gıdanı aldıktan sonra her yanını nurda yıka. Çünkü Hakk'a vasıl olma faslı başlıyor. Ona hazırlık için iç âlemini, yani kalbini te­mizle. Bu arada hayli uzun yolculuk başlayacaktır. Ülkeleri katedeceksin. Sana hayli güç vazife verilecek. Bölgeler sana teslim olacak. Bir kulun kalbi saf ve temiz olursa ona verilmeyecek şey yoktur. Hak yakınlığını benliğinde duyan zât, yeryüzünün sultanı olur. O kul, halkı Hakk'a davete memur edilmiştir. Onların ezasına sabırla karşı koymak vazifesidir. Hakk'a ve hakikate vakıf olan zât, yeryüzünde mevcut batıl işleri Hakk'a çevirmek için elinden geleni yapar.

O kul, halkı zengin etmek için mal dağıtır. O, bir kimseye iyilik yapınca sonsuz zengin olur.

Onun kalbi hikmetlerle doludur. Hak Teâlâ'nın tecellisi, sâlih kullarının kalbini donatır. İrfan sahibi kulların iç âlemlerinde hik­met çağlayanları coşar. Arş. ve ilim denizinden kaynaklar geçer. Ora­dan kaynayan kaynaklar, ölü kalpleri diriltir. Hayata kavuşturur. Hak'tan kaçan tenler, o çağlayan ve ırmaklar sayesinde diriliğe erer.

Ey evlat! Haram yemek kalbini öldürür. Helâl yemek ise varlı­ğına can katar. Bir lokma vardır, kalbini karartır. Bir lokma vardır, derununa nurlar saçar. Bir lokma vardır, yiyince dünyaya dalarsın. Bir lokma vardır, yiyince bu âlemin ötesine geçersin. Ama bunlardan daha üstün bir lokma vardır ki, onu yiyen dünyayı da âhireti de bırakır. İşte bu lokma seni tabiatın Yaratıcı'sına ulaştırır.

Haram yemek, seni dünya ile uğraştırır, hataları sevdirir. Mu­bah olan şeyleri yemek, kalbi âhiret âlemine iter ve tâatla meşgul eder. Helâl yemek ise, Yaratan'a yaklaştırır. Bu yemekler irfan duy­gusu ile bilinir. Hak Teâlâ için kalbinde irfan duygusu taşıyanlar, bunu benliklerinde sezerler.

Marifet kalpte olur. Defter ve kitaplarda olmaz. Bu marifet duy­gusunu Hak Teâlâ verir. Kullar veremez. Bu duygunun kalbe yer­leşmesi için Hakk'a ibadet etmek gerekir. Doğru olmak ve doğruluğu tasdik ettirmek irfan duygusunu arzulayan için çok önemlidir. Ay­rıca fâni varlıkları kalpten atmak en lüzumlu bir iştir.

Sen, yalnız yemeyi, içmeyi vb. kötü arzularını tatmin etmeyi dü­şünmektesin. Bu durumda sana irfan sahibi olmak nasıl nasip olur ki? Kaldı ki, yediğin ve içtiğini nereden temin etmek zorunda ol­duğunu bilmez olmuşsun.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz bir hadîs-i şerifinde şöyle buyurur: “Bir kimse ki, yediğini ve içtiğini nasıl elde ettiğini düşün­mez, Hak Teâlâ ona rahmet nazarı ile bakmaz. Cehennemin hangi kapısından girerse girsin, düşünmez.”

Kâinatta var olan hiçbir şeye kalbini bağlama. Kalp yüzünü on­lara tebessüm dahi ettirme. Seni Hak'tan alıkoyan olmasın. Halk se­ni alıp Hak'tan kaçınmasın. Kullar arasına pek girme. Yalnız, kul­ları iyiye çağırmak için dilinin döndüğü ve onların anladığı kadar konuş. Ufak tefek hataları olursa itiraz etme, idare et. Onlarla iyi geçin. Peygamber (s.a.v) Efendimiz buyurur ki: “İnsanlarla iyi geçinmek sadakadır.”

Allah'ın sana verdiği iyi huyları kullara da öğret. Sana verilen güzel şeyleri onlara da ikram eyle. Onlarla iyi arkadaş ol. Yumuşak davran. Allah'ın kullarına karşı dik omuzlu olma.

Huylarını daima güzelleştir. Bütün işlerin Allah'ın emrine uygun olsun.

İnsanlar için iki önder vardır; biri ilim, diğeri ise hikmet taşır.

Kullar arasından çıkacak herhangi bir önder, ancak Hak kapısı yakınına götürebilir.

Senin için, iki kapı vardır; bunların ikisinden de geçmen lâzım: Hak kapısı ve halk kapısı. Bunlara, dünya, âhiret kapısı da dene­bilir. Birini diğerinden ayırt etmek mümkün değildir. Yalnız, evvelâ Hak kapısı, sonra halk kapısı gelir. Birinci kapıya geçersen, ikincisi kendiliğinden açılır. Kalbinden dünyayı atarsan ukba âlemine vara­bilirsin.

Hikmetler taşıyan öndere uyarsan, ilim deryası sahibine gider­sin. Hakk'a marifet sahibi olmak istiyorsan halkın fâni varlığını kal­bine koyma.

Anlatılanlar, derece derecedir. Biri diğerinin zıddıdır, iki zıt birleşemez. Bu zıtların arasını birleştirmeye yeltenme. Boşuna yorulur­sun; eline bir şey geçmez.

Kalp, Hakk'ın tecelli yeridir. Oraya, O'nun varlığından başkası­nı sokma. Düşün, melekler suret olan eve girmezler; Hak Teâlâ put­larla doldurduğun kalbine nasıl tecelli eder? O'nun gayri olan her şey puttur. O putları kır ve kalbini temizle. O kez Hakk'ın tecellisini orada görürsün. Önceleri görmen kabil olmayan hikmetli şeyleri görmeye başlarsın; yeter ki kalbin temiz olsun.

"Allah'ım, razı olduğun şeyleri yapmaya bizi ulaştır."

“Dünyada bi­ze iyilik ver, âhirette iyilik ver, bizleri ateş azabından koru.” (el-Bakara, 2/201) Âmin!

Bu konuşma sabah üzeri medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 16 Recep 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Yalnızca Allah'a dayanıp güvenmenin fazilet ve hikmetleri nelerdir? Halkın kapılarını kapayıp Hakk'a yönelmenin mükafatları nelerdir? Allah dostlarına hizmet etmek hangi dereceleri yaşamaya vesile olur? Konuları işlenmiştir...

Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurdu:

“Bir kimse ki, kendi gibi yaratılmışa dayanır, o melundur.”

Melun: Lanete uğramış, herkesin nefretini celbeden kimse, de­mektir.

                                  *

Hayret. Çoğu kimseler, bu lanet halkasına takıldı, hayret. Halkın çoğu aynı yolda. Allah'a dayanan, bir tane denecek kadar az. Bir kimse, Allah'a dayanırsa kopmaz halkaya yapışmış olur. Her kim ki, kendi gibi bir yaratılmışa dayanır, o elini suya açık daldırıp kapalı çeken gibidir ki, eline bir şey girmez.

Yazık sana, kullar sana ne kadar yardım edebilir? Onlar yardım edecek olsa, bir, iki, üç gün, bir ay, bir sene veya iki sene yardım eder. O da dünyada. Âhirete gidince hepsi senden yüz çevirir.

Sana, Hak'la sohbet gerekir. Bütün işlerini O'na ısmarla. O, sen­den yüz çevirmez, dünya ve âhirete dair ihtiyacını vermekten imtina etmez.

Allah'ı tevhid etmiş olan bir iman sahibi için ana, baba, ev halkı, dost, düşman, mal, şöhret ve herhangi bir şeye güvenmek yoktur; onun için cümle eşya yokluğa gömülüdür. Bu hâli benliğine sindiren zât, Hakk'a dayanır ve O'nun iyiliğine güvenir.

Ey altınına ve gümüşüne güvenen, yakında onlar elinden çıka­cak, sana cezası kalacak. Onları harcadığın yerler sorulacak. Onlar vaktiyle başkasının elindeydi, sonra sana geldi. Sebebi, onları Hak yo­la sarf edesin; Mevlâ'nın yolunda sana yardımcı olsunlar. Hâlbuki sen, onları özüne put kıldın.

*

Ey bilgisiz! İlmi Allah için öğren; ayrıca amel et. Öğrenmek ve amel etmek, insanı edep sahibi eder. İlim hayattır, cehalet ölüm sa­yılır, ölümün en yakın dostu bilgisizliktir. Bilgisizlik insanı cemiyet defterinden siler.

İlim birkaç bölüme ayrılır. Biri herkesçe müşterek ilim ki, onu herkes öğrenir. Bir de hususî ilim vardır; o da her şahısta değişir. Buna da: “Kalp ilmi, sır ilmi” derler.

İkinci ilmin deryasına dalarsan, Allah yolunun sultanı olursun. Seni yolunda sultan kılanın emri icabı, yasak olanı yasak eder, yapıl­ması gerekli olanı yaptırırsın. Verilecek yere verir, verilmeyecek yere vermezsin. Halk arasında da sevilirsin.

Yeryüzünde, Allah'ın sultan kıldığı kimseler vardır. Allah'ın emrini yaptırır, yasak ettiği şeyleri yaptırmazlar. Hak'tan bir şey alı­nacağı zaman Allah'ın emri varsa halk arasında ilâhî hükümle gezer­ler; iç âlemlerinden alırlar, yoksa almazlar. Vermeyi de aynı şekilde yaparlar. Kopup gelen bilgi ile olurlar. Hüküm kapıcıdır; kapıyı bek­ler, ilim evin içinde durur. Hüküm umumî verilir. İlim her şahsa göre değişik şekil alır.

İlim sahibi Hakk'ın kapısında durur. Marifet bilgisi ona verilmiş­tir. Bütün işlere karşı anlayış sahibi olur ki, bu hâle başkası eremez. İrfan sahibi emirsiz hiçbir iş görmez. “Ver” denilirse verir, “Verme” dendi mi kimse ondan bir şey alamaz. İrfan sahibine “ye” denir, yer. “Yeme” denirse yemez, aç kalır. İrfan sahibi, yapacağı işleri vicdanı­nın emri ile yapar. Bir şahsa gidileceği zaman vicdan emri esas olur. Gidilmeyeceği zaman yine vicdan emri göz önünde bulundurulur.

İrfan sahibi vicdanına danışmadan kimseden bir şey alıp diğeri­ne vermez. Yardım görmek isteyen, irfan sahibine yardımcı olur. Re­zil ve rüsva olmak isteyen, ona zahmet verir.

Allah yolunda çalışanlar, kendi menfaatlerini değil, sizin iyiliği­nizi düşünürler. Size gelmelerinin sebebi de budur; kendi ihtiyaçları­nı düşünmezler. Onlar kullara ihtiyaç beyan etmezler. Onlar, kulla­rın çözülen iplerini bağlar, harabe evlerini yaparlar. Ve bir baba gibi şefkat gösterirler. Hak Teâlâ onlara ezelden irfan duygusu nasip et­miştir, o duygu sayesinde her şeye karşı anlayış sahibi olurlar. Hangi işi sizden beklerse, o sizin içindir, kendileri için değil. Onlar daima kullara öğüt verir; bu vazifeden yorgunluk duymazlar.

Bir iş ki, Allah tarafından olur, onun sonu gelmez, sabit olur, ömürlü olur. Başkalarınınki ömürsüz ve geçici olur. İlme çalış. İlim sahiplerine ve bildiğini iyi yolda kullananlara hizmetçi ol. Bu uğurda, uğrayacağın ufak tefek güç işlere sabırla karşı koy. İlk başta ilme sabırla çalış; sonra faydasını bulursun, dolayısıyla saygı görürsün. Sana hizmet edenler de sabırlı olur. Çünkü sen de o yolda sabretmiştin. İlim yolunda sabırlı olursan kalp bilgisine sahip olursun. İçin nurla dolar.

                                  *

Ey cemaat! İşlerinizi Hakk'a ısmarlayınız. İşleri, O sizden daha iyi bilir. Size yarayan en iyi şeyi O verir. Hakk'ın yardımını gözetiniz. O'nun yardımı, an an gelir. Her işinizde O'nun hizmetçisi olunuz. Rahmet kapısının açılmasını gözetiniz. Halka açılan kapıları kalbinize kapatınız. Bu dediğimi yaparsanız hesabınızda olmayan, garibinize gidecek şeyleri gösterir.

Yazık sana, dediklerimi anlamıyorsun; Allah, kullarının eli ile sana her şeyi gönderir ve onların eli ile zarar gelecekse yine gelir.

Her şeyi emre uyar kılan O'dur. Kalplere yumuşaklık veren yine O'dur. Kalpleri yine O karartır. O diriltir. O verir. O alır. O aziz eder. O zelil eder. O hasta eder. O şifa verir. O doyurur. O aç koyar. O giy­dirir. O üryan eder. O ihsan eder, O korkutur. O, Evvel'dir ve Âhir'dir. Şu söylenen şeylerin hepsi O'nundur. Bu işlerde başkasının dahli yok­tur. Kalple bunlara inan. Halkla muaşeret âdabını iyi yap.

Sâlih ve ittikâ (günah ve kötülüklerden sakınan) sahiplerinin edebi böyledir. O ittikâ sahipleri Allah'a karşı hatalı olmaktan çekinirler. Halkla iyi geçim yoluna gi­derler. Halk arasında konuşurlarsa ancak onların aklına göre söz ederler; kalp istidatlarına göre konuşurlar. Daima iyi huylu olurlar. Ahlâk örneklerini Kitap ve Sünnet’ten alırlar. Kitap’ta -Kur'ân'da- ve Sünnet’te ne varsa onu konuşurlar. Sözleri kabul edildiği zaman, Allah'a şükür yolunu tutarlar. Şayet sözleri dinlenmez olursa, oradan kaçarlar. Söz dinlemeyen kişiler onlar için dost olamaz. Onlar, kullar arasında, Allah'ın emrini yerine getirmek için dolaşırlar; yasak işle­ri yaptırmamak için halk içine girerler.

Kalbini mescid eyle; orada Hakk'a kulluk et ve yalnız Allah'ı çağır, başkasını anma. “Mescidler Allah içindir; orada Allah'tan gayrisine dua etme­yiniz.” (el-Cin, 72/18) mealine gelen âyet-i celilenin mânasını düşün.

Kul, derece derece yükselir. İslâm olur, sonra imana kavuşur. Sonra ikana, marifet hâline, sonra ilim tecellisine, sonra sevgiye, sonra sevilmeye, daha sonra aramaya başlar. Daha sonra bunu da bı­rakır, artık aramaz, aranır. Artık bu kul, kemâl sahibidir, aklına aldı­ğını bırakmaz. Anmakta olduğu herhangi bir şeyi unutmaz. Gaflet uykusuna dalarsa uyandırırlar. Kötü bataklığa düştüğü zaman ikaz edilir. Herhangi bir emir tevdi edilirse yapar ve ikbal kazanır; daima konuşturulur, susması istenmez. Bu zât, her hareketinde ayıktır. Kalp aynası saf ve temizdir. Çünkü o daima kalbini kirlerden beri kılar. O zâtın dışına bakılsa derhal ruhundaki temizlik sezilir. Bu temizlik ona Peygamber’inden veraset yoluyla gelmiştir; dışı uyur, ama kalbi uyumaz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in gözleri uyurdu; ama kalbi her an ayık dururdu. Her yanı nur olmuştu. Önden geleni gördüğü gibi arkadan geleni de görürdü. Bu hâl herkese hâlince nasip olur. Hiç kimsenin hâli öbürüne uymaz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz, bu mâ­nayı şöyle dile getirdi: “Hiç kimse diğer kimse gibi ayık olamaz; karakter bakımından biri, diğerine uymaz.”

Şu var ki, büyük velîler ve varlığını Hak varlığına katanlar, hep birden, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’den artan sofraya konuk olurlar. İçtiği ilâhi şarabın kalanıyla doyarlar. O ummandan bir katre, iç âlemlerini coşturmaya yeter. O keramet dağından tozan bir zerrecik varlıklarını yükseltmeye kâfi gelir. Çünkü bunlar, onun vârisleridir. Çünkü bunlar, O'nun yoluna canla başla girmişlerdir. O'na varlıkla­rını vererek yardım ederler. Her yolunu kaybedene, o büyük Peygam­ber’i (s.a.v) gösterirler.

Halka din ilmini öğreten onlar, her iyiliği yapan yine onlar olur. Allah'ın selâmı onlara olsun, sevgisi onlara olsun. Ayrıca o büyük zatlardan, gelenek yolu ile kıyamete kadar fayda alanlara da olsun.

                                  *

İman sahibi tecrübelidir. Zekidir. Onu kimse kandıramaz; dün­yayı işaretle çağırır. Yalandan sevgi gösterir, dünyanın her şeyine sahip olur. Kalbini kaptıracağı an hemen boşar; bir daha ona yakın olmaz. Sonra âhirete döner, onun tadını alır. Kalbini de az meyletti­rir; fakat sıkı bir bağlılık bulduğu an terk eder. Yaratan'dan beri ede­ceğini hissettiği dem kökten boşar. Âhiretin şöyle bir yanından tu­tar, dünyanın kucağına oturtur: “Hesabınızı beraber paylaşın” der ve farz ibadetlere döner. Hak Teâlâ'nın kapısına koşar. Otağını o katta kurar; her an o eşiğe başını koyar ve yatar.

İbrahim (a.s) Peygamber’in milletine uy. O dosttu. Ona selâm ol­sun. Önce yıldızla yetindi, sonra ayla, sonra güneşle. Bunların sönen hâllerine baktı: “Ben böyle sönücü şeyleri sevmem, gönlümü kaptıramam” de­di.

Onların Yaratıcı'sına döndü. Ve şöyle dedi: “Ben yüzümü yeri göğü yaratana, pak ve temiz olarak çevir­dim; ben müşrik değilim.”

İbrahim (a.s) Peygamber, Hak Teâlâ'nın rahmet eşiğine yat­maya devam etti. Hakk'ı talepte doğruluk gösterdi. O'nun bu hâlini Yaratan anladı; dolayısıyla kapılarını ona açtı. Kalp yolu ile rahmet deryasına girmeye izin verdi. Bütün varlığı ile o sevgili Peygamber ilâhî varlık âlemine alındı. Hak ondan hâlini sordu. Her hâlini çok iyi bildiği hâlde, bir de ondan dinlemek istedi. Sordu, söyledi; sordu söyledi. Konuşturdukça daha fazla sevdi, sevdirdi. Her çeşit süsleri ona yağdırdı. Ondan razı olduğunu bildirdi. Kalbine hikmetler dol­durdu. Kimsenin sezemediği bilgiler verdi. Dünya ile hâlini sordu ve hepsini terk etmek kudretine sahip kıldı. Dünya ve âhiret ile yeni bir anlaşma yapmayı emretti. Bu arada dünya için, Peygamberi’ne eziyet etmemeyi şart koşturdu. Âhirete de aynı şartı bildirdi. Her iki­si için, o sevgili Peygamber’e hizmeti söyledi ve şarta ilâve etti.

Dünya ve âhiret o Peygamber’i sevdi, eziyet etmedi; kısmetini ke­sintisiz gönderdi. O Peygamber ise her şeyi aldı, yerinde kullandı; Hak Teâlâ'ya hizmet yolunu tuttu, kalbi daima Hak katında durdu. O Hak hem Aziz hem de Celil'dir. Zat-ı İlâhî'den gayri her şeyi kalbinden beri kıldı. Bu hâl, onu hür olan bir köle eyledi; yalnız Allah Teâlâ'nın kulu oldu, başkalarına köle olmaktan kurtuldu. Yerde ve gökte ne varsa boşadı. Hiçbir şey ona sahip olamadı. Ama o her şe­yin sahibi oldu: Çünkü mülkün sahibini sevdi. Mülkün sahibi de onu sevdi. Öyle bir şey oldu ki, ona yalnız şah sahip çıktı. Her kapı ona açıldı. Kapıcı ona mani olamadı. Perdeci ona perde kapayamadı.

                                  *

Ey evlat! Allah yolcularının kölesi ol. Dünya ve âhiret onlara hizmet eder; her ikisi de onların emrine hazır durur; istedikleri an dilediklerini yaptırırlar. Hak Teâlâ'nın izni ile arzu ettiklerini alır­lar.

Onlarla olunuz. Size dünyadan suret, öbür âlemden ise mâna verirler.

Allah'ım, o büyük insanlarla aramızı bul. Aramızda olan ayrılık farkını bize anlat. Dünya ve âhirete dair görüşlerimizi birleştir. Âmin!

Bu konuşma pazar sabahı yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 18 Recep 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve selleme tâbî olarak hangi nimetlere nail oluruz? Allah hangi kullarını sever? Nifak ve ikiyüzlüye sahip olan kişilerin akıbetleri ne olacaktır?  Konuları işlenmiştir...

Dünya, her gün bir yerde açılan pazara benzer. O, bir çarşıdır; satış yapılır, yakında da kapanır. Ona gönül kaptırma; kalp gözlerini ondan çevir. Halkı varlık sahibi görme; asıl hak sahibini görmeye gayret sarf et. Kalbin daima temiz kalmalı. Çalışmak ve kazanmak onun safiyetine halel getirmesin; kötülük geleceğini umduğun kapı­yı kapa. Hak yakınlığına ve sır âleminin kapılarına toz atacak yön­lerini çevir. Size has olanlara dikkat ediniz, öz varlığınızı ilgilendi­rene bakınız; asıl önem buradadır. Başkaları için elinizde pek bir şey yoktur. Onları sahibi korur. Size ait olan işleri seçiniz. Herkesin işine karışacak olursanız belki kendinizi kaybedersiniz; şayet bu yolda ol­gun olsaydınız bir şey denemezdi. O zaman hep halkın iyiliği için iş­ler yaparsınız. Olgun hâlinizde çalışmanız başkaları için faydası yine başkaları için olsun; ama bu arada size düşen, Allah'ın fazlını ara­mak olur. Nefsinizi dünyaya atınız. Kalbinizi öbür âleme veriniz ve iç âleminizi de Mevlâ'ya teslim ediniz. Ve orada, hâl dilinizle şöyle de­yiniz: “Biz neler istiyoruz, onu muhakkak biliyorsun; buna inanıyo­ruz.”

Allah yolunda toplu olanlar, peygamberlere bedeldir. Onlar size bir emir verirse tutunuz; çünkü Allah'ın emri icabı size emir verir­ler. Peygamber’in emri üzerine yasak eder ve işe koşarlar. Konuşma­ları Peygamber’in sözleri ile başlar. Herkese iyilik yapar, kimseden bir şey beklemezler. Nefis ve kötü arzu, onları hareket ettiremez. Şahsî görüşleri ile Hakk'a ortak koşmayı akıllarına getirmezler. “Peygamber’in getirdiğini alınız, yasak ettiği şeyleri yapmayı­nız.” (el-Haşr, 59/7) mealine gelen âyet-i kerime, o büyük zatların can ku­lağı ile işittikleri mânalardır.

Peygamber’e uyunuz. O'na uyarsanız peygamberlik sıfatını vere­ne sizi takdim eder. Büyük insanlar, Peygamber’e uydukları için Hakk'a yakın oldular. Lâkap -şöhret ismi- onlar için verildi. Süs­lü kisveleri takındılar. Hak onları halka âmir kıldı.

Ey içi bozuklar, dini bırakılmış sanmaktasınız. Emirleri de önemsiz görmektesiniz. Ne sizde bir iyilik var ne uyduğunuz şeytan­larda ne de yakın olduğunuz kötü arkadaşlarınızda.

“Allah'ım beni ve onları zatına ulaştır. Sana dönmeyi nasip eyle. Onların nifak nifak (içi başka dışı başka olmak)ve şirk bağından bizi kurtar.”

Aziz ve Celil Hak Teâlâ'ya ibadet ediniz. Helâl kazancı, ibadet için yardımcı biliniz. Allah Teâlâ, ibadet eden ve hakikat karşısın­da boyun eğen, helâl kazanç yiyen kulları sever. Allah, helâl yiyeni ve amel edeni sever. Yiyip içip kulluk etmeyen sevilmez. Allah, kazancını yiyeni sever. Hileli iş göreni sevmez. O ki, halkın sırtından geçinir, onu Allah sevmez. Tevhid ehli, Hak tarafından sevilmiştir, müşrik sevilmez. Allah Teâlâ, emirlerine teslim olanı sever. Başka­larına kulluk edeni sevmez. Sevginin baş şartı uymak, uysal olmak­tır. Dik kafa sevilmez. Düşmanlığı doğuran baş âmil, uymaz olmaktır.

Yaratan'ınıza teslim olunuz. O'nun tedbirlerine boyun eğiniz, dünya ve âhiret işlerinde O'na baş kaldırmayınız.

İlk devrelerimde, bazı sıkıntılara uğradım. Dua ettim, açılması­nı istedim, daha arttı. Şaştım; bu arada kalbime bir ses geldi: “Sen ilk zamanda bize, hâlinin teslimden ibaret olduğunu söylemedin mi?”

Bunun üzerine edebimi takındım, sesimi çıkarmadım.

Yazık sana, Allah'ın sevgisini iddia ediyorsun; hâlbuki kalbin­de bir sürü yaratılmış sevgisi var. Temizlik, O'nun sevgisi. Keder ise O'ndan başkasına bağlı olmakta. Hak sevgisini başkaları ile kirle­tirsen bütün zararı sana olur. Böyle bir iş yaptığın takdirde, İbrahim (a.s) Peygamber’in başına gelen senin başına da gelir. Yakup Peygamber’in çektiği darlığı benliğinde duyarsın. Onlar yavrularını sevdiler; Hak sevgisine halel geldi. Her ikisi de o sevgi yüzünden ne­lere uğradılar, bilirsin.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz, torunları Hasan ile Hüseyin'i se­verdi. Cibril yetişti, Peygamber’e (s.a.v) sordu:

“Onları seviyor musun?”

“Evet!”

“Onların biri zehirlenecek, öbürü kıtal yolu ile şehit edilecek.”

Onların sevgisini az da olsa bu hadise üzerine kalbinden attı.

Hakk'a ibadete koyuldu; fakat onların hüznünü unutamadı.

Hak Teâlâ, peygamberlerin, sevdiği velîlerin ve sâlih kulların kal­bine sahiptir. Oraya başka sevginin girmesini istemez.

Ey dünyayı isteyen, elini aç, hele bir bak. İçinde bir şey var mı? Bu nifakçı hâlinde ne elde etmeyi bekliyorsun?

Yazık sana, çalışmakta bir yeterlik duyuyorsun. Beri yanda hal­kın malında gözün var. Dinini satarak, onlardan bir şeyler bekliyor­sun. Çalış! Çalışmak bütün nebilerin yaptığı şeydir. Sanatı olmayan hiçbir nebi bulunmaz. Halktan bir şey alan varsa o da, Allah'ın izni ile alır.

Ey dünya şarabını içerek şehvet batağına girenler, sarhoş ola­rak kötü heveslere kapılıp kalmanın felâketini mezar çukurunda an­larsınız.

Bu konuşma Salı günü medresede yapıldı. Şaban ayı hilâlinin ilk göründüğü gündü. Hicrî 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Allah'ın seçkin mümin kulları kimlerdir, alametleri nelerdir? İlim- irfan öğrenip ihlasla amel etmek neden önemlidir? Allah'ın bizlerden razı olması için neler yapmalıyız? Konuları işlenmiştir...

Öğren, iş yap, ihlâs sahibi ol. Varlığından çık. Halkı kalbinden sil. Sonra Allah de. Öteyi bırak, şaşkınlıklarında kalsınlar, İbrahim (a.s) Peygamber gibi şöyle söyle: “Onların hepsi bana düşman; dostum, ancak âlemlerin Rabb’idir.” (eş-Şuarâ, 26/77)

Halk âleminden hicret eyle. Allah'a kul olmayanlara kalpten öf­kelen. Halkı bir kuvvet sahibi sandığın süre, yanlarında oturma. Onların kuvvetini sahibine verdiğin an, onlarla olabilirsin; çünkü tevhid ehli oldun. Kalbinden şirk uzaklaştı; halka dön, onlara karış ve sende olan iyi şeyleri onlara dağıt. Halka ilim öğret ve onları Yaratan'ın kapısına ilet.

Havas -seçme kullar- ölüm bilmez; onlar cümle halkı kalpten siler, seçme ve isteme hâlini bırakır. Onların ölümü budur. Bu ölü­mü benliğinde toplayan için ebedî ve sonsuz bir hayat vardır; her zaman Yaratan'la olurlar. Bu ölüm mânevidir. Herkes kolayca yapamaz. Buna: “Ölmeden evvel ölmek” derler.

Zahirdeki ölüm, bir anlık duraklamadır, baygınlıktır ve uyku­dur; sonrası ebedî ayıklık. Anlattığımız ölüme ermek dilersen, ma­rifet ve yakınlık tohumunu benliğine ek. Aziz ve Celil olan Hakk'ın eşiğine yat; işte o dem sana rahmet ve minnet eli gelir; ebedî ve sonsuz hayatla diri kılar.

Nefsin kendine göre yiyeceği vardır. Sır âlemi kendine göre taam alır ve kalp, istidadına göre yer. Herkes varlığına göre kabili­yeti kadar gıda alır. Peygamber (s.a.v) Efendimiz bir hadîs-i şerifin­de şöyle buyurur: “Ben Rabb’imin katında gecelerim. Beni yedirir ve içirir.”

Yani, sırrıma mânalar doldurur. Ruhumu ruhanî gıdalarla bes­ler; velhasıl özüme has olan şeyleri yedirir.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz, ilk defa kalbi ve kalıbı ile miraca çıktı: Sonra dış varlık yok edildi. Kalbiyle Yaratan'ın katında oldu; hâlbuki kendisi halk arasında dururdu. Hakikaten o büyük Peygam­ber’e vâris olanlar da aynı hâli taşır; kalplerini Yaratan'a verirler. Onlar ilim ve amelin arasını bulur, ihlâs sahibi olurlar. Ve bildik­lerini halka öğretmekten çekinmezler; peygamberler de böyle yapardı.

                                    *

Ey cemaat! Allah yolunda çalışanların artığını alınız, onların kaplarında kalan şaraplardan içiniz.

Ey ilim iddiasında bulunan, ilmine değer verilmez; çünkü ame­lin yok. Ameline de değer biçilmez; çünkü ihlâs yok. Çünkü yaptığın işler heykele benzer; ruhu olmayan ceset gibidir. İhlâsın işareti olur. Halkın övgüsüne dönme. Kötü demelerine üzülme. Onların elin­dekine bakma. Bunlar ihlâsa işarettir. Sana düşen, Yaratan'ın hak­kını vermektir. Nimet için değil, sahibi için çalış. Mülk için değil, malik için al. Batılı bırak, hakkı tut. Halkın elindeki kabuktur; Halik’ın katında olan ise öz. Ne zaman ki, bu yolda doğruluğun tamam oldu, ihlâsı buldun ve Hakk'ın katında olanı anladın demektir. İş­te o zaman bütün özlerin özü sana verilir. Özün özünü, sırrın sırrı­nı, mânaların mânasını anlarsın. Bu kez Hakk'ın gayri cümle eşya­dan soyunursun. Bu soyunma kalbe aittir, cesetle ilgisi olmaz. İn­san, yeterlik duygusunu kalpten alır, bu duyguyu ceset veremez. İn­san sırrını halktan kaçırabilir, dış varlığını asla. Kalp gözü mâna âlemlerine bakar, dış yapılara bakmaz. Asıl bakış, halka değil Hakk'a olmalı. Esas mesele, O'nunla olmandır, halkla değil.

Size göre bir gün dünya bitecek. Hakk'ı bulunca da âhireti iste­meyeceksiniz. Sanki dünya yok, âhiret yok ve sanki O'ndan gayri her şey boş ve cümle varlık O'nun olmuş.

Allah sevgilileri sevgi nimetini tadarlar. Bu tadı alanlar seçme kullardır. İptilâya uğramayan hâlleri mi kaldı ki? Küffar kılıcı ile şehit düşenler, büyük nimetler alır. Acaba sevgi kılıcı ile şehit dü­şenler nasıl olur? Ve ne gibi ecir alırlar; tahmin edilemez.

Bak, görmez misin, birçok harap yerler vardır, o yerleri, o yer ehlinin hatası bozmuştur. Hatalar ülkeleri harap eder, ehlini yoklu­ğa gömer. Böylece bir hata işlediğin an bünyen yıkılır. Çünkü orası da bir beldedir. Her ne zaman hata işlersen önce vücuduna bozukluk gelir, sonra dinî varlığına. Hatalar seni kör eder, kötürüm kılar, kulaklarını tıkar, kuvvetin gider, aklına gelmedik çeşitli hastalıklara tutulursun. Hata fakirlik getirir; evin dağılır, dostuna, düşmanına avuç açarsın.

Yazık sana, ey münafık adam! Hakk'ı kandırma. O Aziz'dir, Celil'dir. Bir iş tutarsın, dıştan Hak için olduğunu gösterirsin; hâlbuki değil. Halka gösteriş yapmaktasın ve bozuk hâlini saklayarak on­ların kapısında bükülmekte ve Rabb’ini unutmaktasın. Yakında dünyadan çıkacaksın, elin boş olacak. Ey iç hastalığına tutulan, şifa ara; bu şifa ancak sâlih kulların yanında olur. Allah'ın iyi kulları senin derdine çare bulur. Onları ara, şifa ilâcını al ve kullan. Onu kullan­dığın an, sana devamlı afiyet gelecek ve ebedî sağlık bulacaksın. Mânan düzelecek, kalbin sıhhat bulacak, sırrın mânalar taşıyacak, her halvetin Rabb’inle olacak. Bu hâllerde kalp gözlerin açılır; Hak Teâlâ'nın rahmet deryasına o gözle bakarsın; doğrusu erenlerden olur­sun. O'nun kapısına anlayışla girenler zatından başkasına bakamazlar. Bir kalp ki, onda kötü icatlar yaşar, onun gözü Hakk'a nasıl ba­kar?

Ey cemaat! Uymayı biliniz, icat çıkarmayınız. Muhalefet iyi sa­yılmaz; iyisi uysal olmaktır. İtaat ediniz, isyan bayrağı çekmeyiniz. Şirk ehli olmak iyi değildir. İhlâsa sarılınız. Hak Teâlâ'yı birleyiniz ve O'nun kapısından bir an bile ayrılmayınız. Her derdinizi O'na açı­nız. İhtiyacınızı O'ndan isteyiniz, her yardımı O'ndan dileyiniz. Başkasına, kalpten yardım dileyerek koşmayınız. Her hâlinizde O'na te­vekkül ediniz. Başkasına dayanmayınız.

Ve ey seçme kullar! Size gelince; varlığınızı O'na teslim edin. O'nun her tedbirine razı olun. Bir şey istemeyin, O'nu anmakla meş­gul olun. Hak Teâlâ geçmiş peygamberlere indirdiği bazı kitaplarda şöyle buyurur: “Bir kimse Beni anmakla uğraşır ve bir şey istemeye zaman ayıramazsa; ona verdiğim, durmadan ihtiyaç beyan edenlerden da­ha artık olur.”

Bu yüce kelâmı işitmedin mi, ne kadar güzel. Ey O'nu anmak­la uğraşan ve kalbini O'nun uğruna engin kılan, vergisine razı de­ğil misin ki, o seninle oluyor. Bu hâli şu kudsî hadîs bize anlatır: “Ben, Beni ananlayım.” Yine buyurur: “Ben, kalbi benim uğrumda mahzun olanlarla olurum.”

                                    *

Ey evlat! O'nu anman kalbini O'na yaklaştırır. Ve yakınlık evi­ne girersin, misafiri olursun. Her misafire ikram edilir, bilhassa pa­dişahın misafirine. Ne zamana kadar bu şahı bırakacak, bayağı mülk ve dünya sahipleri ile olacaksın? Yakında onlar ile aran açı­lacak, mülk ve sahipleri gidecek. Yakında âhireti görürsün ve o za­man sanki dünya hiç yokmuş gibi, âhiret ise sonsuz olur.

Benden kaçmayınız; elimde dünyalık yok. Fakat yanımda çok zenginler var. Onlar hem sizden hem de şarkta, garpta bulunanlar­dan zengin. Ancak sizi istemem sizin için oluyor; iplerinizi bükmek­teyim.

İcatçı olma, Allah'ın dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma. Elinde iki adil şahit olsun; biri Kitap, öbürü de Sünnet. Bunlar se­ni Rabb’ine ulaştırır. Ama sen bunu anlamadan icat çıkarmaktasın. Elinde iki şahidin var: Biri zayıf aklın, öbürü de şahsî arzun. Şüp­hesiz bunlar seni ateşe iter; Firavun, Haman ve onların tebaasına katar.

Kaderi hüccet olarak ele alma; bunu kimseye kabul ettiremez­sin. Sana en çok gereken ilim mektebine girmek, öğrenmek; sonra amel etmektir. Daha sonra da ihlâs. Bir şey ki, sana lâzım olduğu hâlde gelmiyor, onu ara. Bütün gücünü ilme ve amele harca. İlmi­ni ve amelini dünyaya harcama. Bu gücün, her zaman devam etmez, tükenir. Kuvvetini faydalanacağın şeylere harca.

Bu arada biri kalktı, vecde kapılmıştı. Mevzu dışı sordu:

“Şu gelinin bahtı için ona gerekeni söyle!” Şu cevabı aldı:

“Sevgi şahtan başlar, sonra zifaf.”

Ey evlat! Kendini Hakk'ın rızasına ver. Gayretli ol; O'nun rızası­na kavuşursun, senden razı olur. O senden razı olunca sever. Geçim kederini kalbinden at. Allah rızkını gönderir. Bir şey seninse yorma­dan gelir. Bütün maksatları kalbinden çıkar. Bir gayen kalsın, o da Aziz ve Celil olan Hak. Bunu yaparsan O, her derdine yeter. İstedi­ğin, en çok yarayan şey olmalı. Himmetin dünyaya olursa onunla ka­lırsın, âhirete olursa âhiretle kalırsın; halkı istersen zaten onlarla be­rabersin, şayet arzun Hak Teâlâ olursa dünya ve âhirette O'nunla beraber olursun.

Bu konuşma Salı günü öğleden sonra medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 8 Şaban 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Dünyalık karşılığında ahiretini satanların akıbetleri nasıl olur? Gösteriş yapmak ve insanlara kendini beğendirmek için zahirlerini süsleyip de kalplerini güzelleştirmeyenlerin karşılaşacakları felaketler nelerdir? Kalbin süslenmesi nasıl gerçekleşir? Hangi gözyaşları Allah'ın gazap ateşini söndürür? Yalnızca Allah'a dayanıp, Allah'a güvenmek insana neler kazandırır? İleri derecede takva sahibi olmak için neler yapılmalı? Dünyada rahat ve huzura kavuşmanın sırrı nedir?  Konuları işlenmiştir...

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurdu:

“Bir kimse, insanlara karışacağı zaman, sevsinler diye süslü gider de Allah Teâlâ'nın huzuruna (ibadet anında) sevimsiz du­rursa öbür âleme göçünce Hak Teâlâ, onu dargın ve öfkeli karşılar.”

Ey içi bozuklar, âhireti dünyaya tercih edenler ve ey Hakk'ı hal­ka değiştirenler, sonsuzu verip faniyi alanlar, Peygamber’in kelâmını işitiniz. Hâliniz nice olur? Ticaretiniz yok oldu; sermayeniz gitti. Size yazık, kendinizi Allah'ın azabına atmaktasınız. Hâliniz O'nu darıltmakta. Bir kimse, yalnız insanlar için süs takarsa, Allah onu hu­zurundan kovar.

Dışını İslâm yolu edepleri ile beze, içinden halkı çıkar, Hak'la süslen. Halkın kapısını kapa, kalbine Hakk'ın kapısını aç. Onları kalbinde yok bil. Sanki onlar hiç yaratılmamış ve sanki onlar iyilik yapamaz, zarar veremez bir haldeler. Sen kalıbı bezedin, ama kalbin bezeğini unuttun. Kalp, tevhid, ihlâs ve Allah'a dayanmakla hoş olur ve O'nu anmakla başkasını unutmakla süsünü bulur. İsa (a.s) Peygamber şöyle buyurur: “İyi iş odur ki, yapılan işin övgüsü beklenmeye.”

Ey âhirete nispetle ahmak ve deli, dünyaya nispetle akıllı olan­lar! Bu akıl size fayda sağlayamaz.

İman tahsili için çalış. Çalışırsan imanı bulursun. Hatalardan dön, özür dile, yaptığına pişman ol, gözyaşlarını yanaklarından akıt. Çünkü Allah korkusundan akan gözyaşları isyan ateşini sön­dürür. Hak Teâlâ'nın öfkesini geçirir. Doğru tevbenin nuru insanın yüzüne vurur.

                                    *

Ey evlat! Gücün yettiği kadar duyduğun mânevi zevki sakla; güçlü olursan bunu yap. Duygulara alt olursan mazur sayılırsın. Sev­gi, perde ve örtüleri harap eder, haya duvarını yıkar, vücut yapısını bozar, halkı görmeyi yok eder. Halk sevgisi kalpten zorla çıkarılma­lıdır. Hak sevgisini kalbine yerleştiren, o sevginin mağlûbudur. O sevgi ayağından çıkan tozu sürme yap, gözüne çek. Bu sayede her gördüğün şeye, içinden kopup gelen her duyguya: “Bu nefisten geliyor, bu kalpten geliyor, bu halktan geliyor ve bu da Hak'tan geliyor” diyebilirsin.

Çalış, işlerde sen olmayasın; yapan ve eden O ola. Çalış, başına bir kötü hâl geldiği zaman, gitmesini isteyen olmayasın. Fayda almak için harekete geçmeyesin. Şunu doğru olarak bil ki, anlattığım hâli benliğinde duyduğun an Hak sana hizmet edeni gönderir ve her kötülüğü def eder. O'nunla ol! Hâlin, yıkayıcı önündeki ölüye ben­zesin ve Cibril'in sessiz çevirdiği Ashâb-ı Kehf'e dönsün. O'nunla ol. Varlığın yok olsun. Seçme kabiliyetin olmasın. Cümle tedbiri bırak. O'nun önünde iman ayağınla dur; nefsini görme. Nefsini kaza ve ka­der anında ortaya at. İman, kader hükümlerine uyulduğu takdirde ayakta durur: İlâhî kaderin her hükmü ona kuvvet verir. Münafık kaderden kaçar, her gün ve her gece iman bünyesi zayıflar; nefsi, kötü arzusunu semirtir, sır ve kalp gözü kör olur. Münafığın kapısı hoş görünür, evinin içi haraptır. Hakk'ı dilden anar. Kalpten an­maz. Öfkesi nefsi için olur, Rabb’i için olmaz. İman sahibi, münafığın aksinedir; Allah'ı anması hem kalbi hem de dili ile olur. Vakitlerin çoğunu kalbî zikirle geçirir, dili sessiz olur. Bir şeye darılacak olsa, Allah için ve Peygamber için darılır. Nefsini, şahsî ve tabiî arzuları, dünyayı ona katmaz. İmanlı kişi, kimseye haset etmez, dolayısıyla haset edeni olmaz. Zevk ve keyf sahiplerinin içine karışmaz, dolayı­sıyla onlarla niza çıkarmaz.

Ey evlat! Sakın ha sakın, dünya zevki için kimse ile çekişmeyesin. O zevkler verilir, alınır, geçer gider; fakat sen arada yok olursun. Zelil ve rüsva olursun. Dünyalık bir şey için çekişme, bu sana ne ka­zandırır? İlâhî hüküm geçmişte verilmiştir, bozulmaz. Çekişecek olursan, Hak'la çekişmiş olursun. Bu da seni gözünden düşürür, dolayı­sıyla bütün bildiklerin elinden gider, boşa yorulursun. Allah Teâlâ senin gibilere, “Boşa yorulanlar” damgasını vurur. Şu anda tevbe et, Allah'a dön, hatasız insanlar zeki olur. Hak sana bir bela verirse kalkması için O'na kızma, ibadet et, kendiliğinden gitmesini bekle. Hiçbir zaman ümitsiz olma. Bir anın tecellisi öbürüne uymaz. Bir an darlık, diğer an ferahlık duyabilirsin. O her an bir başka tecellide olur. Bir topluluğu bir an içinde başka yapar. O'nunla sabret. Kade­rine boyun eğ. Bilemezsin, şu hâlinden sonra bambaşka bir hâl te­celli eder. Sabredersen bela hafifler, kurtuluş yolunu görürsün. O seni sever, sen de O'nu seversin. Bağırır çağırırsan derdin artar; O'na itiraz ettiğin için azap gelir.

Hakk'a itiraz etmenizin ve çekişme yolunu tutmanızın sebebi nefse uymanızdır. Boş şeylere kapılıp dünyalık uğruna koşmanızdır. Hele dünyayı sevmeniz ve onun geçici metaını toplamaya çalışmanız yorucu olur ve Hak Teâlâ'yı darıltır.

                                    *

Ev cemaat! Olmasını arzu ettiğiniz şey varsa şu olsun: Dış varlı­ğınız dünya kapısında kalsın, kalbiniz öbür âleme dönsün. İç âlemi­niz de Mevlâ kapısından ayrılmasın. Bu hâl, dış varlığınız kalbe uyun­caya ve onun tattığını tadıncaya kadar devam etsin. Kalp, sır olsun, sırrın tattığını tatsın. Sırrınız da fena –yokluk- âlemine varsın ne zevk alsın ne de bir şeye zevk versin. Bu hâlde ölmüş olur. Sonra O'nun için dirilir, başkası için değil. Bu hâle eren sır, kimya olur. Bu kimyanın bir kuruşu bin altın yerine geçer. Bin altın demek bir benzetmedir. Aslında ona paha biçilemez; çünkü asıldır, küldür ve devamlıdır. Saadetler o kimseye olsun ki, sözümü anlar, iman eder, sözümle amel eder. Ve ihlâs sahibi olana saadetler olsun. Mübarek olsun o kimseye ki, doğru iş tutar, dolayısıyla yaptığı iş onu gayesi­ne ulaştırır.

Ey evlat! Ancak öldükten sonra beni görür ve anlarsın; öldü­ğünde beni sağında ve solunda görürsün. Seni yüklenir gezdiririm, yaramaz şeylerden beri kılarım, hatta senin için dilenirim bile.

Ne zamana kadar halkı Hakk'a ortak edecek ve onlara dayana­caksın? Halktan herhangi birinin elinde hayır ve şer, iyilik ve kötü­lük olmadığını bilesin. Bu sana vaciptir. Onlar hep eşittir, zengini, fakiri ile; azizi, zelili ile birdir. Sana Aziz ve Celil olan Allah gerek. Halka dayanma, çalışmana güvenme. Gücüne ve kuvvetine bel bağ­lama. Allah'ın yoluna koş. Çalışmanı kim nasip ettiyse ona güven ve çalışma yolu ile rızkı verene bel bağla. Bunu yaparsan yolculuğun O'nunla olur, O, sana kudret ve ezelî bilginin hikmetlerini gösterir. Kalbin O'na vasıl olur. Sonra geçmiş günlerini düşünürsün. Bu hâ­lin, cennet ehlinin, dünyada geçen hâdiseleri hatırlamasına benzer.

Sebep tuzağını aşarsan sebebin yaratıcısına ulaşırsın. Âdetleri bırakırsan âdet harici hikmetler görürsün. Hizmeti gönüllü yapana hizmet edilir. İtaat edene itaat olunur. İyilik eden iyilik bulur. Ya­kınlık isteyen yakınlığa erer. Tevazu eden yükselir. İyilik etmek iste­yene iyilikler gelir. Terbiyesi güzel olan, şaha yaklaşır. İyi edep, dos­ta yaklaştırır; kötüsü uzağa atar. En güzel edep, Allah'a itaattir. Edepsizlik ise O'na isyan.

                                    *

Ey cemaat! Nefsinize dönmeyi ertelemeyin; onu muhasebe et­meyi tehir etmeyin. Âhiret başlamadan bu işi dünyada yapın, acele edin.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Allah Teâlâ, dünyada kötülükten çekinen kulunu öbür âlemde hesaba çekmek istemez, hayâ eder.”

Sana düşen, kötülükten beri olmaktır, aksi hâlde rüsvalık hal­kası boynundadır. Dünya işlerinde dikkatli ol, aksi hâlde bütün duy­guların dünya ve âhirette kötülüğe döner.

Altın, ateş yuvasıdır. Para dertle doludur. Bilhassa bunları ha­ram yoldan kazanırsan ve aynı yola sarf edersen... Yarın bu söylediklerim sana anlatılır; bugün sen hem kör hem de sağırsın. Çünkü dünyalık şeyleri haddinden fazla seviyorsun. Hâlbuki Peygamber (s.a.v) Efendimiz bunu şöyle anlattı: “Bir şeyi sevmen, seni kör ve sağır eder.”

Kalbini dünyadan soy, aç bırak, susuz bırak. Hak Teâlâ onu giy­dirir, yedirir ve içirir. İçini ve dışını O'na teslim et. Hiç düşünme, bu sayede belki sensiz O olursun. Her hâlinde bir işçi gibi çalış, efendi­ne uy. Ücret isteme. Dünya çalışma yeridir, âhiret ise ücret. İyilik ve hediyeler evi orasıdır. Bu hâller çok kere sâlih kullarda görülür. Onların dünyada çalışmayanı azdır. Âhiret başlamadan Hak Teâlâ onlara rahatı, iyiliği, merhameti icabı verir. İbadet olarak yalnız far­zı kıldırır, nafile ibadetleri onlardan alır. Farz ibadet hiçbir hâl ve makamda düşmez. Anlattığımız bu hâle eren pek azdır, azdan da az­dır.

                                    *

Ey evlat! Yetinmeyi öğren, boş ümitlerden dön, çabukça rahata kavuşursun. Dünyadan sana bir kısmet varsa onun gelmesi kafidir, kısmetlerin gelir. Sen azizsin, şerefli ve sorumlusun. Nefsinle yeme, alacağını boş yere alma. Bu sana perde olur, kalbine Hak Teâlâ'dan perdeler iner.

İman sahibi ne nefsi için ne de nefsi ile yer. Giydiğini de onun için giymez ve onun emri ile mal yığmaz. İbadet işlerinde kuvvet bul­sun diye yer, hak yolda ayaklarının titrememesi için gıda alır. Dinin emri ile yer, boş hevese uymaz. Allah'ın velî kulu, O'nun emri ile yer. Bedel ki, kutbun veziridir, bu da ilâhî fiil tecellisine uyarak yer. Kutub ise, yemesinde ve bütün işlerinde Peygamber (s.a.v) Efendimiz gibi olur? Neden onun gibi olmasın? Olur... Çünkü onun evladı, ve­kili ve ümmeti için halifesidir. Kutub, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in halifesidir; Allah Teâlâ'nın halifesidir. Bu hilâfet gizlidir. Müslü­manların başına geçen halife ise zahirdedir. Hiçbir Müslüman ona uymayı terk edemez, saygıyı bırakamaz. Denilir ki; “Müslümanların başında bulunan padişah âdil olursa, zamanın kutbudur.” Bu padişa­hın işlerini kolay sanmayın. O, başınıza getirilmiştir. Zahirdeki işleri­nizi o tanzim eder. Bâtındaki kutub ise, derûnî işlerinizi tanzim eder.

Sizden herkes, kıyamet günü hesap meydanına getirilir. Yanın­da, dünyada iken defterini tutan melekler bulunur. Onlar, o kulun dünyada iyiliğini ve kötülüğünü yazarlar. Meleklerin elinde doksan dokuz sicil defteri vardır. Sicillerin her birinde göz kırpmak dahi ya­zılıdır; iyilik veya kötülükten yana her şey belirtilmiştir. Kulun bü­tün hareketi o defterde toplu durur. Defter kula verilir, okuması için emredilir. Şayet iyilik görmeyecek olursa okuyamaz, mahcup olur.

İyiliğini okuması için dünyada çalışması lazımdı; çünkü dünya hik­met yeri, âhiret ise kudret!

Dünyada âletler ve sebepler konuşur; âhirette bunlara ihtiyaç yoktur. Sizden biri, o hesap günü defterini okumak istemezse, duy­guları konuşmaya başlar; her duygu dünyada yaptığını anlatır.

Siz büyük işler için yaratıldınız, ama haberiniz yok. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Siz bize dönmeyeceğinizi ve başı boş yaratıldığınızı mı san­dınız?” (el-Mu’minûn, 23/115)

Bu konuşma Cuma günü medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 11 Şaban 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Kur'an'ı ve Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin hadislerini tasdik edenlerin mükafaları nelerdir? Allah dostlarının ulaştıkları mertebelere nasıl ulaşabiliriz? Sarsılmaz bilgi ve inanca nasıl erişebiliriz? Allah'tan şikayetçi olmak nelere yol açar?  Konuları işlenmiştir.

Abdullah b. Mübarek (r.a)’dan naklederken şöyle bir hikâyesi­ni anlatırlar:

“Günlerden bir gündü, bir dilenci geldi. Az yiyecek istedi. Ya­nında on yumurta vardı. Hizmetçiye emir verdi, hepsinin dilenciye verilmesini bildirdi. Hizmetçi dokuzunu dilenciye verdi, birini sak­ladı.

Akşam olmuştu; biri geldi, kapıya vurdu. Oracıkta bulunan yu­murta selesini istedi. Hizmetçi vermek istemedi. Abdullah b. Mübarek geldi, seleyi hemen uzattı. O yabancı kişi seleyi iade ettiği zaman için­de doksan yumurta vardı.

Bunun üzerine Abdullah b. Mübarek hizmetçiyi sorguya çekti. Önce gelen dilenciye dokuz yumurta verdiğini, bir tanesini akşam iftarına sakladığını öğrenince:

“Sen bize on yumurta zarar ettirdin” dedi.

İşte büyük insanların Hak ile muamelesi böyledir. Verdikleri bi­re karşı on alırlar. O büyükler Kur'ân'da ve Peygamber (s.a.v) Efen­dimiz’in sünnetinde ne varsa inanır, tasdik eder ve gereğini yapar­lar. Onlar Kur'ân'ın hükmü içindedir. Hiçbir hareketleri ve durma­ları, vermeleri ve almaları ona aykırı olmaz. Bütün işleri Aziz ve Celil olan Hak'la olur. O'nunla yaptıkları muamelede kâr ederler. O'nun hoşnut olduğu işleri yapmak için hiçbir fırsatı kaçırmazlar. O işlerin hangi kapısını açık bulsalar oradan girerler. O'nun zâtın­dan gayri cümle kapıları kapalı görür, kaçarlar. Cümle eşyayı O'na uydurmak isterler; O'nun herhangi bir şeye uymasını beklemezler. O'nun sevdiğini sever, sevmediğini sevmezler. Bu sebeple bazı bü­yükler şöyle der: “Allah Teâlâ'yı halka uyar sanma; cümle halkı O'nun yolu­na iletmeye bak.”

Hakk'a karşı geleni yık. O'nun yolunda zorluk göstereni ez. Al­lah yolunun hakikî yolcuları Hak tarafındadır. Hak için nefislerine ve başkalarına yardım ederler. Bu hususta hiçbir kınayıcı onları yo­lundan alamaz. Ve dinin emirlerini yerine getirmek için hiç kimseden korkmazlar.

                                  *

Ey evlat! Hâlen içinde bulunduğun hevesi bırak. Sözde ve işte büyük yolculara uy. Yalancı dava ile onların ermiş olduğu makama varacağını sanma. Onlar belaya sabrettikleri gibi sen de sabret; on­ların hâline böylece erebilirsin.

Tecrübe kabilinden gelen bela olmasaydı insanların çoğu âbid ve zâhid olurdu. Lâkin onlara bela gelir, sabredemezler. Bu hâl on­lara Yaratıcı'dan perde getirir. Bazı acı hâllere sabırla karşı dura­mayana bir şey verilmez. Sabrı ve razı olmayı bırakırsan Hakk'a kul olmaktan çıkarsın. Sebebi ise sabırsızlığın ve razı olmayışın. Hak Teâlâ bazı kitaplarında şöyle buyurdu: “O kimse ki, hükmüme razı değildir, tecrübe yollu gönderdi­ğim belaya sabretmiyor, kendisine benden başka ilâh arasın.”

Onunla kanaat sahibi olun ve başkasını bırakın. Mukadder olan ister lehimizde olsun ister aleyhimizde, gelir. Ne ise olur. İmana er­mek için teslim olmanın hakikatine varın. İkan (tam iman) yolu­nu bulmak için imanın hakikatine ermeye çalışınız. Bu hâllere erin­ce daha önce görmediğiniz şeyleri görürsünüz. Hak Teâlâ, her şeyi size olduğu gibi gösterir. Haber olarak duyduğunuzu açıktan seyre dalarsınız. İkan, sizi Hakk'a götürür ve cümle eşyayı O'ndan göste­rir. Kalp, Hak kapısına varınca keramet elleri uzanır, başına iyilik­ler yağdırılır. O iyiliği bulan kerim ve her şeyden üstün olur. Halk arasında iyilik bakımından üstün tanınır. Hiçbir manevî hâl ondan esirgenmez. Kalp, Hak islâh etmiş ise kerimdir. İnsanın iç âlemi kir­lerden uzak olursa, hoş olur. İnsan bu hâllere erebilir. Çünkü insa­na iyiliği, iyilik yapanların en iyisi yapmaktadır.

                                  *

Ey cemaat! Size iyilik yapmak düşer. Hakk'a tâatı her şeye ter­cih ediniz. O'na isyana atılmayınız. İyilik ve nimetin kadrini biliniz; hangi iyilik ki kötüye harcanır, o az zamanda biter, tükenir. İbadeti elden bırakmadan çalışmaya koyulunuz. Hak yakınlığını ancak bu yolda bulabilirsiniz. Hakk'a tâata devam ederseniz, her kaygınız O'na olur. Kastınız orada toplanır. Her hâli O'nunla olan, başkasına gidemez ve başkası ile olamaz. Hem ibadet eder hem de rızkınızı helâlden kazanmak için çalışırsanız, yemeğiniz O'nun fazilet tabağı ile gelir. Rızkınızı aklınızın keşfedemediği yoldan bulursunuz.

Maddî kaygı peşinde koşanlara nefis hicap olur. Vasıtalar ara­dan kalkınca nefis islâh olur. Dolayısıyla perdeler zâil olur. Bu hâli Bayezid-i Bistamî çok güzel anlatır: “Rabb’imi rüyamda gördüm, ‘Ey Yaratıcı Hûda, Sana yol ne­reden gider?’ dedim. Şu cevabı aldım: ‘Nefsini bırak gel.’ Yılanın kılıfından sıyrıldığı gibi nefsimi bir yana ittim. Her ha­kikati olduğu gibi gördüm. Anladım ki, nefsin ötesi Hak... Hakk'ın emri ise nefse ait isteğin aksi.”

Dünya ve içindekiler, Hakk'ın zâtından gayri cümle şeyler, nefse uymuşlardır. Dünya nefsindir ve nefsin sevgilisidir. Âhiret de onun sevgilisidir. Çünkü Hak Teâlâ, onu şöyle bildirdi: “Âhirette gözlerin istekle bakacağı, nefislerin haz duyacağı şeyler vardır.” (ez-Zuhruf, 43/71)

Hakiki varlığı bulanlar başkadır. Onlar, gündüz olunca halka iyilik için dolaşır, gece olunca da Hak Teâlâ'ya ibadet ederler, iç âleme döner, Hak'la olurlar. Böyle etmek bir gelenektir. Bunun gibi padişahlar da gece olunca vezirlerini ve sevdiği kimseleri yanlarına alırlar; gündüzleri rasgele saray halkı ile uğraşır dururlar, halkın ihtiyacını görmeye koyulurlar.

Allah'ın rahmeti sizlere olsun, sözlerimi kalbinizle dinleyiniz. Sözlerimi zihninize alınız; söylediklerimle amel ediniz. Sözlerimi Hak'tan alırım, konuşmamı O'nunla yaparım. Öğüt yollarını haki­kate uygun olarak seçerim. Hakikî yolları size vasfetmekteyim. Se­bebi, o yola koyulmanız. Bana, “İyi ettin ve güzel söyledin” demeniz yetmez.

Bu sözler benim için kâfi değil. Ancak bu sözleri kalbinizle der­seniz olur. Sözlerimle amel ederseniz sevinirim. İhlâs sahibi olursa­nız zevk duyarım. Sözlerimin tesirini sizde görürsem, en iyisini yap­mış olursunuz.

Ne zamana kadar nefsine, dünyana ve âhiretine tapacaksın? Ne samana kadar bunlara ibadet edecek, kullara ve fâni eşyaya namaz kılacaksın. Halk nefsine perde oldu. Nefsin kalbini örttü. Kalbinin derûnî varlığını kapladı.

Halkı tanı, dış âleme daldıkça varlığını göremezsin. Halkı bir yana attığın an, nefsini görebilirsin. Ve nefsin Hakk'a karşı olan düşmanlığını anlarsın. Nefsinle daima harp et. Hak Teâlâ'nın emri­ne boyun eğinceye dek onu bırakma; sonra yine ondan ayrılma, aza­bilir. Nefsi, Hak'tan korkar, O'na inanır bulmayınca başıboş salma. Nefis Hakk'ın emrine uymalı, yasaklarından kaçmalı. Bilhassa kade­re uymalı. İşte bu hâllerden sonra kalbin perdesi kalkar, sır âlemi­nin gözleri açılır. Gerek kalp, gerekse sır âlemi, önce göremediklerini bundan sonra görmeye başlarlar. Yaratıcılarını anlar, daima O'na koşarlar. Sır âlemini ve kalbi Hak'tan gayri şeyler eğlendiremez.

İrfan sahibini hiçbir şey eyleyemez. O, her hâlinde eşyanın ya­ratıcısı ile olur. Uyku ona tesir edemez. Onu Hak'tan alıkoyan ol­maz. Sevilmiş insan için kendine has varlık yoktur. Sevilmiş olan, kader yaylasında gezer, ilim deryasında yüzer. Deryanın dalgası onu bir aşağı bir yukarı kaldırır, indirir. Ulvî denizin dalgaları irfan sa­hibini bir defa boşluğa iter, sonra en ücra köşeye... Kendinden geçmiş bir hâldedir, aklına sahip olamaz. Kulağı maddî ve kötü şeyleri duymaz, dili konuşmaz, gözleri de görmez. Her işinde Hakk'ı görür, başkasını görmez ve bilmez. İrfan sahibi Hak önünde teslim olan bir ölüdür. Dirilmesi mukadder ise Hak ona can verir. Ezel bilgisi, can verilmesi gereken kimseyi bilir.

İrfan sahipleri, hüküm perdeleri ardında yaşar, haklarında bir hüküm verilince gereği için açığa çıkarlar. Perdelerin açılması em­redilince hemen halka koşar, hâllerini hikâye ederler. Bu sebeple hal­kı Hakk'a çağırmış olurlar. Onların hâli böyledir, ama daha söylen­meyen kısmı da vardır.

                                  *

Ey cemaat! Hâliniz nedir? Heves uğruna ömrü tükettiniz. Za­manınızı değersiz işlere harcadınız. Hak Teâlâ'nın kudsî tecellileri arasına dalınız ve sabırlı olunuz. Bu dediğimi yaparsanız dünya ve âhiretin iyiliğini bulursunuz.

İslâm dininin özüne varmak dilersen bütün varlığını ona teslim et. Hak Teâlâ'ya yakın olmayı istiyorsan O'nun kudret eli önü­ne seril. “Niçin, neden ve nasıl?” gibi sözleri sakın deme.

Hak yakınlığı böylece bulunabilir. Herhangi bir işi dilemek doğ­ru olmaz. Çünkü Hak Teâlâ iyi kulları için şöyle buyurur: “Allah’ın dilemesi olmadıkça siz dileyemezsiniz” (el-İnsân, 76/30)

Madem şu âlemde istediğini yapamıyorsun, o hâlde neden boş talepte bulunuyorsun? Bırak, olan kendiliğinden olsun. Hak Teâlâ'­nın fiil tecellisi için niza (çekişme) yolunu tutma. Şerefin, şöhre­tin gider. Ama malın ve evladın bile elinden gitse üzülme. Hak Teâlâ'nın kader yüzüne bakarak tebessüm et. Hak Teâlâ'ya yakınlık diliyorsan, gönül safası arzuluyorsan bunları yap. Kalp âleminin o ca­nibe ermesi, bu yolda iyi yürüdükçe hasıl olur. Üzüntüde hayat yok­tur. Dünyada iken iyi hâl sahibi olmak dileyen dediklerimi yapmalı.

Kederli hâlini gizle. İnsanlara daima güler yüzünü göster. İn­sanlarla daima iyi geçinmeyi öğren. Peygamber (s.a.v) Efendimiz, iman sahibini şöyle anlatır: “Mü'minin sevinci yüzünde olsa da hüznü kalbinde yaşar.”

Kederli hâlini kullara şikâyet edip kendine acındırmayı arzu et­me. Hakk'ı kullara kesmeye kalkarsan O'nun gözünden düşersin. Ayrıca derdin de azalmaz.

Yaptığın işlerin hiçbiri seni kibre düşürmesin. Kibir ve kendini beğenme hâli, cümle işini fesada uğratır; yapanı helak eder. Yaptığı işlerde Hak Teâlâ'nın başarı verdiğine inanan kimsede kibir kalmaz ve o kişi kendini beğenmez. Yaptığı işlerin hiçbirini özüne mal et­mez.

Bütün gayeni O'na yönelt. O rahmetini sana iletir. Ve yüce var­lığa vüsul yollarını açar.

Hâlini sen kıymetlendir. Yalan hâlinle O'na varmak dileme. Ge­rek işinde, gerekse sözünde yalana sapmaktasın. Bu hâlinle gayen O olamaz. Kulların övgüsünü bekleyen ve onların kötülemesinden çekinen Hakk'ı gaye edinemez. Hak Teâlâ'nın yolu doğruluktan iba­rettir. Allah yoluna girenlerde yalan bulunmaz. Onların bütün hâli doğruluktur. Doğruluk, ama içinde hiç kimseye gösteriş olmayan doğruluk!

Büyükler var ya... İşte onlar söze önem vermez; işe bakarlar ve işleri daima sözlerinden çok olur. Onlar Hak tarafından halka gön­derilen vekillerdir. Hak Teâlâ'nın kullara halifeleridir. Herkese on­lar sahip olur. Kullar darda kalınca onlara koşarlar. Allah Teâlâ onları seçmiş ve kullar arasından özetleyip çıkarmıştır.

Ey içi bozuk adam, onlara karışmak senin nasipin değildir. Bo­zuk hâlinle onlara karışmayı dileme. Bu öyle bir hâldir ki ne izbe­lere çekilmekle ne ele dedikodu ile elde edilir.

Allah'ım, bizi doğrulardan eyle. “Dünyada bize iyilik ver; âhirette iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” (el-Bakara, 2/202)

İsimle büyük insanlara karışılmaz; onlar gibi süslenmek ve on­lar gibi söz etmek yetmez. Hâlin böylesi ile yetinme. Sözde onlara uyup işte onlara muhalif olmak yakışmaz.

Sende safiyet yok; kederler dolusun. Halk her yanını sarmış. Hak her hâlinde senden elini çekmiş. İçinde sadece dünya sevgisi yaşar, öbür âlem yok. Her işin bâtıl. Hakikî hâl senden çok uzak. İçin kara, dışın iyi, ama neye yarar? Söze gelince herkesi geçersin, iş olunca kaçarsın. Bazı işler de yaparsın, ama ihlâsın yok. Kur'ân-ı Mübin'in emirlerine uymayan, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in sünnetine uy­mayan her iş boştur, makbul olmaz. Bugünkü yalan hâlinle, belki kendini kullara beğendirirsin; fakat Hakk'ı nasıl kandıracaksın? O kalpleri bilir. Böbürlenme; sikkeci görür. Aziz ve Celil olan Allah suretinden çok kalbine bakar. O elbisenin ötesinde olanı görmek diler, halkın arasında olduğun zamana değil, yalnız kaldığın zamana bakar.

                                  *

Ayıptır, halkın göreceği yerleri süsleyip, onların görmediği tara­fı karartmak yakışmaz, yapma. Kurtulmayı diliyorsan yaptığın cüm­le hatayı bırak. Onlara bir daha yanaşma. Tevbeni iyi yap, ihlâs sa­hibi ol. Halkı Hakk'ın işlerine ortak gördüğün için tevbekâr ol. Her işini Allah için yap. Onun rızası dışında hiçbir iş görme.

Bütün hâlini hata içinde görmekteyim. Dünya etrafını sardı. Ne­fis benliğini kapladı. Boş işlerden kendini alamaz oldun. Dünyaya ka­pıldın, pis arzular seni yıktı. Bir tutam yeşillik için hiddete kapılır oldun. Elinden çıkan bir lokma seni öfkeye düşürür oldu. Nefis seni alt etti. Ona uyar oldun. O darılınca darılır, sevinince sevinir oldun. Sen onun kulu oldun. Yakanı ona kaptırdın. Sen bu hâlinle Allah'ın iyi kullarına yanaşamazsın. Sen neredesin, onlar nerede?

Hakk'a kulluk, onlara nasip olmuştur. Bu nasibi onlar kazandı­lar. İlâhî işlere razı olurlar. Âfet ve tecrübe yollu belalar indiği za­man onlar dağlar gibi olur, yerlerinden kıpırdamazlar. Hangi âfet gelirse gelsin, onlar uyarlık ve sabır gözü ile bakarlar. Dış varlıkla­rını daima gelmekte olan maddî sıkıntılara attılar. Kalpleri ile de Hakk'a uçup gittiler. Onlar, içinde maddî varlık beslenmeyen otağa benzer. Onlar, içinde uçup gidecek kuşu olmayan kafes gibidir. Ruh­ları Hak katındadır. Ve bu âlemde oldukları müddet, O'na ibadet için dış varlıklarını yine O'nun önüne sererler.

Ey Yaratan'dan kaçanlar ve O'ndan yüz çevirenler. Bana yakla­şınız. Sizi ona ileteyim ve aranızdaki anlaşmazlığı halledeyim. İyiye götüreyim, sizin için O'ndan af isteyeyim. Sizin için O'ndan bir eman kâğıdı alayım. O'nun önünde diz çökeyim ve elden çıkarmış olduğu­nuz hakkın iadesini talep edeyim.

                                  *

Allah'ım, bizi sana çevir. Kapında sebatı nasip eyle! Bize, Sen­de, Seninle ve senin için olmayı nasip eyle. Sana hizmette razı ol­mayı bize bahşeyle. Vermemiz ve almamız senin için olsun. Zâtın’dan gayri her şeyden içimizi temizle. Yasak ettiğin işleri bize göster­me, yapılması gerekli şeyi de bize kaybettirme. Dışımız, sana isyan­da olmasın, içimiz sana şirk koşmakta kalmasın. Nefsimizi öz varlı­ğına al, her şeyimiz Sen olasın. Gayri şeyleri atıp Seninle zengin ola­lım. Seni unutturan şeylerden bizi ayık eyle; daima Sana tâat ede­lim ve Sana yalvaralım. Kalbimize ve iç âlemimize yakınlığını tat­tır. Günah işlerle aramız, yerle semâ arası kadar uzak olsun. İbadet ve tâata yakınlığımızı ise göz karası ile beyazı gibi yakın eyle. Sev­mediğimiz şey olunca Yusuf Peygamber’le Zeliha gibi olalım. O gü­nahla aramızı, o iki insanın gibi ayır.

                                  *

Kötülüğe karşı kendinizi daimî oruca alıştırınız. Akla uymayan kötü işlerden kurtulmak için öz varlığınızı daimî namaza yâni eksik­siz ve kesintisiz huzura alıştırınız. Ve bu uğurda sabrı hiçbir zaman elden bırakmayınız. Nefsinizi böylece eziniz, tabiî arzularınızı islâh ediniz, boş arzularınızı kırınız. Bir kula, nefsi boş arzudan almak ve tabiî isteklerini söndürmek nasip olunca, Mevlâ'sını o dem bulur.

Zahmet çekmeden O'nun rahmetine erer. Kalp olur, sır olur. Darlık ondan uzak olur. Afiyet daim olur. Hastalık yanaşamaz.

Akıllı olunuz, yararlı işler görünüz ve ihlâs sahibi olunuz.

*

Ey evlat! İlmi önce halktan öğren, sonra Halik’tan. Peygam­ber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Bir kimse bildiği ile amel ederse, bilmediğini de Allah verir.”

İlâhî hüküm kâfidir. Bilgi ilk başta kullardan alınır, sonra Yaratıcı'dan. Buna “Ledünnî-Allah vergisi ilim” denir.

Bu bilgi kalbi ilgilendirir. Bu bir sırdır ki, ancak varlığın özü ondan faydalanır.

Burası hikmet âlemidir. Hocasız hiçbir ilim elde edilemez. Tah­sile başla, ötesini Hakk'a ısmarla. İlmi talep etmek herkes için farz­dır. Allah’ın emridir. Peygamberimiz ’in ilim hakkında buyurduğu şu hadîs-i şerif ilmin değerini daha güzel anlatır: “İlim, Çin'de dahi olsa, arayınız.”

                                  *

Ey evlat! Nefisle cihad için yardımcı bul. Bu yardımı sana kim yapacaksa onunla arkadaş ol. Nefsinden yana olup seni yenecek ki­şi ile arkadaş olma. Sonra perişan olursun.

Kalbini imanla dolduran, olgunlaşır; dünyaya önem vermeden âhirete bakar. Vasfı anlatıldığı gibi olanların sohbetleri âhirete tah­sis edilmiştir, dünyaya vakit ayırmazlar.

Bir ihtiyar (irade) var ki, nefse kapılmış, şahsî ve kötü arzularına hiz­met eder, dünya arkadaşıdır. Bir ihtiyar var ki, kalp sahibidir, fe­ragat sahibi olmuştur, onun sevdiği âlem âhiret olur. İç âlemi zengin olur. Keza bir başka ihtiyar ise, bizzat Mevlâ'sı ile sohbete de­vam eder. Asıl önemli olan bunlara katılabilmektedir. Ey kendini onlara benzetmeye özenen kimse, yazık, bu hâlinle onlarla olamaz­sın. Nefsinle ve kötü arzularınla oldukça, dünyaya taptıkça onlara katılman kabil değildir. Bari onlara zahmet verme. O halis kulları uygunsuz hâlinle üzme. Henüz sen, bu yolun çocuğu sayılırsın. Ken­dini temizle, sonra onlara karışırsın. O büyük insanlara karışmak kolay olmaz, bulması da hayli güçtür. Onlar bu âlemde yetişen en­der şeylerdir. Azdan da azdır.

Bir nefis düşünün, dünyayı bırakacak, ama bu bırakış arzu ile olacak, zorla değil. Sonra kötü hâlini bırakıp kalbe uyacak. Bunu yapacak çok azdır. Böylesini kolayca bulmak mümkün olmaz. O hâ­le gelen nefis çok uzaklardadır.

Nefsin hak işlere boyun eğmesi kolay olmaz. Olgun olması için dünyayı görmeyecek, âhireti benliğinden silecek. Hak Teâlâ'dan baş­ka hiçbir varlık bilmeyecek. Bunlar olursa, nefis islâh olur.

Kul Hakk'a yakın olduğunu duydukça korkusu artar. Bu manaya bir misal olarak derler ki: “İnsanların en tehlikeli durumda olanı padişahın veziridir.”

Çünkü padişahın öfkesine ilk o hedef olur.

İman sahibi, ancak ihlâs yolu ile Hakk'a vasıl olabilir. O vuslat sonunda tehlikeli bir duruma düşer. Bir an bile korkudan vareste olamaz. Tâ, bu âlem bitip öbür âlem başlayıncaya ve Yaratan'a ka­vuşuncaya kadar... İrfan yolu ile Hak Teâlâ'yı anlayanın korkusu artar, şiddetlenir. Peygamber (s.a.v) Efendimiz bu hâli benliğinde sezmiş, ümmetine anlatmak için de şöyle buyurmuştur. “Allah'a karşı en büyük irfan duygusunu ben taşırım, bununla beraber en çok da ben korkarım.”

Hak Teâlâ sevdiği kulların safiyetini arttırmak için onları ufak yollu imtihan eder. Bu sebeple o kullar ebedî bir çekinme ayağı üs­tünde dururlar. En çok korktukları şey, hâllerinin kötülüğe çevril­mesi ve iyi olmayan hâlin gelmesidir. Bir emniyet duygusu gelince üzülürler, çünkü hemen nefisleri ile çekişme yoluna koyulurlar. Nef­si, yaptığı işlerin her zerresinden hesaba çekerler. Hak o kulları öz varlığına yerleştirdiği an uçarlar. Verdiği zenginlik kadar ihtiyaç beyan ederler. Korkuları, dışta ne kadar yok görünürse görünsün, yine de korkarlar. Hattâ, daha çok korkuya alışıktırlar. Şayet onlara bir sükûn hâli gelecek olsa, yerlerinde ne kadar sağlam kalacak­ları belli olursa olsun, yine de korku onlarda esastır. Hak onlara ne kadar verse, yine de “Yeter!” demez, durmadan almak isterler.

Her gülüşleri bir ağlamanın eseridir. Herkes onları ferah görür, ama onlar ferahı buldukça içinde üzüntüyü ararlar. Hak'tan gayri her şeyin değişmekte olduğunu bildikleri için korkar ve sonlarını düşünürler. Son demlerinin imansız geçmesi korkusu, onlara en bü­yük korkuyu verir. Bu olmayacak iş değildir. Bunu onlar da bilir. Hak Teâlâ dilediğini yapar, yaptığı işten O'nu kimse sorguya çeke­mez, ama kendileri daima mesuliyet altındadır.

Ey gafil, senin hâlin nicedir? Her an isyan bayrağı çeker, Hakk'a muhalefet edersin. Sonra da her hâlinin emniyette olduğunu söyler­sin. Bu ne iştir? Yakında ümitlerin boşa çıkacak, emin hâlini kor­ku sarmış bulacaksın. Bu genişlik hâlin de kalmayacak, darlık ola­cak. Sağlığına güvendiğin için de bir garip hastalığa tutulacaksın. İzzetin kaybolacak ve zillet gelecek. Tahtın çökecek, yüksekten ala­şağı edileceksin ve zenginliğin elden gidecek, fakir olacaksın.

Sana şunu anlatmak isterim: Bilmelisin ki, dünyada Allah'ın azabından emin olduğun kadar öbür âlemde korku bulacaksın. Bu âlemde ondan çekinip hata işlemediğin kadar orada emniyet hâli bu­lacaksın.

Lâkin sizler hiçbir şey değilsiniz. Dünyanın kötü denizinde yüz­mektesiniz. Gaflet uykusunun en alt köşesinde kalmaktasınız. Şüp­he yok ki, yaşamanız vasat bir insan yaşayışı değildir. Hayvanî bir yaşama hâline benzer. Yemek, içmek, kadın almak ve uyumaktan başka bir şey bildiğiniz yok. Hakiki kalp sahipleri yanında hâliniz aşikârdır.

Hırsla dünyaya sarılmanız, rızkınızı uygunsuz yollardan arama­nız, sizi Hak yoldan perdeledi, O'nun kapısını göremez etti.

Ey hırs yüzünden rüsva olan! Neden böylesin? Yeryüzünde yaşayanlar bir araya gelse sana kısmet olmayanı veremezler. Han­gi yiğit kısmetinde olmayanı sana takdir edebilir? Hırsı içinden at, kısmetinde olan şey için hırs atına binme. Kısmetinde varsa hırsın boş, yoksa yine boş. Aklı başında olan, elinden gideceği mukadder olan şeyi niçin zorla kapmayı düşünsün? Ve nasıl olursa olsun elin­den çıkacak şey için uzun boylu yorulman neye yarar ki?

Yaratılmışı kalbine sokma, orası Yaratıcı'nın yeri olmalı. Kul­ların yaptığı iyiliği Hak'tan bil. Kullar kendiliğinden iyilik veya kö­tülük yapamazlar. Onlar verme ve alma işinde yalnız Hakk'ın em­rine tâbidir. Arzuları ile yapamazlar. Seni övüyorlarsa O'nun em­riyle, seni kötülüyorlarsa yine O'nun kuvvetiyle... Verdiği iyi şey Al­lah'ın malıdır. Onlardan gelecek bir ihanet yine O'nun izni ile olu­yor. O dilemese kim sana yakın olabilir ki? Seni şerefle karşılayan olursa Hak'tan bil. Sana yüz vermeyen olursa, hataların için oluyor, yine Hak yaptırıyor.

İyilik ve kötülüğü Hak tarafından bil, hayrı ve şerri O'nun elin­de say. Onlar zahirde kulların elinden geçer, hakikatte onları yap­tıran Hak Teâlâ'dır.

Bu hâlleri benliğine sindirmek şerefi ile işin hakikatine erebilirsin. Kulları Hak tarafına davet edersin. Hak'la halk arasında bir sefir olursun. Yolunu yitiren kulların elinden tutar, Yaratan'a götü­rürsün. Sen kendi varlığını Yaratan'a teslim eden bir kulsun artık. Cana bütün fâni eşya yokluk içinde görünür. Hâlin güzelleşir, her şeyin aslını öğrenirsin. İsyankâr olanların cümlesini bir delilik için­de bilirsin. Bu bilgi ile onların durumuna çareler arar, şifa bulur­sun. Bu arada onlardan göreceğin ezayı sabırla karşılarsın. Bilgisiz hâllerine gücenmezsin. Çünkü cahiller bilgisizdir. Akılları ermez. Bilgisi ve aklı olan Allah'a kulluk eder. Akıllı olanlar, ibadet ve tâat yolunu tutanlardır. Cahiller ise, isyankâr ve delilerdir. İsyankâr, Yaratan'ın kuvvetini ve kudretini bilmez. O yüzden isyan eder, şey­tana uyar ve onun uygunsuz hâllerine tâbi olur. Hakk'a kafa tutar. Ona bilgi lâzımdır. Bilgisi olsaydı Hak Teâlâ'ya isyan etmezdi.

Bir insan nefsinin kötülüğünü bilse ve onun daima kötü şeyler emredeceğine inansa, ona uymasına imkân olur mu? Elbette olmaz.

Sana iblis ve onun yardımcılarına uymamayı tavsiye ettim. On­lardan hayli çekindirdim. Ama bir türlü ayrılmadın ve onların bü­tün dediklerini kabul ettin. Şeytanın yardımcısı çoktur. Nefis, şey­tana yardım eder, dünya onunladır. Uygunsuz şeyler ve kötü arka­daşlar şeytanın baş yardımcılarıdır. Bunların hepsinden çekin. Hep birden sana düşmandırlar. Seni yalnız Allah Teâlâ sever, senin iyi­liğini yalnız O ister. O, seni senin için diler, başkaları ise şahsî çı­karları için.

Nefsini yitirip Hak yolcuları ile birlikte halvete çekilirsen o hal­vetin Hak'la ünsiyet olur, o yalnız kalan benliğine Hak ülfeti dolar. Nefsin ve onun yardımcısı olan diğer duyguların peşinde gidecek olursan sana halvet âlemi açılmaz, dolayısıyla Hak'la ünsiyet peyda edemezsin. Yine de o halvet ve Hak'la ülfet âlemi senden uzak ola­maz. Nefsini dünyaya, kalbini öbür âleme yerleştirirsen, iç âleminin derinliğine de Hak sevgisini yerleştirirsen her şeyin Allah için olur, ülfet hâlini bulursun. İç temizliği, kalp, Hakk'ın zâtından gayri ya­bancı şeylerden temizlenince başlar. Onu bulmak için maddî olan her şeye arka çevireceksin.

Temizliğe, hoşluk âlemine ermek ve erenleri bulmak için ne za­man benliğini hatalardan salim kılacaksın? Hakk'ı tasdik edenleri bulmak ve sen de onlardan biri olmak için ne zaman Hakk'ı doğru­layacaksın. Hak kapısında bekçi olanları görmek ve kapıya ermek için ne zaman ihlâs yoluna gireceksin?

                                  *

Düşün, işin hakikatine ermedikçe Hak erlerini bulamazsın, erin­ce bulursun. Çalış, Hakk'ın kapısına varmaya bak. O kapıya varınca oranın sadık hizmetçilerini ve azat kabul etmeyen kölelerini bulur­sun. Hakk'ın baş kapıcısı, rahmeti bolca herkese dağıtmaktan çekin­mez. Sen bir göz işareti kadar bile o kapıcıya yakın olamadın, içe­ride bulunanları nasıl görürsün? Kapıyı buluncaya kadar konuşma; kapıyı geçtikten sonra hizmetçileri içeride seyredersin. Allah Teâlâ'nın kuvvet ve kudretini sezinceye kadar sesini kes. O kudreti gö­rünce doğru olursun, ama daha önce doğruluğu bulsan nasıl olur­du? Doğruluğu önceden bul. Çünkü seni o kudrete iletecek tek şey doğruluktur. Seni o ayıktırır; yalancılık ve yanlışlık ise aksine batı­rır, her iyiden uzak kılar. Doğru olmak insanı ayık kılar, yanlış yo­lu tutmak gaflet uykusu verir.

Doğrularla ol. Onlar Hak'la nasıl oluyorlarsa seni de öyle alıştı­rırlar. Sözünde ve işinde doğruluğu elden bırakma. Bütün hâlinde sabrı atar olma. Asıl doğruluk, tevhid ehli olmak, ihlâs sahibi olmak ve tevekkülü bilmekle olur. Tevekkülün tam mânası ise, bütün se­bepleri bir yana atmaktır, yaratıcı ve besleyici olarak fâni varlıkları kökten silmektir. Tevekkül sahibi olmak diliyorsan gücünü ve kuv­vetini unut. Sır âlemine kendi kuvvetini değil, Hakk'ın kuvvetini yerleştir. Hak Teâlâ'ya vâsıl olmayı dilersen fâni şeylere batanları bı­rak. Onlarla aranı aç. Kendi fâni varlığını da bırak öbürlerini de...

Sonradan yaratılmışları kalbinden atabilirsen, onların Yaratan'ına varırsın. Kendi varlığını bildikçe, fânilere bağlandıkça felah bu­lamazsın. Hak yakınlığı... Bunun zahmetine binde bir kişi dayanamaz. Yaşayan insanlar ve tükenen nefesler sayısınca sözümü ancak bir kişi anlayabilir. Bir kişi dediğimi yaparsa öbürleri kendi aldanışına ve bataklığına dalar. Ayık olmayanlar arasında yetişenler Hak huzu­ru ile mest olurken öbürleri kendi heveslerine dalar, gider.

Dünya iman sahibinin zindanıdır. İman sahibi zindan hâlini unutursa, buranın geçici rahatını bulur. İman sahibi zindan hayatı yaşar. İrfan sahibi ise şükür yolunu tutar. İrfan sahipleri zindan hayatını aşmıştır. Hak Teâlâ onlara aşk ve şevk şarabını içirmiştir. Ariflerin ülfet şarabı onları sarhoş etmiştir. O kadar şarabı içince can kalmaz. Bu sebeple irfan sahipleri canlarını, zindanları ve zin­danda olanları unuttular. Yalnız Hak'la kaim oldular. Onların cen­neti de cehennemi de burada verildi.

Şayet şaşar, olan işler için niza yolunu tutarlarsa yerleri cehen­nem olur. Hak ayıklık verince hükme boyun eğer, cennete girerler. Onlar için gaflet ateş, ayıklık ise cennet sayılır.

                                  *

Kıyametin olması ve hesaba durulması, umumî mâna taşır. Özlenmiş olanlara kıyamet çoktan kopmuş ve huzura durulmuştur. On­lar yalnız azar işitir, hataları yüzlerine ya vurulur ya vurulmaz. Onlar dünyada iken nefislerine boru çalıp kıyameti kopardılar. Dö­vülmeden önce ağladılar. Bu ağlama onlara yaradı. Sopa zamanı bu ağlama, onları sopadan kurtarır; çünkü sopalık iş etmediler.

Bir gün Süfyân-ı Sevrî'yi (r.a) rüyada gördüler: “Hak’la muamelen nasıl oldu?” diye sordular. Şöyle cevaplandırdı: “Beni huzura aldı ve ‘Benim Gafur ve Rahim olduğumu bil­miyor musun?” dedi. Bu kelâm beni çok ağlattı; korkumdan ağla­dım. Daha sonra, ‘Benden utanmadın mı, hatalar yaptın?’ dedi.

Kötü arzundan uzak ol. Boş arzularını bırak. Şeytanı yanından kov. Bu uygunsuz duygulara uymayasın. Bu dediklerimi yaptıktan sonra kötü arkadaşları da bırak. Onlara dostluk yüzü göstermezsen sana uymaya bakarlar.

Tevbeyi kalpten yap. Kalpten tevbe etmek bir saadettir. Tevbe etmek, bulunduğun uygunsuz hâli bırakmaktır. Tevbe edip kötülüğe devam eden yalancıdır. Kötü hâlini değiştirirsen iyi olursun. Hak Teâlâ şöyle buyurdu: “Bir topluluk nefislerini değiştirmedikçe, Allah onlarda bir değişiklik yapmaz.” (er-Ra’d, 13/1)

Dünyada hiçbir kula zulmetme. Yaptığın zulüm öbür âlemde seni hesaba çektirir. Dünyada adalet üzere ol. Bu adalet seni cenne­te doğruca götürür. Aksini yaparsan cennet yolundan saparsın. Za­lim kişiler, adaleti bıraktıkları için adalet sahiplerinin bulunduğu ye­re alınmazlar. Her şeyi yerinde yaparsan Hak Teâlâ'nın huzurunda yerin olur.

Bu zaman, âhir zaman oldu. Bütün işleri değiştirdiniz. Bir garip hâl aldınız. Korkarım perişan olacaksınız. Yaptığınız başınıza inecek ve acıklı bir duruma düşeceksiniz. Tebdil edilmesi gereken varsa, bir şey değiştirilmek isteniyorsa, helâl yollardan olsun.

Ey Allah'ın yarattığı kullar, sizin salâha ermenizi ve iyilik bul­manızı istiyorum. Sizin için cehennemin bütün kapıları kapalı dur­sun ve daha istiyorum ki, Allah'ın yaratmış olduğu hiç kimse ateşte yanmasın. Ve cennetin kapısı sonuna kadar açılsın, oraya girmekten geri kalan olmasın. Bu dileklerimi, Allah'ın, kullarına olan rahmet ve şefkatini bildiğim için yaparım. Diğer bir sebebi ise, sizin iyiliğinizi düşündüğüm için bu âlemde dururum. Söz değişikliği ve konuşmala­rın güzel olması için bu sözleri sarf etmem.

Sert sözlerimi dinlemekten kaçmayınız. Beni Allah yolunda ter­biye eden sertlik oldu. Sözlerim serttir. Kuru ekmek yerim. Benden ve benim gibi konuşanlardan kaçan, ebedî felah bulamaz. Karşımda dine karşı bir edepsizlik edersen iyi ettiğini diyemem ve seni hâline bırakamam. Bu hâli yaptıktan sonra yanımda olmuşsun veya kaç­mışsın, üzülmem. Ben Hak'la hizaya gelirim, bu iş için sizden emir beklemem. Her işimde emri O'ndan beklerim. Ben sizin sayınıza da­hil değilim, yaptığınız hesap beni ilgilendirmez.

Benim hâlim, zahirdeki dille değişmez. Sağ, sol, ön ve arkada olan da bana tesir etmez. Bana, kalpler tesir eder. Yalnız peygamber­lere ve geçmişte gelen büyüklere uyarım. Hiçbir hâlde onları bırak­mam. Tâ Hak yakınlığını buluncaya kadar...

Yanlış işleri bırakınız. Edebe uymayan uygunsuz hâlinizi bırakı­nız. Tevbe ediniz ve bu tevbe içinizde yer etsin.

Yaptığım binaları yanınızda kurarım. Sizin için evler yaparım, şeytanın yuvasını yıkmaya uğraşırım. Rahman'ın binasını yapmak isterim ve sizi Mevlâ'nıza götürmek dilerim.

Ben özle olurum, dış kabukla işim yoktur. Şu dış kalıp kabuktur, öz onun içindedir. Dış cepheniz beni pek ilgilendirmez, onun ge­lişmesine bakmam. Benim için önemli olan öz varlığınızdır. Dış ka­buğunuzu bir yana atar, özünüze bakarım. Peygamber kaynağına varmaya layık oluncaya kadar sizi bırakmam.

Ey evlat! Benimle dünya için konuşmayınız; benimle sohbetiniz âhiret için olsun. Benimle olan sohbetiniz tam olarak âhiret için olursa dünya size uyarak gelir ve cümle rahatınızı temin eder. Siz de dünyadan nasibinizi yeterlik eliyle alırsınız. Dünyadan zühd eli ile bacağınızı alırsanız, öbür âlemde işinizin hesapsız biteceğine söz veriyorum. Tavsiye ettiğim yollardan alınan bir dünyalık için hesap verilmez.

Âhireti dünyadan üstün tutunuz. İç âleminize dünyadan daha çok önem veriniz. Hak, daima bâtıldan üstün gelsin. Devamlı olan, fâni şeyden üstün görülmeli.

Bırakınız, sonra alırsınız. Bir şeyi alırken şahsî isteğinize uya­rak almayınız. Nefis tarafından verilen hiçbir şeyi alma.

Alacağınızı kalp ve sır eli ile alınız. Halkın elinden bir şey almayınız, Yaratan'dan görerek alınız.

Peygamber’e itaat üzere olunuz, emrini yerine getiriniz. Yasak­larını yapmayınız ve her sözünü kabul ediniz. Hak Teâlâ bu mâna­da şöyle buyurdu: “Peygamber’in size (yapılması için) getirdiği şeyleri alınız; yasak ettiğini de bırakınız.” (el-Haşr, 59/7)

Allah Teâlâ'nın emri yapılacağı zaman, kendinizi şiddetle ona veriniz. Herhangi bir yasak iş yapılacağı zaman, hasta gibi olunuz. Kaza ve kaderin hükmü icra edileceği anda yokluğa karışınız. Hep beraber halkla iyi geçinmeye bakınız. Hak Teâlâ'nın ezelî ilminin sizin için bir hüküm vermemiş olduğu şeyi istemeye yeltenmeyiniz. Gerek sizin gerekse başkasının hakkında verdiği hükme sessizlikle boyun eğiniz. Olacak şeylerin önüne geçmek kabil olmadığı gibi ol­mayacak işi de yapmak mümkün değildir. Her şey evvelden yazılmıştır. Bu durumu Peygamber (s.a.v) Efendimiz şu hadîs-i şerifi ile anlatır: “Hak Teâlâ kalemi yarattı, yaz dedi. Ne yazayım, deyince kıyamete kadar kullara hükmümü yaz buyurdu.”

                                  *

Ey kalplerini öldürüp nefislerini diriltenler, kalbiniz çoktan öl­dü. Onun başına gelecek bela, diğer uzuvlara olacak felâketten daha fena olur.

Kalbin en büyük ölümü, Allah'tan ve O'nu anmaktan gafil yaşamasıdır. Kalbini diriltmek isteyen, oraya Hakk'ın zikrini zerk eyle­sin. Bütün ülfetini Hak'la kılmaya baksın. Gözlerini yalnız O'nun saltanatına ve büyüklüğüne çevirsin. Halk üzerinde yaptığı tecelliyi ve tasarrufu gözetlesin.

                                  *

Ey evlat! Önce kalbinle Hak Teâlâ'yı an. Sonra da dilinle. Yalnız şunu unutma. Bir defa dilden anarsan bin defa kalbinle an. Bil­hassa başına gelecek âfetlere karşı Hakk'ı an ve sabırlı ol. Hele dün­yalık olan bazı kötü şeylerin terki için Hakk'ı anmaktan gayri çare yoktur.

Âhiret sana kabulü için gelirse Hakk'ı an, kalbini ona meylettir­me. Hak'tan gayri gelecek cümle âfetler için Hak Teâlâ'yı anmaktan gayrı çare yoktur.

Nefsin dizginini elden bırakırsan seni kapmak ve seni her kötü­lüğe atmak ister. Şüphelileri bırak, bunu bırakmakla nefse dizgin vur. Dedikoduyu bırak.

Ölümü düşün, ölümü anmak kalbe cila verir; dünyayı kalbe koy­mamak için de yardımcı olur. Halkın teveccühü seni yolundan al­maz.

Ölümü düşünmek ve ona göre hazırlık yapmak, kalbinden per­deleri açar. O dem halkı âciz, zayıf, helak tehlikesi içinde görürsün, onlardan zarar ve yarar beklemeden Hakk'ın kudret eline yapışırsın.

Bu konuşma Cuma sabahı medresede yapıldı. Konuşma tarihi: Hicrî 18 Şaban 545, Milâdî 1150.

Bu sohbette; Dünyanın tasalarından nasıl kurtulabiliriz? "Elinizden geldiğince dünyanın tasalarından sıyrılınız" hadisi şerifin manası nedir? Kurtuluşa, felaha ermek için neler yapmak gerekir? Dünya ve ahiret hayırlar görmek nasıl mümkün olur? Bir musibete maruz kalınca nasıl davranmamız gerekiyor? Konuları işlenmiştir…

Kötü hâllerini islâh et, iyi olmaya bak. Özünden ve sözünden dedikoduyu at. Bunu Peygamberimiz emreder ve şöyle der: “Gücünüzün yettiği kadar, sıkıntı veren dünya işlerini bırakınız.”

Ey dünyayı bilmez! Dünyanın içini bilseydin onun kötü şeylerini almaya bakmazdın. Onun bütünü bir derttir; gelse insanı yorar, gel­meyecek olsa üzer. Hakk'a karşı irfan sahibi olsaydın, her şeye O'nun emri ile bakardın. Lâkin O'na karşı cahilsin. Ne Rasûl (s.a.v) Efendimizi, ne de diğer nebileri iyi tanıyorsun. Hele O'nun velî kullarını hiç bildiğin yok.

Yazık sana, senden önce gelenlere dünya neler etti, çoğunu bil­mektesin; ama hiçbirinden öğüt aldığın yok. Dünyanın içinden çıkıl­maz sıkıntılı işlerinden kurtulmaya bak. Allah'tan bunu iste. Dünya­nın verdiği kisveyi çıkar ve hemen kaç. Nefse ait libası da çıkar. Hakk'ın kapısına yürü. En güç iş, nefsin elinden kurtulmaktır; on­dan kurtulunca, masiva (Hakk'ın zâtından gayri her şey) da kendiliğinden silinir. Bu hâl, sivayı nefsin özü olarak anlarsan olur. Böyle ise nefsi bırakınca Rabb’ini oracıkta bulursun. Orada, hemen nefsini O'na tes­lim et. O'na teslim olunca selâmeti bulursun.

                                      *

Bütün işlerini Hak uğruna yap, hidayeti bulursun. Şükür yolu­nu tut, nimetin artar.

Halkı ve bütün varlığını O'na bırak. Hakk'a, sana yapılan işlerde itirazcı olma.

Allah yolcuları, Aziz ve Celil olana karşı herhangi bir talepte bu­lunmazlar. O'nun arzusuna karşı herhangi bir arzu izhar etmezler. Onlar dünyadan nasip almak için hırsa kapılmazlar. Başkalarının kısmetine de bakmazlar. O yolculara katılmayı dilersen dünya ve âhirette onlarla olmayı arzularsan, sözde ve işte onlarla ol. Onların arzusuna ve dileğine uy.

Her şeyi aksine yapar oldun, işleri ters ettin. Hakk'a muhalefet ve O'na karşı çekişme sana âdet oldu. Gece ve gündüz hâlin böyle... Sana emir veriyor ve “Şu işi yap!” diyor. Fakat yapmıyorsun. Bir acayip hâl aldın. Sanki O kul ve sen efendi! Bu ne hâldir! Böyle bir cesareti nereden alıyorsun? Hakk'ın hilmi olmasaydı sana acımadan vururdum, hiç acımazdım. Arzu et­tiğin her şeyin aksini benden bulurdun.

Kurtuluş istiyorsan O'nun önünde eğil; içini ve dışını huzura boğ. Kötü hâllerin bende saklı; bir ruhsat hâli sayıyorum, yoksa hâ­lin fena olur. Emri yap, yasaktan kaç, kadere uy. Hakk'ın huzurunda olduğunu bil, hiç konuşma, içini de sakla, dışını da... Bunları yaparsan dünya ve âhiretin iyiliğini bulursun.

Halka avuç açma; onlar âciz ve ihtiyaç içinde kıvranan kimse­lerdir. Kendileri için bir şey yapmaya güçlü olmadıkları gibi başka­ları içinde yapamazlar.

Her şeye Hak'la sabret. O'ndan bir şey istediğinde acelece olma­sını dileme. O bir şeyi geç verince, cimrilikle ithama kalkma. Ve töhmet etme. O sizi sizden daha iyi düşünür. Sen kendini O'nun dü­şündüğü kadar düşünmezsin. Bazı büyükler, Hak Teâlâ'nın kuvve­tini, kudretini kendi özlerinde sezip anladıktan sonra: “Bana ne iş kaldı?” derler.

Yâni: “Bütün tasarruf O'nun; beni benden iyi düşünüyor. Bana ne güç kalıyor ne kuvvet.” demek isterler.

Size düşen, Hakk'a uyar olmaktır. O size yarayanı sizden daha iyi bilir. O, içinde iyilik bulunanı size bildirmez, ama kendisi bilir. Hak Teâlâ bu hâli anlatmak için şöyle buyurur: “Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (el-Bakara, 2/216)

Bir kimse Hak yola girmek isterse önce nefsini terbiye etmeli. Nefis, kötü edeplidir ve her zaman kötüyü emreder. Hakk'a karşı hu­zurun nasıl, O'na nasıl yol almaktasın? Nefsini terbiye et ve hâlini düşün. Nefis Hakk'a boyun eğinceye kadar çabala. Hakk'a uyarsa yanına al, Hak kapısına götür. Sakın nefse uyma; ancak çeşitli yol­lardan islâh ettikten sonra… Ve Hakk'ın vereceği mükâfat ve cezaya inandıktan sonra...

Nefis, Hakk'ı görmez... Sağırdır ve aklı bir şeye ermez. Ayrıca Yaratan'ın kudretini de bilmez ve O'na düşman olur. Devamlı çalış­ma ile onun gözlerini açmak kabil olur. Devamlı mücadele, nefsin kulağına Hakk'ı duyurur ve diline de söyletir. Mücahede iledir ki ne­fis, akla erer ve cehli yok olur; Yaratan'ına karşı düşmanlığı kaybo­lur.

Nefsinle cenk için azmet, sebata ve mertliğe ihtiyaç vardır. Müca­hede, anbean günbegün ve senebesene sürekli olmalıdır. Bir zaman mücahede edip sonra serbest olmak neye yarar? Bir gün akşamlı sa­bahlı mücadele edip bir an başı boş bırakmak, her şeyi yıkar, ele bir şey geçirmez. Hem bu çalışma, bir disiplin de sayılmaz.

Nefse açlık kamçısını vur, kötü isteklerinden alıkoy. Hakkı olanı da ver. Onun sırtına bin, kılıcından ve bıçağından korkma. Onun kılıcı kuru ottur, çelikten değildir. Nefisten korkma, o kuru gürültü ile lâf atar. Yalan söyler, doğruluk etmez. Ahdi vardır, vefası bulunmaz. Onda sadakatle sevgi eseri olmaz. Nefsin bütün hâli akar gider. Dev­leti, saltanatı olmaz.

Nefsin şahı iblistir. Doğru olan hiçbir iman sahibine iblisin dişi batmaz. Ne muhalefet edebilir ne de düşmanlık... İblisin hâli böyle olunca emrinde gezen nefis, nasıl iman sahiplerine dokunabilir?

İblisi kendi kuvvetiyle cennete girdi ve Âdem Peygamber’i oradan çıkardı sanma. Aziz ve Celil olan Hak, ona kuvvet verdi ve bu çıkar­ma işine sebep kıldı. Esasta onun geçerli kuvveti yoktur, hepsi Hakk'ındır.

Ey akıldan az nasip alan, Aziz ve Celil olan Hakk'ın kapısından kaçma. Sana verdiği tecrübe yollu bela, O'na karşı gönlüne soğukluk düşürmesin. Sana yarayanı O daha iyi bilir. O'nun sana gönderdiği belâ bir hikmet ve kaideye bağlıdır.

Belâ gelince olduğun yerde kal ve hatalarını ara; bulunca, tevbeyi, istiğfarı artır. Sabır iste, tevbeyi tutmak için sebat dile. O'nun kudret eli önünde dur, rahmet eteklerine yapış; o dar hâlin gitmesi­ni dile ve o hâlde bulunan iyiyi ara.

Kurtulup ararsan, Allah'ın hükmünü bilen zâtı bul. Onun bilgi­si sana bilmediğini öğretir, terbiye eder ve Hakk'a giden yolu tanıtır.

Hak yola gitmekte olana bir önder ve delil gerek. Hak yolcusu, akrep ve âfetlerle dolu, susuzluğu çok, yırtıcı hayvanları bol bir sah­radadır. Önder o yolcuyu alır; suyu, ağaçları ve meyvesi bol olan yere götürür. Yalnız başına yola çıkan hemen herkesin, yırtıcı hayvan, yı­lan ve akrep nevinden haşarata rastlaması mümkündür ve birçok âfetler insanı sarabilir.

*

Ey dünya yolunda giden, sakın kervandan ayrılma; delili ve iyi arkadaşlarını bırakma. Aksi hâlde malını ve mülkünü verdiğin gibi canı da elden çıkarırsın ve sen ey âhiret yoluna revan olan, önderi bırakma; gideceğin yere kadar onun peşini takip et. Ona karşı iyi davran. Onun sözünden çıkma. Onun görüşünü benimse. O sana her şeyi belletir ve Hak Teâlâ'nın yakınlığına vardırır. Sonra kendisi aradan çıkar, seni vekil eder. Bunlara sebep temiz olman, doğru ol­man ve işlere sükûtla bağlanmış olmandır. Ve arz edilen sebepler yü­zünden sen de yolculara emir olur, cümle kervan ehline sultan kılı­nırsın.

Kafile delili, seni vekil tayin eder, bineğine seni bindirir, Peygam­ber’in kapısına varıncaya kadar ondan indirilmezsin. Ayan gözüyle Peygamber’e teslim edilirsin; Peygamber’e tam yakınlık nurunu taşı­yanlardan olursun. Daha sonra kalplere sultan olursun. Hâllerin tercümanı, mâna âleminin tefsircisi ve Hak'la kullar arasında bir elçi olursun. Bu hâller devam ederken Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in nu­runda, terbiye edilen bir köle olursun. Bir defa kullara gelir, sonra Yaratan'a uçarsın. Bu yüce varlık arasında varlığını kaybeden bir fâni olursun.

Anlattığımız şeyler, dış temizliği ve boş temenni ile olmaz. Kalplere yerleşen nur var ya, işte onunla olur. O nurun yerleşmesi için kal­bi temiz etmek gerek. Onun temizliğini de amel gösterir. Amelin, yâni yapılan işin tasdikinden geçmeyen kalp temizliği boş ümitten başka bir şey değildir.

Canı ve başı ile Hak yoluna koyulmuş olanlar, kabileler halkı ara­sında paylaşılmaz bir kıymet olur. Onu çıkaran, milyon kabileden biri olabilir. Nefsin veya nefesin sonu gelince, cihan ancak bir zat yetişti­rebilir.

O büyük zâtlar, Hak kelâmını kalp yönünden işitirler, mâna âle­minde duyarlar. Ve onu, duygularını işe vermek sureti ile benlikleri­ne tasdik ettirirler.

Ey cahiller, tevbe yolu ile Allah'a dönünüz. Doğru zâtların geç­tiği caddeye iç âleminizden yöneliniz. Sözde ve işte o büyüklere tâbi olunuz. Yolunu sapıtan ve nereye gittiğini bilmeyen içi bozuklara bağlanmayınız. Âhireti bırakıp dünyaya talip olan kimselerin batak­lığına dalmayınız. Onlar Hak caddeyi bir yana bırakanlardır. Onlar­dan önce gelen iyilerin yoluna koyulmadılar. Solu takip edip gittiler, olmayınca geri döndüler. Bir türlü önce gidenlerin doğru yoluna ko­yulmadılar. Geçen büyük zâtların yolu, Hak Teâlâ'nın kurmuş oldu­ğu büyük caddedir. Asıl marifet onu bulup gitmektedir. Esas cadde­ye girdikten sonra o yolu bulmak da güç değildir.

*

Ey evlat! Şu dünyada içlerine girip hoşbeş ettiğin kimseleri ya­rın görmen kabil değildir. Onlarla aran açılacak. Bu hâli görmeden kötü arkadaşlarından ayrılmak istemezsin. O kötü kişiler, seni Hak'tan ayıranlardır. Hakk'ın yabancısı olan onlardır. Mutlaka halkla temas gerekli ise şüpheli işleri dahi yapmayan, zâhid, irfan sahibi ve bildiği ile amel edip Hakk'ı dileyenleri ara. Ve Hakk'ın arzu ettiği zâtları bul.

Seni kullardan kurtaran ve Hakk'a götüren kimselerle ol; Hak yakınlığını sağlayan kimseleri bul. Seni kim bataklıktan çıkarır, doğ­ru yola koyarsa onu dile. Gözlerini dünyadan çeviren ve âhirete aç­tıran zâtı sor. Dünyanın katlarını gözünden silip öbür âlemin köşkleri­ni göstereni iste. O kimse ki, seni perişan hâlinden çeker ve nurlu âle­min hoşluğuna götürür, işte sana o yarar. Saydığımız vasıtaları benli­ğinde taşıyan kimseleri ara ve arkadaş ol. Sözleri acı da gelse dayanmayı bil. Emrini ve yasağını kabullen; hayrın peşinini ve geleceğini hemen görürsün. Kahraman ol, sabırlı kişi kahramandır. Şecaatin, bir anlık sabırdan ibaret olduğu malûmdur.

Seleyi sepeti al, amel kapısında otur. Çünkü bugün yaptığın iş kadar yarın işleme tâbi tutulursun.

Sebeplerin hakkını öde. Tevekküle düş, işler nerede yapılıyorsa oraya koş ve orada kal. Elinde taşıdığın ve üzerinde tuttuğun şeyleri alıp karşılığını vermezlerse üzülme. Yerinden kıpırdama. Seni bir ba­yağı kimse işine çağırırsa kendini tevekkül denizine at. Sebeple, on­ları Yaratan'ı bir gör. Hocana karşı iyi edepli ol; sessiz hâlin, sözün­den çok olsun. Bu hâl, öğreneceğin şeyler için daha yararlı olur; sana bilmediğini öğreten zâtın kalbine daha yakın kılar.

İyi edep seni arzularına daha yakın kılar, kötü edep ise uzak kılar.

Sen bu hâlinle edebi nasıl bulabilirsin ki, hiç edep sahipleriyle bir olduğun yok. Hocanı memnun etmiyorsun. Neyi öğrenebilirsin ki. Onun için kalbinde iyi duygu beslemiyorsun.

 

4 thoughts on “FETHU’R RABBANİ

    1. Bir süredir site ile ilgilenemedim özür dilerim. Linkler verildi şimdi indirebilirsiniz…

    1. Bir süredir site ile ilgilenemedim özür dilerim. Linkler verildi şimdi indirebilirsiniz…

Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: