EVRÂD-I FETHİYYE ve ŞERHİ

FETHİYYE-İ ŞERİFE’yi
ŞEYH SEYYİD ALİYYÜL – HEMEDANİ (Kuddise Sırrahus-Samedani) hazretleri, o çağların evliyalarının ulularından 1400 kadar velinin devam etmek sureti ile velâyet rütbesine ulaştıkları dualardan ve evrâd-ı şerifelerden derlemişlerdir…
Fethiyye evrâdına devam edenler üzerine, Cenâb-ı Hak hayır ve bereket kapılarını açar, en kuvvetli ve şerli olan cinlerden emin olurlar.
Fethiyye evrâdı, sabah namazından sonra okunur. Cemaatle okunduğu takdirde zikir halkası teşkil olunur ve güzel sesli bir kişi tarafından okunur. Bittikten sonra hazır bulunanlar zevk ve şevk ile ve rûhani cezbe içinde zikrullâh ile meşgul olurlar.

Bu evrâd-ı şerifeye devam edenlerin, Allahu teâlânın inayeti ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin himem-i ruhaniyyeti ve bu evrâdı daha önce okuyan zevat-ı âlişanın ve hak velilerinin kudsî nefesleri berekâtiyle çok faydalanacakları ve özellikle Esmâ-i Hüsnadan feyiz alacakları meşayih-i kirâm ve ulema-i izam tarafından temin ve tavsiye edilmiştir.
Cenab-ı Hak, cümlemizi onların feyizlerinden yararlandırsın.

Hazret-i Emir Seyyid Ali şöyle anlattı : — Bir gönül birliği içindeydim. Mekke-i Mükerreme’de Harem-i Şe­rif içinde murakabe halindeydim. O anda, Resulüllah efendimiz (A.S.) hazır ol­du;  Şöyle Buyurdu : — Ey benim oğlum, bu Fethiye Virdini oku : Bu emir üzerine, hemen Hızır aleyhisselâm hazır oldu. Elimi eline aldı, Mekke-i Mükerreme’nin Batha vadisine doğru yürüdü. Orada bana Fethiye Virdini öğretti. Hızır aleyhisselâm bana bu Fethiye Virdini öğ­retince; kumlar, çöl, yapraklar, ağaçlar, melekler, semalar tümden hük­müme girdi. Melekût, ceberût âlemi çeşitleri hep bana açıldılar.

Bu Kitabı ister sayfanın altındaki konu başlıklarına tıklayarak tamamını sitemizden Akıllı telefonlara uyumlu olarak  okuyabilir. isterseniz hemen alttaki linklerden ÜCRETSİZ olarak indirebilirsiniz… 

Cep telefonundan okumak için indiriyorsanız Google play Kitaplarda tam ekran okuyabilmeniz için EPUB formatında indirip Google play kitaplarda açıp okumanızı tavsiye ederiz…

Seyyid Ali Hemâdani

SAYFAYI TAVSİYE ET

BU KİTABI ÜCRETSİZ İNDİR

           

KİTABI OKU (Başlıklara Tıklayın)

Sitemizin bu açılır başlık uygulamasında, Arapça harfleri teknik olarak kullanamadığımız için burada sadece Türkçe okunuşunu yayınlıyoruz. Arapça harflerle de okunuşu için yukarıdaki butonlardan Pdf, Epub formatlarında indirip okuyabilirsiniz...

OKUNUŞU İLE BİRLİKTE MEALİ

 

Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym

Rahman' Rahim Allah'ın adı ile...

 

Lâ ilâhe illallâhü adede habbâtihi…

Allahu teâlânın yarattığı taneler sayısınca Lâ ilâhe illallah derim...

Lâ ilâhe illallâhü adede hayatihi…

Allahu teâlânın verdiği hayat sayısınca Lâ ilahe illallah derim…

Lâ ilâhe illallâhü adede hasatihi...

Allahu teâlânın yarattığı küçük taşlar sayısınca Lâ ilâhe illallah derim…

Lâ ilâ­he illallâhü adede kelimatihi...:

Allahu teâlânın kelimeleri sayısınca Lâ ilâhe illallah derim…

Lâ ilâhe illallâhü adede halkıhi...

Allahu teâlânın bütün yarattıkları sayısınca Lâ ilâhe illallah derim.

Lâ ilâhe illallâhü zinete arşihi...

Allahu teâlânın arş-ı aziminin ağırlığınca Lâ ilâhe il­lallah derim...

Lâ ilâhe illallâhü mil’e semâvatihi…

Allahu teâlânın gökleri dolusunca Lâ ilâhe illallah derim...

- Lâ ilâhe illallâhü mil’e arzıhi...

Allahu teâlânın yerleri dolusunca Lâ ilâhe illallah derim...

Buraya kadar okunan bu kelime-i tevhidin her birine: Lâ ilahe illallah kelimesiyle birlikte Muhammedün Resûlüllah kelimesi de okunacaktır.

Örnek: (Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlüllah. mil’e arzıhi.)

- Lâ ilâhe illallâhü adede misli zâlike mâ’ahu...

Bütün bu zikrolunanların misli sayısınca Lâ ilâhe il­lallah derim...

- Lâ ilâhe illâllahü vahdehu lâ şerike lehû lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyi ve yümiytü ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedih-il-hayrü ve hüve alâ külli şey’in kadir ve ileyh-il-masiyr

Allah'tan başka ilah yoktur; Tektir. Onun ortağı yoktur; mülk onundur. Hamd ona mahsustur. Öldürür; diriltir, o diridir, ölmez. Hayır elindedir; o her şeye kadirdir. Dönüş onadır.

- Estağfirullahe Sübhanallahi vel-hamdü lillahi ve lâ ilâhe illallâhü vallahu ekberü ve lâ havle ve kuvvete illâ billah-il aliyyil-aziym...

Allah'tan bağışlanmamı dilerim. Sübhanallah...Allah'a hamd olsun, Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah, her şeyden büyük, ziyadesi ile uludur. Masiyetlerden, ancak, Yüce Allah'ın koruması ile kurtulmak mümkündür tâ’at ve ibadetler için elde edilecek güç ise, ancak, şanı yüce büyük Allah'ın verdiği kuvvetle olacaktır.

 

Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym

Rahman' Rahim Allah'ın adı ile...

 

- Sübhanallahi ve bi-hamdihi...

Allah sübhandır. Ona hamd olsun

Ve mâ tevfikü illâ billâhi ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi sübhanallahil-aziymi ve bi-hamdihi...

Kötülükten alınmak, taata kuvvet, ancak Allah'ın kudret elindedir; Hepsi Allah'ın ihsan eylediği başarı ile oluyor. Azim Allah sübhandır, ona hamd olsun...

Sübhanallahi ve bi-hamdihi adede halkihi (Allah’ı, Zât’ına lâyık olmayan nok­sanlardan tenzih eder ve O’na yarattıkları sayısınca hamd-ü senâ ederim..) ve zinete arşihi (Bu tesbih ve tahmidim, arş-ı aziminin ağırlığıncadır.) ve rızâ’e nefsihi (Bu tesbih ve tahmidim, benden razı olasıya kadardır.) ve midâde kelimâtihi (Kelimelerinin mürekkebi kadar.) ve müntehâ ilmihi ve minnetihi (Bu tesbih ve tahmidim, kelimelerinin miktarı ve ilminin son­suzluğu kadardır.) ve rahmetihi ve re’fetihi (Bu tesbih ve tahmidim, ihsan ettiği ni­metleri, rahmetleri, re’fetleri kadardır.) ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh-il-aliyyil-aziym... (Bu tesbih, tahmid ve diğer bütün ibadetlere gücüm, kuvvet ve kudretim yoktur. Bütün bunlar, Allahu teâlânın kud­reti ve yardımı sayesindedir. O, öylesine yüce ve ulu, öylesine azamet sahibidir ki, kimse O’na ortak olamaz, her şey O’na nisbetle hakirdir...)

Allahümme yâ hayyü yâ kayyûmü yâ Allahü yâ bedi’as-semâvati vel- ardi yâ mâik-el-mülki yâ zel-celâli vel-ikram...

Allah’ım, Ey her zaman diri ve canlı, ey yeri göğü ayakta tutan ey Allah, ey yeri ve semaları yaratan. Ey mülkünde yönetici, sahib. ey Celâl ve ikram sahibi

Yâ lâ ilâhe illâ ente (Ey senden başka ilah olmayan) innâ nes’elüke bi-izzetike en tuhyiye kulûbenâ ve ecsâmenâ ve ebdânenâ ve ervahenâ bi-envari mâ’rifetike (Senden dileriz ki Seni bilme nurları ile kalplerimizi, cisimlerimizi, bedenlerimizi, ruhlarımızı esas hayata kavuşturasın) ebeden dâ’imen bâkıyen (Hem de ebedî, daimi, kalıcı olarak) hâdiyen (Bunlar, bize hidayetçi olsun) yâ Allahü yâ Allahü yâ. Allah...

Ve bi-envâri hidayetike ve bi-envâri kudretike ilâhi â’mâlüna kaliylün ve hâcâtüna kesiyrün ve ilâhüna basiyrün...

Hidayetinin ve kudretinin nurları ile bizleri nurlandırAllahım, amellerimiz az, ihtiyaçlarımız çok, Allahımız görüyor…

Allahümmef’al binâ mâ ente lehu ehlün ve lâ tef’al binâ mâ nahnü lehu ehlün... Allahümme inniy es’elüke mâ lâ estahıkku ve e’uzü bike mimmâ estahıkku ni’mel-Mevlâ ve ni’men-nasiyr. (Allahım, sana yakışan neyse bize onu yap, lâyık olduğumuz şeyi bize yapma. Allahımız ne iyi mevlâdır ki, bu kadar az tâ’ata fazlından bol bol sevaplar bahşeder. Ne iyi yardımcıdır ki, ihtiyaçlarımızı giderir.) Gufraneke Rabbenâ ve ileyk-el-masiyr... (Gü­nahlarımız için mağfiretini isteriz ey Rabbimiz. Öldükten sonra dönüşümüz sanadır.) Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh-il- aliyyil-aziym... (Güç kuvvet, ancak Yüce Büyük Allah'ındır.)

El-hamdü lillahi Rabbil-âlemiyn es-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecma’ıyn...

Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun... Salât ve selâm, efendimiz Hazreti Muhammed aleyhisselâma ve Onun âline, evlâdına ve ashabına olsun...

Allahümme yâ vâcib-el-vücud (Ey vücudu sâbit ve kâmil,) ve yâ vâhib-el-hayri vel-cûd... (ey kullarına kereminin ve rah­metinin eserlerini bahşedici Allahım)

Efıd aleynâ envâre rahmetike

Rahmetinin ışıklarını, üzerimize dök, taşır.

 

ve yessir lenel-vüsule ilâ kemâli mâ’rifetike...

Seni kemal ile bilmek ve bulmak, nasıl mümkün ise, tevfikinle onu bize kolaylaştır, ki sana vasıl olalım

 

Sübhaneke (Zatını noksan sıfatlardan tenzih ederiz) lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ (Biz, senin zâtını bilmekten âciziz, ilminin tamamı sendedir, ancak öğrettiğin kadarını bilebiliriz.) ve lâ yuhitûne bi-şey’in min ilmihi illâ bimâ şâ’e (Başka bilgimiz yoktur, bize bildirdiğin kadarını biliriz.) ve lâ mâ’rifete lenâ illâ mâ elhemtenâ (Bize ilham ettiğinden başka, bizim için marifet yoktur) inneke ent-el alim-ül-hakiym... (Gerçek manası ile her şeyi bilen, tam olarak her şeyi yerli yerine koyan zatındır.)

 

Allahümme innâ nes’e­lüke min-el-ismeti devamehâ (Allahım, senden, ismetin devamını, bizi isyan­lardan korumanı ve şerlerimizi def’eylemeni isteriz) ve min-en-ni’meti tamamehâ (Nimetlerinin de tamamını istiyoruz...) ve min-el-âfiyeti husulehâ (Afiyetin de husulünü isteriz.) ve min-er-rahmeti şümûlehâ (Rahmetinin şümûlünü isteriz) ve min-el-ayşi ergadehu (Geçim ve dirlik bakımından genişlik isteriz) ve min-el-ömri es’adehu (Ömrümüzün, mes’ut ve mübarek olmasını isteriz.) ve min-el-vakti atyabehu (rahat yaşantı, en mutlu ömür, en güzel vakit istiyoruz.) ve min-er- rızkı evsa'ahu (Bol ve geniş rızık isteriz) ve min-el-fazli â'zebehu (Kul­larına sebepsiz olarak ihsan buyurduklarının tatlısını ve iyi­sini isteriz) ve min-el-lûtfi enfa’ahu (Lütuf ve tevfikinin, en yararlısını isteriz.) ve min-el-in’ami e’ammehu (Dünya ve âhiret ni’metlerinin tamamını isteriz.) ve min-el-ihsani etemmehu... (İyman ve diğer iba­detlerde tam ihlâs ihsanını isteriz)

 

Allâhümme yâ Allâhu kün lenâ yâ Cebbâr... (Allahım...Din ve dünyamız için yararlı ol, Ey kullarının işlerini düzelten) Ve lâ tekün aleynâ yâ Gaffâr... (Din ve dünyamız için bize zararlı olma, zira zararları ulaştır­mayı icat eden de sensin)

 

Allahümme yâ Allahu ahtim bis-sa’adeti âcâlenâ (Allahım... Ecellerimizi iyilik ve saadetle doldur ve sonuç­landır.) ve hakkık biz-ziyadeti âmâlenâ (Ümitlerimizi ve ricalarımızı fazlası ile gerçekleştir) vakrün bil-âfiyeti gudüvvenâ ve âsâlenâ (Bizi, her vakit âfiyete yakin et ve ulaştır) vec’al ilâ rahmetike ve magfiretike masiyrenâ ve me'alenâ (Öldükten sonra, sana dönüşümüzde, bize rahmet ve mağfiret kıl) ve subbe sicâle afvike alâ zünûbinâ (Affını üzeri­mize boşaltarak günahlarımızı bağışla ve yok eyle) ve münne aleynâ bi-islâhi uyubinâ (Ayıpla­rımızı islâh ve fesatlarımızı gidererek bizi nimetlendir) vec’al-it-takvâ zâdena (Takvâyı, bizim için yol azığı ve rızık kıl) ve fi dinike ictihâdena fe-inne aleyke tevekkülenâ ve itimadenâ (olanca gücümüzle, senin tâ’atinde bulundur. Tevekkülümüz ve itimadımız sanadır) ve sebbitnâ alâ nehc-il-istikameti (Bizi, doğru yol üzerinde sâbit ve daim eyle) ve a’idnâ min mucibât-in-nedameti yevm-el-kıyameti (Bizi, kıyamet günü pişmanlığı gerektirecek şeylerden koru) ve haffif annâ sikal-el-evzâri (Günahlarımızın ağırlığını hafiflet) verzüknâ mâ'iyşe’t-il-ebrâr (Bizi, salih kullarını rızıklandırdığın gibi rızıklandır.) vekfinâ vasrif annâ şerrel-eşrâri (Bize yetiş, şerlilerin şerrini bizden uzaklaştır) ve â’tik rıkabena ve rıkabe âbâ’inâ ve ümmehâtinâ (Kendimizi ve nefsimizi âzat et, Ana ve babalarımızın nefislerini de âzat et) ve meşâyihinâ ve üstâzinâ min-ed-deyni vel-mezalimi ven-nâri (Şeyhlerimizi, pirlerimizi, üstadlarımızı da âzat et, borçlardan zâlimlerden ve cehennem ateşinden koru) bi-izzetike (Kudret ve azametin hürmetine) yâ azizü (ey kemal ve kudret sahibi) yâ gaffarü (ey günah ve kabahatlerimizi örtücü) yâ keriymü (ey kulla­rının istediklerini verici) yâ settârü (ey âsilerin ayıplarını ve günahlarını örtücü) yâ haliymü (ey âsilerin cezalandırılmalarında acele etmeyen) yâ vehhâb... (Ey karşılıksız, zâhiri ve bâtini nimetler bağışla­yıcı)... Ve sallallahümme alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecma’ıyne (Âmin) (Ya Allah, Efendimiz Hazreti Muhammedin üzerine ne kadar lâyıksa o kadar salât et, âline, ev­lâdına ve ashabına da) bi-rahmetike yâ erham-er-Rahimiyn (Rahmetin sebebi ile ey rahmet edicilerden daha fazla rahmet edici ve ni’metlendirici) vel-hamdü lillahi Rabbil-âlemiyn... (Alemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun…)

 

Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym

 

Estagfirullah-el-aziym... Estagfirullah-el-aziym... Estagfirullah-el-aziym. (Ulu Allah'tan bağışlanmamı dilerim) Ellezi lâ ilâhe illâ hüvel-hayyül kayyûme (Allah'tan başka ilâh yoktur, illâ O vardır. Daima diri, yarattıklarını koruyup kollayandır.) ve etûbü ileyh... (Ona tevbe ederim) ...

Allahümme-ent-es-selâmü (Allahım. Sen, noksanlardan ve âfetlerden sâlim ve mü­nezzehsin.) ve mink-es-selâmü (Mahlûkatın, selâmeti de ancak sendendir.) ve ileyke yerci-üs-selâmü (Selâmet, sana râci olur) hayyinâ Rabbenâ bis-selâmi (Rabbimiz, bizi selâmetle yaşat) ve-edhilnâ dâr-es-selâmi (bizi cennetine dahil eyle) tebârekte Rabbenâ (Ey Rabbimiz... Senin, hayrın ve yararın çoktur) ve te’aleyte yâ zel-celâli vel-ikrami... (Her şey üzerine tam bir kudretle faik ve galipsin... Ey azamet ve ikram sahibi)

Allahümme lek-el-hamdü hamden yüvâfi ni’amike (Allahım, sana hamd olsun; o hamdimiz ancak senin içindir.) ve yükâfi mezide keremike (O hamdimiz, dünyada ve âhirette senin ziyade keremine müsavidir.) ahmedüke bi-cemi-i mehamidike mâ alimtü minhâ ve mâ lem â'lemü (Sana, senin bütün hamdlerinle ve hamdlerinden bilmiş olduklarımla hamdederim) ve alâ cemi-i ni’amike küllihâ mâ alimtü minhâ ve mâ lem â’lem ... (Bildiğim ve bilmediğim bütün ni’metlerine hamdederim.) ve alâ külli hal (Bütün hallerde sana ham­dederim.) ...

 

E’ûzü billahi min-eş-şeytan-ir-raciym Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym

Racim şeytandan Allah'a sığınırım, Rahman Rahim Allah'ın adı ile

 

Allahu lâ ilâhe illâ hüvel-hayyül kayyûmü (Allah, yegâne mâ'bud-u haktır. kendisinden başka ilâh yoktur. O, zati ezeli ve ebedî bir hayatla diridir. Halkın umu­runa kaimdir.) lâ te’huzühu sinetün ve lânevmün (Onu gaflet ve uyku tutmaz) lehu mâ fis-semâvati ve mâ fil-ardi (Göklerde ve yerde ne varsa, hep onundur, Onun mülküdür) men-zellezi yeşfa’u indehu illâ bi-iznihi (İzni olmaksızın, kim yanında şefaat edebilir?) yâ’lemü mâ beyne eydiyhim ve mâ halfehüm (O, yarattıklarının önlerinde ve arkalarında ne varsa, hepsini bilir.) ve lâ yuhitûne bi-şey’in min ilmihi illâ bi-mâ şâ’e (Onlar ise, onun ilminden hiçbir şeyi kavrayamaz, ancak dilediği kadarını kavrayabilirler) vesi’a kürsiyyühüs-semâvati vel- arda (O’nun kürsüsü, yerleri ve gökleri kuşatmış­tır.) ve lâ ye’udühü hıfzıhümâ ve hüvel-aliyyül-aziym... (Ve bunların korunması, ona ağırlık ve meşakkat vermez. O; pek ulu, pek büyüktür.)

 

Sübhanallahi 33 defa söylenmesi tavsiye edilir (Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir) el-hamdü lillahi 33 defa (Allah'a hamd olsun) Allahu ekberü 34 defa (Allah, her şeyden yüce ve uludur) lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerike lehu lehül-mülkü ve lehül- hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadir...10 defa (Allah'tan başka ilah yoktur. Birdir, ortağı yoktur; mülk onundur. Hamd ona mahsustur. O, her şeye gücü yetendir) Sübhanallahi vel- hamdü lillahi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber... (Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; Allah'a hamd olsun. Allah'tan başka ilâh yoktur; Allah, her şeyden yüce ve çok uludur) Lâ ilâhe illâllah-ül melik-ül-cebbâr... (Allah’tan başka ilâh yoktur ki, cebbâr padişah odur) Lâ ilâhe illâllah-ül vahid-ül-kahhâr... (Allahtan başka ilâh yoktur, ülûhiyette tektir ve birdir, her şey üzerine galiptir.) Lâ ilâhe illâllah-ül aziz-ül-gaffâr... (galip ve günahları yargılayıcı Allah’tan başka ilâh yoktur) Lâ ilâhe illâllah-ül kerim-üs-settâr... (kerim ve ayıpları örtücü Allah'tan başka ilâh yoktur, ) Lâ ilâhe illâllah-ül kebir-ül-müte’al... (şânı yüce ve her şey üzerine tam kudretle faik ve âli olan Allah'tan başka ilah yoktur) Lâ ilâhe illâllahü hâlık-ül leyli ven-nehâr... (Gecenin ve gündüzün yaratıcısı Allah’tan başka ilah yoktur) Lâ ilâhe illâllah-ül mâbudi bi-külli mekân... (her mekânda mâ’bud olan Allah’tan başka ilah yoktur) Lâ ilâhe illâllah-ül mezkûr-ül bi-külli lisân... (her lisanda zikrolunan Allah’tan başka ilah yoktur.) Lâ ilâhe illâllah-ül mâ'rufu bi-külli ihsan. (Her türlü iyilikle tanınan Allah’tan başka ilâh yoktur) Lâ ilâhe illâllahü külle yevmin hüve fi şe’n... (Allah'tan başka ilah yoktur; o, her an yeni bir iştedir) Lâ ilâhe illâllahü iymanen billah... (Lâ İlahe İllallah kelimesini, Allahu teâlâyı iyman ve tasdik ettiğim için söylerim) Lâ ilâhe illâllahü emânen min’Allah... (Lâ İlâhe İllallah kelimesini, Allahu teâlâdan aman dileği ile söy­lerim) Lâ ilâhe illâllahu emâneten ind’Allah... (Lâ İlahe İllallah kelimesini. Allahu teâlâ katında emanet olduğundan söylerim) Lâ ilâhe illâllahü ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh…(Allah’tan başka ilah yoktur, isyandan yüz çevirip, ibadet ve tâ'atte sebat etmek onun tevfiki iledir) Lâ ilâ­he illâllahu ve lâ nâ’büdü illâ iyyâh... (Allah'tan başka ilâh yoktur; ancak ona ibadet ederiz) Lâ ilâhe illâllahü hakkan hakka... (Doğru ve haklı bildiğim için Lâ İlâhe İllallah derim) Lâ ilâhe illâllahu iymânen ve sıdka... (Lâ İlâhe İllallah kelimesini iyman ve tasdik ettiğim ve sadık olduğum için söylerim) Lâ ilâhe illâllahu tâ’abbüden ve rıkka... (Lâ İlâhe İllallah ke­limesini ibadet ve kulluk olduğu için söylerim.) Lâ ilâhe illâllahü telâttüfen ve rıfka... (Lâ İlâhe İllallah kelimesini, Allahu teâlâ bana dostluk ve iyilik ettiği için söylerim) Lâ ilâhe illâllahu kable külli şey’in... (Her şeyden evvel olan, Allah'tan başka ilah yoktur) Lâ ilâhe illâllahü bâ’de külli şey’in... (Allah'tan başka ilâh yoktur, ondan sonra hiçbir şey yoktur) Lâ ilâhe illâllahü yebka Rabbünâ ve yefnâ ve yemûtü külli şey’in... (Allah'tan başka ilah yoktur. Bizim Rabbimiz, her şey fâni olup gittikten sonra da bâkidir.) Lâ ilâhe illâllah-ül melik-ül hakkul-mübiyn... (gerçek padişah (melik) olan Allah'tan başka ilah yoktur;) Lâ ilâhe illâllah-ül melik-ül hakkul-yakiyn... (Allah'tan başka ilah yoktur. O, padişahlığa lâyıktır ve padişahlığı hakkal-yakin zâhir ol­muştur ) Lâ ilâhe illâllah-ül aliyyül-aziym... (uluhiyette ortağı ve benzeri olmayan Allah'tan başka ilâh yoktur.) Lâ ilâhe illâllah-ül hakim-ül-keriym... (Celâl ve azamet sahibi Allah'tan başka ilâh yoktur) Lâ ilâhe illâllahu Rabbüs semâvat-is-seb’i ve Rabbül arş-il-aziym... (yedi kat göklerin ve o yüce arşın sahibi olan Allah'tan başka ilâh yoktur.) Lâ ilâhe illâllah-ül ekrem-ül ekremiyn... (kerim olanların hepsinden daha kerim olan Allah'tan başka ilah yoktur;) Lâ ilâhe illâllahu erhamür-râhimiyn... (merhametliler merhametlisi Allah'tan başka ilah yoktur;) Lâ ilâhe illâllahu habib-üt-tevvâbiyn... (Allah'tan başka ilah yoktur; tövbekârları sever) Lâ ilâhe illâllahü râhim-ül-mesâkiyn... (çaresizlere merhametli olan Allah'tan başka ilâh yoktur;) Lâ ilâhe illâllahü hâdiyyül-mudilliyn... (azgınlara ve sa­pıtanlara yol gösterici Allah'tan başka ilah yoktur) Lâ ilâhe illâllahü delil-ül-hâ’iriyn... (şaşırıp kalanlara yol gösterici Allah'tan başka ilâh yoktur;) Lâ ilâhe illâllahü emân-ül-hâ’ifiyn... (korkanları korkula­rından emin kılıcı Allah'tan başka ilah yoktur) Lâ ilâhe illâllahü gıyâs-ül müstegıysin... (Allah'tan başka ilâh yoktur; darda kalanların yardımına erişendir) Lâ ilâhe illâllahü hayr-ün-nâsırıyn... (yardım edenlerin en hayırlısı olan Allah'tan başka ilâh yoktur) Lâ ilâhe illâllahü hayr-ül-hâfızıyn... (koruyucuların en hayırlısı olan Allah'tan başka ilah yoktur) Lâ ilâhe illâllahü hayr-ül-vârisiyn... (varislerin hayırlısı olan Allah'tan başka ilâh yoktur) Lâ ilâhe illâllahü hayr-ül-hâkimiyn... (hâkimlerin en hayırlısı olan Allah'tan başka ilah yoktur) Lâ ilâhe illâllahü hayr-ür-râzıkiyn... (rızık verenlerin en hayırlısı olan Allah'tan başka ilah yoktur) Lâ ilâhe illâllahü hayr-ül-fâtihiyn... (fatihlerin en hayırlısı olan Allah'tan başka ilâh yoktur) Lâ ilâhe illâllahü hayr-ül-gafiriyn... (bağışlayanların en hayırlısı olan Allah'tan başka ilâh yoktur) Lâ ilâhe illâllahü hayr-ür-râhimiyn... (rahmet edenlerin en hayırlısı olan Allah'tan başka ilah yoktur) Lâ ilâhe illâllahü vahdehu ve sadaka vâ’dehu (Allah’tan başka ilâh yoktur, tek­tir. Va’dinde sadıktır) ve nasara abdehu ve e’azze cündehu (kullarına yardım eden O’dur. Kendi askerlerini galip eylemiştir.) ve hezem-el-ahzâbe vahdehu (Kâfirleri bozguna uğratmıştır) ve lâ şeye bâ’dehu...( bütün mahlûkatın fenâsından sonra bâki kalacak O’dur) Lâ ilâhe illâllahü ehl-ün- ni’meti ve lehül-fazlü ve lehüs-senâul-hasen... (Allah'tan başka ilâh yoktur, tüm nimetlerin sahibidir. Esasta fazilet onundur. En güzel senâlara lâyık olan da O’dur) Lâ ilâhe illâllahü adede halkıhi ve zinete arşihi ve rızâ’e nefsihi ve midâde kelimâtihi... (Lâ İlâhe İllallah kelimesini, Allahu teâlânın mahlûkatı sayısınca, arşının ağırlığı miktarınca, O, razı oluncaya kadar, kelimeleri miktarınca söylerim) ilâhe illâllahü sahib-ül vahdaniyyet-il ferdâniyyet-il (Allah'tan başka ilah yoktur; vahdaniyet ve ferdaniyet sahibidir) kadimiyyet-il ezeliyyet-il ebediyyet-illezi (Kadimdir, ezelidir, ebedi­dir) leyse lehu sıddun (O’nun zıddı yoktur) ve lâ niddün (onunla denk yoktur) ve lâ şibhün ve lâ şerikün (O’nun benzeri ve ülûhiyyette ortağı yoktur) yuhyi ve yümiytü ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedih-il hayrü ve hüve alâ külli şey’in kadir ve ileyh-il masiyr... (Diriltir, öldürür. Kendisi diridir, ölmez. Bütün hayırlar kudret elindedir. her şey üzerine kadirdir. Dönüş onadır) Hüvel-evvelü vel-âhirü vez-zâhirü vel-bâtınü ve hüve bi-külli şey’in aliym. (Evvel, âhir, zahir, batın odur. O, her şeyi bilendir) Leyse kemislihi şey’ün ve hüves-semi’ul-basiyr... (Onun bir benzeri yoktur; duyan ve işiten odur) Hasbünallahü ve ni’mel-vekil ni’mel-Mevlâ ve ni’men-nasiyr... Hasbünallahü ve ni’mel-vekil ni’mel-Mevlâ ve ni’men-nasiyr (Allah bütün işlerimizde bize yeter; ne güzel bir vekildir. Ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcıdır) gufraneke Rabbena ve ileyk-el-masiyr... (Rabbimiz, bağışlamana sığınırız, dönüş sanadır)

Allahümme lâ mâni’a limâ â’teyte ve lâ mû’tiye limâ menâ’te (Allahım, verdiğine kimse engel olamaz; engel olduğuna da kimse bir şey veremez) ve lâ râdde limâ kadayte (Verdiğin hükmü geri çevirecek kimse de yoktur) ve lâ yenfâ’u zel-ceddi mink-el-ced... (Zenginin zenginliği, se­nin katında hiçbir fayda vermez. Faydası olabilecek, ancak salih amellerdir.) Sübhane Rabbiyel aliyyil-â’lel-vehhâb... (Rabbimi tenzih ederim. O, yücelerin yücesi ve çok bağış­layıcıdır) Sübhane rabbiyel aliyyil-â’lel kerim-il-vehhâb... (Rabbimi tenzih ederim. O, yücelerin yücesi ve çok bağışlayıcı ve kerimdir.) Sübhaneke mâ abednâke hakka ibadetike... (Seni tenzih ederiz, sana lâyık hakikî ibadet ile ibadet edemedik) Sübhaneke mâ arefnâke hakka mâ’rifetike... (Seni tenzih ederiz, seni lâyık ol­duğun şekilde bilemedik) Sübhaneke mâ zekernâke hakka zikrike... (Seni tenzih ederiz, seni lâyık olduğun şekilde zikredemedik.) Sübhaneke mâ şekernâke hakka şükrike... (Seni tenzih ederiz, sana lâyık olduğun şekilde şükredemedik) Sübhan allah-il-ebediyyil-ebed... (Allahu teâlâyı tenzih ederim, ebediyyen ebedî O’dur) Sübhan’allah-il-vahid-il-ahad… (Al­lahu teâlâyı tenzih ederim; sıfatında, mahiyyetinde ve haki­katinde birdir) Sübhan’allah-il ferd-is-samed... (Allahu teâlâyı tenzih ederim; birdir, uludur, bütün hâcetlerde O’na kasdolunur) Sübhan’allahi râfi-is-semâvati bi-gayrı amed… (Gökleri direksiz tutan Yüce Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir) Sübhan’allahi bâsıt-il-aradeyne bilâ sened... (Allahu teâlâyı tenzih ederim, yerleri dayanaksız döşeyen de O'dur) Sübhan’allah-illezi lem yettahiz sahibeten ve lâ veled... (Allahu teâlâyı tenzih ederim, O, eş ve çocuk edinmemiştir) Sübhan’allah-illezi lem yelid ve lem yûled ve lem yekûn lehu küfüven ahad... (Allahu teâlâyı tenzih ederim, hiç kimse ondan doğma­mıştır, kendisi de kimseden doğmamıştır) Sübhan-el-melik-il-kuddüs...( Allahu teâlâyı ten­zih ederim, O, öylesine padişahtır ki, her türlü ayıplardan pâktır) Sübhane zil-mülki vel-melekût... (Allahu teâlâyı, tenzih ederim, mülk ve melekût sahibidir) Sübhane zil-izzeti vel-azameti vel-kudreti vel-heybeti vel-celâli vel-cemali vel-kemali vel-beka’i ves-senâ’i vez-ziyâ’i (Allahu teâlâyı tenzih ederim, O, izzet ve kudret, azamet, hey­bet, celâl ve cemal, kemal, beka, senâ ve ziya sahibidir.) vel-âlâ’i ven-nu’amâ’i vel-kibriyâ’i vel-ceberût... (Ni’met sahibidir, zâtında ve sıfâtında ululuk sahibidir bhan-el melik-il-mâ’bud... (Zatına ibadet edilen Yüce Sultan, noksan sıfatlardan münezzehtir.) Sübhan-el melik-il-vücud... (Var olan Yüce Sultan, noksan sıfatlardan münezzehtir) Sübhan-el melik-il hâlık-il hayyil-lezi lâ yenâmü ve lâ yemût... (Yaratıcı Yüce Sultan, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, daima diridir, Uyumaz, ölmez) Sübbuhün kuddûsün Rabbünâ ve Rabbül-melâ’iketi ver-ruh... (Her türlü noksanlıklardan ve ayıplardan pâktır, münez­zehtir.Bütün meleklerin ve ruhların da Rabbidir.)

Sübhanallahi vel-hamdü lillahi (Allahu teâlâyı, her türlü ayıplardan ve noksanlıklardan tenzih ederim. Hamd, ancak Allahu teâlâya mahsustur.) ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber ve lâ havle velâ kuvvete illâ billah-il aliyyil- aziym… (Al­lah’tan başka ilah yoktur. O, büyüktür ve çok uludur. Mâ’siyetlerden sakınmamız, ibadet ve tâ’atte bulunabilmemiz Onun bahşettiği kudret ve kuvvetle­dir.) Allahümme ent-el melik-ül-hakkullezi lâ ilâhe illâ ente… (Allahım: Sen yüce sultansın, sultanlığa lâyıksın, senden gayrı ilâh yoktur, illâ sen varsın) Yâ Allahü... (Ya Allah) Yâ Rahmanü… (Dünyada ve âhirette yarattıklarına acıyan, merhamet eden, rızıklandıran) Yâ Rahiymü... (özel olarak, mümin kullarına âhirette merhamet edip bağışlayan) Yâ Mâlikü, (ey Yüce Sultan) Yâ Kuddûsü, (Ey her türlü ayıplardan ve noksanlıklardan pâk ve uzak olan.) Yâ Selâmü, (Ey her türlü âfetlerden ve noksanlıklardan sâlim olan) Yâ Mü’minü, (Ey kullarını zulümden emin edici olan) Yâ Müheyminü, (Ey gözleyici ve koruyucu) Yâ Azizü, (Ey her şeyin üzerine galip ve aziz olan) Cebbârü, (Ey halkı dilediği her şeye zorlayan veya halkın halini islâh eden) Yâ Mütekebbirü, (Ey her türlü ihtiyaçlardan ve noksanlıklardan münezzeh ve yüce olan) Yâ Hâlikü, (Ey bütün mahlûkatı yaratan) Yâ Bâri’ü, (Ey bütün eşyayı yeratan) Yâ Musavvirü, (ey eşyanın suret ve şekillerini yaratan) Yâ Gaffârü, (ey çok bağışlayıcı) Yâ Kahharü, (Ey her şey üzerine galip) Yâ Vehhâbü, (Ey zahir nimetlerini bağışlayıcı, çokça bağışlar yapan) Yâ Rezzâkü, (Ey kullarına bol bol rızık verici) Yâ Fettâhü, (ey açan, hâkim olan) Yâ Âliymü, (ey her şeyi bütün inceliği ile bilen) Yâ Kâbidü, (ey İstediğinin maddi ve manevi rızkını daraltan, sıkan) Yâ Bâsitü, (ey İstediğinin rızkını ve her şeyi açıp genişleten, darlık ve sıkıntılardan kurtaran) Yâ Hâfıdü, (Ey dilediğini alçaltan) Yâ Râfi'ü, (Ey dilediğini yücelten) Yâ Mu’izzü, (Ey aziz eyleyen) Yâ Müzillü, (Ey hor ve hakir eyleyen) Yâ Semi’u, (ey bütün incelikleri ile her şeyi işiten) Yâ Basiyrü, (ey her şeyi, bütün inceliği ile gören) Yâ Hakemü, (ey her iş, kendi hükmüne bırakılan hakem zat) Yâ Adlü, (Ey çok adaletli olan) Yâ Lâtifü, (Ey kullarına lütuf ve dost­luk eden) Yâ Habiyrü, (ey bütün inceliği ile her şeyden haberdar olan) Yâ Halimü, (ey Bağışlaması ve müsamahası sınırsız, Günahkarlara ceza vermekte acele etmeyen) Yâ Azimü, (ey kayıtsız şartsız her şeyden büyük, ulu ve azametli) Yâ Gafurü, (ey çok bağışlayan, mağfireti bol ve sonsuz olan) Yâ Şekûrü, (ey ibadetlerin karşılığını, kulların mükâfatını tam veren) Yâ Aliyyü, (ey münezzeh ve yüce ki, yücelikte kendisine denk olmayan) Yâ Kebiyrü, (ey tam kudret ile şanı büyük, her şeyden üstün) Yâ Hafiyzü, (ey halkı, mekruhlardan koruyan) Yâ Mukiytü, (ey güçlü, koruyucu, şahid) Yâ Hasiybü, (ey kendisine misafir olana yeterli olan) Yâ Celilü, (ey her şey, kendisine nisbetle düşük, mutlak varlık sahibi) Yâ Kerimü, (ey kudret ve azameti ile, hayrı ve yararı çok olan) Yâ Rakibü, (Ey bütün varlıklar üzerinde gözetici, kendisinden hiçbir şey gizlenemeyen) Yâ Mücibü, (ey duaları duyan ve kabul buyuran) Yâ Vâsi’ü, (Ey rızkı ve rah­meti herkese eriştirici) Yâ Hakimü, (ey ilim ve hikmet sahibi) Yâ Vedûdü, (ey itaatkâr kullarını seven) Yâ Mecidü, (Ey kudret ve azamet sahibi) Yâ Bâ’isü, (ey ölüleri kabirlerinden diriltip kaldıran, ölü kalpleri hidayetle erdiren) Yâ Şehidü, (Ey kendisinden hiç bir şey kaybolmayan, her yerde hazır ve nâzır olan) Yâ Hakkü, (Ey varlığı hiç değişmeden duran) Yâ Vekilü, (Ey kullarından sevdiklerine vekil olan) Yâ Kaviyyü, (ey kendisine hiç acizlik erişmeyen, tam kudret sahibi) Yâ Metinü, (ey pek kuvvetli) Yâ Veliyyü, (ey müminleri seven, onlara dost olan) Yâ Hamidü, (ey kendisinden başka övülmeye lâyık olmayan daima övülen zat) Yâ Muhsi, (Ey ilminden hiç bir şey kaybolmadan bütün eşyayı kavrayan ve bilen) Ya Mübdi'ü, (ey eşyayı, yoktan var eden) Yâ Mu’iydü, (Ey mahlûkatı hayattan ölüme geri döndüren) Yâ Muhyi, (ey hayat veren) Yâ Mümiytü, (ey öldüren) Yâ Hayyü, (Ey her zaman diri olan) Yâ Kayyûmü, (ey devamlı halkı koruyan ve onları yöneten) Yâ Vâcidü, (Ey istediğini istediği vakit bulan) Yâ Mâcidü, (ey şanı büyük, üstün, çok keremli) Yâ Vâhidü, (ey ulûhiyet sıfatlarında tek) Yâ Ehadü, (ey zatında tek olan) Yâ Samedü, (ey her şey ve herkes kendisine muhtaç olan, kendisi hiçbir şeye ve hiçbir kimseye muhtaç olmayan) Yâ Kadirü, (Ey her istediğini dilediği gibi yapmağa gücü yeten) Yâ Muktedirü, (Ey kuvvet ve kudret sahiplerine de dilediği gibi tasarruf eden) Yâ Mukaddimü, (Ey istediğini ileri geçiren, öne alan) Yâ Mu'ahhirü, (Ey istediğini geriye bı­rakan) Yâ Evvelü, (ey zatından gayrı her şeyden önce, her şeyin ilki olan) Yâ Âhirü, (Ey ken­disinden gayrı her şeyden sonra olan, baki kalan) Yâ Zâhirü, (ey varlığı açık olan) Yâ Bâtınü, (ey zatının hakikati akıllardan ve duyulardan yana kapalı olan) Yâ Vâli, (Ey mül­künde hâkim ve mutasarrıf olan) Yâ Müte’ali, (Ey her şeye tam kudrete sahip ve mahlûkat sıfatlarından âli ve münezzeh olan) Ya Berrü, (Ey kullarına ihsan edici) Yâ Tevvâbü, (ey tövbeleri kabul buyuran, tevbe etme başarısı ihsan eyleyen) Yâ Mün’ımü, (ey nimet verici) Yâ Müntekımü, (Ey günahkâr kullarından dilediklerine cezalarını ve­rici) Yâ Afüvvü, (ey günahları affedici) Yâ Râ'ufü, (Ey çok rahmet ve şefkat edici) Yâ Mâlik-El-Mülki, (Ey mülkün ebedî mâliki) Yâ Zel-Celâli Vel-İkrami, (ey mutlak varlıklı, geniş kapsamlı nimet sahibi, Ululuk ve ikram sahibi) Yâ Rabbi, (Ey Rabbimiz) Yâ Muksitü, (ey adaletle hükmeden, âdil zat) Yâ Câmiü, (ey kıyamet günü halkı toplayıcı) Yâ Ganiyyü, (ey zatından başkasına kesinlikle ihtiyacı olmayan varlıklı) Yâ Mugni, (ey dilediğini zengin eden ve istetmeyen) Yâ Mû’ti, (ey karşılıksız ihsan eden) Yâ Mâni’ü, (ey dilediği şeyin, dilediği kimseye gitmesine engel elan) Yâ Dârrü, (ey dilediği kimseye zarar eriştiren) Yâ Nâfi’ü, (Ey dilediğini dilediğinden yararlandırıcı) Yâ Nûrü, (ey Alemleri nurlandıran, aydınlatan) Yâ Hâdi, (ey doğru yolu gösterici) Yâ Bedi’ü, (ey eşi görülmemiş şekilde eşyayı yaratıp meydana çıkaran) Yâ Bâki, (ey varlığının sonu olmayan, daimi) Yâ Vârisü, (Ey dünya ehlinin fenâsından sonra yerleri ve gökleri miras tutucu) Yâ Reşîdü, (Ey her türlü işlerinde halka yol göstererek irşat edici) Yâ Sabûrü, (ey Asilere ceza vermekte acele etmeyen Yâ Sâdıkü, (ey haber verdiği her şeyde doğru söyleyen) Yâ Settârü, (ey asilerin günahlarını örten) Yâ men tekaddeset an-il eşbâhi zâtühu (Ey zâtı ve benzeri bulunmaktan pâk olan) ve tenezzehet an müşabehet-il emsâli sıfâtühu (sıfâtı benzerlere benzemekten de münezzeh olan) ve yâ men dellet alâ vahdaniyyetihi ve âyâtihi (Ey bir­liğinin alâmetleri olarak mahlûkatını delil gösteren) ve şehidet bi-rübubiyetihi masnu’atühu... (yarattığı harika sanatları rûbubiyetine şehadet eden) Vâhidün lâ min kılletin (O birdir, birliği azlığından değildir) ve mevcudün lâ min illetin... (Öyle bir mevcuttur ki, vücudu bir sebeple zuhur etmediği gibi bir illete göre de değildir) Yâ men hüve bil-birri mâ’rufün ve bil-ihsani mevsufün… (ey iyiliği ile tanınan, ihsanı ile sıfatlanan) Mâ’rufün bilâ gayetin ve mevsufün bilâ nihayetin (Öyle bir mâ’ruftur ki, tanınmakta bir sonu bulunmuş değildir. Öyle sıfatlanmış bir zattır ki, bu sıfatlanmasında veya vücutta nihayeti yoktur) evvelün kadiymün bilâ ibtidâ’i, (Evveldir, kadimdir vücuduna başlangıç yoktur) âhirün keriymün rahiymün bilâ intihâ’i... (Ahirdir, kerimdir, rahimdir, vücuduna son yoktur) Ve gafere zünûb-el-müznibiyne keremen ve hilmen... (Keremi ve hilmi ile günahkârların günahlarını bağışlar) Yâ men leyse kemislihi şey’ün ve hüves-semi’ul-basiyr... (Ey benzeri bir şey olmayan; ki o, gerçek manası ile duyan ve tam manası ile işitendir.) Hasbünallahü ve ni’mel- vekil ve ni’mel-Mevlâ ve ni’men-nasiyr... (Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. O ne kadar güzel Mevlâ, o ne kadar güzel yardımcıdır ki) Yâ dâ’imen bilâ fenâ’in (ey her zaman daim ve ebedi olan ve fenâ bulmayan) ve yâ ka’imen bilâ zevâlin (ey zeval bulmayan gözcü ve koruyucu) ve yâ müdebbiren bilâ vezirün, (ey işleri yardımcısız, vezirsiz yöneten) sehhil aleynâ ve alâ vâlidîynâ külle asiyr... (Her zorluğu, bize ve ana babamıza kolaylaştır) Lâ uhsî senâ’en aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike (Senin zatını övdüğün gibi, seni övmeye hiçbir zaman güç yetiremem) azze cârüke (Zatına sığınan galip ve kuvvetli olur) ve celle senâ’üke (seni övmek ulu bir iştir) ve tekaddeset esmâ’üke (isimlerin batıl yorumlardan temizdir) ve azüme şânüke (Şanın yücedir) ve lâ ilahe gayrüke... (Senden başka ilâh yoktur) Yef’alüllahe mâ yeşâ’ü bi-kudretihi (Allah dilediği her şeyi kendi kudreti ile işler) ve yahkümü mâ yüridü ve bi-izzetihi… (istediği hükmü üstünlüğü ile verir) Yef’alüllahe mâ yeşâ’ü bi-kudretihi ve yahkümü mâ yüridü ve bi-izzetihi… (Allah, dilediği her şeyi kendi kudreti ile yapar. Dilediği her şeye, kendi galibiyet ve kuvveti ile hükme­der) Elâ ilâllahi tasiyr-ül-umûr (Her şey Allahu Teâlâ cihetine rücû eder) küllü şey'in hâlikin illâ vechehu (Her şey fânidir, helak olur. Yalnız, O’nun zâtı bâkidir) lehül-hükmü ve ileyhi türca'un...(Hüküm onundur; ona döneceksiniz) Feseyekfikehümüllahü ve hüves-semi'ul-aliym... (Allahu teâlâ, sana kâfirlerden kifayet eder. Allahu teâlâ mü’minlerin ve kâfirlerin sözlerini işiticidir. Allahu teâlâ mü’minlerin itikat ve ihlâsını ve kâfirlerin inkâr ve düş­manlıklarını bilicidir) Hasbünallahü ve kefâ (Allahu teâlâ, bütün önemli işlerimizde bize kâfidir) semi’allahü limen de’â (Alla­hu teâlâ, ihlâs ile dua edenlerin dualarını kabul eder) leyse verâ'allahil-müntehâ (Allah’ın bilinmeyen sınırları ötesindeki arzu ve istek yerleri­nin sonu yoktur.) men'i’tesame billâhi yuhyi... (Allah'ın dinine sıkı sıkı sarılanlar kurtuluş buldular) Sübhane men lem yezel Rabben rahiymen ve lâ yezâlü keriymen... (Ni’met ve ihsanları ile kullarını gören ve gözeten rahim Rabbimiz pâktır. Her za­man kerim olan O’dur) Lâ ilâhe illâllah-ül halim-ül-keriym (Allah'tan başka ilâh yoktur; Halimdir, Kerim'dir) sübhanallahi ve tebârekâllahü (Allahu teâlâyı noksan sı­fatlardan tenzih ederim. Allahu teâlânın, hayrı ve yararı çoktur) Rabbüs-semâvat-is seb’a ve Rabbül arş-il-aziym (Yedi kat semanın ve büyük arşın Rabbi O’dur) vel-hamdü lillahi Rabbil-âlemiyn (âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun). ilâhen vâhiden (Sıfâtında birdir) ahaden (zâtında birdir) sameden (Öyle uludur ki, bütün ihtiyaçlar ona arz olunur) ferden (tekdir, çocuk edinmekten münezzehtir) vitren (tekdir eş edinmekten münezzehtir) hayyen (daima diridir) kayyûmen (devamlı halkı koruyan ve onları yöneten) ebeden (sürekli ve sonu olmayan ilâhtır) lem yettahiz sahibeten ve lâ veleden (eş ve çocuk edinmemiştir) ve lem yekûn lehu şerikün fil-mülki (Mülkünde onun bir ortağı yoktur) ve lem yekûn lehu veliyyün min-ez-zülli (zilletten kurtaracak bir dosta ihtiyacı olmasından münezzehtir) ve kebbirhü tekbiren (Ona tam manası ile tazim eyle) Allahu ekber…(Allah uludur ve yücedir)

Hasbünallahü li-dininâ… (Dinimiz için, Allah bize yeter) Hasbünnallahü li-dünyanâ… (Dünyamız için, Allah bize yeter) Hasbünallahü limâ ehemmenâ… (önemli işlerimizde, gamlı kederli hallerimizde Allah bize yeter) Hasbünallahü limen bega aleynâ... (Bize zulüm ve haksızlık edecekler için Allah bize yeter) Hasbünallahü limen hasedenâ, (Bize hased edenler için, Allah bize yeter) hasbünallahü li­men kâdenâ bi-su’in... (Bize kötülükle yaklaşanlar için Allah bize yeter) Hasbünallahü ind-el-mevti... (ölüm zamanı Allah bize yeter) Has­bünallahü ind-el-kabri... (Kabre konulduğumuz zaman; Allah bize yeter) Hasbünallahi ind-el-mesâ’ili... (Sorgu - sual esnasında Allah bize yeter) Hasbünallahü ind-el hisabi... (Ettiğimizin hesabını verme sırasında Allah bize yeter) Hasbünallahü ind-el-mizâni... (Amellerimizin tartıya çekildiği sırada Allah bize yeter) Hasbünalllahü ind-es-sırati... (Sırattan geçerken, Allah bize yeter) Hasbünallahü ind-el-cenneti ven-nâr... (Cennet yakın, cehenneme ırak olmayı istediğimiz zaman, Allah bize yeter) Hasbünallahü ind-el-lika’i... (Yüce Allah'ın huzuruna kavuşma sırasında, Allah bize yeter) Hasbiyallahüllezi Lâ ilâhe illâ hüve aleyhi tevekkeltü ve ileyhi üniyb... (Allahu teâlâ, bana kâfidir. Ondan başka ilâh yoktur, O’na tevekkül ederim ve dönüşüm de O’nadır) Lâ ilâhe illâllahü sübhanallahi mâ â’zamallahü (Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; Allah o kadar yüce ve uludur ki) lâ ilâhe illallahü sübhanallahi mâ ahlemallahü (Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; Allah o kadar halimdir ki) Lâ ilâhe illâllahü sübhanallahi mâ ekremallahü… (Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; Allah o kadar ikramlıdır ki) Mâ â’zamallahü mâ ahlemallahü mâ ekremallahü... (Allah, o kadar büyük, o kadar keremli, o kadar halim ki) Lâ ilâhe illâllahü vahdehu lâ şerike lehu Muhammed’ün Resûlüllah... (Allah'tan başka ilâh yoktur, birdir, ortağı yoktur; Muhammed (a.s) Allah'ın Resulüdür) Allahümme salli alâ Muhammedin küllemâ zekereh-üz-zâkirun... (Allahım, Muhammed (a.s)’a salât eyle, Zâkirler onu zikrettikçe) Allahümme salli alâ Muhammedin küllemâ gafele an zikrih-il-gafilûn... (Allahım, Muhammed (a.s)’a salât ve selâm eyle, gafiller, onu anmaktan gafil kaldıkça) Radîynâ billâhi teâlâ Rabben ve bil-islâmi dinen ve bi-Muhammedin sallallahu aleyhi ve selleme nebiyyen ve resûlen... (Rab olarak, Allah'tan; din olarak, İslam’dan; Nebi ve Resul olarak, Muhammed (a.s)'dan razı olduk; Allah ona salât ve selâm eylesin) ve bil-kur’ani imâmen (İmam olarak Kur’an-ı kerime de razı olduk) ve bil-kâ’beti kıbleten ve bis-salâti ves-savmi vez-zekâti vel-hacci farizatan (Kâbe’nin kıble ol­masına; namazın, orucun, zekâtın ve haccın farz kılınmasına razı olduk) ve bil-mü’miniyne ihvânen (Din kardeşlerimiz olarak mü'minler den) ve bil-mü’minâti ahevâtin (Din kardeşlerimiz olarak iyman sahibi kadınlardan da razı olduk) ve bis-Sıddıykı vel-Faruki ve zin-Nûreyni vel-Mürtezâ e’immeten (imamlar olarak, Ebu Bekir Sıddık'tan, Ömer Faruk'tan, Osman Zinnûreyn'den, Ali Mürtaza'dan razı olduk) ve bi-sair-is-sahabeti rıdvanullahü teâlâ aleyhim ecma’iyne kıdveten (Örnek ve önder olarak diğer sahabenin hepsinden razı olduk; Allah onlardan razı olsun) ve bi-halâlillahi teâlâ halâlen ve bihi hisaben ve bi-haramillahi teâlâ haramen ve bihi azaben (Yüce Allah'ın helâline razıyız, ona göre hesab olunacaktır; Allah'ın haram kıldığı hususlardan dahi razıyız, ona göre azab olunacaktır) ve bil-cenneti sevaben ve bin-nâri ikaben... (Sevab olarak cennete, azab olarak cehenneme razıyız) Merhaben merhaba (merhaba merhaba) bis-sabah-il-cedid ve bil-yevm-is-sa’iyd ve bil-melekeyn-il kirâmeyn-il kâtibeyn-iş şâhideyn-il âdileyni (merhaba yeni erdiğimiz sabaha ve o kutlu güne, Hayır ve şerlerimizi yazan ve bütün amelleri­mize âdil birer şahit olan Kirâmen kâtibeyn adındaki melek­lere) hayyen kümallâhü teâlâ (Allah size salat ve tahiyyet etsin ey kirâmen kâtibeyn melekleri) fi gurreti yevminâ hâzektübâ fi evveli sahifetinâ hâzihi BİSMİLLAH-İR-RAHMAN-İR-RAHİYM (Ey amellerimizi yazan melekler. Bugünümüzün başında, amel sahifemizin başına, Rahman rahim Allah'ın adı ile yazın) ve eşhede (ey melekler, siz şahid olunuz) bi-ennâ neşhedü en lâ ilahe illâllahu vahdehu lâ şerike lehu (Allah'tan başka ilâh yoktur, birdir, ortağı yoktur diyerek şehadet ediyoruz.) ve neşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlühu (Şehadet ederiz ki, Muhammed (a.s) Allah'ın kulu ve Resulüdür) erselehu bil-hüdâ ve din-il-hakkı (Onu hidayetle, hak dinle elçi olarak gönderdi) alâ hâzih-iş-şehadeti nahyâ ve aleyha nemûtü ve aleyhâ nüb’asü inşâ’allahu teâlâ... (Biz, bu şehadetle yaşayacağız, bu şehadetle öleceğiz, bu şehadetle dirileceğiz inşallahû teâlâ) E'uzü bi-kelimâtillah-it-tâmmati küllehâ min şerri mâ halâka… (Yarattığı şeylerin şerrinden, Allah'ın tüm kelimelerine sığınırım) Bismillahi hayr-il-esmâ’i... (İsimlerin en değerlisi Allah’ın adına sığınırım) Bismillahi Rabbil-ardi ve Ra’bbis-semâ'i… (yerlerin göklerin Rabbi Allah’ın adına sığınırım) Bismillahillezi lâ yadurru mâ'a ismihi şey'ün fil’ardi ve lâ fis-semâ’i ve hüves-semi’ul- aliym... (Yerlerde ve göklerde hiçbir zarar eriştirmeyen Allahu teâlânın isimlerine sığını­rım. O, tam manası ile duyan ve her şeyi, bütün inceliği ile bilendir) El-hamdü lillahillezi ahyanâ bâ’de mâ ematenâ ve redde ilebnâ ervahenâ (Bizi, öldürdükten sonra dirilten ve ruhlarımızı bedenimize geri çeviren Allah'a hamd olsun) ve ileyh-il bâ’sü ven-nüşûr... (Dirilip dönüş ona olacaktır) Asbahnâ ve asbehal-mülkü lillahi (Cümle mülk ve biz Allah için olarak sabahladık) vel-azametü velkibriyâ’i vel- ceberutü ves-sultanü vel-bürhanü lillahi (Azamet, kibriya, ceberut, sultanlık, burhan Allah'ındır) vel-âlâü ven-nu’amâ'ü lillahi (Zâhiri ve mutlak ni’metler, Allah’a mahsustur) vel-leyli ven-neharü lillahi (Gece ve gündüz, Allah içindir) ve mâ sekene fiyhimâ lillah-il vahid-il-kahhâr...( Gece ve gündüzde sâkin olan her şey, bir ve kahredici olan Allahu teâlâ içindir) Asbahnâ alâ fıtra’t-il islâmi ve alâ kelime’t-il-ihlâsi (İslâm fıtratı ve ihlâs kelimesi olan (lâ ilâhe illallah) ile sabahladık) ve alâ din-i nebiyyinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve selleme ve alâ milleti ebiynâ İbrahime (Peygamberimiz Mühammed (a.s)’ın dini üzerine ve babamız İbrahim (a.s)’ın milleti üzerine ki,) haniyfen müslimen ve mâ kâne min-el-müşrikiyn… (babamız İbrahim (a.s) tertemiz müslüman olup, müşriklerden olmadı) Salâvatullahi ve melâ'iketihi ve enbiyâ’ihi ve rüsûlihi ve hameleti arşihi ve cemi-i halkıhi alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve ashabihi (Allah'ın, meleklerinin, nebilerinin, resullerinin, arşı taşıyan meleklerinin, tüm yarattıklarının salâtları efendimiz Muhammed (a.s)’ın, âlinin ve ashabının üzerine olsun) aley­hi ve aleyhim-üs-selâmü ve rahmetullahi ve berekâtühu... (Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi Efendimiz Muhammed (a.s)’a, âline ve ashabına olsun)

Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ Resûlallah... (Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın Resûlü)

Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ habiballah... (Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın sevgilisi)

Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ halilallah... (Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın dostu)

Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ nebiyyallah… (Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın Nebisi)

Es-salâtü ves-selâmü aleyke ya safiyyallah... (Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın seç­kin kulu)

Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ hayre halkillah... (Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın yarattıkla­rının en hayırlısı)

Es-salâ­tü ves-selâmü aleyke yâ menih târehullah... (Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın seçtiği)

Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ men erselehullah... (Salât ve selâm sana, ey Allah'ın elçi olarak gönderdiği)

Es-selâtü ves-selâmü aleyke yâ men zeyyenehullah... (Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın ziynetlendirdiği)

Es-salâtü ves-se­lâmü aleyke yâ men kerremehullah... (Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın mükerrem kıldığı)

Es-salâtü ves-selâ­mü aleyke yâ men azzemehullah… (Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın muazzam kıldığı)

Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ seyyid-el-mürseliyn... (Salât ve selâm senin üzerine olsun ey resullerin efendisi)

Es-salâtü ves-selâmü aley­ke yâ imam-el-müttekıyn... (Salât ve selâm senin üzerine olsun ey müttakilerin imamı)

Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ hâtim-en-nebiyyin... (Salât ve selâm senin üzerine olsun ey nebilerin sonuncusu)

Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ şefi-al-müznibiyn... (Salât ve selâm senin üzerine olsun ey günahkârların şefaatçisi)

Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ resûle Rabbil-âlemiyn... (Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Rabbil-âleminin Resûlü)

Salâvatullahi ve melâ’iketihi ve enbiyâ’ihi ve rüsûlihi ve hameleti arşihi ve cemi-i halkıhi alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve ashabihi aleyhi ve aleyhim-üs-selâmü ve rahmetullahi ve berekâtühu... (Allah'ın, meleklerinin, nebilerinin, resullerinin, arşı taşıyan meleklerinin, tüm yarattıklarının salâtları efendimiz Muhammed (as) ın, âlinin ve ashabının üzerine olsun. Efendimiz Muhammed (as) a, âline ve ashabına selâm olsun; keza, Allah'ın rahmeti ve bereketleri de)

Allahümme salli alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin fil- evveliyn... (Allahım, ilk yaratılanlar arasında efendimiz, peygamberimiz Muhammed (a.s)’a salât eyle)

Ve salli alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin fil-âhiriyn... (Son yaratılacaklar arasında efendimiz, peygamberimiz Muhammed (a.s)’a salât eyle)

Ve salli alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin fil-mele’il alâ ilâ yevm-id-din (Efendimiz, peygamberimiz Muhammed (a.s)’a, mele-i âlâda taa, kıyamet gününe kadar salât eyle)

ve salli alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin fi külli vaktin ve hıyn (Efendimiz peygamberimiz Muhammed'e hemen her vakitte, her an ve her zamanda salât eyle)

ve sal­li alâ cemi-il enbiyâ-i vel-mürseliyn ve alâ melâ’iketik-el- mukarrebiyn ve alâ ibâdik-es-sâlihiyn ve alâ ehl-i tâ’atike ecma’iyne min ehl-is-semâvati ve min ehl-il-aradiyn (Bütün nebilere ve resullere, mukarreb meleklerine, salih kullarına, yer ve gök ehlinden sana taat edenlerin tümüne salât eyle)

ver-hamnâ (Bize merhamet eyle)

vahşürnâ mâ’ahüm (Bizide onlarla birlikte haşret)

bi-rahmetike yâ erham-er-râhimiyn.. (Rahmetin hürmetine ey bütün rahmet edenlerin rahmet edicisi)

Allahümme edhilnâ fi rahmetike ve ente hayr-ür- râhimiyn... (Allahım, bizi rahmet deryana kat; sen merhamet edenlerin en hayırlısısın)

 

 

(Münacat)

 

Bismillalı-ir-rahman-ir-rahiym

Rahman Rahim Allah'ın adı ile.

 

Allahümme yâ mâlik-er-rikab... (Allahım...Ey insanların ve cinlerin sahibi)

Yâ müfettih-el-ebvâb... (Ey feyizlerin ve hayırların kapılarını açıcı)

Ve yâ müsebbib-el-esbâb (Ey bazı şeyleri, bazı şeylere sebep eyleyen)

heyyi lenâ sebeben lâ nestatıy’u lehu taleben... (Bize yararlı ve yardımcı olacak sebepleri hazırla ki, biz onları istemeye kâdir değiliz)

Allahümmec’alnâ meşguliyne bi-emrike (Allahım, bizi emrinle meşgul eyle)

âminiyne bi-ahdike (bizi vaadinle emin eyle)

âyisiyne min halkıke (Halkından umduğumuzu kes ki, tevekkül ve itimadımız ancak senin lütfuna olsun)

ânisiyne bike müstevhışıyne an gayrike (zatınla ünsiyet edenlerden eyle, senden gayrısından bizi uzaklaştır ve ayır)

radıyne bi-kada’ike (Bizi Kaza’na razı eyle)

sâbiriyne alâ belâ’ike (Bizi belalarına sabredenlerden eyle)

şâkiriyne le-ni’mâ’ike (Bizi nimetlerine şükredenlerden eyle)

mütelezziziyne bi-zikrike (Zikrinle lezzet bulanlardan eyle)

ferihiyne bi-kitabike (Bizi kitabın olan Kur’an-ı Kerim ile ferahlayanlardan eyle)

münâciyne bike fi ânâ’il- leyli ve etraf-in-nehâr ( Bizi gece saatlerinde, gündüzün başında ve sonunda, zatına münacaat edenlerden eyle)

mübgızıyne lid-dünya (dünyaya buğz edenlerden eyle)

muhibbiyne lil-âhireti (bizi ahireti sevenlerden eyle ki, ahiret için çalışalım)

müştakıyne ilâ lika’ike (bizi zatına kavuşmaya, cemalini görmeye müştak olanlardan eyle)

müteveccihiyne ilâ cenâbike (bizi zatına yönelenlerden eyle)

müste'iddiyne lil-mevti... (Ölüme hazırlıklı olanlardan olalım)...

Rabbenâ âtina mâ ve adtenâ (Rabbimiz, bize fazlından sevap ve ihsanından vadettiklerini ver)

alâ rüsulike (Resullerinin lisanı ile vadettiklerini)

ve lâ tuhzinâ yevm-el-kıyameti (kıyamet gününde bizi mahzun eyleme)

inneke lâ tuhlif-ül-mi'ad... (Şüphesiz sen vaadinden dönmezsin)...

 

Allahümmec’al-it-tevfiyke refiykenâ (Allahım, başarıyı bize arkadaş eyle)

ves-sırat-el müstakime tarikenâ... (Yolumuzu da sırat-ı müstakim eyle)

Allahümme evsılnâ ilâ makasidinâ (Allahım, bizi maksatlarıımıza ulaştır)

ve tüb aleynâ (Tevbemizi kabul buyur, Tevbe edebilmek için başarı ihsan eyle)

inneke entet-tevvâb-ür-rahiym... (Çünkü sen, âsilerin tövbelerini kabul ve onlara rahmet edicisin)

Allahümme bike asbahnâ ve bike emseynâ ve bike nahyâ ve bike nemûtü (Allahım: Senin emrinle sabaha (veya akşama) dahil ol­duk. Senin emrinle yaşar, senin emrinle ölürüz)

ve ileyk-el-masiyr... (Dönüşümüz sanadır)

Allahümme erinel-hakka hakkan ver-zuknâ ettibâ’ahu (Allahım, bize hakkı hak olarak göster, hakka tabi olmayı nasib eyle)

ve erinel-bâtıla bâtılen verzuknâ ectinâbehu (bize batılı batıl olarak göster ve batıldan sakınmayı nasib eyle)

teveffenâ müslimiyne (Bizi Müslüman olarak öldür)

velhıknâ bis-sâlihiyn... (bizi salih kullarına dahil et)

Vedfâ’ annâ şerrez-zâlimiyn (Zalimlerin şerrini bizden uzak eyle)

ve eşriknâ fi dua-il-mü’miniyn… (Müminlerin dualarına bizi ortak eyle)

Ve kınâ Rabbenâ şerre mâ kadayte... (Rabbimiz, verdiğin hükümlerin şerrinden bizi koru)

Allahümmağfirli-ümmeti Muhammed… (Allahım, ümmeti Muhammed’i bağışla)

Allahümmansur ümmete Muhammed… (Allahım, ümmeti Muhammed’e yardım eyle)

Allahümmerham ümmete Muhammed... (Allahım, ümmeti Muhammed’e merhamet eyle)

Allahüm-mahfaz ümmete Muhammed... (Allahım, ümmeti Muhammed’i koru, hıfz eyle)

Allahümme ferric an ümmeti Muhammed... (Allahım, ümmeti Muhammed’in sıkıntılarını gider)

Allahümme tecavez an ümmeti Muhammed... (Allahım, ümmeti Muhammed’in günahlarından geç ve af eyle)

Allahümme yâ habib-et-tevvâbiyne tüb aleynâ (Ey tevbekârları seven Allahım, tevbemizi kabul buyur)

ve yâ emân-el-hâ’ifiyne (ey korkanları korkularından emin edici)

âminnâ (bizi korktuklarımızın hepsinden emin eyle)

ve yâ delil-el-mütehayyiriyne düllenâ (ey şaşıranlara yol gösterici olan bize doğru yolu göster)

ve yâ hâdiyel-mudilliyn-ehdinâ (ey sapıtanlara hidayet eyleyen, bize hidayet eyle)

ve yâ gıyas-el- müstagıysiyne agisnâ (ey yardım isteyenlere yardım edici, bize yardım eyle)

ve yâ recâ-el-münkatı’iyne lâ tak­ta’ recâ’enâ (Ey mâsivâdan geçenlerin isteği ve arzusu olan, rica ve arzumuzu senden kesme)

ve yâ râhim-el-asıyn-erhamnâ (ey asilere rahmet eyleyen, bize merhamet eyle)

ve yâ gafir-el-müznibiyne ıgfir lenâ zünübenâ (ey günahkârları bağışlayan, günahlarımızı bağışla)

ve keffir annâ seyyi’atinâ (kötü amellerimizi ört ve bizi affeyle)

ve teveffenâ mâ’al-ebrâr… (bizi iyilerle öldür)

Allahümme nevvir kulûbenâ... (Allahım, kalplerimizi mârifet nurunla nurlandır)

Allahümmeşrah sudurenâ... (Allahım, iman nuru ve hikmetle doldurarak göğüslerimizi aç)

Allahümme yessir umurenâ... (Allahım, Bütün işlerimizi kolaylaştır)

Allahümmestür uyubenâ... (Allahım, ayıplarımızı affınla ört)

Yâ hafiy-yel-eltâf (ey gizli lütufların sahibi)

neccinâ mimmâ nehaf... (dünyada ve ahirette korktuklarımızdan bizi kurtar)

Allahümmagfir lenâ (Allahım bizi bağışla)

ve valideynâ (ana babamızı da)

ve li-üstâzinâ ve li-meşâyihinâ (üstatlarımızı, meşayihimizi)

ve li-ihvanina ve li-ashabinâ ve li-ahbabinâ (kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı, sevdiklerimizi)

ve li-aşâ’irinâ ve li-kabâilinâ (aşiretlerimizi, kabilelerimizi)

ve limen lehu hakka aleynâ (Üzerimizde hakkı bulunanları)

ve limen ves-sanâ bid-dua’il-hayri (bize hayır dua ile vasiyyet olunanları)

ve li-cemi-il müminiyne vel-mü’minât (erkek ve kadın bütün müminleri)

vel-müslimiyne vel-müslimât (erkek ve kadın Müslümanları) el-ahyâ’ü minhüm vel-emvât... (mü’min ve müslim zümresinden kadın ve erkek, ölü veya diri olanların hepsini bağışla)

Allahümmahfeznâ yâ feyyazü min cemi-il belâ’i vel-emrâz kâffeten (Ey feyiz veren Allahımız... Bizi bütün belâlardan, bütün hastalıklardan, hepsinden kendi rahmetinle hıfzeyle ve koru)

bi-rahmetike yâ erham-er-râhimiyn… (Ey Rahmet edenlerin rahmedicisi)

 

 

*******


 

FETHİYYE-İ ŞERİFE’yi ŞEYH SEYYİD ALİYYÜL – HEMEDANİ (Kuddise Sırrahus-Samedani) hazretleri, o çağların evliyalarının ulularından 1400 kadar velinin devam etmek sureti ile velâyet rütbesine ulaştıkları dualardan ve evrâd-ı şerifelerden derlemişlerdir...

Kendileri, bu gerçeği şöyle rivayet buyurmuşlardır:

Aslını ve şerhini sunduğumuz FETHİYYE evrâd-ı şerifi için bizzat kendileri şöyle buyurmuşlardır:

— 1400 evliyâ-i-kiramla mülâkat müyesser oldu. Her bi­risine velâyet makamına nasıl ulaştıklarını sordum. Bana, bu evrâd-ı şerifeye devam etmek suretiyle velâyet feth olunduğunu söylediler. Bir gün, Mekke-i Mükerreme’de Harem-i şerif içinde murakabede bulunduğum sırada, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazır olarak: (Ey benim oğ­lum! Fethiyye virdini oku.) buyurdular. Birdenbire Hızır aleyhisselâm zuhur etti ve beni elimden tutarak Mekke’nin Batha vadisine götürdü ve bana orada Fethiyye-i şerifeyi ta­lim buyurdu. Hızır aleyhisselâm bana bu Fethiye Virdini öğ­retince; kumlar, çöl, yapraklar, ağaçlar, melekler, semalar tümden hük­müme girdi. Melekût, ceberût âlemi çeşitleri hep bana açıldılar.

Diğer bir rivayete göre de Fethiyye evrâd-ı şerifesini derleyip tertipledikten sonra Beyt-i şerife varmışlar ve orada misafir oldukları bir gece mânalarında Seyyid-i kâinat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyat hazretlerini mübarek ellerinde bazı evrâd bulunduğu halde görerek:

— Huz, hâzih-il Fethiyye (Al, Fethiye işte budur) ferma­nı üzerine kendisine lütfedilen evrâdı şerifi almışlar ve kendilerinin tertipledikleri Fethiyye evrâdının aynı olduğunu an­lamışlardır.

Bu evrâd-ı şerifeye devam edenlerin, Allahu teâlânın ina­yeti ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin himem-i ruhaniyyeti ve bu evrâdı daha önce okuyan zevat-ı âlişanın ve hak velilerinin kudsî nefesleri bereketiyle çok faydalanacakları ve özellikle Esmâ-i Hüsnadan feyiz alacakları meşayih-i kirâm ve ulema-i izam tarafından temin ve tavsiye edilmiştir.

Cenab-ı Hak, cümlemizi onların feyizlerinden yararlan­dırsın.

Fethiyye evrâdına devam edenler üzerine, Cenâb-ı Hak hayır ve bereket kapılarını açar, en kuvvetli ve şerli olan cinlerden emin olurlar.
Fethiyye evrâdı, sabah namazından sonra okunur. Cemaatle okunduğu takdirde zikir halkası teşkil olunur ve güzel sesli bir kişi tarafından okunur. Bittikten sonra hazır bulunanlar zevk ve şevk ile ve rûhani cezbe içinde zikrullâh ile meşgul olurlar.

Sâlik yalnız ise, Fethiyye-i şerifeyi dilerse yüksek sesle fakat zikirler mertebesini içinden okur. Bitirdikten sonra vakti müsâit ise, işrak zamanına kadar mürâkabe ve zikr-i-kalbi ile meşgul olur veya Yâsin-i şerifi okur. Çünkü, zikrullâh'ın berakâtı ve hidâyet nûru ile ve zikir meclislerinde hazır bulunan meleklerin, sâlihlerin ve meşâyihin ruhâniyyetleri ile kalbe tefekkür, teveccüh ve huzur ihsan buyurulur, rahmet ve muhabbet nazil olur.
     Yine Seyyid Ali Hemedânî hazretlerinden naklen anlatmaktadır ki:
— Bir gece, Harzem şehri civarında, bir bostanın havuzunun kenarında uyuya kalmıştım. Birden, dört kişinin benim bulunduğum yere doğru geldiklerini gördüm. Havuzdan abdest aldılar. Ben de abdest aldım ve onlarla birlikte namazı kıldım. Bu arada, kendi kendime Fethiyye'yi içimden mi yoksa yüksek sesle mi okusam diye düşünüyordum ki, imam selam verdi ve benim derlediğim Fethiyye'yi, aynen benim tertibim ile ve büyük bir şevk ve zevk içinde yüksek sesle okudu. Sonradan, bana zâhir oldu ki gerek imamlık eden ve gerekse kendisine uyup namaz kılan zevat, meleklerden bir tâife olup, bu zatların, sırf Fethiyye-i şerifenin ne vakit ve nasıl okunacağını öğretmek ve beni irşâd etmek niyeti vazifesi ile Allâhu teâla tarafından memur buyurulduklarını anladım.
Çünkü, bu vak'adan önce ben, Fethiyye-i şerife'yi sabah namazından evvel, yani ortalık henüz karanlık iken okurdum. Bundan sonra, meleklerden gördüğüm gibi, sabah namazlarından sonra okumaya başladım.

Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym

Lâ ilâhe illallâhü adede habbâtihi… Lâ ilâhe illallâhü adede hayatihi… Lâ ilâhe illallâhü adede hasatihi... Lâ ilâ­he illallâhü adede kelimatihi... Lâ ilâhe illallâhü adede halkihi... Lâ ilâhe illallâhü zinete arşihi... Lâ ilâhe illallâhü mil’e semâvatihi. Lâ ilâhe illallâhü mil’e ardıhi... Lâ ilâhe illallâhü adede misli zâlike mâ’ahu... Lâ ilâhe illallâhü vahdehu lâ şerike lehû lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyi ve yümiytü ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedih-il-hayrü ve hüve alâ külli şey’in kadir ve ileyh-il-masiyr... Estağfirullahe Sübhanallahi vel-hamdü lillahi ve lâ ilâhe illallâhü vallahu ekberü ve lâ havle ve kuvvete illâ billah-il aliyyil-aziym...

Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym

Sübhanallahi ve bi-hamdihi... Ve mâ tevfikü illâ billâhi ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi sübhanallahil-aziymi ve bi-hamdihi... Sübhanallahi ve bi-hamdihi adede halkıhi ve zinete arşihi ve rızâ’e nefsihi ve midâde kelimâtihi ve müntehâ ilmihi ve minnetihi ve rahmetihi ve re’fetihi ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh-il-aliyyil-aziym... Allahümme yâ hayyü yâ kayyûmü yâ Allahü yâ bedi’as-semâvati vel- arzi yâ mâik-el-mülki yâ zel-celâli vel-ikram... Yâ lâ ilâhe illâ ente innâ nes’elüke bi-izzetike en tuhyi kulûbenâ ve ecsâmenâ ve ebdânenâ ve ervahenâ bi-envari mâ’rifetike ebeden dâ’imen bâkıyen hâdiyen yâ Allahü yâ Allahü yâ. Allah... Ve bi-envâri hidayetike ve bi-envâri kudretike İlâhi â’mâlüna kaliylün ve hâcâtüna kesiyrün ve ilâhüna basiyrün... Allahümmef’al binâ mâ ente lehu ehlün ve lâ tef’al binâ mâ nahnü lehu ehlün... Allahümme inniy es’elüke mâ lâ estahıkku ve e’uzü bike mimmâ estahıkku ni’mel-Mevlâ ve ni’men-nasiyr. Gufraneke Rabbenâ ve ileyk-el-masiyr... Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh-il- aliyyil-aziym... El-hamdü lillahi Rabbil-âlemiyn es-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecma’ıyn... Allahümme yâ vâcib-el-vücudi ve yâ vâhib-el-hayri vel-cûd... Efız aleynâ envâre rahmetike ve yessir lenel-vüsule ilâ kemâli mâ’rifetike... Sübhaneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ ve lâ yuhitûne bi-şey’in min ilmihi illâ bimâ şâ’e ve lâ mâ’rifete lenâ illâ mâ elhemtenâ inneke ent-el alim-ül-hakiym... Allahümme innâ nes’e­lüke min-el-ismeti devamehâ ve min-en-ni’meti tamamehâ ve min-el-âfiyeti husulehâ ve min-er-rahmeti şümûlehâ ve min-el-ayşi ergadehu ve min-el-ömri es’adehu ve min-el-vakti etyabehu ve min-er- rızkı evsa'ahu ve min-el-fazli â'zebehu ve min-el-lûtfi enfa ahu ve min-el-in’ami e’ammehu ve min-el-ihsani etemmehu… Allâhümme yâ Allâhu kün lenâ yâ Cebbâr... Ve lâ tekün aleynâ yâ Gaffâr... Allahümme yâ Allahu ahtim bis-sa’adeti âcâlenâ ve hakkık biz-ziyadeti âmâlenâ vakrün bil-âfiyeti gudüvvenâ ve âsâlenâ vec’al ilâ rahmetike ve magfiretike masiyrenâ ve me'alenâ ve subbe sicâle afvike alâ zünûbinâ ve münne aleynâ bi-islâhi uyubinâ vec’al-it- takvâ zâdena ve fi dinike ictihâdena fe-inne aleyke tevekkülenâ ve itimadenâ ve sebbitnâ alâ nehc-il-istikameti ve a’idnâ min mucibât-in-nedameti yevm-el-kıyameti ve haffif annâ sikal-el-evzâri verzüknâ mâ'iyşe’t-il-ebrâr vekfinâ vasrif annâ şerrel-eşrâri ve â’tik rıkabena ve rıkabe âbâ’inâ ve ümmehâtinâ ve meşâyihinâ ve üstâzinâ min-ed-deyni vel-mezalimi ven-nâri bi-izzetike yâ azizü yâ gaffarü yâ keriymü yâ settârü yâ haliymü yâ vehhâb... Ve sallallahümme alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ecma’ıyne (Âmin) bi-rahmetike yâ erham-er-Rahimiyn vel-hamdü lillahi Rabbil-âlemiyn...

Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym

Estagfirullah-el-aziym... Estagfirullah-el-aziym... Estagfirullah-el-aziym. Ellezi lâ ilâhe illâ hüvel-hayyül kayyûme ve etûbü ileyh... Allahümme-ent-es-selâmü ve mink-es-selâmü ve ileyke yerci-üs-selâmü hayyinâ Rabbenâ bis- selâmi ve-edhilnâ dâr-es-selâmi tebârekte Rabbenâ ve te’aleyte yâ zel-celâli vel-ikrami... Allahümme lek-el-hamdü hamden yüvâfi ni’amike ve yükâfi mezide keremike ahmedüke bi-cemi-i mehamidike mâ alimtü minhâ ve mâ lem â'lemü ve alâ cemi-i ni’amike küllihâ mâ alimtü minhâ ve mâ lem â’lem ve alâ külli hal...

E’ûzü billahi min-eş-şeytan-ir-raciym Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym

Allahu lâ ilâhe illâ hüvel-hayyül kayyûmü lâ te’huzühu sinetün ve lânevmün lehu mâ fis-semâvati ve mâ fil-ardi men-zellezi yeşfa’u indehu illâ bi-iznihi yâ’lemü mâ beyne eydiyhim ve mâ halfehüm ve lâ yuhitûne bi-şey’in min ilmihi illâ bi-mâ şâ’e vesi’a kürsiyyühüs-semâvati vel- arda ve lâ ye’udühü hıfzıhümâ ve hüvel-aliyyül-aziym...

Sübhanallahi el-hamdü lillahi Allahu ekberü lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerike lehu lehül-mülkü ve lehül- hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadir... Sübhanallahi vel- hamdü lillahi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber... Lâ ilâhe illâllah-ül melik-ül-cebbâr... Lâ ilâhe illâllah-ül vahid-ül- kahhâr... Lâ ilâhe illâllah-ül aziz-ül-gaffâr... Lâ ilâhe illâllah-ül kerim-üs-settâr... Lâ ilâhe illâllah-ül kebir-ül-müte’al... Lâ ilâhe illâllahu hâlık-ül leyli ven-nehâr... Lâ ilâhe illâllah-ül mâbudi bi-külli mekân.. Lâ ilâhe illâllah-ül mezkûr-ül bi-külli lisan... Lâ ilâhe illâllah-ül mâ'rufu bi- külli ihsan. Lâ ilâhe illâllahu külle yevmin hüve fi şe’n... Lâ ilâhe illâllahu iymanen billah... Lâ ilâhe illâllahu emânen min’Allah... Lâ ilâhe illâllahu emâneten ind’Allah... Lâ ilâhe illâllahu ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh... Lâ ilâ­he illâllahu ve lâ nâ’büdü illâ iyyâh... Lâ ilâhe illâllahu hakkan hakka... Lâ ilâhe illâllahu iymânen ve sıdka… Lâ ilâhe illâllahu tâ’abbüden ve rıkka... Lâ ilâhe illâllahu telâttüfen ve rıfka... Lâ ilâhe illâllahu kable külli şey’in... Lâ ilâhe illâllahu bâ’de külli şey’in... Lâ ilâhe illâllahu yebka Rabbünâ ve yefnâ ve yemûtü külli şey’in... Lâ ilâhe illâllah-ül melik-ül hakkul-mübiyn... Lâ ilâhe illâllah-ül melik-ül hakkul-yakiyn... Lâ ilâhe illâllah-ül aliyyül-aziym... Lâ ilâhe illâllah-ül hakim-ül-keriym... Lâ ilâhe illâllahu Rabbüs semâvat-is-seb’i ve Rabbül arş-il-aziym... Lâ ilâhe illâllah-ül ekrem-ül ekremiyn... Lâ ilâhe illâllahu erhamür-râhimiyn... Lâ ilâhe illâllahu habib-üt-tevvâbiyn... Lâ ilâhe illâllahü râhim-ül-mesâkiyn... Lâ ilâhe illâllahü hâdiyyül-mudilliyn... Lâ ilâhe illâllahü delil-ül-hâ’iriyn... Lâ ilâhe illâllahü emân-ül-hâ’ifiyn... Lâ ilâhe illâllahü gıyâs-ül müstegıysin... Lâ ilâhe illâllahü hayr-ün-nâsırıyn... Lâ ilâhe illâllahü hayr-ül-hâfızıyn... Lâ ilâhe illâllahü hayr-ül-vârisiyn... Lâ ilâhe illâllahü hayr-ül-hâkimiyn... Lâ ilâhe illâllahü hayr- ür-râzıkıyn... Lâ ilâhe illâllahü hayr-ül-fâtihiyn... Lâ ilâhe illâllahü hayr-ül-gafiriyn... Lâ ilâhe illâllahü hayr-ür-râhimiyn... Lâ ilâhe illâllahü vahdehu ve sadaka vâ’dehu ve nasara abdehu ve e’azze cündehu ve hezem-el-ahzâbe vahdehu ve lâ şeye bâ’dehu... Lâ ilâhe illâllahü ehl-ün- ni’meti ve lehül-fazlü ve lehüs-senâul-hasen... Lâ ilâhe illâllahü adede halkıhi ve zinete arşihi ve rızâ’e nefsihi ve midâde kelimâtihi... Lâ ilâhe illâllahü sahib-ül vahdaniyyet-il ferdâniyyet-il kadimiyyet-il ezeliyyet-il ebediyyet-illezi leyse lehu sıddun ve lâ niddün ve lâ şibhün ve lâ şerikün yuhyi ve yümiytü ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedih-il hayrü ve hüve alâ külli şey’in kadir ve ileyh-il masiyr... Hüvel-evvelü vel-âhirü vez-zâhirü vel-bâtınü ve hüve bi-külli şey’in aliym. Leyse kemislihi şey’ün ve hüves-semi’ul-basiyr... Hasbünallahü ve ni’mel-vekil ni’mel-Mevlâ ve ni’men-nasiyr... Hasbünallahü ve ni’mel-vekil ni’mel-Mevlâ ve ni’men-nasiyr gufraneke Rabbena ve ileyk-el-masiyr...

Allahümme lâ mâni’a limâ â’teyte ve lâ mû’tiye limâ menâ’te ve lâ râdde limâ kadayte ve lâ yenfâ’u zel-ceddi mink-el-ced... Sübhane Rabbiyel aliyyil-â’lel-vehhâb... Sübhane rabbiyel aliyyil-â’lel kerim-il-vehhâb... Sübhaneke mâ abednâke hakka ibadetike... Sübhaneke mâ arefnâke hakka mâ’rifetike... Sübhaneke mâ zekernâke hakka zikrike... Sübhaneke mâ şekernâke hakka şükrike... Sübhan allah-il-ebediyyil-ebed... Sübhan’allah-il-vahid-il-ahad… Sübhan’allah-il ferd-is-samed... Sübhan’allahi râfi-is-semâvati bi-gayrı amed… Sübhan’allahi bâsıt-il-aradıyni bilâ sened... Sübhan’allah-illezi lem yettahiz sahibeten ve lâ veled... Sübhan’allah-illezi lem yelid ve lem yûled ve lem yekûn lehu küfüven ahad... Sübhan-el-melik-il-kuddüs... Sübhane zil-mülki vel-melekût... Sübhane zil-izzeti vel-azameti vel-kudreti vel-heybeti vel-celâli vel-cemali vel-kemali vel-beka’i ves-senâ’i ved-dıyâ vel-âlâ’i ven-nu’amâ’i vel-kibriyâ’i vel-ceberût... Sübhan-el melik-il-mâ’bud... Sübhan-el melik-il-vücud... Sübhan-el melik-il hâlık-il hayyil-lezi lâ yenâmü ve lâ yemût... Sübbuhün kuddûsün Rabbünâ ve Rabbül-melâ’iketi ver-ruh...

Sübhanallahi vel-hamdü lillahi ve lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber ve lâ havle velâ kuvvete illâ billah-il aliyyil- aziym… Allahümme ent-el melik-ül-hakkullezi lâ ilâhe illâ ente… Yâ Allahü... Yâ Rahmanü… Yâ Rahiymü... Yâ Mâlikü, Yâ Kuddûsü, Yâ Selâmü, Yâ Mü’minü, Yâ Müheyminü, Yâ Azizü, Yâ Cebbârü, Yâ Mütekebbirü, Yâ Hâlikü, Yâ Bâri’ü, Yâ Musavvirü, Yâ Gaffarü, Yâ Kahharü, Yâ Vehhâbü, Yâ Rezzakü, Yâ Fettahü, Yâ Alimü, Yâ Kabidü, Yâ Bâsitü, Yâ Hâfıdü, Yâ Râfi'ü, Yâ Mu’izzü, Yâ Müzillü, Yâ Semi’u, Yâ Basiyrü, Yâ Hakemü, Yâ Adlü, Yâ Lâtifü, Yâ Habiyrü, Yâ Halimü, Yâ Azimü, Yâ Gafurü, Yâ Şekûrü, Yâ Aliyyü, Yâ Kebiyrü, Yâ Hafiyzü, Yâ Mukiytü, Yâ Hasiybü, Yâ Celilü, Yâ Kerimü, Yâ Rakibü, Yâ Mücibü, Yâ Vâsi’ü, Yâ Hakimü, Yâ Vedûdü, Yâ Mecidü, Yâ Bâ’isü, Yâ Şehidü, Yâ Hakkü, Yâ Vekilü, Yâ Kaviyyü, Yâ Metinü, Yâ Veliyyü, Yâ Hamidü, Yâ Muhsi, Ya Mübdi'ü, Yâ Mu’iydü, Yâ Muhyi, Yâ Mümiytü, Yâ Hayyü, Yâ Kayyûmü, Yâ Vâcidü, Yâ Mâcidü, Yâ Vâhidü, Yâ Ehadü, Yâ Samedü, Yâ Kadirü, Yâ Muktedirü, Yâ Mukaddimü, Yâ Mu'ahhirü, Yâ Evvelü, Yâ Âhirü, Yâ Zâhirü, Yâ Bâtınü, Yâ Vâli, Yâ Müte’ali, Ya Berrü, Yâ Tevvâbü, Yâ Mün’ımü, Yâ Müntekımü, Yâ Afüvvü, Yâ Râ'ufü, Yâ Mâlik-El-Mülki, Yâ Zel-Celâli Vel-İkrami, Yâ Rabbi, Yâ Muksitü, Yâ Câmiü, Yâ Ganiyyü, Yâ Muğni, Yâ Mû’ti, Yâ Mâni’ü, Yâ Dârrü, Yâ Nâfi’ü, Yâ Nurü, Yâ Hâdi, Yâ Bedi’ü, Yâ Bâki, Yâ Vârisü, Yâ Reşîdü, Yâ Sabûrü, Yâ Sâdıkü, Yâ Settârü, Yâ men tekaddeset an-il eşbâhi zâtühu ve tenezzehet an müşabehet-il emsâli sıfâtühu ve yâ men dellet alâ vahdaniyyetihi ve âyâtihi ve şehidet bi-rübubiyetihi masnu’atihi... Vâhidün lâ min kılletin ve mevcudün lâ min illetin... Yâ men hüve bil-birri mâ’rufün ve bil-ihsani mevsufün... Mâ’rufün bilâ gayetin, ve mevsufün bilâ nihayetin evvelün kadiymün bilâ ibtidâ’i, âhirün keriymün rahiymün bilâ intihâ’i... Ve gafere zünûb-el- müznibiyne keremen ve hilmen... Yâ men leyse kemislihi şey’ün ve hüves-semi’ul-basiyr... Hasbünallahü ve ni’mel- vekil ve ni’mel-Mevlâ ve ni’men-nasiyr... Yâ dâ’imen bilâ fenâ’in ve yâ ka’imen bilâ zevâlin ve yâ müdebbiren bilâ vezirün, sehhil aleynâ ve alâ vâlidîynâ külle asiyr... Lâ uhsî senâ’en aleyke ente kemâ esneyte alâ nefsike azze cârüke ve celle senâ’üke ve tekaddeset esmâ’üke ve azüme şânüke ve lâ ilahe gayrüke... Yef’alüllahe mâ yeşâ’ü bi-kudretihi ve yahkümü mâ yüridü ve bi-izzetihi… Elâ ilâllahi tasiyr-ül-umûr küllü şey'in hâlikin illâ vechehu lehül-hükmü ve ileyhi türca'un... Feseyekfikehümüllahü ve hüves-semi'ul-aliym... Hasbünallahü ve kefâ semi’allahü limen de’â leyse verâ'allahil-müntehâ men'i’tesame billâhi yuhyi... Sübhane men lem yezel Rabben rahiymen ve lâ yezâlü keriymen... Lâ ilâhe illâllah-ül halim-ül-keriym sübhanallahi ve tebârekâllahü Rabbüs-semâvat-is seb’a ve Rabbül arş-il-aziym vel-hamdü lillahi Rabbil-âlemiyne ilâhen vâhiden ahaden sameden ferden vitren hayyen kayyûmen ebeden lem yettahiz sahibeten ve lâ veleden ve lem yekûn lehu şerikün fil-mülki ve lem yekûn lehu veliyyün min-ez-zülli ve kebbirhü tekbiren Allahu ekber…

Hasbünallahü li-dininâ… Hasbünnallahü li-dünyanâ… Hasbünallahü limâ ehemmenâ… Hasbünallahü limen bega aleynâ... Hasbünallahü limen hasedenâ, hasbünallahü li­men kâdenâ bi-su’in... Hasbünallahü ind-el-mevti... Has­bünallahü ind-el-kabri... Hasbünallahi ind-el-mesâ’ili... Hasbünallahü ind-el hisabi... Hasbünallahü ind-el-mizâni... Hasbünalllahü ind-es-sırati... Hasbünallahü ind-el-cenneti ven-nâr... Hasbünallahü ind-el-lika’i... Hasbiyallahüllezi Lâ ilâhe illâ hüve aleyhi tevekkeltü ve ileyhi üniyb... Lâ ilâhe illâllahü sübhanallahi mâ â’zamallahü lâ ilâhe illallahü sübhanallahi mâ ahlemallahü Lâ ilâhe illâllahü sübhanallahi mâ ekremallahü… Mâ â’zamallahü mâ ahlemallahü mâ ekremallahü... Lâ ilâhe illâllahü vahdehu lâ şerike lehu Muhammedün Resûlüllah... Allahümme salli alâ Muhammedin küllemâ zekereh-üz-zâkirun... Allahümme salli alâ Muhammedin küllemâ gafele an zikrih-il-gafilûn... Radîynâ billâhi teâlâ Rabben ve bil-islâmi dinen ve bi-Muhammedin sallallahu aleyhi ve selleme nebiyyen ve resûlen ve bil-kur’ani imâmen ve bil-kâ’beti kıbleten ve bis-salâti ves-savmi vez-zekâti vel-hacci farizatan ve bil-mü’miniyne ihvânen ve bil-mü’minâti ahevâtin ve bis-Sıddıykı vel-Faruki ve zin-Nûreyni vel-Mürtezâ e’immeten ve bi-sair-is-sahabeti rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecma’iyne kıdveten ve bi-halâlillahi teâlâ halâlen ve bihi hisaben ve bi-haramillahi teâlâ haramen ve bihi azaben ve bil-cenneti sevaben ve bin-nâri ikaben... Merhaben merhaba bis-sabah-il-cedid ve bil-yevm-is-sa’iyd ve bil-melekeyn-il kirâmeyn-il kâtibeyn-iş şâhideyn-il âdileyni hayyen kümallâhü teâlâ fi gurreti yevminâ hazektübâ fi evveli sahifetinâ hâzihi BİSMİLLAH-İR-RAHMAN-İR-RAHİYM ve eşhede bi-ennâ neşhedü en lâ ilahe illâllahu vahdehu lâ şerike lehu ve neşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlühu erselehu bil-hüdâ ve din-il-hakkı alâ hâzih-iş-şehadeti nahyâ ve aleyha nemûtü ve aleyhâ nüb’asü inşâ’allahu teâlâ... E'uzü bi-kelimâtillah-it-tâmmati külleha min şerri mâ halâka… Bismillahi hayr-il-esmâ’i... Bismillahi Rabbil- ardi ve Ra’bbis-semâ'i… Bismillahillezi lâ yadurru mâ'a ismihi şey'ün fil’ardi ve lâ fis-semâ’i ve hüves-semi’ul- aliym... El-hamdü lillahillezi ahyanâ bâ’de mâ ematenâ ve redde ilebnâ ervahenâ ve ileyh-il bâ’sü ven-nüşûr... Asbahnâ ve asbehal-mülkü lillahi vel-azametü velkibriyâ’i vel- ceberutü ves-sultanü vel-bürhanü lillahi vel-âlâü ven-nu’amâ'ü lillahi vel-leyli ven-neharü lillahi ve mâ sekene fiyhimâ lillah-il vahid-il-kahhâr... Asbahnâ alâ fıtra’t-il islâmi ve alâ kelime’t-il-ihlâsi ve alâ din-i nebiyyinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve selleme ve alâ milleti ebiynâ İbrahime haniyfen müslimen ve mâ kâne min-el-müşrikiyn... Salâvatullahi ve melâ'iketihi ve enbiyâ’ihi ve rüsûlihi ve hameleti arşihi ve cemi-i halkıhi alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve ashabihi aley­hi ve aleyhim-üs-selâmü ve rahmetullahi ve berekâtühu…

Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ Resûlallah... Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ habiballah... Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ halilallah... Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ nebiyyallah… Es-salâtü ves-selâmü aleyke ya safiyyallah... Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ hayre halkillah... Es-salâ­tü ves-selâmü aleyke yâ menih  târehullah... Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ men erselehullah... Es-selâtü ves- selâmü aleyke yâ men zeyyenehullah... Es-salâtü ves-se­lâmü aleyke yâ men kerremehullah... Es-salâtü ves-selâ­mü aleyke yâ men azzemehullah… Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ seyyid-el-mürseliyn... Es-salâtü ves-selâmü aley­ke yâ imam-el-müttekıyn… Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ hâtim-en-nebiyyin... Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ şefi-al-müznibiyn... Es-salâtü ves-selâmü aleyke yâ resûle Rabbil-âlemiyn... Salâvatullahi ve melâ’iketihi ve enbiyâ’ihi ve rüsûlihi ve hameleti arşihi ve cemi-i halkıhi alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve ashabihi aleyhi ve aleyhim-üs-selâmü ve rahmetullahi ve berekâtühu... Allahümme salli alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin fil- evveliyn... Ve salli alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin fil-âhiriyn... Ve salli alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin fil-mele’il alâ ilâ yevm-id-din ve salli alâ seyyidinâ ve nebiyyinâ Muhammedin fi külli vaktin ve hıynin ve sal­li alâ cemi-il enbiyâ-i vel-mürseliyn ve alâ melâ’iketik-el- mukarrebiyn ve alâ ibâdik-es-sâlihiyn ve alâ ehl-i tâ’atike ecma’iyne min ehl-is-semâvati ve min ehl-il-aradiyn ver- hamnâ vahşürnâ mâ’ahüm bi-rahmetike yâ erham-er-râhimiyn... Allahümme edhilnâ fi rahmetike ve ente hayr-ür- râhimiyn...

Bismillalı-ir-rahman-ir-rahiym

Allahümme yâ mâlik-er-rikab... Yâ müfettih-el-ebvâb... Ve yâ müsebbib-el-esbâb heyyi lenâ sebeben lâ nestatıy’u lehu taleben... Allahümmec’alnâ meşguliyne bi-emrike âminiyne bi-ahdike âyisiyne min halkıke ânisiyne bike müstevhışıyne an gayrike radıyne bi-kada’ike sâbiriyne alâ belâ’ike şâkiriyne le-ni’mâ’ike mütelezziziyne bi-zikrike ferihiyne bi-kitabike münâciyne bike fi ânâ’il- leyli ve etraf-in-nehâr mübgızıyne lid-dünya muhibbiyne lil-âhireti müştakıyne ilâ lika’ike müteveccihiyne ilâ cenâbike müsta'ıddıyne lil-mevti… Rabbenâ âtina mâ ve adtenâ alâ rüsulike ve lâ tuhzinâ yevm-el-kıyameti inneke lâ tuhlif-ül-mi'ad...

Allahümmec’al tevfike refikenâ ves-sırat-el müstakime tarikenâ... Allahümme evsılnâ ilâ makasidinâ ve tüb aleynâ inneke ent-et-tevvâb-ür-rahiym... Allahümme bike as- bahnâ ve bike emseynâ ve bike nahyâ ve bike nemûtü ve ileyk-el-masiyr... Allahümme erinel-hakka hakkan ver-zuknâ ettiba’ahu ve erinel-bâtıla bâtılen verzuknâ ectinâbehu teveffenâ müslimiyne velhıknâ bis-sâlihiyn... Vedfâ’ annâ şerrez-zâlimiyne ve eşriknâ fi dua-il-mü’miniyn... Ve kınâ Rabbenâ şerre mâ kadayte... Allahümmagfir li-ümmeti Muhammed… Allahümmansur ümmete Muhammed… Allahümmerham ümmete Muhammed... Allahüm-mahfaz ümmete Muhammed... Allahümme ferric an ümmeti Muhammed... Allahümme tecavez an ümmeti Muhammed... Allahümme yâ habib-et-tevvâbiyne tüb aleynâ ve yâ emân-el-hâ’ifiyne âminnâ ve yâ delil-el-mütehayyiriyne düllenâ ve yâ hâdiyel-mudıllıynehdinâ ve yâ gıyas-el- müstagıysiyne agisnâ ve yâ recâ-el-münkatı’ıyne lâ tak­ta’ recâ’enâ ve yâ râhim-el-asıyn-erhamnâ ve yâ gafir-el- müznibiyne ıgfir lenâ zünübenâ ve keffir annâ seyyi’atinâ ve teveffenâ mâ’al-ebrâr.. Allahümme nevvir kulûbenâ... Allahümmeşrah sudurenâ... Allahümme yessir umurenâ... Allahümmestür uyubenâ... Yâ hafiy-yel-eltâf neccinâ mimmâ nehaf... Allahümmagfir lenâ ve valideynâ ve li-üstâzinâ ve li-meşâyihinâ ve li-ihvanina ve li-ashabinâ ve li-ahbabinâ ve li-aşâ’irinâ ve li-kabâilinâ ve limen lehu hakka aleynâ ve limen ves- sanâ bid-dua’il-hayri ve li-cemi-il müminiyne vel-mü’minât vel-müslimiyne vel-müslimât el-ahyâ’ü minhüm vel-emvât... Allahümmahfeznâ yâ feyyazü min cemi-il belâ’i vel-emrâz kâffeten bi-rahmetike yâ erham-er-râhimiyn…


 

 

EVRÂD-I FETHİYYE ŞERHİ

 

 

NOT: Şerhin ayrıt edilip, fark edilebilmesi için, Evrâd-ı Şerifelere rakam ile numara konulmuştur.

  

 

I . Bölüm

 

Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym

Rahman' Rahim Allah'ın adı ile...

 

 

1. LÂ İLÂHE İLLALLÂHÜ ADEDE HABBÂTİHİ...

Allahu teâlânın yarattığı taneler sayısınca Lâ ilâhe illallah derim...

(Allah’tan başka, ibadete müstehak ve gerçek mâbud hiçbir kimse yoktur. İllâ, Allahu teâlâ vardır. Bu manayı, kalbden tasdik eder, dille de söylerim. Bu manayı, Yüce Allah'ın yarattığı taneleri sayısı kadar tekrarlarım.)

 

2. LÂ İLÂHE İLLALLÂHÜ ADEDE HAYATİHİ…

Allahu teâlânın verdiği hayat sayısınca Lâ ilahe illallah derim...

 

(Allah’tan başka, ibadete müstehak ve gerçek mâbud hiçbir kimse yoktur. İllâ, Allahu teâlâ vardır. Bu manayı, kalbden tasdik eder, dille de söylerim. Bu manayı, Yüce Allah'ın hemen her şeye verdiği hayat sayısı kadar tekrarlarım ve Allah’ın verdiği hayatların sayısı ve belirli bir sınırı yoktur.

Öyle ise, burada maksat çokluğu ifade edebilmektir. Mübalâğa yönünden bile olsa, Allahu teâlâ'nın hayat verdiği şeyler, nasıl belirli bir ra­kama sığışmaz ve sayılamazsa, nasıl ki sonsuz ise, benim de itikat ederek söylediğim kelime-i-tevhid, öylece sonsuzdur, be­lirli ve sayılı değildir.)

Allahu teâlâ, cümlesine rahmet buyursun, âlimler demiş­lerdir ki :

— Müminin, cennete ebedî nimetler ile nimetlenmesine sebep, iman ve tasdiki olup, kâfirin cehennemde ebedî azap ile azablanmasına sebep de küfrüdür. Çünkü, mü’min dünyada ebedî ve bakî kalsaydı, aslâ iymanma aykırı şeylere itikat et­mezdi. Kâfir de, dünyada ebedî ve baki kalsaydı, küfründen dönmezdi. Nitekim :

 

«Müminin niyeti, amelinden hayırlıdır;

kafirin niyeti ise, amelinden şerlidir.»

O halde, mü’minin Lâ İlahe İllallah Adede Hayatihi demesi, onun ebedî imanına işaret olmuştur.

.

3. LÂ İLÂHE İLLALLÂHÜ ADEDE HASATİHİ...

Allahu teâlânın yarattığı küçük taşlar sayısınca Lâ ilâhe illallah derim…

 

(Hasat, sözlükte küçücük taşa denir. Burada, bu deyimin kullanılması, aşırılığı ifade içindir. Yani, ben LA İLÂHE İLLALLAH kelimesini, Hak teâlâ'nın yarattığı bütün küçük taşlar sayısınca söylerim, demektir.)

 

4. L İL­HE İLLALLÂHÜ ADEDE KELİMATİHİ...:

Allahu teâlânın kelimeleri sayısınca Lâ ilâhe illallah derim…

 

(Yani, LA İLAHE İLLALLAH kelimesini, Allahu Teâlâ’­nın kelimeleri sayısınca söylerim, demektir. Bu son iki lâfız­dan ve daha sonra gelenlerden maksat çokluk ve aşırılıktır. Belirli bir sınır içinde kalmak değildir.)

 

5. LÂ İLÂHE İLLALLÂHÜ ADEDE HALKIHİ...

Allahu teâlânın bütün yarattıkları sayısınca Lâ ilâhe illallah derim...

 

(Yani, LA İLAHE İLLALLAH kelimesini, Allahu teâlâ’nın bütün mahlûku, yarattıkları sayısınca söylerim. Burada da, yaratılanların sayısının kullanılması, aşırılığı ifade için­dir.)

 

6. LÂ İLÂHE İLLALLÂHÜ ZİNETE ARŞİHİ...

Allahu teâlânın arş-ı aziminin ağırlığınca Lâ ilâhe il­lallah derim...

(Yani, LA İLÂHE İLLALLAH kelimesini, arşı aziminin vezni ve ağırlığı miktarınca söylerim.)

 

7. LÂ İLÂHE İLLALLÂHÜ MİL’E SEMÂVATİHİ…

Allahu teâlânın gökleri dolusunca Lâ ilâhe illallah derim...

 

(Yani, LA İLÂHE İLLALLAH kelimesini, Allahu teâlâ’nın gökleri dolusunca söylerim.)

8. LÂ İLÂHE İLLALLÂHÜ MİL’E ARZIHİ...

Allahu teâlânın yerleri dolusunca Lâ ilâhe illallah derim...

Buraya kadar okunan bu kelime-i tevhidin her birine:

- Lâ ilahe illallah kelimesiyle birlikte Muhammedün Resûlüllah kelimesi de okunacakır.

. Örnek: (Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlüllah. mil’e arzıhi.)

9. LÂ İLÂHE İLLALLÂHÜ ADEDE MİSLİ ZÂLİKE MÂ’AHU...

Allah'tan başka ilah yoktur: Buraya kadar söylediklerimin sayısı kadar.

(Yani, LA İLAHE İLLALLAH kelimesini, buraya kadar zikrolunanların misli sayısınca söylerim.)

Yani; çok çok, hadsiz ve sonsuz olarak kelime-i-tevhidi söylerim demek istenilmiştir.

 

 

10. LÂ İLÂHE İLLÂLLAHÜ VAHDEHU

(Allah'tan başka ilah yoktur, illa Allahu teâlâ vardır. Tekdir, yalnız O vardır.)

 

11. LÂ ŞERİKE LEHÛ

(O’nun ulûhiyyette ortağı yoktur.)

 

12.LEHÜL-MÜLKÜ VE LEHÜL-HAMDÜ

(Mülk ve tasarruf O’nun içindir. Bütün hamd edenlerin hamdi ve mahmudun, mahmudiyyeti de O’nun içindir.)

 

13. YUHYİ

(Allahu teâlâ, bütün dirileri diri eder.)

 

14. VE YÜMİYTÜ

(Allahu teâlâ, bütün ölenleri öldürür.)

 

15. VE HÜVE HAYYÜN LÂ YEMÛT

(Allahu teâlâ diridir, daimî hayat sahibidir. Kendisine, aslâ ölüm ârız olmaz.)

 

16. BİYEDİH-İL-HAYR

(Bütün hayırlar, Allahu teâlâ’nın elindedir.)

 

17. VE HÜVE ALÂ KÜLLİ ŞEY’İN KADİR

(Allahu teâlâ, her şey üzerine bizzat kadirdir ve tam kudret sahibidir ki, mahlûkatın bazı şeylere kudreti de, onun kudret vermesi ile olur. Onun için, mahlûkata KADİR denil­mez. İllâ ki, kasıt bağlantısı ile denilebilir.)

 

18. VE İLEYH-İL-MASİYR

(Öldükten sonra, bizim de dönüşümüz Allahu teâlâ’ya dır..)

 

19. ESTAĞFİRULLAHE

(Allahu teâlâ hazretlerinden mağfiret ve günahlarımın örtülmesini dilerim.)

 

20. SÜBHANALLAHİ…

(Allahu teâlâ hazretlerini, zatı pâkine ve şânı şerifine lâyık olmayan noksanlardan ve ayıbı icap ettiren şeylerden pak eylerim.)

 

21. VEL-HAMDÜ LİLLÂHİ

(Hamd, Allahu teâlâ hazretlerine mahsustur.)

 

22. VE LÂ İLAHE İLLALLÂHÜ

(Mânası yukarıda açıklanmıştı.)

 

23. VALLAHU EKBER

(Allahu teâlâ, her şeyden büyük ve ziyadesiyle uludur.)

 

24. VE LÂ HAVLE

(Mâ’siyetten ancak Allahu teâlâ’nın koruması ile sakınılabilir)

 

25. VE LÂ KUVVETE İLLÂ BİLLAH'İL-ALİYY'İL-AZİM…

(Allahu teâlâ’ya tâ’at ve ibadete kudret yoktur. Ancak, ulu ve yüce olan Allahu teâlâ’nın yardımı iledir.)

 

-->

II. Bölüm

 

 

Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahiym

Rahman' Rahim Allah'ın adı ile...

 

 

26. SÜBHANALLAHİ…

Allah sübhandır.

(Sübhan, tesbih manasınadır. Tesbihin mânası da pâk etmektir. Zamirde gizli fiil ile takdiri) :

 

 

Allahu teâlâyı tesbih ile tenzih ederim.

demektir. Yani, Allahu teâlâ hazretlerini, zât-ı-pâkine ve şân-ı-şerifine lâyık olmayan noksanlardan ve ayıbı icap ettiren şeylerden pâk eylerim, mânasına gelir. Sonradan, çok kullanılmış olduğundan hafifliği gerektirmemesi için:

 

Lâfzı, İsm-i-celile muzâf kılınarak SÜBHANALLAH olmuştur.

Malûm ola ki, kulun Allahu teâlâ’yı pâk eylerim deme­sinden murat, O’nun pâk olduğuna itikat etmesi ve “İtiraf ederim ki, kendi zatında zatı şerifine lâyık olmayan şeylerden münezzeh ve müberrâdır” demesidir. Yoksa, Allahu teâlâ’nın kimsenin tesbih ve tenzihine ihtiyacı yoktur. Olsa olsa, bu tesbih ve tenzihin ve zikirlerin faydası kullarına râcidir, ki tesbih kelimesini söylemekle kendi ayıplarından pâk olurlar.

Nitekim, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, buyurmuşlardır ki:

 

— Bir kimse, günde yüz defa SÜBHANALLAH VE BÎ-HAMDİHİ dese, denizlerin köpüğü kadar bile olsa, hataları mahv olunur.

Tıpkı bunun gibi, bir kimse LA İLAHE İLLALLAH dese, mâna ve mefhumu, «Ben Hak Teâlâ’yı tevhid eder, birlerim» demek olur. Oysa, Allahu teâlâ zaten kendi zat ve sıfatında vahid, ezelî ve ebedidir. LA ŞERİKE LEHU ibaresinin tevhidi ile vahid olmamıştır. Demek ki, bu zikirden murat, vahdaniyyetine itikat ve ikrar ederini ki; vahid, ezelî ve ebedidir, demektir.

Tahmid, temcid, tekbir ve diğerleri de bunun gibidir. Allahu teâlâ cümlesine rahmet buyursun, bâzı âlimler tesbihin mânası:

 

Allahu tebareke ve Teâlâ’nın, emirlerine sür'at etmek ve ta’atinde ağır almayarak; hafiflik, zevk ve lezzet bulmak ve kalp huzuru ile olmaktır,

 

buyurmuşlardır.

27. VE Bİ-HAMDİHİ

Ona hamd olsun

Bu kelimede geçen VE (VAV harfi) Arap dili kaidesine göre hal içindir. Takdirî bir mana olarak şöyle demektir:

- “Yüce Allah'ın hamdine bürünmüş olarak, Allah'ı tesbih ederim.” Bundan başka, yine Arap dili kaidesine göre VAV harfi atıf için olabilir ki, o zaman mana şöyle olur:

- “Allah'ı tesbih eder; onun hamdine bürünürüm.”

Hangisi olursa olsun, asıl mânası odur ki: «Allahu teâlâ’yı şanı şerifine lâyık olmayan şeylerden pâk eylerim ve beni kendisinin tesbih ve tenzihine muvaffak ettiği için ona hamdü-senâ ederim» demektir.

 

28. VE MÂ TEVFİKÜ İLLÂ BİLLÂHİ VE LÂ HAVLE VE LÂ KUVVETE İLLÂ BİLLÂH…

Kötülükten alınmak, taata kuvvet, ancak Allah'ın kudret elindedir; Hepsi Allah'ın ihsan eylediği başarı ile oluyor. Azim Allah sübhandır, ona hamd olsun...

Burada, bilinmesi gereken bir hususa işaret edilmektedir; anlatalım. Bir kul:

- Ben de tenzih ederim...

Dediği zaman, ilk bakışta, bunu kendisi yapabiliyormuş, kendisinin bir bağımsızlığı varmış gibi bir mana çıkıyor. Şimdi, bu vehmin giderilmesi gerekiyor.

İşte, metnin bu son cümlesi de eklenerek, buraya kadar anlatılan metinde daha açık olarak ifade edilen mana şu olur:

- Bu işlere karşı güçsüzlüğüm ortadadır. Okuduğum bu tesbih, tenzih, ettiğim hamd Yüce Allah'ın ihsan eylediği başarı iledir. Ayrıca, kuluna karşı zatının tam manası ile güçlü olduğunu, kulunun dahi tam manası ile onun huzurunda bir güçsüzlük içinde bulunduğunu anlattı ve bu manada, tam bir marifet verdi; iman ve İslâm ile şereflendirdi.

Bu mana, şu hadis-i şerifin, bir yönü ile açıklamasıdır:

 

Kim, nefsini bilirse, Rabbini de bilir.

 

hadis-i şerifi, hikmeti gereği bu manaya işaret etmektedir.

Kazî Beyzavî (ks); Fatiha suresinin 4. âyetinde buyurulan:

 

 - «Ancak, sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım dileriz.»

 

Âyeti kerimesinin tefsirinde, bu manaya işaret vardır buyurmuşlardır.

 

Bazı âlimler de, SÜBHANEKE şerhinde buyurmuşlardır ki:

- Yüce Allah'ın ADEMİYET (yokluk) SIFATI varmış gibi, bir vehim geleceğinden, onu karşılamak içini şanında şöyle okumak gerekir:

 

O’nun şeriki yoktur. Zerre miktarı ve hatta daha azı ilminden gizli kalmaz.

 

Manası gelmiştir. Bu çeşitten tesbih, tenzih grubuna:

- Celâl Sıfatları (SIFÂT-I CELÂL) adını vermişler.

Bir de Yüce Allah'ın Vücudiye Sıfatları (SIFÂT-I VÜCUDİYYE) vardır; İlim, hayat, Kudret gibi… Bunlara da KEMAL ve KEREM sıfatları adını vermişler. Demek ki, kulun SÜBHANALLAH sözü, birinci sıfata işarettir. VE Bİ-HAMDİHÎ sözü, ikinci sıfata işarettir. Bunlara, tesbih ve tahmid denilmesi, her ikisini birden be­lirtmek içindir. Böylelikle denilmiş olur ki:

— Allahu teâlâ’yı, bütün noksan sıfatlardan tenzih eder ve bütün kemal sıfatları ile O’na hamdederim.

Bir arada söylenilmesini gerektiren sebep budur:

 

önce, her türlü noksanlıklardan pâk ve münezzeh olduğunu ispat etmek, daha sonra kemal sıfatları ile süslemektir.

 

Bundan dolayı; TESBİH, TAHMİD’den öne alınmıştır. Tesbihin, hamde bitişik olması da, malûm ola ki KEMALULLAH-Ü-TEALÂ içindir. Nefiy ve ispat için, bir arada ve bir­likte söylenir.

 

29. SÜBHANALLAHİL-AZİYMİ VE Bİ-HAMDİHİ...

(Ulu Allah’ın her türlü noksan ve eksik sıfatlardan pâk ve münezzeh olduğunu ikrar eder ve beni bu lûtfuna mazhar kıldığı için, aynı zamanda hamdederim.)

 

Bu tesbih ve tahmidin tekrarlanması ve İkincisinde EL’AZÎM lâfzının ilâve olunması, rivayetleri toplamak için ola­bilir. Zira, imam Muhyissünne kuddise sırrahu, MESABÎH-İ- ŞERİF’te rivayet etmektedir ki, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem:

 

 

Her kim, sabah ve akşam vakitlerinde 100 kerre (SÜBHANALLAHİ ve Bİ-HAMDÎHÎ) derse kıyamet günü ondan daha faziletli kimse gelmez. Kim, daha fazla söylerse, fazileti ziyadeleşir, buyurmuşlardır.

 

Bir diğer Hadis-i-şerifte de:

 

iki kelime vardır ki, Allahu teâlâ’ya sevgili, dile hafif ve mizanda ağırdır: (Sübhanallahi ve bi-hamdihi sübhanallah-il azim.)

 

Bir diğer Hadis-i-şerifte de:

 

Günde 100 kerre (Sübhanallahi ve bi-hamdihi) diyen kimsenin, denizin köpükleri kadar hataları olsa, sili­nir, buyurulmuştur.

 

Bir Hadis-i-şerifte ise:

 

Bu sebeple olabilir ki, Hadis-i-şerifte bu kelimeler, bu ter­tip üzere de zikrolunmuştur. Netekim, MÜNTEHAP sahibi RAVZA-î-MÜNTAHAP’ında, kendi isnadı ile rivayet eder ki, Ebi-Hureyre radiyallahu anh hazretleri şöyle buyurmuşlar­dır:

 

Her kim, günde 100 kerre (Sübhanallahi ve bi-hamdihi sübhanallah-il-azim ve bi-hamdihi estağfirullah) derse, denizin köpükleri kadar hataları olsa silinir.

EZKAR sahibi de buyurmuştur ki, hatalardan maksat HUKUKULLAH’tır ve küçük günahlardan olabilir.

Bu Hadis-i-şeriften anlaşılıyor ki, ESTAĞFİRULLAH zik­rinin bir vechi tesbih ve tahmidlerden sonra, bir vechi de muh­temelen Hak sübhanehu ve teâlâ'nın Sûre-i-Nasr’da :

 

Rabbine hamdeyle ve mağfiretini dile...

(En-Nasr:3)

 

Emrine uymak için olabilir. Nitekim, tefsir kitaplarında vârid olmuştur ki, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, bu sûrenin nüzulünden sonra :


SÜBHANALLAHİ VE Bİ-HAMDİHİ VESTAĞFİRULLAHİ VE ETÛBU İLEYH

sözünü artırmışlardı.

Yine tefsir kitaplarında buyurulmuştur ki, En-Nasr sûre­sinin nüzulünden sonra, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri, bulundukları meclislerden:

 

SÜBHANEKE ALLAHÜMME VE Bİ HAMDİKE VESTAĞFİRÜKE VE ETÛBÜ İLEYKE

 

demeden kalkmazlardı. Bu sûrenin nüzulünden sonra, iki yıl dünyada kaldılar, asla güldükleri ve sevindikleri görülmedi.

 

Estağfirullah’ın mânası : «Allahu teâlâ'dan dünya ve âhirette günahlarımı örtmesini, başkalarına açıklamamasını İste­rim» demektir.

Fakat, kâmillerin ve ehl-i-sülûkün istiğfarının mânası büs­bütün başkadır. Onlar: «Allahu teâlâ'dan gerek kendi vücudu­mun ve gerekse diğer eşyanın vücudunun bakışlarımdan örtül­mesini ve gözlerimin önünde Zât-ı-pekinden gayrı hiçbir şey kalmamasını isterim» derler. Nitekim :

 

Vücudun öyle bir günahtır ki, onunla bir diğer günah mukayese edilemez,

 

demişlerdir.

Malûm ola ki; bu tesbih, tahmid ve istiğfarı bu tertip ile 100 defa söylemek lâzımdır. Hadis-i-şeriflerle va’dolunan seva­ba nail olabilmek için aslâ eksik olmamalıdır. Eğer, yüzden fazla söylenirse, va’dolunan sevaba yine nail olunur ve ne ka­dar fazla söylenilmişse, o kadarı HASENE olur. Çünkü :

 

 

Her kim, daha ziyade söylerse, Allahu teâlâ hasenatını ziyadeleştirir.

 

buyurulmuştur.

Malûm ola ki; va’dolunan bu sevaba nail olmak zahiren şarttır. Bu zikr-i-şerifi gaflet içinde tekrarlamamalı, mâna­sını ve Allahu teâlâ’nın ihsan ve atiyyelerini düşünmeli, kalp huzuru ve hulûs ile söylemelidir.

Nitekim, haberlerde vârit olmuştur ki, SÜBHANALLAH diyen üç kimse, kıyamet gününde mizana geldiklerinde, biri­sinin tesbihi göklerden, yerlerden ve bunların ötesinden ağır gelir. İkincisinin tesbihi, gökler ve yerler ağırlığınca gelir. Üçüncüsünün tesbihi ise, sinek kadar dahi gelmez. Demek ki, bu fark tefekkür ve kalp hulûsundan ileri gelmektedir.

TENBİH-ÜL-GAFÎLİYN’de rivayet olunduğuna göre, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem:

 

Diliyle istiğfar ve buna rağmen günahlarında ısrar eden, Rabbi ile istihza etmiş gibidir.

 

buyurmuşlardır.

 

Râbia-i-Basriyye hazretleri de buyurmuşlardır ki:

— Bizim istiğfarımız, çok çok istiğfara muhtaçtır.

O halde, bütün zikirlerin kabulü, kalp huzur ve hulûsu­na bağlıdır.

Malûm ola ki, bu zikr-i-şerif bu tertip ile, 100 kerre tek­rarlandığı gibi, istiğfar da 100 kerre olmalıdır ki, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin fiillerine ve emirleri­ne uyulmuş olsun. Nitekim, bir Hadis-i-şerifte:

 

Kalbime sükûn, sürür, haşyet ve sâfiyyet doldurduğu; ümmetimin ahvalini düşünmekten doğan gam ve keder­lerimi giderdiği için, günde 100 kerre Allahu teâlâ’ya istiğfar ederim. Ey iyman edenler; Allahu teâlâ’ya tövbe ediniz. Ben, günde 100 kerre tövbe ediyorum,

buyurmuşlardır.

 

Malûm ola ki; bir kimse, meşayih-i-izâm kaddesallahu teâlâ esrarehüm hazeratı gibi, sabah namazının sünneti ile farzı arasında bu zikre devam etse ve bir gün ciddî bir engel çıktığından ötürü bunu yerine getiremese, o günün içinde her hangi bir zaman tamamlamak suretiyle va’dolunan aynı se­vaba nail olur. Çünkü, yukarıda zikrolunan Hadis-i-şerifte sa­bah kaydı ile birlikte gün dahi zikredilmiştir.

Cezeri hazretleri HASN-AL-HASİYN’de buyurmuşlardır ki; bir kimsenin gece, gündüz, namazlardan sonra veya her­hangi bir vakitte okuduğu virdi olsa bir engel dolayısiyle ye­rine getiremese, fırsat bulur bulmaz onu savsaklamadan kaza etmelidir. Virde devam, ancak böyle âdet edinilir.

Bu tesbih, tahmid ve istiğfarı bu tertip ile 100 kerre de­dikten sonra şöyle devam edilir:

 

30. SÜBHANALLAHİ VE Bİ-HAMDİHİ ADEDE HALKIHİ

(Allaha teâlâ hazretlerini, kendisine lâyık olmayan şey­lerden tenzih ve pak eder ve O’na mahlûkatı sayısınca hamd-ü sena eylerim.)

31. VE ZİNETE ARŞİHİ

Arşının ağırlığı kadar

32. VE RIZÂ’E NEFSİHİ

(O kadar ki, Allahu teâlâ kendisine gizli ortak koşmaktan, riyâdan, iki yüzlülükten ve gösterişten uzak ve ihlâs üzere ol­duğumu bilerek razı olsun.)

33. VE MİDÂDE KELİMÂTİHİ

(Allahu teâlâ hazretlerini pâk ve tenzih eder ve O’na keli­meleri miktarınca hamd-ü-senâ ederim.)

Bazıları, kelimelerden maksat ilim ve hikmettir demişler­dir. Bazıları da, maksat Kur’an ve nâzil olmuş diğer kitaplar­dır demişlerdir. Allahu teâlâ’nın KÜN kavli olduğunu ve bu­nunla eşyayı halk ve icat buyurduğunu ileri sürmüşlerdir ki, burada her üç mâna da uygundur. Evvelce de anlatılmağa çalı­şıldığı gibi, ilminin sonsuzluğu deliliyle zikirde çokluk, tesbih ve tahmittir. Örnek gösterilerek sınırlamak değildir. Mesele, çok çok anmaktan ibarettir.

Bu zikri şerifin faziletlerinden birisi de odur ki, MESABİH-İ-ŞERİF’te, Ümmül-mü'miniyn Cevriye radıyallahu anha hazretlerinden rivayet olunduğuna göre; Resûl-ü-Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bir sabah, Cevriye hazretlerinin yanından sabah namazını kılmak için mescide çıkmışlar. Bu esnada, Cevriye hazretleri de namaz kılıyorlarmış. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, duhâ namazını da kılarak döndüklerin­de, kendilerini hâlâ namazda bulmuşlar ve:

— Bıraktığım gibi bulunuyorsun, bitiremedin mi? diye sormuşlar ve müsbet cevap alınca, şöyle buyurmuşlardır:

— Ben, üç defa şu dört kelimeyi söyledim. Eğer, tartılsa ve karşılaştırılsa, ecir ve sevap bakımından, senin bir gün için­deki bütün zikirlerinden ileri ve fazla olur. O dört kelime şudur:

 

 SÜBHANALLAHİ VE Bİ-HAMDİHİ ADEDE HALKIHİ VE RİZÂ’E NEFSİHİ VE ZİNETE ARŞİHİ VE MİDÂDE KELÎMATİHİ

 

 

34. VE MÜNTEHÂ İLMİHİ

İlminin nihayeti kadar …

(Allahu teâlâ’yı pâk eder ve O’na hamd-ü-senâ ederim il­min nihayeti kadar, demektir. İlmin sonu yoktur, maksat çok­luk ifadesidir. Yani denilmek istenir ki, nasıl O’nun ilminin so­nu yoksa, benim tesbih, tahmid ve tenzihim de öylece sonsuz­dur. İlimden murat, malûmatının sonsuzluğu miktarınca de­mek de caizdir ki, belirli bir sınırı ve sayısı yoktur.)

35. VE MİNNETİHİ

Minneti kadar …

 

(Minnet, bir çok mânaya gelir. Fakat, burada nimet mâna­sı uygun görülmektedir. Yani, Allahu teâlâ’yı, nimetleri ve ih­sanları sayısınca tenzih ve O’na hamd-ü-senâ ederim, demek­tir.)

 

36. VE RAHMETİHİ

O’nun Rahmeti miktarınca.

37. VE RE'FETİHİ

Re'feti kadar.

(O’nun nebatları bol olan yerleri miktarınca demektir ki, maksat yine çokluk ifadesidir. Yani, zikrolunan bu şeyler na­sıl sonsuz ve sayısız ise, ben de Allahu teâlâyı öylece sonsuz ve sayısız olarak çok çok tenzih ve O’na hamd-ü-senâ ederim.)

Bunları söyleyince, nefse u’cub kokusu vehm olunur ve bu vehmi de gidermek için şöyle devam edilir :

38. VE LÂ HAVLE

(Benim, isyanlardan kaçınmağa, bu tenzih, tesbih ve tahmidlere ve diğer ibadetlere gücümün yetmesi, ancak Allahu teâlâ'nın azamet ve tevfiki ile olabilmektedir.)

39. VE LÂ KUVVETE

(Tenzih, tesbih ve tahmide ve diğer ibadetlere kuvvet ve kudretim de yoktur.)

40. İLLÂ BİLLÂH

(Bütün bunlar, Allahu teâlâ’nın kudreti, yardımı sayesin­dedir.)

41. EL-ALİYYİ

(Allahu teâlâ, öylesine yüce şan sahibidir ki, O’na sıfat ve mâhiyyet-i-ulûhiyyesinde kimse ortak olamaz.)

41. EL-AZİYM...

(Allahu teâla, öylesine azamet sahibidir ki, her şey ona nisbetle hakirdir.)

 

Kul, Allahu sübhanehu ve teâlâ’yı böylece azamet sıfatlan ile vasfedince, hitap ve münâcata lâyık olur. Bundan sonra, ken­di halini arz ve dua eder, ne isteyecekse ister :

 

Bana dua ediniz ki, size icabet edeyim.

(El-Mü’min: 60)

emri celiline hak kazanır ve der ki:

43.ALLAHÜMME

(Yâ Allah! Ey Allah’ım!..)

44. YÂ HAYYÜ

(Ey her zaman diri ve canlı, daimî hayat sahibi)

45. YÂ KAYYÛMÜ

(Ey yeri göğü ayakta tutan, her zaman yarattıklarının korunmasına ve kollanma­sına kıyam gösterici.)

46. YÂ ALLAH

(Ey vücudu vâcip olan)

47. YÂ BEDİ’AS-SEMÂVATİ VEL-ARD.

(Ey göklerin ve yerlerin yaratıcısı.)

 

Fethiyye evrâdı şerhinde buyurmuşlardır ki, müşkili olan bir kimse 70 kerre YÂ BEDİ’AS SEMAVATİ VEL’ARD derse, Allahu teâlâ onun müşkilini giderir.

48. YÂ MÂİK-EL-MÜLK

(Ey mülkünde tasarruf edici)

 

49. YÂ ZEL CELÂLİ VEL’İKRAM

(Ey şeref ve kemal sahibi)

 

MEŞARİK şerhinde rivayet olunmuştur ki, bir kimse Allahu teâlâ’dan sormuş:

— Bana, ne zaman dua edilse icabet edeceğin ismi â’zamını göster.

Gökyüzünde, yıldızlarla yazılmış olarak:

 

YÂ BEDİ’AS SEMAVATİ VEL'ARD YÂ ZELCELÂLİ VEL’İKRAM

 

görmüştür.

 

Hadis-i-şerifte vârit olmuştur ki, Resûlüllah sallallahu aley­hi ve sellem, bir kimsenin :

— Ya zel-celâli vel’ikram, dediğini duymuş ve buyurmuş ki:

— Duan kabul olundu, iste isteyeceğini...

Yine, Hadis-i-şerifte vârit olmuştur ki; ne zaman ism-i âzam ile dua edilse icabet eder. Ne zaman, ism-i-â’zam ile istenilse verir.

Bu iki Hadis-i-şerifi, HASN-AL-HASİYN’de zikrettikten sonra buyururlar ki:

— İsm-i-â’zam üç sûrededir. Bakara, Al-i-îmran ve Tâ-Hâ sûreleridir.

Kasım bin Abdurrahman-eş-Şâmi-et-tâbi’i hazretleri buyu­rurlar ki :

— Ben, üç sûrede ism-i-â’zamı:

 

El-HayyüI-Kayyûm, olarak buldum.

 

O halde, bütün bunlardan anlaşılıyor ki, bir kimse bu ismi şerifler ile Allahu teâlâ'dan hayırlı isteklerini isteyerek dua ederse, Hak teâlâ duasını kabul eder, reddetmez.

 

50. YÂ LÂ İLÂHE İLLÂ ENTE

(Ey o kimse ki, mâ’bud-u-bil-hak yoktur, illâ sen varsın)

 

51. İNNÂ NES’ELÜKE

(Biz, gerçekten senden isteriz.)

 

52. Bİ İZZETİKE

(Senin kudret ve azametin hürmetine)

 

53. EN TUHYİYE KULÜBENÂ VE ECSÂMENÂ VE

EBDÂNENA VE ERVÂHENA

(Kalplerimizi, cisimlerimizi, bedenlerimizi ve ruhlarımızı ihya et.)

 

54. Bİ ENVÂRİ MÂ’RİFETİKE

(Mâ’rifetinin nurları ile...)

 

Yani, vahdaniyyetinin nurları ile seni bilelim buyurulmuştur. Asıl maksat, senden bâtınlarımızı kemal-i-iyman ve ahlâk-ı-hasene ve iyi alışkanlıklarla nurlandır, demektir ki, salih amel­ler ve güzel ahlâklarla özümüzü islâh edelim, mânası da çıkar.

 

55. EBEDEN DÂİMEN BÂKİYEN

(Bu ihyâ ebedî, daimî ve bâkî olsun ve ona aslâ zeval gel­mesin.)

 

56. HÂDİYEN

(Aslı ki, cennet ve rıdvandır.)

 

57. YA ALLAH, YA ALLAH, YA ALLAH

(Dua eder ve yalvarıp yakarırken mahbuba nidadır.)

Bu dua üç kerre tekrarlanmalı ve İkincisi Bİ-ENVÂRİ MÂ’RİFETİKE’ye karşılık olmalıdır.

 

58. VE Bİ-ENVÂRİ HİDAYETİKE

(Senden; kalplerimizi, cisimlerimizi, bedenlerimizi ve ruh­larımızı hidayetinin nurları ile nurlandırmanı ve Sırat-ı-müstakim’de bulunabilmek için büyük bir irade vermeni isteriz.)

 

59. VE Bİ-ENVÂRİ KUDRETİKE

(Kudretinin nurları İle.)

 

60. İLÂHİ Â’MALÜNA KALİYLÜN

(Ey Allahım!.. Senin için amellerimiz ve ibadetlerimiz ga­yet azdır.)

 

61. VE HÂCÂTÜNA KESİYRÜN

(Sana ihtiyacımız ise gayet çoktur. Belki her zaman ve her ândır.)

 

62. VE İLÂHÜNA BASİYRÜN

(Ve ilâhımız, amellerimizin ve ibadetlerimizin azlığını ve ihtiyaçlarımızın çokluğunu görücüdür.)

 

63. ALLAHÜMMEF’AL BİNA MÂ ENTE LEHU EHLÜN VE LÂ TEF’AL BİNÂ MÂ NAHNÜ LEHÜ EHLÜN ALLAHÜMME İNNİ ES’ELÜKE MÂ LÂ ESTEHİKKU VE E’UZÜ BİKE MİMMÂ ESTEHİKKU NİMEL-MEVLÂ.

(Allahımız ne iyi mevlâdır ki, bu kadar az tâ’ata fazlından bol bol sevaplar bahşeder.)

 

64. VE Nİ’MEN NASİYR

(Ne iyi yardımcıdır ki, ihtiyaçlarımızı giderir ve karşılar.)

 

65. GUFRANEKE RABBENÂ

(Günahlarımız İçin mağfiretini isteriz ey rabbimiz..)

 

66. VE İLEYK EL-MASİYR

(Öldükten sonra dönüşümüz sanadır.)

 

67. VE LÂ HAVLE VE LÂ KUVVETE İLLÂ BİLLAHİL- ALİYYİL-AZİYM

 

Malûm ola ki, Cezeri kuddise sirrahu hazretleri, HASN- AL-HASİYN’de buyurmuşlardır ki :

— Duanın âdâbı vardır. Bazısı rükün, bazısı şart ve bazısı da bunlardan gayrı şeylerdir. Haramdan sakınmakta, yiyecek ve içecekte, giyinip kuşanmakta, kazançta ve Allahu teâlâ’ya karşı ihlâsta salih amelleri öne almalı, bunları sıkı sıkıya gözetmeli, iyice temizlenip abdest almalı, kıbleye yönelmeli, na­maz kılar gibi dizüstü çökmeli, önce Allahu teâlâya hamd-ü-senâda bulunmalı, sonra Resûlüllah sallallahu aleyhi ve selleme salâvat getirmeli, elleri göğüs hizasına kaldırarak açmalı, göz­lerini semaya dikmemeli ve ne istenecekse Allahu teâlâ’dan is­tenmelidir. Esmâ-i-hüsnâsı ve sıfâtı ulyasiyle kabulü niyaz edil­melidir. Sesini yükseltmekten, nağmeler yapmaktan, gösteriş­lerden son derece çekinmelidir. Allahu teâlâ’ya enbiyâsı, evliyâsı ve salih kulları ile tevessül edilmelidir. Günahlarını itiraf ve af talep etmeli, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellemden gelen duaları seçmeli ve bu esnada bütün düşünceleri kafasın­dan silmelidir. Bu arada, kendi nefsine, ana ve babasına ve bü­tün mü’min kardeşlerine dua etmeli ve duayı kendisine tahsis etmemelidir. Duayı en az üç kerre tekrarlanmalıdır. İstediği şeyi ısrarla istemelidir. Günah olan veya günah sayılan şeylerle dua etmemelidir. Dua ettikten sonra ÂMİN diyerek ellerini yüzüne sürmelidir. Fakat, dua için acele etmemelidir, özellikle :

— Dua ettim de kabul olunmadı, denilmemeli ve istenilen şey tekrar tekrar istenilmelidir.

Duada tekrar ve ısrar ve ihtiyaçların tamamını istemek mendup olduğundan, duanın sonuna geçmeli ve şöyle deme­lidir :

 

68. EL-HAMD -Ü LİLLAHİ RABBIL ÂLEMİYN

(Hamdolsun o Allaha ki, âlemleri terbiye edicidir. Bizi, münâcatına dâvet buyurmuş:)

 

Bana dua ediniz ki, size icabet edeyim.

(El-Mü'min: 60)

 

va'dinde bulunmuştur.

 

69. ESSELÂTÜ VESSELÂMÜ ALÁ SEYYİDİNA MUHAMMEDİN VE ALÁ ÂLİHİ VE SAHBİHİ ECMA’ÍYN

(Cenabı Rabbil-izze ile aramızda vasıta olan seyyidimiz, ulumuz Muhammed aleyhisselâm üzerine salât ve selâm olsun ve onun âl ve ashabı ki, kendilerine uymuşuzdur. Rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmaiyn.)

 

70. ALLAHÜMME

(Yâ Allah...)

 

71. YÂ VÂCİBEL VÜCUD

(Ey vücudu sabit ve kâmil.)

 

72. VE YÂ VÂHİB-EL HAYRİ VEL-CÛD

(Hayır, lügatte iyilik ve kerem mânasınadır. Yani, ey kul­larına kereminin ve rahmetinin eserlerini bahşedici, demektir.)

 

73. EFID ALEYNÂ ENVÁRE RAHMETİKE

Rahmetinin ışıklarını, üzerimize dök, taşır.

 

(Feyiz, lügatte taşıp dökülmektir. Envar, nur’un cem’idir ki, ışık mânasına gelir. Aynı zamanda rahmet ve kalp rikkati mânalarına da gelir. Fakat, Allahu teâlâ’nın sıfatlarından ola­rak kullarını nimetlendiren ve onların zararlarını defeden de­mektir. Yani, rahmetinin ışıklarını bizim üzerimize dök, taşır ki, bizi kuşatsın ve bizi nimetlerinle sevindir ve üzerimizdeki za­rarları def'eyle, demektir.)

 

74. VE YESSİR LENEL VÜSULE İLÂ KEMALİ MÂ’RİFETİKE

(Seni kemal ile bilmek, bizim için nasıl mümkün ise ve sa­na kavuşmak nasıl kabil olacaksa, tevfikinle onu bize kolay­laştır.)

 

75. SÜBHANEKE

(Seni noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatlariyle tav­sif ederiz.)

 

76. LÂ İLME LENÂ İLLÂ MÂ ALLEMTENA

(Nasıl ki buyurdun, biz senin künh-ü-zatını bilmekten âciziz. ilminin tamamı sendedir: Ancak, bize öğrettiğin kadarını bilebiliriz.)

 

77. VELÂ YUHİTÛNE Bİ-ŞEY’İN MİN İLMİHİ İLLÂ Bİ-MÂ-ŞA’

(Biz, ancak bize bildirdiğin kadar ını bilebiliriz. Başka bil­gimiz yoktur.)

 

78. VE LÂ MA RÍFETE LENA İLLÂ MÂ ELHEMTENA

(Bize ilham ettiğinden başka, bizim için marifet yoktur)

 

(Mâ’rifet ve ilim aynı mânaya gelir, bilmek demektir. Fa­kat, burada ilim ile mâ’rifet arasında fark vardır. Nitekim, Seyyid Şerif kuddise sirrahu, TÂRİFAT’ ında buyurmuştur ki, doğ­rusu fark vardır. Çünkü, mâ’rifet bilinen şeyi unuttuktan son­ra bilmeğe derler. İlim bunun aksidir. Bundan dolayı, Allahu teâlâ hazretlerine ÂLİM denilir, ÂRİF denilmez. İlham, kalbe telkin olunan şey demektir. Feyiz yolu ile, bildiğimiz şeyleri unuttuktan sonra bilmemize imkân yoktur. Ancak, o kadarını biliriz ki, onu sen bizim kalbimize feyiz tarikiyle ve kendi ka­zancımız olmaksızın telkin eyledin, demektir.)

 

 

79. İNNEKE ENTEL ALİYMÜ

(Gerçekten, senden hiçbir şey gizli kalmaz, bilgin her şeyi kuşatır ve sen her şeyi bilirsin.)

 

80. ELHAKİYMÜ

(Her şeyi yerli yerine koyan ilim, amel ve ihsanda kemal sahibi ancak sensin.)

 

81. ALLAHÜMME

(Yâ Allah..)

 

82. İNNÂ NES’ELÜKE MİNEL İSMETİ DEVAMEHÂ

(İsmet lügatte şerri defetmek ve ondan korunmaktır.)

 

Yani, bizi isyanlardan koru ve şerrimizi defet, demektir. Seyyid Şerif buyurmuştur ki :

 

İsmet, isyanlardan kaçınmak için bir melekedir. Mâ’siyyete gücü yetenler de bu sayede korunurlar.

 

83. VE MİN EN NİMETİ TEMAMEHÂ

(Senden, dünyada ve âhirette bize ihsan edeceğin nimetle­rin tamamını isteriz.)

Resûl-ü-Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bir kimsenin dua ederken:

 

ALLAHÜMME İNNÎ ES’ELÜKE TAMAM-EN-Nİ’ME

(Allahım! Senden nimetinin tamamım isterim.)

 

dediğini duydular ve sordular :

— Nimetin tamamı nedir? 0 kimse cevaben :

 

Bir duadır ki, onunla hayrı rica ederim, dedi. O zaman, buyurdular ki:

 

Nimetin tamamı, Cennete girmek ve cehennemden kur­tulmaktır.

 

84. VE MÎN-EL-ÂFİYETİ HUSULEHÂ

(Afiyetin de husulünü isteriz.)

 

Hadis-i-şerifte buyurulmuştur ki:

Allahu teâlâ’dan âfiyet isteyiniz. Çünkü, âfiyetten hayırlı bir şey verilmemiştir.

O halde, âfiyet nedir?

 

Şıbli hazretleri buyurmuştur ki; afiyet bid’atlerden, kötü amellerden, nefis şehvetinden, kalbin ölmesinden salim ol­maktır.

Bazılarına göre de afiyet, istikamet üzere bulunmak, salihler ile konuşmak, fazla ibadet ve tâ’atte olmaktır.

Bazılarına göre de âfiyet, belâsız nefis, cefasız dost, meşakkatsiz rızık, riyasız ameldir.

Bazı ehli mâ’rifet de buyurmuşlardır ki:

 

 

Afiyet, Allahu teâlâ’nın seni başkalarına yük etmemesidir.

 

Bir hakime: (Afiyet nedir?) diye sormuşlar. Cevaben:

 

Kuvvetli din, selim kalp, hastalıklı vücut ve kerim olan Rabbine tevekküldür,

 

demiştir.

Ebu-Bekir Verrak’tan: (Afiyet nedir?) diye sormuşlar:

Kulun şehadetle son nefesini vermesi, sonra Ehlullah ile bâ’solunması, selâmetle cehennem köprüsünü geçmesi, sonra cennete girmesidir, îşte, afiyet budur, cevabını ver­miştir.

Bazı ehli mâ’rifetten rivayet edilmiştir ki, afiyet 10 has­lettir: Beşi dünyadadır: İLİM - AMEL - İHLAS - ŞÜKÜR ve KAZAYA RIZADIR, Beşi de ahirettedir: YÜZ AKLIĞI, Mİ­ZANDA AĞIR BASMAK, SIRATI GEÇEBİLMEK, ATEŞTEN KURTULMAK ve CENNETE GİRMEKTİR. (Şerhi-şir’a)

 

85. VE MİN ER RAHMETİ ŞÜMÜLEHA

(Rahmetinin şümul ve ihatasını isteriz ki, bizi kaplasın ve bütün cihandan gelecek bütün zararlarımızı def’eylesin.)

 

86. VE MİN-EL-AYŞİ ERGADEH

(Geçim ve dirlik bakımından genişlik isteriz.)

 

87. VE MİN-ELÖMRİ ES’ADEH

(Ömrümüzün mes’ut ve mübarek olmasını isteriz.)

 

88. VE MİN-EL-VAKTİ ATYABEH

(Vakit ve zamanın pâk ve temiz olmasını isteriz.)

 

Zuhrul-âbidin’de denilmiştir ki, mü’min için beş bayram vardır:

 

BİRİNCİSİ: Hafeze meleklerinin günah yazmadığı her geçen gün.

 

İKİNCİSİ: Dünyadan ayrılırken iyman ve şehadetle ayrılındığı ve şeytanın hilesinden korunulduğu gün.

 

ÜÇÜNCÜSÜ: Sıratı geçtiği, kıyamet korkularından emin olduğu ve zebanilerin elinden kurtulduğu gün.

 

DÖRDÜNCÜSÜ: Cennete girdiği ve cehennemden emin olduğu gün.

 

BEŞİNCİSİ: Rabbisine nazar ettiği gün.

 

ALLAHÜMME ERZÜKNÂ MİN FADLİKE YÂ ZEL- FADLİ VEL’İHSANİ BÎ-HÜRMETİ SEYYİD-İL-MÜRSELİYN.

(Ey fazl ve ihsan sahibi Allahım! Bizleri, seyyid-il-mürseliyn hürmetine rızıklandır.)

 

89. VE MÎN-ER-RIZKÎ EVSA’AH

(Bol ve geniş rızık isteriz.)

 

90. VE MÎN-EL-FADLI A’ZABEH

(Kullarına sebepsiz olarak ihsan buyurduklarının tatlı­sını ve iyisini isteriz.)

 

91. VE MİN-EL-LÜTFİ ENFA’AH

(Lütuf ve tevfikinden en yararlısını isteriz.)

 

Allahu teâlâ, kullarına lütuf ve ihsan edicidir.

(Eş-Şûra: 19)

 

Lütuf, amellerde yumuşaklık etmeğe derler. Hak teâlâ’nın ibadete lütuf ve tevfiki ve re’fetidir.

 

92. VE MİN-EL- İN’AMİ E’AMMEH

(Dünya ve âhiret ni’metlerinin tamamını isteriz.)

 

(Beyzavî kuddise sirrahu hazretleri MESABİH haşiye­sinde buyurmuştur ki,

 

Ahiret nimetleri; başlı başına çok büyük ve tam bir nimettir.

 

Dünya nimetleri ise, bölünmüştür. O halde, bundan da an­laşılıyor ki, umumî nimetler dünyaya ve âhirete ait olmak üzere ikidir. Yani nimetlerinin tamamını âhiret için ve iyisini ve tamamını da dünya için isteriz, demektir.)

 

93. VE MİN-EL-İHSANİ ETEMMEH

(İyman ve diğer iba­detlerde tam ihlâs ihsanını isteriz)

 

Burada ihsan, in’am mânasına kullanılmıştır Allahu teâlâ için amelde ihlâs mânasını taşımaktadır. Çünkü, ihlâs ve iman ve diğer ibadetlerin şartıdır. Bu bakımdan, bu mâna daha uygundur. O halde, senden iman ve diğer ibadetlerde tam ihlâs isteriz, demektir.

 

94. ALLAHÜMME YÂ ALLAH KÜN LENÂ

(Din ve dünyamız için yararlı ol. Kullarına yararlı olan ancak sensin.)

 

95. YA CEBBARÜ

(Ey kullarının işlerini düzelten, her işlerine tekeffül eden ve onların düzelmelerini takdir eden.)

 

96. VE LÂ TEKÜN ALEYNA YA GAFFARÜ

(Din ve dünyamız için bize zararlı olma.. Çünkü, zarar­ları ulaştırmayı icat eden de sensin.)

 

97. ALLAHÜMME YA ALLAHÜ AHTİM BİS-SAADETİ ÂCÂLENA

Allahım... Ecellerimizi iyilik ve saadetle doldur ve sonuç­landır.)

 

(Hatim, sözlükte tamam etmektir:

 

Bir şeyi hatmetmek, onu tamamlamak demektir.

Âcal ecelin çoğuludur. Yâni: «Ecellerimizi iyilik ve saa­detle mukadder olan ömür süremizi sona erdir» demektir.)

 

98. VE HAKKIK BİZ-ZİYADETİ ÂMÂLENÂ

(Bizim ümitlerimizi ve ricalarımızı fazlası ile gerçekleş­tir.)

 

Yâni, bizi umduğumuzdan fazlasına ulaştır. Çünkü:

 

Ben, kulumun zannına göreyim. Beni, nasıl zanne­derse; ben O’yum.

buyurmuştur.

 

99. VAKRÜN BİL’ÂFÎYYETİ GUDÜVVENA VE ÂSÂLENA

(Bizi, her vakit âfiyete yakin et ve ulaştır)

 

Akren, yakınlıktan gelir. Gudüv, sabah namazı ile gü­neşin doğması arasındaki zamana derler. Asal, ikindi ile ak­şam arasına ve yatsı vaktine denir. O halde, maksat sabah ve akşam demek oluyor ki, bizi her vakit afiyete yakın et ve ulaş­tır denilmek isteniliyor.

 

100. VEC’AL İLÂ RAHMETİKE VE MAĞFİRETİKE MASİYRENÂ VE ME’ÂLENÂ

(Öldükten sonra, sana dönüşümüzde bize rahmet ve mağfiret kıl.)

 

Bunda, bâ’as gününe ikrar vardır.

 

101. VE SUBBE SİCÂLE AFVİKE ALÂ ZÜNÛBENÂ

(Affını üzeri­mize boşaltarak günahlarımızı bağışla ve yok eyle)

 

(Secal, büyük kova demektir. Allahu teâlâ’nın affı, gü­nahların mahvolmasıdır. O halde, affını üzerimize boşaltarak günahlarımızı bağışla ve mahfeyle, demektir.)

Nitekim:

 

Allahu teâlâ onların çoğunu affeder

(Eş-Şûra : 30)

Buyurulmuştur.

 

102. VE MÜNNE ALEYNA Bİ-İSLÂHİ UYÜBÎNA

(Ayıplarımızı İslâh ve fesatlarımızı gidererek bizi ni­metleridir.)

 

103.VEC’AL-İT-TEKVA ZADENA

(Takvâyı, bizim için yol azığı ve rızık kıl)

 

Takvâ lügatte sakınmaktır. Hakikat ehli yanında Al­lahu teâlâ’ya itaat ile azabından çekinmektir. Cezaya müsta­hak olacak şeylerden, nefsi korumaktır. Takvâ, üç mertebe­dir: Allahu teâlâ’ya ortak koşmaktan ve küfürden takvâ, kü­çük günahlar da olsa bütün günahlardan takvâ ve Allahu teâlâ’dan takvadır. Bu üçüncüsü hakikî takvadır.

O halde, Takvâyı bizim için yol azığı ve rızık kıl, demek­tir.

 

Azıkların en iyisi ve hayırlısı, takvâdır.

 

Âhiret için azık edinin. Azığın en hayırlısı takvâdır. Ve benden korkunuz, ey kâmil akıl sahipleri..

(El-Bakara : 197)

 

104. VE Fİ DİNİKE ÎCTİHADENÂ

(Olanca gücümüzle senin teâtinde bulundur.)

 

105. FE-İNNE ALEYKE TEVEKKÜLENÂ VE ÎTİMADENÂ

(Tevekkülümüz ve itimadımız sanadır)

(Tevekkül, aczini bilmek ve başkasına itimat etmektir. Dünya ve âhiret işlerinin azını ve çoğunu ben sana bıraktım, hepsini senden isterim. Biz âciziz, seni kefil ettik, sana dayan­dık ve itimat ettik. Sen, bize kâfisin.)

Nitekim:

Kim Allahu teâlâ’ya tevekkül ederse, o ona kifayet eder. (Başkasına muhtaç olmaz.) (Et-Talâk : 3)

 

buyurulmuştur.

 

106. VE SEBBİTNÂ ALÂ NEHCİL- İSTİKAMETİ

(Bizi, doğru yol üzerinde sâbit ve daim eyle)

 

(Nehic, yol demektir. İstikamet ise; Seyyid Şerif, TARİFAT’ında buyurulduğuna göre, bütün va’adlere vefa ve sı­rat-ı müstakime devam etmektir. Yemede, içmede, giyinip ku­şanmada, din ve dünya işlerinde ve bütün hususlarda ortala­ma davranmaktır. Bu, âhirette ki sırat-ı müstakim gibidir.) Resûlü-Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:

 

Emrolunduğunuz gibi, istikamette bulunun.

(Hûd : 112)

 

Âyeti celilesi, bunun için nazil oldu buyurmuşlardır. O halde, bunun mânası bizi Sırat-ı-müstakim üzere sabit ve daim eyle, aşırılıklardan koru, ortalama davranmamızı kolaylaştır, de­mek olur ki:

 

Bizi, doğru yola hidayet et..

Fâtiha : 5

 

âyeti celilesi de buna işarettir.

 

107. VE A’İDNÂ MİN MUCİBAT-İN-NEDAMETİ YEVM-EL-KIYAMETİ

(Bizi, kıyamet günü pişmanlığı gerektirecek şeylerden koru.)

 

108. VE HAFFİF ANNA SİKALEL EVZÂRİ

(Günahlarımızın ağırlığını hafiflet.)

 

109. VERZÜKNA MA’İŞE’T-İL-EBRÂR

(Bizi, salih kullarını rızıklandırdığın gibi rızıklandır.)

 

(Ebrâr, birrin cem’idir. İyi ve sâlih kişi demektir. Maaş, ma’ış ve ma’ışet dünya geçim ve dirliğidir. O halde, bizi sâlih kişilerin dirilikleri gibi rızıklandır, demektir.)

 

110. VEKFİNA

(İhtiyacımız olan şeylerde, bize kifayet edici ol.)

 

111. VASRİF ANNÂ ŞERREL-EŞRÂR

(Bizden, yaramazların şerlerini ve yaramazlıklarını döndür ve men’et.)

 

112. VE A’TİK RIKABENÂ

(Kendimizi ve nefsimizi âzat et)

 

(Rikab, rakabe’nin cem’idir, boyun mânasına gelir. Bu­rada, boyundan maksat nefsin kendisidir. Kendimizi ve nefsi­mizi azad et, demektir.)

 

113. VE RIKABE ÂBÂ’İNA VE ÜMMEHÂTİNÂ

(Ana ve babalarımızın nefislerini de azad et.)

 

114. VE MEŞÂYİHİNÂ VE ÜSTÂZİNÂ MİN-ED-DEYNİ

VEL MEZALİMİ VEN-NÂR

(Şeyhlerimizi, pirlerimizi, üstadlarımızı da azat et, borç­lardan, zâlimlerden ve cehennem ateşinden kurtar.)

 

115. Bİ-İZZETİKE

(Kudret ve azametin hürmetine.)

 

116. YÂ AZİYZÜ

(Ey kemal, kudret ve azamet sahibi.)

 

117. YÂ GAFFÂRÜ

(Ey kabahat ve günahlarımızı örtücü, âhirette de suç­lamayı ve cezalandırmayı terk edici.)

 

118. YÂ KERÎYMÜ

(Ey kullarının istediklerini verici ve vesile yaratıcı)

Haberde varit olmuştur ki, bir kul ne zaman YÂ KERİM dese, Allahu teâlâ der ki: «Kulum, sen henüz zindandasın. Ke­remimden ne gördün ki ? Sabret, benim keremimi cennette gö­rürsün.»

 

119. YÂ SETTARÜ

(Ey âsilerin ayıplarını ve günahlarını örtücü..)

 

120. YÂ HALÎYMÜ

(Ey âsilerin cezalandırılmasında acele etmeyen, belki cezasını tövbe etmesini bekleyerek geciktiren hilm sahibi..)

 

121. YÂ VEHHÂBÜ

(Ey karşılıksız olarak türlü atıyyeler, zahiri ve bâtını nimetlerle bağışlayıcı..)

 

122. VE SALLALLAHÜMME ALA SEYYİDİNA MUHAMMED

(Yâ Allah! Efendimiz ve ulumuz Muhammed üzerine ni­ce salât lâyıksa salât et.)

 

123. VE ALÂ ÂLİHİ VE SAHBİHİ ECMA’İYN

(Alini, ehl-i-beytini ve ashabını da..)

 

124. AMÎN

(Duamızı kabul et..)

 

Dua bitince dua eden de dinleyen de AMİN demelidirler.

Kâab-ı-Ahbâr hazretleri buyurmuştur ki, AMİN Rabbilâlemiyn’in mührüdür, onunla mü’min kulunun duasını mühür­ler Makatil hazretleri de buyurmuştur ki, ÂMİN duanın kuv­veti ve rahmetin nâzil olmasının sebebidir.

 

125. Bİ-RAHMETİKE

(Rahmetin sebebiyle..)

 

126. YA ERHAM-ER-RAHİMİYN

(Ey rahmet edicilerden fazla rahmet edici ve nimetlendirici.)

 

ŞİR’A şerhinde, Ebi-İmame radıyallahu anhtan rivayet edilmiştir:

Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazret­leri buyururlar ki:

— Allahu teâlâ’nın bir meleği vardır. (ERHAMERRAHİMİYN) diyen kimselerin üzerine vekil tayin edilmiştir. Bir kimse, bunu üç defa söylese, o melek kendisine:

(Erhamerrahimiyn) gerçekten sana ikbal eyledi, iste isteyeceğini, der.

HASN-I-HASİYN’de rivayet edilmiştir:

Resûl-ü-Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, (Er­hamerrahimiyn) diyen bir kimsenin yanından geçiyorlardı. Kendisine hitaben:

— İste isteyeceğini buyurdular. Allahu teâlâ sana nazar eyledi.

Bu rivayetle anlaşılıyor ki, kişi bir defa dahi dese, Allahu teâlâ ona nazar edermiş. Öyle ise, o kimse isteyeceğini Hak teâlâ’dan istemelidir.

 

127, VEL-HAMD-Ü-LİLLAHİ RABBİL-ÂLEMÎYN

(Mânası yukarıda açıklanmıştı.)

 

 

 

 

***

-->

III. Bölüm

 

 

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİYM

 

 

128. ESTAĞFİRULLAH-EL-AZİYM

(Ulu Allah'tan bağışlanmamı dilerim)

 

(Üç defa söylenir. O ulu Allahu teâlâ hazretlerinden, mağfiret isterim, istiğfarın mânası, mağfiret istemektir. Mağ­firet ise, günahı örtmektir. ESTAĞFİRULLAH-EL-AZİYM’in mânası; azamet sahibi Allahu teâlâdan dünya ve âhirette gü­nahlarımı açığa çıkarmamasını ve örtmesini dilerim, demektir. Zâhir ehli için, istiğfarın mânası, günahlarının örtülme­sini istemektir. Kâmillerin ve erbabı sülûkün istiğfarlarının mânası ise, kendi vücutlarının ve diğer eşyanın vücutlarının gözünden örtülmesini istemektir.)

O halde, tâlib-i-fenâ ve müştâk-ı-lika olan sâlikin ESTAĞFİRULLAH demesinin mânası; Allahu sübhanehu ve te­âlâ hazretlerinden isterim ki, kendi vücudumu ve diğer eşya­nın vücudunu bakışlarımdan örtsün, o kadar ki gözlerimin önünde Zâtı pâkinden başka bir şey kalmasın, demektir. Ger­çekleri arayanlar için, insan vücudu fâni olmağa engeldir ve büyük günahtır. Nitekim, bundan dolayı:

 

Vücudun öyle bir günahtır ki, hiç bir günah onunla mukayese edilemez

demişlerdir.

Aslına bakılacak olursa, ESTAGFİRULLAH istikbal sı­ğasıdır. Yani, gelecek zamanda istiğfar ederim, demektir. Bu mâna, burada kullanıldığı yere uygun değildir. Neden kulla­nıldığı sorulacak olursa; her zaman, her saat, her dakika is­tiğfar ederim demek bu mânayı ifade etmez. Mağfiret istemek için:

ALLAHÜMMAGFİRLİ Allahım! Beni mağfiret eyle demelidir. Nitekim, bazı istiğfar yerlerinde böyle kullanılmıştır

Bu virdi şerifin başında. ESTAĞFİRULLAH-EL-AZİYM'in üç defa tekrarlanmasının sebebi şudur:

SAHİH-İ-MÜSLİM de denmiştir ki. aleyhissalâtü vesse­lam efendimiz, namazlarını bitirince, üç kerre Estağfirullah derlerdi. Dua isteklerinde, tekrar ve mübalâğa güzel görül­müştür. Gerçi, iki kerre demekle de maksat hâsıl olur. Fakat, tek olarak bitirmek evlâdır. Yine Sahih-i-müslim’de belirtildi­ğine göre Sultan-ı-enbiyâ aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tehâyâ efen­dimiz:

ALLAHU TEÂLÂ, TEKTİR VE TEKLERİ SEVER bu­yurmuşlardır. Sayıların tekrarlanmasında tek üçtür. Daha fazlası da caizdir ve istiğfarda yetmişe kadar çıkılabilir.

 

129. ELLEZİ LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ

(Mağfiret isterim o ulu Allah’tan ki, Allah'tan başka ilâh yoktur, İllâ Allahu teâlâ vardır.)

 

130. EL-HAYYÜ

(O Allahu teâlâ ki daima diridir. HAYY, lügatte diri mânasına gelir. Fakat, Esmâullah'ta daima diri anlaşılır.)...

 

131. EL-KAYYUM

(Yarattıklarını koruyup kollayandır)

 

(Yarattıklarının korunmasına ve kollanmasına daima kıyam göstericidir.) Bu isim müştaktır, Sıfat olduğundan Al­lah lâfzına hadis kitaplarında ve istiğfar konusunda vârid olan Hadis-i Nebeviye’ye göre:

 

 

ESTAGFİRULLAH ELLEZİ LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ EL-HAYYÜL-KAYYUM VE ETÜBÜ İLEYH

zikredilmiştir. Nitekim, çoğunluk:

 

Ondan gayrı ilâh yoktur. Aziz ve hakim odur.

(Âl-i-imran: 6)

 

âyeti celilesinin tefsirinde, EL’AZİZ’in ref’i ’dan bedel ol­duğundandır, diye açıklamışlardır.

 

132. VE ETÜBÜ İLEYH

(Ona tevbe ederim. Geri dönerim Allahu teâlâ canibine demektir.)

 

Bunun mânası ise günahı terk etmektir. Çünkü, bir kim­se tövbe etmeyerek isyanda devam edecek olsa, Mevlâsı’ndan kaçmış olur. Her ne zaman tövbe ederek, günahı terk etse Mevlâsına dönmüş olur. Bu bakımdan, her kim bir kulun tövbesi­ne sebep olsa, sanki kaçmış kulu Mevlâsına geri getirmiş gibi olur, demişlerdir.

Unutmamalıdır ki, istiğfardan sonra tövbeyi zikretmek şundandır:

Gerçi, istiğfarı sebebiyle kulun günahı yarlıganır (bağışlanır). Fakat, tövbe etmez ve tekrar günah işlerse, istiğfar etmemiş gibi olur. Tövbesiz istiğfarın hiç bir suretle faydası olmaz. Özellikle sâlikler buna çok dikkat etmelidirler.

TENBÎH-ÜL-GAFİLİYN kitabında şöyle anlatılmak­tadır:

Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz buyurmuşlardır ki: «Dil ile istiğfar ettiği halde, günahlarda ısrar etmek, Hak sübhanehu ve teâlâ hazretleriyle istihza ve maskaralık etmek gi­bidir.» Bu gibi hallerden Allahu teâlâya sığınırız.

 

133. ALLAHÜMME ENT-ES-SELÂM

(İlâhi, sen bütün noksanlardan ve âfetlerden salim ve münezzehsin, demektir.)

 

134. VE MİNK-ES-SELÂM

(Mahlûkatın âfetlerden ve mekruh olan şeylerden selâ­meti de sendendir.)

 

135. VE İLEYKE YERCİ’ÜS-SELÂM

(Selâmet sana râci olur. Fenâ’dan salim sensin. Senden başka her şey fâni olsalar gerektir.)

 

Her şey helâk olucudur, fânidir. Ancak, O’nun zâtı bakidir.

(El-Kasas : 88)

âyeti celilesinin hükmüne işarettir. Veya, mahlukatın selâ­metine merci sensin, mahlûkatın selâmette sana muhtaçtır da demek olabilir.

Bazı rivayetlere göre, Cebrail aleyhisselâm Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin meclislerine nâzil ol­muş ve:

— Yâ Nebiyallah! Rabbin, sana selâm okur, dediği zaman aleyhissalâtü vesselâm efendimiz de:

 

ALLAHÜMME ENT ES SELÂM VE MİNK-ES SELÂM VE İLEYKE YERCİ’ÜS SELÂM

 

buyurmuşlardır ki, bu takdirde ikinci selâm, tahiyyet selamıdır. Yani:

— İlâhi ! Her türlü noksan ve âfetten sâlim olan sensin.. Selâm ve tahiyyet sana râci olur, demek olur. Bunda da, fâni olmaktan sâlim sensin, selâmetin mercii de sensin mânası vardır.

.

136. HAYYİNÂ RABBENÂ BİS SELÂM

(Bizi, âfetlerden ve mekruhlardan selâmetle diri eyle ey Rabbimiz.)

 

137. VE-EDHİLNA DAR-ES-SELAM

(Bizi, cennetine dahil eyle...)

 

Allahu teâlâ, kullarını dar-is-selâma (Selâmet yurduna, cennete) dâvet eder. (Yunus:5)

 

âyeti kerimesinin tefsirinde, müfessirler DAR-İS-SELÂM’i mutlâk CENNET olarak tefsir etmişlerdir. Fakat:

 

Yâ Muhammed! Müjdele ve sevindir O mü’minleri ki, salih ameller işlemişlerdir. Onlar için bir çok cennet­ler vardır.

(El-Bakara : 25 )

 

âyeti kerimesinin tefsirinde demişlerdir ki, cennetin çok ola­rak gösterilmesi şu sebepten ileri gelmektedir. İbn-i-Abbas radıyallahu anhüma’nın rivayetine göre, cennet yedidir:

 

FİRDEVS - ADN - NÂİM - HULD - ME’VA - DAR-İS-SELAM - ILLIYÛN

 

Bu yedi cennetin her birisinde, dereceler ve mertebeler bakımından farklar vardır. Bu fark, ameller Ve âmiller dolayısı iledir. Unutulmamalıdır ki, İbn-i-Abbas radıyallahu anhümanın rivayetine göre, DAR-İS-SELAM hususî cennet olur, mutlak cennet olmaz. O halde, Dâr-is-selâmın bu iki tefsiri arasında muhalefet vardır. Biz cevaben deriz ki, dâr-is-selâm her iki mânada da kullanılabilir. Bu takdirde bu iki tefsirden her biri bir mânaya gelir. Burada, ES-SELAM lâfzını üç şe­kilde tefsir etmişlerdir:

BİRİNCİSİ : Esmâ’ullah’tandır.

İKİNCİSİ : Selâmet mânasınadır ki, her türlü âfetlerden,

mekruhlardan, fenâdan ve son bulmadan selâmet yurdu ola* bilir.

ÜÇÜNCÜSÜ : Tahiyyet selâmı olabilir.

Cennete, şu sebeple DAR-IS-SELÂM denilir ki orada melekler cennet ehli üzerine selâm ederler. Nitekim, Hak teâlâ Kur’an-ı keriminde buyurmuştur ki:

 

 

Melekler de her kapıdan girecekler ve diyecekler ki: ,(Selâm sizlere..)

(Er-Ra’d : 23)

 

Her kapıdan lâfzı ile çokluk caizdir. Çünkü, cennet eh­linin her birinin menzili için bir kapı olabilir. Bu bakımdan, bütün cennet ehli için bir çok kapılar bulunabilir. Cennet ehli­nin yerleştirilecekleri sarayların da bir çok kapıları olabilir. Nitekim, dünyada bile sarayların bir çok kapıları vardır.

Şu halde, melekler de her kapıdan girerek selâm verir­ler ki, bu Hak sübhanehu ve teâlâ’nın kullarına lûtfu ve ke­remi ve ihsanı ile cennet ehlini selâmlar. Nitekim, Kur’an-ı- azim-üş-şânda:

 

 

Onlara, rahim olan Rab celle şâneden selâm gelir.

(Yâ-sin : 58)

buyurulmuştur.

 

138. TEBÂREKTE RABBENÂ

(Senin, hayır ve yararın çok oldu ey Rabbimiz.)

TEBAREKE, bâzan TEÂLÂ ile kullanılır. Burada TEÂLEYTE karşılığı zikrolunduğundan çok hayır ile tefsir etmek uygun olur. Çünkü, TEBAREKE kelimesi BEREKET’ten alın m ıştır. Bereket ise, çok hayır mânasınadır.

 

139. VE TEÂLEYTE

(Herşey üzerine tam bir kudretle faik ve galip oldun.)

 

140. YÂ ZEL-CELÂLİ VEL’İKRAM

(Ey azamet ve ikram sahibi, Mutlak istiğna ve fazl-ı-âm sahibi)

 

Kazı Beyzavi, şöyle tefsir etmektedir:

 

 

Yeryüzünde her şey fânidir. Ancak, azamet ve ikram sahibi olan Rabbin celle şânenin zâtı bakidir.

(Er-Rahman : 26-27)

âyeti kerimesinin tefsirinde:

 

TEBAREKTE RABBENÂ VETE’ÂLEYTE YÂ ZEL-CELÂLİ VEL’İKRAM

 

kelimesinin zikrinden maksat, evvelce zikrolunan iki duanın yani:

 

H AYYİNÂ RABBENA BİS-SELÂMİ VE EDHİLNÂ DAR-ES-SELÂM

 

dualarına icabetini istemektir. Kemal sıfatının kullanılması sebebi budur. Yani, bu iki duamızı kabul buyur, çünkü senin hayrın ve yararın çoktur. Her şey üzerine tam bir kudretle faik ve galipsin. Bize azap etmekten de müstağnisin ve fazl-ı-âm sahibisin, demek olur.

 

141. ALLAHÜMME LEKEL-HAMDÜ HAMDEN YÜVÂFİ NÎ’AMİKE

(Allahım! Bize ulaşan nimetlerine hamdolsun ki, o hamdimiz ancak senin içindir.)

 

142. VE YÜKÂFİ MEZİDE KEREMİKE

(O hamdimiz, dünyada ve âhirette senin ziyade keremi­ne müsavi olur.)

 

 

Burada (YÜKAFÎ) müsavi mânasında alınmıştır. Hamdlerin en faziletlisi:

 

 

 

EL-HAMD-Ü-LİLLAHİ HAMDEN YÜVÂFİ Nİ’AMEHU VE YÜKÂFİ MEZİDE KEREMİHİ,

demektir.

Bir kimse, hamdlerin en efdalini söylemeğe yemin etse ve bu suretle hamd etse, yemininden dönmüş olmaz.

 

143. AHMEDÜKE Bİ-CEMİ’İ MEHÂMİDİKE MÂ ALİMTÜ MİNHÂ VE MÂ LEM A’LEM

(Sana, senin bütün hamdlerinle ve hamdlerinden bilmiş olduklarım ile hamd eylerim.)

Bir kimsenin, bilmediği hamd ile hamd edebilmesi düşü­nülemez. O halde, maksat odur ki: «İsterim ve arzu ederim ki, senin bütün hamdlerin ile, bildiğim veya bilmediğim mehâmid ile hamd edeyim» demektir.

 

144. VE ALÂ CEMİ’İ Nİ’AMİKE KÜLLİHÂ MÂ ALİMTÜ MİNHÂ VE MÂ LEM Â’LEM

(Bildiğim ve bilmediğim bütün nimetlerine hamd ederim.)

 

145. VE ALÂ KÜLLİ HALİN

(İster sevinç ve neş’e, ister yas ve keder bütün hallerde..)

 

Bir Hadis-i-şerifte:

 

 

Varlıkta, darlıkta, sevinçte ve kederde Allahu teâlâya hamd edenler; kıyamet günü ilk olarak cennete davet olunurlar

buyurulmuştur.

 

MESABİH-İ-ŞERİF şerhi MEFATİH’te yazmıştır ki:

 

Zenginlik varlık, fakirlik darlıktır. Varlık rahattır. Darlık ise, gam ve meşakkattir.

 

Bir diğer Hadis-i-şerifte de, bir kimse aksırdığı zaman:

 

 

EL-HAMD-Ü-LİLLAHİ ALÂ KÜLLİ HAL, dese ömrü boyunca baş ve kulak ağrısı görmez.

 

146. E’ÛZÜ BİLLAHİ MİN-EŞ-ŞEYTAN-İR-RACİYM

(Sürülmüş ve taşlanmış olan şeytandan Allahu teâlâ’ya sığınırım.)

 

Hak sübhanehu ve teâlâ, Kuranı keriminde buyurmuştur ki:

 

 

Celâlim hakkıyçün, biz dünyaya en yakın olan semayı çırağlarla donattık ve onları şeytanlara atılacak şeyler kıldık ve onlar için alevli ateş azabı hazırladık.

(El-mülk : 5)

 

Burada, hakka sığınmağa sebeb de şudur: Hak celle ve alâ. Kur’an-ı-azim-üş-şânında:

 

Kur'an okumak istediğin zaman, kovulmuş şeytanın vesvesesinden Allahu teâlâya sığın. (E’uzü billahi mineşşeytan-ir-raciym de) İman edip te Rableri celle şâneye tevekkül edenlerin üzerinde şeytanın tasallûtu yoktur. Ancak, onun tasallûtu onu dost edinenler ve Allahu Teâlâ’ya şerik koşanlar üzerinedir.

(En-Nahl : 98-99-100)

buyurmuştur.

 

Derler ki, Hazreti Hak celle celâlühü dergâhında, şeytan aleyh-il-lâne güya bir köpek gibidir. Tanıdıklarına ses çıkar­maz, yabancılara saldırır. Her kim, o ulu dergâha varmak is­ter ve E’UZÜ BİLLAHİ MİN-EŞ-ŞEYTAN-İR-RACİYM der­se, sanki:

— İlâhi, senin canibine gelmek isterim beni sakla, demiş olur ve o köpeğin saldırısından kurtulurmuş.

SAHİHİ MÜSLİM ve SAHİHİ BUHARİ’de açıklandığına göre, Sultan-ı-enbiyâ aleyhi ve âlihi efdal-üt-tehâyâ efendimiz, bir kimsenin başka bir kimse ile çekiştiklerini görmüşler. Bi­risinin, öfkesinden yüzü kıpkırmızı olmuş ve boyun damarları şişmiş imiş. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz:

 

— Ben, gerçekten öyle bir kelime bilirim ki, eğer öfkelenen bir kimse o kelimeyi söylerse, öfkesi derhal yatışır. O kelime:

E’ÛZÜ BİLLAHİ MİN-EŞ-ŞEYTAN-İR-RACİYM’dir bu­yurmuşlardır.

 

147. BİSMİLLAH-İR-RAHMAN-İR-RAHİYM ALLAHÜ LÂ İLA­HE İLLÂ HÛ

(Allah, yegâne mâ'bud-u haktır. kendisinden başka ilâh yoktur)

 

Burada asıl maksat LÂ İLÂHE İLLALLAH demektir. Fakat, ism-i-celil şeref ve ihtimam bakımından öne alınmış ve LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ denilmiştir.

 

148. EL HAYYÜ

(Allahu teâlâ, daima diridir.)

 

149. EL-KAYYÛMÜ

(Yarattıklarının korunmasına ve kollanmasına kıyamı dai­midir.)

 

Buraya kadar özetleyecek olursak, Allahu teâlâ ülûhiyette tektir, ibadete müstehak ancak odur, çünkü o daima diridir ve her zaman yarattıklarının korunmasında ve kollanmasındadır, demektir.

 

150. LÂ TE’HUZUHU SİNETÜN VE LÂ NEVM

(Onu gaflet ve uyku tutmaz.)

Burada gaflet ve uyku tâbirleri, Allahu teâlâ’nın mahlûkata benzemediğini ispat için kullanılmıştır. Çünkü, bir kimseye uyku veya gaflet bastırsa, koruyup kollamakta kusurlu olur.

 

151. LEHU MÂ FİS SEMÂVÂTİ VE MA FİL-ARD

(Göklerdeki ve yerlerdeki her şey onundur.)

 

152. MEN ZELLEZİ YEŞFA’U İNDEHU

(Hiçbir kimse, onun katında şefaat eyleyemez.)

 

153. İLLÂ Bİ-İZNİHİ

(Meğer ki, Onun şefaate izin vermesiyle şefaat edebilirler.)

 

Bu sözde, Hak celle ve alâ'nın kemal-i-azametine işaret vardır. Yani şefaat ve tazarru yüzünden onun muradını def’ etmeğe kimse kadir değildir. O halde, onun katında şefaat et­mek onun azametine delâlet eder. Onun katında şefaatin de, onun iznine bağlı bulunması kemal-i-azametine delildir.

 

154. YA’LEMU MÂ BEYNE EYDİYHİM VE MÂ HALFEHÜM

(Yer ve gök ehlinin, önlerinde ve ardlarında olan her şeyi bilir. Bundan da maksat, geçmiş ve gelecek işlerdir. Dünya ve­ya âhiret işleridir.)

 

155. VE LÂ YUHİTÛNE Bİ ŞEY’İN MİN İLMİHİ İLLÂ Bİ-MÂŞÂ’

(Yarattıklarının en akıllısı bile, bir şeyi bilmesine İlâhî irade taallûk etmedikçe, onun ilminden hiç bir şeyi kavrayamaz.)

 

156. VESİ’A KÜRSİ YÜHÜS SEMÂVÂTİ VEL’ARD

(Onun kürsüsü, yerlere ve göklere sığıştı ve o yerleri ve gökleri kuşattı.)

 

Kürsüden maksat ARŞ'tır.

 

O, Rahman celle şâne ki, arşı istilâ etmiştir.

(Tâ-hâ : 5)

 

âyeti celilesinden anlaşılıyor ki, arşa MAHALLÎ İSTİVÂ denil­diği gibi KÜRSİ de denilmiş olur. Bazıları da, kürsi üzerine otu­rulan şeydir.

Allahu teâlâ mekândan münezzeh olduğu gibi oturmak­tan münezzehtir. Kürsi, bilinen kürsi değildir. Aslında, ne kür­si vardır ne de oturan, bu söz Allahu teâlâ’nın azamet ve ke­malini anlatabilmek içindir. Denilmek istenilmiştir ki, O’nun azameti öylesine yücedir ki, kürsi olsaydı ancak yerlere ve gök­lere sığışırdı.

Bazıları da kürsi mecâzdır demişlerdir. O'nun ilminden, âlem kürsisinden alınmıştır. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, bir Hadis-i-şerifte :

Yedi kat yerler ve yedi kat gökler, kürsi’ye nisbetle kırda bir halka gibidir.

buyurmuştur.

 

157. VE LÂ YE’ÛDÜHU HIFZIHÜMÂ

(Yerlerin ve göklerin korunması, Allahu teâlâ’ya ağır gel­mez ve O’na meşakkat vermez.)

 

158. VE HÜVEL-ALİYYÜ

(Ülûhiyyet sıfat ve mahiyetinde, Allahu teâlâ ortak edin­mekten âli ve münezzehtir.)

159. EL’AZİYM

(O, mutlâk surette celâl ve azamet sahibidir. Her şey, ona nisbetle hakirdir.)

 

Bu âyeti kerimeye ÂYET-EL-KÜRSİ adı verilmesi, kürsinin zikrolunmasından ileri gelmiştir. Nitekim, bakarayı müştemil olduğu için SÛRE-İ-BAKARA denilmiştir.

Bu âyeti kerimenin faziletleri ve hususiyetleri pek çoktur. Bir Hadis-i-şerifte :

(Her kim, farz namazlardan sonra Âyet-el-kürsi’yi okursa, o kimsenin ruhunu Hak celle ve alâ bizzat kendisi kabzeder.) buyurulmuştur.

Bir diğer Hadis-i-şerifte :

(Her kim, farz namazlardan sonra Âyet-el-kürsi okursa, o kimsenin cennete girmesine hiç bir şey mâni olamaz.) buyurul­muştur.

Bir diğer Hadis-i-şerifte de :

(Her kim, yattığı yerde Ayet-el-kürsi okursa, Allahu teâlâ o kimseyi kendi nefsi Üzerine, komşuları ve etrafındaki evler üzerine emin eder.) buyurulmuştur.

Bundan başka, Ayet-el kürsi okumağa devam etmek ma­lın, rızkın ve dünya dirliğinin çoğalmasına; insanlar arasında hatırı sayılır kimselerden olunmasına, düşmandan kurtulma­ğa ve üstün olmağa sebeptir, demişlerdir.

 

160. SÜBHANALLAHİ

(33 kerre denilmelidir.) (Allahu teâlâ, lâyık olmayan şeyler­den pâk ve münezzehtir) demektir.

SÜBHAN, tesbih manasına­dır. Tesbihin mânası da pâk etmektir. Yalnız., unutmamak ge­rekir ki, Allahu teâlâ kendi zatında pâktır ve kimsenin tesbihi­ne muhtaç değildir. Bu sebeple, SÜBHANALLAH deyince Alla­hu teâlâ’nın pâk olacağı gibi yanlış bir düşünceye kapılma­malıdır. Bunun mânası ve faydası, kula râcidir ki, bu kelimeyi söylemekle kul pâk olur.

 

Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz :

 

 

(SÜBHANALLAHİ VEL-HAMD Ü-LİLLAH) kelimelerinin sevabı, göklerin ve yerlerin arasını doldurur,

buyurmuşlardır.

Bu Hadis-i-şeriften de anlaşılıyor ki, tesbih fazilet bakımın­dan tahmiddir.

SAHİH-İ-MÜSLİM de belirtildiğine göre, aleyhissalâtü ves­selam efendimiz :

 

(EL-HAMD-Ü-LİLLAH) kelimesinin ecr-ü sevabı, Mizânı doldurur.

 

Buyurmuşlardır. Tesbih ile tahmid müsavi olduklarına göre, SÜBHANALLAH kelimesinin dahi ecir ve sevabının mizânı dol­duracağı kolaylıkla meydana çıkmaktadır.

 

161. EL HAMD Ü-LİI.LAHİ

(Allah'a hamd olsun) (33 kerre denilmelidir.)

 

Bizim hamdimiz ile, Allahu teâlâ’ nın medholunduğu sanılmamalıdır. Çünkü, o kendi zatında ve kendi tahmid ve senâsı ile övülmüştür. Nitekim, Kur’an-ı-kerimde :

 

O (Bütün mahlûklarının ibadetlerinden) ganidir. Hamd olunmaya şayandır.

(Et-Tegabun: 6 )

 

Bu sebeple, faydası kula aittir. Kul, bu kelimeyi söylemek­le, övülmeğe hak kazanır.

 

.162. ALLAHU EKBER

(34 kerre söylemelidir. Allahu teâlâ her şeyden yüce ve çok uludur,)

demektir. İbn-i Ömer radıyallahu anhümadan riva­yet olunmuştur ki :

(Allahu Ekber) yer ile gök arasını doldurur.

Aleyhissalâtü vesselam efendimiz de bir Hadis-i-şeriflerin de :

 

LÂ İLÂHE İLLALLAHU VALLAHU EKBER

 

öyle iki kelimedir ki, birisi için arştan gayrı son yoktur, birini de yer yüzü İle gökyüzü arasını doldurur, buyurmuşlardır.

Bilmek gerektir ki, ALLAHU EKBER demekten maksat, kulun hiçbir şeyi Hak sübhanehu ve teâlâ ile bir tutmadığını açıklamaktır. Bu kelimenin faziletleri çoktur. BEYHAKİ, Baas ve Nüşûr adlı kitabında şöyle demektedir:

Fahr-i-âlem sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz:

Allahu teâlâ’yı hiçbir şey ile beraber tutmadığı hal­de, hüdaya kavuşan bir kişinin, dağlar büyüklüğün­de günahı da olsa, Allahu teâlâ onu yarlıgar (bağışlar), buyurmuşlardır.

Bir diğer Hadis-i-şerifte de:

Bir kimse, her ne zaman bir yere ateş düşüp yaktığını görse ve (Allahu Ekber) dese, o ateşi söndürür.

Hadis ehli demişlerdir ki, bu mâna denenmiştir. O halde,

gözden uzak tutmamak gerekir ki, Allahu Ekber demekle, cehennem ateşi de söner.

 

 

163. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ VAHDEHÛ LÂ ŞERİKE LEHU LEHÜL-MÜLKÜ VE LEHÜL- HAMDÜ VE HÜVE ALÂ KÜLLİ ŞEY’İN KADİR

(10 kere demek gerekir. Allah'tan başka ilah yoktur. Birdir, ortağı yoktur; mülk onundur. Hamd ona mahsustur. O, her şeye gücü yetendir)

 

Mâ’bud-u-bil-Hak yoktur. İllâ, ALLAH vardır. Tektir, ortağı ve benzeri yoktur. Mülk onundur, hamd onudur. O her şey üzerine kadirdir. Yani, mâ’bud-u-bil- hak Allahu teâlâ’dır. Demişlerdir ki, mülk Allah sıfatı olursa, ondan maksat uluhiyettir. Nebi sıfatı olursa, maksat nübüv­vettir. Halife sıfatı olursa maksat hilâfettir.

Müfessirler :

 

Mülkünde şeriki olmayan...

(İsra : 111)

 

âyeti kerimesinin tefsirinde, bu mânaya delâlet olduğunu belirt­mişlerdir.

 

164. SÜBHANALLAHİ VEL-HAMDÜ-LİLLAHİ VE LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ VALLAHU EKBER

(Allah'tan başka ilah yoktur. Birdir, ortağı yoktur; mülk onundur. Hamd ona mahsustur. O, her şeye gücü yetendir)

 

(Allahu teâlâ katında, maldan ve evlâttan kıymetlidir.)

Nitekim, Hak teâlâ :

 

 

 

Mal ve evlât, dünya hayatının ziynetidir. Baki kalacak ancak salih amellerdir ki, Rabbin celle şânenin indin­de sevapça da, amelce de hayırlıdır.

(El-Kehf : 46)

buyurmuştur.

Bütün müfessirler : (SÜBHANALLAHİ VEL HAMD-Ü-LİL- LAHİ VE LÂ İLAHE İLLALLAHÜ VALLAHU EKBER) den iba­ret dört kelimenin, baki kalacak salih ameller cümlesinden ol­duğunda ittifak etmişlerdir.

SAHİH-İ-MÜSLİM'de belirtildiğine göre, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz :

Her kim ki namazlardan sonra 33 kerre (SÜBHANALLAH), 33 kerre (EL HAMD-Ü-LİLLAH) ve 33 kerre (ALLAHU EKBER) dese ve yüzü tamamlamak için de (LÂ İLAHE İLLALLAHÜ VAHDEHU LÂ ŞERİKE LEHU LEHÜL MÜLKÜ VE LEHÜL HAMDÜ VE HÜVE ALÂ KÜLLİ ŞEY’İN KADİR) okusa, o kimsenin hataları denizlerin köpüğü kadar da olsa yarlıganır (bağışlanır), buyurmuşlardır.

Bir diğer Hadis-i-şerifte de :

Sözlerin en kıymetlisi bu dört kelimedir : (SÜBHANALLAH VEL HAMDÜ-LİLLAH VE LÂ İLÂHE İLLALLAHU VALLAHU EKBER) buyurulmuştur.

Bir diğer rivayete göre de :

Allahu teâlâ katında, sözlerin sevgilisi bu dört kelimedir. Hangisi ile başlarsan, sana zarar etmez,

buyurulmuştur.

Burada akla bir soru gelebilir :

 

Zikrin en faziletlisi LÂ İLAHE İLLALLAH’tır. buyurulduğuna göre, bu dört kelimeye de aynı fazileti izafe et­mek nasıl bağdaştırılır? Cevabımız şudur :

Bunda bir aykırılık yoktur. Bu dört kelimeden en faziletli­si, gerçekten LÂ İLÂHE İLLALLAH kelimesidir ve bu mutlak­tır. Diğer, üç kelimenin fazileti, ona izafetledir. Yani, onların fazileti LÂ İLÂHE İLLALLAH kelimesinden bakiye nispettir.

Yine SAHİH-İ-MÜSLİM’de belirtildiğine göre, Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz :

Bu dört kelimeyi bilmem, bana sevgilidendir. O şeyden ki onun üzerine güneş doğar.

(SÜBHANALLAH) demek sadakadır. (EL-HAMD-Ü-LİLLAH) demek sadakadır. (ALLAHU EKBER) demek sadakadır. (LÂ İLÂHE İLLALLAH) demek sadakadır. Üzerine güneş doğan şeyden maksat, dünya mallarıdır. MESABİH şerhi MEFATİH’ te:

 

Üzerine güneş doğan

 

böyle tefsir olunmuştur.

Dünya ve dünyada olan mallardır.

 

Yine SAHİH-İ-MÜSLİM’de belirtildiğine göre, Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz :

SÜBHANALLAHİ VEL HAMD-Ü-LİLLAHİ VE LÂ İLÂHE İLLALLAHU VALLAHU EKBER'den ibaret dört kelime, arş çevresinde dolanırlar. Bunların, bal arılarının sesleri gibi ses­leri vardır. Daima, sahiplerini anarlar. İçinizden bazılarınız, böylece yâd edilmeyi sevmez misiniz? buyurmuşlardır.

Bir diğer Hadis-i-şerifte de :

Benim ümmetim üç sınıftır : Bir sınıfı ENBİYÂ’ya benzer. Bir sınıfı meleklere benzer. Bir sınıfı da dört ayaklı hay­vanlara benzer. Enbiyâya benzeyenler onlardır ki, himmetleri namaz, oruç ve sadakadır. Meleklere benzeyenler de onlardır ki, himmetleri SÜBHANALLAHİ VEL HAMD-Ü-LİLLAHİ VE LÂ İLÂHE İLLALLAHU VALLAHU EKBER demektir. Dört ayaklı hayvanlara benzeyenler ise, o kimselerdir ki, onların himmetleri yemek, içmek ve şehvettir, buyurmuşlardır.

Unutmamalıdır ki, LÂ İLÂHE İLLALLAHU VAHDEHU LÂ ŞERİKE LEHU LEHÜL MÜLKÜ VE LEHÜL-HAMDÜ VE HÜVE ALÂ KÜLLİ ŞEY'İN KADİR sözünü, 10 kerre söylemenin se­bebi şudur:

SAHİH-İ-İBN-İ-MÂCE'de, SÜNEN-İ-NESEİ’de ve MÜSNED-İ-İMAM-I-AHMED’de belirtildiğine göre, Resulü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri :

Her kim, sabah ve akşam namazını kıldıktan sonra, yerinden kalkmadan (LÂ İLÂHE İLLALLAHU VAHDEHU LÂ ŞERİKE LEHU LEHÜL-MÜLKÜ VE LEHÜL-HAMDÜ VE HÜVE ALÂ KÜLLİ ŞEY İN KADİR) dese; o kimse için on hasene yazılır, on derece yüksel­tilir ve on günahı mahv olunur,

buyurmuşlardır.

Yine, SÜNEN-İ-EBİ-DÂVUD’da ve İBN-İ-MÂCE'de belirtil­diğine göre, Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri :

Her kim ki, sabah olunca (LÂ İLÂHE İLLALLAH VAHDEHU LÂ ŞERİKE LEHU LEHÜL-MÜLKÜ VE LE­HÜL-HAMDÜ VE HÜVE ALÂ KÜLLİ ŞEY İN KADİR) dese, o kimse Hazreti İsmail evlâdından bir kul azat etmiş gibi olur. Onun için on hasene yazılır, on günahı mahv olunur ve on derece yükseltilir. O kimse akşama kadar Hak sübhanehu hazretlerinin himaye ve muha­fazası altında bulunur. Eğer, bu kelimeleri akşam olunca söylerse, yukarıda zikrolunan faziletlerin bir misli ihsan buyurulur ve sabaha kadar Hakkın muha­fazası altında bulunur.

O halde, bu kelimeyi bir kere söylemekle bir kul azad et­miş gibi olunacağına göre, on kere söylenince on kul azat et­miş gibi olur.

Muhtasar HASN-I-HASİYN’de SAHİH-İ-MÜSLİM ve SÜNEN-İ-TİRMİZİ’ye atfen belirtildiğine göre, aleyhissalâtü vesselâm efendimiz :

Benim ve benden önce gelen peygamberlerin söyledi­ğimiz sözlerin en kıymetlisi (LÂ İLÂHE İLLALLAH VAHDEHU LÂ ŞERİKE LEHU LEHÜL-MÜLKÜ VE LEHÜL HAMDÜ VE HÜVE ALÂ KÜLLİ ŞEY’İN KA­DİR) dir ki, hem kim bu kelimeleri söylerse, Hazreti İsmail evlâdından dört kul azad etmiş gibi olur, buyurmuşlardır.

İMÂM-I-GAZÂLİ rahmetullahi aleyh, KİMYAYI-SAADET’ te; tesbih ve tehlilin faziletinin, dervişler hakkında ziyade ol­masının sebebi şudur ki, dervişin gönlü dünya karanlıkları ile kararmamıştır, sâf ve paktır. Bu kelimeyi söyleyen derviş, ve­rimli ve kuvvetli bir toprağa ekilmiş tohuma benzer. Meyvesi fazla olur. Dünya şehveti ile dolu olan gönüllerin zikri de kı­raç yerlere ekilmiş tohuma benzer ki, ne meyvesi ne de yeşil­liği olur, buyurmaktadırlar.

 

165. LÂ İLÂHE İLLALLAH -ÜL-MELİK-ÜL CEBBAR

(Allah’tan başka ilâh yoktur ki, cebbâr padişah odur)

Mâ’bud-u-bil-hak yoktur. İllâ Allah vardır ki, cebbâr padişah odur. Mülk ve mâlik, lügatte padişah mânasına gelir.

Fakat:

 

Hesap ve ceza gününün hâkimidir.

(EI-Fâtlha : 3)

 

âyeti kerimesinin tefsirinde, bu ikisinin arasındaki farkı bul­muşlardır.

(Cebbâr, halkı dilediği her şeye cebreyler mâ'nasına gelir ki, bu kelimede mübalâğa vardır.)

 

166. LÂ İLÂHE İLLALLAH-ÜL VAHİD-ÜL-KAHHAR

(Allahtan başka ilâh yoktur, ülûhiyette tektir ve birdir, her şey üzerine galiptir.)

 

167. LÂ İLÂHE İLLALLAH ÜL-AZİZ-ÜL-GAFFAR

(Allah’tan başka ilâh yoktur illâ Allah vardır. Galip ve mübalâğa ile günahları yargılayıcıdır. )

 

Unutmamalıdır ki, tefsir kitaplarında ve hadis şerhlerin­de AZİZ’i, GALİB ile tefsir etmişlerdir. Fakat TAC-ÜL-ESÂ-Mİ de AZİZ’i benzeri ve örneği bulunmayan mânası ile açık­lamışlardır. Aziz, zelile karşılık olarak kullanılır. O halde bu­rada AZİZ, bu iki mânadan birisine yorulsa uygun olur. Çünkü, Allahu teâlâ yarlıgayıcıdır (bağışlayıcıdır). Küçük ve büyük günahları, bilerek veya bilmeyerek, gizli veya açık, az veya çok hepsi­ni yarlıgar. Eğer, günahkâr tövbesini bozsa, sonra tekrar töv­be etse onun günahını da yarlıgar.

 

168. LÂ İLÂHE İLLALLAH ÜL KERİM-ÜS-SETTAR

(Allah'tan başka ilâh yoktur, İllâ Allahu teâlâ vardır ki, ke­rimdir ve ayıpları örtücüdür.)

 

Kerim, o zata derler ki onun hayrı ve iyiliği çoktur.

 

 

Kerem, semahattir.

 

burada, sonuncu mâna daha uygundur. Tekrar AZİM’e bakıl­maması için kullanılmıştır. Zira :

 

 

LÂ İLÂHE İLLALLAH-ÜL-ALİYYÜL AZİM’de vaki olmuştur.

 

169. LÂ İLÂHE İLLALLAH-ÜL-KEBİR-ÜL-MÜTE AL

(Allah'tan başka ilah yoktur. İllâ Allahu teâlâ vardır ki,

azim-üş-şândır. Her şey üzerine, tam kudretle faik ve âlidir.)

 

170. LÂ İLÂHE İLLALLAHU HÂLİK-ÜL- LEYL-İ-VEN NEHÂR

(Gecenin ve gündüzün yaratıcısı Allah’tan başka ilah yoktur. İllâ Allahu teâlâ vardır.)

 

171. LÂ İLÂHE İLLALLAH-ÜL-MÂ’BUD-Ü-Bİ- KÜLLİ MEKÂN

(Allah’tan başka ilah yoktur. İllâ Allahu teâlâ vardır ki, her mekânda mâ'buddur. Hiç bir mekân yoktur ki, o mekânda bir âbid, Allahu teâlâ’ya ibadet etmemiş olsun.)

 

172. LÂ İLÂHE İLLALLAH-ÜL-MEZKÛR-Ü-Bİ-KÜLLİ-LİSÂN

(Allah’tan başka ilah yoktur. İllâ Allahu teâlâ vardır ki, her lisanda zikrolunur. Her canlı, kendi diliyle hak celle ve alâ haz­retlerini zikreder.)

 

 

Canlı, cansız bütün eşya onun tesbihiyle meşguldür. Nite­kim, Kur’an-ı-azim-üş-şânında :

 

 

Hiç bir şey yoktur ki, O’nu hamd İle tesbih etmesin.

(El-isrâ : 44)

buyurulmuştur.

Diri olanlar KAL ile, diri olmayanlar da HAL ile zikreder­ler. Burada, lisandan maksat lügat olabilir. Nitekim, Kur'an-ı- kerimde :

 

Gökleri ve yeri yaratması ve dillerinizin çeşit çeşit, renklerinizin türlü türlü olması da bu delillerdendir.

(Er-Rûm: 22)

âyeti kerimesindeki dilleri lügat ile yorumlamışlardır.

 

173. LÂ İLÂHE İLLALLAH-ÜL-MÂ’RUF-U-Bİ-KÜLLİ İHSAN

(Allah'tan başka ilah yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, bü­tün iyilikleriyle meşhurdur.)

 

174. LÂ İLÂHE İLLALLAHU KÜLLE YEVMİN HÜVE Fİ ŞEN

(Allah'tan başka ilah yoktur; o, her an yeni bir iştedir)

 

 

O, her ân bir iştedir.

(Er-Rahman : 29)

 

Hak mâ’bud yoktur. İllâ Allahu teâlâ vardır. Rabbimiz bâkidir.

 

KEŞŞAF’ta belirtildiğine göre, aleyhissalâtü vesselam efen­dimiz hazretleri.

 

Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi ondan isterler. O, her ân bir iştedir.

(Er-Rahman : 29)

 

âyetini tilâvet buyurduklarında, kendilerinden : — Şen nedir? diye soruldu.

Buyurdular ki :

 

Onun, işlerinden bazıları odur ki, günahları ve kayguları giderir. Bir kavmi yüceltir, bir kavmi alçaltır.

 

KÜLLE YEVMİN HÜVE Fİ ŞE’N, kavli Yahudilerin (Allahu teâlâ, cumartesi günleri iş işlemez...) kavlini reddeden bir işarettir, demişlerdir.

 

175. LÂ İLÂHE İLLALLAHU İYMANEN BİLLAHİ

(LÂ İLÂHE İLLALLAH kelimesini, iyman kelimesi ola­rak, Allahu teâlâ hazretlerini iyman ve tasdik ettiğim için söyle­rim.)

176. LÂ İLÂHE İLLALLAHU EMÂNEN MİN-ALLAHİ

(Lâ ilâhe illallah kelimesini, Allahu teâlâ’dan aman olarak söylerim.)

Burada aman, Allahu teâlâ'nın azabından emniyettir. Nitekim, bir Hadis-i-kutside:

 

 

Lâ ilâhe illallah, benim hisarımdır. Benim hisarıma giren kimseler, azabımdan emin olurlar,

buyurulmuştur.

 

177. LÂ İLÂHE İLLALLAHU EMANETEN İNDALLAHİ

(Lâ ilâhe illallah kelimesini, Allahu teâlâ katında ema­net olduğundan söylerim. Herhangi şey ki, Allahu teâlâ hazret­lerine ısmarlana ve emanet oluna, o şey her âfetten mahfuz ka­lır.)

 

Bir Hadis-i-şerifte: Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, mi­safirlerini uğurlarken

 

 

Seni, o Allahu teâlâ hazretlerine emanet ederim ki, Ona teslim olunan emanetler kaybolmaz,

 

diye dua buyururlarmış.

 

178. LÂ İLÂHE İLLALLAH VE LÂ HAVLE VE LÂ KUVVETE İLLÂ BİLLAH

(Allahu teâlâ hazretlerinin tevfiki olmaksızın isyandan yüz çevirmek, ibadet ve tâ’atte sebat ve karar etmek yoktur.)

 

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah, 99 derde devâdır.

Bir Hadis-i-şerifte, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretlerinin, Ebu-Musa El-eş’ari radıyallahu anh’a hitaben :

— Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah'ı sık sık tekrar et. 0, cennet hâzinelerinden bir hazinedir, buyurmuşlardır.

Bir diğer Hadis-i-şerifte de :

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah, cennet kapılarından bir kapıdır,

buyurulmuştur.

Yine buyurulmuştur ki, o cennet nihalidir. Unutmamalıdır ki, bu kelime-i-şerifin; güç işlerin kolaylaşmasında, ağır işle­rin çabuklaşmasında ve hafifleşmesinde, fakr-ü-zarurette bü­yük tesiri vardır. Haberde gelmiştir :

Allahu teâlâ, arştan sonra arşı götüren melekleri yarattı. O melekler:

— Bizi niçin yarattın? diye sordular. Cenabı-Bâri buyur­du ki:

— Arşı götürmeniz için.

Melekler tekrar sordular :

— Yâ Rab! Arşı götürmeğe kimin kuvveti yeter? Halbuki, senin azamet ve celâlin, arşın üzerindedir. Hazreti Bâri buyur­du ki:

— Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah deyiniz, kaldırırsınız.

Melekler: (Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah) dediler ve ar­şı kaldırdılar.

Bir Hadis-i-şerifte de :

Her kim, günde 100 kerre (LÂ HAVLE VE LÂ KUVVETE İLLÂ BİLLAH) derse, o kimseye fakirlik erişmez, buyurulmuştur.

 

179. LÂ İLÂHE İLLALLAHU VE LÂ NÂ’BUDÜ İLLÂ İYYAHU

(Mâ’bud-u-bil-Hak yoktur, Allahu teâlâ’dan gayriye ibadet etmeyiz, illâ Allahu teâlâ’ya ibadet ederiz.)

 

180. LÂ İLÂHE İLLALLAHU HAKKAN HAKKA

(Doğru ve haklı bildiğim için lâ ilâhe illallah derim.)

 

181. LÂ İLÂHE İLLALLAHU İYMANEN VE SIDKAN

(Lâ ilâhe illallah kelimesini, iyman ve tasdik ettiğim ve sadık olduğum için söylerim.)

 

182. LÂ İLÂHE İLLALLAHU TA’ABBÜDEN VE RİKKAN

(Lâ ilâhe illallah kelimesini ibadet ve kulluk olduğu için söylerim.)

 

 

183. LÂ İLÂHE İLLALLAHU TALÂTTUFEN VE RIFKAN

(Lâ ilâhe illallah kelimesini, Hak sübhanehu ve teâlâ ba­na dostluk ve İyilik ettiği için söylerim.)

 

İmam Cafer-i-Sadık radıyallahu anh hazretleri buyurmuş­lardır ki :

 

İlâhî! Lütfettin ve dostluk gösterdin mü’minlere ki, dostlarındır. Düşmanların olan kâfirlere de dostluk gösterseydin inkâr edemezlerdi, senin birliğini kabul ederlerdi.

 

Hazreti Ali kerremallahu vechehu’nun bu kavli ile NEHCÜL-BELÂGAT’te demişlerdir ki :

 

Allahu teâlâ; şeytana, gazabına müstahak olması ve belâlarını tamamlaması için mühlet vermiştir.

 

184. LÂ İLÂHE İLLALLAHU KABLE KÜLLİ ŞEY İN

(Allah'tan başka ilah yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ve her şeyden öncedir. Ondan başka EVVEL yoktur.)

 

185. LÂ İLÂHE İLLALLAHU BA DE KÜLLİ ŞEY’İN

(Allah'tan başka ilah yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır. Ondan sonra hiç bir şey yoktur, her şeyin sonu odur. Bütün eşya fâni olduktan sonra, o baki olsa gerektir.)

 

186. LÂ İLÂHE İLLALLAHU YEBKA RABBÜNÂ VE YEFNÂ

VE YEMÛTÜ KÜLLİ ŞEY’İN

(Allah'tan başka ilah yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır. Bizim Rabbimiz, her şey fâni olup gittikten sonra yine de bakidir.)

Bi­lindiği gibi, mahlûkat canlı ve cansız olmak üzere iki kısımdır. Burada ölüm tâbiri canlılar için, fâni tâbiri de cansızlar için­dir. Fâninin ölümden öne alınmasının sebebi, cansızların ço­ğunlukta bulunmasından ileri gelmektedir.)

 

187. LÂ İLAHE İLLALLAH-ÜL-MELİK-ÜL-HAKKUL-MÜBİYN

(Allah'tan başka ilah yoktur, illâ Allahu sübhânehu ve teâlâ vardır ki, padişahtır, padişahlığa lâyıktır, istihkakı padişahlığı ile zâhirdir.)

 

188. LÂ İLAHE İLLALLAH ÜL-MELİK-ÜL-HAKKÜL-YAKİYN

(Allah'tan başka ilah yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, pa­dişahlığa lâyıktır, padişahlığı hakkal-yakiyn zâhir olmuştur.)

 

189. LÂ İLÂHE İLLALLAH-ÜL-ALİYYÜL-AZİYM

(Allah'tan başka ilah yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır, ulûhiyyette ortağı ve benzeri yoktur. Öylesine yüce ve uludur ki, ona nisbetle her şey hakirdir.)

 

190. LÂ İLÂHE İLLALLAH ÜL-HAKİM- ÜL-KERİYM

(Allah'tan başka ilah yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, ce­lâl ve azamet sahibidir.)

 

191. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ RABBÜS-SEMÂVAT-İS SEB’İ VE RABBÜL-ARŞ-İL-AZİYM

(Allah'tan başka ilah yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, yedi kat göklerin sahibi ve malikidir, o büyük arşın sahibi ve mali­kidir.)

 

192. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ EKREM-ÜL EKREMİYN

(Allah'tan başka ilah yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, ke­rim olanların hepsinden daha ziyade kerimdir. Kerem bakı­mından, hepsinden ziyadedir.)

 

Hazreti Şeyh Şıbli kaddesallahu teâlâ sırrahu demişlerdir ki, ekrem-el-ekremiyn odur. Çünkü, bir günahı bir şahsa bağışladığı gibi, o nevi günahı bütün in­sanlara da bağışlar.)

 

193. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ ERHAM-ÜR-RAHİMİYN

(Allah'tan başka ilah yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, onun rahmeti, rahmet edicilerin rahmetinden ziyadedir.)

 

SAHİH-İ-MÜSTEDRİK’te belirtildiğine göre, Peygamber sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem hazretleri,

Allahu teâlâ, bir meleğini (YÂ ERHAM ER RAHİMİYN) diyen kullarına vekil tayin buyurmuştur. Bir kimse, ne zaman : (YÂ ERHAM-ER-RAHİMİYN) dese, o me­lek kendisine hemen cevap verir: (ERHAM-ER-RA­HİMİYN) sana yüz tuttu. Şimdi isteyeceğini iste), buyurmuştur.

 

194. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ HABİB-ÜT-TEVVABİYN

(Allah'tan başka ilah yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, töv­be edenleri sevicidir.)

 

Nitekim, Kur’an-ı-kerimde :

 

Allahu teâlâ, tövbe edenleri sever.

El-Bakara : 222 buyurulmuştur.

 

Bir Hadis-i-kudside de :

 

 

(Benim ehl-i-zikrim, meclisimde bulunanlardır. Benim ehl-i-tâ’atim keramet ehlimdir. Benim ehl-i-mâ’siyyetimi de umutsuz ve üzgün bırakmam. Tövbe ederlerse, onların da sevgilisiyim. Eğer, tövbe etmezlerse, onların tabibi olurum. Onlara belâlar ile müptelâ ederim ve ayıplardan pâk eylerim.)

 

195. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ RAHİM ÜL-MESAKİYN

(Çaresizlere merhametli olan Allah’tan başka ilâh yoktur)

 

(Mâ’bud-u-bil-Hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, mis­kinlere rahmet edicidir. Hak teâlâ’nın rahmeti, in’am ve ikramından ibarettir. Haberde vârid olmuştur ki, hayatlarını fakir­likle geçirenler kıyamet günü Hak sübhanehu ve teâlâ hazret­lerine kavuşurlar. Bir kimsenin, herhangi bir dostunun hakla­rına riayette kusur ettiği zaman özür dilemesi gibi Hak celle ve alâ hazretleri de bu kullarına rıfk ve lûtufla şöyle buyurur :

Sizler, dünyaya lâyık değildiniz. Dünya, sizler İçin hakir bir şey ve az bir mal gibi idi. Bugün, size derecenizin yüksekli­ğini açıklayacağım. Size ikram ve in’amım şu olacaktır. Arasat meydanına bir bakınız. Dünyada iken, sizlere bir lokma ekmek verenleri, size bağışladım. Onu elinden tutup cennete götü­rünüz.)

 

196. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ HÂDİ’YÜL-MUDİLLİYN

(Allah’tan başka ilâh yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, az­gınlara yol göstericidir.)

 

197. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ DELİL-ÜL-HÂ’İRİYN

(Allah’tan başka ilâh yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, hay­ret sahiplerine yol göstericidir.)

 

198. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ EMÂN-ÜL-HÂ’İFİYN

(Allah’tan başka ilâh yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, kor­kanları, korkularından emin kılıcıdır.)

 

199. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ GIYAS-ÜL-MÜSTAGİSİYN

(Allah’tan başka ilâh yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, me­det isteyenlerin imdadına erişicidir.),

200. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ HAYR-ÜN-NASIRİYN

(Allah’tan başka ilâh yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, yardım edenlerin en değerlisidir.)

 

Bakara sûresinin başlangıcın­da :

 

Azaptan da men olunmazlar.

El-Bakara : 48

 

Âyeti kerimesinin tefsirinde müfessirler, nusreti muavenet ola­rak yorumlamışlardır. Hak Sübhânehû ve teâlâ hazretlerinin nusreti, kendi zatındandır. Başkalarının nusreti Hak teâlâ haz­retlerinin tevfik ve ikdamı iledir. Bu bakımdan, Hak teâlâ haz­retlerine nusret bakımından başkalarına olduğu gibi bir meşak­kat lâhik olmaz.)

 

201. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ HAYR-ÜL-HÂFİZİYN

(Allah’tan başka ilâh yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, ko­ruyucuların en değerlisidir. Allahu teâlâ’nın hıfzı altında bulu­nan bütün âfetlerden korunmuş olur. Ona ilişmeğe kimsenin mecali kalmaz)

 

Bu sebepledir ki:

 

Ve bunların hıfzı, O’na ağırlık ve meşakkat vermez.

El-Bakara : 255

buyurulmuştur.

 

202. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ HAYR-ÜL-VÂRİSİYN

(Allah’tan başka ilâh yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, vâ­rislerin en değerlisidir.)

 

Hak teâlâ hazretlerine şu sebeple V­RİS derler ki, vâris bir ölüden kendisine mal kalan kimseye der­ler. Bütün mal ve mülk sahipleri fâni olduğundan, malları ve mülkleri Allahu teâlâya kalsa gerektir. Nitekim, Kur’an-ı-kerimde :

 

Her şey, helak olucudur, fânidir. Ancak, O’nun

zâtı bakidir.

El-Kasas : 88

 

Göklerin ve yerin mirası, Allahu teâlâ’nındır.

Âl-i-İmran : 180

 

buyurulmuştur.

 

Allahu teâlâ, vârislerin en değerlisi olduğundan, diğer vâ­risler gibi niyabet yolu ile almaz. Asaleten alır. Kur’ân-ı-azim- üş-şânında :

 

Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allahu teâlâ’nındır.

Âl-i-İmran : 129

 

buyurulmuştur. Nitekim :

 

Yeryüzünde, bütün canlıların rızkı Allahu teâlâ’nın üstündedir.

Hûd : 6

 

âyeti celilesin de de beyan buyurulduğu üzere, bir çok kimse­ler ölenden miras yolu ile mal alırlar amma, onu hayırla yâd etmezler. Halbuki, Allahu teâlâ ölenin malından hiç bir şey almadığı gibi, onu yarlıgar ve rahmet kılar. Bundan dolayı, vârislerin en hayırlısı ve değerlisidir.

 

203. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ HAYR-ÜL-HÂKİMİYN

(Allah’tan başka ilâh yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, hâ­kimlerin en değerlisidir, hayırlısıdır.)

Şu bakımdan ki, onun hü­kümlerinde hata ve yanlışlık bulunmaz. O’nun hükümetinde başkaları gibi rüşvet alan da olmaz. Hak sübhânehu ve teâlâ, âhiret gününde iki kimse arasında hükmeder. Onlardan hangi­si zâlim ise, zulmünü kendisine açıklar. Bununla beraber, maz­luma cennette o kadar dereceler verir ki, onu razı eder ve za­limi de kurtarır.

 

204. LÂ İLAHE İLLALLAHÜ HAYR-ÜR-RÂZIKİYN

(Allah’tan başka ilâh yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, bü­tün rızık verenlerin hayırlısı ve değerlisidir.)

Ondan gayri her­kes, zâhiren rızık verendir. Allahu teâlâ, hakiki rızık vericidir. Haktan gayrı rızık verenlerin hepsi, Allahu teâlâ’nın malından verir. Allahu teâlâ ise, kendi malından verir. Bundan başka, Haktan gayrı rızık verenler, rızık verdiklerinden aykırı bir hal görseler, verdikleri rızıkları geri alırlar. Fakat Allahu zül-celâl öyle bir rızık vericidir ki, kâfirlerden, fâsıklardan bile rızkını esirgemez. Bu bakımdan, rızık verenlerin bazılarının sonradan o rızka muhtaç oldukları görülmüştür. Halbuki, Allahu teâlâ öyle bir rızık vericidir ki, ihtiyaçtan tamamen münezzehtir.

 

205. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ HAYR-ÜL-FÂTİHİYN

(Allah’tan başka ilâh yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, fâtihlerin hayırlısı ve değerlisidir.)

 

Kur’an-ı-aziminde :

 

Yâ Rab! Bizimle kavmimiz arasında sen hakla hükmet ki, hükmedicilerin hayırlısısın.

(El-A’raf: 89)

 

âyeti kerimesinde FÂTİH’İ iki şekilde tefsir etmişlerdir. Birisi fâtih Fettah’tan gelir ki, fâtih demek hâkim demek olur. İkin­cisi ise, fâtih fetihten gelir ki, müşküllerin fethi mânasındadır. Bu takdirde FÂTİH, beyan ve temyiz edici anlamına gelir. Bir de FÂTİH, açmak mânasına gelir ki, en uygunu da budur. Nitekim :

 

 

Yâ Fettah! Kalbimizin kapısını aç...

 

derler. Kur an-ı-kerimde de fetih bu mânaya gelmiştir:

 

 

Biz de gök kapılarını açtık.

(El-Kamer: 11)

 

Bu mânaya göre, Allahu teâlâ’nın HAYR-ÜL-FÂTÎHİYN olması, sâliklere MELEKÛT yolunu, CEBERUT kapısını ve LÂHUT kapısını açar ve Hak teâlâ hazretlerinden başka hiç bir fâtihin fethi bu mertebeye kadar yükselemez. Hiç kimse de, Allahu teâlâ’nın fethini değiştiremez. Fetihte, Hak sübhanehu ve teâlâ kimseye muhtaç değildir amma, herkes fetihte Allah’a muhtaçtır.

 

206. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ HAYR ÜL-GAFİRİYN

(Allah’tan başka ilâh yoktur, İllâ Allahu teâlâ vardır ki, yarlıgayıcıların (bağışlayanların) en hayırlısıdır.)

 

Allahu teâlâ’dan gayri yarlıgamaya (bağışlamaya) kimsenin gücü yeter mi ki, böyle söylenilmiştir? diye sorul­sa, günahları yarlıgamak yalnız Allahu teâlâ’ya mahsustur. Ni­tekim, Kur’an-ı-aziminde de:

 

Allahu teâlâ’dan gayrı günahları mağfiret eden kim var?

(Âl-i-İmran : 135 )

 

buyurulmuştur.

 

Bu âyeti celiledeki soru, hiç kimse günahları yarlıgayamaz, ancak Allahu teâlâ yarlıgar mânasınadır. Nitekim, dualarımız­da da :

 

 

FAGFİRLİ ZÜNÛBİ FE-İNNEHU LÂ YAGFİR-ÜZ ZÜNÛBE İLLÂ ENTE

(Beni yarlıga... Senden gayrı kimse günahları yarlıgayamaz.)

 

denilmektedir.

Bilindiği gibi, günahlar iki kısımdır :

 

BİRİNCİSİ : Kul ile Allahu teâlâ arasında olur.

İKİNCİSİ : Kul ile kul arasında olur.

Mağfiret, birinci kısım günahlara mahsustur. İkinci kısım günahların mağfiretini Allahu sübhanehu ve teâlâ, sahibine bı­rakmıştır. Ona izin vermiş ve kendisini muhayyer bırakmıştır. Dilerse, zalime bağışlar. Nitekim :

 

 

Düşmanının eza ve cefasına sabreden ve onun güna­hından vaz geçip, intikam almaktan geçen kimsenin bu sabrı ve vaz geçmesi, azmedilecek işlerdendir.

(Eş-Şûra; 43)

buyurulmuştur.

Daha önce, Lâ ilâhe illallah-ül-aziz-ül-gaffâr kelimesinde zikrolunduğu gibi, mübalâğa yönü Hayr-ül-gafiriyn’de de carî­dir. Hak teâlâ, kendi hakkını bağışlamağa kadirdir amma, baş­kaları Allahu teâlâ’nın haklarını bağışlamağa kadir değildir. Şüphe yoktur ki, Allahu teâlâ’nın hakları en büyük haklardır. Büyük hakların yarlıganması (bağışlanması) da büyük olur. Bir de, Hak teâ­lâ mazlûma tevfik (başarı) vermedikçe, zalimi bağışlamağa gücü yet­mez. Demek ki, mazlûm Allahu teâlâ’nın tevfikine muhtaçtır. Allahu teâlâ ise kimseye muhtaç değildir. Hak teâlâ, mağfiret­ten sonra rahmet eder. Nitekim, Kur’an-ı-kerimde bir çok yer­lerde, mağfiret ile rahmeti cem etmiştir. Bu sebepledir ki, Al­lahu teâlâ yarlıgayanların hayırlısı ve değerlisidir.

 

207. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ HAYR-ÜR-RAHİMİYN

(Allah’tan başka ilâh yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, rah­met edenlerin en hayırlısıdır. Hakkın rahmeti, ihsan ve in’amdan ibarettir. Hak sübhanehu ve teâlâ hazretlerinin bağışları ve nimetleri sayılamayacak kadar çoktur.)

 

Nitekim, Kur’an-ı-kerimde de :

 

Allahu teâlâ’nın nimetlerini sayayım derseniz, sayamazsınız.

(En-Nahl: 18)

buyrulmuştur.

 

208. LÂ İLÂHE İLLALLAHU VAHDEHU

(Allah’tan başka ilâh yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, tektir.)

 

209. VE SADAKA VA’DEHÜ

(Va’dinde sadıktır.)

 

210. VE NASARE ABDEHU

(Kullarına yardım etti.)

 

211. VE E’AZZE CÜNDEHU

(Kendi askerlerini galip eyledi.)

 

212. VE HEZEM-EL-AHZAB-E-VAHDEHU

(Kâfirlerin cemaatlerine bozgunluk ve kırgınlık verdi.)

 

Ahzâb, hizbin cem’idir. Burada kâfirler kastedilmiştir. Bi­lindiği gibi, Kureyş ve Gatfan kabileleriyle bazı yahudiler ve nasraniler, Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleriyle muharebe için Medine-i-münevvere’ye yöneldiler. Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, ashabı kiram ile müşavere ederek, Medine-i-münevvere’nin etrafına hendek kazdılar. Mu­hasara, bir ay kadar sürdü. Habibi ekrem sallallahu teâlâ aley­hi ve sellem efendimiz, bunlar hakkında şöyle dua ettiler:

 

 

Ey kitabı indiren, hesabı çabuk olan, kâfir taifelerini hezimete uğratan Allahım! Bu kâfirleri de bozguna uğrat ve darmadağın et Allahım!

 

Bir gece, Hak sübhanehu ve teâlâ, kâfirlerin üzerine soğuk bir rüzgâr dalgası gönderdi. Çadırları yıkıldı, ateşleri sön­dü, bütün malzemeleri harap oldu. Mü’min saflarından me­lekler tekbir ettiler. Kâfirlerin kalplerine korku düştü, çar­pışmadan bozguna uğradılar. ŞEVÂHİDÜN-NÜBÜVVE’de ya­zılıdır ki, bu soğuk rüzgâr dalgasından sonra, şiddetli bir yel çıktı ve büyük taşları sürükledi. Kalkanlarının arkasına sığındılarsa da, fayda etmedi. Bozgun içinde hepsi birer tarafa sıvıştılar. Bu kelime bu hikâyeye işarettir. Nitekim, Kuran-ı- azimde:

 

Ey iyman edenler! Allahu teâlâ’nın üzerinizdeki nime­tini anın... Kureyş, Gatfan, Kurayza ordularının as­kerleri, size hücum ettiği zaman, üzerlerine şiddet­li bir rüzgâr ve meleklerden görmediğiniz askerler göndermiştik.

(El-Ahzâb : 9 )

 

buyurulmaktadır.

 

213. VE LÂ ŞEY E BA’DEHÛ

(Ondan sonra hiçbir şey yoktur. Bütün mahlûkatm fenâsından sonra, baki kalan ancak odur.)

 

214. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ EHL-ÜN-NİMETİ

(Allah’tan başka ilâh yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, bü­tün nimetlerin sahibidir.)

 

215. VE LEHÜL-FADLÜ

(Fadl dahi onun içindir. Burada fadlın mânası şudur : Kullarının bazıları ile, dünyada ve âhirette fadl yolu ile muame­le eder, adl ile muamele etmez.)

 

Ehl-i-sünnet vel-cemaatin mez­hebi de budur:

 

Allahu teâlâ’nın, mü’minlere tâ'atleri karşılığında se­vap vermesi fadlındandır. Kulun ona istihkakı yok tur. Allahu teâlâ üzere vâcip yoktur. Mâ’siyyete karşı­lık, ceza verirse, adli yolu iledir.

 

216. VE LEHÜS SENÂ’ÜL HASENÜ

(En güzel senâya, ancak Allahu teâlâ müstehaktır. Başkaları değildir.)

 

Övülen kimsenin övülmesi faziletindendir ki, o fazilet de o kula Allahu teâlâ tarafından ihsan buyurulmuştur. O halde senaya yalnız Allahu teâlâ müstehak olur, başkaları olamaz.

 

217. LÂ İLAHE İLLALLAHÜ ADEDE HALKIHİ

(Lâ ilâhe illallah kelimesini, Allahu teâlâ’nın mahlûkatı adedince söylerim.)

 

218. VE ZİNETE ARŞİHİ

(Onun arşının vezni ve ağırlığı miktarınca...)

 

219. VE RİDA'E NEFSİHİ

(Lâ ilâhe illallah kelimesini, Allahu teâlâ razı oluncaya ka­dar söylerim,)

 

demek olur. Yani, onun rızası kadar söylerim ki, rızası rahmeti gibi sonsuzdur. İbn-i-Melek bu mânaya işaretle tefsir etmiştir ki :

 

ALLAHU TEÂLÂ’NIN KULLARINA RİZASI MİKTARI KESİLMEZ VE TÜKENMEZ

(Veya, ihlâs ile öylesine söylerim ki, razı ola, demektir.)

 

220. VE MİDÂDE KELİMATİHİ

(Lâ ilâhe illallah kelimesini, Allahu teâlâ’nın malûmatı miktarınca söylerim, demektir.)

 

İbn-i-Melek, Meşarik şerhinde :

 

Midat’tan murat, denizlerin damlalarıdır, buyurmuştur.

 

Nitekim, Kur’an-ı-kerimde :

 

De ki: (Rabbim celle şânenin ilim ve hikmetine ait söz­lerini yazmak için, denizlerin suyu mürekkep olsa, yardımcı olarak bir misli de ona ilâve edilse, her hal­de Rabbimin sözleri tükenmeden, denizler tükenirdi. (El-Kehf: 109)

 

Eğer, midat masdar olursa, Allahu teâlâ’nın her şahsa gö­re birer birer değişen feyzi demek olabilir.

 

221. LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ SAHİB-ÜL-VAHDANİYYETİL- FERDANİYYETİ

(Allah’tan başka ilâh yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, vahdaniyyet ve ferdaniyyet sahibidir.)

 

Metinde geçen:

- Vahdaniyet ve ferdaniyet...

İsimleri, ifadeyi güçlendirmek için getirilmiştir; aslında ikisi bir manaya olup şu demeğe gelir:

- Tek...

Şayet tekrar olduğu görüşüne katılmaz isek, birini zata, birini de sıfatlara vermemiz gerek. Böyle olunca, mana şöyle olur:

- Vahdaniyet...

Kelimesinden murad; hiçbir şekilde Yüce Hakkın zatı için, bölünüp parçalanma olmayacağıdır.

- Ferdaniyet...

Kelimesinden murad ise, Yüce Hakkın zatında birkaç tane veya birçok olmanın hiçbir şekilde mümkün olmadığıdır.

Üstteki özet manadan yola çıkıldığı zaman; deriz ki:

- Yüce Hakkın zatı için bir terkib, bir takdir olamayacağına, hiçbir şekilde bölünme ve parçalanma kabul etmeyeceğine:

- Vahdaniyet sahibi...

Sözümüz bir işarettir. Yine deriz ki:

- Yüce Hakkın ortaktan ve bir benzeri bulunmaktan yana yüce oluşuna, hakikatte zatının birkaç tane veya birçok oluşundan beri olmasına:

- Ferdaniyet sahibi...

Sözümüz bir işarettir.

Imam-ı Gazalî'nin bir eseri olan Kavaid-i Akaid, adlı eserin şerhinde bazı değerli zatlar şöyle yazmışlardır:

- Vahdet...

Tabiri kullanılırken, bundan murad olan mana, bölünüp parçalanmanın olmayacağıdır. Çoğunlukla:

- Vahid...

Tabiri bu manada kullanılır.

Sonra, birkaç tane olmak, çokça olma durumunun saf dışı edilmesi ise, çoğunlukla:

- F e r d... Tabiri ile olur.

İşte, o değerli zatların anlattıkları bu kadar...

 

222. EL-KADÎMİYYET-İL-EZELİYYETİ

(Kıdem ve ezeliyye sahibidir. Burada da, biri zat ve biri sı­fat itibar olunabilir.)

Kadimiyet: Geçmişinde bir yokluk, bir boşluk yoktur.

Ezeliyet: Yüce Hakkın sıfatlarında dahi, eskilerde bir yokluk ve bir boşluk yoktur.

 

223. EL-EBEDİYYETİ

(Ebediyye sahibidir. Zatı ve sıfatı ebedidir. Kadim ve ezelî O’dur. O’nun vücuduna ibtida yoktur. Ebedî O’dur, O’nun vü­cudunda nihayet yoktur.)

Ebediyet: Yüce Hakkın zatında ve sıfatlarında dahi, ileriye dönük bir boşluk ve yokluk olmayacaktır.

 

224. ELLEZİ LEYSE LEHU SIDDUN

(O Allahu teâlâ ki, onun için ulûhiyyet emrinde karşı gele­cek zıd yoktur.)

 

225. VE LÂ NİDDÜN

(O’nun işlerine ve isteklerine muhalefet edebilecek benze­ri ve eşiti yoktur.)

 

226. VE LÂ ŞİBHÜN

(Yüce Hakkın sıfatına benzer sıfatlarda hiçbir varlık olamaz. O’nun benzeri yoktur. Hiç bir şey, sıfatında ona müşa­bih değildir. Zira, Hak sübhanehu ve teâlâ hazretlerinin ilim ve kudreti ve diğer sıfatları kemali ecel ve âlâdır. Bizim ilmimiz ise, kıttır ve kısırdır.)

 

227. VE LÂ ŞERİKÜN

(Ülûhiyyette şeriki yoktur.)

(Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerike lehu lehül-mülkü ve lehül-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadir)mânası evvelce açıklanmıştı.)

 

228. YUHYİ VE YÜMİYTÜ

(O, Allahu teâlâ diriltir ve öldürür.)

 

229. VE HÜVE HAYYÜN LÂ YEMÛTÜ

(O, Allahu teâlâ daima diridir, ona ölüm ârız olmaz.)

 

230. Bİ-YEDİH-İL-HAYRÜ

(Bütün hayırlar onun kudret elindedir.)

 

231. VE HÜVE ALÂ KÜLLİ ŞEY’İN KADİR

(O, Allahu teâlâ her şey üzerine kadirdir.)

 

232. VE İLEYH-İL-MASİYR

(Ölümden sonra herkes ona dönecektir.)

 

233. HÜVEL-EVVELÜ

(O, Allahu teâlâ evveldir ve sabıktır, bütün mevcudat üze­rinde.)

 

234. VEL’ÂHİRÜ

(Mahlûkatın fenâsından sonra da âhirdir, bakidir.)

 

235. VEZ-ZÂHİRÜ

(O’nun vücudu zâhirdir ve aşikârdır. Zira, her zerre O’nun vücuduna en kuvvetli şahit ve en parlak delildir.)

 

236. VEL-BÂTINÜ

(Mahiyyeti, gizlenmiş ve örtülmüştür. Zira, zatının haki­kati hucub-u-Kibriyâsı ile hicaplanmıştır.)

 

237. VE HÜVE Bİ-KÜLLİ ŞEYİN ALİYM

(O, Allahu teâlâ aza veya çoğa, olana olmayana, bütün eş­yaya âlimdir.)

 

238. LEYSE KEMİSLİHİ ŞEY’ÜN

(Hiç bir şey, Allahu teâlâ’nın misli değildir.)

 

239. VE HÜVES-SEMİ’UL BASİYR

(O, Allahu teâlâ bütün işitilenleri işitici ve bütün görünen­leri görücüdür.)

 

240. HASBÜNALLAHÜ

(O, Allahu teâlâ bütün işlerimizde bize kâfidir.)

 

241. VE Nİ’MEL-VEKİL

(Allahu teâlâ, en iyi vekildir.)

 

242. Nİ’MEL-MEVLÂ

(Allahu teâlâ, en iyi mevlâdır. Burada MEVLÂ, SEYYİD mânasınadır.)

 

243. VE Nİ’MEN-NASİYR

(Allahu teâlâ, en iyi yardım edicidir.)

 

244. HASBÜNALLAHÜ VE Nİ’MEL-VEKİL Nİ’MEL-MEVLÂ VE Nİ’MEN-NASİYR

(Allah bize yeter, pek güzel vekildir. Ne güzel Mevlâ ne güzel yardımcı.)

 

Cümlesini, üç kere tekrarda fayda vardır. Bu kelimeleri üç kerre söylemenin sırrı şudur: Tecrübe ile bilinmiştir ki, bütün güç işlerin kolaylaşmasında bu kelimele­rin tekrarlanmasının büyük tesiri vardır.

Rivayet olunur ki, Hazreti İbrahim salâvatullahi alâ nebiyyinâ ve aleyhi, Nemrud ateşe attırdığı zaman :

 

HASBÜNALLAHÜ VE Nİ’MEL-VEKİL

 

kelimesini söylemiş, Hak teâlâ ona nârı gülzar eylemiştir.

SÜNEN-İ-EBİ-DAVUD’da belirtildiğine göre, aleyhissalâtü vesselâm efendimiz hazretleri:

HER NE ZAMAN SANA BİR ŞEY ÜSTÜN GELİRSE, HASBÜNALLAH VE Nİ’MEL-VEKİL DE, buyurmuşlar­dır.

 

245. GUFRANEKE RABBENÂ

(Ey kudret ve azamet sahibi Rabbimiz! Senin mağfiretini isteriz.)

 

246. VE İLEYK-EL-MASİYR

(Ölümden sonra dönüşümüz sanadır.)

 

247. ALLAHÜMME LÂ MÂNİ’A LİMA A’TEYTE

(Allahım! verdiğine kimse engel olamaz. Senin verdiğin şeye hiç bir mâni yoktur. Yani, senin ezelde takdir ederek verdiklerine engel olamaz.)

Burada şöyle bir soru sorulabilir:

Verilen bir şeye engel olmak nasıl olur? Zira, engel olmak, verilmeden önce olması gerekir.

Bunun için şu cevabı veririz:

Bu veriş, ezelî takdire bağlı bir veriştir. Buna göre, mana şu olur:

Allahım, sen ezelde bir kimseye bir şey vermeyi vaad buyurmuşsan, ona vereceğine dair bir hüküm vermişsen, artık buna hiç kimse engel olamaz.

 

248. VE LÂ MU’TİYE LİMÂ MENA’TE

(Engel olduğuna da kimse bir şey veremez. Senin men ettiğin ve vermediğini de verecek yoktur.)

 

249. VE LÂ RADDE LİMÂ KADAYTE

(Verdiğin hükmü geri çevirecek, Senin kaza ettiğin şeyi reddedebilecek de yoktur.)

Yani: Vermek, almak, yoksun bırakmak, varlıklı kılmak hususunda...

 

250. VE LÂ YENFÂ’U ZEL-CEDDİ MİNK-EL-CEDDÜ

(MUHTAR-I-SİHHA’da belirtildiğine göre, bu Hadis-i-şerifte CED, zenginlik manasınadır. O halde demek olur ki; Alla­hım! Varlık sahibinin varlığı, Senin katında hiç fayda vermez. Faydalı olan salih amellerdir.)

 

251. SÜBHANE RABBİYEL-ALİYYİL-Â’LEL-VEHHÂB

İki kerre okunur. (Rabbimi tenzih ederim. O, yücelerden yüce ve şeriki olmaktan münezzehtir, çok bağışlayıcıdır.) Üçün­cü seferinde şöyle okunur :

 

252. SÜBHANE RABBİYEL ALİYYİL A’LEL KERİM-İL- VEHHÂB

(Mânâsı bir evvelki maddede açıklanmıştır. Burada KE­RİM lâfzı ilâve olunmuştur.)

 

253. SÜBHANEKE MÂ ABEDNÂKE HAKKA İBADETİKE

(Seni tenzih ederiz, sana lâyık hakiki ibadet ile ibadet ede­medik.)

254. SÜBHANEKE MÂ AREFNÂKE HAKKA MÂ’RİFETİKE

(Seni tenzih ederiz, seni lâyık olduğun şekilde bilemedik.)

 

255. SÜBHANEKE MÂ ZEKERNÂKE HAKKA ZİKRİKE

(Seni tenzih ederiz, seni lâyık olduğun şekilde zikredeme­dik.)

 

256. SÜBHANEKE MA ŞEKERNÂKE HAKKA ŞÜKRİKE

(Seni tenzih ederiz, sana lâyık olduğun şekilde şükrede­medik.)

 

Unutmamalıdır ki, bu son üç madde tamamen birbirine bağlıdır. Yani, hakkıyla kulluk edemedik, hakkıyla seni bile­medik, hakkıyla şükredemedik, hakkıyla zikredemedik der­ken, hakkıyla bilemediğimiz için hakkıyla zikredemedik, hakkıyla şükredemedik demek istenilmiştir. Bunlar olmayınca da, hakkıyla kulluk edilemez. Lâyık olduğu şekilde zikredemeyince, lâyık olduğu şekilde şükür de edilemez.

 

257. SÜBHANALLAH-İL EBEDİYYİL-EBED

(Allahu teâlâ hazretlerini tenzih ederim, ebedi odur.)

 

258. SÜBHANALLAH-İL VAHİD-İL-AHAD

(Allahu teâlâ hazretlerini tenzih ederim, sıfatında birdir, mahiyette ve hakikatte birdir. Yani, sıfatında ve hakikatte şe­riki yoktur.)

 

259. SÜBHANALLAH-İL-FERD-İS-SAMED

(Allahu teâlâ hazretlerini tenzih ederim, birdir ve uludur. Hiç bir şeye ihtiyacı yoktur, Bütün hâcetlerde ona kasdolunur.)

 

260. SÜBHANALLAHİ RÂFİ’IS-SEMÂVÂTİ BİGAYRİ AMED

(Allahu teâlâ hazretlerini tenzih ederim, gökleri yükselten,

Direksiz ve dayanaksız tutan odur.)

 

261. SÜBHANALLAHİ BÂSİT’İL ARADEYNE-BİLÂ-SENED

(Allahu teâlâ hazretlerini tenzih ederim, yerleri dayanak­sız döşeyen de odur.)

 

262. SÜBHANALLAHİLLEZİ LEM YETTÂHİZ SAHİBETEN VE LÂ VELED

(Allahu teâlâ hazretlerini tenzih ederim, o eş ve çocuk edinmemiştir.)

 

263. SÜBHANALLAHİLLEZİ LEM YELİD VE LEM YÛLED VE LEM YEKÜL LEHU KÜFÜVEN AHAD

(Allahu teâlâ hazretlerini tenzih ederim, hiç kimse ondan doğmamıştır, kendisi de kimseden doğmamıştır, doğmaktan ve doğurmaktan münezzehtir. Hiç kimse ona eşit olamamış­tır.)

 

264. SÜBHAN-EL-MELİK-İL-KUDDÛS

(Allahu teâlâ hazretlerini tenzih ederim, o öylesine bir padişahtır ki, her türlü ayıplardan pâktır.)

 

265. SÜBHANE ZİL-MÜLKİ VEL-MELEKÛT

(Allahu teâlâ hazretlerini tenzih ederim, mülk ve melekût alemlerinin sahibidir.)

 

- Âlemin bütün çeşitleri, iki kısımdır:

a)- Z a h i r...

b)- B a t ı n ...

Zahir âlemini, dış duygularla bilmek mümkündür; üç ismi vardır: Zahir, mülk, şehadet...

Batın âlemine gelince, onu dış duygularla bilmek mümkün olmaz; onun da üç ismi vardır: Batın, melekût, gayb...

Batın âlemi, kendi içinde iki kısımdır. Şöyle ki:

a)- Yüce Sübhan Hak, bilinmesi için, delil koymadığı bir âlem... Bu, ancak Cenab-ı Hak tarafından nasib olursa bilinir. Bu da doğrudan doğruya gaybdir. Bu manada gelen En'am suresinin 59. âyeti şöyledir:

 

Gaibin anahtarları onun yanındadır. Onları, ondan gayrı kimse bilmez.

 

b)- Yüce Sübhan Hakkın, bilmesi için delil koyduğu âlem.. Bunlar da sırası ile şöyledir: Kıyamet, cennet, cehennem, cennette ve cehennemde olacak işler. Bunlar, aklî ve naklî delillerle bilinir.

Bilinmesi Allah'ın bildirmesine bağlı gayb âlemi için, Bekara suresinin 2. 3. âyetlerinde şöyle buyuruldu:

 

Takva sahiplerine yol göstericidir. Onlar ki, gaibi tasdik ederler.

 

266. SÜBHANE ZİL-İZZETİ

(Allahu teâlâ hazretlerini tenzih ederim, o izzet ve kudret sahibidir.)

 

267. VEL-AZAMETİ, VEL-KUDRETİ, VEL-HEYBETİ

(Azamet, kudret ve heybet sahibidir.)

 

268. VEL-CELÂLİ VEL CEMALİ

(Celâl ve cemal sahibidir. Lügatte CELÂL ululuk, CEMAL ise güzellik mânasına gelir.)

 

Kelâm âlimlerine göre, yüce Hakkın, güzel isimlerinden:

- Celâl...

İsmi, selbiye sıfatlarından sayılır. Yani: Bir yoruma tabi tutulmaz.

Yüce Allah için şöyle bir tanıtma yapılmıştır:

- Allah ne cisim ne cevherdir; bir mekânda dahi değildir.

Yine kelâm âlimlerine göre, Yüce Allah'ın güzel isimlerinden sayılan:

- Cemal…

İsmi sübutiye sıfatlarından ibarettir. Kısmen yorum yapılır; delillerle yanına yaklaşılır. Onun belirtileri, hayattır, ilimdir, kudrettir.

Tasavvuf ehline göre de:

- Celâl ismi sıfat-ı-kahriyyeden cemal ismi de sıfat-ı-lûtfiyyeden ibarettir.

-lûtfiyyeden ibarettir.

 

269. VEL-KEMALİ VEL-BEKA’İ VES-SENÂ’İ VEZ-ZİYÂ’İ

(Kemal, beka, senâ ve ziyâ sahibidir.)

 

270. VEL-ÂLÂ’İ VEN NUAMA’İ

(Nimet sahibidir.)

 

Burada (âlâ’) (ilâ) nın cemidir. Nimet mânasınadır. Nimetin iki defa tekrarı istiğrakta mübalâğa ve tekit içindir. Birisi zahiri nimetlere ve diğeri bâtın nimetlere yorulsa yerinde olur.)

 

271. VEL-KİBRİYÂİ VEL-CEBERUT

(Zâtında ve sıfatında ululuk sahibidir.)

 

272. SÜBHAN-EL MELİK-İL-MÂ’BUD

(Tenzih ederim o padişahı ki mâbudumdur.)

 

273. SÜBHAN-EL-MELİK-İL-VÜCUD

(Tenzih ederim o padişahı ki mevcuttur.)

 

274. SÜBHAN EL MELİK İL-HÂLIK

(tenzih ederim o padişahı ki bütün âlemlerin yaratıcısı­dır.)

 

275. EL-HAYYİLLEZİ LÂ YENÂMÜ VE LÂ YEMÛT

(O öyle bir padişahtır ki, daima diridir, uyumaz ve öl­mez.)

 

276. SÜBBÛHÜN KUDDUSÜN

(Her türlü noksanlıklardan ve ayıplardan pâktır, münez­zehtir ve uzaktır.)

 

277. RABBÜNÂ VE RABBÜL-MELÂİKETİ VER-RUH

(Celâl ve azamet sahibi Rabbimizdir. Bütün meleklerin ve ruhların da Rabbidir)

 

Burada RUH’tan maksat ne olduğunda anlaşamamışlardır. Bazıları, ölenlerin ruhları demişlerdir. Ba­zıları da Cebrail aleyhisselâmdır demişlerdir. Gerçi, daha önce bütün melekler de zikredilmişse de, Cebrail aleyhisselâmın özel olarak zikri şerefi bakımındandır.

Bazıları şöyle demiştir:

- Ruh, halktan bir topluluktur, melekleri korurlar; tıpkı meleklerin de insanları korudukları gibi...

Bazılarına göre de ruh, ruhlar emrine verilen bir melektir. Bazıları da şöyle demiştir:

- Ruh, halktan bir topluluk olup melekler onları ancak kadir gecesinde görürler. Tac'ül - Esami kitabında şöyle yazılmıştır:

- Ruh, öyle büyük bir melektir ki, tek başına bir saf olur, kalan melekler de ayrı bir saf olurlar.

 

278. SÜBHANALLAHİ VEL-HAMD-Ü-LİLLAHİ

(Allahu teâlâ hazretlerini her türlü ayıplardan ve noksan­lıklardan tenzih ederim. Hamd, ancak Allahu teâlâ’ya mahsus­tur.)

 

279. VE LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ

(Mâ’bud-u-bil-Hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır.)

 

280. VALLAHÜ EKBER

(Allahu teâlâ büyüktür ve çok uludur.)

 

281. VE LÂ HAVLE VE LÂ KUVVETE İLLÂ BİLLAH-İL- ALİYYİL-AZİYM

(Mânası daha önce açıklanmıştı.)

 

282. ALLAHÜMME ENT-EL MELİK-ÜL-HAKKULLEZÎ LÂ İLÂHE İLLÂ ENTE

(Allahım! Sen padişahsın, padişahlığa lâyıksın. Senden gayrı mâbud-u-bil-Hak yoktur, illâ sen varsın.)

 

Derler ki, yet­miş bin melek vardır, ne zaman bu kelimeler söylense, o yet­miş bin melek secde ederlermiş. Fakat; namaz tilâvet ve şü­kür secdesinden gayrı secdeler mekruh olduğundan, tamam secde etmezler, eğilirlermiş.)

 

283. YÂ ALLAHU

Bu, Yüce Allah'ın isimlerinden en büyüğüdür.

 

Manasında, zat ve sıfatları taşır. Yüce Allah'tan başkasına bu isim verilmez; zira, bütün kemalâta delâleti vardır.

BUHARÎ SAHİH'inde, Ebu Hüreyre —Allah ondan razı olsun— yolu ile gelen bir rivayette, Resulüllah efendimizin —Allah ona salât ve selâm eylesin— şöyle buyurduğu anlatılmıştır:

 

« Allahu teâlâ’nın doksan dokuz ismi vardır. Bu isimle­ri sayan ve söyleyenler, gerçekten cennete girerler, buyurmuşlardır.»

Hadis-i şerifin Arapça metinde:

- «Sayarsa...»

Diye tercüme ettiğimiz kelimenin aslı şöyledir:

- «Ah saha...»

Bu kelimenin masdarı olan i h s a, Mesadir'de şöyle anlatılmıştır:

- I h s a, üç manaya gelir: Saymak, bilmek, güç yetirmek...

Saymak, manasına alınırsa: Vâad edilen mükâfat, bu isimlerin manasını bilene de bilmeyene de şamildir.

Bilmek, manasına alınırsa: Bu isimlerin manasını bilene ve Yüce Hakkın olduklarına inanan kimseye anlatılan mükâfat vaad edilmiştir.

Güç yetirmek, manasına alınırsa; saymaya güç yetirmek olur ki, o zaman: Bu isimleri sayabilen dahi, aynı mükâfata hak kazanır.

Her üç yorum, nazara alınarak, hadis-i şerifin toplu manası şu olur:

Bir kimse, bu doksan dokuz ismin manasını bilerek veya bilmeyerek, gerçekten Yüce Allah'ın isimleri olduğuna inanarak saymaya gücü yeterse, cennete girer. Bazıları da:

- İhsa...

Kelimesini üç manada yorumlamışlardır; şöyle ki:

a)- Yakine dayalı ihsadır; şu demeğe gelir:

- Kulda bir yakin hâsıl olur ki: Bu isimler, Yüce Hakkın olduğu sabittir.

b)- Tahkike dayalı ihsadır; şu demeğe gelir:

- Bu isimler, kulun özünde gerçekleşmiş olur; ama, henüz tam manası ile özüne yerleşmemiştir.

c)- Tahalluka, yani: Huy edinmeye dayalı ihsadır; şu demeğe gelir

- Bu güzel isimler, kulun özüne yerleşir ve onun hulku, huyu olur.

İkinci mananın daha özeti şudur: Bu güzel isimlerden başka, bir küçük ışık gelir. Üçüncü mananın daha özeti şudur: Bu güzel isimlerden bir ışık kulun huyu olur. Bazıları demiştir ki:

- İsim, isim verilen zatın kendisidir; arada hiçbir ayrılık yoktur.

Üstteki mana tasavvuf ehli zatlara göredir. Kelâm âlimleri ise, daha ihtiyatlı bir dil kullanmış ve şöyle demişlerdir:

- İsim, sıfat; isim ve sıfat sahibinin ne aynıdır ne de gayrı.

Bu babda daha değişik görüşler vardır ki; ehli olanlar bilir, anlar... Onun için diğer açıklamalar buraya alınmadı.

ALLAH İSMİ: Allah, isminin özelliğini anlatanlar şöyle demişlerdir:

- Bir kimse Allah, adını okumaya devam ederse., onun gönlüne o kadar rübubiyet nuru, hüviyet safası feyiz yollu gelir ki kabına sığmaz.

Şeyh Ebu îshak Kâzerunî şöyle demiştir:

- Bir kimse, günde bin (1000) kere:

- Allah...

Dese, Yüce Hak, o kimseyi yakin ehli kılar...

Kalan güzel isimler bundan sonra gelecektir;

284. YÂ RAHMANİ

(Ey dünyada ve âhirette, rahmet edici.)

 

285. YÂ RAHİMÜ

(Ey âhirette rahmet edici.)

 

Dünya rahmeti, mümine ve kâfire şâmildir. Âhiret rah­meti ise, yalnız müminlere mahsustur. Bu ism-i-şerifi, her farz namazdan sonra 100 kerre okuyan kimseler, gaflet ve unut­kanlıktan ve gönül pekliğinden emin olurlar. Her kim, RAHİM ismini sabah namazından sonra 100 kerre okusa, bütün yara­tılanlar o kimse üzerine rahim ve dost olurlar.

 

286. YÂ MÂLİKÜ

(Ey padişah...)

 

Bu ism-i-şerifin hassası çoktur. Buna devam edenler dün­yevî ve uhrevî riyasetten emin olur, halk nazarında hürmetli ve heybetli görünür. Hızır aleyhisselâmdan nakledilmiştir ki, hastanın hatırını sormağa giden bir kimse, şifa niyetine yüz kere (bir rivayete göre de 112 kere)

 

ALLAHÜMME ENT-EL-MELİK-ÜL-HAKKULLEZİ LÂ İLÂHE İLLÂ ENTE YÂ ALLAHÛ YÂ SELÂMÜ YA KAFİ

 

Okuduktan sonrada ve üç kerre de :

YÂ ŞİFA’EL KULÛB

 

ilâve etse, o hastanın hastalığı geçer ve Allahu teâlânın inaye­tiyle sıhhatine kavuşur.

 

287. YÂ KUDDÜSÜ

(Ey her türlü ayıptan ve noksanlıklardan pâk ve uzak olan.)

 

- Hatâdan, gafletten, aczden ve her türlü eksiklikten çok uzak ve pek temiz…

- Allah, hissin idrâk ettiği, hayâlin tasavvur ettiği, vehmin tahayyül ettiği, fikrin tasarladığı her vasıftan münezzeh ve müberradır. O hatâdan, gafletten, acizden ve her türlü eksiklikten çok uzak ve pek temiz olandır. Bu bakımdan her türlü takdîse lâyıktır.

İnsan su’-i ihtiyârı karışmadığı müddetçe kâinatta fıtrî olarak bulunan umumî temizlik hakikatı da Cenâb-ı Hakk’ın KUDDÛS isminin tecellîsidir.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

“Göklerde ve yerde olanların tümü, Melik; Kuddüs, Aziz; Hâkim olan Allah’ı tesbih eder.” (Cuma,1)

“O Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tür, Selam’dır; Mü’min’dir, Müheymin’dir; Aziz’dir, Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir.” (Haşr, 23)

Bu ismin hassası da şudur : Bir kimse, bu ism-i-şerifi, her gün 100 kerre okursa, o kimsenin gönlü bütün kederlerden saf ve pâk olur.

 

288. YÂ SELÂMÜ

(Ey her türlü âfetlerden ve noksanlıklardan sâlim olan.)

 

- Kullarına rahmet ve bereket ihsan eden, onları emin kılan.

- Zatı ayıplardan, sıfatı eksikliklerden salim, kullarını tehlikelerden koruyan ve onlara selamet veren, kıyamet günü mü’min kullarını azaptan koruyan ve cennette kullarına selam veren.

- Her çeşit ârıza ve hâdiselerden sâlim kalan;

- Her türlü tehlikelerden kullarını selâmete çıkaran;

- Cennet’teki bahtiyar kullarına selam eden.

- Bu ism-i şerif, Kuddûs ismi ile yakın bir mânâ ifade etmekte ise de Selam ismi, daha ziyade istikbale aittir. Yani, Cenâb-ı Hakk’ın gerek zâtı gerek sıfatı ileride en ufak bir başkalaşıma, bir değişikliğe, bir zaafa uğramaktan münezzehtir. O, ezelde nasılsa ebedde de öyledir.

 

Bu ismin hassası da şudur : Her kim, bu ism-i-şerifi 160 kerre bir hastanın üzerine okusa, o hasta sıhhat bulur.

 

289. YÂ MÜ’MİNÜ

(Ey kullarını zulümden emin edici olan.)

 

Hak sübhanehu ve teâlâ’nın kullarına muamelesi ya fadlı veya adli ile olur. Sıhah-ı-Cevheri’de yazıldığına göre :

 

Allahu teâlâ’ya MÜMİN denilir. Çünkü, kullarım zulmetmekten emin kılmıştır.

Veya, müttekileri asıl azaptan ve mü’minlerin âsilerini ebe­dî azaptan emin edici de demektir.

Bu ismin hassası da şudur : Her kim, bu ism-i-şerife devam ederse, Hak sübhanehu ve teâlâ o kimseyi düşman şerrinden emin eder.

 

290. YÂ MÜHEYMİNÜ

(Ey gözleyici ve korucuyu...)

 

Kazi Beyzavi, Haşr sûresi sonunda yazmıştır ki:

 

Müheymin, (Emin) den gelir. Hıfzedici, gözetleyici demektir.

 

Bazıları da, MÜHEYMİN doğru mânasına gelir demişler­dir.

Bazıları da, ÂMİN müheymin mânasınadır demişlerdir. Me­fatih’te yazmıştır ki:

 

Müheymin, çok doğru şâhittir.

 

Yani:

Allahu teâlâ, kullarının işlediklerini ve söylediklerini bilir.

 

Saad İbn-i-Müseyyib'den nakledilmiştir ki, MÜHEYMİN kadı-hakem mânasınadır.

Bu ism-i-şerifin hassası da şudur : Her kim, yazıp üzerinde bulundursa, bütün malı ve erzakı Hak teâlâ’nın hıfzında olur. Bir kimse, gusül ettikten sonra bu ism-i şerifi 100 kerre okursa, o kimsenin bâtını parlak ve aydınlık olur, demişlerdir.

 

291. YÂ AZİZÜ

(Ey her şey üzerine galip ve aziz olan.)

 

Aziz, bazen eşsiz ve bazen da zelilin karşılığı olarak kulla­nılmıştır. Her iki mânada uygundur.

- El-Aziz Mağlup edilmesi mümkün olmayan. Emir ve iradesine karşı bütün kâinatın zerre kadar hükmü yoktur.

Bu ism-i şerîf, kuvvet ve galebe mânasına gelen İZZET kökünden gelir. Allah Teâlâ mutlak surette kuvvet ve galebe sâhibidir.

İzzet sıfatı, Kur’an’da birçok yerlerde azab âyetleri bahsinde gelmiştir. Fakat bu ism-i şerîfin yine birçok defa Hâkim ism-i şerîfi ile birleştiği görülür. Bunun mânası: Allah Teâlâ’nın kudreti galibdir, fakat hikmeti ile kötülerin cezasını te’hir eder, kötülük edip durmakta olan insanları cezalandırmakta acele etmez, demektir.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

“...O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (İbrahim,4)

 

Bu ismin hassası da şu­dur : Her kim, bu ism-i-şerifi 40 gün sabah namazlarından sonra 40 kerre okursa, Hak celle ve alâ hazretleri onu hiç kimse­ye muhtaç etmez.

 

292. YÂ CEBBÂRÜ

(Ey halkı dilediği her şeye zorlayan veya halkın halini islâh eden.)

 

El Cebbar Dilediğini cebir yoluyla yapan, kayıtsız şartsız herkese cebredecek güçte olan, hiç kimse tarafından kendisine cebir olunamayan.

- Kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan;

- Dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan.

Bu ism-i şerif cebir maddesindendir. Cebir, “kırık kemiği sarıp bitiştirmek, eksiği bütünlemek” mânasına geldiği gibi, “icbar etmek”, yani, “zorla iş gördürmek” mânasına da gelir.

Bu mânaya göre Allah Teâlâ Cebbar’dır. Yani, kırılanları onarır, eksikleri tamamlar, her türlü perişanlıkları düzeltir, yoluna kor.

Cebbar’ın ikinci mânasına göre de Allah Teâlâ kâinatın her noktasında ve her şey üzerinde dilediğini yaptırmağa muktedirdir. Hüküm ve iradesine karşı gelinmek ihtimali yoktur.

 

293. YÂ MÜTEKEBBİRÜ

(Her türlü ihtiyaçlardan ve noksanlıklardan münezzeh ve yüce olan...)

 

Bu mübarek isim için verilen değişik manalar şöyledir:

- Akılların, vehimlerin kavramasından yana yüksek, temiz...

- Azameti cihetinden tek...

- Büyüklük satmaya kalkan, haddini aşan kullarına büyüklüğünü gösterip hadlerini, bildiren...

Bazıları, bu mübarek isminin kelime kökü üzerine şöyle demişlerdir:

- Kibriya, kökünden gelir; kibir, kökünden gelmez, zira kibir, bu manada uygun düşmez.

 

Bu ismin hassası da şudur : Her kim, bu ism-i-şerifi helâline yakınlık etmeden önce on kerre okursa, Hak teâlâ hazretle­ri o kimseye salih bir evlât ihsan buyurur.

 

294. YÂ HÂLIKU

(Ey bütün eşyayı hikmeti iktizası takdir edici.)

 

El-Halik: Yaratıcı.

- Her şey’in varlığını ve varlığı boyunca görüp geçireceği halleri hâdiseleri tayin ve tesbit eden ve ona göre yaratan, yoktan var eden…

Bu ism-i şerîfin mânasında iki husus vardır:

1)- Bir şey’in nasıl olacağını tayin ve takdir etmek,

2)- O takdire uygun olarak o şey’i îcad etmek.

Bu mübarek ismin özelliği üzerine şöyle denilmiştir:

 

Bu ismin hassası da şudur : Her kim bu ism-i-şerifi gece okursa, hak sübhanehu teâlâ bir melek halk eder ve o melek ta kıyamet gününe kadar tâ’at eder ve sevabı o kimsenin üze­rine olur.

 

295. YÂ BÂRİ’U

(Ey eşyayı yaratıcı.)

 

El-Bari: Her şeyi düzenli bir şekilde yaratan.

- Eşyayı ve her şey’in âzâ ve cihazlarını birbirine uygun bir halde yaratan.

- Her şey’in vücudu mütenasib, yani, âzası, hayat cihazları ve aslî unsurları keyfiyet ve kemmiyet bakımından birbirine münasib olarak yaratıldığı gibi, hizmeti ve faydası da umumî âhenge uygun yaratılmıştır.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

“O Allah ki, Yaratan’dır, kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr, 24)

 

 

296. YÂ MUSAVVİRÜ

(Ey yarattığı eşyanın suretlerini ve şekillerini yaratan.)

 

Kazi Beyzavi, Haşr sûresinde bu üç ismi zikrolunan mânaları ile tefsir etmiştir. Uygun olanı da budur. BÂRİ’de ve MU­SAVVİR’de icat mânası da vardır. Fakat, HÂLIK bâzan takdir edici mânasına da gelir. Nitekim

 

Yaratanların en güzeli...

(EI-Mü'minûn : 14)

 

Bu üç ism-i-şerifin hassası da şudur : Doğuramayan bir ka­dın çocuğu olmasını isterse, yedi gün oruç tutmalı, iftar vak­tinde bu üç ism-i-şerifi su üzerine 21 kerre okuyup üfledikten sonra bu su ile orucunu bozmalıdır. Hak sübhanehu ve teâlâ, bu isimler berekâtı ile o kadına bir çocuk ihsan buyurur.

 

297. YÂ GAFFÂRU

(Ey çok bağışlayıcı.)

 

El-Gaffar: Günahları tekrar tekrar, çokça bağışlayan.

- Mağfireti pek bol olan…

- Gafr, örtmek ve sıyânet etmek (korumak) mânâsınadır. Allah mü’minlerin günahlarını örter. Dilediği kullarını da günahlardan sıyânet eder, korur. Bu, onlar için en büyük nimetlerden biridir.

- Cenab-ı Hak buyuruyor:

- “Hakikaten Allah çok bağışlayıcı ve mağfiret edicidir.” (Hacc, 60)

 

Lâ ilâhe illallah-ül-aziz-ül-gaffar kelimesinde de zikrolunmuştur. Bu ismin hassası da şudur : Her kim, bu ism-i-şerife devam ederse, Hak teâlâ onun günahlarını yarlıgar.

 

298. YÂ KAHHARU

(Ey her şeye ve her şey üzerine galip)

 

El Kahhar: İsyankarları kahreden, hiçbir şekilde mağlup edilemeyen, üstün gelinemeyen.

- Herşey’e, her istediğini yapacak surette galib ve hâkim…

Kahr, bir şey’e, onu hor ve hakîr kılacak veya mahv ve helâk edebilecek sûrette galib olmaktır. Allah Teâlâ Kahhar’dır, her vechile üstün ve daima galibdir. Kuvvet ve kudretiyle her şey’i içinden ve dışından kuşatmıştır. Hiçbir şey O’nun bu ihâtasından dışarı çıkamaz. Ona karşı herşey’in boynu büküktür. Kahrına yerler, gökler dayanamaz. Kahr ile nice azıp sapmış ümmetleri ve milletleri mahv ve perişan etmiştir.

- Cenab-ı Hak buyuruyor:

- “O, kulları üzerinde kahredici olandır. O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, haberdar olandır.” (En’am,18)

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir Hak yolcusu salik, bu mübarek ismi okumaya devam eder ise., onun nefsanî arzuları kırılır; dünyaya karşı gönlünde soğukluk duyar ve iç safası hâsıl olur. Demişlerdir ki:

- Ya Kahhar ya Müzil...

İsimlerini okumak, gönül zulmetinin def edilmesinde yararlıdır.

 

299. YÂ VEHHÂBU

(Ey çokça bağışlar yapan, maddi ve manevî nimetlerin çeşit çeşidini karşılık beklemeden ihsan eden)

 

El Vehhab; Karşılıksız veren, sonu gelmeyen bağışların sahibi.

Çeşit çeşit nimetleri devamlı bağışlayıp duran…

Bu isim, Vehhab kelimesi hibe kökünden gelmektedir. Hibe, “herhangi bir karşılık ve menfaat gözetmeden birine bir malı bağışlamak” mânasınadır. Vehhab ise, “Her zaman, her yerde ve her şey’i çok çok ve bol bol veren ve karşılık beklemeyen” demektir.

İsimlerin özelliklerinden faydalanan kimseler şöyle demişlerdir:

- Bu mübarek ismin çok özellikleri, büyük uğur bereketleri vardır; duaların tezce kabulüne de bir sebeptir.

Bu manada büyükler şöyle demişlerdir:

 

Her kim dua ettiği zaman, (7) kerre YÂ VEHHÂB derse, o kimsenin duasını, Hak sübhanehu ve teâlâ mutlâka kabul buyurur. Bir kimse, bir şey istese veya düşman elin­de bağlı kalsa, yahut rızkında darlık olsa, kazancında çokluk ve menfaat olmasa, sâlike sülûkünde bir fetih zâhir olma­sa, bu gibi kimseler, (3) veya (7) gece, gece yansından sonra abdest alarak iki rekât namaz kıldıktan sonra, yüz kerre YÂ VEHHÂB derse ve ondan sonra Allahu teâlâ’ya hacetini arz ederse, Hak sübhanehu ve teâlâ onun hâcetini ihsan buyurur.

 

300. YÂ REZZÂKU

(Ey kullarına bol bol rızık verici)

 

 

- Yaratılmışlara, faydalanacakları şeyleri ihsân eden.

- Rızık, Allah Teâlâ’nın bilhassa yaşayan mahlûkatına faydalanmalarını nasib ettiği her şeydir. Rızık yalnız yenilip içilecek şeylerden ibaret değildir. Kendisinden faydalanılan herşey’e rızık denir.

- Maddî rızık, her türlü yiyecek ve içecek, giyilecek ve kullanılacak eşya, para, mücevher, çoluk-çocuk, vücudun çalışma kudreti, bilgi, mal-mülk, servet v.s. gibi şeylerdir.

- Mânevî rızık ise, ruhun ve kalbin gıdası olan şeylerdir. Başta îman olmak üzere insanın mânevî hayatına ait bütün duygular ve o duyguların ihtiyacı olan şeyler, hep mânevî rızıktır.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

“Allah, dilediğine hesapsız rızık verir.” (Bakara, 212)

“Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allah rızıklandırır…” (Ankebût, 60)

 

Bu ismin hassası da şudur : Her kim, bu ism-i-şerife devam ederse, ona rızık kapıları açılır. Her kim, sabah namazından önce evinin dört tarafına bu ism-i-şerifi 100 kerre okursa, batı tarafından başlayarak dört tarafa her defasında 100 kerre YÂ REZZAK dese, o eve şer ve fitne gelmez, demişlerdir.

 

301. YÂ FETTÂHU

(Ey açan, hâkim olan)

 

- El Fettah: Hayır kapılarını açan, hüküm veren.

- Her türlü müşkülleri açan ve kolaylaştıran…

- Fettah kelimesi, feth’den gelmektedir. Feth ise, “kapalı olan şey’i açmak” mânasınadır.

Kapalı bir şey’i açmak:

Maddî olur; bir kapıyı, bir kilidi açmak gibi.

Mânevî olur; kalbden tasaları, kederleri atıp gönlü açmak gibi.

Bitkilerin çiçek açması, tohum ve çekirdeklerin sünbül vermesi, rızık ve rahmet kapılarının açılması hep Fettah ism-i şerifinin tecellisindendir.

Bu mübarek ismin özelliği üzerine şöyle denildi:

- Bu ismi devamlı okuyan kimseye, gönül açıklığı, hâkimiyet nasib olur. Sürekli olarak devam edenlere fetih ve fütuh müyesser olur.

302. YÂ ÂLİYMÜ

(Ey son derece her şeyi bütün inceliği ile bilen)

 

El-Alim: Her şeyi çok iyi bilen. Hakkıyla bilen.

Olmuşları ve olacakları bilen. İlmiyle her şeyi kaplayan.

Amellerimizi ve hatta bütün niyet ve duygularımızı bilen.

“… Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfal, 71)

Bu mübarek ismin özelliğini anlatırken, şöyle demişlerdir:

- Bu mübarek isme devam edip çok okuyan kimseye gönül açıklığı gelir ve bâtınında türlü nurlar zâhir olur.

 

303. YÂ KÂBIDU

(İstediğinin maddi ve manevi rızkını daraltan, sıkan)

El-Kâbıd: Ruhları kabzeden, can alan, sıkan, daraltan, rızkı belli ölçülerde veren.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

- “… Ancak O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara, 245)

Kullarına kudretiyle ve iradesiyle muamele ederek maddi ve manevi alanda daraltan manasındadır. El Kabız ismi Kur’ân’da isim olarak zikredilmemekle birlikte Allah’ın kabzetmesi fiili olarak zikredilir.

Bu mübarek ismin özelliği üzerine şöyle denilmiştir:

- Bir kimse, 40 gün 40 lokma üzerine bu mübarek ismi yazdıktan sonra o lokmaları yese, o kimse açlık derdinden emin olur.

 

304. YÂ BÂSITU

(Ey İstediğinin rızkını açıp genişleten, Kullarının ihtiyaçlarını veren, Darlık ve sıkıntılardan kurtaran)

 

- El-Bâsıt; Ruhları bedenlere yerleştiren, genişleten, açan ve bolluk veren.

- Açan, genişleten

- Bütün varlıklar Allah Teâlâ’nın kudret kabzasındadır. İstediği kulundan, ihsân ettiği servet ve sâmânı, evlâd ve iyâli yahut hayat zevkini, gönül ferahlığını alıverir. O adam zenginken fakir olur yahut evlâd acısına boğulur yahut iç sıkıntısına, ıstırap ve huzursuzluk içine düşer. İşte bu haller, Kâbıd isminin tecellileridir.

- Allah, istediği kuluna da yepyeni bir hayat verir, neş’e verir, rızık bolluğu verir, bu da Bâsıt isminin tecelliyatıdır.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

- “Eğer Allah, kulları için rızkı (sınırsız) geniş tutup-yaysaydı, gerçekten yeryüzünde azarlardı. Ancak O, dilediği miktar ile indirir. Çünkü O, kullarından haberi olandır, görendir.” (Şura, 27)

Dilediği kullarının rızkını genişleten veya ruhlarını cesetlere yayan anlamına gelir.

Bu mübarek ismin özelliği üzerine şöyle demişlerdir:

- Bir kimse, seher Vaktinde elini yukarı doğru açıp bu mübarek ismi on kere okuduktan sonra elini yüzüne sürse hiç kimseye muhtaç olmaz.

 

305. YÂ HÂFIDU

(Ey alçaltıcı)

 

El-Hafid; Aşağıya indiren, alçaltan, değerini azaltan.

- Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan…

- Allah Teâlâ, istediği kulunu yukarıdan aşağı atıverir. Şan ve şeref sâhibi iken, rezîl ve rüsvây eder ve bu muamelesi çok defa, kendisini tanımıyan, emirlerini dinlemeyen âsiler, başkalarını beğenmiyen mütekebbirler ve hak, hukuk tanımayan zâlim zorbalar hakkında tecellî eder.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

“O aşağılatıcı, yücelticidir.” (Vakıa, 3)

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, üç gün oruç tuttuktan sonra, dördüncü günü bir oturumda yetmiş bin (70.000) kere bu mübarek ismi okursa, Yüce Hak, o kimseye düşman şer­rinden kifayet eder.

 

306. YÂ RÂFİ'U

(Ey yüceltici)

 

Er-Rafi; Dereceleri yükseltici, rızkı yükseltici.

- Yukarı kaldıran, yükselten.

- Allah Teâlâ, istediği kulunu indirdiği gibi, istediği kulunu da yükseltir. Şan ve şeref verir. Bâzı gönülleri îman ve irfan ışığı ile parlatır, yüksek hakikatlarden haberdâr eder.

- Allah’ın yükselttiği insanlar, çok defa melek huylu, tatlı dilli, insanların ayıplarını, kusurlarını örtüp eksiklerini tamamlayan; onlara malıyla, bedeniyle, bilgisiyle, nasihatiyle yardım eden nâzik, kibar insanlardır. Onlar bu istikametten ayrılmadıkça Allah da bu nimeti kendilerinden almaz.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

- “Dereceleri yükselten Arş’ın sahibi (Allah)tır…” (Mü’min, 15)

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, bu mübarek ismi gece gündüz yüz (100) kere okuyacak olursa... Hak sübhanehu ve teâlâ o kimse­yi diğer insanlardan şeref, fazilet ve zenginlik bakımından üs­tün eder.

 

307. YÂ MU’İZZU

(Ey değerli kılan)

 

El Muizz; İzzet veren, ağırlayan, yücelten şeref ve haysiyet veren.

Muizz ve Muzil isimleri Kur’an’da isim olarak geçmez, sadece fiiil olarak geçer. Allah kimi yükseltmişse onu aziz, kimi de alçaltmışsa onu da zelil kılmıştır. Aziz veya zelil olmak dünyada geçekleştiği gibi âhirette de gerçekleşir. Muiz, düşmanlarına karşı dünyada dostlarına destek verip onları üstün kılan, âhirette de onları en güzel şekilde ağırlayıp aziz kılandır.

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, bu mübarek ismi pazartesi gecesi veya cuma gecesi yatsı namazından sonra yüz kırk (140) kere okursa, Yüce Hak, o kimseyi halkının gözünde heybetli kılar; o kimse, bundan sonra, o kimse Allahu teâlâ’dan gayrı hiç kimseden kork­maz.

 

308. YÂ MÜZİLLÜ

(Ey hor ve hakir eyleyici)

 

- El Müzill; Alçaltan, zillet veren, hor ve hâkir eden.

- Zillete düşüren, hor ve hakîr eden.

- İzzet ve zillet, birbirine zıd mânalardır. İzzet kelimesinde “şeref ve haysiyet”, Zillet kelimesinde ise “alçaklık” mânası vardır.

- Bunlar hep Allah Teâlâ’nın, mahlûkatı üzerindeki tasarrufları cümlesindendir.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

- “Gerçekten Allah, inkâr edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır.” (Tevbe, 2)

- “O gün, öyle yüzler vardır ki, zillet içinde aşağılanmıştır.” (Gaşiye, 2)

Bu mübarek ismin Özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir kimse bir zalimden veya bir hasetçiden korktuğu zaman, bu mübarek ismi yetmiş beş (75) kere okuduktan sonra secdeye kapanmalıdır. Bu secdesinde ise, şöyle demelidir:

- Allahım, beni falan kimsenin şerrinden emin eyle...

Bundan sonra, Yüce Sübhan Hak, o kimseyi, sözünü ettiği zalimin veya hasetçinin şerrinden korumaya yetişir.

 

309. YÂ SEMİ'U

(Ey son derece, bütün incelikleri ile her şeyi işiten)

 

Es-Semi; Her şeyi layıkıyla duyan.

- İyi işiten.

- Allah Teâlâ işitir. Kalblerimizdeki sözleri ve işitilmek şânından olan her şey’i işitir. Mesafeler, onun işitmesine perde olamaz. Birini işitmesi, ötekilerini işitmesine mâni olmaz. Her hâdiseyi aynı derece açık olarak işitir.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

- “Şüphesiz Allah, işitendir, görendir.” (Mümin, 20)   

- “Allah işitendir, görendir.” (Nisa, 134)  

Bu mübarek ismin özelliği üzerine şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, perşembe günü, duhâ (kuşluk) namazını kıldıktan sonra hiç kimse ile konuşmadan bu mübarek ismi yüz (100) kere okursa., sonra da Yüce Hakka ihtiyacım arz ederse... Yüce Hak, onun ihtiyacını giderir.

 

310. YÂ BASİRU

(Ey her şeyi, bütün inceliği ile gören )

 

 

El-Basir; Her şeyi gören, çok iyi gören.

- Hakkıyla gören. Sonsuz ve nihayetsiz her şeyi görendir. Bütün varlıkların her an hangi işle meşgul olduklarını ve ne yaptıklarını görendir.

- Allah Teâlâ herkesin gizli açık yaptığını ve yapacağını görüp durmaktadır. Karanlıklar O’nun görmesine mâni olamaz. Karanlık gibi, yakınlık – uzaklık, büyüklük – küçüklük gibi insanların görmelerine engel olan şeyler de O’nun görmesine mâni olmaz.

“…Şüphesiz Allah, işitendir, görendir.” (Hac, 61)

“…Allah işitendir, görendir.” (Nisa, 134)

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, cuma namazının farzı ile sünneti arasında gerçekten inanarak bu mübarek ismi yüz (100) kere okursa... Yüce Hak, o kimseyi makbul bir kimse eyler.

 

311. YÂ HAKEMÜ

(Hâkim veya hakem o kimseye derler ki, hüküm ona bı­rakılır ve onun hükmüne razı olunur.)

 

- Hakkı batıldan ayıran ve kıyamet günü kullarının arasında hükmedip haksız ve zalimlerden mazlumun hakkını alıp sahibine verendir.

- Hükmeden, hakkı yerine getiren.

- Allah Teâlâ Hâkim’dir, her şey’in hükmünü O verir ve hükmünü eksiksiz icra eder. Hâkimlerin hâkimliğine, hükümdarların hükümdarlığına hüküm veren de ancak O’dur. O’nun hükmü olmadan hiçbir şey, hiçbir hâdise meydana gelemediği gibi, O’nun hükmünü bozacak, geri bıraktıracak, infazına mâni olacak hiçbir kuvvet, hiçbir hükûmet, hiçbir makam da yoktur.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

- “Allah size Kitab’ı açık açık indirmişken O’ndan başka bir hakem mi isteyeyim? “ (Enam, 114)

- “… Allah aranızda hükmedinceye kadar bekleyin. O hakimlerin en iyisidir.”  (Araf, 87)

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, bu mübarek ismi gece yarısından sonra, kendisini uyku bastırıncaya kadar okursa., elinde olmadan da uyur kalırsa... Yüce Hak, o kimsenin bâtınını kendi sır­larına mahrem eder.

 

312. YÂ ADLÜ

(Ey hükmünde adalet olan zat)

 

El-Adl; Mutlak adalet sahibi. Çok adaletli. Adaletiyle zalimlerden mazlumun hakkını alandır.

- Tam adâletli.

- Adalet, zulmün zıddıdır. Zulüm kelimesinde; incitme, can yakma mânası vardır. Zulmetmeyerek herkese hakkını vermek ve her şey’i akıl ve mantığa, hikmet ve maslahata uygun olarak yapmak da adalet demektir.

- Allah Teâlâ Âdil’dir. Zâlimleri sevmez. Zâlimlerle düşüp kalkanları ve hattâ sadece uzaktan onlara imrenenleri ve sevenleri de sevmez.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

- “Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tastamamdır…” (En’am 115)

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, cuma gecesi, bu mübarek ismi bir lokma ekmek üzerine yazıp yiyecek olursa... Allahu teâlâ in­sanları ona muti kılar.

 

313. YÂ LÂTİFÜ

(Ey kullarına lütuf ve dostluk edici...)

 

 

El Latif; Sonsuz lütuf ve kerem sahibi.

- El-Latif Yaratılmışların ihtiyaçlarını en ince noktasına kadar bilip, sezilmez yollarla karşılayan. En ince işlerin bütün inceliğini bilen. Gizli ve sezilmez yollardan kullarına çeşitli faydalar ulaştırandır.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

- “Allah kullarına lütufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O kuvvetlidir, güçlüdür.” (Şûra, 19)

Bazıları, lâtifin hakikati bilinmez demişlerdir. Allahu teâ­lâ'nın, En'am suresinin 103. âyetinde :

 

O, Lâtiftir (gözler idrak etmez.) Her şeyden haberdardır.

 

Buyurması, bu manayı anlatır...

Bu ismin hassası da şudur :

- Bir kimsenin halinde değişiklik- olsa da fakir, garip, kimsesiz, hasta düşecek olsa abdest alıp iki rekât namaz kıldıktan sonra yüz (100) kere bu mübarek ismi okuyup dileğini dilese, dileği yerine gelir.

 

314. YÂ HÂBİRÜ

(Ey her şeyden haberdar olan)

 

El-Habir; Her şeyden haberdar olan. Her şey’in iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar olan…

En küçüğünden en büyüğüne kadar bütün eşya ve hâdiselerden Allah haberdardır. Onun haberi olmadan hiçbir hâdise cereyan etmez.

Cenab-ı Hak Buyuruyor:

“Allah bilendir, hikmet sahibidir.” (Enfal,71)

 

Bu mübarek ismin özelliği manasında şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, kendi kötü huyundan rahatsız olsa da bu mübarek ismi çok çok okusa, o kimsenin hali iyiye dönüşür.

 

315. YÂ HALİMÜ

(Ey Bağışlaması ve müsamahası sınırsız, Günahkarlara ceza vermekte acele etmeyen)

 

Yüce Allah’a, Haliym İsminin verilmesi, şunun içindir:

- O, asilere ceza vermekte acele etmez; hatta erteler. Bekler ki: Tevbe edeler.

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, bu mübarek ismi bir kâğıda yazıp ekin ektiği yere koyacak olursa; Allah'ın inayeti ile, onun ekinine zarar gelmez.

 

316. YÂ AZİMÜ

(Ey kayıtsız şartsız her şeyden büyük, ulu ve azametli)

 

Bu ism-i-şerifi çok zikreden, halk arasında aziz olur.

 

317. YÂ GAFURU

(Ey çok bağışlayan, mağfireti bol ve sonsuz olan)

 

Gafur ve Gaffar kelimeleri, mübalağa sığası iledir ki; şu demeğe gelir:

- İleri derecede bağışlayıcı...

Bu mana, bazılarına göre Gafur ismindedir, bazılarına göre de Gaffar ismindedir.

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, sıtmaya, baş ağrısına, gama, kedere müptelâ olsa da bu mübarek ismi, üç parça temiz kâğıda yazıp yerse, şifa bulur.

 

318. YÂ ŞEKÛRÜ

(Ey ibadetlerin karşılığını, kulların mükâfatını tam veren)

 

Tefsir kitaplarında ve hadis şerhlerinde; ey ibadatın mükâfatını veren, olarak tefsir etmişlerdir. Fakat, TÂC-ÜL-ESÂMİ'de ŞEKÛR un mânası az amele çok karşılık verici olarak gösterilmiştir.

Bu ismin hassası da şudur : Geçimlerinde darlık veya gö­nüllerinde bir keder, gözlerinde bir karanlık olanlar, bu ism-i şerifi su üzerine 41 kerre okuyarak üfürdükten sonra, o su ile yüzlerini yıkasalar, Hak teâlâ muratlarını ihsan buyurur.

 

319. YÂ ALİYYÜ

(Ey ulûhiyyet sıfat ve mahiyetinde kendisine şerik edin­mekten münezzeh ve yüce olan...)

 

Bu ismin hassası da şudur : Her kim, bu ism-i-şerifi oku­mağa devam etse veya yazarak üzerinde taşısa, kaderi alçak ise yücelir, kısmetinde darlık varsa açılır, garip ise Hak teâlâ onu selâmetle vatanına eriştirir.

 

320.YÂ KEBİRÜ

(Ey tam kudret ile her şey üzerine faik ve şanı azim olan.)

 

Bu ismin hassası da şudur : Her kim, bu ism-i-şerifi gün­de 100 kerre okursa, halk arasında izzetli olur.

 

321. YÂ HAFİZU

(Ey halkı mekruhlardan, yaramaz şeylerden koruyucu)

 

Bu ismin hassası da şudur : Her kim, bu ism-i-şerifi gün­de 16 kerre okursa, bütün âfetlerden mahfuz olur.

 

322. YÂ MUKİYTU

(Ey güçlü, koruyucu, şahid)

 

Ey kadir... Bazıları, MUKİYT hafiz manasınadır demiş­lerdir. Bazıları da şahit mânasına geldiğini söylemişlerdir. Bü­tün mahlûkata kuvvet verici demek olur.

 

Bu ismin hassası da şudur: Kötü huylu evlâdı bulunan bir kimse, bir boş kaba bu ism-i-şerifi yedi kerre okusa, sonra bu kabı su ile doldurarak çocuğuna içirse, Allahu teâlâ'nın iz­niyle o çocuğun huyu güzelleşir.

 

323. YÂ HASİBÜ

(Ey misafire ve zaife yeterli olan)

 

Bazıları muhasip mânasına gelir demişlerdir. Kıyamet gü­nü, yaratılanlara hesap sorucu demektir.

Bu ismin hassası da şudur: Hırsızdan, göz değmesinden veya komşusundan yahut düşmanından korkan bir kimse, per­şembe günü gecesinden başlayarak yedi gün müddetle gece ve gündüz yetmiş kerre HASBİYALLAH-ÜL-HASİP (Konuğuna yeten Allah, bana yetişir.) dese, Hak te­âlâ onların şerlerinden emin eyler.

324. YÂ CELİLÜ

(Ey kudret, celâl ve azamet sahibi ki, her şey ona nisbetle hakirdir.)

 

Bu ismin hassası da şudur : Her kim, bu ism-i-şerifi misk ve safran ile yazdıktan sonra yıkayıp içerse, halk arasında muh­terem olur.

 

325. YÂ KERİYMÜ

(Ey kudret ve azametiyle hayrı ve yararı çok olan)

 

Bu ismin hassası da şudur: Her kim, bu ism-i-şerife de­vam ederse, umulur ki dünya ve âhirette aziz olur.

 

326. YÂ RAKİBÜ

(Ey bakıp gözeten ve kendisinden hiçbir şey gizlenemeyen...

Rakip, o koruyana derler ki, ondan hiç bir şey kaybol­maz.)

 

Bu ismin hassası da şudur : Her kim, bu ism-i-şerifi kendi­sinin, evlât ve ehlinin veya malının üzerine yedi kerre okursa, Hak teâlâ’nın amanında olurlar.

 

327. YÂ MÛCÎBÜ

(Ey duaya icabet edici.)

 

Bu ismin hassası da şudur : Bu ism-i-şerife devam eden kimselerin duaları müstecap olur.

 

328. YÂ VÂSİ’U

(Ey rızkı ve rahmeti bütün halka ve herkese eriştiren)

 

Bu ismin hassası da şudur : Rızkı eksik olan kimse, bu ism-i-şerifi devamlı okusa, ona rızık kapıları açılır.

 

329. YÂ HAKİMÜ

(Ey ilim ve hikmet sahibi)

Şöyle bir mana dahi verilmiştir:

- Yarattıklarını sağlam ve muhkem eyleyen... Bazı yerde:

- Hâkim...

Manası dahi verilmiştir. Yani: Hükmeden. Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir kimsenin işi rast gitmezse, işi arzu ettiği gibi olmaz ise; bu mübarek ismi okumaya devam ederse., işi arzu ettiği gibi olur.

 

330. YÂ VEDÛDÜ

(Ey itaat eden kullarını sevici)

 

Şu manaya da gelir:

- Velî kullarının kalbinde pek sevgili...

 

Bu ismin hassası da şudur : Her ne zaman iki kişi arasın­da muhalefet olsa, bir yemek üzerine bu ism-i-şerifi bin (1000) kerre okumalı ve ilk muhalefet eden kimseye yedirmelidir. Arala­rındaki anlaşmazlık derhal kalkar.

 

331. YÂ MECİDÜ

(Ey kudret ve azamet sahibi)

 

Bazıları MECÎD atâ ve keremi çok demektir demişlerdir.

 

HAYIR! (Onlar tekzip ediyorlar amma) O yüce, çok şerefli Kur’andır.

 

El-Büruc : 21 âyeti kerimesinin tefsirinde MECİD’i (ŞERİF) ile tefsir etmiş­lerdir.

Bu ismin hassası da şudur : Bir kimse, bu ism-i-şerife de­vam etse, ululukta daim olur. Bir kimsenin kendi akrabası arasında kadri ve izzeti bilinmez ise, bu ism-i-şerifi sabah namazın­dan sonra 99 kerre okuyarak kendi üzerine üflerse, akrabası arasında aziz ve muhterem olur.

 

332. YÂ BÂ’İSÜ

(Ey ölüleri kabirlerinden diriltip kaldıran, ölü kalpleri hidayetle erdiren... Veya peygamberler gönderici...)

 

Şöyle bir mana dahi verilebilir:

- Nebileri, resulleri (peygamberleri) gönderen.

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, bu mübarek ismi devamlı okursa, onun için Yüce Hak korkusunun ağır basma ümidi vardır.

 

333. YÂ ŞEHİDÜ

(Ey hiç bir şey kendisine hiçbir şey gizli olmayan ve her yerde ha­zır bulunan...)

 

Bazı hadis şerhlerinde görülmüştür ki, Hak sübhanehu ve teâlâ hazretlerine mutlâk ilim itibariyle ÂLİM denilir. Bâtın ilimlerine itibar edilirse, HABİR denilir. Zahir işlerindeki ilmi­ne de ŞEHİD denilir. Şâhidin, mübalâğa ile şehit olması ihti­mali vardır. Yani, kullarının, amellerine kıyamet günü şehadet edici demektir.

 

Nitekim :

 

Allahu teâlâ, bütün yaptıklarınızı bilmektedir. (Âl-i-İmran: 98)

 

buyurulmuştur.

 

Bu ismin hassası da şudur: Bu ism-i-şerife devam edenle­rin, isyanlardan kaçınacağı umulur. Bir kimsenin oğlu kendisi­ne itaat etmese, şehadet parmağını onun eli üzerine koyarak YÂ ŞEHİD dese, Allahu teâlâ'nın izniyle söz dinler hale ge­lir.

 

334. YÂ HAKKU

(Ey vücudu tahakkuk eden ve sabit olan...)

 

Bazıları, mânası ulûhiyyete her bakımdan lâyık demektir demişlerdir. Bu takdirde, HAK, hak sahibi demek olur.

Bu ismin hassası da şudur: Bir şeyini kaybeden kimse, bir kâğıt üzerine YÂ HAK lâfzını yazmalı ve gece olunca o kâ­ğıdı eli üzerine koyarak gökyüzüne doğru bakmalıdır. Kaybet­tiği şeyi, Allahu teâlâ'nın inayeti ile bulur.

 

335. YÂ VEKÎLÜ

(Ey kullarına yararlı şeyleri yapmaya devam eden, onların rızıklarına kefil olan zat )

 

Hadis kitaplarında, Esmâ-i-hüsnâ şerhinde yazmışlardır ki:

Vekil; kullarının işlerine kıyam gösterici ve rızıklarına kefildir.

Bu ismin hassası da şudur: Sudan, ateşten veya herhangi bir şeyden korkan bir kimse, bu ism-i-şerifi çok okursa, Hak teâlâ’nın amanında olur.

 

336. YÂ KAVİYYÜ

(Ey, kendisine acizlik gelmeyen tam kudret sahibi)

 

Bu ismin hassası da şudur: Bir kimsenin define kadir ola­madığı kuvvetli bir düşmanı olsa, bir miktar unu hamur ha­line getirmeli, o hamuru nohut büyüklüğünde bin parçaya ayır­malı, o parçaları birer birer kuşlara atmalı ve her atışta düş­manını defi niyetiyle YÂ KAVİYY demelidir ki Hak teâlâ düş­manın şerrinden kendisine kifayet eder.

 

337. YÂ METİNÜ

(Ey kuvvetli)

 

Bu ismin hassası da şudur: Bir kimse, bu ism-i-şerifi oku­mağa devam ederse, umulur ki, bütün çetin işler kendisine ko­laylaşır. Bu ism-i-şerifi bir yemek üzerine yazarak, sütü az olan kadına yedirseler, sütü fazlalaşır.

 

338. YÂ VELİYYÜ

(Ey mü’minleri seven ve onlara dost olan, âlemlerin işlerini yöneten)

 

Bu ismin hassası da şudur : Bir kimse, bu ism-i-şerife de­vam etse, umulur ki, o kimse VELİYULLAH’tan olur. Kötü huylu bir kadının kocası, karisiyle konuşurken bu ismi hatırı­na getirse, kadının huyu düzelir.

 

339. YÂ HAMİDÜ

(Ey kendisinden başka övülmeye lâyık olmayan daima övülen zat)

 

Bu ismin hassası da şudur : Her kim, bu ism-i-şerifi oku­mağa devam ederse, umulur ki, halk arasında sevilen ve övülen bir kimse olur. Eğer, bir kimse dilini tutamayarak kötü söz­ler söylemeğe alışmışsa, bu ism-i-şerifi su içtiği kâsenin içine yazmalı ve o kâseden su içmelidir ki, dili bu kötü alışkanlığın­dan kurtulsun.

 

340. YÂ MUHSİ

(Ey, ilminden hiç bir şey kaybolmaksızın bütün eşyayı kavrayıp bilen, zapt eyleyen)

 

Bazıları, âlim ve bazıları da kadir mânasına gelir demişlerdir.

Bu ismin hassası da şudur : Her kim, bu ism-i-şerife de­vam etse, umulur ki, kendisine istihzan eşyadan bir nasip ge­lir. Kıyamet hesabından korkan bir kimse de, cuma günü bu ism-i-şerifi 1000 kerre okusa, kıyamette hesap vermesi kolay­laşır.

 

341. YÂ MÜBDİ’Ü

(Ey, eşyayı yoktan var eden)

El-Mübdi; Maddesiz ve örneksiz yaratıcı, yoktan yaratıp var eden.

- Mahlûkatı maddesiz ve örneksiz olarak ilk baştan yaratan…

- Mübdi, bir mânada îcad demektir. Muîd ism-i şerîfi de îcad mânasına gelir. İcadın bir benzeri daha evvel yaratılmış, meydana getirilmiş ise, iâde; değilse, yani, benzeri, maddesi olmayan yeni bir şey ise ibdâ denir.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

“Çünkü O, ilkin var eden, (sonra dirilterek) döndürecek olandır.” (Buruc, 13)

Bu mübarek ismin özelliği üzerine şöyle anlatıldı :

- Bir kimsenin kadını hamile kaldığı zaman; onun çocuğunu düşürmesinden veya geç doğurmasından korktuğu zaman, şehadet parmağını o kadının karnı üzerine sürmeli; sonra da, bu mübarek ismi doksan dokuz (99) kere okumalıdır. Bundan sonra, Yüce Sübhan Hak, o kadının çocuğunu düşürmesinden, karnında fazla kalmasından korur.

 

342. YÂ MUİDÜ

(Ey yaratılmışları hayattan ölüme döndüren, Öldükten sonra tekrar dirilten)

 

Bazıları, mahlûkatı hayattan ölüme dünyada, ölümden hayata da âhirette döndürür. MESABİH şerhinde de böyle işa­ret buyurulmuştur.

Bu ismin hassası da şudur: Ev halkından birisi yolda ol­sa ve kendisinden haber alınamasa, içlerinden birisi herkes ya­tıp uyuduktan sonra evinin dört duvarı üzerine bu ism-i-şerifi yetmiş kerre okuyarak YÂ MU’İD filân kimseyi sâlimen geri döndür veya bize haberini ulaştır diye dua etse, umulur ki, ya­kın zamanda ya kendisi veya haberi gelir.

 

343. YÂ MUHYİ

(Ey hayat veren)

 

- El-Muhyi: Hayat veren, can bağışlayan, sağlık veren.

- Allah Teâlâ, cansız maddelere hayat ve can verir.

- Her gün, her saat, her saniye yeryüzünde milyonlarca varlık hayat bulup dünyaya gelmektedir. Bütün bunlar, Allah’ın emr ü fermaniyle, yaratmasıyla ve müsaadesiyle olmaktadır. Allah yoğu var edip hayat verdiği gibi, ölüyü de tekrar canlandırabilir. Buna ihyâ, yani, diriltme denir. Hayatı hiç yoktan veren zâtın, ölülere yeniden hayat verip diriltmesi elbette son derece kolaydır.

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, bu mübarek ismi vird edinip seher vakti bin (1000) kere okursa... Yüce Hakkın, o kimsenin gönlünü zinde edeceği ümid edilir.

Anlatılandan başka, bir kimse, vücudunda bir hastalık olduğu zaman, her gün vücudu üzerine bu mübarek ismi yedi (7) kere okursa. Allah'ın izni ile sağlığına kavuşur.

 

344. YÂ MÜMİTÜ

(Ey öldüren)

 

El-Mümit; Öldüren, ölümü yaratan.

- El-Mümit Canlı bir mahlûkun ölümünü yaratan…

- Allah, yarattığı her canlıya muayyen bir ömür takdîr etmiştir. Canlı varlıklar için ölüm mukadder ve muhakkaktır. Hayatı yaratan Allah olduğu gibi, ölümü yaratan da yine O’dur.

- Ancak bu ölüm, yok oluş, hiçliğe gidiş değil, bilakis fâni hayattan bâkî hayata geçiştir.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

- “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır…” (Nisa, 78)

- “Her canlı, ölümü tadar…” (Enbiya, 35) 

Bu ismin hassası da şudur : Her kim, bu ism-i-şerifi düş­manının helâki için devamlı okusa, umulur ki, maksadı hâsıl olur.

 

345. YÂ HAYYU

(Ey, her zaman diri olan)

 

- El-Hayy; Daima diri, her şey’i bilen ve her şey’e gücü yeten.

- Hayy, diri demektir, bunun zıddına meyyit denir ki, ölü mânasına gelir.

- Allah Teâlâ ölmez, daima hâzır ve nâzırdır. Yaşayan mahlûkatın hayatını veren de O’dur. O olmasaydı hayattan eser olmazdı. O daima fenâdan, zevalden, hatâdan münezzehtir. Her an Alîm, her an Habîr, her an Kadîr’dir.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

- “Ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip dayan. “(Furkan, 58)

- Yüce Allah’ın hayatı; ilim, kudret ve yok olmamaktır.

Biz yaratılmışların hayat durumuna gelince, vücud yapımızı meydana getiren unsurların normal durumda olmasıdır.

Bu mübarek ismin özelliği üzerine şöyle anlatılmışlardır:

- Bir kimse, bu mübarek ismi devamlı okursa., ona uzun ömür sürmek nasib olur.

 

346. YÂ KAYYÛMÜ

(Ey, devamlı halkı koruyup kollayan ve onları yöneten)

 

El-Kayyum; Bütün mahlukatı var kılıp varlığını devam ettiren.

- Gökleri, yeri, her şey’i ayakta tutan…

- Kayyûm, kâim’in mübalâğasıdır. “Her şey üzerinde kâim” demektir. Bunun mânası “Bir şey’in kıyâmı, yani, bir varlık sâhibi olarak durabilmesi neye bağlı ise, onu veren” demektir.

- Allah Teâlâ, her şey’in mukadder olan vaktine kadar durması için sebeblerini ihsân etmiştir. Onun için herşey Hak ile kâimdir.

Cenab-ı Hak buyuruyor.

- “Allah, O’ndan başka ilâh yoktur; O, hayydır, kayyûmdur.” (Bakara, 255)

- “Ölümsüz ve daima diri olan Allah’a güvenip dayan.” (Furkan, 58)

Allah zatı ve yüceliği ile vardır; her şeyin var olması, varlığını sürdürmesi, ayakta durması O’nun varlığına bağlıdır.

- Kur’an-ı Kerim’de Hay ismi ile çoğu zamanda birlikte zikredilir. Bu isimlerin, “İsm-i A ‘zam” olduğu da söylenmiştir.

 

Bu mübarek ismin özelliği üzerine şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, seher vakitlerinde bu mübarek ismi çok çok okumaya devam ederse, o kimse için gönüllerde tasarruf hâsıl olur.

Mevlâna Camî, Nefehat'ül-Üns, adlı eserinde şöyle yazdı:

- Şeyh Ebu Bekir Ketanî, Resulüllah efendimizi rüyada çok çok görürdü. Çözümü güç bazı meselelerini de Resulüllah efendimize sorar, çözerdi. Bir keresinde yine Resulüllah efendimizi —Allah ona salât ve selâm eylesin— rüyada gördü, kendisine şöyle buyurdu:

 

— Bir kimse, her gün 41 kerre YÂ HAYYÜ YÂ KAYYÛMÜ YÂ ALLAHÜ LÂ İLÂHE İLLÂ ENTE, derse; bütün gönüller gaf­lette iken, o kimsenin gönlü olmaz. Yani, Allahu teâlâ onun gön­lünü gafletten saklar.

 

347. YÂ VÂCİDÜ

(Ey, hiç muhtaç olmayacak kadar varlıklı ,istediğini istediği vakit bulan ve kimseye muhtaç ol­mayan...)

 

El-Vacid; İstediği an arzu ettiğini bulan.

- El Vacid Hiçbir şey’e ihtiyacı olmayan; istediğini, istediği vakit bulan. Kendisi için lüzumlu olan şeylerin hiçbirinden mahrum olmayan…

- Ulûhiyet sıfatları ve bunların kemâli hususunda kendisine gerekli olan her bir şey, şanı yüce olan Allah’ın Zâtında mevcududur.

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bu ism-i-şerifi çok okuyan kim­senin kalp zenginliğine mazhar olacağı umulur.

 

348. YÂ MÂCİDÜ

(Ey, kadri ve şanı büyük, kerem ve semahatı bol olan)

 

El-Macid; Şanlı, şerefli. Azameti, kadri ve şanı büyük. Şerefi, kerem ve fazileti bol. Kullarından istediğine, şan ve şeref veren.

- El-Macid Kadr ü şânı büyük, kerem ve semâhati bol…

- Allah Teâlâ’nın kendisiyle âşinalığı olan kullarına kerem ve semâhati ifadeye sığmaz, ölçüye gelmez. Meselâ: Onları temiz ahlâk sâhibi olmaya, iyi işler yapmaya muvaffak kılar da sonra yaptıkları o güzel işleri, hâiz oldukları seçkin vasıfları sebebiyle onları över, sitayişlerde bulunur. Kusurlarını af eder, kötülüklerini mahveder.

 

Bir yönü ile bu mübarek isim, Mecid, manasını taşır ki: Manası daha önce anlatıldı. Bu mübarek ismin özelliği üzerine şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, bu mübarek ismi çok okursa, onun gönlünde nurlar hâsıl olur.

 

349. YÂ VÂHİDÜ

(Ey, ulûhiyyet sıfatlarında tek olan, şeriki ve benzeri bu­lunmayan)

 

El-Vahid; Bir olan, zat ve sıfatlarında ve isimlerinde ortağı bulunmayan.

­- Tek…

- El-Vahid Zâtında, sıfatlarında, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde asla şerîki (ortağı) veya nazîri (benzeri) ve dengi bulunmayan…

- “De ki: O, Allah birdir.” (İhlas, 1)

- “Yemin ederim ki, ilâhınız birdir.” (Saffat, 4)

- “O ancak bir tek Allah’tır.” (Enam, 19)

Allah’ın, zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bölünmesi ve sayısının artması söz konusu olmayan ve bir ve tek olduğunu ifade eden ismidir.

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Her kim bu mübarek ismi, çok çok okursa., güzel sıfatları almakta ve temiz ahlâk bakımından diğer insanlardan üstün olur.

Yine bir kimse, bu mübarek ismi tenha yerlerde çok çok okursa., gönlünden korku ve vehim zail olup gider.

 

350. YÂ AHADÜ

(Ey, zatında tek olan)

 

VAHİD ile AHAD’ın farkı şudur : VAHİD, sıfatta şeriki ol­mayan, AHAD ise zatında şeriki olmayandır.

Bu ismin hassası da şudur : Her kim, tenhada oturup bu ism-i-şerifi bin (1000) kerre okursa, gaibe ve bâtın hallerine dair baza hususlar ona açılır.

 

351. YÂ SAMEDÜ

(Ey her şey ve herkes kendisine muhtaç olan, kendisi hiçbir şeye ve hiçbir kimseye muhtaç olmayan. İstediğini yapan ve dilediği hükmü veren.)

 

Es-Samed; Varlıkların ihtiyaçlarının varacağı ve bitirileceği yer.

- Es-Samed Hâcetlerin bitirilmesi, ızdırapların giderilmesi için tek merci’, ihtiyaç ve dileklerde kendisine müracaat edilen, arzu ve bütün istekler kendisine sunulan…

Allah Teâlâ, her dileğin biricik merciidir. Yerde, gökte bütün hâcet sâhipleri yüzlerini O’na döndürmekte, gönüllerini O’na bağlamakta, el açarak yalvarmalarını O’na arz etmektedirler. Buna lâyık olan da yalnız O’dur.

- Cenab-ı Hak buyuruyor:

De ki: O, Allah birdir. Allah sameddir.” (İhlas, 1-2)

Samed’in mânasında, müfessirler değişik beyanlarda bu­lunmuşlardır.

 

Samed, ona derler ki, insanlar bütün ihtiyaçlarında ve işlerinde ona kastederler.

Bazıları da demişlerdir ki:

 

Samed, zevali olmayan daim ve baki demektir.

 

Diğer bir kısmı da :

 

 

Samed, dilediğini işleyen ve dilediği gibi hükmeden

demektir.

 

Bu ismin de hassası şudur : Bu ism-i-şerifi çok okuyan kimsenin hak sübhanehu ve teâlâ, bütün ihtiyaçlarını karşı­lar, herkes ona muhtaç olur. Her kim, seherde secde ederek bu mübarek ismi yüz on beş (115) kere okursa, düşmanlarına galip gelir.

 

352. YÂ KADİRÜ

(Ey, her şey üzerine kuvvet ve kudret kaynağı olan)

 

Cenab-ı Hak buyuruyor:

“Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” (Bakara, 148)

“Evet O, her şeye kadirdir.” (Ahkaf, 33)

Yerde ve gökte ne varsa hepsine kudreti yetiyor ve artıyor. Bildiğimiz ve bilmediğimiz alemlerin tümüne ve onların hareketlerine intizam sağlayan şüphesiz Hz. Allah’tır.

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bu ismin hassası da şudur : Her kim, bu ism-i-şerife devam etse, umulur ki, onun bütün istekleri Hak sübhanehu ve teâlâ tarafından kabul buyurulur.

Yine bir kimsenin çok düşmanı olduğu zaman, her abdest azası üzerine bir kere okuya; böyle ederse, düşmanlarını alt eder.

 

353. YÂ MUKTEDİRÜ

(Kâdir manasınadır. Fakat, muktedirde mübalâğa var­dır.)

 

 İktidarı ve kudreti sonsuz olan ve her şeye muktedir bulunan. Bu mübarek isim, bir yönü ile bir üstteki Kadir isminin manasını taşır. Ancak, bunda aynı mana biraz daha ileridir. Bilinen bir kuraldır: Harf arttıkça, manalar da artar.

Muktedir, gücünü fiillerle ortaya koyup gösterendir. Allah’ın gücü yettiği halde yapmadığı nice fiilleri vardır. Eğer dilerse bunları yapabilir, dilediğini yapandır, Hiç kimse O’na mâni olamaz. Hiçbir güç O’nu aciz bırakamaz. Kudreti her şeyi kuşatan O’dur. Kul, böylesine güçlü olandan nimet ummalı, intikam almasından korkmalıdır.

Bu mübarek ismin özelliği de bir üstteki Kadir, isminin özelliği gibidir; ancak bu daha ileridir.

Bazıları da şöyle demişlerdir:

- Bir kimse, bu mübarek ismi çok okursa, gaflet uykusundan uyanır.

 

354. YÂ MUKADDİMÜ

(Ey hikmeti gereği, dilediğini Öne geçiren, ileri alan)

 

Bu mübarek isim açıklanırken, Mesabih şerhlerinde şöyle geçer:

- Mukaddim ismi, Yüce Allah'ın bazı şeyleri, bazı şeylerden üstün ve önde tutması, manasını taşır.

Şu açıklamalar, bu ismin manasından alınmıştır:

Bizzat öne geçirmek: Basit maddeleri, terkib edilenlerden önde tutmak.

Varlık olarak öne geçirmek; Sebepleri, sebep olanlardan önde tutmak.

Şerefte öne geçirmek: Peygamberleri, salih kulları, diğerlerinden önde tutmak... Yerde öne geçirmek: Yücelik taşıyan cisimleri, aşağılık cisimlerden önde tutmak... Zamanda öne geçirmek: Günlerin, ayların, yılların, asırların bazısını bazısından önde tutmak...

Mukaddim ve Muahhir isimlerinden birini zikretmeden yalnız ötekiyle dua etmek caiz değildir. Her ikiside Allah’ın fiili sıfatlarındandır. Dilediğini öne alan, dilediğini arkada bırakan O’dur. Öne alınan kimse yüksek mertebelere çıkar. Geri bırakılan ise en aşağı mertebelere iner. Geri bıraktığını öne çıkarmaz, öne çıkardığını da geriye bırakmaz. Bu iki ismi birlikte zikretmek, ayrı zikretmekten daha güzeldir.

Bu mübarek ismin özellikleri şöyle anlatıldı:

- Her kim, bu mübarek ismi, savaş alanında, korkulu bir yerde çok okursa, kendisine bir zarar gelmez.

 

355. YÂ MU’AHHİRÜ

(Ey Hikmeti icâbı, dilediği şeyi geri bırakan...)

 

Bu mübarek ismin özellikleri üzerine şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, bu mübarek ismi çok okursa, düşmanını pes ettirmek yönünde muradı hâsıl olur.

Allah Teâlâ istediğini ileri, istediğini geri aldığı gibi, bâzan da kullarının teşebbüslerini, onların bekledikleri zamanda semerelendirmez, maksadlarını arkaya bırakır. Bunda birçok hikmetleri vardır. Bu hikmetleri araştırmalı, sezmeğe çalışmalıdır.

Yine bir kimse, bu mübarek ismi bir günde yüz (100) kere okursa, Yüce Sübhan Hak, kendi sevgisinden başka bir şeyi onun gönlünde bırakmaz.

 

356. YÂ EVVELÜ

(Ey zatından gayrı her şeyden önce, her şeyin ilki olan)

 

Cenab-ı Hak yaratmayı başlatan ve sürdürendir. Bütün mükevvenatı var eden, bütün nesne ve olayları icad edip ortaya çıkarandır. Her şeyden evveldir. Bir evveli, bir öncesi yoktur.

Başlangıcı yoktur ve her şeyin ilkidir. Çünkü varlıkların hepsinin başlangıcı ve hepsini ortaya çıkarandır. Ve son, hepsinin yok olmasından sonra O, bâkidir

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

a)- Bir kimsenin çocuğu olmasa da, olmasını dilese...

b)- Bir kimsenin kendisinden ayrı bir garibi olsa da, gelmesini dilese..

c)- Yerine gelmesini dilediği bir ihtiyacı olsa... Bu mübarek ismi kırk (40) cuma günü, bin (1000) kere okusa umulur ki muradı hâsıl olur.

 

357. YÂ ÂHİRÜ

(Ey, kendisinden gayrı her şeyden sonra, yani, her şey fenâ bulduktan sonra da baki kalan...)

 

Mesabih şerhinde belirtilmiştir ki :

 

 

Evvel odur ki, ondan önce bir şey yoktur. Onunla be­raber bir şey yoktur. Âhir, bütün mahlûkat yok olduk­tan sonra bâki kalandır.

 

Yüce Sübhan Hak, öncelik halinde ne kadar, bir oluş başlamasından yana yüce ve üstün ise, sona kalışında dahi bir bitiş durumuna girmekten yana yüce ve üstündür. Denilmiştir ki:

- Varlığın başlangıcı ondan olup gidişin sonu da onda biter. Başlangıç, ondan olduğu gibi, dönüş ona olacaktır.

Bu mübarek ismin özellikleri üzerine şöyle anlatıldı:

Her kim, bu ism-i-şerifi düş­manını defetmek niyetiyle okursa, muradı hâsıl olur. Her kim, bu ism-i-şerifi çok okursa âkibeti hayır olur.

 

358. YÂ ZÂHİRÜ

(Ey, vücudu zahir)

 

Bu mübarek ismin iki manası vardır; şöyleki:

a)- Açık olur; ayan beyan görülür...

b)- Zatından başkasına gâlip ve üstün gelir..

Allahu teâlâ hazretlerine ZAHİR denilmesi birinci manaya göredir ki, vücudu zâhir ve aşikârdır.

Yüce Hakkın varlığı o kadar açıktır ki: Onun açıklığına; semalar, yer, âlemin her zerresi açık bir delildir.

Her şeyden üstünlüğü o kadar açıktır ki: Delil getirmek, bu üstünlüğü gidermeye sebepten başka bir şey olmaz.

Allah Teâlâ’nın varlığı her şeyden aşikârdır. Gözümüzün gördüğü her manzara, kulağımızın işittiği her nağme, elimizin tuttuğu, dilimizin tattığı her şey, fikirlerimizin üzerine çalıştığı her mâna, hâsılı gerek içimizde gerek dışımızda şimdiye kadar anlayıp sezebildiğimiz her şey O’nun varlığına, birliğine, kemal sıfatlarına, onun vücuduna açık delildir. Galip manasına gelmesi de, her şeyde zahir olmasındandır.

Bu mübarek ismin özelliği üzerine şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, bu mübarek ismi çok okursa, düşmana üstün gelir.

Yine bir kimse, bu mübarek ismi, cuma namazından sonra on beş (15) kere okursa, içi nurlanır.

 

359. YÂ BÂTINÜ

(Ey, zâtının hakikati akıldan ve duygulardan örtülü olan..)

 

Denilmiştir ki:

- Yüce Hakkın zatının esası, gizli kimliği hiç kimsenin kavrayacağı, anlayacağı, müşahede edip bileceği cinsten değildir. Nitekim Ta-Ha suresinin 110. âyetinde şöyle buyuruldu:

 

 

Onlar ise, O’nu bilgileriyle ihata edemezler.(kavrayamazlar)

(Tâ-hâ : 110)

 

Yüksek şanını kavrayıp; duygularla elde edilmekten, Ölçülere vurulmaktan uzaktır, izzet, marifet alanı fehimlerde dolaşmaktan, vehimlere sunulmaktan arınmıştır. Marifetten bir sonuç olarak, akıllara hayrette kalmaktan ve önünde erimekten başka bir delil yoktur.

Nurların ışıkları şuaları karşısında; gözü olan bakıcılara kör olmaktan ve faş olmaktan başka bir yol da yoktur.

İhtimaldir ki, Hak celle ve alâ hazretlerine BÂTIN de­nilmesi, bütün bâtın işlerine vakıf olmasındandır. Sıhah-ı-Cevheri’de:

 

Burada, bâtının mânası her şeyin bâtınını bilmektir.

 

O halde, Bâtın Allahu teâlâ’nın sıfatlarındandır, de­nilmektedir.

Bu ismin hassası da şudur: Her kim, bu ism-i-şerifi gün­de üç kerre okusa, eşyanın hakikatlerine âlim ve Hak celle ve alâ’nın sırlarına lâyık olur.

 

360. YÂ VÂLÎ

(Ey, Bütün varlıkları idare eden, mülkünde hâkim ve mutasarrıf olan sultan)

 

Bu mübarek ismin özellikleri şöyle anlatıldı:

Mahlûkatın işlerini yoluna koyan;

Bu muazzam kâinatı ve her an biten hâdisatı tek başına tedbir ve idare eden…

Allah Teâlâ bütün varlığı idare eden, biricik ve en büyük validir. Diğer vâliler ve hükümdarların idaresi, O’nun izni ve müsaadesi iledir ve onların velâyet ve idaresi, son derece nâkıstır.

Allah’ın velâyet ve tedbiri ise sınırsız, gerçek ve hakikîdir. Her şey emri ve iradesi altındadır. Herşey’i bilir. Ondan habersiz mülkünde hiçbir şey cereyan etmez. Âdile mükâfatını, zâlime cezasını eksiksiz verir… Sebepler, O’nun icraat ve idaresinde yardımcı değil, sadece izzet ve haşmetini gösteren birer perdedirler. Hakikî te’sir, O’nun kudretindendir.

 

- Bir kimse, bu mübarek ismi devamlı okursa., eşyanın tasarrufu kendisine nasib olur.

Sağlam ve güzel bir yapısı bulunan ve bu yapıya zarar erişme­mesini isteyen kimseler de, bu ism-i-şerifi bir kaba yazmalı, sonra içine su doldurarak bu suyu yapının dört duvarı üze­rine serpmelidir. Kar ve yağmurdan, o yapıya hiç bir zarar erişmez.

 

361. YÂ MÜTE’ÂLİ

(Ey Her şeye karşı tam güce sahip, yüceler yücesi, aklın alabileceği her şeyden pek yüce)

 

El-Müteali: Yaratılmışlar hakkında aklın mümkün gördüğü her şeyden, her hal ve tavırdan pek yüce ve pek münezzeh…

Meselâ, bir zengin hakkında, “Bu adam yarın fakir düşebilir”, denebilir ve adam da zenginken fakir olabilir. Fakat Allah Teâlâ hakkında, bu gibi ihtimallerin düşünülmesi mümkün değildir. O, her türlü noksanlık, eksiklik, zaaf, âcizlik, hatâ ve kusurdan münezzehtir. İsteyenler çoğaldıkça ihsanı artar, herkese hikmet ve iradesine göre verir. Verdikçe hazineleri tükenmez…

Bu mübarek ismin özellikleri şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, bu mübarek ismi okumaya devam ederse., akranından ve emsalinden üstün olur.

Bir kadın kötü fiilli ise, aybaşı süresinde bu mübarek ismi, kendisine vird edinir ise., o kötü fiil ondan uzak olup gider.

 

362. YÂ BERRÜ

(Ey, kullarına ihsan eyleyen)

 

 

Yüce Hakkın ihsanı hemen herkese şamildir. Şöyleki:

a)- İyilere bol bol, kat kat sevap ihsan eyler.

b)- Kötülerin de kötülüğüne bakmaz, affeder, tevbelerini kabul buyurur.

El-Berr: Kulları hakkında kolaylık isteyen; iyilik ve bahşişi çok olan…

Allah Teâlâ kulları için daima kolaylık ve rahatlık ister, zorluk istemez, zorluk çıkaranları da sevmez. Yapılan kötülükleri bağışlar, örter. Bir iyiliğe en az 10 mükâfat verir. Kul gönlünden iyi bir şey geçirmişse, onu yapmamış olsa bile, yapmış gibi kabul edip mükâfat verir. Aksine kötülükleri ise yapmadıkça cezalandırmaz.

Mesabih şerhinde denilmiştir ki:

- B a r r, dahi B e r r, ismi manasını taşır. Ancak, Yüce Hak şanında:

Berr...

İsmini söylemek yerindedir; öbürü onun şanında gelmemiştir.

Bu mübarek ismin özellikleri arasında şöyle denilmiştir:

- Bir kimse, bu mübarek ismi çok okursa umulur ki, Hak sübhanehu ve teâlâ’nın ihsanlarına mazhar olur. Bir kimse, kendi çocuğu üzerine bu mübarek ismi yedi (7) kere okursa., belâya çarptırılmaktan yana emin olur.

 

 

363. YÂ TEVVABÜ

(Ey tövbeleri kabul buyuran, tevbe etme başarısı ihsan eyleyen)

 

Bu ism-i şerîf, tevbe’nin mübalâğa sîgasıdır. Tevbenin asıl mânâsı dönmektir. Kulun isyan yolundan dönmesi demektir.

Kazî Beyzavî, Bakara suresinin 37. âyetinde buyurulan:

 

« Allahu teâlâ, kullarına mağfiretle rücu edicidir. Rahmeti geniştir. Tevvâb ve rahimdir.»

 

Manayı açıklarken, tevbe kelimesi üzerinde şöyle durmuştur:

- Asıl tevbe, günahlardan dönüştür. Sonra tevbe:

a)- Kula bağlanırsa, masiyet işlerden dönmek, olur.

b)- Yüce Hakka bağlandığı zaman, ceza kesilmekten, mağfirete dönüş olur.

 

Bu mübarek ismin özelliği üzerine şöyle denildi:

—Bir günahkâr bu mübarek ismi çok okursa., ümid edilir ki: Yüce Hak o kimseye tevbe etme kerameti ihsan eyleye.

 

364. YÂ MÜN’İMÜ

(Ey, nimet verici)

 

Bu ismin hassası da şudur : Her kim, bu ism-i-şerifi çok okursa, Hak sübhanehu ve teâlâ hazretlerinin nimetlerine mazhar olur.

 

365. YÂ MÜNTEKIMÜ

(Günahkârlardan dilediklerine cezasını veren...)

 

El-Müntekim; Suçluları, adaleti ile müstehak oldukları cezaya çarptıran…

Allah Teâlâ’nın intikamı vardır. Âsîlerin belini kıran, cânilerin hakkından gelen, taşkınlık yapan azgınlara hadlerini bildiren şüphesiz ki O’dur.

Bu mübarek ismin özelliği söyle anlatıldı:

- : Her kim, bu ism-i-şerifi çok okursa, günde bin defaya kadar çıkar ve KAHHAR ismini de ilâve ederse, düşmanlarının helâk olması hususundaki muradı hâsıl olur.

 

366. YÂ AFÜVVÜ

(Ey, günahkârları affedici...)

 

 

Hadis-i şerif şerh edenlerden bazısı söyle demiştir:

- Afüvv… ismi, Gafur, isminden daha şümullüdür. Zira gufran, örtme manasını; afüv ise, günahların silineceğini anlatır.

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, bu mübarek ismi devamlı okursa... Yüce Hak, onun günahlarını affeder.

Anlatıldığına göre, Hazret-i Âişe, bir keresinde Resulüllah efendimize şöyle sormuştur:

- Ya Resulellah, kadir gecesine erdiğim zaman, ne okuyayım?

Allah, kendisine salât ve selâm eylesin; Resulüllah efendimiz şöyle buyurmuştur:

 

 

ALLAHÜMME İNNEKE AFÜVVÜN TUHİBBÜL-AFVE FA’FU ANNİ

(Allahım! Sen affedicisin, affetmeği seversin. Beni de af­fet.)

 

 

367. YÂ RÂ’UFÜ

(Ey, çok rahmet ve şefkat edici...)

 

 

RAUF’UN anlamı ilk anda “RAHİM” kelimesinin anlamıyla aynı gibi görünüyorsa da Kuran-ı Kerim’de geçtiği yerlerde Cenab-ı Hakk iki sıfatı da beraber zikrettiği durumlarda Rauf’u Rahim’den önce buyurmuştur.

Raûf, kullarına kolaylık sağlayan demektir. Çünkü Yüce Allah kullarına kaldıramayacakları ibadetler ve yükler yüklememiştir. Yaşlılık, hastalık ve zayıflık gibi hallerde onları birçok ibadetlerden muaf tutmuştur.

Allah’ın yarattığı tüm canlılar kusursuz, üstün bir yaratılış ve kompleks bir yapı sayesinde yaşamlarını sürdürmektedir. Bu, O’nun merhametinin ve rahmetinin bir delilidir. Çünkü hiçbir canlı kendisi için en uygun, en elverişli şekilde yaşamak için güç sarf etmemiş, sadece Allah’ın üstün aklına teslim olmuştur. O, ihtiyaç duyabileceği her şeyi zaten kendisine vermiştir.

Mesela bütün canlıların kendilerini savunmak için farklı yetenekleri vardır. Kimisi son derece korkutucu bir görünüme sahiptir, kimisi zehirli, kötü kokulu veya yakıcı gazlar püskürtür. Bazıları atik ve çabuktur; düşmanlarından hızla kaçarlar, böyle olmayanlar ise farklı bir savunma şekli olarak dayanıklı zırhlarla kaplıdır. Bir kısmı bedenlerini düşmanlarından saklayabilecek şekilde bir görüntüye sahiptir, diğer bir bölümü de ölü taklidi yaparak düşmanı kandırabilecek şekilde var edilmişlerdir. Şüphesiz canlılar bütün bu niteliklere tesadüfen ya da kendi istekleriyle ulaşmamışlardır.

Her müslüman Allah’ın dışında mutlak şefkat sahibi kimse olmadığını bilmelidir. Allah’ın kullarına bol nimetler vermesi, onlar çeşitli tehlikelerden koruması- nefislerinin arzu ve isteklerinin peşinden koşmalarına mâni olması, O’nun kullarına olan şefkat ve merhametindendir. Bazen bir musibet vererek onları tökezleterek doğru yola girmelerini sağlaması, O’nun şefkat ve merhametinin gereğidir. Bu bela ve musibetler dıştan böyle görünebilir; ancak gerçekte bunlar, kendileri için şefkat ve merhamettir.

Yüce Hakkın Rauf ismi, Rahiym isminden bir derece ileridir;

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bu ism-i-şerife çok devam eden, çok nimet sahibi olur.

- Bir kimse, bir mazlumu bir zali­min elinden kurtarmak ister ve bu ismi okuyarak şefaat eder­se kabul buyurulur.

 

368. YÂ MALİK EL MÜLKİ

(Ey, mülkün ebedî mâliki)

 

Kâinat, mülk ve servetin hakiki sahibi, bütün varlık emrinde, hikmetine kimse karışamayandır.

Allah Teâlâ mülkün hem sâhibi hem hükümdârıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin O’nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide hakkı yoktur… Dilediğine verir, dilediğinden alır. Mülkünde hiçbir ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur.

De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın.” (Ali İmran, 26)

“Mutlak hâkim ve hak olan Allah, çok yücedir. O’ndan başka ilâh yoktur, O, yüce Arş’ın sahibidir.” (Müminun, 116)

“Oldukça kudretli, mülkünün sonu olmayanın yanında doğruluk makamındadırlar.” (Kamer, 55)

Allah, mülkün gerçek sahibidir, ebedi sahibidir. Bütün her şey O’nun mülküdür. “Mülk de O’nun, hamd de O’nun.”

Allah, mülkün ebedi sahibi olduğuna göre O’na sığınmaktan başka çaremiz yoktur. Sadece O’na dua etmeli, yalnız O’ndan korkmalı, yalnız O’na umut bağlamalı, yalnız O’na boyun eğmelidir.

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, bu ism-i-şerifi çok okursa, halk arasında aziz olur.

 

369. YÂ ZEL-CELÂLİ VEL-İKRAM

(Ey, mutlak varlıklı, Ululuk, ikram ve fazlı-kerem sahibi.)

 

Celâl; büyüklük, ululuk mânasınadır. Büyüklük alâmeti olan ne kadar kemâlât varsa hepsi Allah’a mahsustur. Mahlûkattaki kemâlât, O’nun kemâlinin zayıf bir gölgesi ve işaretidir.

Allah Teâlâ aynı zamanda büyük bir fazl-ı kerem sâhibidir de… Mahlûkat üzerine akıp taşmakta olan sayıya gelmez, sınır kabûl etmez nimetler hep O’nun ihsanı ve ikrâmıdır. O nimetlerin zerresinde olsun hiç kimsenin hakkı yoktur.

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bu mübarek ismi; sürekli okuyan kimse zengin olur.

 

370. YÂ RABBİ

(Ey Rabbimiz)

 

Bu ismin hassası da şudur : Bu ism-i-şerife devam eden kimsenin, cenabı Rabbül-izze’nin lütuflarına mazhar olacağı umulur. Bir kimsenin oğlu veya kızı, başka bir kimsenin elin­de bulunsa, bulundukları evin çevresine bir hat çekerek, bu ism-i-şerifi 100 kerre okursa, kurtulurlar.

 

371. YÂ MUKSITÜ

(Ey adaletle hükmeden, âdil zat)

 

- Bütün işlerini denk, birbirine uygun ve yerli yerinde yapan.

- Mazlûma acıyıp zâlimin elinden kurtaran.

Allah Teâlâ en üstün bir adalet ve merhametin sâhibidir. Her işi birbirine denk ve lâyıktır. Zerre kadar da olsa haksızlığı tercih etmez. Kullarına muamelesi merhamet ve adalet üzeredir. Yapılmış olan hiçbir iyiliğin zerresini bile karşılıksız bırakmaz. İnsanların birbirlerine karşı işledikleri haksızlıkları da düzelterek hakkı yerine getirir.

- Bir kimse, bu mübarek ismi sürekli okursa., şeytanın şerrinden emin olur...

 

372. YÂ CÂMİ’U

(Ey, kıyamet günü halkı toplayıcı)

 

Bazılarına göre, Yüce Hak, hamd ile sena edilmeyi bir arada hak ettiği için bu isim verilmiştir.

Bazılarına göre, Yüce Sübhan Hak, muhtelif hakikatleri ve sırları biraraya getirdiği için, bu isim zatına verilmiştir.

El-Cami; İstediğini istediği zaman istediği yerde toplayan.

El-Cami, Birbirine benzeyen, benzemeyen ve zıd olan şeyleri bir araya getirip tutan…

Cem, dağınık şeyleri bir araya toplama demektir. Allah Teâlâ, vücutlarımızın çürüyerek suya, havaya, toprağa dağılmış zerrelerini tekrar birleştirecek, bedenlerimizi yeni baştan inşa edecektir.

Allah Teâlâ birbirine benzeyen şeyleri bir araya getirip topladığı gibi, birbirinden ayrı varlıkları da bir araya getirmektedir. Onların iç içe birlikte yaşamalarını te’min etmektedir. Sıcaklık ile soğukluk, kuruluk ile nemlilik gibi birbirine zıd unsurları bir arada tutması da yine Allah’ın Câmi’ isminin tecellisindendir.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

“Elbette sizi kıyamet günü toplayacaktır.” (Nisa, 87)

“Elbette Allah, münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir.” (Nisa, 140)

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Biri bir şeyini yitirdiği zaman:

 

YÂ CÂMİ’AN-NÂSİ Lİ-YEVMİN LÂ REYBE FİYHİ İCMA’ ALEYYE DALLETİY

( Ey geleceğinde şüphe olmayan bir günde insanları toplayacağında şüphe olmayan, yitiğimi buluştur.)

 

Derse, kaybolan şeyin Allahu teâlâ’nın izniyle bulunacağı AVARİF’te (Avârif-i Meârif) açıklanmıştır. Bu husus, meşâyih kaddesallahu ervahehum tarafından da denenmiştir.

 

373. YÂ GANİYYÜ

(Ey kesinlikle zatından başkasına ihtiyacı olmayan varlıklı)

 

Sofiyeden tahkik ehli zatlar, bu mübarek ismin açıklanmasında şöyle demişlerdir:

- Yüce Hak için iki kemal derecesi vardır; şöyleki:

a)- Zati kemâl..

Bu türlü kemâl; varlığı, tekliği, hayâtı, ilmi ve zatına bağlı diğer sıfatlarıdır. Yüce Hakkın, bunlarla sıfatlanıp kemal bulması için, başkasına ihtiyacı yoktur.

b)- İsimlerine bağlı kemâl..

Bu isimlerle kemal bulması, zatından gayrı şeylere bağlıdır. Ama, onun bu türlü kemali, isimlerinin zuhuru ve hükümlerinin o şeyler üzerine yürümesidir. Elbette ki, isimlere bağlı kemâl, zuhur yerlerinin varlığı ile olacak ve oradan görülecektir.

Üstte anlatılan manaya göre, ihtiyatsızlık, zatî kemal içindir; isimlere bağlı kemal için değildir.

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, bu mübarek ismi okumaya devam ederse, göz tokluğu ile sıfatlanır.

 

374. YÂ MUGNİ

( Ey dilediğini zengin eden)

 

- Allah Teâlâ dilediğini zengin eder, ömür boyunca zengin olarak yaşatır. Dilediğini de ömür boyunca fakirlik içinde bırakır.

- Bâzı kullarını zenginken fakir, bazılarını da fakirken zengin yapar

Cenab-ı Hak buyuruyor:

“Zengin eden de yoksul kılan da O’dur.” (Necm, 48)

“Seni fakir bulup zengin etmedi mi?” (Duha, 8)

Allah, kendiliğinden zengindir. Mutlak zengin, hiçbir şeye ihtiyaç duymayan Allah’tır. O’nun dışındaki her şey, kendiliğinden O’na muhtaçtır.

Kendini zengin sanan kul ne kadar zengin olursa olsun yine de varlığı ve zatı ile kendisini yaratan Rabb’ine muhtaçtır. Allah, kuluna bol nimetler verir, ona merhamet ve ihsanını yağdırır, açık ve gizli cömertlikte bulunur.

İnsanlar arasında en zengin kimse, Allah’a en çok muhtaç olduğunun bilincinde olandır. Allah katında insanların en üstünü bu kimselerdir.

Bil ki gerçek zenginlik ancak, Allah ile elde edilir. Zira O, kendi katında mutlak zengin olan ve asla başkasına muhtaç olmayandır. O’nun dışındakilerin temel özelliği muhtaçlıktır.

Bu mübarek ismin özellikleri şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, on (10) cuma günü on (10) kere bu mübarek ismi okursa.. Yüce Hak, o kimseyi halka muhtaç eylemez.

Bir kimse, bir hastalığa düştüğü zaman, bu mübarek ismi okuyup eline üflemeli; sonra da elini o hastalıklı yerine sürmeli. Allah'ın izni ile o hastalığından kurtulur.

 

375. YÂ MÛ’TİY

(Ey karşılıksız ihsan eden)

 

Bu ismin hassası da şudur : Duası kabul olunmayanlar, bu ism-i-şerife devam etseler, duaları müstecap olur.

 

376. YÂ MÂNİ’U

(Ey, dilediği kimseyi, dilediği şeyden men’edici)

 

El Mâni; Bir şey’in meydana gelmesine müsâde etmeyen…

İyiden ve kötüden pek çok arzularımız vardır ki biri bitmeden biri ortaya çıkar. Yaşadığımız müddetçe bunlar ne biter ne de tükenir… Biz de bu arzularımızı elde etmek için çalışır dururuz. Her arzumuz birtakım sebeplere, sebepler de MÂNİ’ ve MU’TÎ olan Allah’ın emrine bağlıdır.

Allah Teâlâ isteyenlerin isteklerini, dilerse verir; o zaman isteyenin tuttuğu sebebler çabucak meydana gelir. Mu’tî ism-i şerîfinin mânası budur. Allah Teâlâ bâzı isteklere de müsaade etmez. O zaman isteyenin yapıştığı sebebler kısır kalır, ne kadar çabalanırsa çabalansın netice vermez. Bu da El Mâni ism-i şerîfinin tecellîsidir.

Kullarının başına gelecek felâket ve musibetleri önlemek, geri çevirmek de yine El Mâni ism-i şerîfinin tecelliyatındandır.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

“Allah’ın insanlara açacağı herhangi bir rahmeti tutup hapseden olamaz. O’nun tuttuğunu O’ndan sonra salıverecek de yoktur.”  (Fatır, 2)

“De ki: ‘Öyleyse bana bildirin, Allah bana bir zarar vermek isterse, Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, O’nun verdiği zararı giderebilir mi? Yahut bana bir rahmet dilerse, O’nun rahmetini önleyebilir mi?’ “(Zümer, 38)

Resulullah buyuruyor: “Ey Allahım! Senin verdiklerine mâni olacak, mani olduklarını da verecek kimse yoktur.” 

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı :

- Bu ismin hassası da şudur : Eşi ile arasında düzenlik ve anlaşma olmayan kimse, bu ism-i-şerife devam ederse, dirlik içinde yaşar.

 

377. YÂ DARRÜ

(Ey dilediği kimseye zarar eriştiren)

 

Sıkıntı ve zorluk veren şeyleri yaratan. ED-DARR; Hikmeti gereği elem ve zarar verici şeyler yaratan.

Bu türlü bir zarar, aslında yarardır; bizim anlayamadığımız bir hikmete dayanır.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

“Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah’tandır, sonra size bir zarar dokunduğunda (yine) ancak O’na yalvarmaktasınız.” (Nahl,53) 

“Şayet Allah sana bir zarar dokunduracak olursa, O’ndan başka bunu giderecek yoktur. Sana bir iyilik dokunduracak olursa da O, her şeye güç yetirendir.” (Enam,17)

Menfaatleri ve mazaaratları yaratan, ancak Allah’tır.

Allah’ın bir zarar vermeyi dilemesini hiçbir şey önleyemez.

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, çok düşük bir duruma düşse, cuma gecesi, her ayın 13. 14. 15. günleri bu mübarek ismi yüz (100) kere okursa., yüksek mertebeye erişir.

 

378. YÂ NÂFİ’U

(Ey fayda veren)

 

Bu ismin hassası da şudur : Her kim, bu ism-i-şerifi dört gün müddetle, her gün gücü yettiği kadar okursa, kendisine hiç bir ziyan ve elem erişmez.

 

379. YÂ NÛRU

(Ey Alemleri nurlandıran, aydınlatan. Yeri, göğü, ayı, güneşi aydınlatan)

 

- Allah, göklerin ve yerin nurudur. Bütün âlemi meydana koyan, kâinatı gösteren, hakikati bildiren, gözleri gönülleri şenlendiren O’dur. O olmasaydı, hiçbir şey bulunmaz, hiçbir hakikat sezilmez, hiçbir neşe duyulmazdı.

Bu mübarek isimle gönüller dahi, iman ve marifet nuru ile aydınlıktır.

Bazıları da bu mübarek ismi şöyle bir mana ile açıklamışlardır:

- Her şey, zatı ile vücud bulan...

Bu mübarek ismin özelliği üzerine şöyle anlatıldı:

- Bir kimse, Nur suresini yedi (7) kere okuduktan sonra, bu mübarek ismi de bin (1000) kere okursa., onun içi nurlanır.

 

380. YÂ HÂDİ

(Ey, doğru yolu gösteren)

 

Bu ismin hassası da şudur : Her kim, gökyüzüne bakarak, bu ism-i-şerifi okur ve eline üfleyerek yüzüne sürerse, o kimse mâ'rifet bulur.

 

381. YÂ BEDİ’U

(Mübdi’ mânasınadır. Yani, eşi görülmemiş şekilde eşyayı yaratıp meydana çıkaran)

 

El-Bedi; Eşi ve örneği olmayan, sanatkarane yaratan. Örneksiz, maddesiz yaratan. Kolaylıkla daima hayrete düşürücü güzellikte şeyler yaratan.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

“O, gökleri ve yeri yoktan yaratandır.” (Enam, 101)

“Göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Bir şeyi dilediğinde ona sadece “Ol!” der, o da hemen oluverir.” (Bakara 117)

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir müşkil işi olan, bu ism-i- şerifi (YÂ BEDİ’AS-SEMAVAT-İ-VEL’ARD) (Ey yeri ve semaları eşsiz bir şekilde yaratan.) şeklinde 70 kerre okursa, Hak celle ve alâ hazretleri onun müşkil işini kolaylaş­tırır.

382. YÂ BÂKİ

(Ey varlığının sonu olmayan, yok olmayı kabul etmeyen daimî vücut...)

 

Bu ism-i şerîf (El-Bâki) “varlığın devamını” bildiren bir kelimedir. Varlığın devamı, önü ve sonu olmamakladır. Önü olmamak mülâhazasıyla Allah Teâlâ’ya Kadîm, sonu olmamak mülahazasıyla El-Bâkî denir. Bu mânalara yakın Ezelî ve Ebedî ism-i şerifleri de vardır.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

“Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacak” (Rahman, 27)

“O’ndan başka tanrı yoktur. O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas, 88)

O’nun zatından başka her şey, her mevcud aslında, yokluk demektir. Çünkü O’ndan başka her şeyin varlığı kendinden değil, Allah Teâlâ’ya dayandığından her an yok olmayı kabul edici ve yok olmaya hazır olmakla aslında yok demektir veya yok olacaktır. Ancak O zatında diri, ezelî ve ebedî, varlığı kendisiyle var olandır.

Âlimler, bakinin hakikî sıfat mı, yoksa itibarî mi olduğun­da anlaşamamışlardır. Hak mezhep, İkincisidir. Zira, Alla- hu teâlâ’nın bekası itibaridir.

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bu ismin hassası da şudur : Her kim, güneş doğmadan ön­ce, 100 kerre bu ism-i-şerifi okursa, ömrü boyunca felâket gör­mez ve âhirette de Hak teâlâ onu yarlıgar.

 

383. YÂ VÂRİSİÜ

(Ey, dünya ehlinin yok olmasından sonra, yerleri ve gökleri mi­ras ile tutucu. Bütün mülk ve servetlerin gerçek sahibi.)

 

Cenab-ı Hak buyuruyor:

“Şüphesiz biz diriltir ve biz öldürürüz! Ve her şeye biz vâris oluruz.” (Hicr, 23)

“Yeryüzüne ve onun üzerindekilere ancak biz vâris oluruz ve onlar ancak bize döndürülürler.” (Meryem, 40)

“Biz, refahından şımarmış nice memleketi helâk etmişizdir. İşte yerleri! Kendilerinden sonra oralarda pek az oturulabilmiştir. Onlara biz vâris olmuşuzdur” (Kasas, 58)

Şunu bil ki, varlığı mümkün olan bütün varlıkların maliki ve sahibi Allah’tır. Fakat Allah kerem ve ihsan sahibi oluşu nedeniyle, bazı eşyayı geçici olarak kullarının mülkiyetine vermiştir. İnsanlar ölümlü Allah ise Bâki’dir. Bu yüzden insanlar öldüklerinde sahip oldukları eşyalar, ilk sahibi olan Allah’a kalır. Allah’ın Vâris olmasından maksat işte budur.

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Hem kim, bu ism-i-şerifi çok okursa, umulur ki ömrü uzun olur.

 

384. YÂ REŞİDÜ

(Ey, her türlü işlerinde halka doğru yolu göstererek irşad eyleyi­ci...)

 

 

Er-Reşîd; Doğru yolu gösteren.ER-REŞİD Bütün işlerini ezeli hikmetine göre neticeye ulaştıran; mahlukata maslahatlarını gösteren demektir.

Cenab-ı Hak buyuruyor:

“Rabbimiz! Bize tarafından bir rahmet ver ve işimizde bize doğruyu göster durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla!” (Kehf, 10)

“Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır, kimi de hidayetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın.” (Kehf, 17)

“Şüphesiz ki Allah, iman edenleri, kesinlikle doğru yola iletir.” (Hac, 54)

Bazılarına göre de ayrıntılarına girmeden, bu mübarek ismin manası şudur

- Sağlam, muhkem...

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı:

- Bir kimseye önemli ve önemli olduğu kadar da ne gibi tedbir alması gerektiğini bilmediği bir iş gelse; akşamla yatsı namazı arasında bin (1000) kere okursa., o bilemediği işin yolu kendisine kolayca açılır; batını aydınlanır.

 

385. YÂ SABURÜ

(Ey, âsilerin cezalandırılmasında acele etmeyen, onların tövbe etmelerini bekleyen, cezasını geciktiren ve dilediği zaman azap eden)

 

- Es-Sabûr Çok sabırlı, sabreden, cezayı erteleyen.

- Es-Sabûr Suçlulara mühlet verip, cezalandırılmalarını sonraya bırakan, acele etmeyip sabredendir.

- Gücü yettiği halde kendisine asi olan kişilerden öç almakta acele etmeyen.

“(Ey Muhammed,) Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları yalnızca korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne ertelemektedir.” (İbrahim,42)

Sabır, cezanın Allah’ın takdir ettiği ve süresini belirlediği bir zamana kadar ertelenmesidir.

Dolayısı ile ya tevbe nasib eder yahut dilediği zaman azab eder.

- Sabır... isminin manası, halim ismine yakındır; fakat halimde af ümidi daha fazladır.

Bu mübarek ismin özelliği şöyle anlatıldı :

- Bu ismin hassası da şudur : Bir kimse bir derde veya bir karışık işe düşse, bu ism-i-şerifi 3000 kerre okursa, kurtulur.

 

386. YÂ SÂDIKU

(Ey, haber verdiği her şeyde doğru söyleyen)

 

Bu ismin hassası da şudur: Yalancılığı âdet edinmiş bir kimse, bu ism-i-şerife devam etmek suretiyle bu kötü huyun­dan kurtulur.

 

387. YÂ SETTARÜ

(Ey, âsilerin günahlarını örten)

 

İntibah erbabının önderi ve örneği HOCA UBEYDULLAH hazretlerinden nakledilmiştir ki; bir kimsenin mühim bir is­teği ve maksadı olduğu zaman, ESMÂ'ULLAH’tan o isteğine uy­gun isme teveccüh etmesi ve bunun için de bütün gücünü sarf ederek çalışması gerektir. Bu çalışmak, fikri o istek üzerinde toplamaktan ibarettir.

Yine buyurmuşlardır ki, Kur’an ile çatışmak mümkün ola­mayacağı gibi bâtın ehlinin himmetiyle de çatışmak mümkün değildir. Çatışan, mutlaka mağlûp olur. Bir kâfir, kendi fikrini devamlı olarak bir işe bağlasa, tam himmeti dolayısiyle istedi­ği müyesser olur. Himmetin tesirinde, iyman ve amel şart de­ğildir. Allahu teâlâ :

 

 

Darda kalanın, duası kabul olunur.

 

buyurmuştur ki, bu husus umuma şâmildir.

 

388. YÂ MEN TEKADDESET AN-İL-EŞBÂHİ ZÂTÜHÜ

(Ey, zâtı benzeri bulunmaktan pâk olan. Onun benzeri yoktur ki, hakikat ve mahiyette ona şerik olabilsin, demektir.)

 

Bu cümlenin bize anlattığı daha kısa mana şudur:

- Hakikat ve mahiyet itibarı ile, Yüce Hakkın zatına bir ortak yoktur. Ülûhiyet sıfatlarında dahi, yaratılmışlarla hiçbir benzerliği yoktur.

 

389. VE TENEZZEHET AN MÜŞABEHET-İL-EMSALİ SIFATÜHÜ

(O’nun sıfatı, benzerlere benzemekten de münezzeh oldu)

 

Yani, O’nun sıfatının mahlûkatm sıfatına benzerliği yoktur ve­ya misli yoktur ki, ulûhiyyet sıfatında ona müşabih olsun, de­mektir.)

 

390. VE YÂ MEN DELLET ALÂ VAHDANİYYETİHİ VE ÂYÂTİHİ

(Ey, birliğinin alâmetleri olarak mahlûkatını delil göste­ren)

 

Mahlûkatın vücudu, delâlet eder ki, o birdir. O’nun şeriki olsaydı hiç bir şey mevcut olmazdı. Nitekim, Hak sübhanehu ve teâlâ:

 

Eğer, yerlerde ve göklerde Allahu teâlâ’dan gayrı ilâhlar olsaydı, yer ve gök ve onlarda bulunanlar fesada uğrarlardı.

(Enbiyâ: 22)

Buyurmuştur.

 

391. VE ŞEHİDET Bİ-RÜBÛBİYETİHİ MASNU’ATÜHU

 

(Onun, kudret ve azamet sahibi Allahu azim-üş-şân olduğuna, halk ve icat buyurduğu İlâhi san’atının bunca eser­leri şahittir. Eğer, Allahu zül-celâl olmasaydı ve âlemi terbi­ye etmeseydi, halk ve icat buyurduğu şeylerin hiç birisi sü­rekli ve bâki olmazdı.)

 

392. VÂHİDÜN LÂ MİN KILLETİN

(Birdir, tektir; ama azlık manasına göre değil)

 

O, birdir. Birliği azlığından değildir. Yani, bir olması mevcudun az olmasından değildir. Belki, Vâcib-ül-vücudun hakikati, birliği gerektirdiğinden, hakikatte ve ülûhiyyet sı­fatında ortak edinmekten imtina ettiğinden dolayı birdir.

 

393. VE MEVCUDUN LÂ MİN İLLETİN

(Mevcuttur, ama bir illete göre değil)

 

Yani: Bir başkasının var etmesi nedeni ile var olmamıştır; tıpkı, yaratılmış olduğunu gördüğümüz şeyler gibi...

 

394. YÂ MEN HÜVE BİL BİRRİ MÂ’RUFUN

(Ey iyiliği ile tanınan)

 

395. VE BİL-İHSANİ MEVSUFÜN

(İhsanı ile sıfatlanan.)

 

396. MÂ’RUFÜN BİLÂ GAYETİN

(O, tanınmıştır, ama tanınmakta bir sonu bulunmuş değildir)

 

397. VE MEVSUFÜN BİLÂ NİHAYETİN

(Sıfatlanmış bir zattır ki, bu sıfatlanmasında dahi bir son bulunmuş değildir)

 

398. EVVELÜN KADİMÜN BİLÂ İBTİDÂ’İ

(Evveldir, kadimdir vücuduna başlangıç yoktur)

 

Evveldir, kadimdir vücuduna başlangıç yoktur. Unutma­malıdır ki, KADİM’den maksat, kadim ıstılahı olsa bilâ ibtida onunla tefsir ve tekit olunur. Eğer, lügat mânası olsa sıfatı muhassese olur.

 

399. ÂHİRÜN KERİMÜN RAHİMÜN BİLÂ İNTİHÂ’İN

(Âhardır, kerimdir ve rahimdir. Vücuduna son yoktur.)

 

Bu metinde geçen iki güzel ismin manası ayrıntılı olarak daha önce anlatıldı; faydasına binaen, burada kısa öz mana verelim:

Keriym: İkramı bol...

Rahiym: Pek merhametli, özellikle taat ehli kullarına...

 

400. VE GAFERE ZÜNÛB EL-MÜZNİBİYNE KEREMEN VE HİLMEN

(Keremi ve hilmi ciheti ile günahkârların günahlarını bağışladı)

 

401. YÂ MEN LEYSE KEMİSLİHİ ŞEY’ÜN

(Ey, hiç bir şey onun benzeri olmayan)

 

402. VE HÜVES-SEMİ’UL-BASİRU HASBÜNALLAHÜ VE Nİ’MEL-VEKİLÜ VE Nİ’MEL-MEVLÂ VE Nİ’MEL NASİYRÜ

(O, gerçek manası ile duyan ve tam manası ile işitendir. Allah bize yeter; pek güzel vekildir. O kadar güzel Mevlâ, o kadar güzel yardımcıdır)

 

403. YÂ DÂ’İMEN BİLÂ FENÂ’İN

(Ey her zaman daim ve ebedi olan ve fenâ bulmayan)

 

404. VE YÂ KAAİMEN BİLÂ ZEVALİN

(Ey zeval bulmayan gözcü ve koruyucu)

 

Hak celle ve alâ hazretlerinin :

 

 

O Allahu teâlâ ki, her nefsin bütün kazancına nazırdır.

(Er-Ra’d : 33)

 

âyeti kerimesinde KAAİM’i rakib veya nâzır (Gözcü veya göze­ten) olarak tefsir etmişlerdir.

 

405. VE YÂ MÜDEBBİREN BİLÂ VEZİRÜN

(Ey işleri yardımcısız, vezirsiz yöneten)

 

Tedbir, bir şeyin âkibetine bakmaktır.

 

406. SEHHİL ALEYNÂ VE ALÂ VÂLİDİYNÂ KÜLLE ASİYRİN

(Bizim ve ana ve babalarımızın, bütün güçlüklerimizi ko­laylaştır.)

 

407. LÂ UHSİ SENÂ’EN ALEYKE ENTE KEMÂ ESNEYTE ALÂ NEFSİKE

(Senin, kendi nefsini senâ ettiğin gibi, seni senâ etmeğe hiç bir zaman kadir olamam.)

 

Bilinmelidir ki, öven övdüğünün vasıflarını ve gerçekleri­ni hakkıyla bilmelidir ki, överken o gerçeği ispat edebilsin. Halbuki, hiç kimse Hüdâ’nın vasıflarını tam ve eksiksiz olarak bilemez. Ancak kendisi bilir. Demek ki, kendisini kendisinden gayrı övmeye kimsenin gücü yetmez.

Hak celle ve alâ hazretlerinin, kendi nefsini senâ ettiği gi­bi, senâya kimsenin gücü yetmeyeceğini Seyyid Şerif kuddise sırrahu, METALİ’ başlangıcında yazmıştır. Öğrenmek isteyen­ler, oraya müracaat ederek okusun.

 

408. AZZE CÂRÜKE

(Sana sığınan galip ve kuvvetli oldu...)

 

Mefatih’te belirtildiğine göre, CÂR aslında komşu mânasınadır. Burada lâzım olan mâna murad olunmuştur. Birisinin himayesinde bulunan, ona sığınır.

 

409. VE CELLE SENÂ’ÜKE

(Senin senâ etmenin ululuğu, ulu iştir)

 

410. VE TEKADDESET ESMÂ’ÜKE

(Senin isimlerin, bâtıl yorumlardan temizdir)

 

411. VE ÂZÜME ŞÂNÜKE

(Şanın yücedir, Senin işin azim oldu)

 

412. VE LÂ İLAHE GAYRÜKE

(Senden başka ilâh yoktur)

 

413. YEF’ALULLAHÜ MÂ YEŞÂ’Ü Bİ-KUDRETİHİ

(Allahu teâlâ, dilediğini yapar. Dilediği her şeyi kendi kudretiyle işler)

 

414. VE YAHKÜMÜ MÂ YÜRİDÜ VE Bİ-İZZETİHİ

(Dilediği her şeyi, kendi galibiyet ve kuvveti ile hükme­der)

 

415. ELÂ İLALLAHİ TASİYR ÜL-UMÛR

(Bilmiş olunuz ki, her şey Allahu teâlâ cihetine rücû eder)

 

416. KÜLLÜ ŞEY İN HÂLİKÜN İLLÂ VECHEHU

(Her şey fânidir, helâk olur. Yalnız, Onun zatı bâkidir)

 

Bazıları bu manada şöyle demişlerdir:

- Hemen her şey, hazır durumu ile, Yüce Allah'ın zatında yok olmuştur; hem de sürekli...

Imam-ı Gazali, bu manada şöyle demiştir:

- Bu mümkün sınıfına dahil olan şeyler, sürekli bir yokluk içindedirler.

Üstteki görüşünü, îhya adlı eserinde anlattı; Mişkât'ül-Envar'da dahi şöyle dedi:

- İrfan sahipleri, mecaz bataklığından, hakikat zirvesine yükselirler, o zaman müşahede gözü ile görürler ki: Bu varlık âleminde, Yüce Hakkın zatından başkası yoktur.

Eşyanın helake yüz tutması, bir vakit helak olup bir başka vakit durmaları, manasında değildir; onlar sürekli bir helak, yokluk içindedirler.

 

417. LEHÜL-HÜKMÜ

(Hüküm O'nundur)

 

418. VE İLEYHİ TÜRCA’UN

(Öldükten sonra, dönüş Allahu teâlâ’ya dır.)

 

419. FESEYEKFİKEHÜMULLAHÜ

(Allahu teâlâ, sana kâfirlerden kifayet eder. Yani, se­nin üzerinden yahudilerin ve hıristiyanların çerlerini mene der.)

 

420. VE HÜVES SEMİ’U

(Allahu teâlâ, mü’minlerin ve kâfirlerin sözlerini işiticidir.)

 

421. EL-ALİYM

(Allahu teâlâ, mü’minlerin itikat ve ihlâsını ve kâfirlerin içlerindeki inkâr ve düşmanlıklarını bilendir)

 

422. HASBÜNALLAHÜ VE KEFÂ

(Allahu teâlâ, bize yeter; her işimize yetişir, her ba­kımdan bize kifayet eder.)

 

423. SEMİ’ALLAHÜ LİMEN DE'Â

(Allahu teâlâ, ihlâs ile dua edenlerin dualarını kabul eder.)

 

SEMİ’, her ne kadar işitmek mânasında ise de, burada ka­bul yerine kullanılmıştır. Nitekim, SEMİ’ALLAHÜ LİMEN HAMİDE’de böyledir.

 

424. LEYSE VERÂ’ALLAHİL-MÜNTEHÂ

(Allahu teâlâ’nın, bilinmeyen sınırları ötesindeki arzu ve istek yerlerinin sonu yoktur. Bütün taliplerin ve sâliklerin ar­zuları ve sülük istekleri, orada son bulmuştur.)

 

425. MEN’İ’TASAME BİLLAHİ YUHYİ

(Allahu teâlâ’nın dinine sıkı sıkı sarılanlar necat buldu.)

 

426. SÜBHANE MEN LEM YEZEL RABBEN RAHİYMÂ

(Nimet ve ihsanları ile kullarını görüp gözeten rahim Rabbimiz pâktır.)

 

427. VE LÂ YEZÂLÜ KERİYMA

(Her zaman kerim olan Odur.)

 

428. LÂ İLAHE İLLALLAH-ÜL HALİM-ÜL-KERİYMÜ SÜBHANALLAHİ

(Allah'tan başka ilâh yoktur; Halimdir, Kerim'dir)

 

Metinde geçen, iki güzel ismin geniş açıklaması, daha önce geçti; burada kısa mana verelim:

Haliym: Birden yakalamaz, zaman tanır; sonunu iyiye vardırır.

Keriym: İyiliği ikramı bol...

 

429. VE TEBAREKÂLLAHÜ

(Hak sübhanehu ve teâlâ’nın hayrı ve yaran çok oldu. Veya sıfatında ve ef'alinde yüceldi ve yükseldi)

 

430. RABBÜS SEMÂVÂT-İS SEB’A VE RABBÜL-ARŞ-ÎL- AZİYM

(Yedi göklerin ve azim arşın Rabbi O'dur.)

 

431. VEL-HAMD Ü-LİLLAHİ RABBİL ÂLEMİYN

(Hamd ve senâ, Allahu teâlâ’yı tâ’zim içindir ki, o âlemle­rin Rabbidir.)

 

ÂLEM, Allahu teâlâ’dan gayrı her şeye verilen isimdir. Onun halk ve icat buyurduğu her cinsten eşyaya âlem deni­lir. Meselâ, gökler âlemi, nebatat âlemi, hayvanat âlemi ve saire gibi... Bunların hepsine birden âlem de denilir. Âlemlerin cinslerinde sayı bakımından anlaşamamışlardır. Bazıları, Al­lahu teâlâ’nın 10Û0 âlemi vardır. 600 tanesi denizde ve 400 tanesi karadadır. Veheb bin Münebbih’ten rivayet olunmuş­tur ki, on sekiz bin âlem vardır, dünya bu on sekiz bin âlem­den bir âlemdir.

Bazıları da, kırk bin âlem vardır demişlerdir. Dünya, doğudan batıya bir âlemdir. Bazıları ise, seksen bin âlem vardır, kırk bini denizde, kırk bini de karada demişlerdir. Bir kısmına göre de, yüz bin âlem vardır. Çünkü, rivayet olunur ki, Hak sübhanehu ve teâlâ, yüz bin kandil halk eylemiş ve bun­ları arşı azime asmıştır. Bütün yerler, gökler ve bunlarda bu­lunan mahlûkat hatta cennet ve cehennem hepsi bir kandilde­dir. Diğer kandillerde olan mahlûkatı, Allahu teâlâ’dan gayrı kimse bilmez.

Kaâb-ül-ahbar; âlemlerin sayılarını saymak mümkün değil­dir demiştir.

 

 

Rabbin celle şânenin ordularını, yalnız kendisi bilir.

(El-Müdessir : 31)

 

 

432. İLAHEN VAHİDEN

(Allahu teâlâ sıfatında birdir.)

 

433. AHADEN

(Zâtında birdir.)

 

434. SAMEDEN

(Öyle uludur ki, bütün ihtiyaçlar ona arz olunur)

 

435. FERDEN

(Tektir, yalnızdır. Çocuk edinmekten münezzehtir.)

 

436. VİTREN

. (Tektir. Eş edinmekten münezzehtir.)

 

437. HAYYEN

(Daima diridir.)

 

438. KAYYÛMEN

(bütün halkı devamlı koruyan ve onları yöneten)

 

439. EBEDEN

(Vücuduna nihayet yoktur. Sürekli, sonu olmayan)

 

440. LEM YETTAHİZ SAHİBETEN VE LÂ VELEDEN

(Eş ve çocuk edinmemiştir.)

441. VE LEM YEKÛN LEHU ŞERİKÜN FİL-MÜLKİ

(Ulûhiyyetinde şeriki, olmamıştır.)

 

442. VE LEM YEKÛN LEHU VELİYYÜN MİN-EZ ZÜLLİ

(Zillet bakımından dost edinmemiştir. Yani, kendisini zil­letten kurtaracak bir dosta ihtiyacı yoktur. Bütün bunlar­dan münezzehtir. Burada VELİ, yardımcı mânasında da ola­bilir.)

 

443. VE KEBBİRHU TEKBÎYREN

(Ona tam manası ile tazim eyle)

 

Bazıları, KEBBİRHU’dan maksat ALLAHU EKBER de de­mektir, demişlerdir.

 

444. ALLAHU EKBER

(Allahu teâlâ, uludur ve yücedir.)

 

KEBBİRHU TEKBÎYREN zikrinden sonra ALLAHU EK­BER demek, o emre uymak içindir.

İmam-ı-Muhammed Gazâli aleyhi rahmet-il-müte’âli, KİM­YAYI SAADET’in başlangıcında :

— Allahu ekberin mânası budur ki Hak teâlâ hazretleri alâ ve âzamdır. O kadar ki, insan onu aklı ile ölçerek bilmeğe kaadir olamaz, buyurmaktadır.

 

445. HASBÜNALLAHÜ LÎ-DİYNİNÂ

(Dinimiz için, Allahu teâlâ bize yeter)

 

446. HASBÜNALLAHÜ Lİ-DÜNYANÂ

(Dünyamız için Allahu teâlâ bize yeter)

 

447. HASBÜNALLAHÜ LİMÂ EHEMMENÂ

(Önemli işlerimizde, gamlı kederli hallerimizde Allah bize yeter)

 

448. HASBÜNALLAHÜ LİMEN BEGA ALEYNÂ

(Bize zulüm ve haksızlık edecekler için Allah bize yeter)

 

449. HASBÜNALLAHÜ LİMEN HASEDENÂ

(Bize hased edenler için, Allah bize yeter)

 

450. HASBÜNALLAHÜ LİMEN KÂDENÂ Bİ SU’İN

(Bize kötülük etmek için yaklaşanlara Allahu teâlâ yeter)

 

451. HASBÜNALLAHÜ İND-EL-MEVTİ

(Ölüm zamanı Allahu teâlâ bize yeter)

 

452. HASBÜNALLAHÜ İND-EL KABRİ

(Kabre konulduğumuz zaman; Allahu teâlâ bize yeter)

 

453. HASBÜNALLAHİ İND-EL MESA’İLİ

(Sorgu - sual esnasında Allahu teâlâ bize yeter)

 

454. HASBÜNALLAHÜ İND EL-HİSABİ

(Hesap vaktinde Allahu teâlâ bize yeter)

 

455. HASBÜNALLAHÜ İND-EL-MİYZÂNİ

(Mizân vaktinde Allahu teâlâ bize yeter)

 

456. HASBÜNALLAHÜ İND-ES SIRATI

(Sırattan geçerken, Allah bize yeter)

 

457. HASBÜNALLAHÜ İND EL CENNETİ VEN NÂRI

(Allahu teâlâ, cennete yakın ve cehennemden ırak olma­yı istediğimiz zaman bize kifayet edicidir.)

 

458. HASBÜNALLAHÜ İND-EL-LİKA’İ

(Yüce Allah'ın kendisine erişilip, huzuruna kavuşma sırasında veya kendisini görmek vaktinde Allahu teâlâ bize yeter)

 

Allah, kendilerine rahmet eylesin, Ehl-i Sünnet vel-Cemaat ile, Allah sırlarının kudsiyetini artırsın tarikat meşayihi, şu mana üzerinde görüş birliğine varmışlardır

- Bir kimse, imanla giderse, mutlaka cennete girecektir ya hiç azap görmeden ya da günahı kadar azap gördükten sonra...

Şu mana üzerinde dahi görüş birliğine varmışlardır:

- Cennetteki her mümin, Yüce Sübhan Hakkı baş gözü ile görecektir; ister dünyada iken müşahede mertebesine erişsin, isterse erişmesin.

Yüce Hakkı, öbür âlemde görmek üzerine kesin delil olarak, Kur'an âyetleri, hadis-i şerifler çoktur.

Allah-ü Taâlâ, Kıyamet suresinin 22. 23. âyetlerinde şöyle buyurdu:

 

O gün (Kıyamet günü) nice yüzler ter-ü-tazedir. (Zira) Rablerine nazar kılarlar.

 

 

Nazar lügatte intizar mânasına gelir. Nitekim, Kur’an-ı-kerimde:

 

 

(Bize muntazır olun. Nurunuzla, biz de ziyalanalım..) diyecekler.

(El-Hadid : 13)

 

buyurulmuştur ki, bu âyeti celilede UNZURUNÂ, bize muntazır olun şeklinde tefsir edilmiştir.

Yukarıdaki âyeti kerimede NAZAR kelimesi (İLÂ) edatı ile işaret edilmiştir. Bunun ifade ettiği manaya göre:

- Yüce Allah'ı görmek...

Şeklinde bir mana çıkarmak vaciptir. Daha açık olarak, üstteki mana bir. Gerçek olur. Yine bu. Âyet-i kerimeden, şöyle bir mana dahi çıkarmak mümkündür:

- Orada, Yüce Yaratıcıyı görecekler, bakacaklar. O güzel yüzü görme şerefine nail olur, Allah'ın cemalini mütalaaya dalarlar. Onun zatından başka her şeyi bırakır, hiçbir şeye iltifat edip bakmazlar.

Allah-ü Taâlâ, Muttafifiyn suresinin 15. âyetinde şöyle buyurdu:

 

« Muhakkak ki, o gün onlar Rablerinden hicapta kalacaklardır»

 

Bu âyet-i kerimenin delâletine göre, Yüce Hakkı sadece müminler göreceklerdir; aksi halde, kâfirlerin perdeli kalacakları bildirilmezdi.

Buharî Sahih'inde, Cerir b. Abdillah'tan alınan bir hadis-i şerif vardır; Allah ondan razı olsun.

Şöyle anlattı:

 

— Bir gece, ay bedr halinde idi. Sultan-ı-Enbiyâ aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tehâyâ efendimiz hazretlerinin meclisi şerifelerinde oturuyorduk. Aya nazar edip buyurdular :

 

Ayı böylece gördüğünüz gibi, Rabbinizi de görürsünüz.

 

Mevlâna SA’DÜDDİN TAFTAZANİ aleyhirrahme, akaid şerhinde, bu hadisi şerifin, sahabenin ulularından 21 kişi tara­fından teyit edildiğini belirtmiştir.

 

459. HASBİYALLAHÜLLEZİ LÂ İLÂHE İLLÂ HÛ

(Allahu teâlâ bana yeter; öyle bir zattır ki, ondan başka ilâh yoktur.)

 

460. ALEYHİ TEVEKKELTÜ VE İLEYHİ ÜNİYB

(O’na tevekkül ederim ve dönüşüm de O’na olsa gerek­tir.)

 

461. LÂ İLAHE İLLALLAHÜ SÜBHANALLAHİ MÂ Â'ZAMELLAHÜ

(Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; Allah o kadar büyük ki)

 

LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ SÜBHANALLAHİ MÂ AHLEMALLAHÜ

(Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; Allah o kadar halimdir ki)

 

LÂ İLÂHE İLLALLAHÜ SÜBHANALLAHÜ MÂ EKREMALLAHÜ

(Allah'tan başka ilâh yoktur. Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; Allah o kadar ikramlıdır ki)

 

MÂ Â’ZAMALLAHÜ MÂ AHLEMALLAHÜ MÂ EKREMALLAHÜ

(Allah, o kadar büyük, o kadar keremli, o kadar halim ki)

 

462. LÂ İLÂHE İLLALLAHU VAHDEHU LÂ ŞERİKE LEHU

(Allah'tan başka ilâh yoktur, birdir, ortağı yoktur; Muhammed Allah'ın Resulüdür)

 

463. MUHAMMEDÜN RESÜLÜLLAH

(Hz. Muhammed, Allahu teâlâ’nın Resûlüdür.)

 

464. ALLAHÜMME SALLİ ALÂ MUHAMMEDİN KÜLLEMÂ ZEKEREHÜZ-ZÂKİRÛN

(Allahım! Zâkirler onu zikreyledikçe Hazret! Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem üzerine rahmet ve in’am eyle.)

 

465. ALLAHÜMME SALLİ ALÂ MUHAMMEDİN KÜLLEMÂ GAFELE AN ZİKRİHİL-GAFİLÛN

(Allahım! Gafiller onu zikreylemekten gafil oldukları za­manlarda Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem üzerine rah­met ve in’am eyle.)

 

Bundan maksat şudur : Allahım! Ona kıyamete kadar her vakit rahmet eyle, demektir. Her kimse ki bu şekilde salât-ü- selâm getirse, kıyamete kadar salât-ü-selâm getirmiş gibi olur.

Unutmamalıdır ki, MUHAMMEDÜN RESÜLÜLLAH dedik­ten sonra, ALLAHÜMME SALLI ALÂ MUHAMMED denilmesi­nin sebebi, aleyhissalâtü vesselâm efendimizin mübarek isimle­ri zikrolunduğu zaman salâvat-ı-şerifeyi söylemeyenler hakkın­da bir çok Hadis-i-şeriflerde vaid vârid olmasıdır. Bunlardan birisi de şudur :

 

 

Hor ve zelil olsun o kişi ki, yanında zikrolunduğum zaman, bana salâvat getirmedi.

 

 

Ebussu’ud efendi :

 

Allahu teâlâ ve melekleri, Nebiyullah’a salât ederler.

(El-Ahzab : 56 )

 

âyeti kerimesinin tefsirinde :

 

— ResûlüIIah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz bir Hadis-i-şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır : Allahu teâlâ, bana sa­lâvat getirenler için iki melek tayin buyurmuştur. Her ne za­man bir müslim yanında adım zikrolunsa da, o müslim bana salâvat getirse, o iki melek kendisine dua ederler: (Allahu te­âlâ seni mağfiret buyursun...) Diğer bütün melekler de bu du­aya (Âmin) derler. Her ne zaman, adım zikrolunsa da bir müs­lim bana salâvat getirmese, o iki melek : (Allahu teâlâ seni mağfiret buyurmasın...) diye dua ederler ve diğer bütün melek­ler de bu duaya (Âmin) derler.

 

Allahu teâlâ ve melekleri, Nebiyullah’a salât ederler. Ey iyman edenler; Siz de ona salât ve selâm edin.

(El-Ahzâb: 56)

 

âyeti kerimesi, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem üzerine, salâvatın vücubuna delildir. Bazıları, ömründe bir kerre vâciptir demişlerdir. Bazıları da, her zikrolunduğu mecliste bir defa salâvat getirilmesi vâciptir demişlerdir.

Bunlara göre, tilâvet secdesi ve aksırmak gibi hallerde na­sıl ki bir defa ile iktifa ediliyorsa, salâvatta da bir defa söy­lemek kâfidir. Secde âyeti, bir mecliste tekrar olunursa, bir kerre secde vâciptir. Nitekim, bir mecliste bir defa aksıranlara :

 

YERHAMÜKÂLLAH

demek vâciptir.

Bazılarına göre de, bir mecliste kaç defa zikirleri geçerse, o kadar salâvat getirmek vâciptir.

Mecma'ul-bahreyn şerhinde, İbn-i-Melek, imam-ı-Serahsi’ den nakleder ki:

Sultan-ı-enbiyâ sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimi­zin, her defa zikrolunduğu zaman salâvat getirmek müstehaptır, muhtar olan fetvâ budur.

 

466. RADIYNÂ BİLLAHİ TEÂLÂ RABBEN

(Allahu teâlâ’nın Rabbimiz olmasına razı olduk. Yani, O'nun rübubiyyetine razı olduk.)

 

 

467. VE BİL-İSLÂMİ DİYNEN

(Din olarak islâma razı olduk.)

 

468. VE Bİ-MUHAMMEDİN. SALLALLAHÜ ALEYHİ VE SELLEME EBİYYEN VE RESÛLEN

(Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin nübüvvet ve risaletine de razı olduk.)

 

Sünen-i-Tirmizi’de belirtilmiştir ki; Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz :

 

 

— Sabaha veya akşama dahil olduğu zaman, üç kerre :

 

RADİYTÜ BİLLAHİ TEÂLÂ RABBEN VE BİL-İSLÂMİ DİYNEN VE Bİ-MUHAMMEDİN NEBİYYEN di­yen kulunu, kıyamet günü razı etmek, Allahu teâlâ üzerine vâcip olur.

buyurmuşlardır.

SAHİH-İ-MÜSLİM'de:

 

Rab olarak Allahu teâlâ’dan, din olarak İslâmdan ve Resûl olarak Muhammed Aleyhisselâmdan razı olan kimse, iman lezzetini kendisine zevk edinmiştir.

 

buyurulmaktadır.

Bu iki Hadis-i-şerifte, birisinde NEBİYYEN ve diğerinde RESÛLEN zikredilmiş bulunduğundan, bu virdi şerifte de her ikisi cem'olunmuştur.

 

469. VE BİL-KUR’ANİ İMÂMEN

(İmam olarak Kur’an-ı-kerime de razı olduk.)

 

470. VE BİL-KÂ’BETİ KIBLETEN VE BİS-SALÂTİ VESSAVMİ VEZ-ZEKÂTİ VEL-HACCİ FERİZATAN

(Kâbe’nin kıble olmasına, namazın, orucun, zekâtın ve haccın farz kılınmasına razı olduk.)

 

471. VE BİL-MÜ’MİNİYNE İHVÂNEN

(Din kardeşleri olarak mü’minlere razı olduk.)

472. VE BİL-MÜ’MİNATİ AHAVATİN

(Din kardeşimiz olarak iyman sahibi kadınlardan da razı olduk.)

 

473. VE BİS-SIDDIYKİ VEL-FARUKİ VE ZİN-NÛREYNİ VEL-MÜRTEZÂ E’İMMETEN

(Hazreti Ebu-Bekir-is-Sıddıyk, Hazreti Ömer-ül-Faruk, Hazreti Osman Zinnûreyn ve Hazreti Aliyyül-Mürtezâ rıdvanullahi aleyhim ecmaiyn efendilerimiz hazeratının, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden sonra her birisinin imam-ı bil hak ve halife olduklarına, yani imamet ve hilâfetlerine razı olduk.)

 

Bilindiği gibi, SIDDIYK lügatte üç mânaya gelir. 'Birinci mânası, gayet doğru söyleyici demektir ki, bu mâna Tâc-ül-esâmi’de açıklanmıştır. Yusuf sûresinde de, sıddıykı bu mâna ile tefsir etmişlerdir. İkinci mânası daimî tasdiktir. Bu iki mâna Sıhah-ı-cevheride beyan olunmuştur.

O halde, Emir-el-mü’miniyn Ebu-Bekir-Sıddıyk radıyallahu anh hazretlerine SIDDIYK denilmesinin sebebi birinci mâna ile yorumlanacak olursa, gerçekten çok doğru söyleyici idi. Hat­ta, Emir-el-mü’miniyn Hazreti Ali kerremallahu vechehu, hadis rivayetini hiç kimseden yemin etmeksizin kabul etmezdi. Yal­nız, Hazreti- Ebu-Bekir radıyallahu anha, yeminsiz inanırdı.

İkinci mâna ile yorumlansa yine uygundur. Çünkü, herke­sin malûmudur ki, dâva ettikleri her şeyi amelleriyle doğrula­mışlardır. Kendi sözlerini, herkesten önce kendileri fiile getir­mişlerdir.

Eğer, üçüncü mâna olan daimî tasdik şeklinde yorumlana­cak olursa, bu da uygundur. Çünkü hiç bir zaman kuşkuya düş­memiş ve gerçekten her zaman tasdik halinde bulunmuştur.

Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretle­ri, miraçlarının ertesi günü, yakınlarına olayı anlattılar ve:

— Dün gece, Mekke’den beyti mukaddes’e gittim. Orada, ervahı enbiyâya imamet ederek iki rekât namaz kıldım. Daha sonra, arşın üstüne uruç ettim. Hazreti Rabbil-izze ile bu kadar kelimeler söyleştim. Allahu teâlâ ümmetime bir gün ve bir ge­cede elli vakit namazı farz eyledi. Geri döndüm. Âsümanda Hazreti Musa aleyhissalâtü vesselâma mülâki oldum. Beni (Ümme­tin, elli vakit namaza takat getirmez) diyerek geri çevirdi. Al­lahu teâlâ on vakit namaz bağışladı. Velhasıl, dört seferde kırk vakit bağışladı. Hazreti Musa beni tekrar geri döndürdü. Niha­yet beş vakitte karar olundu. Oradan beytülmakdise indim ve aynı gece içinde Mekke’ye döndüm. Bu gidiş - geliş gayet kısa zamanda oldu.

Rivayet olunur ki, dönüşlerinde mübarek yatakları henüz sıcaklığını muhafaza ediyordu. Giderken, abdest ibriğine do­kunmuş ve devirmişlerdi. Dönüşlerinde ibrikteki suyun henüz tamamen akmadığını gördüler. ,

Kâfirler, bu hikâyeyi dinledikleri zaman, yine inkâr etti­ler ve akla uyacak şey olmadığını düşünerek, bununla Hazreti Ebu-Bekir’i susturabileceklerini hesapladılar. Yanına gittiler ve kendisine:

— Yâ Eba-Bekir, duydun mu, dostun olmayacak işler söy­lüyor, bu gece arşa gittim, geldim diyor, dediler.

Hazreti Ebu-Bekir, hiç düşünmeden:

— O, böyle söylüyorsa doğrudur, dedi. Ondan yanlış söz çıkmaz.

Bu bakımdan SIDDIYK denildi.

Hazreti Ömer radıyallahu anha FARUK adı verilmesinin sebebi de şudur:

Bir münafık ile bir yâhudi, birbirlerinden dâvacı oldular. Dâvalarına bakması için yahudi, aleyhissalâtü vesselam efendi­mizin huzurlarına gitmek istedi. Münafık kabul etmedi. Çünkü o, münafıkların başı Kâab İbn-i-Eşref idi. Nihayet Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellemin huzuruna vardılar. Yahudi lehinde hüküm buyurdular. Münafık, bu hükme razı olmadı. Yahudiyi alarak Hazreti Ömer'in huzuruna götürdü. Yahudi, macerala­rım anlattı, aleyhissalâtü vesselâm efendimizin hükümlerini de bildirdi ve hasmının bu hükmü kabul etmediğini söyledi. Haz­reti Ömer radıyallahu anh, münafıktan yahudinin söyledikleri­nin doğru olup olmadığını sordu. Münafık:

— Evet, öyledir. Ben peygamberin hükmüne razı olmadım ve senin hükmetmen için sana geldim, dedi.

Hazreti Ömer, kendilerine:

— Siz, biraz burada oturunuz. Ben gelir dâvanıza bakarım, diyerek evine gitti ve kılıcını alarak bulundukları yere geldi ve bir darbe ile münafıkın kellesini uçurdu ve:

— Allah Resûlünün hükmüne razı olmayan kimseye ben böyle hükmederim, dedi.

O zaman, Cibril-i-emin aleyhisselâm, âyeti kerimeyi getir­di ki, Hz. Ömer hak ile bâtılın arasını fark etti demek mânasına FARUK adını aldı. O âyeti kerime şudur:

 

 

 

Sana inzal olunan Kur'ana ve senden önce inzal olunan semavî kitaplara iyman ettiklerini zu’medenlere bakmaz mısın. Onlar, Tagut’u (putu) İnkârla emrolunmuşken, yine onun huzurunda muhakeme olunmayı istiyorlar.

(En-Nisâ : 60)

 

Emir-el-mü’miniyn Hazreti Osman radıyallahu anha; ZİNNÛREYN denilmesinin sebebi de bilindiği gibi, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem ona iki kızını vermişti. Önce Hazreti Rukiyye radıyallahu anha’yı nikahladı ve onun vefatından sonra da Hazreti Ümmü Gülsüm radıyallahu anha'yı nikâhladı. Ümmü Gülsüm de vefat edince:

 

 

Eğer, üçüncü bir kızım olsaydı, onu da sana Nikâhlardım.

buyurdular.

 

474. VE Bİ-SAİR-İS-SAHABETİ RIDVANULLAHÜ TEALÂ ALEYHİM ECMAİYNE KIDVETEN

(Örnek ve önder oldukları için diğer sahabeye ki Allahu teâlâ’nm rizası onların üstüne olsun, hepsinden razı olduk.)

Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurmuş­lardır:

 

 

Benim ashabım yıldızlar gibidirler. Hangisine uyulsa hidayete erişilir.

 

475. VE Bİ HALÂLİLLAHİ TEALÂ HALÂLEN VE BİHİ HİSABEN

(Allahu teâlâ’nın helâl buyurdukları şeylere helâl oldukla­rı ve üzerine hesap olunduğu için razı olduk.)

 

476. VE Bİ-HAREM-İLLAHİ TEALÂ HARAMEN VE BİHİ AZABEN

(Allahu teâlâ’nın haram kıldıklarına da haram oldukları ve azaba sebep olacakları için razı olduk.)

 

477. VE BİL-CENNETİ SEVÂBEN

(Sevap ve ceza okluğu için cennete de razı olduk.)

 

478. VE BİN-NÂRİ İKABEN

(Kâfirler ve âsiler için ikap olduğundan cehennem ateşi­ne de razı olduk.)

 

479. MERHABEN, MERHABEN

(Merhaba, merhaba... Bazı lügatlerde MERHABA muha­taba ikram için söylenilen bir kelimedir, diye yazılmıştır. Yani, ferah ve genişlik senin için olsun, demektir.)

 

480. BİS SABAH-İL-CEDİDİ VE BİL-YEVM-İS-SAİYDİ VE BİL MELEKEYNİL-KİRAMEYNİL-KÂTİBEYNİŞ-ŞÂHİDEYN İL ÂDİLEYNİ

(Merhaba derim o yeni sabaha ve o kutlu güne, hayır ve şerlerimizi yazan ve bütün amellerimize adil birer şahit olan KİRÂMEN KÂTİBEYN adındaki meleklere.)

481. HAYYA KÜMALLAHU TEÂLÂ

(Ey, kirâmen kâtibeyn melekleri! Allahu teâlâ sizlere se­lâm ve tahiyyet etsin veya sizlere uzun ömürler versin…)

 

482. Fİ GURRETİ YEVMİNA HÂZ’EKTÜBÂ Fİ EVVELİ SAHİYFETİNÂ HÂZİHİ BİSMİLLAH-İR RAHMAN-İR RAHİYM

(Ey amellerimizi yazan melekler! Bugünümüzün başın­da, amel sahifemizin başına BİSMİLLAH-İR-RAHMAN-İRRAHİYM yazınız.)

 

483. VE EŞHEDÂ

(Ey melekler, siz şahit olunuz)

 

484. Bİ-ENNÂ NEŞHEDÜ EN LÂ İLAHE İLLALLAHÜ VAHDEHU LÂ ŞERİKE LEHÜ

(Biz, şehadet ederiz ki, mâbud-u-bil-Hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır. Yalnızdır, onun için şeriki yoktur.)

 

485. VE NEŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN ABDÜHÜ VE RESÛLÜHÜ

(Şehadet ederiz ki, Muhammed aleyhisselâm, Allah'ın ku­lu ve Resûlüdür.)

 

Burada, Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Allahu teâlâ’nın kuludur demekten maksat şudur: Yani, biz peygamberimizi, Allah’ın oğludur diye itikat etmeyiz. Netekim, Yahudiler ÜZEYİR peygamberin, Allah’ın oğlu olduğuna itikat ettiler. Hıristiyanlar da, Hazreti İsa aleyhissalâtü vesselâma Al­lah’ın oğludur dediler.

 

Allahu teâlâ, müşriklerin dediklerinden âlidir.

(Münezzehtir.)

 

Unutmamalıdır ki, mü’minin kendi imanı üzerine bazı şeyleri şahit tutmasında büyük faydalar vardır. Kelime’t-üt-tayyib kitabında belirtildiğine göre, vaktiyle bir şahıs kırda bir mescit yaptırmış ve kıble tarafına da yedi tane taş koymuştu. Her namaz kıldıktan sonra, o taşlara hitap eder ve der ki:

— Ey taşlar! Şahidim olunuz... Ben, LÂ İLAHE İLLALLAH diyorum.

Bir zaman sonra, bu şahıs vefat etmiş. Salihlerden bir kim­se, kendisini rüyasında görmüş ve demiş ki:

— Beni, cehenneme götürüyorlardı. Cehennemin kapıla­rından birisinden içeri atmak isterken, birden yaptırdığım mescidin kıble tarafına diktiğim taşlardan birisinin, beni sok­mak istedikleri kapıya geldiğini ve büyüyerek kapattığını gördüm. Başka bir kapıya götürdüler. O taşlardan birisi da­ha geldi ve o kapıyı da kapattı. Böylece, kıbleye diktiğim yedi taşın her biri, cehennemin yedi kapısını kapattılar. Ben de, Allahu teâlâ’nın inayetiyle azaptan kurtuldum.

 

486. ERSELEHU BİL-HÜDA VE DİN-İL-HAKKI

(Allahu teâlâ hazretleri, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi doğru yolu göstermek ve İslâm dinini öğretmek için gönderdi.)

 

Beyzavi tefsirinde bu konuda şunlar belirtilmektedir:

Bu âyeti kerimenin başında:

 

O Allahu teâlâ ki, Resûlünü hidayet kaynağı olan Kur’an-ı-kerim ve hak dini ile gönderdi.

(Et-Tövbe: 33)

 

açıklamasından sonra, bu gönderilişin sebebi olarak da:

 

 

Müşrikler hoş görmeseler de, onu bütün dinlere galip kılmak için gönderdi.

(Et-Tövbe: 33)

 

âyeti kerimesi gösterilmektedir.

 

487. ALA HAZÎHİŞ-ŞEHADETÎ NAHYA VE ALEYHA NEMÜTÜ VE ALEYHA NÜB’ASÜ

(Biz, inşallah bu şehadet ile diriliriz, bu şehadet ile ölürüz ve bu şehadet ile kabirlerimizden kalkarız.)

 

488. İNŞALLAHÜ TEÂLÂ

(Yukarıdaki üç fiile mütealliktir.)

 

489. E’UZÜ Bİ-KELİMATİLLAH-İT-TAMMÂTİ KÜLLEHÂ MİN ŞERRİ MÂ HALÂKA

(Yarattığı şeylerin şerrinden, Allahu teâlâ’nın bütün tam ve kâmil kelimelerine sığınırım)

 

Mesabih şerhinde; kelimat kelimenin ce’midir. Tammât ile vasfedilmesi, Allahu teâlâ’nın sıfatlarındandır. İsti’âze sözüdür. Allahu azim-üş-şâna sığınmaktır.

İbn-i-Melek, Meşarikte yazmıştır ki KELİMETULLAH’ tan maksat, enbiyâya inen kitaplardır. Bazıları da, maksat Allahu teâlâ’nın sıfatlarıdır demişlerdir. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellemin buyurdukları gibi:

E’ÜZÜ Bİ-İZZETİLLAHİ VE Bİ-KUDRETİLLÂHİ TEALÂ

kavlinde, Allahu teâlâ’nın sıfatına sığınılmıştır.

Sahih-i-Müslim’de belirtildiğine göre, aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, bir kimse bir konak yerine indiği zaman :

E’ÜZÜ Bİ-KELİMATİLLAH-İT-TAMMÂTİ KÜLLEHÂ MİN ŞERRİ MÂ HALÂKA

derse, ona hiç bir zarar ve ziyan erişmez, buyurmuşlardır.

 

Yine Sahih-i-Müslim’de belirtilmiştir ki, bir kişi Fahr-i- âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin huzuru saadetle­rine gelerek:

— Ya Resûlallah! Dün gece beni bir akrep ısırdı. O kadar acı çektim ki anlatamam, deyince aleyhissalâtü vesselam efendimiz:

— E’ûzü bi-kelimatillah-it-tammati küllehâ min şerri mâ halâka, deseydin, o akrep sana zarar vermezdi, buyurmuşlardır.

490. BİSMİLLAHİ HAYR-İL-ESMÂ’İ

(İsimlerin en değerlisi olan Allahu teâlâ’nın ismine sığını­rım.)

 

491. BİSMİLLAHİ RABBİL’ARDİ VE RABBİS-SEMÂ’İ

(Yerlerin ve göklerin Rabbi olan Allahu teâlâ’nın isimleri­ne sığınırım.)

 

492. BİSMİLLAHİLLEZİ LÂ YADURRU MÂ’A İSMİHİ ŞEY'ÜN FİL’ARDİ VE LÂ FÎS-SEMÂ’İ

(Yerlerde ve göklerde hiç bir zarar eriştirmeyen Allahu teâlâ’nın ismine

sığınırım.)

 

493. VE HÜVES SEMİ UL ALİYM

(O Allahu teâlâ ki işitici ve bilicidir. . .)

 

Sünen-i-Tirmizi'de ve İbn-i-Mâce’de belirtildiğine göre, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri:

— Her kim, günün ve gecenin başında üç kerre:

 

BİSMİLLAHİLLEZİ LÂ YADURRU MÂ’A İSMİHİ ŞEY’ÜN FİL’ARDİ VE LÂ FİS SEMÂ’İ VE HÜVES- SEMİ’UL-ALİYM,

 

derse, o kimseye hiç bir şeyden zarar erişmez, buyurmuşlardır.

 

494. EL-HAMD-Ü-LİLLAHİLLEZİ AHYÂNÂ BÂ’DE MA EMÂTENÂ VE REDDE İLEBNA ERVAHENA

(Bizi, öldürdükten sonra dirilten, ruhlarımızı bize geri çeviren Allah'a hamd olsun.)

 

495. VE İLEYH-İL-BÂ’SÜ VEN-NÜŞÛR

(Hesap günü ölülerin dirilmesi ve dönüşü ona olacaktır)

 

Sahih-i-Müslim’de belirtildiğine göre, Sultan-ı-enbiyâ aleyhi ve âlihi efdal-üt-tehâya efendimiz hazretleri, uykudan uyandıkları zaman bunu söylerlerdi.

 

 

Hamd, O Allahu teâlâ’ya mahsustur ki, bizi öldükten sonra diriltir. Dönüşümüz, ancak O’nadır.

 

Mefatih sahibi, bu Hadis-i-şerifin şerhinde, mecaz vardır. Uykuda, her türlü hareketler durduğu, hiçbir kuvvet kalmadığı ve tam bir sükûn içinde bulunul­duğu için, yarı ölüm mahiyetindedir, demektedir.

 

496. ESBAHNÂ VE ESBAHAL-MÜLKÜ LİLLAHİ

(Mülk ve padişahlık Allahu, teâlâ için olduğu halde sa­baha dahil olduk.)

 

497. VEL’AZAMETÜ

(Zat ululuğu...)

498. VEL-KİBRİYÂ’Ü

(Azamet, celâl, ululuk.)

 

499. VEL-CEBERUTÜ

(Sıfat ululuğu.)

 

500. VES-SULTANÜ

(Padişahlık...)

 

501. VEL-BÜRHANÜ

(Vücut ve vahdeti üzerine vazih delil.)

 

502. LİLLAHİ

(Allah içindir...)

 

Hadis-i-kudside vârid olmuştur:

 

«Kibriya ridam, azamet izarımdır.»

Hadis-i şerif şerhçileri, azametle kibriya arasını ayırd etmek için şöyle bir mana vermişlerdir:

Kibriya: Boyun eğmekten imtina etmek... Böyle bir şey de ancak Yüce Allah'a hastır; başkası için olamaz.

Azamet: Bir varlığın zatında mükemmel, değerli, ihtiyaçsız olması...

 

503 VEL-ÂLÂ’Ü VENNU’AMÂ’Ü LİLLAHİ

(Zahiri ve mutlak nimetler Allahu teâlâ’ya mahsustur.)

 

504. VEL-LEYLÜ VEN-NEHARÜ LİLLAHİ

(Gece ve gündüz Allah içindir..)

 

505. VE MÂ SEKENE FİYHİMÂ LİLLAH-İL-VÂHİD İL KAHHÂRİ

(Gece ve gündüzde sakin olan her şey, bir ve kahredici olan Allahu teâlâ içindir.)

 

506. ESBAHNÂ ALÂ FITRAT-İL-İSLÂMİ VE ALÂ KELİME’T-İL-İHLÂSİ

(İslâm fıtratı ve ihlâs kelimesi olan (lâ ilâhe illallah) ile sabahladık)

 

(İhlâs kelimesi LÂ İLAHE İLLALLAH'tır. Allahu teâlâ’nın dini, onun sebebiyle hâlis olur. Mişkât-i-envâr'da belir­tildiğine göre, Abdullah bin Ömer EL-HAMD-Ü-LİLLAH şükür­dür, LÂ İLÂHE İLLALLAH ihlâs kelimesidir buyurmuştur.)

 

507. VE ALÂ DİYNİ NEBIYİNÂ MUHAMMEDIN SALLALLAHÜ ALEYHİ VE SELLEME

(Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu teâlâ aley­hi ve sellemin dini üzerine.)

 

508. VE ALÂ MİLLETİ EBİYNÂ İBRAHİME

(Babamız İbrahim peygamber milleti üzerine...)

 

509. HÂNİFEN MÜSLİMEN

(babamız İbrahim (a.s) tertemiz müslüman olup,)

 

510. VE MÂ KÂNE MİN-EL-MÜŞRİKİYN

(Müşriklerden olmadı...)

 

511. SALÂVATULLAHİ VE MELÂ’İKETİHİ VE ENBİYÂ’İHİ VE RUSÛLİHİ VE HAMELETİ ARŞİHİ VE CEMİ’İ HALKIHİ ALÂ SEYYİDİNÂ MUHAMMEDİN

(Allahu teâlâ'nın, meleklerinin, nebilerinin, resullerinin, arşı taşıyan meleklerinin, bütün yarattıklarının salâvatı seyyidimiz efendimiz Muhammed Mustafa sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem üzerine olsun...)

 

Meleklerin, nebilerden önce zikredilmesi, daha önce yara­tılmış bulunmalarındandır.

 

512. VE ALÂ ÂLİHİ VE ESHABİHİ

(Yukarıda yazılı olanların salâvatı, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin ehl-i-beyti, ashabı ve dostları üze­rine olsun...)

 

 

513. ALEYHİ VE ALEYHÜMÜS SELÂMÜ VE RAHMETULLAHİ VE BEREKÂTÜHU

(Selâm ve Allahu teâlâ’nın rahmet ve bereketleri, peygam­berimizin, âlinin ve ashabının üzerine olsun...)

 

Bereket, çok hayır demektir. Sahih i Müslim’de belirtildi­ğine göre, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:

— Her kim, benim üzerime bir salâvat getirirse, Allahu teâlâ onun üzerine on rahmet eyleye... buyurmuşlardır.

Sünen-i-nese-i-de belirtildiğine göre de, aleyhisselâtü vesselâm efendimiz:

— Her kim, benim üzerime bir kerre salâvat getirirse, Al­lahu teâlâ onun üzerine on rahmet eyler, o kimsenin on büyük günahı dökülür ve o kimsenin derecesi on derece yükseltilir.

Sünen-i-Tirmizi’de belirtilmiştir ki Fahr-i-âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz:

— Kıyamette, bana en yakın bulunacak olanlar, bana çok çok salâvat getirenlerdir, buyurmuşlardır.

Hazreti Şeyh Ebu-İshak Kilâbazi Nisab-ül-ahbâr adındaki kitabında şöyle bildirmektedir:

Fahr-i-kâinat aleyhi ve âlihi ekmek-üt-tahiyyat efendimiz hazretleri:

— Her kim, günde benim üzerime yüz salâvat getirirse, Al­lahu teâlâ o gün onun yüz hacetini giderir. Yetmişi âhiret hâcetlerinden ve otuzu dünya hâcetlerinden olur, buyurmuşlardır.

Bir Hadis-i-şerife göre de: (Herkim, benim üzerime salâ­vat getirmeği unutursa, muhakkak o kimse cennet yolunu yiti­rir) buyurmuşlardır.

 

514. ESSALÂTÜ VESSELÂMÜ ALEYKE YA RESÛLALLAH

(Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allah’ın Resûlü.)

 

515. ESSALÂTÜ VESSELÂMÜ ALEYKE YA HABİBALLAH

(Salât ve selâm senin üzerine olsun, Ey Allah’ın sevgilisi...)

 

516. ESSALÂTÜ VESSELÂMÜ ALEYKE YA HALİLALLAH

(Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allah’ın dostu.)

 

517. ESSALÂTÜ VESSELÂMÜ ALEYKE YA NEBİYALLAH

(Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allah’ın nebisi.)

 

518. ESSALÂTÜ VESSELÂMÜ ALEYKE YA SAFİYALLAH

(Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allah’ın saf ve seç­kin kulu .)

 

519. ESSALÂTÜ VESSELÂMÜ ALEYKE YA HAYRE HALKİLLAH

(Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allah’ın yarattıkla­rının en hayırlısı ve değerlisi.)

 

520. ESSALÂTÜ VESSELÂMÜ ALEYKE YA MENİH TÂREHULLAH

(Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allah’ın seçtiği.)

 

521. ESSALÂTÜ VESSELÂMÜ ALEYKE YA MEN ERSELEHULLAH

(Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allah’ın gönder­diği...)

 

522. ESSALÂTÜ VESSELÂMÜ ALEYKE YA MEN ZEYYENEHULLAH

(Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allah’ın ziynetlediği...)

 

523. ESSALÂTÜ VESSELÂMÜ ALEYKE YA MEN KERREMEHULLAH

(Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allah’ın mükerrem kıldığı...)

 

524. ESSALÂTÜ VESSELÂMÜ ALEYKE YA MEN AZZEMEHULLAH

(Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allah’ın muazzam kıldığı .)

 

525. ESSALÂTÜ VESSELÂMÜ ALEYKE YA SEYYİD-EL-MÜRSELİYN

(Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Resûllerin en ulu­su...)

 

526. ESSALÂTÜ VESSELÂMÜ ALEYKE YA İMAM-EL MÜTTEKİYN

(Salât ve selâm senin üzerine olsun ey müttekilerin önde­ri...)

 

527. ESSALÂTÜ VESSELÂMÜ ALEYKE YA HÂTİMEN-NEBİYYİN

(Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Nebilerin sonuncusu...)

 

528. ESSALÂTÜ VESSELÂMÜ ALEYKE YA ŞEFİ’AL- MÜZNİBİYN

(Salât ve selâm senin üzerine olsun ey günahkârların şe­faatçisi...)

 

529. ESSALÂTÜ VESSELÂMÜ ALEYKE YA RESÛLE RABBİL ÂLEMİYN

(Salât ve selâm senin üzerine olsun Rabbil-âlemiynin Resûlü...)

 

530. SALÂVATULLAHİ VE MELÂİKETİHİ VE ENBİYÂ’İHİ VE RUSÜLİHİ VE HAMELETİ ARŞİHİ VE CEM’İ’İ HALKIHİ ALÂ SEYYİDİNÂ MUHAMMEDİN

(Allahu teâlâ’nın, meleklerinin, Nebilerinin, Resûllerinin arşı taşıyan meleklerinin ve bütün halkın salâvatı önderimiz, rehberimiz Muhammed sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendi­mize olsun...)

 

531. VE ALÂ ÂLİHİ VE ASHABİHİ ALEYHİ VE ALEYHİ-MÜSSELÂMÜ VE RAHMETULLAHİ VE BEREKÂTÜHÜ

(Efendimiz Muhammed'e, âline ve ashabına selâm olsun; keza, Allah'ın rahmeti ve bereketleri de.)

 

532. ALLAHÜMME SALLİ ALÂ SEYYİDİNÂ VE NEBİYYİNÂ MUHAMMEDİN FİL-EVVELİYNE

(Allahım! Bizim ulumuz ve peygamberimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem üzerine rahmetinle, nimetinle, fazlınla ikram eyle ki, evveliyn (ilk yaratılanlar) arasında halk senin onun hakkındaki lûtuflarını bilsinler.)

 

533. VE SALLİ ALÂ SEYYİDİNÂ VE NEBİYYİNÂ MUHAMMEDİN FİL’ÂHİRİYN

(Peygamberimiz ve ulumuz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem üzerine âhiriyn (son yaratılacaklar) arasında da rahmet ve in’am eyle...)

 

534. VE SALLİ ALÂ SEYYİDİNÂ VE NEBİYYİNÂ MUHAMMEDİN FİL MELE’İL ALÂ İLÂ YEVM-İD DİN

(Efendimiz ve peygamberimiz Muhammed sallallahu aley­hi ve sellem üzerine meleklerden müteşekkil büyük cemaat or­tasında kıyamete kadar rahmet ve in’am eyle.)

 

Her kim, bu salâvatı getirirse, kıyamete kadar salâvat getirmişçesine, o kimsenin amel defterine sevap yazılır. Müminin duası, özellikle Habib-i-Hüdâ hakkında olursa red olunmaz.

 

535. VE SALLİ ALÂ SEYYİDİNÂ VE NEBİYYİNÂ MUHAMMEDİN Fİ KÜLLİ VAKTİN VE HIYN

(Efendimiz ve peygamberimiz Muhammed Sallallahu aleyhi ve sellem üzerine her zaman ve her an rahmet ve in’am eyle...)

 

Bu şekilde salâvat getiren kimsenin amel defterine, her za­man ve her ân salâvat vermişçesine sevap yazılır. Mü'min, böylece salâvat getirdikten sonra sussa bile, o kimse salâvat-ı şeri­fe ile meşgul olmuş gibi olur. Bu hal, kabirde yattığı müddetçe ve kıyamete kadar sürer.

 

536. VE SALLİ ALÂ CEMİ’İL-ENBİYÂ-İ VEL MÜRSELİYN

(Bütün nebiler ve resûller üzerine de rahmet ve İn’am eyle...)

 

537. VE ALÂ MELÂİKETİK-EL-MUKARREBİYN

(Mukarreb meleklerine de rahmet ve in’am eyle...)

 

538. VE ALÂ İBADİK-ES-SÂLİHİYN

(Salih kulların üzerine de rahmet ve in’am eyle...)

 

539. VE ALÂ EHL İ-TÂ’ATİKE ECMAİYN

(Bütün tâ’at ehlinin üzerine de rahmet ve İn’am eyle...)

 

540. MİN EHL-İS-SEMÂVATİ VE MİN-EHL-İL-ARADİYN

(Gök ve yer ehline de rahmet ve in’am eyle...)

 

541. VERHAMNÂ

(Bize merhamet eyle)

 

542. VAHŞÜRNÂ MÂAHUM

(Bizi de, onlarla birlikte haşret...)

543. Bİ RAHMETİKE YÂ ERHAM -ER RÂHİMİYN

(Rahmetin hürmetine ey bütün rahmet edenlerin rahmet edicisi...)

 

544. ALLAHÜMME EDHILNÂ Fİ RAHMETİKE VE ENTE HAYR-ÜR RÂHİMİYN

(Allahım! Bizi de rahmetine ithal eyle, sen rahmedenlerin en hayırlısısın...)

 

 

 

 

M Ü N Â C Â T

 

Bismillah-ir-rahman-ir-rahiym

 

545. ALLAHÜMME

(Allahım...)

546. YÂ MÂLİK-ER-RİKAB

(Ey insanların ve cinlerin sahibi)

 

Kadi Beyzavi FÂTİHA tefsirinde şöyle buyurmaktadır:

Mâlik, tasarruf eyleyendir. Â’yan memlûke ne veçhile diler­se tasarruf eder. Rikab ise, aslında boyun demektir. Burada, NEFİS mânasında kullanılmıştır ki, ey bütün ins ve cinnin sa­hibi ve onlara dilediği gibi tasarruf eyleyen demek olur.

 

547. YÂ MÜFETTİH-EL-EBVÂB

(Ey feyizlerin ve hayırların kapılarını açıcı...)

 

548. VE YÂ MÜSEBBİB-EL-ESBAB

(Ey bazı şeyleri, bazı şeylere sebep eyleyen...)

 

549. HEYYİ’LENÂ SEBEBEN LÂ NESTATİ’U LEHU TALEBEN

(Bize yararlı ve yardımcı olacak sebepleri hazırla ki, biz onları istemeğe kaadir değiliz.)

 

550. ALLAHÜMMEC’ALNÂ MEŞGULİYNE Bİ-EMRİKE

(Allahım! Bizi emirlerinle meşgul eyle...)

 

551. ÂMİNİYNE Bİ-AHDİKE

(Bizi ahdinle emin eyle...)

 

552. ÂYİSİYNE MİN HALKIKE

(Mahlûktan umduğumuzu kes ki, tevekkül ve itimadımız ancak senin lûtfuna olsun...)

 

553. ÂNİSİYNE BİKE

(Bizi sana enis eyle...)

 

554. MÜSTEVHİŞİYNE AN GAYRİKE

(Senden gayrısından bizi uzaklaştır ve ayır...)

 

555. RÂDIYNE Bİ KADA’İKE

(Bizi kaza’na razı eyle...)

 

556. SÂBİRİYNE ALÂ BELÂ’İKE

(Bizi belâlarına sabredenlerden eyle...)

 

557. ŞÂKİRİYNE LE-Nİ’MA’İKE

(Bizi nimetlerine şükredenlerden eyle...)

 

558. MÜTELEZZİZİYNE Bİ-ZİKRİKE

(Zikrinle lezzet bulanlardan eyle...)

 

559. FERİHİYNE Bİ-KİTABİKE

(Bizi kitabın olan Kur’an-ı-kerim ile ferahlayanlardan eyle...)

 

560. MÜNÂCİYNE BİKE Fİ ÂNÂ'İL-LEYLİ VE ETRAF-İN-NEHAR

(Bizi gece saatlerinde ve günün başında ve sonunda münâcat edenlerden eyle...)

 

561. MÜBGIZIYNE LİD-DÜNYA

(Bizi dünyaya buğz edenlerden eyle ki ondan yüz çevire­lim...) Çünkü, dünya odur ki Hakka ulaşmağa engel olur.

 

Dünyan odur ki, seni mevlândan uzaklaştırır.

 

562. MUHİBBİYNE LİL-ÂHİRETİ

(Bizi âhireti sevenlerden eyle ki, âhiret için çalışalım...)

 

563. MÜŞTAKİYNE İLÂ LİKA’İKE

(Bizi didârını özleyenlerden eyle...)

 

564. MÜTEVECCİHİYNE İLÂ CENABİKE

(Bizi cenabına teveccüh edenlerden eyle...)

 

565. MÜSTE’İDDİYNE LİL-MEVTİ

(Bizi ölüme hazır bulundur ki, ölümümüzü düşünerek âhiret işleriyle daha çok uğraşalım...)

 

566. RABBENA ÂTİNÂ MA VA’ADTENÂ

(Ey Rabbimiz! Bize fazlından sevap ve ihsanından vadet­tiklerini ver...)

 

567. ALÂ RÛSÜLİKE

(Resûllerinin lisanı ile va’dettiklerini...)

 

568. VE LÂ TUHZİNÂ YEVM-EL-KIYAMETİ

(Kıyamet gününde bizi mahzun eyleme...)

 

569. İNNEKE LÂ TUHLİF-ÜL-Mİ’ÂD

(Sen, va’dinden dönmezsin...)

 

570. ALLAHÜMMEC’AL-İT-TEVFİYKE REFİYKANÂ

(Allahım! Tevfikini (başarını) bize arkadaş eyle...)

 

 

Tevfik, sebepleri matlûba muvafık kılmaktır.

(Sebeplerin arzuya, isteğe uygun düşmesi)

 

 

571. VES-SIRAT-EL-MÜSTAKİYME TARİYKANÂ

(Yolumuzu da sırat-ı müstakim eyle)

 

Yani: İslam dini ve Resulullah’ın sünneti... Allah ona salât ve selâm eylesin.

 

572. ALLAHÜMME EVSILNÂ İLÂ MAKASİDİNA

(Allahım! Bizi maksatlarımıza vasıl eyle...)

 

573. VE TÜB ALEYNÂ

(Tövbemizi kabul eyle, bize tövbe edebilmek için başarı ihsan eyle...)

 

Allahu teâlâ, tövbemizi kabul buyurdu ve tevfik etti.

 

574. İNNEKE ENTET TEVVÂB-ÜR-RAHİYM

(Muhakkak ki sen âsilerin tövbelerini kabul ve onlara rah­met edicisin...)

 

Günahkârlara, tövbenin sebeplerini kolaylaştırır, tevfik eder. Âyetlerine sevk eder. Teşbihlerine muttali kılar. Korkacak şeylerden men’eder.

 

575. ALLAHÜMME BİKE ESBAHNÂ VE BİKE EMSEYNÂ VE BİKE NAHYA VE BİKE NEMÛTÜ

(Allahım! Senin emrinle sabaha ve akşama dahil olduk. Senin emrinle yaşar, senin emrinle ölürüz.)

 

Allahım! İsminle yaşar, isminle ölürüm.

 

Seninle yaşar, seninle ölürüm.

 

576. VE İLEYK-EL-MASİYR

(Dönüşümüz sanadır, başkasına değildir...)

 

577. ALLAHÜMME ERİNEL-HAKKA HAKKAN

(Allahım! Bize hakkı bildir...)

 

578. VERZUKNÂ ETTİBÂ’AHU

(Hakka tâbi olmayı bize rızık eyle...)

 

579. VE ERİNEL BÂTILA BÂTILEN

(Bize bâtıl olanın bâtıl olduğunu bildir...)

 

580. VERZUKNÂ ECTİNÂBEHU

(Bize bâtıldan uzak bulunmayı ve sakınmayı rızık eyle...)

 

581. TEVEFFENÂ MÜSLİMİYNE

(Bizi müslim olarak öldür...)

 

582. VELHIKNÂ BİS-SÂLİHİYN

(Bizi salih kullarına ilhak eyle...)

 

583. VEDFÂ’ ANNÂ ŞERREZ-ZALİMİ YN

(Zalimlerin şerlerini bizden def’et...)

 

584. VE EŞRİKNÂ Fİ DUÂ’İL MÜ’MİNİYN

(Mü’minlerin dualarına bizi ortak et...)

 

585. VE KINÂ

(Bizi sakla ve koru...)

 

586. RABBENÂ

(Ey Rabbimiz...)

 

587. ŞERRE MÂ KADAYTE

(Kaza ettiğin şeylerin şerrinden...)

 

588. ALLAHÜMMAĞFİRLİ-ÜMMETİ MUHAMMEDİN

(Allahım! Ümmeti Muhammedin günahlarını yarlığa...)

 

589. ALLAHÜMMANSUR ÜMMETE MUHAMMEDİN

(Allahım! Ümmeti Muhammed’e yardım eyle...)

 

590. ALLAHÜMMERHAM ÜMMETE MUHAMMEDİN

(Allahım! Ümmeti Muhammed’e merhamet eyle...)

 

591. ALLAHÜMMAHFAZ ÜMMETE MUHAMMEDİN

(Allahım! Ümmeti Muhammed’i hıfzeyle...)

 

592. ALLAHÜMME FERRİC AN ÜMMETİ MUHAMMEDİN

(Allahım! Ümmeti Muhammed’i gamdan, tasadan, elemden

uzak tut...)

593. ALLAHÜMME TECAVEZ AN ÜMMETİ MUHAMMEDİN

(Allahım! Ümmeti Muhammed’in günahlarından geç ve

affeyle...)

 

594. ALLAHÜMME YÂ HABİB-ET-TEVVÂBİYNE

(Ey, tövbe edenleri seven Allahım...)

 

595. TÜB ALEYNÂ

(Tövbemizi kabul eyle, bize tövbe edebilmek için başarı ihsan eyle...)

 

596. VE YÂ EMÂN-EL-HA’İFİYNE

(Ey, korkanları korkularından emin edici...)

 

597. ÂMİNNÂ

(Bizi, korktuklarımızın hepsinden emin eyle...)

 

598. VE YÂ DELİL-EL-MÜTEHAYYİRİYNE

(Ey şaşıranlara yol gösterici olan...)

 

599. DÜLLENÂ

(Bize doğru yolu göster...)

 

600. VE YÂ HÂDİYEL-MUDİLLİYN

(Ey azdırıcılara hidayet edici...)

 

601. EHDİNÂ

(Bize doğru yolu göster...)

 

602. VE YÂ GIYAS EL MÜSTEGIYSİYNE

(Ey yardım isteyenlere yardım edici...)

 

603. AGİSNÂ

(Bize yardım eyle...)

604. VE YÂ RECA’EL-MÜNKATI’İYNE

(Ey mâsivadan vazgeçenlerin isteği ve arzusu olan...)

 

605. LÂ TAKTA RECA’ENÂ

(Reca ve arzumuzu senden kesme. . .)

 

606. VE YÂ RÂHİM-EL-ÂSİYN

(Ey âsilere rahmet eyleyen. . .)

 

607. ERHAMNÂ

(Bize rahmet eyle...)

 

608. VE YÂ GAFIR EL MÜZNİBİYNE

(Ey günahları yarlıgayıcı...)

 

609. IGFİR LENÂ ZÜNÛBENÂ

(Bizim günahlarımızı yarlığa...)

 

610. VE KEFFİR ANNÂ SEYYİ’ATİNÂ

(Kötü amellerimizi ört ve affeyle...)

 

611. VE TEVEFFENÂ MÂ’AL EBRAR

(Bizi ebrâr zümresi ile öldür...)

 

612. ALLAHÜMME NEVVİR KULUBENÂ

(Allahım! Kalplerimizi mâ’rifet nurunla nurlandır...)

 

613. ALLAHÜMMEŞRAH SUDÛRENÂ

(Allahım! Zulmet ve kederleri iyman nuru ve hikmet dol­durarak göğüslerimizi aç...)

 

614. ALLAHÜMME YESSİR UMÛRENÂ

(Allahım! Bütün işlerimizi kolaylaştır...)

 

615. ALLAHÜMMESTÜR UYÛBENÂ

(Allahım! Ayıplarımızı yüzümüze vurmayarak affınla ört.)

 

616. YÂ HAFİYYEL-ELTÂFİ

(Ey lütufları gizli olan Allah...)

 

617. NECCİNÂ

(Bizi kurtar...)

 

618. MİMMÂ NEHÂF

(Dünyada ve âhirette korktuklarımızdan...)

 

619. ALLAHÜMMAĞFİR LENÂ

(Allahım! Bizi yarlığa (bağışla) ..)

 

620. VE VÂLİDİYNÂ

(Ana ve babamızı da)

 

621. VE Lİ-ÜSTÂZİNÂ

(Üstadlarımızı...)

 

622. VE Lİ-MEŞÂYİHÎNÂ

(Şeyhlerimizi ve pirlerimizi...)

 

623. VE Lİ-İHVÂNİNÂ

(Kardeşlerimizi...)

 

624. VE Lİ-ASHABİNÂ

(Ashabımızı...)

 

625. VE Lİ-AHBÂBİNÂ

(Ahbaplarımızı ve dostlarımızı.. .)

 

626. VE Lİ-AŞÂ’İRİNÂ

(Aşiretlerimizi...)

 

627. VE Lİ-KABA’İLİNÂ

(Kabilelerimizi...)

 

628. VE LİMEN LEHU HAKKA ALEYNÂ

(Üzerimizde hakları bulunanları...)

 

629. VE LİMEN VESSANÂ

(Bize vasiyyet olunan kimseleri...)

 

630. BİD-DU’A’İL-HAYRİ

(Hayır dua ile...)

 

631. VE Lİ-CEMİ’İL-MÜ’MİNİYNE

(Bütün mü’minleri...)

 

632. VELMÜ’MİNATİ

(İyman ehli kadınları)

 

633. VEL-MÜSLİMİYNE

(Ehl-i-islâmı...)

 

634. VEL-MÜSLİMATİ

(Ehl-i-islâm kadınları...)

 

635. EL-AHYÂ’Ü MİNHÜM VEL-EMVÂTÎ

(Mü’min ve müslim zümresinden kadın ve erkek, ölü veya diri...)

 

636. ALLAHÜMMAHFEZNÂ

(Allahım! Bizi hıfzeyle ve sakla...)

 

637. YA FEYYÂZÜ

(Ey feyiz veren...)

 

638. MİN CEMİ İL-BELÂ’İ

(Bütün belâlardan...)

 

639. VEL-EMRÂZ

(Bütün hastalıklardan...)

 

640. KÂFFETEN

(Hepsini...)

 

641. Bİ-RAHMETİKE

(Kendi rahmetinle...)

 

642. YÂ ERHAM-ER-RAHİMİYN

(Rahmetine sığınırız, ey merhametliler merhametlisi)

 

 

 

*******

 

           

 

Şerh eden Muhammed Nuri Şemseddin Nakşibendi ve yapımda emeği geçen herkese dua etmeyi eksik etmeyiniz.

Eûzu billahi mineş-şeytânirracîm. Bismillahirrahmanirrahîm.

El Hamdü lillahi rabbil alemine hamden yüvafi niamehü ve yükafi mezideh.

Allahümme Salli ve Sellim ve Bârik Alâ Seyyidinâ Muhammedinil Fâtihi limâ Uğlika vel Hâtimi li mâ Sebeka ven Nâsırıl Hakkı bîl Hakkı Vel Hâdî ilâ Sıratıkel Müstekıymi Sallellahü Aleyhi ve Alâ Alihi ve Ashâbihi Hakka Kadrihi ve Mikdârihil Aziym. (Salavat-ı Fatih)

Allahümme Rabbena ve leke'l-hamd, hamden kesiren tayyiben mübareken fih.

Her şeyden yüce olan Hz. Allâh (Celle Celalühü)'a envâi hamd ve senâ ederiz. O'nun seçtiği kulu ve Rasûlü'ne, ehli beytine, ashabına, evliya ve şehidlere, ümmetine salât ve selamlar olsun.

Subhane rabbike rabbil izzeti amma yesifun, veselamun alel murselin, vel hamdülil lahi rabbil alemin, el Fatiha.

RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAHU TEÂLÂNIN İSMİYLE

Allahu teâlânın yarattığı taneler sayısınca LÂ İLÂHE İLLALLAH derim.

Allahu teâlânın hayatı sayısınca LÂ İLAHE İLLALLAH derim.

Allahu teâlânın yarattığı küçük taşlar sayısınca LÂ İLÂHE İLLALLAH derim.

Allahu teâlânın kelimeleri sayısınca LÂ İLÂHE İLLALLAH derim.

Allahu teâlânın bütün yarattıkları sayısınca LÂ İLÂHE İLLALLAH derim.

Allahu teâlânın arş-ı aziminin ağırlığınca LÂ İLÂHE İL­LALLAH derim.

Allahu teâlânın gökleri dolusunca LÂ İLÂHE İLLALLAH derim.

Allahu teâlânın yerleri dolusunca LÂ İLÂHE İLLALLAH derim.

Bütün bu zikrolunanların misli sayısınca LÂ İLÂHE İL­LALLAH derim.

Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır. Birdir, ulûhiyyette ortağı yoktur. Mülk ve tasarruf O’nundur. Bütün hamd edenlerin hamdi O’na mahsustur. Bütün dirileri diri eden, bütün ölenleri öldüren O’dur. Bütün hayırlar O’nun elindedir. Her şey üzerine bizzat kadirdir, tam kudret sahibidir. Öldükten sonra, bizim de dönüşümüz O’nadır.

Allahu teâlâdan mağfiretimi ve günahlarımın örtülmesini dilerim.

Allahu teâlâyı Zât-ı pâkine ve şân-ı şerifine lâyık olma­yan noksanlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim. Hamd, Allahu teâlâya mahsustur. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır. Her şeyden büyük ve ziyadesi ile ulu­dur. Mâ’siyetlerden, O’nun koruması ile sakınır, tâ’at ve iba­dete de, çok ulu ve yüce olan Allahu teâlânın yardımı ile kud­ret bulurum.

 

RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAHU TEALÂ’NIN İSMİYLE

 Allahu teâlâyı, Zât-ı pâkine ve şân-ı şerifine lâyık olma­yan noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ve O’na hamd-ü senâ ederim. Zât-ı ecel ve âl’asının kudret ve kuvvetini ve kulun aciz ve zilletini öğrenmemize tevfikini ihsan buyuran ve bizleri iyman ve İslâm ile şereflendiren de O’dur.

O, ulu Allahu teâlâyı noksan ve eksik sıfatlardan pâk eder ve beni bu lûtfuna mazhar kıldığı için de aynı zamanda O’na hamd ederim. Allahu teâlâyı, Zât-ı pâkine lâyık olmayan nok­sanlardan tenzih eder ve O’na yarattıkları sayısınca hamd-ü senâ ederim. Bu tesbih ve tahmidim, arş-ı aziminin ağırlığıncadır. Bu tesbih ve tahmidim, benden razı olasıya kadardır. Bu tesbih ve tahmidim, kelimelerinin miktarı ve ilminin son­suzluğu kadardır.

Bu tesbih ve tahmidim, ihsan ve inayet buyurduğu ni­metleri, rahmetleri, re’fetleri kadardır.

Bu tesbih, tahmid ve diğer bütün ibadetlere gücümün yetmesi ancak Allahu teâlânın azamet ve tevfiki ile olabil­mektedir. Bütün bunlara bende kuvvet ve kudret yoktur, kuv­vet ve kudret O’nundur. Bütün bunlar, Allahu teâlânın kud­reti ve yardımı sayesindedir. O, öylesine yüce ve ulu, öylesine azamet sahibidir ki, O’na sıfât ve mahiyyet-i ilâhiyyesinde kimse ortak olamaz, her şey O’na nisbetle hakirdir.

Ey her zaman diri ve canlı, daimî hayat sahibi; ey her zaman yarattıklarının korunup kollanmasına kıyam gösteren Allahım. Ey vücudu vâcib olan Allah... Ey göklerin ve yerle­rin yaratıcısı... Ey mülkün gerçek mâliki ve mutasarrıfı... Ey şeref ve kemal sahibi... Ey Zât-ı ecel ve â’lâsından başka mâ’bud-u bil-hak olmayan, illâ zâtı var olan... Kudret ve azametin hürmetine senden; kalplerimizi, cisimlerimizi, bedenlerimizi ve ruhlarımızı mâ’rifetinin nurları ile ebedî, bâkî ve dâ’im ve hâdi olarak ihyâ etmeni isteriz. Yâ Allah, yâ Allah, yâ Allah... Hidayetinin ve kudretinin nurları ile bizleri nurlandır... Ey Allahım... Senin için amellerimiz ve ibadetlerimiz gayet azdır. Sana ihtiyacımız ise, gayet çoktur. İlâhımız, amel ve ibadet­lerimizin azlığını ve ihtiyaçlarımızın çokluğunu görücüdür. Allahımız, ne iyi Mevlâdır ki bu kadar az amel ve ibadete dahi, fazlı ve keremi ile bol bol sevaplar bahş ve ihsan eder, ne iyi yardımcıdır ki, ihtiyaçlarımızı karşılar ve giderir. Gü­nahlarımız için mağfiretini isteriz ey Rabbimiz... Öldükten sonra dönüşümüz sanadır. Mâ’siyyetlerden, O’nun koruması ile sakınır, tâ'at ve ibadete de çok ulu ve yüce olan Allahu teâlânın kudret ve yardımı ile kuvvet buluruz.

Bütün hamd-ü senâlar o Allahu teâlâyadır ki, âlemlerin Rabbi, mürebbisi ve mâlikidir. Salât ve selâm, efendimiz Hazreti Muhammed aleyhisselâma ve Onun âline, evlâdına ve ashabına olsun.

Ey vücudu sâbit ve kâmil, ey kullarına kereminin ve rah­metinin eserlerini bahşedici Allahım... Rahmetinin ışıklarını, üzerimize dök, taşır... Bizi nimetlerinle sevindir ve üzerimiz­deki şerleri ve zararları def’eyle... Seni kemal ile bilmek ve bulmak, nasıl mümkün ise, tevfikinle onu bize kolaylaştır, ki sana vasıl olalım... Seni, noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederiz. Biz, senin künhü zâtını bilmekten âciziz, ilminin tamamı sendedir, ancak öğrettiğin kadarını bilebiliriz. Başka bilgimiz yoktur, bize bildirdiğin kadarını biliriz. Ancak o kadarını biliriz ki, onu sen kalplerimize feyiz yolu ile, kendi kazancımız olmaksızın telkin ve ilham eyledin... Gerçekten, bilgin her şeyi kuşatır, sen her şeyi bilirsin, her şeyi yerli yerine koyan ilim, amel ve ihsanda kemal sahibi ancak sensin... Allahım, ismetimizi devam ettirmeni bizi isyan­lardan korumanı ve şerlerimizi def’eylemeni isteriz.

Dünyada ve âhirette, bize ihsan edeceğin nimetlerin ta­mamını isteriz. Afiyetin husulünü isteriz. Rahmetinin şümûlünü isteriz. Geçim ve dirlik bakımından genişlik isteriz. Ömürlerimizin, mes’ut ve mübarek olmasını isteriz. Vakit ve zamanın pâk olmasını isteriz. Bol ve geniş rızık isteriz. Kul­larına sebepsiz olarak ihsan buyurduklarının tatlısını ve iyi­sini isteriz. Lütuf ve tevfikinin, en yararlısını isteriz. Dünya ve âhiret ni’metlerinin tamamını isteriz. İyman ve diğer iba­detlerde tam ihlâs ihsanını isteriz.

Allahım... Din ve dünyamız için yararlı ol... Kullarına ya­rarlı olan ancak sensin... Ey kullarının işlerini düzelten, her işlerine tekeffül eden ve onların düzelmelerini takdir eyleyen... Din ve dünyamız için bize zararlı olma, zira zararları ulaştır­mayı icat eden de sensin.

Allahım... Ecellerimizi iyilik ve saadetle doldur ve sonuç­landır. Ümitlerimizi ve ricalarımızı fazlası ile gerçekleştir. Bizi, her vakit âfiyete yakin et ve ulaştır. Öldükten sonra, sana dönüşümüzde, bize rahmet ve mağfiret kıl... Affını üzeri­mize boşaltarak günahlarımızı bağışla ve yok eyle... Ayıpla­rımızı islâh ve fesatlarımızı gidererek bizi nimetlendir. Takvâyı, bizim için yol azığı ve rızık kıl... Olanca gücümüzle, senin tâ’atinde bulundur. Biz âciziz, seni kefil ettik sana dayandık ve sana güvendik. Bizi, doğru yol üzerinde sâbit ve daim eyle... Bizi, kıyamet günü pişmanlığı gerektirecek şeylerden koru, Günahlarımızın ağırlığını hafiflet... Bizi, salih kullarını rızıklandırdığın gibi rızıklandır. İhtiyacımız olan şeylerde, bize kifayet edici ol. Yaramazların şerlerini ve yaramazlıklarını döndür ve men’et... Kendimizi ve nefsimizi âzat et... Ana ve babalarımızın nefislerini de âzat et... Şeyhlerimizi, pirlerimizi, üstadlarımızı da âzat et, borçlardan zâlimlerden ve cehennem ateşinden koru... Kudret ve azametin hürmetine ey kemal ve kudret sahibi, ey günah ve kabahatlerimizi örtücü, ey kulla­rının istediklerini verici, ey âsilerin ayıplarını ve günahlarını örtücü, ey âsilerin cezalandırılmalarında acele etmeyen... Ey karşılıksız türlü atıyyeler, zâhiri ve bâtini nimetler bağışla­yıcı.. Ya Allah, Efendimiz ve ulumuz Hazreti Muhammed aieyhisselâm üzerine ne kadar lâyıksa o kadar salât et, âline, ev­lâdına ve ashabına da (Âmin.) Rahmetin sebebi ile ey rahmet edicilerden daha fazla rahmet edici ve ni’metlendirici... Bütün hamdü senâlar o Allahu teâlâyadır ki, âlemlerin Rabbi, mürebbisi ve mâlikidir.

RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAHU TEALA’NIN İSMİYLE

Azamet sahibi Allahu teâlâdan, dünya ve âhirette günah­larımı açığa çıkarmamasını, örtmesini ve mağfiret etmesini dilerim. O Allahu teâlâ ki ondan gayrı mâ’bud-u bil-hak yok­tur, illâ Allahu teâlâ vardır. Daima diridir, yarattıklarının korunup kollanmasına kıyam göstericidir ve ben ona döner, ona tövbe ederim.

Allahım... Sen, noksanlardan ve âfetlerden sâlim ve mü­nezzehsin. Mahlûkatın, âfetlerden ve mekruh olan şeylerden selâmeti de ancak şendendir. Selâmet, sana râci olur. Ey Rabbimiz... Bizi, âfetlerden ve mekruh olan şeylerden selâmet­le diri eyle... Bizi, cennetine dahil eyle... Ey Rabbimiz... Senin, hayrın ve yararın çoktur. Her şey üzerine tam bir kudretle faik ve galipsin... Ey azamet ve ikram sahibi.

Allahım... Bize ulaşan nimetlerine hamdolsun ki, o hamdimiz ancak senin içindir. O hamdimiz, dünyada ve âhirette senin ziyade keremine müsavidir. Sana, senin bütün hamdlerinle ve hamdlerinden bilmiş olduklarımla hamdederim. Bildiğim ve bilmediğim bütün ni’metlerine hamdederim. İster sevinç ve neş’e ister yas ve keder bütün hallerde sana ham­dederim.

SÜRÜLMÜŞ VE TAŞLANMIŞ OLAN ŞEYTANDAN, ALLA­HU TEALÂYA SIĞINIRIM... RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAHU TEÂLÂNIN İSMİYLE BAŞLARIM...

O, yegâne mâ'bud-u haktır. Ondan başka mâ'bud yoktur. Hayat sıfatı ile muttasıf bâki, daim, ebedidir. Halkın umu­runa kaimdir. O’nu ne gaflet ne de uyku basar. Göklerde ve yerde ne varsa, hep onundur. Onun mülküdür. İzni olmaksızın, kim yanında şefaat edebilir? O, yarattıklarının önlerinde ve arkalarında ne varsa, hepsini bilir. Onlar ise, onun malûma­tından hiç birisini kavrayamazlar, ancak dilediği kadarını kavrayabilirler. O’nun kürsüsü, yerleri ve gökleri kuşatmış­tır. Ve bunların korunması, ona ağırlık ve meşakkat vermez. O; pek ulu, pek büyüktür.

Allahu teâlâyı, Zât-ı pâkine lâyık olmayan noksan sıfat­lardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim. Hamd, Al­lahu teâlâya mahsustur... Allahu teâlâ, her şeyden yüce ve çok uludur. Mâ'budu bil-hak yoktur; illâ Allahu teâlâ vardır. Tektir, ortağı ve benzeri yoktur, mülk O’nundur, Hamd Onundur... O, her şey üzerine kadirdir.

Allahu teâlâyı, Zât-ı pâkine lâyık olmayan noksan sıfat­lardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim. Hamd, Al­lahu teâlâya mahsustur ve mâ'bud-u bil-hak yoktur, illâ Al­lahu teâlâ vardır, O her şeyden yüce ve uludur.

Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, cebbâr padişah odur. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, ülûhiyette tektir ve birdir, her şey üzerine galiptir. Mâ'bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, galiptir ve günahları yargılayıcıdır. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Al­lahu teâlâ vardır ki, kerimdir ve ayıpları örtücüdür. Mâ'bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, şânı yücedir ve her şey üzerine tam kudretle faik ve âlidir. Mâ'bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, geceleri ve gündüzleri ya­ratıcıdır. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, her mekânda mâ’buddur. Mâ'bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, her lisanda zikrolunur. Mâ’bud-u bil- hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, bütün iyiliklerle ta­nınmıştır. Mâ'bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, her ân yeni bir iştedir. LÂ İLAHE İLLALLAH kelimesini, Allahu teâlâyı iyman ve tasdik ettiğim için söylerim. LÂ İLÂHE İLLALLAH kelimesini, Allahu teâlâdan aman olarak söy­lerim. LÂ İLAHE İLLALLAH kelimesini. Allahu teâlâ katında emanet olduğundan söylerim. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, O’nun tevfiki olmaksızın isyandan yüz çevirmeğe, ibadet ve tâ'atte sebat ve karar etmeğe imkân yok­tur. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır, Allahu teâlâdan gayriye ibadet etmeyiz, ancak O’na ibadet ederiz. Doğru ve haklı bildiğim için LÂ İLÂHE İLLALLAH derim. LÂ İLÂHE İLLALLAH kelimesini iyman ve tasdik ettiğim ve sadık olduğum için söylerim. LÂ İLÂHE İLLALLAH ke­limesini ibadet ve kulluk olduğu için söylerim. LÂ İLÂHE İLLALLAH kelimesini, Allahu teâlâ bana dostluk ve iyilik ettiği için söylerim. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu te­âlâ vardır, her şeyden öncedir, ondan gayrı EVVEL yoktur. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır, ondan sonra hiçbir şey yoktur. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır. Bizim Rabbimiz, her şey fâni olup gittikten sonra da hâkidir. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, gerçek padişahtır, padişahlığa lâyıktır, istihkakı padişahlığı ile zâhirdir. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, padişahlığa lâyıktır ve padişahlığı hakkal-yakin zâhir ol­muştur. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, uluhiyette ortağı ve benzeri yoktur, öylesine şânı yüce ve ulu­dur ki, ona nisbetle her şey hakirdir. Mâ’bud-u bil-hak yok­tur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, celâl ve azamet sahibidir. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, yedi kat göklerin ve o yüce arşın mâliki ve sahibidir. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, kerim olanların hepsinden daha fazla kerimdir. Mâbud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, Onun rahmeti bütün rahmet edicilerin rahmetinden ziyadedir. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, tövbe edenleri sevicidir. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Al­lahu teâlâ vardır ki miskinlere merhamet edicidir. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, azgınlara ve sa­pıklara yol göstericidir. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, şaşırıp kalanlara yol göstericidir. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, korkanları korkula­rından emin kılıcıdır. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, medet isteyenlerin imdatlarına yetişir. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, yardım edenlerin en hayırlısıdır. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, koruyucuların en hayırlısıdır. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, hâkimlerin en hayırlısıdır. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, rızık ve­renlerin en hayırlısıdır. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, fâtihlerin en hayırlısıdır. Mâ’bud-u bil- hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, yargılayıcıların en hayırlısıdır. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu te­âlâ vardır ki, rahmet edenlerin en hayırlısıdır. Mâ’­bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, tek­tir. Va’dinde sadıktır, kullarına yardım eden O’dur. Kendi askerlerini galip eylemiştir. Kâfirlerin topluluk­larına bozgunluk ve kırgın vermiştir. Ondan sonra hiçbir şey yoktur, bütün mahlûkatm fenâsından sonra bâki kalacak O’dur. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, bütün nimetlerin sahibidir. Fadl da onundur. En güzel senâlara lâyık ve müstehak olan da O’dur.

LÂ ÎLÂHE İLLALLAH kelimesini, Allahu teâlânın mahlûkatı sayısınca, arşının ağırlığı miktarınca, O, razı oluncaya kadar, kelimeleri miktarınca söylerim.

Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır ki, vahdaniyyet ve ferdaniyyet sahibidir. Kadimdir, ezelidir, ebedi­dir. O’nun ulûhiyyet emrinde karşı gelecek zıddı yoktur. O’ nun, işlerine isteklerine muhalefet edebilecek benzeri ve eşiti de yoktur. Benzeri ve ülûhiyyette ortağı yoktur, diriltir ve öldürür. Zât-ı ecel ve â’lâsı daima diridir. O’na ölüm ârız ola­maz. Bütün hayırlar, O’nun kudret elindedir. O, her şey üze­rine kadirdir, ölümden sonra, herkes O’na dönecektir. O, ev­veldir. O, âhirdir. O, zâhirdir. O, bâtındır. Aza veya çoğa, olana veya olmayana, bütün eşya ve mevcudata âlimdir. Hiçbir şey O’nun misli değildir. O, bütün işitenleri işitici, bütün görenleri görücüdür. O, Allahu teâlâ, bütün işlerimizde bize kâfidir. O, en iyi vekildir. O, en iyi Mevlâdır. O, en iyi yardım edicidir. O, Allahu teâlâ, bütün işlerimizde bize kâfidir. O, en iyi vekildir. O, en iyi Mevlâ’dır. O, en iyi yardım edicidir.

Ey kudret ve azamet sahibi Rabbimiz... Senin mağfiretini isteriz, öldükten sonra dönüşümüz sanadır. Allahım: Senin ezelde takdir ederek verdiklerine hiçbir şey engel olamaz. Senin men’ettiğini verebilecek verici de yoktur. Senin kaza ettiğini reddedebilecek de yoktur. Varlık sahibinin varlığı, se­nin katında hiçbir fayda vermez. Faydası olabilecek, ancak salih amellerdir.

Rabbimi tenzih ederim. O, yücelerin yücesi ve çok bağış­layıcıdır. Rabbimi tenzih ederim. O, yücelerin yücesi ve çok bağışlayıcı ve kerimdir. Seni tenzih ederiz, sana lâyık hakikî ibadet ile ibadet edemedik. Seni tenzih ederiz, seni lâyık ol­duğun şekilde bilemedik. Seni tenzih ederiz, seni lâyık olduğun şekilde zikredemedik. Seni tenzih ederiz, sana lâyık olduğun şekilde şükredemedik.

Allahu teâlâyı tenzih ederim, ebediyyen ebedî O’dur. Al­lahu teâlâyı tenzih ederim; sıfatında, mahiyyetinde ve haki­katinde birdir. Allahu teâlâyı tenzih ederim; birdir, uludur, bütün hâcetlerde O’na kasdolunur. Allahu teâlâyı tenzih ede­rim, gökleri yükselten, direksiz ve dayanaksız tutan O’dur. Allahu teâlâyı tenzih ederim, yerleri dayanaksız döşeyen de O'dur. Allahu teâlâyı tenzih ederim, O, eş ve çocuk edinmemiştir. Allahu teâlâyı tenzih ederim, hiç kimse ondan doğma­mıştır, kendisi de kimseden doğmamıştır. Allahu teâlâyı ten­zih ederim, O, öylesine padişahtır ki, her türlü ayıplardan pâk- tır. Allahu teâlâyı, tenzih ederim, mülk ve melekût sahibidir. Allahu teâlâyı tenzih ederim, O, izzet ve kudret, azamet, hey­bet, celâl ve cemal, kemal, beka, senâ ve ziya sahibidir. Ni’met sahibidir, zâtında ve sıfâtında ululuk sahibidir. Tenzih ederim o padişahı ki, mâ’budumdur. Tenzih ederim o padişahi ki, mev­cuttur. Tenzih ederim o padişahı ki, bütün âlemlerin yaratı­cısıdır. O, öyle bir Padişahtır ki, daima diridir, uyumaz ve öl­mez. Her türlü noksanlıklardan ve ayıplardan pâktır, münez­zehtir ve uzaktır. Celâl ve azamet sahibi Rabbimizdir. Bütün meleklerin ve ruhların da Rabbidir. Allahu teâlâyı, her türlü ayıplardan ve noksanlıklardan tenzih ederim. Hamd, ancak Allahu teâlâya mahsustur. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Al­lahu teâlâ vardır. Allahu teâlâ, büyüktür ve çok uludur. Mâ’siyetlerden sakınmamız ancak O’nun koruması ile, ibadet ve tâ’atte bulunabilmemiz Onun bahşettiği kudret ve kuvvetle­dir.

Allahım: Sen padişahsın, padişahlığa lâyıksın, senden gayrı mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ sen varsın... Yâ Allah, ey dünyada ve âhirette rahmet edici... Ey âhirette rahmet edici... Ey padişah... Ey her türlü ayıplardan ve noksanlıklardan pâk ve uzak olan... Ey her türlü âfetlerden ve noksanlıklardan sâlim olan. Ey kullarını zulümden emin edici olan... Ey gözleyici ve koruyucu... Ey her şeyin üzerine galip ve aziz olan... Ey halkı dilediği her şeye zorlayan veya halkın halini islâh eden, ev her türlü ihtiyaçlardan ve noksanlıklardan münezzeh ve yüce olan... Ey bütün mahlûkatı yaratan... Ey bütün eşyayı yeratan... Ey eşyanın suret ve keyfiyetini yaratan... Ey çok yarlıgayıcı... Ey her şey üzerine galip. Ey zahir nimetlerini bağışlayıcı... Ey kullarına bol bol rızık verici... Ey son derece fâtih... Ey son derece bilici... Ey dilediğini sıkan ve daraltan... Ey dilediğini açan ve genişleten... Ey dilediğini alçaltan... Ey dilediğini yücelten... Ey aziz eyleyen... Ey hor ve hakir eyleyen. Ey çok iyi işiten... Ey çok iyi gören... Ey hükmeden, Hakkı ye­rine getiren, ey çok adaletli olan... Ey kullarına lütuf ve dost­luk eden... Ey her şeyden haberdar olan... Ey hilm sahibi... Ey çok azametli... Ey mağfireti çok... Ey riza9ina uygun işleri fazlasıyle karşılayan... Ey çok yüce... Ey çok büyük... Ey halkı mekruhlardan saklayıcı... Ey her yaratılmışın rızkını veren... Ey misafire ve zaife kifayet edici... Ey celâdet ve ululuk sa­hibi... Ey keremi bol... Ey bütün varlıklar üzerinde gözetici.. Ey kendisine yalvaranların isteklerini veren... Ey rızkı ve rah­meti herkese eriştirici... Ey ilim ve hikmet sahibi... Ey itaat eden kullarını sevici... Ey kudret ve azamet sahibi... Ey ölüleri diriltip kabirlerinden çıkaran... Ey kendisinden hiç bir şey kaybolmayan, her yerde hazır ve nâzır olan... Ey varlığı hiç değişmeden duran... Ey kullarından sevdiklerine vekil olan... Ey çok güçlü... Ey çok sağlam... Ey iyi kullarına dost... Ey övü­len ve övülmeğe kendisinden gayrı müstehak bulunmayan... Ey ilminden hiç bir şey kaybolmadan bütün eşyayı zapt eyleyen. Ey eşyayı yoktan peyda eden... Ey mahlûkatı hayattan ölüme geri döndüren... Ey hayat veren... Ey öldüren... Ey her zaman diri olan... Ey halkın korunup kollanmasına kıyam gösteren... Ey istediğini istediği vakit bulan... Ey kadri ve şânı büyük, kerem ve semahati bol olan... Ey ülûhiyyet sıfatlarında tek olan, şeriki ve benzeri bulunmayan... Ey zâtında tek olan... Ey hâcetlerin bitirilmesi ve ıstırapların giderilmesi için tek mer­ci... Ey her istediğini dilediği gibi yapmağa gücü yeten... Ey kuvvet ve kudret sahiplerine de dilediği gibi tasarruf eden.. Ey istediğini ileri geçiren, öne alan... Ey istediğini geriye bı­rakan... Ey kendisinden gayrı her şeyden önce olan... Ey ken­disinden gayrı her şeyden sonra olan... Ey vücudu zâhir... Ey zâtının hakikati akıldan ve duygulardan örtülü olan... Ey mül­künde hâkim ve mutasarrıf olan... Ey her şeye tam kudret ile faik ve mahlûkat sıfatlarından âli ve münezzeh olan... Ey kullarına ihsan edici... Ey tövbeleri kabul edici... Ey ni’met verici... Ey günahkâr kullarından dilediklerine cezalarını ve­rici.. Ey günahları affedici... Ey çok rahmet ve şefkat edici... Ey mülkün ebedî mâliki... Ey mutlak istiğna ve fazl-ü kerem sahibi... Ey Rabbimiz... Ey bütün işlerini yerli yerince ve bir­birine uygun olarak yapan... Ey kıyamet günü halkı toplayıcı... Ey hiç bir vakit, hiç bir kimseye ihtiyacı olmayan... Ey zengin edici... Ey atiyye verici... Ey dilediği kimseyi dilediğinden men’- edici... Ey hikmeti gereğince dilediğine zarar eriştirici... Ey dilediğini dilediğinden yararlandırıcı... Ey iyman ve mârifetle yeryüzünü, gökyüzünü ve her şeyi aydınlatıcı.. Ey doğru yolu gösterici... Ey örneksiz, benzersiz akıllara hayret veren âlem­ler icat eden... Ey fenâ kabul etmeyen daimî... Ey dünya ehlinin fenâsından sonra yerleri ve gökleri miras tutucu... Ey her türlü işlerinde halka yol göstererek irşat edici... Ey çok sabırlı olan... Ey haber verdiği her şeyde doğru söyleyen... Ey asilerin günahlarını örten... Ey zâtı ve benzeri bulunmaktan pâk olan... Ey sıfâtı benzerlere benzemekten de münezzeh olan... Ey bir­liğinin alâmetleri olarak mahlûkatını delil gösteren.. Ey kud­ret ve azamet sahibi Allahu teâlâ olduğuna İlâhi san’atının eserleri şahitlik eden... O birdir, birliği azlığından değildir. Öyle bir mevcuttur ki, vücudu bir sebeple zuhur etmediği gibi gayrıdan neş’et etmiş de değildir. Ey ol ki, iyilikle mâ’ruf ve meşhur olan... Ey ihsan ile mevsuf olan... Öyle bir mâ’ruftur ki, mâ’ruflukta sonu yoktur. Öyle bir mevsuftur ki, mevsuflukta da nihayeti yoktur. Evveldir, kadimdir, vücuduna baş­langıç yoktur. Ahardır, kerimdir, rahimdir, vücuduna son yoktur. Kerem ve hilmi ile, günahkârların günahlarını yarlıgar. Ey ol ki, hiçbir şey O’nun misli değildir.

O, bütün işitenleri işitici, bütün görenleri görücüdür. O, Allahu teâlâ bütün işlerimizde bize kâfidir. O, en iyi vekildir. O, en iyi Mevlâ'dır. O, en iyi yardım edicidir. Ey daim ve ebedî olan ve fenâ bulmayan. Ve ey zeval bulmayan gözcü ve koruyucu... Ey vezirsiz tedbir edici... Bizim ve ana-babalarımızın bütün güçlüklerimizi kolaylaştır. Senin, kendi nefsini senâ ettiğin gibi, seni senâ etmeğe hiçbir zaman kadir olamam. Sana sığman galip ve kuvvetli olur. Senin senânın ululuğu, her şeyden uludur. Senin isimlerin, bâtıl te’villerden pâk ol­muştur. Senin işin azim olmuştur. Senden gayrı mâ’bud-u bil- hak yoktur. Allahu teâlâ, dilediği her şeyi kendi kudreti ile işler. Dilediği her şeye, kendi galibiyet ve kuvveti ile hükme­der. Bilmiş olunuz ki, her şey Allahu teâlâ cânibine rücû eder. Her şey fânidir, helak olur. Yalnız, O’nun zâtı bâkidir. Hüküm O’nundur ve öldükten sonra Allahu teâlâ cânibine rücû edilse gerektir. Allahu teâlâ, sana kâfirlerden kifayet eder. Allahu teâlâ mü’minlerin ve kâfirlerin sözlerini işiticidir. Allahu teâlâ mü’minlerin itikat ve ihlâsını ve kâfirlerin inkâr ve düş­manlıklarını bilicidir.

Allahu teâlâ, bütün önemli işlerimizde bize kâfidir. Alla­hu teâlâ, ihlâs ile dua edenlerin dualarını kabul eder. Allahu teâlânın bilinmeyen sınırları ötesindeki arzu ve istek yerleri­nin sonu yoktur. Allahu teâlâya temessük edenler, O’nun dinine sıkı sıkı sarılanlar necat buldular. Ni’met ve ihsanları ile kullarını gören ve gözeten rahim Rabbimiz pâktır. Her za­man kerim olan O’dur. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır, halimdir ve kerimdir. Allahu teâlâyı noksan sı­fatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim. Allahu teâlânın, hayrı ve yararı çoktur. Yedi göklerin ve azim arşın Rabbı O’dur. Hamd-ü senâ, Allahu teâlâya mahsustur ki, O âlemlerin Rabbidir. Sıfâtında birdir, zâtında birdir, öyle ulu­dur ki bütün ihtiyaçlarda O’na kasdolunur. Tektir, yalnızdır. Çocuk edinmekten münezzehtir. Tektir, eş edinmekten mü­nezzehtir. Daima diridir. Bütün mahlûkatın korunup kollan­masına kıyam göstericidir. Vücuduna nihayet yoktur. Eş ve çocuk edinmemiştir. Mülkünde ve ülûhiyette şeriki yoktur. Zillet bakımından dost edinmemiştir. Hak teâlâyı tâ’zim ile tâ’zim ederim. Allahu teâlâ, uludur ve yücedir.

Allahu teâlâ, bize dinimiz için kifayet edicidir. Allahu teâlâ, bize dünyamız için kifayet edicidir. Allahu teâlâ, bütün mühim olan işlerimizde bize kifayet edicidir. Allahu teâlâ, bize zulüm ve haksızlık edecekler için kifayet edicidir. Allahu te­âlâ, bize kötülükle yaklaşacaklar için kifayet edicidir. Allahu teâlâ, ölüm vaktinde bize kifayet edicidir. Allahu teâlâ, kabre konulduğumuzda bize kifayet edicidir. Allahu teâlâ, sual so­rulduğu zaman bize kifayet edicidir. Allahu teâlâ, hesap vak­tinde bize kifayet edicidir. Allahu teâlâ, mizan vaktinde bize kifayet edicidir. Allahu teâlâ, sıratı geçişte bize kâfidir. Allahu teâlâ, cennete yakın ve cehenneme uzak olmayı istediğimiz zaman bize kifayet edicidir. Allahu teâlâ, kendisine kavuşulduğu zaman bize kifayet edicidir. Allahu teâlâ, bana kâfidir. Başka mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır. O’na tevekkül ederim ve dönüşüm de O’nadır. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır. Allahu teâlâyı noksan sıfat­lardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim. Ne acep azim oldu Allahu azim-üş-şân.. Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır. Allahu teâlâyı noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfatları ile tavsif ederim. Ne acep halim oldu Allahu azim-üş-şân... Mâ'bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ var­dır. Allahu teâlâyı noksan sıfatlardan tenzih ve kemal sıfat­ları ile tavsif ederim. Ne acep kerim oldu Allahu azim-üş-şân... Ne acep azim oldu Allahu azim-üş-şân, ne acep halim oldu Al­lahu azim-üş-şân, ne acep kerim oldu Allahu azim-üş-şân...

Mâ’bud-u bil-hak yoktur, illâ Allahu teâlâ vardır, tektir, ulûhiyette şeriki yoktur. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, Allahu teâlânın Resûlüdür. Allahım: Zakirler, onu zikreyledikçe Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem üzerine rahmet ve in’am eyle... Allahım: Gafiller, onu zikreylemekten gafil olunca, Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem üzerine rahmet ve in’am eyle...

Allahu teâlânın, Rabbimiz olmasına razı olduk. Din ola­rak islâma razı olduk. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin nübüvvet ve risaletine de razı olduk. İmam olarak Kur’an-ı kerime de razı olduk. Kâbe-i muazzamanın kıble ol­masına; namazın, orucun, zekâtın ve haccın farz kılınmasına razı olduk. Din kardeşlerimiz olarak mü'minlere razı olduk. Din kardeşlerimiz olarak iyman sahibi kadınlardan da razı olduk. Hz. Ebû-Bekir-is-Sıddıyk, Hz. Ömer-ül-Faruk, Hz. Os­man zinnûreyn ve Hz. Aliyyül-Mürteza rıdvanullahi aleyhim ecmaiyn efendilerimiz hazeratının, Resûlüllah sallallahu aley­hi ve sellem efendimizden sonra her birisinin imam-ı bil-hak ve halife olduklarına da razı olduk. Örnek ve önder oldukları için, diğer sahabe-i kiram rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmaiyn efendilerimizin hepsinden de razı olduk. Allahu teâlânın helâl buyurduklarına helâl oldukları ve üzerlerine hesap olunduğu için razı olduk. Allahu teâlânın haram kıldıklarına da hanım oldukları ve azaba sebep oldukları için razı olduk. Sevap ve ceza olduğu için cennete de razı olduk. Kâfirler ve âsiler için ikab olduğundan cehennem ateşine de razı olduk.

Merhaba... Merhaba... Merhaba derim o yeni sabaha ve o kutlu güne... Hayır ve şerlerimizi yazan ve bütün amelleri­mize âdil birer şahit olan Kirâmen kâtibeyn adındaki melek­lere... Ey, Kirâmen kâtibeyn melekleri... Allahu teâlâ sizlere selâm ve tahiyyet etsin... Ey amellerimizi yazan melekler... Bugünümüzün başında, amel sahifemizin başına...

RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAHU TEALÂ’NIN İSMİYLE yazınız. Ey melekler sizler şahit olunuz. Biz, şehadet ederiz ki, mâ’bud-u bil-hak yoktur illâ Allahu teâlâ vardır, birdir, ulûhiyette şeriki yoktur. Şehadet ederiz ki; Muhammed aleyhisselâm, Allahu teâlânın kulu ve Resûlüdür. Allahu teâlâ tarafından doğru yolu göstermek ve İslâm dinini öğretmek için gönderilmiştir. Biz, bu şehadet ile diriliriz, bu şehadet ile ölü­rüz ve bu şehadet ile kabirlerimizden kalkarız, inşallahu teâlâ...

Yarattığı şeylerin şerrinden, Allahu teâlânın bütün tam ve kâmil kelimelerine sığınırım. İsimlerin en hayırlısı olan Al­lahu teâlânın ismine sığınırım. Yerlerin ve göklerin Rabbi olan Allahu teâlânın isimlerine sığınırım. Yerlerde ve göklerde hiçbir zarar eriştirmeyen Allahu teâlânın isimlerine sığını­rım. O Allahu teâlâ ki, işitici ve bilicidir.

Hamd, O Allahu teâlâya mahsustur ki, bizi öldürdükten sonra diriltir ve ruhlarımızı bedenimize reddeyler. Hesap gü­nü, ölülerin dirilmesi ve dönmesi O’nun cânibinedir. Mülk ve padişahlık, Allahu teâlânın olduğu halde sabaha dahil olduk. Zât ululuğu, azamet ve celâl, sıfât ululuğu, padişahlık, vücut ve vahdeti üzerine vazih delil Allahu teâlâ içindir. Zâhiri ve mutlak ni’metler, Allahu teâlâya mahsustur. Gece ve gündüz, Allah içindir. Gece ve gündüzde sâkin olan her şey, bir ve kahredici olan Allahu teâlâ içindir. İslâm hilkat ve kabiliyeti ile ve ihlâs kelimesiyle sabaha dahil olduk. Peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin dini, babamız Hz. İbrahim aleyhisselâmın milleti üzerine ki, O’nun bâtıldan hakka mâ’il ve müslim olduğu, müşriklerden olmadığı gibi... Allahu teâlânın meleklerinin, nebilerinin, resûllerinin, arzı ta­şıyan meleklerinin ve bütün yarattıklarının salâvatı, Efen­dimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin ve O’nun âlinin, evlâdının, ehl-i beytinin ve ashabının üzerlerine olsun.

Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın Resûlü... Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın sevgilisi... Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın dostu... Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın Nebisi...

Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın saf ve seç­kin kulu...

Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın yarattıkla­rının en hayırlısı ve değerlisi...

Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın seçtiği...

Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın gönderdiği... Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın ziynetlediği. Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın mükerrem kıldığı...

Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Allahın muazzam kıldığı...

Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Resûllerin en ulusu. Salât ve selâm senin üzerine olsun ey müttekilerin önderi. Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Nebilerin sonuncusu. Salât ve selâm senin üzerine olsun ey günahkârların şe­faatçisi...

Salât ve selâm senin üzerine olsun ey Rabbil-âlemınin Resûlü...

Allahu telâlânın, meleklerinin, Nebilerinin, Resûllerinin, arzı taşıyan meleklerinin ve bütün halkın salâvatı; önderimiz, rehberimiz, Hz. Muhammed sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimize ve O’nun âli, evlâdı, ehl-i beyti ve ashabı üzerine olsun...

Allahım: Ulumuz ve Peygamberimiz Hz. Muhammed sal­lallahu aleyhi ve sellem üzerine rahmetinle, ni’metinle, fazlın­la ikram eyle ki, evveliyn arasında halk, senin onun hakkındaki lûtuflarını bilsinler.

Efendimiz ve Peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem üzerine âhiriyn arasında da rahmet ve in’am eyle... Efendimiz ve Peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem üzerine, meleklerden müteşekkil büyük bir cemaat ortasında da kıyamete kadar rahmet ve in’am eyle... Efendimiz ve Peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem üzerine, her zaman ve her ân rahmet ve in’am eyle... Bütün Nebiler ve Resûller üzerine de rahmet ve in’am eyle... Mukarreb meleklerine de rahmet ve in’am eyle... Salih kul­ların üzerine de rahmet ve in’am eyle... Bütün tâ’at ehlinin üzerine de rahmet ve in’am eyle... Gök ve yer ehline de rah­met ve in’am eyle... Bize merhamet eyle ve bizi de onlarla bir­likte haşret... Rahmetin hürmetine ey rahmet edenlerin rah­met edicisi... Allahım, bizi rahmetine ithal eyle... Sen, rahmedenlerin en hayırlısısın...

RAHMAN VE RAHİM OLAN ALLAHU TEALÂ’NIN İSMİYLE

Allahım: Ey bütün ins ve cinnin sahibi... Ey feyizlerin ve hayırların kapılarını açıcı... Ey bazı şeyleri, bazı şeylere sebep eyleyen... Bize yararlı ve yardımcı olacak sebepleri hazırla ki, biz onları istemeğe kadir değiliz... Allahım: Bizi, emirle­rinle meşgul eyle... Bizi, ahdinle emin eyle... Mahlûktan umu­dumuzu kes ki, tevekkül ve itimadımız ancak senin lûtfuna olsun... Bizi, sana enis eyle... Senden gayrısından bizi uzaklaş­tır ve ayır... Bizi, kazâna razı eyle... Bizi, belâlarına sabre­denlerden eyle... Bizi, nimetlerine şükredenlerden eyle... Bizi, zikrinle lezzet duyanlardan eyle... Bizi, kitabın olan Kur’anı kerim ile ferahlayanlardan eyle... Bizi, gece saatlerinde ve günün başında ve sonunda münâcat edenlerden eyle... Bizi, dünyaya buğz edenlerden eyle ki, ondan yüz çevirelim... Bizi, âhireti sevenlerden eyle ki, âhiret için çalışalım... Bizi, didârını özleyenlerden eyle... Bizi, cenabına teveccüh edenlerden eyle... Bizi, ölüme hazır bulundur ki, ölümümüzü düşünerek âhiret işleriyle daha çok meşgul olalım. Ey Rabbimiz: Bize, fazlından sevap ve ihsanından va’dettiklerini ver. Resûllerinin lisanı ile va’dettiklerini... Kıyamet gününde bizi mahzun eyleme ...Sen, va’dinden dönmezsin...

Allahım: Tevfikini bize refik eyle... Yolumuzu, Sırat-ı müstakim eyle... Allahım: Bizi, maksatlarımıza vasıl eyle... Tövbelerimizi kabul eyle... Muhakkak ki, sen âsilerin tövbe­lerini kabul ve onlara rahmet edicisin...

Allahım: Senin emrinle sabaha (veya akşama) dahil ol­duk. Senin emrinle yaşar, senin emrinle ölürüz. Dönüşümüz de sanadır. Allahım. Bize hakkı bildir. Hakka tâbi olmayı bize rızık eyle. Bize, bâtıl olanın bâtıl olduğunu da bildir. Bize, bâtıldan uzak bulunmayı ve sakınmayı rızık eyle... Bizi, müslim olarak öldür... Bizi salih kullarına ilhak eyle... Zalimlerin şerlerini üzerlerimizden def’et... Mü'minlerin dualarına bi­zi ortak et... Bizi sakla ve koru...

Ey Rabbimiz: Kaza ettiğin şerden bizi koru...

Allahım: Ümmeti Muhammed’in günahlarını yarlığa... Allahım: Ümmeti Muhammed’e yardım eyle...

Allahım: Ümmeti Muhammed’e merhamet eyle... Allahım: Ümmeti Muhammed’i hıfzeyle...

Allahım: Ümmeti Muhammed’i, gamdan, tasadan, elem­den uzak tut...

Allahım: Ümmeti Muhammed’in günahlarından geç ve affeyle...

Ey tövbe edenleri seven Allahım... Tövbelerimizi kabul eyle...

Ey korkanları, korkularından emin eyleyen... Bizi de korktuklarımızdan emin eyle... Ey şaşıranlara yol gösteren, bize doğru yolu göster... Ey azgınlara ve sapıklara hidayet eden, bize doğru yolu göster... Ey yardım isteyenlere yardım eden, bize yardım eyle... Ey mâsivâdan geçenlerin isteği ve arzusu olan, rica ve arzumuzu senden kesme... Ey âsilere rahmeyleyen, bize rahmeyle... Ey günahları yar Ilgayan, bizim günahlarımızı da yarlığa... Kötü amellerimizi ört ve affeyle... Bizi, ebrâr zümresi ile öldür...

Allahım: Kalplerimizi mâ’rifet nurunla nurlandır.

Allahım: Zulmet ve kederleri, iyman nuru ile ve hikmetle doldurarak göğüslerimizi aç...

Allahım: Bütün işlerimizi kolaylaştır...

Allahım: Ayıplarımızı yüzümüze vurmayarak lûtfunla ört...

Ey lütuf lan gizli olan Allahımız... Bizi, dünya ve âhirette korktuklarımızdan kurtar.

Allahım: Bizi, ana ve babamızı, üstadlarımızı, şeyhleri­mizi ve pirlerimizi kardeşlerimizi, ashabımızı, ahbabımızı, aşi­retlerimizi, kabilelerimizi, üzerlerimizde hakları bulunanları, bize hayır dua ile vasiyyet olunanları, erkek veya kadın bütün mü’minleri, erkek veya kadın bütün müslimleri, mü’min ve müslim zümresinden kadın veya erkek, ölü veya diri olanların hepsini yarlığa...

Ey feyiz veren Allahımız... Bizi bütün belâlardan, bütün hastalıklardan, hepsinden kendi rahmetinle hıfzeyle ve koru. Ey Rahmet edenlerin rahmedicisi...

4 thoughts on “EVRÂD-I FETHİYYE ve ŞERHİ

  1. Ikinci bölümde salavattan sonra subhaneke … diye devam eden arada eksik var.
    ….salavat..ecmain.Allahumme ya vacibel vucud .veya vahibel hayri vel cud. EFIZ ALEYNA ENVARE RAHMETIKE.VE YESSIR LENA EL VUSULE ILA KEMALI MARIFETIK.

    1. İkazınız için teşekkür ederim. Bir takım eksikliklerin farkına bende vardım ayrıca meal ve şerhin tecümesini Salâh Bilici Kitap Evinin tercümesi ile tekrar güncelledim…

  2. Allah sonsuz razı olsun kardeşim. Çok teşekkür ediyorum. Allah ‘a emanet olun

  3. Merhabalar, bu arapça metni yeniden arapça olarak bilgisayar yazımı yapmak mümkün değil mi ? Yazılar çok içiçe ve okunması kolay olmuyor.

Yorum Yazın

%d blogcu bunu beğendi: